Aynı Devlet Dairesinde beraber çalıştığımız nam ya da şöhret olarak züğürtlükte(1) ün kazanmış ağabeylerden en yüce biri olan Mesut Ağabey, mezun olup da 3-5 aydır, evde öğretmen olarak atanmasını bekleyen, cep harçlığını verdiği oğlunun nikâh ve düğününü yapacaktı (İnşallah)!

Çulsuz oğlan Doruk, zil zurna, sırılsıklam âşıkmış(2), bir evin bir tanesi, kraliçesi, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyen, bir hegemonyanın(1) tek varisi, bir dediği iki edilmeyen, merak edip, ilgilendiği her şeye sahip olan, her türlü özenci yerine getirilen, “Yok! Hayır! Olmaz! I-ıh!” gibi kelimelerin asla telâffuz edilmediği bir konumda yaşayan Meftune adlı kıza.

Tanımadım, ama önce işittim, sonra da gördüm uzaktan. Ufacık bir örnek, kızın canı sıkılmış, spor bir araba istemiş babasından, kırmızı renkli. Üç beş ay hevesini, havasını almış, atmış, sıkılmış, beğenmemiş arabasının rengini, babası kıymetlisinin dileğine olumsuz mu bakacaktı ki; yok pahasına(3) da olsa o arabayı elden çıkartıp, kızının istediği aynı model, sıfır kilometre, beyaz olanını hemen alıp çekmiş kızının altına.

Dediğim gibi kız meraklı, her konuda bilgi edinmek için arzulu. Bulmuş şamar oğlanı(2) gibi aptal, salak bir âşığı…

Eee! Evlilik de, evcilik oynamak da merakları arasındaymış, nasıl bir şeymiş (miş)?! Başlangıç fena olmamış cicim anları için, vaktini de tasarruflu kullanmayı arzu eden güzeller güzeli Meftune için.

“Anlar” demek, sakıncalı bir deyiş değil, benim için, gördüğüm ve de duyduklarıma göre. Nedeni şu:

Kızın para taşıma huyu, oğlanın böyle bir imkânı yok, ama kızın limitsiz bir kredi kartı ve oğlanı gölgesi ya da sülük gibi(3) peşinden koşturup kullanma imkânı var. Ve belki hissi kabl el vuku(2) diyerek, tahminen önceden belirtmemde yarar var; kızın; evliliği her ne şekilde olursa olsun öğrendikten sonra oğlanı boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koyacağını(3) hissediyordum. Kırmızıdan beyaza dönmek kadar kolay bir işlemdi bu kız ve figüran niteliğini fark edemeyen oğlan için (Adım gibi bilmek kaygımı şimdilik ertelemek zorundayım).

Bir kez daha söylemek isterim ki, Mesut Ağabeye oldukça yakındım, başlangıcın başlangıcı olarak kız istemeye arabamla ben götürmüştüm onları, ama haddimi bilerek(3) özel şoförleri olarak malûm mıntıkaya bıraktıktan sonra görevim icabı, görevimi sonuçlandırmak için kapı önünde nöbetime devam etmiştim, ta ki işlem sona erişinceye kadar!

Mangal gibi yürek varmış Doruk’ta, hemen o gece kız isteme, söz alıp-verme şeklinde gerçekleşmiş, bir hafta-on gün içinde de kız tarafı yüzükleri alarak evde basit bir törenle nişanlamışlar. Galiba nişan olayının fazla dallanıp budaklanması evvel emirde aklından geçmemiş olsa gerekti kız tarafının. Ama düğün? Hele şu nişanlılık dönemi başarıyla(!) sonuca ulaşsın, ondan sonrası, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(4) tavrının gerçekleşmesi olacaktı.

“Kızın Evlilik Merakı” şeklinde kısaca değindiğim konuyu ayıplanacağımı bilerek fazlaca açıklamaya gerek görmüyorum, ama kısaca; “Kız istiyor, oğlan o isteği destekliyor, gibiydi!” diyerek konuyu detaylı bir şekilde aydınlatmayı uygun görmeyerek sözümü saklamaya çalışayım!

Kızlarından ayrı kalmak geçmiyordu kız tarafının aklından. Ev dayalı-döşeli, yedikleri önlerinde, yemedikleri artlarında olacaktı. Mesut Ağabeyin yorumu kısıtlı olsa da, “Oğlan elden gitmişti, iç güveysi(2) olacaktı!”, teferruata gerek kalmaksızın. Bunun içindir ki kız babası, yani Patron Baba nam-ı diğer kayınbaba, kaynata;

“Her şey bizden, âdettendir, yemekli-içmeli düğün sizden!” deyip usulen adres de belirtmişti,  Mesut Ağabeyin emekli ikramiyesi sıfırlanacaktı, umurunda değildi kız babası Hıdır’ın. Hıdır’ın ayrıca tek kızı için damat adayına artı bir teklifi de olmuştu, damdan düşer gibi(2), damadın düşüncesinin ne olduğunu bilmeksizin ve ileride yaşanacakları aklının ucundan bile geçirmeksizin;

“Gel, beraber çalışalım. Öğren, sonra karı-koca hepsi sizin olur!” deyince, kendi kuyusunu kazdığının(3) cesaretini yaşadığının farkında olmayan Doruk;

“Ben bir öğretmenim! Devletim beni Türkiye’min neresine atarsa, bu herhangi bir Şark ili de olabilir, gider oradaki öğrencilerimi eğitirim, Atatürk ilkelerine bağlı olarak!” demişti.

Soğukluk…

Ama Meftune evlilik konusunda olağandan öte meraklı ve de kendine âşık olduğuna inanana karşı tahminen(!) arzulu idi. Dolaysıyla hiçbir şeyin farkında olmayan Doruk adlı oğlanın işlem ve atamasının yapılmasının gecikmesi konusunda endişesizdi, bu; kırmızı arabadan, beyaz arabaya geçiş kadar basitti ve her şey kolay olacaktı kendince, kolaydı da umudunca.

Buraya ufak bir eklenti yapmam gerekirse bu düğün için ben olağandan öte nasipli idim, bir bakıma; vaktin çoksa şahit, paran çoksa kefil ol modunda. Şöyle ki; Mesut Ağabey çalıştığımız dairede hepimize borçlanmıştı ve kefili organizatör, bekâr ve fedakâr-vefakâr olarak ittifakla kabul edilen bendim.

Bu konudaki düşünce; “Belki ayağım sürçer, kısmetim karşıma çıkar” umudu idi.

Doruk oğlan iş-güç sahibi olmadığından herhangi bir bankadan kredi çekememişti. Evli olan babanın da Evlilik Kredisi çekmesi mümkünsüzdü, bizlere borçlanması bu nedenleydi.

Boş adam değildim, dairedeki arkadaşlardan (kiminden silâh zoruyla diyeceğim şekilde!) para topladım. Eksik olan azıcık miktara tekrar eklenti yaparak, iki tam, bir yarım, bir çeyrek altın alıp bir torbaya istifledim ve yaşamdaki ilk fırçayı damadın annesi Suna Anneden yedim, soytarılığımla;

“Damadın ablası olmalısınız…”

Sözümü tamamlamama gerek kalmadı;

“Zaten burnumdan soluyorum Güneş! Centilmensin, ama sırası değil, şu etrafımıza bir baksana! Ben, babası ikna edemedik Doruk’u, hiç olmazsa, aile dostu bir ağabey olarak sen büküverseydin kulağını. Gitti oğlum. Ezilir, yok olur bu saltanat, bu haşmet(1), bu varlık içinde. Bir kâğıt mendil gibi kullanılıp atılacak, yok olacak oğlum, hissediyorum, biliyorum, çünkü anayım ben. Ana yüreğim dayanamıyor, zaten dayanıklı değil. Ama dur bakayım ne kadar dayanacağım düşüncelerimdeki olasılığa?”

“Hüznünü anlıyorum abla. Alan razı, veren razı deyip sorumluluktan kaçmam mümkün değil. Doruk, öğretmen olarak kafasını kullanmayı bilmeliydi. Davul bile dengi dengine diye çalar! Benim genç öğretmenin hareketini kader çizgileri içinde yorumlamam mümkün değil. İstersen sonra dertleşiriz abla, şimdi bu güne uyma gayreti yaşamaya çalışalım. Şu küçücük bir torba, dairedeki tüm arkadaşlarımızın ufacık bir katkısı, lütfen kabul edin…

Ve biraz birikmişim var, haberiniz olsun, isterim!”

Boş kokteyl masalarından birine çöreklendim, bir meyve suyu içip bu kalabalık, zengin, varlıklı sosyete cümlesinden (zümresinden anlamında) uzaklaşmak, diğer bir deyimle bu camia içinden defolmak hakkımı kullanmak arzusundaydım.

Karşıdaki masadan beni izlediğine inandığım, ancak beni görüp tanımaya çalışan diyeceğim, benim gibi sarı Eylüle, Nisan gözleriyle(5) bakanla karşılaştım. Yaşamımda ilk kez etkilenmiş gibi irkildim. O gözler ise benim fark ettiğimi hissedip kaybolma dileği yaşar gibiydi. Evet, dürüst olmam gerek, ta karşılardan etkilenmiş(miş)tim, espri niteliğinde şaklabanlık ise huyumdu. Yanlarına, daha doğrusu onun yanına gelip grubu başımla selâmladıktan sonra ona döndüm;

“Affedersiniz gençler ve güzel bayan lütfen siz de affedin. Ben dans etmesini bilmiyorum. Acaba bana öğretmeyi denemek istemez misiniz efendim?”

“Bu yaşıma kadar böyle bir dansa davet teklifi almamıştım!”

“Her şeyin bir ilki vardır efendim, benim dileğim gibi. Ancak güzelliğinizi ilk kez söyleyen, dans etmeye ilk defa davet edenin ben olmadığımdan eminim.”

“Korkarım ki; ‘Hayır!’ demem mümkün değil!”

