Yalnız bir tatil günümün sabahında simit çekmişti canım. Üşenmedim, eşofmanlarımı giyip hem hak ettiğime inandığım ufak bir yürüyüş, hem de soğuyup bayatlama hakkını kullanmamış bir simidi alarak kahvaltı yapmak üzere sokağa çıktığımda rastladım, ben yaşlarımda, aşağı-yukarı ben gibi, cami önündeki banka oturmuş, esef içindeki adama. Aslında “Adam” değil ben gibi yapısı itibariyle “Genç” demek daha doğru olacak ve mutlaka sorun yüklü gibiydi (kanımca).

Yürüdüm, simidimi aldım, döndüğümde konumunu değiştirmemiş şekilde görünce yanına yaklaşıp sordum;

“Yardıma ihtiyacınız varsa, yardımcı olmaya çalışayım?”

Anlamamış bir şekilde yüzüme bakınca yabancı olduğuna karar verip sorumu yineledim;

“Do you speak English (İngilizce biliyor musun)?”

“No!” dedi, sadece.

“Sprechen Sie Deutsch (Almanca biliyor musun)?

Hiç anlamadı galiba, kafasını sallarken; “Frenç, ön pö (çok az)!” dedi. Benimse “ön pö” diyecek kadar bile Frenç’im yoktu; sadece; “Mersi” o da Türkçeden kalma, Frenç lisanında nasıl yazılır, onu da bilmiyordum (bile)!

Dünyada en çok kullanılan dil; işaret diliydi, işaretle durumunu çözümlemeye başlamadan önce; “Ükreyn” gibi bir ses çıktı dilinden ve sonra yürüme, el-kol hareketleriyle zikzaklar çizerek, sinme şeklinde hareketler yaparak bir kâğıt uzattı bana.

Malûm, daha doğrusu yorumum; savaş nedeniyle muhtemelen kimsesi olmadığı ya da kalmadığı için Ukrayna’dan yola çıkıp Türkiye’ye gelmişti ve bir adresi arıyordu. Kâğıt üstünde bir isim, altında camiye yakın bir ev adresi vardı. Kâğıdın üzerine parmağı ile çarpı işareti yapınca aradığını adresinde bulamadığını anladım.

Anlaşmamızın sadece işaret diliyle gerçekleşip devam edeceği kanısında değildim, kâğıt-kaleme, hatta kibrit çöplerine bile ihtiyaç duyacağımı düşündüm. Elindeki kâğıda göre adresi sorgulamam, açlığı konusunda bilgi edinmem gerekti. Simidi verdim, tomurmasını(1) yahut da yemesini işaret ederek ve beraberce elindeki kâğıttaki adrese yönelmeyi düşündüm.

Adresteki kişiler ev sahibi de, kiracı da olabilirlerdi, sorumu ona göre hazırlamam gerekti. Ancak önceliğimin kim bilir kaç gündür yollarda olduğu için üzerinde biriken kir, pislik ve yorgunluğu yok etmesi ve simitle nefsi biraz olsun körlenmişse de, mükemmel olmasa da iyi bir kahvaltı yapmasının gerekliliği idi.

Elinden tutup kaldırdım, yüzük parmağımı gösterip “Bir” işareti yapıp yalnızlığımı anlatmak elimle “Ben” anlamında göğsümü gösterdim. Sonra bedenini koklayıp; “Öf!” demeyi esirgemeksizin (Sanırım; “Öf!” uluslararası bir kelime olsa gerekti!) başımı yıkama işareti ve “Cıbı! Cıbı!” şeklinde seslenmeye çalıştım. (Sanırım bu hareket ve sesler de uluslararası bir gösteriş olsa gerekti!)

Ve daha sonra avucumu karnım üzerinde gezdirerek uluslararası deyimlere devam ederek “Gurul! Gurul! Gurul!” derken, “Çan! Çin! Çon!” şeklinde çan ya da zil sesleri yapma taklidime gülümsemesine önem vermedim!

Gülümsediğine göre ya o zeki adamdı, ya da ben becerikli bir pandomima(2) dehasıydım(2)! O ismini söyledi; Türk ismine benzer Timur idi (Sonrasında bunun kendi lisanında “Demir” demek olduğunu öğrenecektim). Tesadüf, belki de dikkatini çekmesinin, inanıp yakınlık hissetmesinin nedeni benim ismimin de; Tunç olmasıydı.

