GÖZÜNÜ TOPRAK DOYURSUN!

(Erol KARATEKİN)

 

Evet, karımı kaybettikten sonra söylenildiği gibi daha mezardan dönerken şapkamı eğmemiştim, ama yaşam tek başına zordu, her ne kadar arada bir yoklanıyor idiysem de. Çamaşırımı yıkıyordu, evimi temizliyordu, yemeklerimi yapıyordu ailece biri kız, diğeri oğlan olan bebelerim, ama zorunluluk olarak. Hani benim de annelerinin yanına kısa süre içinde gitmemi beklerler gibi. Ben de bunu istemiyor değildim, fakat Mevlâ’m belki benim de istediğimce uzun süre yaşamayı düşünmem nedeniyle günah işleme süremi ve cüretimi uzatıyordu da, uzatıyordu sanki(1).

Her ne kadar çocuklarım ağızbirliği etmişçesine; “Evlen, gönlünün seçeceği biri ile, bir şey diyemeyiz bu senin hayatın, malında mülkünde de gözümüz yok, ama gelen sadece senin karın olur, çünkü bizim annemiz öldü!” demişlerdi.

Buna rağmen çıktım dolaştım, öneriler için kulaklarımı, gösterilenler, önerilenler, gizli-kapaklı, uzaktan-uzağa beğenime sunulanlar için kucaklarımı açma gayretinde oldum. Biri geldi, süslü mü-süslü, “konkenime, gezmeme, tozmama karışmayacaksın!” dedi. Bir diğeri evin tapusunu, ötekisi düğün-dernek istedi. Akıllı-uslular zaten sahipliydiler ve bana rastlamaları da o kadar imkânsızdı ki. Hem bebelerim de hiç bir geleni, daha doğrusu eşten-dosttan, arkadaştan-akrabadan önerilenleri, değil adaylığa, aday adaylığına bile lâyık görmüyorlardı, doğal olarak, içtenlikle ve de dahi belki de egoistçe.

Karşımdaki, benim bebelerden de genç karı-kocanın oturduğu komşuma temizlikçi bir kadın geliyordu haftada bir. Başörtülü, ama kenardan gözüken saçları ak ve görebildiğim kadarıyla bir kadına uygun olmayacak şekilde seyrekti (galiba). Bebeklerine de devamlı olarak bakan ayrıca genç, terütaze sabah gelip akşam evine dönen bir kızcağız daha vardı. Temizliğe gelen kadın benden en aşağı on-on beş yaş küçüktü. Nedense beni ona çeken bir güç vardı engelleyemediğim. Oysa evli mi, bekâr mı, dul mu hakkında hiçbir şey bilmediğim ve soramadığım. Keza aynı bilgilere genç gözüken için de sahip değildim.

Çok zaman geliş vakitlerini pencereden gözlüyor, sonra kapıdaki gözetleme deliğinden onları ayrı-ayrı izliyordum eve girinceye kadar. Sonra akşama doğru kapı sesini duymayı özlemle bekliyor, kapıdan çıkışlarından sonra da sokakta kayboluncaya kadar arkalarından bakıyordum. Bu; haftada bir de olsa tek meşguliyetim, belki de ihtirasımın tatmini idi. Hani hem onun için, hem de ötekisi için kötülük geçiyorduysa içimden, şey… Şey olsun ya da şey olayım! Yahut da vakti müsait olursa şeytan çarpsın beni!

Şimdi bu sözlerim karşılığı bana “Eksik Zampara, Gecikmiş Zampara” veyahut da “Kart Zampara” sözünü yakıştırdığınızı sanıyorum. Değilim diye iddia edeceğim, ama inanılmayacağına göre “Eh öyle!” diyeyim.

Yaşlı insanların gençlikten biriken bir kısım sorunları oluyordu, bilinen. Örneğin bendeki yüksek ya da alçak her neyse Lanetli Kolesterol (LDL), Hayırlı Kolesterol (HDL) oranları gibi. Eh, biraz da tatlı düşkünlüğü dolaysıyla şeker, şimdi bırakmış olsam bile uzun yıllar sigaraya olan bağlılığım nedeniyle akciğerlerde, tabiidir ki kalpte bir kısım sıkıntılarım meydana gelmişti.