“Yadsınmayacak güzelliğiniz dolaysıyla yanılmayacağım belliydi zaten. Ama teklif etmeme rağmen; ‘Size dans etmeyi öğretirim, hayhay!’ gibi bir cevabınız ilişmedi kulağıma. Yoksa ‘Hayır!’ dediniz de bu gürültüde ben mi duyamadım?..

Öyleyse, gençler, çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim, içimden geçmese de hemen kayboluyorum!”

“Abi, belki Nisan Abla ‘Hayır!’ demeyecek!”

“İçimden geçirdiğim gerçekten doğru imiş; ben Sarı Eylül…”

“Sen sus bakayım çıtırık(1), büyüklerin olduğu yerde sadece onlar konuşur, küçükler de susar, yani sus küçüğün, söz büyüğün(6) anlamında, anlatabildim mi?..

Buyurun beyefendi!”

Sözü edenin çıtırık mı, yoksa adının Çıtırık mı olduğunu anlamamıştım, hafif (slow) bir dans müziği çalınırken Nisan Hanımı (‘Abla!’ diyemezdim, değil mi?) takip ederken, aramızdaki mesafenin yarım adam, 20 santim kadar oluşuna aldırmaksızın seslendim, kısık bir sesle;

“Mademki çok ısrar ettiniz…”

“İsterseniz kabul ettiğime pişman edip şansınızı fazla zorlamayın!”

“Peki, ama izin verin, adım Eylül olsun isterdim şu an, aramızdaki farka bakıp da ama maalesef adım; Güneş hani belki merak edersiniz anlamında, gereksiz olduğuna inansam da…”

Sarıldım kendisine, “Münasip bir şekilde” diyebilirdim. Pistte ikinci dönüşümüzde;

“Bu kadar yakın olmanıza gerek yok, ayrılın lütfen!”

“Bakın Nisan Hanım! Bana göre aramızdaki mesafe uygun, Belediye Otobüslerinde bile bu mesafeye uymakta zorluk çekilir, sanırım. Üstelik sırf yanlışlık olmaması için belinizi ya da sırtınızı avuçlamak yerine sadece başparmağımla desteklemeye gayret ettim. Demek ki yüzünüzün güzelliğinin içinize de yansıdığını düşünürken, sizi hak etmediğimi geçirmemişim aklımdan. Teşekkür edip sizi yerinize iade edeyim, izninizle…”

“Ah bir de küsüp gücenirmişsiniz!”

“Bağışlayın isminizi o çocuktan öğrendim, ismimi de söylememe rağmen lâzım değil gibi unutmuşsunuzdur bile, doğrusu şu ki tanıştığımızdan bahsedemeyiz. O halde size karşı küsmek, gücenmek gibi bir eylem hakkım olabilir mi?”

“Ben yerime kendim giderim, bırakın beni!”

“Bu olmadı işte Nisan! ‘Oğlan ne saygısızlık yaptı, ne terbiyesizce bir söz söyledi ya da teklifte bulundu ki, kız onu pistte öylece bırakıp yerine döndü, oğlan iyot gibi açıkta kalmış(3)!’ mı desinler, hak etmediğim bir şekilde? Aslında oğlan tarafından sadece dört kişiyiz, ana-baba, oğlan ve ben. Onlar benim edepsiz biri olmadığımı bilirler, ama bu sosyete grubundan bana inanan çıkmaz, toplum tarafından yanlış görüntülenmek istemem. İzninizle sizi yerinize iade edeyim, lütfen!”

“Peki, gelin yanıma, götürün beni, ama açıklayın sizinle bizim aramızdaki fark neymiş, öğreneyim…”

“Gayet basit; aralık da, fark da çok…

Avam basitlik, çirkinlik, züğürtlük, yoksulluk demek, sosyete normalüstü güzellik, varlıklı olmak demek. Siz her ne derseniz deyin, sizi ve kararlarınızı bilmem mümkün değil, hak etmediğim bir şeyi öğrenmek de istemem. Dolaysıyla benim sosyete olmayı kabullenmem imkânsız. Çulsuzluğumu, sizin varlıklı oluşunuzu kabul edebilirim, ama içinizden geçirseniz bile aşağılamanızı asla kabullenemem…”

Serüven bitmişti, daha doğrusu bitmek zorunluluğu yaşanmıştı.

Eline erkek eli değmeyen gelin adayı gelinlikli kız ile taksitle de olsa damatlıklara sahip unvanı belli âşık damat adayı yemekli, yemeli-içmeli düğün için hazırdılar. Her şey gelin tarafı için “Bizden” kararındaydı, sağdıç(1) ve gelin yengesi(2) zifaf olayını mana ve ehemmiyetine uygun olarak gerekli bilgilendirmelerle donatmışlardı damat ve gelin adayını ayrı ayrı!

Otelin en lüks odası ve ertesi gün el öpülmesinden sonra Avrupa dolaylarındaki balayı yönü için uçak biletleri yeni evliler ve bilip-tanımadıkları koruma-kollama görevli bodygardları(1) hazırdı (Daha ziyade gelin hanım için. Damızlık hüviyetli olan için böyle bir şey gerekli değildi)! Bu yolculuk için gelin yengesinin ve sağdıcın görevlerine devam etmelerine gerek görülmemişti!

Benim gibilerin densizliği(1) tartışılmaz. Onu (Söz konusu Nisan Hanımı) yerine iade ettikten sonra masama yöneldim. Masam yeni gelenler tarafından söz etmeye hakkım olmadığı bir şekilde işgal edilmiş, gereksiz görülen yarısı meşgul bardağım ise yok edilmişti, ancak bir kenarda kısaca efkârlanabilirdim(3), bunu doğrusu hakkım olarak kabul etmiştim.

Yanımdan geçen garsonun tepsisinden birini diğerinin üzerine ekleyerek birinciyi birinci nefeste, ikinciyi ikinci nefeste fondipleyerek yaşamımda ilk kez içki içme konusunda milli olmuştum!

Söyleyen doğru söylemiş, gerçekten meret ne şişede, ne de bardakta durduğu gibi durmuyormuş, hele ki ilk kez morali bozuk, hüznü tepesinde olarak bu işe kalkışan için. Ben karşımdakinin güzelliğinden şaşkın, sarhoş (ve belki de saniyelerce mutlu) olduğumu sanırken, yaşamda ilk kez denediğim şey beni; 2.80 uzatmıştı, boyum 1.78 – 1.79 halindeyken!

Önce iki, sonra biri daha eğildi üzerime, flu görüntülerle. Benim içkiyle aramın bakir(1) bir Yeşilaycı olarak şekillendiğini bilen damattan, ya da hayret etme hakkını kullanan babası veya annesinden ev adresimi öğrenenler arabamla beni evime ulaştırmışlar.

O halimde ceset gibiyken üzerime eğilen biri daha dediğim kişinin Nisan olduğunu öğrenecektim yaşayarak. Kısa bir özet; beni boylu boyunca yatağıma uzatan o iki kişi düğünün ahengine devam etmek için geri gittiklerinden sadece Nisan kalmış başımda.

Beni bir güzel soymuş(!) pijamalarımı ya da eşofmanlarımı bulamadığı için (zaten kullanmazdım, hep sivil yatardım, bilmiyordu ki garibim!) don-atlet yerleştirmiş yatağıma.

Leğeni bulmuş, her ihtimale karşı baş tarafıma yerleştirdikten sonra sanırım beni tanımak, öğrenmek için olsa gerek şifre ihtiyacı duymaksızın bilgisayarımdan, cep telefonumdan, Nüfus Kâğıdımdan zeki bir kız olarak öğrenmesinin gerektiği kadarıyla öğrenmiş beni, tümümle elinde, boyunduruğundaydım (uyduruyorum; “Sanırım” demem gerekiyor)!

Bardakta durmayan şey, böbreklerde de rahat durmuyordu. Bir sandalyede gamlı baykuş(2) gibi tüneyerek başımı bekleyen Nisan’ın anlattığına göre onu görünce ilk tepkim;

“Sen kimsin yağ? Senin adın kim ki be yav? Ben evli değilim ki? Ahrette miyim, sen huri, ya da melek misin? Bir kez görüp de etkilendiğimi sandığım o içini dışına çeviremediğim kıza çok benziyorsun. Yoksa sen o musun? Ben geberirken seni de mi sürükledim yoksa ahrete? Allah zıkkım dolu ağzımla beni ahrete çekerken seni de mi teslim etti bana yoksa?”

“Zırvalama da altına kaçırma, git çişini tuvalette yap. Madem bilmiyorsun zıkkımlanmayı, niye kahırlanırsın ki? Ve bak, zırvalamaya devam edersen, seni böyle bırakıp giderim vallahi. Sonra da nah bulursun beni!”

“Gitme! Sabah olsun, gerekirse sizi meşgul etmez, cehennemi el yordamıyla da olsa ben bulup giderim. Sen gideceksen doğru cennete git, melekler sana mutlaka yol gösterirler senin yerin Allah indinde orası olsa gerek!”

İçkiyi, içmesini bilmediğim gibi, mahmurluğunu da, zırvalamasını da bilmiyordum. Bir tatil günü olmasına karşın insanların güzellik uykularını(2) uzatmaları konusunda da kesin bilgim yoktu (galiba). Aklımdan geçen, ya da ayılır gibi modunda kazan gibi olan kafamı kaldırmakta zorlanmam ve ihtiyaç molası dediğim devrede fark edemediğimi fark etmiştim, nihayet. Sandalyeye tünemiş, yarı uykulu durumdaki gamlı baykuşa sordum;

“Beni kim getirdi evime? Kim yatırdı beni yatağıma, yoksa sen mi soydun beni?”

