Sevginur ve Erkin lisede aynı sınıfın öğrencisi, bir elmanın iki yarısı gibiydiler, başlangıçlarda olmasa da, ilerleyen zamanda. Hatta Sevginur, ismine yakıştığı şekilde Erkin'in çok daha çok ilerisinde bile denilebilirdi, Erkin'in yorumuna göre. Bunda belki de Sevginur'un sevgiye susamışlığının özlemi de var mıydı? Vardı Erkin'e göre..![]()
Bulundukları şehre her ikisi de devlet memuru olan babalarının atanmasıyla gelmişlerdi. Anneleri ev kadınıydı. Erkin'in babası genç, Sevginur'un babası diğer babaya göre biraz daha yaşlı, belki biraz daha yaşlı görünümlü idi. Yaşlı olan babanın en büyük meziyeti, ikide bir; "Allah şükür!” diyerek çenesini sıvazlamasıydı.
Erkin'in düşüncesine göre; "Kötü yorum, kem söz bana yakışmaz!” tavrıyla o adam, yani o baba sofuluk ilerisinde bir yaradılışta olsa gerekti. Bu durumda hacca gitmese bile, emekli olur olmaz, hemen sakal bırakıp bu şehirden ayrılıp, çoluk-çocuk, tahsil-mahsil dinlemeksizin memleketine döneceğine ve cami, ya da mescitten çıkmayacağı, ya da cami, mescit ile ev arasında mekik dokuyacağı düşünülebilirdi. Hatta Erkin'e göre yarım elmanın babası olmasına rağmen bu gerçekleşme hayali için kalıbını bile basabilirdi!
Sevginur sevgiye muhtaçtı, Erkin'in içinden geçirdiğine göre, ilk söylemindeki gibi. Gerçekten ataerkil yapıda bir ailede en büyük kız, ekinde beş kız kardeşi ve sonrasında erkek kardeşi olan abla Sevginur sevgisiz gibiydi, Erkin'in hissettiği, ya da anladığı gibi. O halde Erkin'in amacı; gücü yettiğince, karşılık beklemeksizin, hatta ummaksızın onu sevgiye doyurmaktı.
İçinden geçenleri kusmamak için kendini zor zapt ediyordu Erkin. "Amca” demek geçmiyordu içinden onun babası için;
"Be adam! Az-çok mürekkep yalamışsın, memur olduğuna göre. 'Allah verdi!' mazeretine sığınmak uygun mu? Hiç mi acımadın o anneye? Hiç mi aklından geçmez, o
çocukların yeterli beslenmeleri, okuyup yetişmeleri? Oğlan çocuğa sahip olmak ve tüm sevgiyi oğlan üzerine yönlendirmek, kızları sevgiden mahrum etmek, hele ki en büyük Sevginur'u sevgiden yoksun bırakmak hak mıydı senin için?”
Kusması dinmiyor, dinlenmek de bilmiyordu Erkin'in;
"Be Adam! İkide bir 'Allah şükür!' diyorsun, sözüm ona dindarsın, o halde söylesene kutsal kitabımızın neresinde 'Kızlarla oğlanları ayrı sev!' diye yazıyor? Miras, şahitlik gibi konular dışında... Ve okumuşsun güya, Medeni Hukukun neresinde kayıtlı böyle bir sevgi ayrılığı? Çene ovuşturarak Allah'a sığınacağını mı sanıyorsun sen?”
Erkin, düşüncesine göre tüm midesini boşaltamamıştı, öğürünceye kadar kusmak geçiyor olmalıydı içinden. Ancak "Allah şükür!” diyerek, gösteriş olarak bir kısım şeylere sahip olduğunun bilinmesi isteği yerine, dininin gerekliliklerinden biri olan "Gıybet(l)” etmemeyi, gıybetin günah olduğunu biliyordu.
Annenin ve kızların tümünün, evde ağızları var, dilleri yoktu. Despot, terörist, firavun, diktatör bir baba, her şey onun arzularına göre şekillenen, dediği dedik, söylediği emir bir oğlan çocuğu vardı evde, daha o yaşlarında babasının örneği. . .
