Her insanın mutlaka korkuları olduğu gibi, benim de öyle korkularım var! Yok, öyle diş sıkacak gibi, titreyecek gibi, haykırıp, höykürecek, kaçacak, koşacak, saklanacak gibi yükseklikten, karanlıktan, iğne olmaktan falan, ya da çeşitli isimlerle anılan korkular gibi değil.

Meselâ ben bisiklete binmekten ve ona bağlı olarak köpeklerden korkarım. Hatta çok korkarım! Şöyle ki; şehirde, sokağımda bisikletle gezinirken bir anda kulakları küpeli olsa da köpekler doluşup sarmıştı etrafımı birden.

Pedal çevirmek bir yana o telâşla bisikletin hâkimiyetini yitirince ön teker kaymış, tekerin kayışındaki o toprak (ya da asfalt sesi) köpeklerin çekinikliğine neden olmuş ve dağılmışlardı. Köpeklerden korkmam bana miras kalmak üzere bisiklete binmekten vazgeçmiş, daha doğrusu bisikleti kendime yasaklamıştım.

Bisikletime sonra ne olduğu aklımda kalmamış, hem önemli de değil.

Bu olayın sonralarında bir gün, babamın kullandığı çok eski model, kapıları olmayan tenteli cipiyle, bir yerlere giderken gene benim tarafımdan bir çoban köpeğinin nefesini hissettim sanki havlamak yerine nefesiyle beni ürkütmeyi denemiş ve gerçekten başarmıştı da. Babam direksiyonuyla kurtardı beni sağ olsun!

Ancak köpek konusunda yaşadığım üç olayı peş peşe anlatmam gerek.

Komşumuzdu Murat Ağabey. Kangal mı ne denen meşhur bir yavru köpeği çocukluğundan sahiplenmişti, sonraları bir Midilli atı kadar büyüyen köpek onun sahiplenmesini kabullenmeyip günlerden bir gün bayağı hırpalamış ve oldukça haşmetli bir şekilde ısırmıştı onu.

İkincisi; köpek korkumu yenmem için babam bana bir salon köpeği aldı, kibar mı, kibar. Mamasını yer, ödül bisküvisinin mutlaka ağzına verilmesini isterdi. Açgözlü ve çok tamahkârdı(1), bir gün çerez tabağını masada unutmamız yok olmasına sebep olmuştu onun. Mezarını kazdık doğal olarak!

Üçüncüsü ise; çok daha sonraları bir gün kendi halinde bir yerlere giden babamın ezmemek için çaba gösterdiği bir başıboş sokak köpeği kurtulmuş, ancak cip canına okumuştu babamın.

Üçüncü olaydan önceki günlerden bir gün, denizde bir teyzenin solgun bedeninin taşındığını görmem beni denizden soğutmuştu, sudan korkmak değildi bu. Kaplıcada “Çocuklar Havuzunda” yüzme talimleri yapıyor, denizde ayaklarımı sallayabiliyordum, ayaklarımın kumlara değdiği son noktaya kadar giderek...

Sonra n’aptı babam? Denizde, iskelede ayaklarımı sokup eylenmeye çalışırken kaldırıp suya, yani denize attı beni, debelenmemi(2), suya batıp çıkmamı, deniz suyunun, tıpkı şiirdeki gibi; “Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı(3)olduğunun ispatını yapmamı bekleyerek.

Debelendim, ama ebelenmedim, “Bir miktar deniz suyunun sağlığım için iyi olduğunu” söyledi doktor edasıyla babam.

Ve saklamama gerek yok; denize âşık oldum!

Yine yaşamakta olan babamın tavrı…

Lisede yazılılarda yüksek notlar aldığım halde, sözlü yoklamalarda başarılı olamamam hiçbir delil olmadığı halde öğretmenlerimin kopya çektiğim kanısını yaşamalarına neden olarak velim olan babamı konuşmaya çağırmışlardı.

Dinlemişti babam öğretmenlerimi, konuyu anında çözümleyip beni mezarlığa götürmüştü.

“Ya oku, anlat, ya şiir oku çekinmeksizin, büyük, kocaman sesinle, korkmaksızın, taşları, ölüleri, seni dinleyen insanlar say!” diyerek.

Kabirlere söyledim ve sonrasında çekinmedim öğretmenlerimden. Takdir, iftihar, tüm törenlerde, tüm devlet büyüklerini karşılamalarda (medeni cesaret(4) kısmı hariç) şiir ya da konuşmalarda sakin, cesur, kekelemeksizin, duraklamaksızın yer aldım.

Babamı eğer o söylediğim üçüncü köpek olayı olan o pis kazada yitirmeseydim, sanırım bana öğreteceği daha çok şeyler olur, olabilirdi, özellikle önce korkup sonra âşık olduğum yüzme ve deniz konularında.

Sırası gelmişken her ne kadar başlangıçta söylememişsem de, biraz evvel ufak yollu medeni cesaret eksikliğimden bahsederek saklanmaya çalışmam göz ardı edilse de; “doğru, doğru, dosdoğru evlenmekten de korkuyorum!” yahu.

Hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmam gerek. Bildiğimden değil yaşadığımdan dolayı, nasılını lanetleyerek şöyle açmaya çalışayım.

Benim önümde bir tek ablam vardı, yaklaşık 10-12 yaş kadar büyük. Hani önümde başka büyüklerim olsa, kendimi “Tekne Kazıntısı(4)” olarak kabullenmem mümkündü. Bir bakıma “Allah verdi!” savunması!

Ablam yirmilerinde evlendi, ben ilkokula başlamıştım galiba...

Demek oluyordu ki ablam bebek sahibi olduğunda, yani Cemil ile benim aramda 7-8 yaş kadar fark vardı. O ilkokula başlamıştı, ben ortaöğretimin sonlarına yöneldiğimde.