“Damadın babasından ev adresinizi öğrendik. Kız tarafından, yani benim tarafımdan iki gençle ve kendi arabanızla getirdik sizi. Ve yaşamımda ilk defa bir erkeği yani seni soyup ben yatırdım yatağına (Sen-siz kargaşası yaşadığının farkında değildi, belki yorgunluğundan -belki de uykusuzluğundan- belki de sinirinden). Her tarafları karıştırdım, seni tanıdım, ama maalesef ne pijama, ne de eşofman gibi bir şeyler bulamadım, seni akıllı-uslu giydirmek için…”

“Çok utandım şimdi Nisan Hanım. Konumumu birden hatırlatmanız üzmüştü beni. Güzelliğinizin içinizde yaşamamasını, aramızdaki mesafeyi hatırlatmanız, daha doğrusu başıma isabet ettirmeniz (neden “kakmanız” demekte çekindiğimi bilemiyorum) üzmenize ek olarak sinirlendirmişti de beni. Yaşamımda ilk kez ne yapmak istediğimin bilgisizliği ile tanışmış ve sizi kimsesiz ayıplar içinde bırakmışım. Özür dilemekle suçluluğumu affettireceğimden emin değilim. Üstelik sonumu merak etmek gibi bir huyu sahiplenerek gece boyunca başımda beklemişsiniz, leğen tedbiri ile uykusuz…

Elinizi uzatmamıştınız, yanıldığımı kabullenip hakkınızdaki kanaatimi değiştirmem gerekliliğini itiraf etmeliyim; yüzünüzün güzelliği gibi içiniz de güzelmiş. Keşke sitem etmek yerine iltifat etmeyi becerebilseydim…”

“Sözümün hoş görünmesi mümkün, Mevlâna olamasam da yaratılanı hoş görmek, Yaradan’dan ötürü felsefem. Tüm gece ara sıra uyuklamayı ihmal etmesem de başınızdaydım, insansınız çünkü. Bu sözüme belki tüm riskleri kabullenmek sözünü de eklemem mümkün. Sarhoş bir bekârın evinde, tüm gece boyunca bir kızın bulunması gibi…

Buraya sınıf arkadaşımın nikâhı ve babamın bir kısım işlerinin halli için gelmiştim Buralı değilim, uçağım 13.00 de kalkacak. Eğer affederseniz babamın temsilciliğini yaptığı fabrika sahibi patron ile görüşmeye gitmem ve malzemelerle ilgili olarak sipariş listelerimizi iletmem gerek. Tatil günü olmasına karşın babam gereken için patronla görüşmüştü. Vaktim çok kısıtlı size daha fazla vakit ayıramayacağım. Özür dilerim!”

“Peki! Madem arabam burada, sizi ben götüreyim fabrikaya. Siz salonda oturun, karşınızda yeniden don-atlet görünmek istemem, ben iki dakikada giyinir, hazır olurum.”

“Şey! Nasıl söylemeliyim, bilemiyorum. Sizi tanımıyorum, tekrar görüşmek dileğimi de zapt etmekte güçlük çekiyorum. Karşıda telefonda bile vıcık vıcık(2), cıvık cıvık(2) esprilerine tahammül etmekte zorluk çektiğim patronun oğluyla ve Mesul Müdür pozisyonundaki kişiyle karşılaşmamayı da içimden geçiriyorum. Yanımda olmanız rahatlığım olurdu, ama beni uzaktan tanıyan birine karşı da seni nasıl tanıtacağımın tereddüdünü yaşıyorum...”

Nisan delilli ve ispatlı olarak akıllı ve zeki bir kız idi. O kısacık an içine ek olarak babasının yaşlı ve yorgun olduğunu, söz konusu fabrikaya ait müessesenin babasının yorgunluğu, ona yardımcı olmasının gerekliliği nedeniyle kendini de yorduğunu, tek araba, tek şoför Mehmet, tek görevli Ahmet’le bir yerleri idare etmenin zorluğunu da anlatmaktan çekinmemişti.

Ha, bir de annesinin yorgunluğu, başlangıçta hizmetçileri yoktu, annesinin evi idaresi de babasının idaresi gibi zorlaşmıştı. Bu kendisi için ikinci bir yüktü. Gündüz depoda çalış, akşama doğru bir-iki saat erken işyerinden fırla, evde yapılacakları yap, yorgunluktan ölmek üzereymiş! Devam etti;

“Siz en iyisi beni fabrikanın kapısında bırakın ve gidin! Yardımınıza ihtiyacım olursa telefon ederim. Lütfen anlayın beni, çekincemi lütfen! İnsanın bazen reddedemeyeceği, zorunlu olarak kabulleneceği zorunluluklar vardır, örneğin sizin beni dansa davet etmeniz gibi. Bu da nevi şahıslarına mahsus(2) bazılarıyla karşılaşmamak arzuma rağmen babamın yahut da genelleme yapmam gerekirse ailemizin geçimi için yaşamam gereken bir konu!”

“Sanırım, kötü söz sahibine aittir, ben de söylememeye gayret edeyim, tahammüllü olmanız gereken bir konu. Söylemek istediğinizi kesinlikle anladım. İçim; size karşı güçlü olmamı emretse de güçsüzüm. Sizi fabrika kapısında bırakıp kaybolacağımdan emin olun, lütfen! Aslında sizi uğurlamak isterdim, ama bu da hakkım değil, tavrınıza göre. Bu durumda kısaca; ‘Allah yardımcınız olsun!’ deyip hakkım olmayan yaşantınızdan çekiliyorum. İyi yolculuklar! Sağlık dileklerim size her daim ulaşsın! Âmin!”

Şaşkınlığımız iki taraflı aynı boyutta olsa gerekti; “Sen-siz” kargaşasında. Aslında içimden geçen; “İşim bitti, beni alıp uğurlayabilirsiniz!” demesi idi telefonla. Ama o telefon gelmedi. Muhtemelen o şarlatanlarla(1) karşılaştı, söz düellosunu yitirdi, onlardan kurtulamadı, yolcu etmeye onlar götürdü vs. vs.

Dans etmeyi, iki lâfı uç uca getirmeyi bile becerememiş, başaramamışsın, hayal dünyanda gezinmen marifet sanki bunun anlamı benim için; “Havada bulut, sen bu kızı (sevmeye başladığından emin gibi görünsen de, seviyor gibi olsan da) unut!” veya “Avucunu yala!” demek olsa gerekti…

Bir şarkı geçti dilimin ucundan, yararlı mıydı, ya da ruh halimin yansıması olabilir miydi, bilemiyordum; “Bir kulunu çok sevdim, o beni hiç sevmiyor(7)!”

Bodygardlar, Gelin Hanım açık vermediği için görevlerini lâyıkıyla yapıyorlardı, Damat Bey sevdiği ile beraber olduğu için mutluluğu yaşadığı zannındaydı, farkı fark etmesi diye bir şey mümkün görünmüyordu. Hemen hemen balayının ertesinde kırmızı bir araba olacağının, yerine yenisi konulmayacak olsa da, daha doğrusu oynamaktan bıkılacak bir oyuncak olduğunun farkına varacağı mümkün değil (gibi) idi (tahminen)…

Başlangıçta da bir nebze(2) fısıldadığım gibi, ataması yapıldığında, boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulmak için söylenecek en doğru söz; “Eli kulağında” demek olsa gerekti.

Doğrusu bir Şark iline atamasının balayı süresi sonunda gerçekleşeceği kimsenin aklından geçmiyordu. Tüm evlilik süresi bir hafta-on gün içine sığmıştı ve “Love Story(2)” ağlamak, sızlamak, yalvarmak, yakarmak eylemleri ile kızın evlilik birikimlerini yeterli görmesi sonunda tükenmişti.

Damadın boş bir süt şişesi gibi kapı önüne bırakılması, haddi olmayan bir şekilde kendinin tümünü sevdiğine veren için zor katlanacağı bir sonuç olmuş ve onu intihara sürüklemişti.

Fedakârlık isteyen aşk böyle bir şey olsa gerekti, içten sevme, duygusal bir aşk için ölümü tercih etme ve sevgiyi bir sabun köpüğü vasfında görüp de umursamama. Seçim kırmızı renk otodan beyaz renk otoya geçmek kadar basitti, varlıklar içinde doyumsuz, duygusuz biri için. Para; hem sonuç, hem de devam için ilkel bir araçtı, bilinen. Farkındalık; fark edilmekte idi!

Mesut Abi de, Suna Abla da perişandılar. Doğur, doyur, büyüt ve sonuna şahit ol! Ne umulmaz, ne inanılmaz, ne dayanılmaz acıydı yaşadıkları, tahammüllerinin sonucuna ulaştıkları. Emekliliği düşünüp, emeklilik ikramiyesi ile borçlarının bir kısmını ödemeyi bile geçirmemişlerdi akıllarından.

Vasiyet yazdırmışlardı karı-koca Noterde; “Evlerinin, eşyalarının satışı dâhil her şey için bana vekâlet vermişler ve ufacık bir not iliştirmişlerdi bu belgeye;

“Sat, sav, özendiklerin ne varsa sahiplen, ekteki listeye göre borçlarımızı öde, kalan senindir, bizi ortalıklarda bırakma, oğlumuza yakın olsun mezarlarımız, yan yana. Ne dayanabiliyor, ne de hazmedebiliyoruz. Allah bizleri affetsin, elveda!”

Notları bu kadardı, genel deyim olarak daha mezarı çökmeyen oğullarının mezarının iki parsel ötesine yan yana defnettim onları, doğum tarihleri farklı olsa da ölüm tarihleri aynı idi, Allah affetsin!

Onları defnettiğim gün aldım Nisan’ın telefonunu;

“Unutamadım!..”

Hissettiği bir acıma mıydı? Beğenip unutamama mı, yoksa bir seçim mi gerçekleştirmişti zihninde, umurumda değildi, tek kelime kadar sabırlı oldum sadece;

“Ben de susuz ve özlem doluyum. Sorma! Dualarla acılar içindeyim, sana ihtiyacım var, yaşamımda olan tek kişi olarak. Hemen, ilk uçakla gel, muhtacım inanmak zorunda değilsin, ama tekrarlamam gerek, yaşamda senden başka kimsem yok. Ayakta bile duramıyorum, çabuk, hem en çabuk, çok çabuk gel! Yalvarıyorum işte, işit!”

“Peki! Hemen, ilk uçakla geliyorum!”