Bu arada gizli-aşikâr alkol tüketimim de, özellikle Rakım unutulmamalı demeliyim. Ne güzeldir arada bir de olsa rakı-roka-balık ya da kavun-beyaz peynir-rakı veyahut da bonfile-rakı-cacık üçgeni. Ah gençlik ah! Şimdi olmuyor muydu? Oluyordu tabii, ama ayda-yılda bir denecek gibi.

Anjiyo ile balon ve stentle by-pass’tan kurtulmuştum, ama kimseye yük olmadan yaşamam için sabah kalktığımda, kahvaltıda, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde, yatarken tok karnına içmem gereken, sarılı-pembeli-beyazlı, köşeli, yuvarlak, elips şeklinde yedi cins ilâcım vardı, bir kısmını iki, ya da üç öğün ve mutlaka su ile almam gereken. Ayrıca Eforlu Test göstermişti ki, spor yapmam, hiç olmazsa günde 1000 metreden başlayarak her gün kafama göre yüz metre, beş yüz metre artırarak minimum beş kilometre yürümem, en fazla altı ayda bir de kontrole gitmem önerilmişti, önce Doktor Amca(!), sonra Doktor Teyze(!) tarafından.

Amca-Teyze dememe bakmayın, pırıl-pırıl, ışıl-ışıl gençlerdi onlar. Nedense bu benim yanlış bir alışkanlığımdı, örneğin Belediye ya da Halk Otobüsü şoförlerine de “Amca” derdim, yaşlarına-başlarına bakmadan, gırgırına gibi. Toplu Taşıma Araçlarında sırf yer vermemek için camdan dışarıya bakan, kitap okuma numarası, ya da uyku taklidi yapan gençleri de benzer şekilde ikaz ederdim. “Beyefendi, Hanımefendi, Delikanlı” ya da “Hanım Kız” kelimelerini ancak hak edenler için kullanırdım.

Oturduğum evin hemen yakınında bir park ve etrafında tartan piste benzetilerek suni çimden yapılmış, üçe bölünmüş bir şekilde yürüyüş yolu vardı, her yüz metresi ayrı-ayrı gelişine ya da gidişine göre büyüyen, küçülen rakamlar şeklinde işaretlenmiş. Eşimi kaybettikten bir süre sonra yaz-kış demeden çok zaman Sabah Ezanından sonra, uyanamamışsam sabahın hangi vakti olursa olsun uyandığım saatte yürüyordum o pistte.

Kimler-kimler çekmiyordu ki “Kart Zampara” olarak dikkatimi? Örneğin yola çıktığımda, başlangıçta değilse bile belki de işe başladıklarından sonra karşılaştığım “Günaydın!” demek dışında hiçbir ilintim olmayan karşımdaki komşuma gelen görevliler… Özellikle “Görevliler” dedim, çünkü karşı taraftaki karı-koca her sabah işlerine giden bir aile idi ve gelenlerin onların evde bıraktıkları çocuğa bakmaktan başka yaptıkları örneğin; temizlik, yemek yapmak gibi iş veya işler, var mıydı, bilemiyordum.

Pistte, oflayarak-puflayarak yürümeye çalışan, belki de doktor tavsiyesi olmadan yağlarını eritmeye çalışan tombul, ya da tombulca (şişman, obez demek içimden gelmedi) hemen hemen benim yaşlarımda artı-eksi abartma payını hariç tutarsak teyze ya da amcalar(!) vardı. Ve de sırf sohbet etmek, köpeğini gezdirmek için yürüyüş yapma havasında genç-ihtiyar bıdı-bıdı diyerek yürüyen sosyeteler, özürlü birkaç kişi daha vardı diye sınırlama yapmak uygun olmasa gerekti.