İşte sevgisiz Sevginur böyle bir ailenin ilk ferdi idi, diğer kardeşlerine göre okuma barajını geçebilen. Üstelik öncesinde babasının tüm ısrarlarına rağmen, kısmeti, dünürleri çıkmasına rağmen evlenmeyi düşünmeyen... Oysaki kendisinden sonraki kız kardeşi Sevgican okumak istememiş, ya da bu düşünceye zorlanmış, evden bir kursak eksilir felsefesi ile babasının ısrarı, belki de başka nedenlerle olsa gerek sözlenmiş, belki de nişanlanmıştı.
Sevgican'ın gönlünün yanaştığı biri değildi o çocuk. Sevginur'a içtenlikle anlatmıştı içinden geçenleri. Ama baskı, terör, muaheze, sitem, kinaye ve devamlı aşağılanma, hor görülme onu arayışa yönlendirmiş ve kendisine ilk uzanan eli; baba, hatta oğlan kardeş şerrinden kurtulmak için yakalamıştı Sevgican. Bilmediği, ya da başlangıç olarak bilmesinin zorunlu olmadığı şey; beterin de beterinin olacağı ve öncesinde hiç kimsenin geleceğini ve önünü görmesinin mümkün olmaması idi.
Son kız kardeş Sevgitan ve evin müstakbel değil, şimdiden ikinci reisi oğlan çocuğu Sevgihan Sevap henüz okula başlamamışlardı, ama oğlan yanında isimler sevgi ile doldurulmuş olsa da Sevgitan'ın bile kıymeti harbiyesi(2) yoktu, annesinin indinde bile! Çünkü her daim oğlunun emrinde olan anne, eğer takdim yanlış değilse, emir eri gibiydi oğlunun, gerçekten tüm emirlere amade olarak istenenleri yerine getirmek zorundaydı, yoksa o yaşta, oğlanın bir tek sözüyle kocasından yumruğu sırtına yemesi bir olur, terliğin başına isabet etmemesi ise mucize olurdu!
"Su ver! Sırtımı kaşı! Şu yemeği yap! Şunu getir! Bunu götür!”
Arkadaşlarıyla oynamak için evden çıkarken kimseye haber verme zorunluluğu yoktu, şımarık yaradılışlı, babadan destekli, ya da torpilli oğlanın. Doğal olarak terleyerek dönerdi oyundan, çok zaman kavga ederek ve daha çok zaman dayak yememek için nefes nefese. Eee! Sokaktaki çocuklar için de "Al bebek, gül bebek!” değildi ki kendisi, eloğlu kodu mu, kıç üstü oturttururdu Alimallah!
Korkusu, çekincesi evden içeri adım attığında geçer, etrafındaki herkese kan kusturmak için gayretli olurdu hazret! Banyodaki su isteğinin dışında soğuk, ya da sıcaksa, kıyamet koparır, ortalığı birbirine katar, üstünü başım parçalamak için uğraşır ve en olmadık cümleyi kurardı, uluorta;
"Akşama babam gelsin, siz görürsünüz!”
Sadece annenin değil, tüm ablalarının da yılgın bir şekilde dinlenebildikleri iki an; onun güzellik(3) ve gece uykusunda bağışladığı anlardı!
Erkin kendince zihninden geçirdiklerine göre yanlışlığının olduğundan emindi; çünkü edepsizlikte sınır tanımayan bu çocuğa neden ilâveten Sevap isminin verildiğine de akıl erdiremiyor, anlayamıyordu.
Sevap gece uykusunun arasında herhangi bir nedenle uyandığında paldır-küldür annebabasının odasına yönelip aralarına girip uyuyordu. Babası şefkatle sarıldığı oğluyla uyumaktan mutluydu. Annenin ses çıkarması mı? Güldürmeyin insanı, mümkün müydü iki kelimeyi yan yana ekleyip bir şey söylemesi, bir şeyler değil!
Annesi Sevginur'un okuldan dönmesini özlemle bekliyordu, belki de gün boyu eziyet çeken kızlarından istediği verimi alamamaktan dolayı. Sevginur'un ancak formasını çıkarması ve çantasını bir yere iliştirmesi kadar vakti oluyordu, Sevap Beyin emirlerini annesi yerine yüklenmesi için. Hele ki emirleri yerine getirilmesin, ya da savsaklansın, ya da hepsi yerine getirilmesin, akşama baba gelir ve kim suçlu ise onu hemen kapının önüne koyardı, bu eğer Sevginur ise, beklemeye bile tahammülünün olmayacağı anlatılmıştı kendisine münasip bir dille! Eee! Genç kız olarak nasıl kalırdı ki sokaklarda, değil mi?