Tökezlemeler (üç yıl kadar) bir tarafa bırakılırsa ben üniversiteyi bitirip askere gittiğimde Cemil de liseyi bitirmişti, ama üniversiteyi hak etmediğini belirtmişti devletim. Bir fırın daha ekmek yemesi gerekiyormuş! Yemiş de…

Babamın ölümüyle, yalnız kalan annemin enli-boylu olarak bana bakması zordu, Yan evdeki komşu abladan Allah razı olsun, bu sözü söylemek zorundayım, çünkü gelişen olaylar nedeniyle, annemin bana ve bir delikanlı olup üniversiteye devam eden Cemil’e bakması kesinlikle mümkün olamayacaktı.

Gerek ablam, gerek ben ve gerekse “Nikâhta keramet vardır!(5) diyerek sonraki olaylara şahit olamayan annem-babam eniştemizi hiç tanımamışız, ne mal olduğunu veya olacağını hesap edememişiz!

Enişte ilk göz ağrısına(4), eski aşkına rastlamış, ya da arayıp bulmuş, buluşmuşlar her neyse. Ablam anlamış, kısıtlı bir yaşam şekline tahammül edememiş, Azrail’ine yardımcı olmuş! Haber verdiler cenazesine yetiştim. Babamın ölümüne de ablamın intiharının yarattığı dalgınlığın neden olduğu inancındayım. Çünkü yılların şoförüydü…

“Direksiyonu çocuğun gibi tutacaksın, ne boğup bunaltacak gibi sıkı sıkı, ne de elinden düşürecekmiş gibi gevşek. Sevgiyle, iki elinle, saat diliminde onu on geçiyormuş gibi” verdiği ilk nasihatti, kural gibi.

Sözü dile getirmekte kendimi bir miktar da olsa gerçekçi sayıyorum. Çünkü ablamı yitirdikten aşağı-yukarı bir ay kadarlık zaman içinde toprağa vermiştik babamı da.

Hani bir söz vardı; gerçekliği tartışılmayacak gibi görünen.

“Karısını mezara teslim eden koca, daha mezarlıktan dönüşünde şapkasını eğermiş!” ya da benzeri bir söz.

Nankör(1) adam, ablamla olan evveliyatını da göz önüne alırsam sanki 8-9 yıl karılık yapmamış gibi, daha kırkı bile çıkmadan, teamüllere(1) göre mevlidi(6) bile okunmadan babamın ölümüne de saygı duymaksızın nikâh kıymıştı gözdesine.

Dünya hali; “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir”. Ya da “Ölüm hak, (miras olmasa da) dünya helâldir (bir bakıma o da haktır)!

Cemil?

Taze geline, hem de ilkinden kalan, ilkini aile boyu hatırlatan bir oğlana bakmak yakışmazdı, hele ki cicim aylarını(4) yaşarken, hele ki daha sonra kendi çocuklarını doğurmak imkânı varken!

Vasfı yitik, karı sözünden dışarı çıkıp da adım atmayan damat, benim askerden dönüşüme kadar ancak sabırlı olabilmişti, oğlunu bize devretmek için (Başka söz bulamıyorum)!

Anneannesinin kulağı delikti, ya da hissettirildiği için, ben ise ta dünlerden hazırdım, hazırlıklıydım ablamın emaneti olan yeğenim Cemil için.

Okutacak, yetiştirecek, annesizliği özellikle, babasızlığı mecburen öğreterek adam edecektik Cemil’i.

Özveri bir tarafa da ya ablam veya sonrasında babam yanlarına çağırmışlardı annemi de, o da onların dileklerini kıramayıp yanlarına ulaşmıştı, Azrail’inin davetine; “Peki!” diyerek…

Ben neyse, ne idim, ama Cemil’in tüm yaşananlara tahammülü çok zordu. Gene de güçlü bir delikanlı olduğunu kabullenmem gerek, etkim olduysa da kendimi tebrik etmeliyim.

Bunda çaresizliklerimize çare olmak için koşuşturup gayret eden hoşgörüsü olağan üstünde olan Sebahat Ablanın kocasının da katkısını itiraf etmeliyim. Karı-koca olarak yalnızlığımızın her zerresinde onlar, anında bizimle beraberdiler.

İş saatleri dışında vaktim müsaitti, hobilerimi annemi, babamı, ablamı yitirmenin, Cemil’i sahiplenmemin ertesinde unutmuştum. Vazgeçemediğim yaşam biçimimde sadece yüzmek kısıtlı olan tüm vaktimi alıyordu, korkmaksızın, başarıp da âşık olduğum, ama tek başıma değil, çok zaman “Oğlum!” sözünü istemeden de olsa ağzımdan kaçırdığım Cemil’le dayı-yeğen birlikte gidiyorduk havuza, her hafta sonu el ele.

Babamın bana kabaca öğrettiklerini ben ve özel öğretmenler usulünce, gereğince, performans(1) ve kondisyon(1) durumuna göre Cemil’e öğretmeye çalışıyor ve muhtemelen hissettikleri yeteneğine göre gayret ediyorlardı, başarılı bir sporcu olması için.

Olay bu kadarla ve basitçe bitmemeliydi bana göre. Sağlık kontrolleri, öğretmenlerin teşviki ile küçük yaşlarında kendi kategorisindeki yarışlara katılıyordu Cemil. Ancak aldığı dereceler ilk önceleri öyle ahım-şahım değildi(4), hatta bazı bazen uzun mesafeli yarışlara katılmasına karşın başarısızlığının hüznünü yaşıyordu sadece.