O kadar yorgun ve teselliye, desteğe ihtiyacı vardı ki hemen uydu bana evime yönelirken.

Eve ulaşınca onu kapıdan içeri sokmadım önce. O kapı önünde dikilirken çöp poşetlerinden büyük olanlardan birini açarak erinmeden pabuçlarını, çoraplarını çıkarıp torbanın içine koyarken, plâstik terliklerden bir çiftini ayaklarına geçirip torbayla birlikte kendisini banyoya sokup; “Soyun, at!” anlamında işaretle gösterdikten sonra, Türkçe olarak; “Bekle!” dedim.

Bayramlık-seyranlık olarak kendi poşetlerinde olan çorap ve iç çamaşırlarından bir takımı, kullandığım halde o anda temiz olan gömlek, tişört, süveter, eşofman takımı, takım elbiselerimden birini gösterdim.

Soyunmaya başlamadan evvel, sabun,  şampuan ve henüz açılmamış iki tıraş bıçağını da işaret ederek yapması gerekenleri göstermeye çalıştım. Vücudunu kurulaması için feda edeceğim havlum yoku, onun yerine çamaşır makinesi üzerine yeni olarak açtığım havlu kâğıdı koydum, tüm işlemler ana dilimiz olan(!) el-kol, mimik işaretleriyleydi.

Yıkanma hamlesi sonunu ellerimi birbiri üstünden atlatarak ifade etmeye çalıştıktan sonra, karnımı ovalamayı tekrarlayıp elimi ağzıma götürdüğümde sanırım teknik olarak her konuda anlaşmış olduğumuza inanarak elimdekileri de çamaşır makinesinin üstüne bırakarak kahvaltı masasını hazırlamaya yöneldim.

Tüm çabama karşın eksiklerim olduğu inancındaydım, örneğin; saç tıraşı gibi, elimden gelmezdi. Ayrıca bir Ukrayna adamının yahut da gencinin saç tıraşı tercihini bilmemem doğaldı. Erken yaşlarda tepemde başlayan çıplaklık nedeniyle “Sübhaneke Bey” e her seferinde; “Yanları al, üstü düzelt!” demezdim. O bilirdi.

Asıl adı Yasin’di. Bilindiği gibi Kur’an’da en uzun surelerden biri Yasin…

Bir fıkradan (ç)alıntılayarak ismini “Sübhaneke” koymuştum, insanlara değişik adlar, lâkaplar vermenin uygun olmadığı Kur’an’da belirtilmiş(3) olmasına rağmen.

Kahvaltıya gerek kalmamıştı, uykusuzluk, yorgunluk açlığını ertelettirmişti garibanın. İç çamaşırları ve eşofmanları giyip kanepeye öylece uzanmıştı, başının altına da, kendi üstüne de bir şey almaksızın.

Üstünden çıkanların tümünü verdiğim torbaya doldurmuş, pasaportu ve muhtemelen paralarını koyduğu çıkını masanın üstünde idi, doğrusu güveni (belki de “ölmüş eşek, kurttan niye korksun ki?” felsefesi mutluluğum olmuştu.

Muhtarla bugüne kadar pek işim olmamıştı. Ama merhabamız, benim Cuma Müslümanlığım(4) nedeniyle tanışıklığımız vardı. Bir de belki kanıksanacak bir durum, salâ verildiğinde; “Kim?” diye sorar klâsörlerden (varsa) resmine bakıp “Tüh! Tüh!” ya da “Allah rahmet etsin!” deme haklarımdan birini kullanır, tatil olmasına ve durumumun uygunluğuna göre de cenazeye katılırdım mutlaka.

Bu; bildiğimi sandığıma karşın Muhtarın Pazar günleri çalışıp çalışmadığı konusunda bilgimin olmaması yadırganacak bir durumdu benim için. Ayrıca onu, yani Timur’u korkutmamam da önemliydi.

Muhtara sormak için adres yazılı kâğıdı alıp, güveninin devamı için pasaport ve çıkınını yerinde bırakıp not bıraktım Timur’a.

Ok işaretiyle yürüyen adam resmi, ok ucunda ekmek resmi ve geriye dönüş şeklinde ters bir “C” harfiyle ok işareti, yuvarlak bir saat biçiminde 1 rakamından 2 rakamına doğru bir ok işareti daha.

Özetle; “Ekmek almaya gidiyorum (yalan, Muhtara adresi sormaya gidiyorum) bir saat içinde geri dönerim!” Açık değil miydi?