Gazete-ekmek-süt-simit-poğaça almak, ya da market tercihi nedeniyle alışveriş yapmak için evden dışarı adım atıp da yolunu uzatan ve poşetlerini sallayarak, başkalarını engellediklerini hissetmeyen varlıklar da vardı yol üstünde. İşine-gücüne gitmek için muhtemelen evinden erken çıkıp da “Sevabıma, sağlık için bir tur atayım!” diyenler ve kulaklarındaki müzik aletleriyle yürümek yerine daima koşma modunda olan gençleri de unutmamam gerek…

Değişik tipler, değişik şekiller yok muydu arenada? Olmaz olur muydu? Hem bazı bazen değil, çok zaman! Örneğin boğazını temizleyip uluorta tükürenler, burnunun her iki yanını ayrı ayrı parmaklarıyla kapatıp, utanmadan çevre kirliliğine neden olanlar. Elinde tespih, ağzında çok zaman sigara, bazen sesli olarak çiğnenen sakız ve önünden gidenlerin kalçalarına, karşısından gelenlerin göğüslerine aşırı bir iştah ve ahlâksızca bakan sapıklar. Bazen uç noktada bir sapkınlıkla genelde “üf!” olarak başlayan ve“f” harfi uzunca süren hiç kimseye yakışmayan terbiyesizce bir edebiyat, “İsterse şu kadar borcum olsun, ama…” diye devam eden bıktırıcı ahlâksız deyişler.

Başka? Evde kalmış, kart, kız kurularının kendilerince bir şeyler(!) arayışları, neredeyse teneşire bir adımlarının kaldığının farkında olup da, gözü hâlâ çöplükten ayrılmama çabası güden kart-zampara horozlar.

Ha, bu arada bastonla, türbanıyla genç, ya da yaşlı insanlara dövecek gibi bakan dindarları, inançları gereği yaşayıp da sağlık için yürüyenleri de unutmamak gerek. Kendileri dışındakiler, yani; başları açık, çağa uygun giyimli insanlar ise imansız, inançsız insanlardı, bakışlarına göre. Hele bunlar, ya da hangisi olursa olsun bazıları ağaçlardan dal, tavlalardan çiçek kopartmayı meziyet saymıyorlar mıydı, insan illet oluyor, yapanları dövesi isteği geçiyordu içinden.

Ve idman parkında kendine, orasına, burasına, açılıp-saçılmasına dikkat etmeyen ya da dikkat etmek gereğini hissetmeyen veyahut da çok itici bir iddia olacak ama dikkat etmeyi istemeyen, dikkatli, edepsiz bakışların göz hapsinde olanlar. Özellikle kanepelere bacaklarını açarak, ya da uzatarak oturan ve gelen-geçenleri engellediklerinin farkına varmayan öküzün trene baktığı gibi etrafı sağı-solu gözleyen hödükler.

Bu yürüyüş yapanlardan da gözüme kestirdiklerim mi? Olmaz olur muydu? Meselâ o şapkasının arkasından uzun sarı saçlarını geçirerek yürüyüş yapan kadın. Eh, biraz genç gibiydi ama eğer denk gelirse ve bana kendisini bırakırsa idi, kısa zaman içinde emsalim olurdu, hatta zayıflayacağına ve formuna gireceğine dair de bahse girebilirdim.

Ya onu takip eder gibi olan, saçlarında sekiz-on tane toka olan, burnu hızmalı kumral kadın? Elinde yüzük yoktu. Daha doğrusu eldivenleri dolaysıyla elinde yüzük olup olmadığı belli değildi. Onun için, evliyse “Allah sahibine bağışlasın!” değilse “Allah şansımı ayağıma getirsin!” diye dua etmekten kendimi alamamıştım.

Bir de o esmer, kara hanım vardı. Diğerlerine göre uzun boylu, heybetli haşmetli. Yürürdü, yürürdü, sonra durur bir kenara çekilir, poposunu kıvırttırarak, elleri-kolları ile hareketler yapar, sonra da önce bacağının birini, sonra diğerini kanepe veya duvara dayayarak esneme hareketi yapardı, işte o zaman ona “Benim olsan!” diye içimden geçirmeden devam edemezdim yürüyüşüme.