Kısa süreli idmanlar kondisyonunu arttırması için yeterli değildi, uzun süreli idmanların ise, maddi yönü asla önemli olmamakla birlikte, süre olarak eğitiminde fedakârlık yapmasını gerektiriyordu ki, buna ne ben izin verirdim, ne de o rıza gösterirdi.

Ayrıca Cemil’in gıda alımlarında da eksikliklerini göz ardı edemiyordum. Yetersiz beslenmesi vardı ve Sebahat Ablamın elinden ancak bu kadarı gelebiliyordu, elinde sihirli bir değnek yoktu ve benim ablayı tenkit eder gibi Cemil’i sık sık sadece kırmızı et ve balık yemesi için dışarıya yemeğe götürmem uygun görünecek bir davranış değildi, yanlıştı gerçekten.

Üstelik her ne şekilde görünmemeye, gözükmemeye çalışılsa da dayının bir annenin sevgisiyle yeğenini doyurması, babası tarafından itilip kakılıp kapı önüne konulması asla unutturulamazdı.

Her ne kadar hüznün zaman zaman deli rüzgârla geldiği(7) ifade edilmişse de, 20 yaşlarındaki bir delikanlı için gönlündeki rüzgâr, fırtına, kasırga, bora, tufanın yaşanmışlığı inkâr edilemezdi, edilmemeliydi de…

Uluslararası (ya da Boğaziçi Kıtalararası) Yüzme Yarışına katılmaya karar verdik, dayı-yeğen. Cemil’in yarışlarda aldığı dereceler, sağlığı, kondisyonu, hevesi ve cesareti uygundu.

Ben bir önceki yıl aynı yarışa katılmış ve 52 dakikalık performans göstermiştim, yaklaşık 6,5 kilometrelik kulvarda.

Yaşlarımız kategori olarak Cemil için 19-24 yaş ve benim için bir sonraki kategori olan 25-29 yaş olarak uygundu. Dayı-yeğen olarak çekişmesek bile övünme olarak birimizden birimizin payının, doğal olarak derecesinin ötekine göre daha iyi olacağı kesin olarak belli idi.

Benim göbek durumum, onun yaşı, gençliği, dorukta olan heyecanı dikkate alınırsa kimin daha iyi derece yapacağı daha başlangıçta belli gibiydi, ama önemsemek bana yakışmazdı!

Bir otelde yerimizi ayırtmıştık, dayı-yeğen olarak, bir gün önceden de İstanbul’daydık, ama itiraf etmeliyim ki, Yarış Toplanma Yerinde arabayı park edecek yer bulmam sorun yaratmıştı bana.

Bir evvelki yıla göre Karadeniz’den Marmara Denizine doğru artmış bir ters akıntı olduğu anons edilmiş, rota belirtilmiş olmakla beraber (fark edilmeyecek cesamette(1) görünse de göbeğimin durumunu dikkate alırsam) bu sene, geçen seneki 52 dakikalık dereceyi tutturmam zor olacak gibi görünüyordu.

Neyse, belki önümden, yanımdan yüzenlere göre teknik avantaj sağlama şansı yakalayabilirdim (tekrar ediyorum; belki)!

Bu arada duygularım beni yanıltmıyorsa birilerinin, daha doğrusu sadece birinin göz hapsinde gibiydim, dayı-yeğen Cemil Topuzlu Parkına ulaştığımızda.

Soyunduk, giyindik, vapurlarla start alacağımız Kanlıca denilen yere geldik. Finish Kuruçeşme olup teferruatlar orada belli olacaktı.

Vapurda ısrarlı gözler tarafından göz hapsine alındığım kesinlikle belli olmuştu. Tam olarak bedeninin tüm hatlarını belli eden, tam bir wetsuit(1) giymiş, çıtı pıtı(4), neredeyse Cemil’in yaşlarında meraklı bir bayan merakına “Dur!” diyememiş ve yanımıza yaklaşmıştı.

“Merhaba! Geçen sene eşinizle katılmıştınız, bu sene de yanınızdakinin oğlunuz olduğunu sanmıyorum, herhalde kardeşiniz olsa gerek onunla mı katılacaksınız?”

“İlk yanlışınızı düzeltmeye çalışayım güzel bayan. İkisi de rahmetli olan annem ve ablam dışında yaşamımda onlar gibi hiç kimsem olmadı…”

“İkincisi?...

Yani geçen yarışta yanınızda gördüğüm o bayan?”

“Belki yol-yordam sormuştur, belki kısa bir süre yanımda durmak zorunda kalmıştır, belki bilmediğim bir sebeptir, görmedim, bilemiyorum, ama dikkatinizi çekmeme memnun olduğumu söylemeliyim…”

“Bir üçüncüsü var mı?”

“Var, tabii! Yanımdaki Cemil, yeğenim, rahmetli ablamın oğlu, sanırım sizin kategorinizde yarışacak. Ben de Ahmet, sanırım benim hak ettiğim kategori; sizinkinin bir üstü olsa gerek. Eğer siz de isminizi bağışlarsanız; ‘Selâm, Tanrı kelâmıdır!’ ben de selâmınızı alır, size ‘Merhaba!’ derim…”

“Adım Fatma! Akıcı bir konuşmanız var, sanırım öğretmen olmalısınız?”

“Evet! Tahmininizde yanılmadınız; öğretmenim. Nefesimiz yüzerken bize lâzım olacak, ne dersiniz yarıştan sonra vaktiniz müsait olursa birer çay içelim mi öğretmenim?”

“Öğretmen olduğumu söylemedim ki?”

“Bana iltifat ettiniz, ben de ben gibi konuştuğunuz için sizin de öğretmen olduğunuz kanaatini yaşadım, susmadan önce…”

“Teşekkür ederim, haklısınız, çay teklifinizi de kabul ediyorum, yarıştan sonra görüşmeyi arzulayacağım…”

“Umut edeceğim!..”