Bunu bilirdi sevgi, sevap destekli Sevgihan Bey! Bu nedenle yarım saatte bir, ya da saatte bir domuzluğuna çişinin geldiğini, lâvaboya götürmesini emrederdi ablasına. Sırf eziyet etmek için o sünnetsiz şeyini tutturup tuvalet kâğıdıyla temizlenmesini ısrarla beklerdi. Titiz çocuktu vesselâm!
Büyük olan şeyinin işlemi mi? O başka bir maharet gerektirirdi. Şehzadeydi ya, âlâyı vâlâ ile yanına transistörlü radyo, ya da bakacağı resimli dergiler getirilir, saatlerce sürse bile eylemi en az iki kişi başında, diğerleri seslenişlere göre "Hazır ol!” tavrında bir kenarda beklerlerdi. İşlem sonucunda(!) biri poposunu yıkamak, biri silmek, kurulamak, biri donunu çekmek, diğerleri akla gelmesi mümkün olmayan görev ve emirler için alesta beklerdi. Öyle bir çocuktu işte aileye sevap olsun diye mi, eziyet etsin diye mi gönderildiği bilinmeyen, babası tarafından "Evimizin direği, geleceğimiz!” gibi sözlerle ünlenen, beslenen ve şımartılan Sevap.
Erkin'in aklından iki konu geçiyordu, belki de kendisini hiç ilgilendirmeyen. Tüm bilgileri kendi başına edinmesi mümkün değildi, Sevginur'un dertleriyle ilgilenmek, dinlemek, onu teselli etmek başlıca görevlerinden biriydi çünkü.
Babasına göre çocuk edinmede babanın hiç suçu yoktu! Allah veriyordu ya çocukları, ya bir tane daha oğlanı gönderiverseydi(!) Allah, nice olurdu ki bu şehzadenin hali? Doğal olarak da ailenin durum vaziyeti?
İkincisi; "Allah geç versin!” dileği ile içinden geçirdiği idi. Sevap hasta olaydı, hani üstesinden gelinmeyecek gibi. Yahut da hiç kimse dünyaya kazık çakmayacaktı, hem sıralı ölüm de olmadığına göre, bu çocuk "Pat!” diye Azrail'e teslim olsa ne olurdu? Allahverdi İmalât Programı(!) yeniden mi devreye girerdi?
Girerse oğlan yerine kız gelse imalât devam mı ederdi? Saplantılı, şark zihniyetli, odun ya da beton kafalılardan başka bir şey beklenir miydi? "Allah şükür!” demenin gerektiği anda suskunluk garabet sayılmaz mıydı? Hem de kendilerinin gelinlik çağında iki kızı olduğuna göre "İmalâta devam!” ya da "Allah verdi demek ne kadar doğruydu ki?
Sevginur aynı yılgınlıkla, Erkin'in onu sevgiyle doyurma arzularını kabulüyle okula devam ediyordu, ama Erkin'in farkında olduğu bir şeyler vardı. Erkin'in sevgi ile beslemesine rağmen genç kız süzülüyor, zayıflıyor, üstelik derslerde de başarı oranı günden güne düşüyor, başarılı görünmüyordu.
Bir seferinde sözlüye davet eden öğretmene; "Çalışamadım!” demesi, "Ama sıfır vermek zorundayım!” diyen öğretmene; "Siz bilirsiniz!” deyip tevekkülle başını eğmesi Erkin'i çıldırtmış, öğretmenini ise şaşırtmıştı.
"Peki Sevginur! Bir sorunun olsa gerek! Sorunun bittiğinde gel, o zaman ayrıca değerlendireceğim seni!” dediğinde, öğretmenin onun her genç kızın yaşadığını, yaşamakta olduğunu hissettirdiğini bilemezdi Erkin... Aynı zamanda sorunun genç kızlığından kaynaklanmadığını da. . . Bir şeyler vardı anlayamadığı, hele ki Sevginur; çekinmeksizin bir cümle daha kurmakta gecikmediğinde.
"Öğretmenim diğer kardeşlerime karşı bana ayrıcalık uygulamayın lütfen! Hak ettim, siz o notu verin, ben vakit yeterli olursa düzeltme gayretinde olurum!”