Gerçekten ben ne idim yahu? Sadece Kart bir Zampara mı? Şüpheleniyordum kendimden. Kontrol edemediğim cinsel açlığım, doymazlığım mı erken göçmesine sebep olmuştu karımın. Muhtemeldir. O yaşarken bile gözlerim eğecekte-delecekte değil miydi ki zaten? Ama Allah var, ne o yaşarken, ne de öldükten sonra asla ve asla “harama uçkur çözmemiştim”, çözmezdim de! Yaradılışım, terbiyem ve kendime ait kurallarım buna izin vermezdi. Benimkisi sözle dudak tiryakiliği gibi bir şeydi, sadece kendime zararı olan, hatta hiç de zararı olmayan.

Gerçekten, Türkiye’m dışında, onun da üç-beş vilâyeti dışında görmediğim yerler olmamasına rağmen dünyanın en iyilerinden birinden gelmiş olan diyeceğim Doktor Teyzenin dediği gibi kısa mesafeli yürüyüşlere başlamıştım. Uzaklığı her gün bir miktar artırarak beş kilometreye kadar çıkmış, yürüyüşü bu mesafe ile sınırlandırmıştım. Bu nedenle altı ayda bir, bazen kendimde değişiklikler hissedersem, anında, randevusuz acil yardım kapısından giriyor ve Doktor Hanımdan (artık teyze dememeğe özen göstereceğim) çok defa yaşamımla ilgili gelişmelerden dolayı “Aferin” alıyordum. (Acil durumları mesela kaza ile[!] doktoruma rahatsızlığımı söylemeği unuttuğum zamanlar hariç, aramızda kalsın! Bir de “sigara içiyor musun?” dediğinde, cesaretle ve gururla “Hayır! Asla!” diyerek yanıtlamama rağmen, “Alkol!” deyince cevabım “Hık-Mık!” deyişlerimle sonlanıyordu.)

Doktor Hanım Sağlık durumuma göre muayenesinin her seferinde olmasa bile, çok seferinde ya ilâçlarımı değiştiriyor, ya da ilaçların dozajını azaltıyordu. Eh! Yaşıma göre sağlamım diyebilirdim, ama dinç olmam konusunda, kendime dürüst ve gerçekçi olmalıyım, o kadar fazla iddialı değildim. Çünkü ani eğiliş kalkışlarda, bazen kalkmak üzere olan otobüse yetişmek için koşmam gerektiği hallerde belirli değişikler gösteriyordu bedenim. Bu nedenle koşmamaya özen gösteriyor, namazlarımı oturarak kılıyor, çorap ve pabuçlarımı giymek için duvarlardan destek alıyordum!

Zaman-zaman, her zaman değil, yolum düştükçe şans oyunlarına eğiliyordum. Bazen bir piyango bileti alıyor, zaman-zaman toto-loto-moto gibi, her ne deniyorsa onlardan oynuyordum, yalnızca bir kolon ama. O kolona da sadece çocuklarımın doğum günlerini, bazen bulunduğum, ya da ziyaret ettiğim illerin kodlarını yazıyordum. Genelde de ne zaman çekiliş yapıyorsa ertesi gün kuponla gidip soruyordum. “Bir şey var mı?” diye.

Genelde avucumu yalıyordum (o da eğer temizse). “Cihar atıp şeş oynasam” bile kazanamayacağımın farkında idim. Gökten halka yağsa biri bile başımdan geçmezdi, ama bir kuş başıma pislese, ikinci kuş da aynı isabeti kaydetmek için başımın üstünde tur atardı sanki. Ya da bana öyle gelirdi, abartılı olsa da. Söylemeğe gerek yok, böyle durumlarda mutlaka yolumun üstüne bir Piyango Biletçisi çıkar, mutlaka bir piyango bileti alırdım, amorti bile çıkmayacağını bile bile.