Herhalde onun anlaması benim de ekmeği aldıktan sonra (yalvar-yakar modunda görünse de) Muhtardan bir şeyler öğrenmem için bir saatlik zaman yeterli olurdu!

Muhtar fazla direnmedi, duygu sömürüsü(4) halimden etkilenmiş olarak galiba. Aradığım kişiler Anastasia (Diriliş), Bogdan (Tanrıdan hediye) ve cinsiyetini bilemediğim Altın (Türkçemizdeki gibi) biriydi.

Bu isimlerin Muhtarın dikkatini çekeceğini ve bana yardımcı olacağını sanıyordum, ama bir yanlışlık olmaması Timur’un yasal olmayan yollardan ülkeme giriş yaptığını belirtmemek için bir yalan hazırlamalıydım.

Görev icabı sık sık yurt dışına gittiğimi biliyordu Muhtar. Birkaç kez onu gönüllemiştim(1) de, ufak hediyelerle. Anında gerçekleştirme çabası yaşadım yalanımı.

“Ukrayna’ya görevli gitmiştim (de!), beraber görev yaptığımız Ukraynalı arkadaş dayısına olan borcunu göndermişti (de!), ben de onları arıyordum (da!), ama adreslerinde yoktular!

Gerçekten olayı Timur’dan öğrenmiş olmakla beraber, sabahın erken vaktinde de olsa yeni ev sahiplerine sorup Bogdan ailesinin bilmedikleri bir yerlere gittiğini öğrenmiştim. Aslında dayı soy ismi de bir çözümdü, zamanında yalan söylerken dikkat etmemiş olsam da. Soy isim farklılığının çözümü, başımın herhangi bir nedenle ağrımayacağının işaretiydi bu.

Muhtar oflamadı, puflamadı, hatta yardım etme ötesinde elini uzattı. Kendinin ve cami imamının ve de yasaların izniyle Bogdan; Burhan, Anastasia; Anahanım, isimlerini almış, kızları Altın, ismini aynen saklamıştı.

Üstelik üçü de şu kadar yıl sonra kendilerini ülkelerine bağlayan bir şey kalmadığından önerilen tarihte içlerinden gelerek Türk ve Müslüman olmuşlardı. Anne ve babanın dilekleri; kızlarının hayırlı bir kısmetinin çıkarak baş göz olmasıydı (İster istemez ve her şeye rağmen aklımdan Aimeé skandalını(5) geçirdim).

Muhtarın en büyük iyiliği şehirden uzaklaşıp, bir yakın ilçeye taşınan aile için yalanımı katmerleştirerek; “Şu anda yanımda değil, ama getireyim, isterseniz parayı aileye götürüp siz teslim edin!” dileğimi kabullenmeyip samimi bir şekilde; “Mademki sen söz vermişsin, sen götür teslim et!” demesiydi.

Aslında yalanımı katmerleştirmeye çalışmam gerekli değildi, basiretim bağlanmıştı galiba, ya muhtar ısrar etmediğim halde; “Peki, mademki çok ısrar ettin, ben götürüp teslim edeyim!” deseydi.

Muhtarın verdiği adres, sonradan gelip yerleştiğim, neredeyse yerlisi sayılacağım bu ile çok yakın bir ilçeydi. Timur’u nihayeti arabamla bir saat içinde teslim edip “teşekkür beklemeden” geri dönerdim. Yeter ki Timur dinlensin, kendine gelsin.

Timur’un dilinin, dininin, işinin, gücünün ne olduğu benim için önemsizdi, o, sadece kendisine yardım etmeyi amaçladığım bir garibandı. Ona almam gerekenin sadece diş fırçası ve berbere götürmek olduğu geçmişti zihnimden.

Döndüğümde uykusuna devam ediyordu Timur. Not koyduğum kâğıdı alıp, diş fırçasını iliştirdim çıkınının yanına.

Akşamüzerine doğru kalktı, kitap okuyordum, ilgimi çekmek istercesine öksürerek yanıma geldi, herhalde tüm dünyada saygıyla uygulanan bir işaret olsa gerekti yaptığı, kollarını dirseklerine kadar yan yana getirip birleştirerek avuçlarını birleştirdi.

Yerimden kalkıp kibrit çöpleri şeklinde işaretlediğim ve adres de yazılı olan kâğıdı gösterdim. Başımı iki tarafa çevirip, gözlerimi pörtletip, sağa-sola bakma şeklinde kafamı sallayarak “Araştırdım!” anlamında kâğıttaki adresi ve eski-yeni isimleri gösterdim.