Öğretmen sinirlenmişti herhalde;
"Gelsene yanıma sen!” diye çekişti.
Sevginur formasının eteğini toplayarak usulca kürsüye yaklaştı. Öğretmen de kendi eteğini düzelterek sandalyesinden kalkıp onun oturduğu sıraya yöneldi ve hışımla denecek bir şekilde ona seslendi;
"Ben boşuna okumuş, bunca yıl boşuna emek vermişim bu mesleğe. Sevginur öğretmenim, sen kısa yoldan öğretmen olmuşsun da haberim olmamış, haydi çabucak yer değiştirelim. Özür dilerim... "
Sevginur utanmıştı, ağlayarak öğretmenin elini öperken; "Bağışla öğretmenim!” diyecek kadar ancak cesaretlenebilmişti. Öğretmen de; "Bilmem gerekenleri ders zili sonunda herkes teneffüse çıktığında yanıma gelip anlattığın takdirde!” dedikten sonra, sözlü yoklamayı yılsonunda her ne için gerekiyorduysa bırakıp "Serbest çalışın çocuklar!” deyip pencereden dışarıya bakmaya başlamıştı.
Belki öncesinde yaşadıklarını düşünüyordu, ya da Sevginur'un yaşayabileceği muhtemel sorun ya da sorunlara karşı ne gibi çözümler üretebileceğini? Aslında bir psikolog gibi araştırıcı ve sevecen, dersini içtenlikle sevdiren, kendisinin söylemediği, ama okula atandığından beri hiçbir öğrencisini sınıfta bırakmadığı bilinen bir gerçekti.
Üstelik bir gerçeği vardı öğretmenin. Ne o sıfır verirdi, ne de Sevginur tahtaya kalkamayacak kadar tembel, isteksiz ve bilgisiz idi. Hatta Sevginur'a sonsuz sevgi ve saygı bütünlüğü olmasına rağmen Erkin'in, belki de gönül yorgunluğuyla sevdiğinin öğretmenine karşı yaptığı hareketi hoş görmemesi idi. Bilmediği konuda suçlamasının, saygısızlık olarak yorumlamasının, hata ya da yanlış olabileceği kanısını yaşıyordu gene de.
Erkin, yakın durmasına rağmen Sevginur'un kendisine bile bir şey anlatmamasına içtenlikle üzülüyordu. Oldukça derin bir yarası, üstesinden gelemeyeceği bir rahatsızlığı ya da evdeki bir huzursuzluk olsa gerekti onu bu hale getiren, bezdiren diye düşünüyordu, içten içe yorum yapıyordu kendi kendine.
"Sakınılan göze çöp batar, ya da ummadığın taş baş yarar, örneği, tüm aykırılıklara rağmen, ağzımdan yel alsın, benden gizlediği, ayrılmamızı gerektiren aklıma hiç gelemeyen, gelmesini dilemediğim habis bir rahatsızlığı, hastalığı olabilir miydi?” Cesaretlendi şansını denemeyi düşündü;
"Doktora götüreyim mi seni!”
Yaşamında, ya da ilk anlarından beri ilk defa tersledi onu Sevginur;
"Doktor ne bilsin, nasıl çare bulsun ki?” dediğinde sinir ile burun kanatları yarış sonlarına ulaşma gayesindeki bir yarış atı gibi iki yana açılıp kapanıyor, şakaklarındaki asansörler zemin ile birinci kat arasında gidip geliyordu. Bu; aynı zamanda ısırılmaktan dolayı dudaklarındaki morlukların da sebebiydi.
Erkin biraz gayretli olsa, Sevginur'un dertlerini deşmeye çalışsa, onu teselli etmekte, dert, şikâyet, endişe ve tasalarına çözüm üretmekte mutlaka başarılı olurdu. Oysa Sevginur öğretmeninin "Bilmesi gerekenleri” sadece ona anlatmıştı.