Bonelerimiz numaralı olarak verildi, ayaklarımıza çipler(1) bağlandı. Cemil öncemizde balıklama atladı suya. Fatma cesaret beklercesine elimden tutarak atladı suya ayaküstü. Yani beraber atladık denize.

O bir yunus gibi suya girer girmez aramızdaki mesafeyi kulaçlarıyla büyütmeye başladı. Derece yapacağı belli idi, daha başlangıçta…

Mutluydum, soğuk suya girmeden önce sıcaklığını aktardığı için. Mutluluğum devam etsin dileğindeydim, ilk defa hissettiklerimin doğruluğunu yaşadığımı düşünürken. İtiraf etmeliyim, kendime karşı dürüst olmam gerekliliğini tekrarlamalıyım ki, etkilenmiştim.

Yarışa 49 ülkeden 460 kadın, 1410 erkek olmak üzere toplam 1870 kişi katılmıştı. Fatma ve Cemil’in kendi kategorilerinde ikisinin de dereceleri 1 Saat 06 dakika idi. Göbeğimin haşmeti, ters akıntıya gereğince cevap verip direnememem dolaysıyla derecem ayıplanacağım bir seviyede işaretlenmişti; 1 saat 17 dakika olarak.

Derece kaybımın sadece ters akıntıdan, cesametli bir beden ölçüsünden kaynaklandığı inancında değildim. Başlangıçtaki etkileniş ve yüzme boyu düşünmem ve kurgularım bu sonucu doğurmuş olmalıydı.

Oysa görünen, görmem gereken bir gerçek vardı, uzaklarda kalıp da şahit olamadığım, bitiş yerindeki iki ayrı merdivenden, iki aynı dereceyle çıkan Cemil ve Fatma ve sonra aynı beraberlikle katılım belgesini ve sertifikalarını almak şeklinde gördüğüm.

Beraberlikleri? Kıskanmak mı? Haddime mi? Ben kimdim ki?

Beraber geldiler bana doğru, ellerini azat edip serbest bırakarak.

“Öğretmenim, belki hissi kabl el vuku(4), belki söylediniz de aklımda kaldı, belki de hasbelkader(1) bir sözünüzden, ya da bir vesile ile öğrendim; Ankara’da görevlisiniz, değil mi?”

“Evet, ama neden?”

“Biz arabamızla geldik. Arabamız müsait. Güvenirseniz, otelde veya akrabanızda eşyalarınız varsa alalım, boğaza karşı bir yerlerde söz verdiğim çayı ısmarlayayım ve dönelim köyümüze, sizi evinize teslim edelim…

Kısaca; ‘Evli evine, köylü köyüne’ bu şehir bizim için çok büyük. Gene de yemek de ısmarlamak isterim, ama hem bilmiyorum İstanbul’u, hem de bu sadece zaman israfı olur gibime geliyor. Tost, sandviç, içecek bir şeyler?..

Fatma Öğretmenim?..

Cemil?..

Sizler ne dersiniz?”

Cemil sessizliğini öteledi;

“Öğretmenim ve siz ne derseniz, ben de ‘Peki!’ derim.

“O halde çaylar sizden, o kadar vakit yeterli. Yolcu yolunda gerek. Tost ya da sandviç ve içecek bedelleri benden, almak Cemil’den ve ‘Benim acelem yok, ama yola koyulalım!’ demek isterim, arabadaki vatandaşlardan biri ve tek oy sahibi olarak…”

“Öğretmenim ben size uyuyorum, üçüncü şahsın oyu ne olursa olsun!”

“Ezin bakalım, öğretmen, öğrenci…”

“Dayı! Yorulduğunu hissedersen, her ne kadar copilot(1) görevi yapacak olsam da direksiyona geçebilirim. Yeter ki Fatma Öğretmenim arka kanepede rahat etsin…”

Yola çıkmadan önce bir yerlerde çaylarımızı içtik, bir miktar kraker takviyesi ile. Cemil ve Fatma sandviç ve içecekleri aldılar, konunun uzmanları ve sponsorları olarak. Yüzlerimizi yıkayıp benzinimizi tamamladıktan sonra günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak başarılı sonuçlar alan Fatma ve Cemil’in fotoğraflarını çektim, kendi telefonlarına ve fotoğraf makinelerine ayrı ayrı ve bir arada. Bana gerek yoktu, arzulamama, özenmeme rağmen.

Ve dâhi uzun, ince(8) değil, kalın uzun bir yola koyulduk, İstanbul’dan Ankara’ya doğru akşamın koyulaştığı, gecenin “ben” kendini tarif ettiği vakitte.

“Tüm gün çalışmaktan yorulmuştu güneş
‘Dinlen!’ diyerek elini uzattı ay
yıldızlar da katıldılar ihtişama
alkışladı onları insan
yani sen…
(9)

            “Cemil! Torpido gözünde bloknot ve kalem olacak. ‘İnsan, insana, komşu, komşunun külüne muhtaç(10)!’ derler. Adresimizi, okullarımızı, telefon numaralarımızı yazıp Fatma Öğretmenimize ver, lütfen. Bakın, klasik bir söylem olmasına rağmen; ‘Hocanım!’ demiyorum…

Ha kendisi saklanmak, bizim kendisini bilmemizi istemiyorsa, öğrenmek için ısrarcı olma lütfen. Çok gerekirse, insanlar nasıl ki gerektiğinde tekeden süt sağabiliyorlarsa(2), biz de gerektiğinde Ankara kazan, biz kepçe öğretmenimizi ararız. Belki buluruz da!”

            “Saklanmayı uygun görüyorum. Kopya çekmeyeceğinize söz verirseniz, kepçe olmanızdan memnun olurum!”