Beklentim neydi? Hüznümü dağıtmaya çalışıp üleşmek mi? Teselli aramak ve sonucunda bulmak mı? Arka arkaya üç ölümün sebep olduğu stresten uzaklaşıp moralimi düzeltmek mi? Sevgi mi, aşk mı, menfaat mi, ihtiyaç mı? Bilmiyordum, kapsamlı olarak. Sadece başımı dayayacak bir omuz arayışında olsam gerekti, yokluğumda, yalnızlığımda, hatta kimsesizlik kimliğimde…

Sessizliğimde çalınan değil, parmak uçlarıyla tıklatılan sesle düşüncelerimden sıyrılırcasına kapıyı açmam bir olmuştu, beni zapt edecek yürekli bir gücün olacağı içimden, aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çünkü beklediğimi biliyordum, niçin beklediğimin sebebinden bihaber gibi.

Elindeki valizi düşürmesine aldırmaksızın, kapıyı kapatmayı akıl edemeksizin kucakladım onu, iki tarafa sallayarak, iznini almayı akıl edemeksizin, başının neresi rast gelirse gelsin öperken sesime egemen olamaksızın, söylemeye çalışıyordum içimi öpmeye ara verir gibi aralıklarda;

“Çok özledim seni. Seviyorum da. Beni sensizliğe mahkûm etmen hak mıydı sana? O düğünde gördüğün dört kişiden sadece ben kaldım ayakta! Diğer üçü de bir özenç, bir aşk tasavvuru uğruna intihar ettiler. Başlangıçta Doruk, sonrasında anne ve baba. Umarsız bir teselliye muhtaçtım, yıkılmam an meselesiydi…

Hiss-i kabl el vukuu, ya da kalp kalbe karşıdır(8) Hangisi düşüncene uygunsa onu kabul et! Darda kaldığımı ve sana ihtiyacımın olduğunu hissederek aradın sanki beni. ‘Gel!’ dedim,  koşarak geldin, yokluklar içinde, yoksulluğumu anlayarak, benim teselliye ihtiyacımı hissederek. Beni sevdiğini hissediyorum, benim seni sevdiğim gibi ve kadar. ‘Benim ol!’ diyecek kadar yüzsüz ve egoist olamam ama. Çünkü ben ne kadar yalnız ve boşsam, sen o kadar dolusun, annen-baban, evin-barkın, kurulu bir düzenin, düzeniniz var…”

“Neden? Bir mucize olan aşk(9), fedakârlıkları da istemez mi, gerektirmez mi ki? ‘Gel!’ dedin ben sana koşarak geldim seninle aynı duyguları paylaşarak, sen bana yürüyerek de olsa gelmeyi düşünmez misin?”

“Anlamadım, ne gibi?”

“Seni buraya bağlayan ne? Bu şehir senin doğup büyüdüğün memleketin değil. Sadece işin ve sanırım alışkanlıkların, arkadaşların var. Benim için terk edersen, ne kaybedersin ki? Ama ben seni kazanırım. Memuriyetle ilgili kesin bilgilerim yok, ama kafam çalışamasa da yıllık izninin olabileceği geçiyor aklımdan. O halde gel! Beraber olmamız şart değil, seni kazanmam, senin olmam önemli, dene istersen benim olduğum yerde çalışmayı. Uygun görürsen, senin olurum, mutlu oluruz, çoluk-çocuğa karışırız. Yoksa geri dönersin, o zaman yalnızlığımızda sevgimiz mahvolur, mutlu yaşam hakkımız olmaz, ama hüzün ömür boyu arkadaşımız dostumuz olur…

Gel, müessesemizin yöneticisi ol, ben hep yanında, yardımcın olurum, gündüz, gece, tüm sevgimi, tüm varlığımla beni vererek, babamı emekli edersin, karışmaz sana, izin vermem ona, ‘karışma!’ dersen ben de karışmam sana…

Karşılaştığımızda sadece sen mi çarpılıp şaşkınlaştın sanıyorsun. Yapmacık tavrım kapris değil, daha çok ilgini beklemek içindi. Küstün, ama uzaklaşamadın, fakındaydım, elimi tutmasan bile uzak durmayı geçiremedin içinden, aklından…

Ben, beni tartmaya karar verdim ve bu tartım sonucu ilk imkânımla aradım seni, senden sevgi konusunda vazgeçmek bir yana, ayrı kalmak bile ölümdü benim için. Çok seviyorum seni, başlangıcımızdan beri. Ama bu aşk mı, bilemiyorum, belki sen öğretirsin bana bunu…”

“Sevgi konusunda mutabıkız(1), mantığım sana uymamın yararlı olacağını söylüyor bana. Üstelik bu şehir bana yalnızlığımda fazla. Bekle, sen burada benim evimde kal! Ben otele giderim. Ama beni senin kokundan, senin nefesinden ayrı koyma! Benim yatağımda yat, kokun sinsin döşeğime, kapını kilitle! Ben salondaki koltuğa büzülürüm. Allah ve yasalar huzurunda benim olmadıkça senden uzak dururum, bilmelisin!..

Sabah ola, hayrola, yıllık iznimi alayım ve beraber dönelim şehrine. Baban ve sen öğretin bana öğrenmem gerekenleri. Ve önce sizin, sonra senin olayım, eğer hak eder, edebilirsem seni. Hatta eğer kabullenirsen ömür boyu biz, biz olalım. Seni sevmeme izin vermenin karşılığı bir vaat olarak kabullen sözlerimi!”

“Ömrüme ömür kattın! Öp beni, ömrümün uzadığını hissettir bana. Kapımı kilitlememe gerek yok, şu andan itibaren her ne olursa olsun, seninim!”

Sabah oldu. İzin aldım. Bir-iki parça ıvır-zıvır(2), istikbalimi (yani geleceğimi anlamında, Nisan’ı!) aldım yanıma. Şehre geldik. Babadan ufak bir tezahürat, anneden;

“Bu da kim, yahu, âlâyı vâlâ ile karşıladığımız(3) kızımızın yanındaki? Üstelik akraba falan da değil, bizde kalacakmış bir miktar…”

“Peh! Peh! Peh!” tavrı…

Bir bakıma yabancısı olmadığım bir şarkı; “Zordur almak bizden, kızı…(10)

Oysa annenin endişelenmesine gerek yoktu, kızı namahremdi! Ben arabamda yatar kalkardım, ya da otele giderdim, ancak ve her şeye rağmen annenin o tavırlarına tahammüllü olmam mümkün değildi. Gelişimden haberleri olduğu için hazırlanan yemek boğazıma dizilmişti ve aileden hiç kimse şer(1) çekincesi nedeniyle olsa gerek; “Kal!” teklifinde bulunmamıştı, bu; galiba bir sistem olsa gerekti, belki de; “Anaerkil” tipinde.

Ertesi sabah, ne olur, ne olmaz,  her ihtimale karşı çay-simit kahvaltısından sonra kapılarına dayandım. Herhangi bir teklifle karşılaşmadım ve öğrencilik günlerim başladı, evin önüne, evin kapısına bir kez daha dayanmaksızın, malûm, hissedileceği üzere.

Depo ya da müessese her ne deniyorsa oranın içine park edilen servis-sevkiyat minibüsünün içinde yatıp-uyumak rahatlığını inkâr edemezdim. Depo içinde, idari bölümde ufak bir çay ocağı, buzdolabı, duş alma imkânı da sağlanmış, ölüme davetiyeli şofben ve tuvalet gereklilikler için yeterliydi, daha fazlası için bir de Allah’tan belâmı mı istemeliydim ki?

Baba ve Nisan Hanımla(!) depoyu gezdik, malların neler ve nerelerde olduğunu öğrendim, iki adet olan depocu Ahmet ve şoförcü(!) Mehmet personelle tanıştım, kimlere; niçin, nasıl, ne şekilde telefon edeceğim öğretildi; “Ulan! Lan! Ne var? Ne istiyon?” demeden kibarca; “Buyurun efendim! Lütfen!” denecekti!

Evimi geçindirmem gerekliliği olduğu için, devlet dairesinden aldığım maaşımın bir-iki lira üstü ödenecekti bana maaş olarak, ev eşyalarımı getirmek için kamyon bedeli ödenecekti bilahare. Ama yemem-içmem, tutacağım evin kirası zatıma ait olacaktı. Bu vesileyle kız babasının himmeti(1) ile “Müdür” unvanı alacağımı da öğrenmiştim!

Öğrenimim; hiçbir zaman sahiplenmeyi içimden bile geçiremeyeceğim patronun masasının yan tarafındaydı. Müdür Patron masasında ortada, ben masanın sağ tarafında pencereye yakın, Nisan masanın sol tarafında yardımıma ihtiyaç gerekmeksizin-duymaksızın dosyaları getir-götür, koş-yarış gereken rutin(1) işler için masanın sol öte tarafındaydı.

İnsan (Ki bu; benim!) meram edince, sevdiğine inandığına ve sevdiği dışında bir dünya olmadığına inanıp bu düşüncesine aptalca kanınca her şeyi çabucak öğreniyor, plânlanan taşlar usül ve gereğince yerlerine oturuyordu, bir ay kadar olan süre içinde. Hatta öyle ki bu bir ay süresi içinde son bir haftasında yalnızken beni ödüllendirmeye gelen Nisan’ın öğretilerini de yok saymamalıydım.

“Evlenelim!” dedim, dönüp eşyalarımı toplamak, istifa dilekçemi verip, arkadaşlarımla vedalaşmak için. Dediğim gibi bu şehir artık bana fazla idi.

“Anlamı?”

“Seninim, benimsin demek, nikâhımızı, düğünümüzü burada yapıp, balayımızı kendi evimizde yaşayarak. İçgüveysi gibi, yani anne ve babanla yaşayacağımızı sakın aklından geçirme, demek isterim…”

“Tabii! Tabii, bir tanem!”