İlk neden kız kardeşine geldiği gibi ısrarcı bir dünürün kendisi için de gelmiş olmasıydı. İkincisi Erkin gibi şom ağızlı birinin ağzına yakışmayacak bir düşüncenin ailenin son iki ferdinde yani Sevgitan ve Sevgihan Sevap'ta yaşanıyor olması idi; ALS(4)![]()
İrsiyetle geçermiş! Lâf. Her iki tarafta da yani ne anne, ne de baba tarafında böyle bir şey yoktu. Ama olanların önüne geçmek mümkün değildi. Sorup soruşturmuşlar bilemediklerini. Hastalık, illet, belâ ve misafir "Geliyorum!” demez, gelirdi! Bunu Tanrı'nın bir yakıştırması, uygun görmesi, yanlışlıktan dönülmesini istemesi olarak yorumlamamak mümkün müydü? Hem Sevgitan'ın cürmü neydi? Tanrı'nın işine karışmak, onun gerekçelerini yorumlamak mı? Akıllarından bile geçmezdi böyle bir şey, iki yarım elma için.
Bilinen, ya da bilinmesi gereken ailenin üzüntüsü ve perişanlığı ve "Keşke” sözü ile düzenleme uğraşındaki gelecek idi. "Keşke Sevap yerine (Sevgitan'ın adı geçmeksizin) biz, birimizden birimiz hasta olsaydık!” Bunu Sevginur'un ağzından da duymak, hüzünlendirmişti Erkin'i. "Keşke” mi?
Bir musibet, bin nasihatten evlâydı. Bu nedenle tüm dünür görünümlüler askıya alınmakla beraber, dindar görünen baba da Tanrı'nın bu ikazım dikkate alarak kızlarına bakış açısını değiştirmişti. Geniş bir yelpaze içine almıştı hepsini. Ama ayırımsız demek zordu. Çünkü yoğun ilgi Sevap üzerine idi. Ve ondan kalanı Sevgitan için yeterli görünüyordu tüm aile için. Tabiidir ki tüm bunlar uzaktan bakan Erkin'in kanaatlerinin tümü değilse de bir kısmı idi.
Erkin'in bunu düşünmekteki tek ve erken sebebi; babanın özellikle kızlarının evliliklerini askıya almasıydı. Bu düşüncesinde; "Kardeşlerine baksınlar!” amaçlı bir art düşünce akla gelir miydi? Hayır! Galiba bu haksızlık olurdu..![]()
Sevginur iyiden iyiye, enikonu uzaklaşmıştı Erkin'den. Buna rağmen Erkin her anında Sevginur'u derslerine ısındırmağa çalışıyor, hiç olmazsa liseyi bitirmesi için zorluyordu. Bunda beyninde gizlemeye çalıştığı düşünceler yer alıyordu tabiatıyla. Çünkü ona ihtiyacının olduğunu hissediyordu. "Büyüyünce(!) benim olsun, eşim olsun, yaşamı üleşip birlikte tüketelim!” diye geçiriyordu aklından.
Tanrı insanlara akıl, izan ya da anlayış üleştirirken, ya da dağıtırken Erkin'i unutmuş, ya da pas geçmiş olsa gerekti. , hatırlayıp da sonradan yükleyeceğinden de şüpheliydi Erkin. Hem gerekeni, gereken zamanda, gereken yerde, gerektiğince vermediyse ne işe yarardı ki gereklilik? Gerçek olarak söylenecek tek söz; "Geçmiş ola!” idi. . .
Suskundu, durgundu, düşünceliydi, aşırının ötesinde Sevginur. Bir gün hiç ummadığı bir zamanda Erkin'e döndü;
"Dertleşmem gerek! Beni dinleyebilecek misin?”
"Tüm yaşamımı adamışken, seni dinlemem gereken zamanı sana nasıl ayırmam ki?”
"İşte, bunun için dinlemeni istedim beni! Bugün okula gitmesek, bir kırda, bir ağaç altında, bir bahçede, bir kanepede, bir çay içiminde seninle olsam, el ele, diz dize, göz göze, söz söze?”
"Canımı veririm, yeter ki dile!”
"Dilemem, sen de verme!”
"Düşünürüm, okula gitmesek de olur, zaten artık herkes mezun olma havasına girdi, hatta üniversite için hazırlanan arkadaşlarımız bile var, biliyorsun!”
"Biliyorum ki, seni böylesine elden-ayaktan düşüren, zayıflatan, uçuklatan, dudaklarını morarttıran kardeşlerin. Saklamaksızın söyleyeyim ki, biraz da baban nedeniyle okumaya devam edemeyeceksin. O zaman senden ayrı kalıp da kendimi cezalandırmamı bekleme benden!”