Yerimden kalkıp takvimdeki bugünün işaretinin üzerine parmağımla “Hayır!” anlamında çarpı işareti yapıp, ertesi günü gösterip duvar saatinde “7” rakamını işaretleyerek kendimi ve onu gösterip direksiyon çevirme hareketi ile; “Een! Enn!” şeklinde motor sesi çıkartma gayreti yaşadım. Herhalde bu da, uluslararası işaret dilinde “Arabayla gitmek” anlamında olsa gerekti!

Şaşırdı garibim, sağ kolumu sol eliyle tutup sıktıktan sonra, tokalaştı benimle, söylemek istediğini söyleyememesinin sıkıntısını yaşar gibiydi.

Açlığını bile yaşamıyordu sanki. Mutfağa ittirerek-kaktırarak yönlendirebildim onu. Galiba midesi olağandan öte boştu.

Yemekten sonra yattığı yere uzandı tekrar, dişlerini fırçaladıktan sonra. Tek sıkıntısı uzun saçları olsa gerekti, şimdilik üzerinde durmadığı intibaı saklı. Gözlerindeki ışıltı, akrabalarına kavuşacak olmasının peşin bir göstergesiydi.

Gururluydum, her ne şekilde olursa olsun, yani yasalardan kaçınmak ihtimali içinde olsa da bir insana yardım etmek böyle bir gururun sebebi diye düşünüyordum.

Sabah benden önce uyanmış, her ihtimale karşı yeniden sakal tıraşı olmuştu, eşofmanları sahiplenerek bir poşete yerleştirmiş, kendi çirkinliklerini doldurduğu poşeti de kapı kenarına sürüklemişti.

Hayret ettiğim şey, evcimen(2) bir kardeş gibi, akşam gördüklerine göre, ses çıkarmaksızın kahvaltı masasını hazırlamış olmasıydı. Yaptığı en büyük hata; minnettarlığının ifadesi gibi çıkınını açma gayretiydi ki, elini tuttum, işaret parmağımı sallarken, diğer elimle kalbimi gösterdim.

O da üstünü-başını, poşet içindeki eşofman takımını ve kapı önüne çıkardığı benim en eski spor ayakkabılarımı gösterdi, “Benim!” der şeklinde.

Odamdan evli olan arkadaşlarımdan ikisinin fotoğraflarını getirip yüzük parmaklarını işaretle gösterdim. Bayan olanın kravatını boynuma takar gibi, bay olanın dolmakalemi cebime koyar gibi yaparak kendisine verdiklerimin hediye olduğunu anlatma gayreti yaşadım. Ya anlatmakta başarısızdım yahut da bakışları işaretlerimi anlamadığının itirafı gibiydi.

Çöpü attık. Arabaya binerken heyecanı anlayamadığım, anlatamayacağım bir şekilde üst boyutta, tartışılması imkânsız, kimsesizliğinin belgesidir, sandım.

Yola çıktığımızda adresteki harflere göre gideceğimiz ilçenin adını öğrenmiş, kilometre levhalarındaki rakamlara göre şehre yaklaştıkça heyecanı artıyor gibiydi. Bazen ellerine, bazen kollarına taklalar attırıyor, bazen kendine hâkim olamayıp ellerini poposunun altına saklayıp, bazen de bilmemin mümkün olamayacağı şarkıları mırıldanıyordu.

Trafik kontrolü sırasındaki soğukkanlılığına hayret etmemem mümkün değildi. Bir kaçaktı, umursamıyor, içinden şarkı söylemeye devam ediyordu, üstelik de bizim olmayan, ülkesinin herhangi bir şarkısını.

Sora sora Bağdat bulunurmuş, sora sora biz de bulduk evi. Heyecanla indi, zili çaldı ve kapıya çıkan genç kızın tavrındaki görünen soğuklukla önce ben, belki de benden önce Timur sükûtu hayale uğramıştık(1).

Ve onlar kapıdan içeriye girmeden önce beni görmeyen, o genç kızın bana yönelen bakışlarından etkilenmemem mümkün değildi.

Ne denirdi? Sağ elin yaptığından sol elin haberi olmamalı(6). Mademki genç kız benim farkımda olmamış, Timur hemen sığınağına sığınıp beni anında unutmuş, o halde benim de teşekkür beklemeksizin kaybolmam gerekmez miydi?