Yine bir spor yürüyüşünün sonunda geriye evime dönüyordum. Başıma şeyini isabet ettirmekte kararlı olan kuş, yine isabet kaydetmişti. El mecbur, yöneldim yol üstündeki bir büfeye hemen. “Ne var?” dedim. Bir oyun ismi söyledi, “Bugün çekilecek” dedi, anlamadım ama “Oyna bakalım bir kupon” dedim. “Hayırlı olsun!” dedikten sonra uzattığım on liranın dört lirasını geri çevirdi. “Uuu! Çok pahalıymış be yav!” dedim. “Sormadan-etmeden oynarsan, cezayı da böyle yersin işte!” diye söylendim, kendi kendime. Öyle bol doldurulmuş kupon neyime idi ki? Her zaman en fazla(!) bir kuponda tek bir sıra oynardım. Almam gerekince de en fazla çeyrek bir bilet alırdım. Bunu devamlı oynadığım büfeci arkadaş bilir ve hatta kafa bulurdu; “Akrep var, cebinde!” diyerek. Oysa sanki bilmez gibiydi kıt-kanaat emekli maaşımla geçinmeye çalıştığımı. “Tok, açın halinden ne anlardı?” ki zaten, değil mi? Bildiğimden değil, öyle dendiğinden işte.

Ertesi gün kupon cebimde, yürüyüşüm bittikten sonra uğradım aynı büfeye. “Bak bakalım, bir şey var mı?” diye.

Amca(!) kuponu makineye koydu, çıkarttı ve gözleri fal taşı gibi açılırcasına;

“Abi, en büyük ikramiyeyi kazanmışsın, bunu ancak Kurumdan tahsil edebilirsin!” dedi. Amca demekten mahcup olmuşçasına kuponu cebime özenle yerleştirdikten sonra adresi sormuştum.

“Kuponun arkasında yazılı, ama ben sana tarif edeyim!” deyip tarif ettikten sonra; “Hayırlı olsun!” demeyi de ihmal etmedi. Anladım ki, dönüşte yolumu bekleyecek, en basitinden ertesi günkü yürüyüşümden sonra uğramamı bekleyecek, hani bahşiş vermek âdettendir diyerek!

Gerçekten çok para idi kazandığım. Bir başka zaman olsa hayal etmekten bile çekinirdim. Ama çok para çok dert demekti. Kimse bilmemeliydi, kimsenin bilmesini de istemiyordum. Kurum Müdürü anlayışlı davrandı, kimseye hissettirmeden çek diye bir kâğıt parçası tutuşturdu elime. Ve nasihat etti; “Falanca yerdeki bankaya yatırırsan, bizim çocuklardan biri yardımcı olur sana!” dedi. Falanca Banka yerine, emekli maaşımı aldığım Bankaya yöneldim. Bazı-bazen Güvenlik Görevlileri ile selâmlaşırdım. Bazı-bazen de hır-gür olurdu aramızda. Güvenlik Görevlisi ya karısıyla atışmış, ya da gece nöbetinden yeni çıkmış olarak karşıma çıkarsa mutlaka kazı-koz anlardı ve didişirdi benimle, sonunda barış olsa da. Bu kere yüzümdeki gülümseyişten etkilenmiş olsa gerek ki;

“Hayırdır, maaş alma günü değil, seni hangi rüzgâr attı, buralara?” dedi soran gözlerle. Sonra bilgiççe kafasını salladı; “Yoksa İhtiyaç Kredisi için mi başvuracan? Rastladı mı bir hatun nasibine yoksa?”

Elin ağzı torba değildi ki, büzesin. Namım almış yürümüştü. Evet, eli yüzü düzgün, şöyle kendisine bakacak, kendisini yönlendirecek birine rastlasaydı bugüne kadar, fena mı olurdu ki? Bundan sonra bu hülyam, kesinlikle geçerli olmayacaktı. Çünkü paramın kokusunu alan benim için değil, param için yönelecekti bana. Param yokken bile bunun oluşumunu görmemiş miydim ki?

“Banka Müdürüne çıkcam!” dedim. “Beni bir tek o anlar çünkü!”