“Bu konudaki kişiler için ne dendiği bilginiz içinde, sanırım eziyet etmekten zevk alıyor olmalısınız. Arkadaki perdeyi açın lütfen. Bagajda, minder,  yastık ve havlu olacak poşetler içinde. Minder veya yastığa bir-iki kez kafamı yaslamıştım, ama havlu tertemiz, alındığı zamanki gibi…

Gerçi dört numara şeklinde kıvrılarak dinlenebilecek, rahat edecek misiniz, bilemiyorum, ama yastığın üzerine havluyu sererek yatıp uyumayı deneyin isterseniz. Lütfen!”

“Cemil! Dayının şoförlüğü uyuyacağım kadar iyi midir?”

“Kefilim öğretmenim! Siz rahatça istirahat edin. Ben dayımın yanındayım. Sadece her ihtimale karşı söylemeliyim ki, sayıklarsanız, unutmam, gazetelerin birine ifşa ederim…”

“Bildiğim kadarıyla sayıklama huyum da, saklayacak sırrım da yok!”

“Zaten bir şeyi iki kişi biliyorsa o sır değildir ki! Bilmem anlatabildim mi?”

“Neymiş o dilinin altındaki, daha 24 saat dolmadan?”

“Dedim ya öğretmenim, tek kişilik bir sır…”

“Haydi Şoför Bey Kardeşim devam et, genç arkadaş sır saklayacağım derken sır küpünü çatlatmasın! Ama hızlı sürme, deminki, şimdiki gibi; ‘Acele-Ecele(11)’ ikilemi yaşamaksızın, yaşatmaksızın. Ayrıca sessiz ve usul usul konuşun ki dinlenebileyim, egoistçe deseniz de, oldu mu?..

Ayrıca sır konusunda beni ve düşüncelerimi gerdi isminin baş harfi ‘C’ olan ismini vermek istemediğim içimizden biri olan Üniversiteli, genç arkadaş!”

“Özür dilerim, iyi dinlenmeler öğretmenim!”

Bana söz hakkı düşmemişti, yakışmazdı da zaten. İkisi arasındaki diyalog, başlayan, ya da başlamak üzere olan bir şeyleri anlatıyor gibiydi. Anlayamıyor olsam da. Peki, ben?...

Ulaştık Ankara’ya, tarifi üzerine evine bıraktım Fatma’yı. Cemil centilmendi, bavulunu kapısına kadar taşıdı, ayrılırken sarılmadı, böyle bir teşebbüsü de olmadı (sanırım), uzak mesafe tokalaştı.

Gecenin o vaktinde ben numunelik bir davranış olarak yerimden kalkmadım, gerekli değildim, korna çalmak da hiç uygun bir davranış değildi. Selektör yapıp(2), dörtlü ikaz ışıklarını birkaç kez çaktırarak “Allahaısmarladık!” demek hakkımı usulünce kullanarak evimize yönelmek üzere ayrılırken;

“Görüşmek üzere Fatma!” dedim!

Ne gülümsedi, ne de ses çıkardı…

“Sır, diyordun, bence sır olarak kalsın, meselâ. Etki-Tepki(12) meselesi yani, Newton’la samimiyetin vardı galiba, hatırlıyorum!”

Fatma, beni etkilemişti, tekrar ve dürüstçe söylemeliyim, elimi tutup denize atladığımız andan beri değil, bir yıl öncesinden beni tanıdığını(!) söylediği andan beri. Ama her ne kadar sır kavramı içine yerleştirme gayreti yaşamış olsa da sanırım Cemil de etkilenmişti ondan galiba, yaşını, öğrenimini, konumunu sorun etmeksizin.

Bu demekti ki; dayı için gereken tavır yüreğine taş basmayı(2) bilip kenara çekilmek olmalıydı. Dayı; rutin, monoton, sıfır yaşamına devam etmeli, yüreğinde bir yük olmaksızın dünyaya nasıl geldiyse, öylece de dönmeliydi. Tek şart; mümkün olduğunca en kısa zaman içinde, çabuk.

Çözüm kolay gibi görünse de zordu. Aynı evde, aynı havayı teneffüs ederken, onsuzluğa değil, candan yeğeni de olsa onun sahiplenilmesine nasıl tahammüllü olacaktı? Tarafsız olmak, öyle görünmek zorunda kalmak kendini yitirmek değil miydi?

Gençtim ya bir bakıma, Allah’ın herhangi bir sebep uydurarak beni yanına daveti zor, Allah’ın bu çabasına destek olarak bazı girişimlerde bulunma arzu ve çabam ise yanlıştı kendime göre.

Zavallı beynim, normal çalışmasını unutmuştu, bir şeyleri akıl etmesi gerektiğini akıl edemiyordu, bir bakıma karanlıkta göz kırpar gibi nedensizlikleri yaşama mecburiyetindeyken…

Daha başlangıçta sitemlerle yüklü telefon açıldı;

“Yaklaşık bir ay geçti aradan. Ben saklanıp şu ya da bu şekilde bulunmayı arzularken aramak, bulmak bir yana, hiçbir şey bilmesen bile evimin adresini biliyordun, gelirdin kapımıza…

Annemden, babamdan sorardın beni. Gerçi onlar ketum(1) insanlardı, Cemil’e sır vermedikleri gibi, sana da belirtmezlerdi hiçbir şeyi. Belki okulumun adını kaçırırlardı ağızlarından…

Bu arada Cemil’le aranızdaki mesafeyi mutlaka öğrenmek istiyorum, adı geçtiği, sırası geldiği için…

Tekrar dönüyorum baş tarafa, ya da beni bulmak için en önemlisi benim yolumu beklerdin…

En kötü ihtimalle hiç aklımdan geçiremiyorum ama Ankara kazanı içindeki kepçe gibi gerçekleştirirdin beni…