Uyguladım, evime ulaştım.

İnsan beşer, bazen değil, çok zaman şaşardı. Bunu uzun olmayan bir zaman sonunda ispatlı bir gerçekle öğrenecektim, üstelik ziyaretin kısası makbuldür(7) sözünün hem akılda kalıp bilinen, hem de asıl anlamıyla.

Yaklaşık bir hafta kadar sonra, işten eve dönüşümde onların kapımın önünde dikildiklerini gördüm, ne zaman geldiklerini, ne kadar zamandır beklediklerini bilmeksizin.

Timur’un Türkçe bilmediği aklımdaydı, bir hafta içinde Türkçe öğreneceğini de havsalam(2) kabullenmiyordu, “Buyur!” edip ikisini de içeri aldım. Bu; umudum değil, gerçeğimdi;

“Altın? Hoş geldiniz! Ama niye?”

“Konuşamadığı, ya da lisan bilmediği için Timur’un davranışını yanlış anlamış olsanız gerek. Ukrayna’dan gelmesinin nedeni çocukluk aşkı olarak beni unutamaması…

Oysa biz Ukrayna’dayken de, ayrılmadan önce son karşılaşmamızda da ilgisizliğimi belli etmiştim!”

“Bunları bana anlatmanıza gerek yok ki, ben nihayeti bir insanlık görevimi yerine getirdiğim inancındaydım…”

“Affedersiniz, izninizle…

Onu karşımda görünce öylesine bir şok yaşadım ki, nasıl geldiğini görüp araştırmak bir yana sizi göremedim bile, ancak anlatınca öğrendim. Bizler genelde Ukrayna lisanı kullanırız. Sizi, yaptıklarınızı, uğraşınızı anlattı, ben de ona karşı ilgisizliğimi ve geri dönmesinin gerekliliğini anlatmaya çalıştım, hatta yalana sarılıp ‘Sevdiğim biri var!’ deyip evlenmek üzere olduğumu söyledim…

Sizin adınızı öğrenememişti, ben de bilmiyordum, Timur’un da aklında kalmamış, ya da dili dönmedi. Şimdi kapınızda okudum…”

“Tunç, efendim! İşaret ve resimlerle ancak o kadar anlaşabildik. Peki, netice, sizi buraya sürükleyen sebep nedir?”

“Timur geldiği gibi ülkesine dönecek, pasaportu, parası var. Türkiye yasaları neyi emrediyorsa onlara uyarak geri dönmeye çalışırsa, üstündeki paralar yaşamını yitirmesine neden olabilir. Bu nedenle karar vermesine yardımcı olmanız için size teslim etmeye karar verdim…

Ve izninizle annem-babam merak ederler beni, ben dönmek zorundayım…”

Canımı yakmak istercesine gözlerime baktığında benim farkımda değildi sanki.

“Yalnızsınız, vakit de bir hayli geç. İzin verirseniz sizi götüreyim, Timur burda kalsın yahut da beraberce…”

“Sakın ha! Beni götürmenize ‘Hayır!’ demem, bir centilmen olarak sizden beklentimin de bu olduğunu itiraf etmem gerek!”

“Peki, dileğinizi siz söyleyin kendisine…”

Neredeyse kavga eder gibi, anlamını çözemediğim bir şekilde karşılıklı konuştular demem belki de daha doğru bir söylem olacak.

Timur, kaderine razı olmuş gibi başını eğerek elindeki ufak çantayı portmantoya bırakıp vedalaşma isteğini belirtmek istedi, oralı olmadı Altın, gönlün ferman dilemediğinin ikisi de farkındaydı.

Timur’u evde bırakıp yola çıktık, konuşmaksızın. Hislerimde yanılmak arzusundaydım Timur’daki heyecan ve davranışların zerresi bile yoktu genç kızda ilk 20-30 kilometrelik zaman içinde.

Ve sonra dile geldi;

“Konuşabilir miyim?”

“Engelleyen yok ki! Aslı Ukraynalı ve adı Altın olan genç ve güzel kızların araç şoföründen konuşmak için izin almaları şart mıdır?”