Güvenlik Görevlisi; “Hayırdır inşallah!” dercesine arkamdan bakakaldı ve biraz sonra Banka Müdürü telâşla odasından çıkıp sağa-sola emirler yağdırmağa başlayınca merak etmekten de kendisini azat edemedi. Vardı, bir şeyler, bilmediği, daha doğrusu anlayamadığı ve bilmemesi gereken.

Tüm belge ve bilgiler Müdürün Odasına getirilmiş, bir kısım imzalar karşılıklı atılmış ve Güvenlik Görevlisinin şaşkın bakışları altında Müdür Bey önünü ilikleyerek tomarla denilebilecek bir miktar parayı neredeyse eğilerek bana vermişti.

Her ikramiye çıkanın olduğu gibi, benim de çok yerden nasıl oluşacağını bilmediğim akrabalarımın, eş-dost ve tanıdıklarımın, yardım kurumlarının ve mutlaka muhtaçların çıkmamasını temin için ismimin gizli tutulması tek dileğimdi Müdür Beyden. “Aksi takdirde…” diye bir cümle kurmam gereksizdi.

Oradan ayrılırken Güvenlik Görevlisi bana belki de son defa “Hayırdır?” demek istedi sorarcasına. Cevabım tek kelime, uzatılmış bir “i” harfi ile oldu: “Hiiiiç!”

Oradan Noter’e gittim. Miktar belirtmeden “Bankadaki param, yasal prosedürlerin uygulanmasından sonra yüzde elli artı yüzde elli iki çocuğumundur!” diye vasiyet ettim. Ben öldükten sonra, dünya malı, nasıl olsa dünyada kaldığına göre benim için hiç önemli değildi. Hazırlanan belgeyi de ben öldükten sonra mutlaka bakacaklarına inandığım yatağımın altına koydum, kapalı bir zarfla.

Benim en çok korktuğum şey, yalnız ölmekti. Ölmekten korkmuyordum, ama yalnız ölmek düşüncesi ürpertiyordu beni. Eğer hasta olup yatağa bağlanmazsam bu kaderim olacaktı ve buna mutlaka rıza göstermem gerekti.

İnsanlar bildiklerini paylaşmasa bile, yaşamadıklarını yaşamak arzusunu taşıyorlardı, bu da onları her an yakalanacakları yalanlara sürüklüyordu. Bir insanın devamlı yalan söylemesi mümkün değildi. O yalanları aklında tutması için çok zeki olması gerekliydi ki kendim o kadar zeki olmadığımın farkında idim.

Eve döndüğümde paranın bir kısmını yatağın altına sakladım. Uzunca bir zamandır, çoluk-çocuk eğlenmeyi düşünüyor, hatta bunun için para biriktiriyordum. Komşuların Sünnet Düğünleri, Evlilik Düğünleri bir sazla geçiştirilen sokak düğünleri beni kesmiyordu. Biriktirdiklerimi, Banka Müdüründen aldıklarımın arasına karıştırarak önce kızımın evine gittim. Kızım ev kadını idi.

“Biriktirdiğim paralar yeterli oldu, bu gün haftanın son günü. Beyine haber ver, bir yerlere gidip eğlenelim!” dedim. Bu çok zaman yılda bir-iki defa onlara hazırladığım bir sürpriz, bir jest idi. Huylanmadı kızım, “Peki!” deyip telefona uzandı. Önce kocasına söyledi. Kocası dünden razıydı sanki. Gerçekten de öyle gibiydi, çünkü beraber olduğumuzda çekinmeden doyasıya içerdi içkiyi. “Bir dahaki sefere ne olacağı belli değil!” diyerek. Sonra ağabeyine telefon etti kızım. Onun cevabı da müspet idi, ama şimdilik. Çünkü böyle olayları kaçırmasa da oğlumun karısına danışmadan yerine getirdiği bir rica varit değildi ki.