O da mı olmadı? Lehine fedakârlık ettiğini düşündüğün yeğenin Cemil’in telefonuna bakardın, bir defalığına da olsa, yanlışlığını unutarak. Cemil defalarca telefon etti, derste, teneffüste, Öğretmenler Odasında, toplantıda, sessize aldığım telefonu titreterek. İki kez de okula geldi, cesaretle. Hiç mi bir şey söylemedi, anlatmadı sana? Ayrıca…”

“Ayrıca arada nefes almayı düşünebilir misin, benim de sana cevap yetiştirebilmem için? Hem içimi, içimden geldiği gibi sana telefonda değil, serzeniş ve sitemlerine doğru, uygun, makul ve mantıklı(4) cevap verebilmen çok mu zor olur? Söyle nereye geleyim? Meraklı insanların ve gürültülerin bol olduğu çay, yemek vs. yerlerinde, bir park kanepesinde değil, bir dağ yamacında, sessiz bir ağaç altında, ayakta, ya da nasıl durmamı istersen öyle durarak, söylememi kabullenir misin?”

“Beni susturana bak! Bir bayram nutku gibi kesintisiz nasıl konuşuyor, yazmış da, okuyormuş gibi, oysa hissediyorum, içinden geldiği gibi, öğretmenliğine yakışır gibi. Peki! Okuldayım! Arabanla gel, al beni, götür dağ başındaki hangi ağaç ise o ağacın altına…

Yeğeninin meselâ sanki varmış gibi bana ilgisini onun gençliğine ver, anlatacağım ben de senin gibi. Hazır ve hazırlıklı olmam, ihtiyacım olduğu için gereken cümleyi hemen fısılda, bir eylemi erteleyerek, hadi, ama çabuk!”

“Seni seviyorum, beni kıskandığın wetsüitli halinle beni çarptığından beri…”

“İşte benim bir yıl öncemden gönül verip içime sakladığım adam. Gelişini bekleyeceğim, hatta itiraf ediyorum; heyecanla. Aileme haber vereceğim, seni beklerken…”

“Ama bu tarafta yeğenim Cemil var!” diyememiştim, söylediklerinin içinde onun varlığını hissedememenin garabetini yaşarken…

Karşılaştık, yanına yaklaştığımda kapıyı hemen açtı, bu kadar heyecanla bekleneceğimi ummuyordum. Kapıyı kapatıp bana doğru yönelince onun da istediğini sanıp, içimden gelip de zapt edemediğim bir duygu ile öpmek istedim.

Dudağının ancak sol yarısına ve kilitli bir şekilde ulaşabildim.

“Tokatlamayacak, ya da yumruklamayacak mısın?”

“Gelen geçen bize bakmasın, kavga ediyormuşuz gibi. Önce hareket et…

Tamam, şimdi söyleyeyim, benim de istediğim bir şey için seni neden tokatlayayım ki?”

“Öpmemi istedin, öyle mi, kendini kasarak, dudaklarını sımsıkı büzerek, sanki dişlerini sıkıp, kanırtarak ve utangaç bir şekilde gözlerini kapatarak?..”

“Senden önce beni kimse öpmedi ki!”

“Ben de seni öpmedim, öpemedim zaten. Ama sorayım, hiç mi fotoğraf çektirirken, arkadaşlarından yanından birileri ‘Peynir’  anlamında sana ‘Cheese’ demeyi öğütlemedi ki Fatma Hanım?”

“Acıtıyor, incitiyorsun, bilmemem, benim için senin ilk olman mutlu etmedi mi seni?”

“Yerden göğe kadar haklısın!” derken gözlerden ırak olduğuna inandığım bir duvar dibinde durdum.

“Sevdiğim güzel sevgili Fatma’m, bana dönüp; ‘Peynir!’ der misin lütfen?

“Peynir!?”

“İngilizce lütfen!”

“Cheese!”

Öptüm, yaşamında ilk kez cevapladı, hatta heyecanla kucaklayarak.

“Öğrendim ve yaşamımda ilk kez peynirin bu kadar heyecan verici bir kahvaltılık olduğuna inanarak. Ama tecrübeli oluşuna da şaşırmadım, sayılmaz!”

“Önce kapını kilitleyeyim her ihtimale karşı, ne olur ne olmaz! Senden önce 98 tecrübem olmuştu, öğrettiğim. Sen 99. Sırayı aldın. Senden sonraki öğretmenliğimde 100 sayısına erişirim de, devamı olur mu, durur duraklar mıyım, bilemem şu anda!”

“Daha önce sana ‘zalim, hain’ diyen oldu mu?”

“Olmadı, çünkü değilim, kapını açıyorum, karar senin. Ama önce içimi söyleyeyim. Yaşamımda muhtemelen aklında kalmadığı için ‘Zalim!’ kelimesini yakıştırdın bana, rahmetli annem ve ablam dışında hiç kimsem olmadı benim. Sadece senden etkilendim, yalnızca seni sevdim…

Nasıl ki senin için ben ilk isem, sen de benim için ilksin. Sadece okuduklarıma, gördüklerime, dizilerde, filmlerde izlediklerime göre öptüm seni, ilk defa. Üstelik senden sonra öpeceğim biri olmayacağına yemin ederek, inanırsan…

Sensiz bir yaşam geçmiyor aklımdan, çok eksiklerim var, biliyorum, sensiz yaşamaktansa ölmek için heveslenirim…”

Kendi halinden uzak, insan müsveddesi bir varlık olarak anlamakta ve anlatmakta zorlanıyordum.