“İstediğin gibi, istediğin kadar aileni ziyaret edebileceğin, onlara yakın bir ev kirala bizim için. Ve bu ev için lâzım olmayacakları, artısını-eksisini göz önüne alarak yük yapmamam için bana gel, evi toparlamam için yardım etmek üzere, yarım günlüğüne, birkaç saatliğine de olsa. Evin boya-badanasını ve diğerlerini sen kendi arzuna göre tamamlar, halledersin. Sonrasında evimi, gerekirse arabamı da satar, sana uygun bir evi senin adına sahiplendikten sonra orada yaşamımıza devam ederiz, çoluk-çocuk, ne dersin?..

Ne oldu? Neden suratını astın öyle birden bire?”

“Hiç (“i” harfi olağan ötesinde uzundu)! Bu kadar acele etmesek diye geçirdim içimden!”

“Tabii ki olur güzel insan! O zaman kirada oturmaya devam ederiz. Evimi satınca karşılıksız olarak depona sermaye artırımı şeklinde katkısı olur bu bedel. Senin varlığın benim için her şeyin ötesinde. Yaşayacağımız evi kiraladığında ikamet olarak istifa dilekçeme eklemem için adres bilmeliyim mutlaka. Bu adresi aynı zamanda Sosyal Güvenlik Kurumuna da belirtmem gerek, emeklilik hakkımı kazanmam için…

Ve tekrar etmek gibi mi olacak, eğer hâlâ benim olmak istiyor, evlenme teklifimi kabul etmekte sakınca görmüyorsan Evlenme Dairesine de gidip beraberce dilekçe ile başvurmamız gerek, biliyorsun…

Dediğim gibi düşüncem işlere kısa süre içinde egemen olmak balayımızı evimizde yaşamak, ama ‘Bir yerlere gidelim!’ dersen, hayhay! Plân, tarih ve organizasyonu yapmak sana ait. Sonrasında benim işlere iyice adapte olmam için bir ay kadar süre yeterli gibi, senin yardımınla benim adıma, düşünceme göre. Baba Bey emekli olmak için bir ay kadar daha tahammül eder herhalde bana, değil mi? Sen…

Doğrusu biz…  Tahammüllü oluruz son bir ayrılık için, değil mi? Ben yıllardır, kimsesiz ve yalnızdım. Seni görüp de sensiz kalınca yalnızlığım katmerleşmiş, yoğunlaşmıştı. Şimdi seninleyim, sensizliğe tekrar dayanacağımı sanmıyorum, ama bir süre daha bu sızıyı yaşamam gerekiyor, gidip eşyalarımı toplayıp ambalajlamam gerek. Sen; “Ev bulup, kiraladım, gel!” dediğin anda hemen yola çıkışım mutluluğum olacak Peki, sen bu süreyi evi çabucak bularak kısaltmayı düşünmez misin?”

Ses çıkarmadı, öptü sadece, bu; daha önceki ödüllendirmelerinden çok farklı, hatta soğuktu! Sözlerimin yarattığı etkinin bir satın alış, bir menfaat karşılığı beraberlik olduğu düşüncesini yarattı bana. Bedeli ödenmiş bir salon köpeği olmamı mı düşünmüştü acaba, kulübesinde, gereklilikleri yerine getirilmiş? Şimdi o kulübeden çıkıp ayrı bir büyük kulübede beraber yaşamayı istemem mi onun soğukluğunun nedeniydi? Yanılmayı istememe rağmen, aşk bir kenara, beraberliğimiz sevgi umuduyla umut yüklü mantıklı bir evlilik mi olacaktı?..

Gittim, toparladım eşyaları beklenti umudumla…

“Gel!” diye kısa bir seslenişle kendime geldim, geçen zamanın farkında olmaksızın. Kâşane(1), saray gibi bir evdi, sevdiğimin kiraladığı ev ve ancak çeyreği kadar bir bölüm için yeterliydi eşyalarımın tümü. Ufak da olsa görünen o ki, bir kaos(1) beklentisi görünüyordu ilerimizde, borçlanacağımı aklımdan geçireceğim şüphesi ile belgeli bana göre.

Sabretmeliydim, sabrettim de, uzun yıllardan sonra eşim ve sevgi dolu olsun dileğiyle yaşayacağımı umut ettiğim bir yuvam olacaktı “mantık dolu beklentimde” demem gereken…

Geldim! Artık bu şehrin vatandaşıydım, evli-barklı. Bir süre daha baba-evlât öğretmenliğe devam ettiler, ben de öğrenmeye meraklı bir öğrenci olarak öğrendim! Adapte oldum işlere, müşterilerimizin çoğu ile tanıştım, adresleri bildim, şoförle ve patronla servislere çıktım, ihtiyaçları-fazlaları işaretledim, not aldım. İhtiyaçlarımızı merkezden istedim, hareketli olmayanları iade ettim merkeze.

Eşimle ve patronla bir koşu merkeze gidip patronla tanıştım. Oğluyla ve Mesul Müdürle tanışmaya gerek görmedim, kör olası kıskançlık huyumdan hissettirmeden de olsa vazgeçmek gibi bir niyetim yoktu. Âşık Veysel’dim; “Kıskanırdım(11)!”

Gitmişken, istemediğim için, hakkım olmadığı düşüncesi ile ifade etmeme rağmen gereği nedeniyle baba-kızın isimlerine ek olarak sözleşmelere, yetki belgelerine imza attım, Noterle görüşme imkânı yaşadım, tek olarak değil, üçüncü kişi olarak. Basit, küçük, niteliği olmayan bir devlet memuruydum, geldiğim yer belliydi, mühendistim, ticaretle ilgili olarak zerre kadar ilgim, bilgim yoktu, yaşamıma Nisan girmeseydi, olması da mümkün değildi.

Ve fakat eğer bu konuda ekmek yiyecek, öncelikle eşime ve sonra arzuladığım çocuklarıma iyi bir gelecek sunacaktıysam resmen öğrenmem gerekenleri de öğrenmeliydim. Bu nedenle tekrar üniversite sınavına girdim, yıllar sonrasında. İkinci bir diploma almak değil, okuyup öğrenmekti amacım. Kazandım sınavı; Açık Öğretim olarak, hem okuyor bilgileniyor, hem çalışıyordum.

Antrparantez olarak anlatmam gerekli ki; eşim bu sıralarda vaktinin çoğunu benimle çalışıp yardımcı olmak yerine ailesiyle beraber olarak geçiriyordu.

“Şimdilik sakınca yok!” düşüncemde ne kadar yanıldığımı zaman bana hiddetle, şiddetle ve hem de acı bir şekilde gösterecekti, bugünlerde bilip yaşamamın imkânsızlığında. Akşamları evimizdeydik doğal olarak, gün 24 saat olsa da, bu 24 saatin hepsi benim değildi, maalesef.

Günlerden bir gün neşe ile depoya geldi karım ve annesi, henüz tam olarak belli olmasa da muhtemel cinsiyeti kız olan bebeğimiz için hamileymiş karım. Bu sevinci öncelikle benimle değil de, annesi ile paylaşması belli etmemeğe çalışıp gayret ettiğim hüznüm olmuştu. Üstelik Valide Hanım emretmişti;

“Kızı gebeydi, artık işe gidip-gelmesi düşünülemezdi (sanki son zamanlarda gidip-geliyor muştu da!), evinde kalmalıymış, git-gel konuları ise yorucu olur(muş), onun kızına bakması, tüm görevler için yanında olması için kızı mutlaka kendi evlerinde yaşamalı(ymış). Onlara göre benim; “Hadi oradan … git len!” tavrım mecburiyetim(miş)!

Karımın günler geçtikçe ağırlaştığı haberini alıyordum. Doktorlar kesin bir tarih belirtmemekle beraber; “Muhtemelen Mayıs ayı başları” demişler ve hemen eklemişlerdi; “Olmazsa sezaryen denilen bir işlemle kavuşursunuz kızınıza…”

Büroya, depoya her neyse, her ne denirse gelmek konusunda iyice çekmişti elini, ayağını, annesinin talimatıyla önceler öncesinden, tarafıma bildirildiği gibi. Nisanın yirmilerinden sonra ıhlayarak, oflayarak, sızlayarak, şikâyet ederek; ”Yeni bir gelişme yok!” diyordu, açtığım telefonlara cevaben.

Bazen sevkiyat minibüsü lüks veya rezaletini yaşamak yerine bizim evimize giderken de uğruyordum o eve; “İyiyim!” sözüyle savuşturulmayı göz önüne alarak. Hiçbir şey eski tas, eski hamam, eski kubbe, eski kurna, eski hamamlardaki tokmaklı kapılar gibi değildi.

Eşim evimizde olmadığından, yeni bir şeyler almadığımdan ve kullanmadığım/ızdan dolayı kendi evimizdeki buzdolabındaki çok şey bayatlamış, bozulmuştu. Çoğunu değil, hepsini büyük bir çöp torbasına koyup attım, buzdolabının fişini çekip kapısını aralık bıraktım.

Handiyse hiçbir şeyin üstünde olup da rahatsız edilmeyi istemeyen bir milimetreye yakın tozları rahatsız etmemek kaydıyla evi/mizi havalandırmayı ihmal etmiyordum. Muntazam bir şekilde kirasını ödediğim bu evden kurtulmalı, bir çözüm üretmeliydim, ama nasıl?

Bir sabah uğrayışımda; “Sanırım baba olacaksın, Nedret’in gelişini hissediyorum!” demişti ve diğer bir gün aradığımda kızımızın olduğunu adını; “Nedret Nadire” (aynı anlamda iki kelime, hayırlara vesile) olarak kendi inisiyatifiyle(1) koyduğunu belirtmişti, “Sen ne dersen, de!” tavrında. Oysa öncesinde bu konuda tek kare bile konuşmamız olmamıştı.

Bu sırada, köyde yakın akrabalardan, ilkokul mezunu, “hem ağlarım, hem giderim(12)!” modunda bile kısmeti çıkmayan Kiraz adında bir kızcağız eve dâhil olmuştu, bir bakıma hizmetçi gibi. Çıkmayan nasibi belki şehirde çıkarmış inat ve düşüncesiyle. Bu nedenle manava, kasaba, fırına, bakkala, markete, eczaneye gönderilen hep o idi. Dürüsttü, gidip, hemen dönüyor, paraların üstünü ve fişleri kuruşu kuruşuna geri getiriyordu.