İnsanlar, daha doğrusu babalar ve özellikle anneler, neden kızlarını kocalarının, oğullarını ise gelinlerinin ellerinden aldıklarını düşünürlerdi ki, kendisi gibi? Neden onları sevecek değil de katlanmak zorunda oldukları birer varlık gibi görürlerdi ki? Oysa dün kendisi onlar gibiydi, yarın onlar da kendisi gibi olacaklardı. Elin oğlu, ya da elin kızı sahiplenecekti onların oğullarını da, kızlarını da. İşte bunun için, yarını düşünmemelerinden dolayı onlara gücenir gibiydim. Oysa onların yaptıkları daha doğruydu, galiba. Dün geçmişti, yarının ne olacağı meçhuldü, o halde en önemlisi bugün değil miydi? Gerçekten… Keza bu düşünce, hayatın sonu için de geçerli bir düşünce idi. Dün bizler gibi olanlar, bugün yarınımızı hatırlatmıyorlar mıydı bizlere?

Damat bir gece kulübünde yer ayarlamıştı. Çocukları götürmemiz mümkün değildi. Komşu ablalarından rica ettiler. Bir akşamlığına hoş görecekti onları. Beş kişi idik. Oh ho! Param yeterdi de artardı bile, hem çok. Kısıtlı bir harcama yerine, bol keseden harcamak geçiyordu içimden. Kahve kültürüm gibi, meyhane kültürüm de eksik değildi. Keşke şimdi bohçada, yani bankada olan para karım yaşarken olsaydı elimde, ona müreffeh, huzur dolu bir yaşam geçirtseydim diye düşündü…

“Önce hanımlara bir şişe Dom Perignom şampanya, bize de Chives Regal mi olur, siyah Johnnie Walker mi olur, yoksa Burbon mu olur bir şişe viski. Bu gece rakı yerine bunlarla yürüyelim çocuklar olmaz mı? Siz yanına soda, buz, çerez ne isterseniz getirttirebilirsiniz. Hiç düşünmeyin, biriktirdiğim para bu gece hepimize yeter, ceketlerimizi bırakıp gitmeyiz merak etmeyin.”

Hepsinin gözleri hayretten fal taşı gibi açılmıştı. Babaları, annelerini kaybettiklerinden beri, her zaman, daha doğrusu üç-dört ayda bir bonkördü, ama bu ilk defa yaşadıkları bir şeydi. Damat zorladı kendisini sormak için:

“Baba yoksa banka falan mı soydun?”

“Eh! Onun gibi bir şey oğlum! Bir sonraki güne çıkmaya senedim mi var ki! Boşalttım yatak altını tamamen, yalnız bu gece için değil, gelecek ay da sürprizim olacak sanırım sizlere. Ama bir şeylere ihtiyacınız varsa, buralarda sarf etmek yerine sizlere aktarabilirim, çekinmeyin!”

“Sağ ol baba!” dedi çocuklarım hep bir ağızdan.

Önce uvertür sanatkârlar çıktı sahneye. Her biri diğerinden farklı, farklı tarzlarda okuyan değerli çocuklardı.

Bizimkiler içkilerini tüketmekte hiçbiri kararınca gitmiyorlardı, sanki bana fazla masraf çıkmasın istercesine, bardaklarına dudaklarını değdiriyor, geri çekiyorlardı neredeyse. Getirilen şişelerden ikinci kere bir doldurma servisi yapılmamıştı. Durmak olmamalıydı. Bu gece böyle devam etmemeli, huzurlu, mutlu, neşeli bitmeliydi. Ve hak benim için tecelli ettiğinde sakladığımın hepsi onlara kalmalıydı ve kalacaktı da, yasaların emrettiğinin dışında kalan. Aklında Miras Hukukundan bir-iki kırıntı kalmış olduğundan biliyordu bunu.