"Oturalım bir yere, konu uzayacak iddialaşmanla. Ama şunu bil, ayrılıksa ayrılık, yüreğime taş basarım, beklerim seni, eğer özlersen, eğer bugünkü gibi kalırsan, yeter ki oku sen! Ama kendin gibi, ama benim aklımdan geçirdiğim gibi!”
Soluklanmıştı hissettiği kadarıyla, cisim değil, daha önce de söylediği gibi gönül yorgunluğu vardı, anlatacak, boşaltacak, ya da yok ya da azat edecek!
Elini tuttu Erkin, hem de yaşantısında ilk defa, sevgisini hissettirmek istedi, elini çekmemişti Sevginur, o da ilk defa. Hem tersine ilk defa kendisinden daha kuvvetli sıkmıştı elini, parkın kanepesinde gözlerden uzak otururken. Oldukça düşünceli, söyleyeceklerini sıraya koyma düşüncesinde gibiydi, ancak tereddüt eder gibi. Derin bir nefes aldı, bir hatibin sözlerine başlarmış "Bana bu değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim” der gibi.
Başlangıcından beri duygularından emindi Sevginur, Tanrı'nın tüm insanlara verdiği özel yetenek nedeniyle. Seviyordu onu, hissediyor değil, tüm içtenliğiyle biliyordu, sevdiğinin de kendini sevdiğini içtenlikle. Taş olsa bile Sevginur'un Erkin'i sevdiğini dünya-âlem bilebilirdi, tabiidir ki Erkin'in de Sevginur'a karşı olan duygularını.
Karşılıklı ilgisiz değillerdi, birbirine karşı. Hatta Erkin'in iddiası öyleydi ki; eğer derecesi, tartısı olsaydı; "Senin beni sevdiğinden daha çok çok seviyorum seni, ilk defa bugün, biraz evvel elimi tutmana rağmen!” diye içinden geçiriyordu.
Hâlâ elinde olan Erkin'in elini tekrar sıktı Sevginur.
Ve en can alıcı cümleler uzandı diline Erkin'in;
"Seni sevdim, seviyorum, ölünceye kadar da seveceğim, senin için camımı vereceğimi de bil istedim!” dedi.
"Bu yaşta, bu anda, hiç yakışacak sözler mi şu anda ağzına? Tamam, kardeşlerimin rahatsızlıklarına, babanın tavırlarına ve dünürlere 'Hayır!' denilmesine bile üzüldüğünü biliyorum. Tüm bunlar senin beni, benim seni sevmeme engel değil ki ömrümün aydınlığı, dünyamın ışığı? Evet, bazı şeyler için erken olduğunu düşünebiliriz, ama biliyorsun dünyada ölümden başka her şeyin çaresi, çözümü var! Sen en son ihtimali en başa alıyorsun, beni üzüyorsun. Söyle! Ben aynı şeyleri dillendirmeye çalışsam, tepkin ne olurdu?”
"Üzülürdüm, ama bir büyüğün dediği gibi; her şey (daha doğrusu hiçbir şey) göründüğü gibi değildir!” "O halde görüneni değil, 'Değil' olanı anlat bana!”
"Gerekli değil!”
"Peki! Aynı içtenlikle senin söylediğini ben söyleyeyim; anlatmazsan ölümü gör!”
"Ağzından yel alsın! Sen beni hiç yalnız bırakmazsan ben de ölmem sen benim oluncaya kadar, seni beklerim. Ve şimdi anlat derdini!” "Üzülmeyecek ve hem yanımda olacaksan...![]()
"Peki, söz veriyorum l”
"Ne kadar zaman oldu, hatırımda değil. Beni isteyen aile yine baskın düzenledi evimize. Söyledikleri ipe-sapa gelmez şeyler; 'Kızı ya alırız, ya da kaçırırız, siz bilirsiniz!' benzeri sözler. Babam; 'Size verecek kızım yoktu, şimdi hiç yok!' deyip kovdu onları, amma... "
"Dinliyorum, devam et!”
"O adam ikide bir karşıma dikilip ayıplı işaretler yapıyor, üstelik arkadaşlarını da gösterip onlara da aynı şeyleri yaptırıyor, utanıyor ve korkuyorum!”