Bu kız Nisan’ın ve annesinin yüklerini azaltacağı gibi ileride ara sıra da olsa çocuğa mukayyet olacaktı(3), sokağa çıkarma, gezdirme gibi görevler hariç. Bebeler için ne gerekiyorsa eczaneden, lavabodan, çamaşır makinesinden halledecekti. Yıkama konusu gene kesinlikle anne ve anneanneye aitti. Baba ve dedenin hükmü yoktu, söz edilemezdi de…

Aile Kiraz’a jest yapmayı plânlamıştı, belki de fikir babadan kaynaklanmış olabilirdi. Ona belagate sandığı(10) niteliğinde bir kavanoz hazırlanacak ve her üç ayda bir, bir adet çeyrek altın o kavanoza istikbali için istiflenecekti. Yani Nisan için olduğu gibi bir yılda bir tam altını olacaktı çeyizi için.

Nisan, bu kız için ayrıca Sürücü Kursuna devam edip ehliyet almasını önermişmiş. Hani ileride ilkokul bilgisiyle de olsa depoda bana, bize yardımcı olabilirmiş (Yani bence beni kontrol amaçlı; gündüz-gece bekçisi gibi bir şey!)

Kızı görmemiştim. Bana rastlamamıştı hiç. Zaten “Bir defadan bir şey olmaz(14)!” bana yakışmayan, bir felsefe idi, “Aklımdan geçmedi!” demem gereksiz, aklımdan geçmese düşünmezdim de, ama bilinmesi gereken şu ki; ben karısına bağlı, gönlü ve bedeni karısının olan Anadolu erkeğiydim. Mahrem, yasak olan hiçbir şey kitabımda yazılı değildi, evlendikten sonra akla gelmesi, geçirilmesi mümkün değildi.

Patron, Amca Bey kimsenin umurunda değildi. Zaten ben geldikten sonra masası ortada kalmış, ben onun sağ tarafına takatirik(1) bir masa ile ilişmiştim. Nisan onun sol tarafında, daha önceden sahiplendiği masadaydı, masanın tarifi gereksiz.

Benim de, annesinin görünümünde baba gibi bir umursamazlık dünyası yaşayacağım, eğer hislerimde yanılmıyorsam, tahminime göre kesin olarak belli gibiydi, ama çok erken değil.

Bir gün patron, özel olarak ortada kalan masasını bana temelli devretmek için depoya gelmiş, kilitleri olmayan çekmecelerini açmış, sonra; “Üf! Püf!” diyerek eklentisinde; “Canım istemedi şimdilik, yarın temizlerim artık!” deyip evine yönelmişti, garip bir davranış içindeydi, benim gibi eloğlu olmadığından, evin babası olmak hükmünü yitirmiş gibi üzüntülüydü, torunu daha dünyaya gelmeden, bir gecenin sabahına ulaşamadan ecel dünyasını sahiplenmişti (sanki).

Ben öncesinde o masaya beyaz bir örtü örtmüş, sonra büyük boy bir fotoğrafını çerçeveleterek masası üzerine koymuştum. Bu jest hoşuna gitmiş olmalıydı ki, yaşamımda ilk kez kucaklamış, öpmüştü beni garibim. Masasında yapmak istediğinden vazgeçmesi garibime gitmişti o an. Bir şeyleri, belki de bir sırrı açıklamak, ya da saklamaya çalışmak veya saklamaktan vazgeçmiş, gibime gelmişti düşünceli tavrı.

Olayın üstünde durmadım, vazifem değildi hem, vazifem olmalı mıydı, deşme gayreti yaşamalı mıydım; “Neden?” diyerek? Bu benim haddimin ulaşamayacağı sınırlarımın ötesinde bir durumdu, üstelik hakkım olmadığına inandığım.

Dediğim o gecenin sabahında patron, kimseye danışmaksızın; “Sizlere ömür!” olmuştu, belki de iki kişinin bildiğinin bir sır olmadığı kaygısı ile kalan tek kişide sırrını bırakarak.

Baba Tanrıya karşı teslim-tesellüm işini hallettiği için Nisan iyice anacıl(1) olmuştu; “Merhaba!” demek için bile kendini belli etmiyordu, o kadar yoğun durumda ben, ben başıma işler arasında ararsam cevap veriyordu sadece.

Doğum gerçeklediğinde “İzinlisiniz!” dedim, depomuzdaki görevlilere. Doktorların normal doğum demelerine rağmen karımı ve demirbaş hüviyetindeki annesini ziyaret ettim. Karım öylesine bağırıp-çağırıp hastaneyi ayağa kaldırıp inletmişti ki, doktorlar sonrasında doğumu sezaryenle gerçekleştirmişlerdi.

Mutlulukla bebeğimizi kucağımıza alıp da; “Gözümüz aydın!” dediğimde umursamaz gibi; “Bir daha doğurmak mı? Tövbe! Tövbe! Annemin neden tek çocukla yetindiğini şimdi daha iyi anlıyorum!” demişti.

Annesinin niteliksiz bir söz dizisi gibi görünse de, anlamakta zorlandığım irkilişi gözümden kaçmamıştı.

Loğusaydı eşim, bebek; dünyanın en yüce harikalarından biriydi, başta sevgi olmak üzere çok şeye ihtiyacı vardı. Kendi evimden çıkıp o eve uğruyor, elime tutuşturulan listeye göre Kiraz’la birlikte özellikle eczaneden istenenleri hemen getiriyorduk, diğerlerinin temini Kiraz’ın başarısıydı! Özlem gerçekten tarifi imkânsız bir ruh hali idi, bu nedenle akşamları uğradığımda bebeğin uyuduğu varsayımıyla zili çalmıyor, kapıyı parmak uçlarımla tıklatıyor, çok zaman meraklı, ekşi suratlı anneanne ile karşılaşmamak için, kızımı görmeyi erteleyerek poşetleri kapı koluna asıp -deyim yerindeyse- defoluyordum.

Loğusa dönemi bitti, bebek ele-avuca-kucağa gelince annesi Nisan da depoyu hatırladı, kesinlikle beni değil. Satmaya kıyamadığım yahut da başaramadığım arabayla onu evlerinden alıyor, depoya götürüyor, geri getirip evine bırakıyor, sonra evimiz demekte artık oldukça zorlandığım evime yönelip orada kalıyordum.

Çok zaman karıma bırakıyordum arabamı, ola ki bebeğimiz, kendisinin ve annesinin ihtiyaçları olur, olabilir diye, gezip hava almaları için. Bunu çok zaman kalıbı içine sığdırmam hata, her zaman demem gerek, bu zaman içine sığıştırabildiğim bir-iki gereklilik dışında daha doğru.

Ve; “Benim meskenim dağlardır, dağlar…(15)yerine “Benim meskenim depodaki servis minibüsüdür!” türküsü daha uygundu.

Bir şeyi hatırlatmam gerek; depo dediğim kuruma ait gelir-giderle ilgili banka hesabı karımın üzerineydi. Gelirler bu hesaba yatıyordu, personelin, karımın ve benim maaşlarımız ayrı hesaplarda idi. Giderler uçuk değilse makbuzunu saklayarak ben ödüyordum, uçuksa, nedenini öğrenerek Nisan ödüyordu. Ödediklerimin tutarını gösteren liste ve makbuzları gördüğünde giderler olarak deftere işlendikten sonra eşimin “Paşa gönlü ne zaman isterse” toplam tutarı maaş hesabıma yatırıyordu, herhangi bir ısrarım veya itirazım yoktu, olmazdı, olamazdı da zaten.

Patron odası kalabalıktı üç masa ile bana göre. Özelleri yoktu karımın çekmecelerde. Patron masası onun olmalıydı. Bu nedenle masadakileri (bir-iki evrak, kâğıt, kalem gibi) sormadan-danışmadan boşaltıp kendinin olması gereken babasının masası üzerindeki örtüye özenle sıralamıştım. Gerçekten babası öldüğüne göre, kızı o masanın sahibi olmalıydı, değil mi?

İki-üç yıl kadar sonraki depoyu ziyaretinde(!) kendisine danışmadan bu işleri kendi başıma yapmama kızma hakkını hakkaniyetle kullanmıştı, doğaldı, hakkıydı, haklıydı. Aramızda sıradağlar(16) olmasa da, soğukluk vardı belirgin.

Babasının masasındaki çekmeceleri teker teker yerlerinden çıkartıp silkelercesine, yardım istemeksizin masanın üstüne yığmaya başladı, “Genel Temizlik” anlamında olsa gerek. Gereksiz gördüklerini (Kullanılmamış boş kâğıtlar, karbon kopya kâğıtları, havası kaçmış ıslak mendiller, poşetler, ömrünü tüketmiş, imanı gevremiş tükenmez kalemler, yarım silgiler, ataçlar, toplu iğneler falan) çöp kutusuna atıyordu, zahmete girmeyi reddeder gibisine. Diğer büro aletlerini ise özenle bir kenara koyuyordu, artık maksadı neyse; yenilerini alıp, eskilerini mi atacaktı, “Sende yedek kalsın!”, mı diyecekti, bilmem mümkün değildi, eğer lütfedip konuşmazsa.

Gene de düzeni vardı. Önce ortadaki büyük çekmeceyi boşaltıp gereğini yapıp, boş çekmeceyi, sonra soldaki çekmeceleri boşaltıp boş çekmeceleri yerlerine yerleştirmiş, sıra sağdaki çekmecelere gelmişti.

En alttaki çekmece zorluk çıkartmasına rağmen, ittire-kaktıra(2) da olsa onu da yerinden çıkartmayı başarmıştı! Zorlanarak açtığı bu çekmecenin boyunun kısalığı dikkatini çekmişti Nisan’ın. Eğilmiş çekmecenin dibini görmeğe çalışmış, başarılı olamayınca cep telefonunun ışığı ile çekmecenin dibini kontrol etmiş ve gizlenmeye çalışılanları görmüş ve elini uzatarak almıştı.