“Bilmem gerek, belki zaaflarınız, prensipleriniz, felsefeniz vardır. Bilmeniz gerek beni, kalpsiz değilim, Timur’a zerre kadar umut vermedim. Kalbim boş. Okudum, devletim bir devlet dairesinde iş verdi bana. Aslım da, neslim de Türkiye, Türk’üm. Aklımızın erdiğince, imkânlarımız el verdiğince ailece Müslümanız, ama öyle öcü gibi değil, dinimizin emrettiği şekilde. Annem ve babam beş vakit Müslüman olarak yaşıyorlar…”

“Bana ‘Cuma Müslümanı’ diyebilirsin…”

“O ne demek öğrenemedim, bilmiyorum…”

“Cumadan Cumaya, bayramlarda seyranlarda camiye giden Müslüman olarak sadece o zamanlarda dinini hatırlayan, demek!”

“Ayıpladım!”

“Hak ediyorum!”

“Yapsan?”

“Mecburiyet değil, istek gerek!”

“O halde izin ver, her Cuma sabahı size telefon edeyim, keşke bizim orada çalışsaydınız, telefon etmek yerine, söylerdim.”

“Ben de kılmak için gayret ederdim. Hayal güzel, insanın ömrünü uzatır, telefon numaramı vereyim, ben de izin alsam?”

“Ne gibi?”

“İsmini doğrudan ve kekelemeksizin söylemek gibi…”

“Neden olmasın, tabi…”

“İstersen sen de benim ismimi söyleyebilirsin!”

“Ama sen abisin, demem, diyemem!”

“Peki, evine geldik, annene, babana selâm, sevgi ve saygılarımı söyle!”

“Senin yok mu abi?”

“Evimi gördün! Maalesef Allah’tan başka kimsem yok!”

“Giderken kendine dikkat et abi, dönerken yalnız olacaksın, ben de yokum çünkü…”

Ne elini uzattı, ne de kapıya yöneldiğinde geri dönüp el salladı, çekincesi vardı bilmediğim, “Neden?” diye zihnimde soluklanan soruyla.

Eve ulaştığımda şaşkındım, Timur yoktu. Bozuk paraların olduğu çanak boşaltılmış, eşofman torbası, para çıkını portmantoda görünür şekilde bırakılmıştı. Ayrıca dönmeyen diline destek gibi gazete kenarına “Merci” yazmıştı, yanına aldığı sadece pasaportu idi.

Onun nehir kenarına gelip üstündeki Türk paraları dâhil her şeyi bir kenara yığıp, pasaportunu parçaladıktan sonra o parçacıklarla birlikte çıplak bir şekilde kendini nehre atıp intihar edeceği ve bedeninin nehrin diğer sınırındaki ülke tarafından bulunacağı aklımdan geçmemişti. Bu bir tahmin sadece, öğrenemedim de çünkü.

Ortama sessizlik egemendi, Cumaya kadar.

Sabah erkenden mesajını aldım Altın’ın;

“Hayırlı Cumalar! Allah kabul etsin!”

“Ses vermene yasak mı var ki, ses vermedin, sesini yasakladın?”

Cevap gelmedi. Diğer Cuma bu kez mesajı sesli idi;

“Cuman mübarek olsun! Memnun olman, sevincim olur!”

“Neden yasaklıyorsun ki seni bana? Sesimi duymak zoruna mı gidecek?”

Alışmıştım iki kerede. Doğal olarak yine cevap gelmedi.

Bir sonraki Cuma için yapmam gerekeni biliyordum. Aramadı, ben de aramadım. Ben hissettiğim duygularımdan emindim, o duygularını tartım içinde miydi, bilmiyordum, mantığımın emrine uydum.

Sabahın er vaktinde kapılarının önündeki duvara park edip karşı sokağa gizlendim, ezan okunmadan.

Odasını, ya da salonu havalandırmak için pencereyi açtığında çılgın gibiydi kanıma göre. Geri dönüp telefonu tuşladığını görmesem bile hissettim ve duydum;

“Nerdesin?”

“Tam karşı sokakta…”

Pijamaları ile nefes nefeseydi, telefon yoktu elinde, terlikleri arkası sıra kendini takip ediyordu yollarda, ekmiş olsa gerekti bir bakıma, sarıldı, önceliği kapmak istercesine, sabahın daha başlangıcında, sokak ortasında, uluorta…

Öptüm, cevabı müthişti.