"Korkma! Canım pahasına da olsa seni korurum, nasıl geçiniriz şimdi bilemiyorum, okumayı falan bırakıp, ailelerimizi ikna edersek bizleri evlendirirler, hep başında dururum ve belâlar defolurlar!”
"Sahi mi?”
"Sana sevgim kadar gerçek!”
Şeytanın aklı havalarda olsa gerekti. Ummadıklarını yaşamak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Her zaman olduğu gibi; "Belâ 'Geliyorum!' demez, karşına çıkardı ansızın!”
Arka arkaya yanlarında duran arabalardan öndekinden biri çıkmış ve Sevginur'un "O!” diye korkmasına karşın;
"Seni bu zibidiye mi bırakacaktım? Önce benim olacaksın, sonra bu arkadaşlarımın, hem de bu zibidinin gözleri önünde!” dedi.
Yerinde duramazdı Erkin, Sevginur'un önüne geçti, onu arkasına alarak. Sevginur'a "Kaç?” demesinin imkânsızlığını yaşıyordu, çünkü etrafları çepeçevre sarılmış gibiydi, güpegündüz. Erkin;
"Beni öldürmeden, ona dokunamazsınız!” dediğinde, o adam belindeki silâhı çıkartıp;
"Onu da yaparız yiğenim!” demişti, bu kez zibidi demek yerine. Ve adamın kendine yöneldiğini gördüğünde anında kararmıştı Erkin'in dünyası, çünkü asıl zibidiliği hak eden adam elindeki silâhla Erkin'in kafasının hatırını sormuştu!
Şehir eşkıyalarının malları idiler artık, ikisi de. Bir baraka, dağ ya da bağ evinde elleri ayakları bağlı, ağızları bantlıydı.
Sevginur bayılmamıştı, ya da onu bayıltmaya gerek görmemişti o adam. Ya da olası ki Sevginur Erkin'den önce ayılmış, kendine gelmişti. İkisi de titremelerinden anlaşıldığı üzere korkuyordu, Erkin'in farkı; sevdiği için korkusunun kendi korkusundan daha yüce oluşuydu.
Kapı açıldı, zamanın geldiğine kanaat getiren "O” sırıtarak girdi içeri.
"Demiştim; düğün-demekle benim ol diye, dinlemedin, dinlemediniz. Şimdi önce benim olacaksın, sonra da arkadaşlarımın. Sonrasında da ortalık kadını olacaksın. Ne dediğimi anlıyorsun, değil mi? Bundan sonra seni benim elimden ne bu zibidi, ne ailen, ne de Allah, Peygamber kurtarır!”
Çok büyük konuştuğunun farkında değildi eşkıya. Genç kızın ağzındaki bandı açarken Sevginur;
"Tamam, gönül rızası ile senin olacağım, ama utanırım, arkadaşımı ya gönder, ya da gözlerini de kapat! Soyunmam için bana izin ver, senin olmaya hazırlanayım. Sonra gel, seni soyayım koynuma girmen için, ölüp ölesiye yalnız senin olayım, beni arkadaşlarına peşkeş çekme, beni kötü kadın yapma, hep senin olayım!”
"Peki! Bu zibidinin gözlerini bağlayıp seni çözüyorum. Bir yanlışlık yapma, hazırlan, hazır olunca da haber ver!”
Sevginur, en can alıcı söz için kendini hazırladı, çünkü bir eşkıya için silâhın anlamını biliyordu. Subay akrabalarından biri öğretmişti; emniyetinin nasıl açıldığını, merminin nasıl sürüldüğünü "Gez-Göz-Arpacık” diyerek anlatmış, ancak silâhı tutmasına bile izin vermemişti. Dolaysıyla neyin ne olduğunu biliyordu Sevginur.
"Ama ben silâhtan çok korkarım, silâhını da arkadaşlarına bırak öyle gel yanıma!”
Amacı iki yönlüydü. Duvarda asılı olan tüfeği görmüştü, üstünde de bağ bıçağını. Umudu tüfeğin dolu olmasıydı. Ya da "O” azametini, korkusuzluğunu ifade etmek için silâhı yanında getirecek, bir yerlere bırakacak, ya da soyununcaya kadar üstünde tutacaktı. İnsan ölmek için uğraşırsa ölürdü mutlaka. Sevginur'un dileği; kirlenmeden ölmekti.