Biri küçük, biri büyük iki adet dört köşe teneke kutu, kuru bir göbek bağı ile bir gazete kupürü(2) vardı aynı zarf içinde, özenle tarihi, gazetenin ismi kesilmiş bir haber olarak. Büyük kutunun üstünde; “Kızım”, küçük kutunun üzerinde; “Torunum” yazılı idi. İlk nazarda kutuların içlerinde madeni bir şeyler olduğunu hissetmiştik, dikkatimizi çekmişti (Benim de, saklamamalıyım).

Büyük kutuda 28 adet tam altın, küçük kutuda ise bir tam Cumhuriyet Altını vardı. Patron Baba yanılmış olmalıydı, ne kızı 28 yaşına basmıştı, ne de torun sahibiydi kendisi öldüğünde. Kızı 27 yaşındaydı, benim hatırımda olan, bildiğim. Kutuları onların geleceği için hazırladığı belli idi, herhangi bir tarihi başlangıç olarak almış olabilirdi, gelecekleri için (olsa gerek).

Zarf içinden çıkan gazete kupürünün hangi tarihe ve hangi gazeteye ait olduğu belli olmasa da, haber şöyle idi;

“Enteresan Kaza: Şehrimizin önemli şahsiyetlerinden Ömer ve eşi yeni doğan bebekleriyle hastaneden çıkıp evlerine yöneldiklerinde LPG yüklü bir tankere arkadan çarpmışlar, tankerini kurtarma amacıyla can havliyle tankerini yanan arabadan uzaklaştıran tanker şoförünün anlatışına göre tankere çarpan araç çevreden yetişen diğer otomobil sahiplerinin çabalarıyla yangın söndürülebilmişti.

Şoför ve yanındaki eşi yarı yarıya yanarak ölmüşlerdi. Bebek ve pusetine arabada rastlanamamış, ancak dolu bir yangın söndürme cihazı ile otomobilin bagajındaki bir kız bebeğe ait hasar görmeyen eşyalar dikkati çekmişti.”

Bana döndü Nisan, anlamsız ve fakat soran bakışlarla;

“Ne düşünüyorsun?”

Yorum yapmaya hakkım yoktu, o anda bir şeyler zırvalamaya da. Ancak sonramda düşünüp zihnimde olaya şekil verebilirdim (Belki). Başlangıcı şöyle düzenlemeye gayret ettim;

“Sanırım baban senin her yaşın için kendince belirlediği bir başlangıca göre biriktirdiği altınlarla -her ihtimale karşı- senin geleceğini garanti altına almak istemiş olabilir. Bebeğinin, yani torununun doğumuna şahit olmasa da, geleceğini hissederek torunu için de aynı duyguları yaşamış olsa gerek. Göbek bağının sana ait olduğu düşüncesindeyim…

Gazete kupürü ile ne anlamam veya anlatmam gerektiğini hissedemiyor, bilemiyorum, dolaysıyla bir yorum yapmam da mümkün değil. Belki annen bir şeyler biliyordur, çözüm üretebilir…”

Son cümleyi, Nisan’ın “Bir daha doğurmak mı, neden tek çocukla yetindiğinizi anlıyorum!” haykırışındaki annesinin irkilmesini hatırlayarak özellikle belirtmiştim.

Eve dönünce annesini sorgular Nisan. Bilinen; cevap; “Bilmiyordu!” Hislerim yanıltmazdı beni; “Biliyordu, ama susmayı tercih ediyordu.” Eğer Nisan bazı şüpheler yaşayıp DNA Testi(17) yaptırmak isterse ki; dediğim gibi zeki ve akıllı bir kadındı, aslını bilmese de gerçeğini öğrenecekti, mutlaka, ancak bunun kendine ne yararı olacaktı ki?

Şu gerçek ki; doğruları; yalan-yanlış bir şekilde ömür boyu saklamak asla mümkün değildi, bir gün aslı meydana çıkardı.

Yanılmamıştım…

Nisan, ben, Nedret Nadire, Nisan ve Nedret Nadire’nin göbek bağları ve annesinin tarağındaki birkaç saç teli, DNA Testinin gerçekleşmesi için kurallara ve yasalara uygundu.

Ve sonuç!

Gerçekti, anne dediği annesi değildi Nisan’ın. Yıkılmıştı Nisan üzerinden 27 yıl geçmiş olmasına rağmen yaşamak zorunda bırakıldığı olay için. Anne dediğine haber vermediği gibi doğrudan sorgulamayı ya akıl edememiş, ya da uygun görmemişti. Hayalet gibiydi, depoya geliş-gidişlerinde bensiz çalışmalarında. Ahenkli gibi görünse de annesiyle aralarında oluşan mesafe nedeniyle hüzünlüydü ve doktorun verdiği depresyon(1) ilâçları gerekli işlevi görmüyordu ve onun farklı arayışlar içinde olduğunu hissediyordum; unutmak ereğiyle aşırı sarhoş olmak isteği gibi.

Olay için tahminim ya da yorumum şöyleydi; Nisan’ın anne ve baba dediği kişiler üreme yahut da diğer bir deyişle evlât sahibi olma etkinliğine sahip değillerdi, anne ya da baba hangisi kusurlu olursa olsun. Ancak annenin Nedret’in doğumunda kızının feveranına(1) tepkisini hatırlayınca kusurun annede olduğu kanaatini sahiplenmiştim. Önemli miydi? Hayır!

Nisan; Nisan ayında doğmuştu. Gazete kupüründe belirtilmemiş olsa da kaza Nisan ayında gerçekleşmiş olabilirdi Ve ilk ihtimal yalancı anne bebeği hastaneden çalmış olabilirdi ki bu; bebeğini çaldıran bir annenin arabaya binip de olaya hoşgörü ile bakması gibi akla yakın bir gerçek değil gibi görünmüştü bana. Üstelik hastanedeki Güvenlik Kameralarını göz ardı etmek mümkün değildi.

O halde ikinci ihtimal…

Ailenin önündeki araba tankere çarpıp yanmaya başlamış, tanker şoförü tankerini kurtarmaya yöneldiğinde baba da öndeki araçtakilere yardım etmek amacıyla elinde yangın söndürme cihazıyla arabaya yönelmişti. Ön kanepedeki gerçek anne-baba, çarpmanın etkisiyle ölmüş gibiydiler, ancak arka kanepede pusetine bağlı olan bebek sakin bir şekilde uyumaya devam ediyordu.

Adam; içgüdüsüyle bebeği kurtarmayı düşünmüş yangın söndürme cihazını atarak bebeği pusetiyle birlikte alıp arabasına getirmişti. Arabadaki patlama o anda gerçekleşmiş, kadının; yani Nisan’ın annesinin çocuk özlemi nedeniyle; “Bu Tanrının lütfu, bu bebek benim!” şeklinde yalvarır gibi Nisan’ı sahiplenişi eşi yani Nisan’ın babası tarafından bile duyulmamıştı.

Tanker şoförü, arkadan ve karşıdan gelen araçlar da ellerindeki tüplerle yangını söndürme çabası yaşarlarken bu birkaç saniye içine sığışan görüntüyü galiba paylaşamamışlardı.

Sonrası bebeği nüfusa kaydettirmek, köyden şehire göçen, okuyup bir bakıma adam ve de sırtı kalın bir adam için suya-sabuna dokunmaksızın zor olmasa gerekti!

Büyüyen Nedret üç yaşlarına basmak üzereyken Nisan’ın annesi Hümaşah Hanım göçmüştü. Vaktinden önce yaşlı görünümünü sahiplenen ve dışarıdan aldıkları nedeniyle bebeğine bakamaz hale gelen Nisan, Kiraz’a rağmen bebeğimiz Nedret’i “Bizim Geleceğimiz Anaokulu”na emanet etmişti.

Üstelik depoya, bana yardıma hiç gelmez olmuştu, bütün gün evde bir ev pisisi uysallığı ile melül-mahzun(2) pencere kenarında duyarsızca-duygusuzca-bakımsız gamsız bir beklenti içinde oturuyormuş, Kiraz’ın dediklerine göre, sözlüğünde başka kelime yokmuş gibi sadece; “Evet! Hayır!” kelimelerini kullanıyormuş. Kiraz, Anaokulu Öğretmeninin önerilerine göre öncelikle bebek, sonrasında ev için gereken tüm işlere yetişme gayreti yaşıyormuş.

Kiraz, bir sabah kaskatı bulmuş Nisan’ın bedenini. Bana haber verdi, ben de doktorlarına ve polise. Doktorlar tahlil yapmaya ya da otopsiye gerek görmeden bedenini kontrol ederek uyuşturucudan “ex(1) olduğuna” karar vermişlerdi “Kendi düşen ağlamaz!” modunda, anında. Savcı da iletişim sonucuna göre; “Gömebilirsiniz!” komutu vererek ayrılmıştı evden.

Nisan’ın geçmişini sorgulayıp geçmişini öğrenme çabası sonuçlanamadı, öğrense de ne işine yarayacaktı (ki bana göre)? Ancak geçmişini ve kendisini öğrenememesi onu çok üzmüş, kahırlandırmıştı, hissettiğim kadarıyla. Ayrıca annesini yitirişinin hemen ertelerinde yalnızlığın kendisi için ödül niteliği kazandırdığı tarihlerde, kızımız adına benim hiçbir şeyi esirgemeksizin yapacağıma inanarak tüm varlığını Noter Kanalıyla vasiyet olarak bana bırakmıştı.

Bence sakınca yoktu, tek gereklilik Noter tasdikli bu vasiyetname ile Merkezdeki fabrikaya gidip bundan sonraki iş ve işlemler için yetki belgelerinin tanzimi ve tasdikinin gerekliliği idi. İlk uçakla gidip bu işi halletmem zor olmayacaktı (bana göre).

Muhtemelen tekrar gibi olacak belki, iki konuya parantez açıp belirtmem gerek.

Açık Öğretimi bitirip ikinci üniversite diplomamı almıştım.