“Bir saniye… 

Bir saniye…

Ölmek için çok erken, ama sözlerin ilânı aşk mı? Gerçeğini itiraf mı sözlerin? Mutlu olmayı dileyip yaşamak varken, yanlış sözler yakışıyor mu ağzına? Hadi bir kez daha öp beni, öğretir gibi değil, cheese demek ikimizin de dudaklarına yakışmayacak şekilde, sevgiyle, mutlulukla, ilerimizi yaşamaya söz vermişiz gibi...

Ve beyninin bir köşelerinde yer aldığına inandığım ve bunun için benden uzak durma çabası yaşadığın Cemil’i anlatayım ve onu çözelim beraberce…”

“Demiştim; oturacağımız bir yerde çatal bıçak sesleri, bir parkta, simitçi, çikletçi vb. böler demek istediklerimizi. Dağa çıkalım, bagajda portatif sandalyelerim var. İstersen arabadan inmeden de sana kavuşmak için ilânı aşk etmeme, şimdi değilse bile gereken hazırlığımı tamamladıktan sonra ‘Evlenme teklif etmeme’ izin vermeni umacağım, çözümleri konuştuktan sonra. Yeğenim lehine olsa da senden vaz geçmek en son aklıma gelir, ölürüm…”

“İkinci kez zırvalıyorsun. Arabayı dağ başına çek. Sadece su alalım yanımıza. Bilmen gereken şu; sen seni bana verdiysen, ben de ömrümün sonuna kadar seninim. Bu sözümde ne kadar ciddi olduğumu seni öperek anlatacağım. Sabret!”

Dağ başında, çıt bile çıkmayan(13) sessizlik, arabadan inmeden önce bir süre kolumdan tutup, başını omzuma koyup dinlendikten, belki de söyleyeceklerini sıraya koyduktan sonra, kucaklayıp öptü öğrendiği gibi ve anlatmaya başladı.

 “Cemil’in telefon ettiğini, iki kez de okula, bir kez de evimize geldiğini söyledim ve Cemil’le aranızdaki mesafeyi sordum. Biraz evvel de; ‘Çözelim!’ dedim…

Sessizce dinlemeye başlamadan evvel aynı soruyu bir kez daha bu kez değişik bir biçimde sorayım sana; ‘Bu çocuğu çok mu seviyorsun ki, o da seni çok seviyor?”

“Ablamın emaneti, yalnızlığımın çaresi, ama gereğince ilgimi veremediğim için hüzün duyduğum bir…”

“…yeğen, seni çok seviyor çünkü. Genç, tıfıl(1)görünümlü gibi, anlamaz, bilmez gibi görsen de, yıllar yılı seninle beraber olduğu, tüm içini sana verdiği için, bana bakışını, sözlerini, sözlerimi bir anda çözmüş. Beni sevdiğini, bensiz bir yaşamın seni yok edeceği varsayımıyla seni değil, beni sorguladı hep.

Ve dileklerini anlatmaya başladı, daha denizden döner dönmez, sertifikalarımızla ilgili başvuruyu yapmadan, çipleri iade ederken…

‘Babam gibi!’ dedi, ‘Ben anneye muhtacım abla, fiziksel olarak annem olamayacak olsan da ruhen annem ol, bu sevgiyi tatmama izin ver. Hem benim menfaatperest gibi senden faydalanmam zor olmaz, sığınırım koynuna, özentim yemek olursa, isterim, yaparsın, hazırlarsın...

Beni okulum için, ders çalışmalarımda eksikliğimi görürsen, dayıma; ‘Kaçıl(1)!’ dersin, kızınca; ‘Hı!’ dersin! Sanırım, yetmez, ama devam edeyim mi? Daha sürprizler de var, anlatacağım!”

“Ben onun tavırlarını sana sevgisi olarak düşünüp aranızdan çekilmeyi bile zihnimden geçirirken onun tüm çabası benim içinmiş. Onu bu kadar etkilediğim, onun benim yaşamımda kalmak için bu kadar çaba göstereceğini bilemezdim. Şimdi ona karşı çok mahcup hissediyorum(2) kendimi…”

“Ha! Bu arada unutmadan geçmeyeyim, sana doğru benim adım atmamı rica etti, çekingenmişsin. Oysa öyle güzel reklâmını yaptı ki sanrım, eksiği yok, sağ omzunun arkasında ben olduğunu, sol tarafında işe yaramaz bir kalbin olduğunu, sahipleneni bildiğini falan da anlattı…

Bir yarış evresinde, ilgilinin suskunluğunda bilmediğim, bir şey yok, desem doğru. Peki, sen beni ne kadar tanıyorsun?”

“Senin bana hükmederken tanıtacağın kadar tanıyabilirim seni, ancak Cemil’in tek hatasını söylememe izin ver, lütfen!”

“Neymiş o?”

“Beni çarptığında kalbime de el koyup kalbimi kendine aldığını…

Sen hep yanımda ol, gözlerine bakayım, kokunu hissedeyim, varsın ellerimiz buluşmasın! Taşın, toprağın olayım, yemeyeyim, içmeyeyim, aç-susuz kalayım, ama Tanrım seni günde bir kere, hiç olmazsa bir kere uzaktan da olsa bana göstersin, dileğindeydim.

O zaman ben kimsesiz yaşamıma ben, ben başıma tahammüllü olurdum. Duygularıma ad vermekte çaresiz ve çekingen olarak bunalıyordum.

“Bunları bir yerlere yazdın mı? Sanki Cemil bunları tane tane söyledi bana, senin yerine…

Evet! Sıra geldi bombayı patlatmaya.  Hazır mısın, yoksa erteleyeyim mi?”

“Merak ettim, nedir o bomba?”

“Cemil, telefonlar etti, dedim, senin adına. Bir kere de senin adına geldi okula. Okula diğer gelişiyle, eve gelişi değişik bir maksat içindi, “Kendinin çalışıp, üstün yetenekleriyle kendi kazanması için…”

“Peki, maksadı neymiş?”