“Timur’u bırakıp kaçtığım, beni görmediğine inandığım ilk anda bakışların etkiledi beni, seni anında sevdim. Ama hiç açık vermedin, hiç yardımcı olmadın, sadece bir kez; ‘Cumaları burda olaydın, burda kılaydın keşke!’ demen cesaretim oldu…

Seni seviyorum, seni tariflere sığmayacak kadar çok seviyorum Altın. Sizleri buraya bağlayan bir şey yoksa benim evim hepimizi alır canım, bir tanem!..”

“Önce ilân-ı aşk, sonra bir evlenme teklifi mi bu, anında?”

“Öp beni, sokak ortası olmasının önemi yok. Evet, seni sevdim, seviyorum. Başlangıcımda Timur’un seni sevdiğini ve sevginizin karşılıklı olduğunu geçirmiştim aklımdan. Ne zamanki ona karşı tavrını görüp gözlerinden etkilendim, gönlüme sardım, kalbime sakladım seni ve mutluyum ki karşılığı var…

Bundan sonra sen ne dersen, ne istersen hepsini gerçekleştirmeye çalışacağım. Yeter ki uygun zamanda, diz çöküp sana sevgimi söyleyip, benimle evlenmeni isteyeceğim ana kadar sabret. Ama şimdi başlangıç olarak sabahın bu vakti olsa da annene, babana görünmem için bana izin ver!”

Önce öptü, sonra ‘Evet!’ yerine ‘Peki!’ dedi, elimden tutup anne ve babası ile tanıştırmaya götürdü beni, yolda rastladığı terlikleri ayağına geçirerek…

Altın’la atanmasının yapılması için nikâhlansak da düğün-dernekle evlenmemiz için yasalar ve imkânlar bir süre bizleri birbirimizden uzakta tutup beklememizi ve sabretmemizi emretti sadece…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküdeki ili Edirne, ilçeyi Lüleburgaz olarak şekillendirmeniz mümkün hayalinizde. Bence sakıncası yok!

(*) Ansiklopedik bilgi; Ukrayna Nüfusunun yüzde 68’i Ukraynaca, % 30’u Rusça, kalan kısmı diğer dillerle konuşmakta.

Din olarak % 67 Ortodoks, % 9 Katolik, % 9 dinsizler ve kalanı diğer dinler.

Gönüllemek; Gönlünden geçirmek, tasarlamak, düşünmek. Gönül almak. Yapılan bir jeste muhtelif usullerle cevap vermek. Argo; İşinin çabuk görülmesi için rüşvet vermek

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).

(2) Deha (Dehâ); Yüksek zekâ. İnsan zekâsının erişebileceği en son kerte. Yaratıcı zekâ, yaratıcı kişilik, herhangi bir alanda, özellikle de bilim, sanat ve yazında yaratıcı güç.

Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

Pandomima; Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu (sözsüz oyun) demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir. Söz ironi olarak kavga, gürültü, patırtı, şamata, ağız bozularak, küfür edilmeden yanlış sözler söylenmesidir. Ki öyküde davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.

(3) Kur’an, Hucurat Suresi, 11. Ayet; Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali) (Kısa bir özet; “Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın!”)

(4) Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslâmın beş şartından (farzından) biri).

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(5) Ufak Bir Tarihi Bilgi; Napolyon BONAPART'ın eşi Josephine’nin kuzeni olan Fransız kökenli Aimee Dubuc De Rivery Osmanlı Sarayına I. Abdülhamit’in eşi olarak gelin gelmiş, başlangıçta dinini ve ismini değiştirerek Nakşidil Haseki Sultan, sonrasında Nakşidil Valide Sultan olmuştur. Tarihçilerin aralarında anlaşamadığı şekilde II. Mahmut'’n annesi olduğu da kayıtlarda mevcuttur.

Margeret L. LAW isimli bir yazar; “Osmanlı Sarayının Gizemli Kadını Nakşidil Sultan (Aimée)” ismiyle kaleme aldığı romanda, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, yazar; kendi düşünce ve ahlâkına uygun olarak Nakşidil Sultan'ı şöyle tarif etmiştir;

“Nakşidil Sultan yaşamı boyunca İslami kurallara uygun olarak yaşamasına rağmen, ölmeden önce hazırladığı vasiyetinde; “Ölümünde Hristiyan gibi haç çıkartılıp Aimée ismiyle gömülmesini ve mezarının başında haç olmasını” istemiştir.

Oysa bilindiği üzere; İstanbul’da Fatih Camiinde Nakşidil Sultan Türbesi vardır. Yazarın romanında konuyu saptırdığını, uydurduğunu düşünüyorum.

(6) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(7) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.