“Haydi çocuklar, içelim kendimize gelelim!” dedim. Sanki bu komutumu bekliyorlardı gençler. Esas sanatçı, yani Bengisu HEART(2) Hanımefendi sahneye çıkmak üzereyken çocuklar henüz ikinci kadehlerini doldurdular. Oysa ben sek olarak üçüncü kadehe başlamıştım bile. Sanatkârın bakışları bana doğru muydu, ne? Devamlı beni inceliyormuş gibime geliyordu. Bir tabak da meyve ısmarladım çocuklarıma bana bakan gözlerin coşkunluğuna kanıp. Ve çocuklarıma dönüp sordum;

“Çocuklar bu sanatkâr hep bana mı bakıyor, beni gözüne mi kestirdi acaba? Nihayeti yastık altından çıkartıp bir bonkörlük yaptım, bir hovardalık yaptım. Acaba garsonlar bir şeyler söylediler de daha çok masraf etmem için mi göz süzüyor ki bana acaba?”

Kızım yetişti, yetiştirdi sözlerini:

“Aman baba! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş. Kimlere göz süzdüğün kulağımıza gelmedi sanma. Oysa gösterdiklerimizi beğenmedin, seninkileri de bizim gözümüz tutmadı. ‘Allah gözünü doyursun!’ diyeceğim, ama bu bana yakışmaz. Her şey bitti de âlemin Bengisu’su mu göz süzecek sana?”

Yeterli miydi? Yeterliydi tabii. Söz zamanında söylendiği zaman amacına ulaşırdı. Demek istendiğini anlamıştım.

Şişeler bitti sanatkâr sahneden ayrılmak üzereyken ve bir gece bitti, tekrarlanmasını istediğim ve beklediğim. Ama yastık altında biriktirdim dediğim param şüpheleri üstüme çekmez miydi ki üst üste yaşanınca?

Her şey kararında uygundu. Bu nedenle ara vermenin gerekli olduğuna inanıp normal yaşantıma döndüm. Yine görmem gerekenleri görmeğe, sabah yürüyüşlerime devam ediyordum.

Aradan geçen zamanın farkında değildim, ama para değiştirmişti beni, ya da aklımı çelmişti. Önceleri özlemle bakarken kadınlara, satın almayı düşünür olmuştum, sanki satın alınacaklarmış gibi. Yanlışlar insanlar içindi ama insanlar yanlış yapmayı düşünmemeliydiler, hatta yanlış olduğuna dair zihinlerinden düşünce geçse bile o düşünceyi akıllarından çıkarmalıydılar. Yoksa…

Yürüyüş için her zamanki gibi pistte yürüyordum. Önce şapkasının arkasından sarı saçlarını çıkaran, hemen sonra tokalı kumral ve sanki onları takip edercesine kara esmer geçti yanımdan. Hoş olmuştum. Ayaklarım titriyor, bedenimi taşıyamıyordum. Ne olduğumu anlayamadan bacaklarımın dermansızlığını hissettim, gökyüzü dönerken yere yığılır gibiydim. Birden sarışın-kumral-esmer o üç yüz gözüktü gözlerime gökyüzümü kapatan.

“Amca, amca kalk, bir şey mi oldu?” dediler. Ses çıkarmak istiyor, ağzımı bile açamıyordum. Biri uzandı boynuma. Eliyle yokladı şöylece;

“Ölmüş! Galiba kalp krizi!” dedi, oysa gözlerimi kapatmamıştım henüz. Sarışın, kumral, esmer karşımda, gözlerimin önünde idiler. Onların arkasından ise ölen karımın yüzünü görür gibiydim.

Biri, ya da birileri “Toprak doyursun gözünü!” demişti. Demek ki toprak doyuracaktı gözlerimi…

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Bu konuda en güzel deyişi Yahya Kemal BEYATLI’nın şu dizeleriyle özetlemek mümkün olsa gerek:

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

Rind: Sözlük anlamı “Serseri, laubali, sarhoş, dış görünüşü laubali olan” olmakla birlikte, aslında olgun gönül adamı demektir.

(2) Bu benim Türkçe+İngilizce uydurduğum bir isim. Bilmeden bir sanatkârın adını telaffuz etmişsem, özür dilemek de boynumun borcudur, tabii. (Bilindiği üzere Bengisu; içildiği zaman sonsuz hayata kavuşulunacağına inanılan su, ab-ı hayat demek, Heart ise İngilizce kalp demek bilindiği gibi)