"Sümüklü bir karı yüzünden silâhı bırakmak bana yakışmaz. Ateş olsan, cürmün kadar yer yakarsın! Bir saat kadar sürecek bir zevk için silâhımdan ayrılmam, sen de korkma! Ama ömür boyu benim olma sözün hoşuma gitti. Şunu, seni istediğimde düğünlü-dernekli kabul etseydin olmaz mıydı? Neyse kalanım beraber olduktan sonra düşünürüz. Bakalım ömür boyu bana karılık yapmaya lâyık mısın, değil misin? Değilsen ona göre, neler olacağını tekrarlamama gerek yok, biliyorsun!” dedikten sonra ağzındaki salyaları toplamaya gerek görmeksizin kapıya yöneldi ve kapıyı arkasından kapattı, gürültülü bir şekilde kahkaha atarak.
Sevginur yerinden fırladı hemen, duvardaki tüfeği kontrol etti, memnun bir yüzle tekrar yerine otururken. Bağ bıçağım kılıfından çıkartıp Erkin'in eline tutuşturduktan sonra dışarıdan duyulacak şekilde bağırdı;
"Bakar mısın?”
"Efendim?”
"Sadece senin için soyunmak istiyorum. Hatta beni sen soy, seni de ben. Kapıyı arkasından kilitle lütfen. Beni senden başka birisinin görmesine izin verme, utanırım!”
İnsan ihtiras yüklüyken ve beyni sadece uçkuru için yönlenmişken bazı şeyleri aklından geçiremiyor olsa gerekti.
Gözleri bağlı olan Erkin, bağ bıçağını hemen devreye sokmuştu, fark edileceğini aklına bile getirmeksizin. Adamın şehvet dolu sesini işitiyordu. Sevginur'un;
"Acele etme, yavaş yavaş lütfen, 'Senin olacağım' dedim ya!” deyişinde elleri serbest kalmıştı Erkin'in, elinde bağ bıçağıyla. Kaderde varsa ölmek, ölürdü yaşamındaki tek aydınlık için, umursamaksızın. Gözlerini açtığında iğrenç bir ses yankılandı kulağında;
"Yapma, kulun-kurbanın olanı, ben ettim, sen etme, ikinizi de azat ettim, hadi gidin!”
Nasıl olmuşsa olmuş, Sevginur, tabancayı eline geçirmişti, üstelik sadece okul formasını çıkartarak.
"Sen beni, bizi azat ettin, ama ben seni ne azat, ne de affedecek miyim?” derken silâhtaki tüm mermileri boşalttı adamın neresine rast geldiyse. Kahrı ve siniri öylesine yüksekti ki, tabancada mermiler bitmiş olmasına rağmen tetik birkaç kez de çıvlayarak boş düşmüştü.
Sonrasında duvardaki tüfeği alıp göğsüne dayadı. Erkin'in;
"Yapma!” demesini duymak istemez gibiydi.
"Nasıl olsa onlar yapma gayretinde olacaklar, her şeye rağmen. Ahrette seni kirli olarak mı bekleyeyim? Ben gözümü açtım... ''
Cümlesini tamamlayamadı Sevginur. Kapı gürültüyle kırılmış, yerdeki cesedi görenlerin namluları kendilerine doğru çevrilmişti. Sevginur tüfeği ateşleyememişti, karşıdan ateş kusmaya başlamıştı namlular her ikisinin üzerine de. Erkin ancak elini tutabilmişti Sevginur'un.
Ölmek için değil, birbirinin olmayı düşünürken, Tanrı kendisi için kendi yanında olmalarını dilemiş olsa gerekti. Ahretteydiler, hem de el ele.![]()
YAZANIN NOTLARI:
(*) Erkin; Özgür, serbest, koşulsuz iş gören.
(l) Gıybet: Bir kimsenin arkasından onun hoşuna gitmeyecek şekilde konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği bir şeyi arkasından söylemek.
(2) Kıymeti Harbiye, hiçbir değeri, gerçekliliği yok, anlamında bir deyim.
(3) Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(4) ALS; Amyotrofik Lateral Skleroz, kelimelerinin baş harflerinin simgelediği, Motor Nötron Hastalığı olarak da bilinen, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgelerde meydana gelen kaslarda güçsüzlük ve erimeye yol açan genelde kalıtsal olan bir hastalık türüdür.