“Okula ilk geldiğinde son sınıf öğrencilerimden biri yanıma gelmişti, ‘misafiriniz olduğunu bilmiyordum!’ dediğinde gerçekten Cemil çarpık gibiydi. Önce eve geldi, tesadüfen ya yoktum, ya lâvaboda falan olsam gerekti, ters yüzüne dönmüş garibim.

Ertesinde telefonlar telefon üstüne, sonra okula geldi…

Tek cümle söyledim; ‘Gerçi dayın için destekledin beni, ama ben seni, hele ki öğrencim adına, onun iznini alsam bile desteklemem. Bekle, kendin kazan!’

Son habere göre galiba kazanmış, genç kızın yüzünde güllerin açması ve beni her gördüğünde başını eğip utanması benim de gecikmeksizin sana yönelmem demekti…

Ben de bu şansı kullandım!”

“Benimle evlenmek geçer mi aklından?”

“Hemen mi?”

“Evet, daha henüz sevdiğimi yeni söyledim, böyle evlenme teklif etmek şanıma yakışmaz. Ancak 8-10 yıl beklemeye de hiç niyetim yok. Senden ayrı geçen bir zamanım olmasın istiyorum. Ne dersin, izin al ailenden önce bir yerlere gidelim yemek yemeye ve seni senden, sonra da ailenden isteyeyim Cemil’le. Çünkü ondan başka kimsem yok!”

“Peki, tekrarlamak geçer mi içinden?”

“Evet! Seni çok seviyorum! Sana âşığım!”

“Aynı duyguları taşıyorum, Seni seviyorum, sana âşığım, akşam dediğin saatte bekliyor olacağım seni ‘Evet!’ demek için de şimdiden hazırım…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İnsanların en çok korktukları Latin isimli korkuları şöyle özetlemek mümkün; Agorafobi (Panikleme), Trypophobia (Delik Korkusu), Zenofobi (Yabancı Korkusu), Araknofobi (Örümcek Korkusu), Koulrofobi (Değişik kıyafetli [palyaço gibi] kişilerden korkma), Akrofobi (Yükseklik Korkusu), Emotofobi (Sınav Korkusu), Klostrofobi (Kapalı Ortam Korkusu), Hidrofobi (Sudan Korkma), Niktofobi (Gece, Karanlık Korkusu)

(*) Öykünün kısmen de olsa 2022 Yılı Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışında yaşandığı hissedilmiştir (sanırım).

(1) Cesamet; Büyüklük, irilik.

Copilot; Yardımcı pilot Yarışlarda sürücüye yardım eden durumları anlatan yardımcı kişi.

Çip; Tek bir çipin üzerinde milyarlarca transistor var. Yani kısaca çip pek çok transistoru barındıran, bilgi saymaya yön veren, açma-kapama yapan bir teknoloji.

Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.

Kaçıl; Yöresel bir söz olarak “Çekil!” anlamındadır.

Kondisyon; Bir sporcunun fiziksel ve ruhsal yönden durumu. Kimi durumlarda durum, koşul.

Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.

Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş. (Tıfıl ve çocuk; ikilem gibi gözüküyorsa da anlatmak istediğim tıfılın hiçbir şey anlamaması) Çoğul olarak; etfal.

Wetsuit; Bedeni tamamen kaplayan dalgıç giysisi.

(2) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

Mahcup Hissetmek; Bir toplulukta kişinin güvenini yitirmesi, hissetmesi durumu..

Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Taşıtlarda farların uzun, kısa, yanıp sönmesi. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak (Argo).

Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete, ayrılığa, hüzne,  hicrana sesini çıkarmadan katlanmak.

(3) Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı/Kenarları süsler bazen beyaz bir yalı… Çetin ALTAN

(4) Ahım Şahım Değil; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmamak.

Cicim Ayları; Türklerin kullandığı binlerce takvimden biri olan evlilik takviminin ilk aylarına verilen ortak ad. Bu takvimin, diğer takvimlerden temel farkı ayların eşit sürmemesidir (Seni ‘Cennette gördüm’ den ‘Cehenneme kadar yolun var’ arasında geçen süreye ‘Cicim ayları’ denir).

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli (Aman çıtı pıtı, mini mini şeklinde başlayan “Yangın Var (Dingala)”; Nurhan DAMCIOĞLU’nun meşhur ettiği kanto).

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

 (5) Nikâhta keramet vardır; Evlendiklerinde aralarında geçimsizlik baş göstereceği sanılan için kaygılanmanın gerekli olmadığı nikâhın onları birbirlerine sevgiyle bağlayacağına dair inanç için sarf edilen (bence yanlış) bir söz yumağı.

(6) Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.

(7) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(8) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(9) KARATEKİN, Erol. 2022 Yılı. “SAVRUK”

(10) Komşu, komşunun külüne muhtaçtır; “Birbirine çok yakın yerlerde yaşayan insanlar, en küçük şeye bile ihtiyaç duyarlar bazen ve bunun için komşunun kapısını çalarlar. İnsanın nasıl biri olduğu komşularıyla olan ilişkisinden anlaşılır. Bazen önemsiz bir eksiklik insanların işlerini aksatabilir” anlamında atasözü.

(11) Acele eden ecele gider; Daha çabuk sonuç almak amacıyla işini hızlı yapan kötü sonuç alabilir. Acele işe şeytanın karıştığı gibi, acele işlerimiz hep bizim dikkatimizi dağıtır, daha dağınık iş yapmamıza neden olur.

(12) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(13) Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız / Bak, çıt bile yok korkma benim bahçede yalnız… Güftesi; Cenap Muhittin KOZANOĞLU’na, Bestesi; Refik FERSAN’a ait Acemkürdi Makamında Türk Sanat Müziği eseri.