Kirada olan evi(mizi) boşaltıp bir depoya yığmıştım tüm eşyaları. Eşimi kaybettiğim için o depodaki eşyalar da benim için “yok” hükmündeydi artık. Bir ara vakit ayırıp tasfiye etmem(3) gerekecekti gereksizliği nedeniyle, muhtemelen bir hayır kurumuna devretmekti maksadım. Ancak bu vakti hemen ayıramamıştım, bu gecikmenin bana değilse de birilerine yararlı olacağını aklımdan geçirmemiştim doğrusu. Sırası beklenmeliydi!

Minibüs yaşantıma son verişim de Nisan’ı yitirmem nedeniyle gerçek, Nedret gibi Kiraz da evlâdımdı. Ancak işler, müşteriler artmıştı, yandaki depoyu da ekonomik durumumu dikkatle düzenlemem gerekliliğiyle kredi alarak kendime katmıştım. Her ne kadar geliş gidişlerinde kısıtlılık olsa da Nisan’ın katkıları yoktu ki artık. Kiraz’ı ev ve bebek bakımlarına ilâveten depoda da değerlendirmeye çalışmam mümkün değildi, haksızlıktı. Üstelik Nedret için baba olarak gereğince mutlaka vakit ayırmalıydım.

Bu nedenledir ki; konuşmak için gittiğim Merkez fabrikanın bir bakıma emri ve maddi desteği gereği işleri yetiştirmem için, özellikle sevkiyat için biri şoför olmak üzere, işlerin idaresi ve devamı nedeniyle asgari iki-hatta üç çalışan eleman daha gerekliydi. Muhasebe ve diğer kayıt işlemlerini aldığım eğitim nedeniyle yerine getirmekte sıkıntım yoktu. Hallettim, halletmem gerekenleri; “Bana karada ölüm yok!” kabilinden.

Fabrikadan neşeli bir şekilde anlaşarak ayrıldıktan sonra arabanın bana yaşatacağı yorgunluğu göz ardı edemediğim, zaman için tasarruf etmem gerektiği için uçakla geldiğim bu koca şehirden köyüme yine uçakla dönecektim.

Uçağa binip de yerime oturduğumda, annenin söyleminden anne-kız olduklarını sandığım ikiliden annesin seslenişi ilgimi çekmiş, mutlaka tanışmam gerekliliğini hissetmiştim. Kızım Nedret yaşlarındaki küçük kızın adı da; Nedret idi.

“Merhaba küçük abla! Tanışmıyoruz, annen yahut da büyüklerin sana yabancılarla konuşmamanı, ikramlarını kabul etmemeni tembihlemişlerdir mutlaka. Ancak annen şu anda yanında ve sana benimle konuşman için izin vereceğini sanıyorum. Çünkü seninle aşağı-yukarı aynı yaşlarda ve senin gibi ismi Nedret olan, senin benzerin bir kızım var benim de. Dilersen sana hemen resmini de gösterebilirim…”

Sanırım sözlerim annesi olduğunu tahmin ettiğim genç bayanın da dikkatini çekmiş olsa gerekti, cüzdanımı çıkarıp Nedret’in resmini gösterdiğimde, elinde olmaksızın, hayretle kızımın tam adını söylemişti;

“Aaa! Nedret! Nedret Nadire!”

“Tanıyorsunuz?!” Soru ve şaşkınlık cümlesi idi dilimden dökülen!

“Evet! Bizim Geleceğimiz Anaokulu idarecisiyim ben. Kızım, yani kızınız da öğrencim benim…

Kızım!.. Seninle yer değiştirelim mi?.. Şimdilik kısaca, ama ileride mutlaka uzun görüşmemiz gerekliliğiyle bu amca ile bir şeyler konuşmam, bir iki cümle sarf etmem gerek! Sen de pencereden bak, uçak kalksın hele, istersen gene yer değiştiririz ışıklar sönünce…”

Uçak kalktı hele! Ve fısıldarcasına seslendi, konuşmak yerine;

“Aslında Nedret Nadire’yi çok iyi tanıyorum. Velisiyle konuşmayı çok istediğim halde, bu imkânı bulamadım, karşımdakilerden. Önceleri anneannesi, sonraları annesi, daha sonraları da Kiraz denilen bakıcısı ile tanıştım. Sanırım davetim size ulaştırılmadı, ya da ulaştırılamadı. Nedret’i kazanmamız için bir gün bana vakit ayırıp mutlaka okula gelip beni detaylı olarak dinlemeniz gerek…

Çünkü başlangıç cümlem, özür dileyerek belirtmem gerekli ki; sizin Nedret’e bakımınız ve bakışınız sadece sevgi ile sınırlı. Kiraz’ın bakımı ise yetersiz, hatta Nedret’in pozitif gelişimi için kısıtlı ve sakıncalı. Detayları sunmamı mutlaka öğrenmek isterseniz, şu kısacık seyahat anında belirtmem imkânsız, unutabileceklerim konusunda da kaygılıyım. Bu nedenle Nedret için vakit ayırın ve mutlaka okula gelin, lütfen. Okul kolayda, beni bulmanız da okul idarecisi olduğum için kolay, gene de ismim Devrim Asude…”

“Ben de Güneş. Nedret Nadire’nin babası olarak mutlaka vakit ayırıp önerilerinizi almak için okulunuza geleceğim…”

Şaşkındım, etkileyiciydi, etkilenmiştim, neredeyse başlangıçtan beri. Nisan sevdiğimdi, sevgilim olamamış olsa da. Peki, bir kalbe iki sevgi sığar mıydı, aşk değil? Üstelik bilmiyordum, tanımıyordum bile karşımdakini, karşımdakinin benim için düşüncelerini de, daha başlangıca başlamamışken!

Ve ne halt ettiğimin(3) farkında olmaksızın onu hemen ve tekrar, defalarca görmek arzusundaydım. Sevgiye açtım, ama çocuğu, dolaysıyla eşi olan bir kadına karşı ilgim bana yakışmıyordu! Hareketlerim bir yana düşüncelerim bile yanlış değil miydi?

Ziyarete gittiğimde masasının üzerinde sadece kızı Nedret’in resmi vardı. Aydınlanmalı, aydınlatmalıydım yitirmeden kendimi. Resmi göstererek;

“Affedersiniz öğretmenim, Müdire Hanım. Haddimi aştığımı ve yanıldığımı söylemeyin lütfen, bildiğimden de değil, şu an için mantığımın yönlendirişi ile söyleme gayreti yaşayacağım; genelde idareci olan bayanların masalarında, kocalarının aşırı kıskançlıklarının ürünü; karı-koca ve çocuklarıyla birlikte resimleri bulunur, hâlbuki sizinkinde sadece kızınız Nedret’in resmi var…”

“Doğru! Nedret Ender; benim hayat ağacım. Ve anlatmaya çalışayım. Daha doğrusu öncelikle sorma gayreti yaşayayım. Önerilerimi mi ilk sıraya alayım, yoksa beni mi?”

“Bağışlayın efendim. Mutlaka biliyorsunuzdur bir şiir var, sevgiye açlık ve kimsesizlik uğruna. Benim de yaşamım bu; sevgi uzaklığında kimsesizlik. Sevdiğimi, sevildiğimi sanıp kullanıldığımı fark ettiğim bir süre yaşadım. Açık konuştuğum için bağışlayın öğretmenim. Çocuk psikolojisini bildiğiniz gibi ergen psikolojisini bildiğinizi, insan halet-i ruhiyesini(3) de çözümleyebildiğinizi geçirdim aklımdan...

Şiirin başlangıcı şöyleydi, hatırladığınızdan eminim; ‘Yıllar var, bir kılıcım kapalı kında…(18) ve de ‘Şefkatine inandığım biri var gibi!’ Hakkım yok, siz beni, ben sizi tanımıyorum, ama kızımın şefkati sizden gördüğüne ve bunun devam edeceğine inanıyorum. Peki, sonra? Ve kızım benim de muhtaç olduğum şefkati bana iletebilecek mi? O halde önce sizi anlatın bana. Ve keşke ayağa kalkıp dinlesem sizi!”

“Şiirin başlangıcı; “Yıllardır ki” olacaktı. Konuya gelince; duygularınızı anlamaya gayret edeceğim. Öncelikle söyleyeyim ki, eşim yok, dulum, o bir trafik kazasında vefat etti. Sizinle karşılaştığımız günün bir gün öncesi ölüm yıldönümü idi, rahmetli kocamın mezarından dönüyorduk kızımla. Sebebi; sanki kocamı ben öldürmüşüm yahut da ölümüne ben sebep olmuşum gibi onun ailesinin beni de, kızımı da kabul etmemesi, onlarla birlikte mezarını ziyaret etmemize soğuk bakmaları, uzak durmaları…

Ben kendi kendime ayaklarımın üzerinde durdum ve yükseldim…

Evlenmemize gelince; aileler istedi, sevgi olmaksızın evlendik, bedenlerimizi üleştik sadece, anlatabildiğimi sanıyorum. Siz ne diyeceksiniz peki, esas konuya geçmeden evvel?”

“Kısaca; benim için yanlış bir görüş… ‘Sevgi, aşk’ deyip de, kenarından-köşesinden bile ilgisi olmayan bir birliktelik, neredeyse keçiboynuzu niteliğinde, bir dirhem bal için, bir çeki odun çiğnemek gibi. Bir kaşık sevinç, bir kazan dolusu hüzün… Bir öğün gülümseme, diğer öğünler gözyaşı… Neşe-hüzün, alkış-sitem, iyi-kötü, akla gelirse, ama eşimin aklının ucundan bile geçmeyen ikilemlerin iyi görünenleri…”

“Anladım. Nedret Nadire’ye gelince; eğitim, hatta sevgi noksanlığı gördüğüm anneanne ve anneye karşın bakıcı Kiraz’ın Nedret’e davranış biçimleri neredeyse sıfır mertebesinde. İyi bir hizmetli, hizmetçi olabilir, ama Çocuk Gelişimi ve Eğitimi konusunda hayır! Size yardımcı olabilecek biri için araştırma yapmama rağmen mahcup olmayacağım bir sonuca ulaşamadım. Adaylar var, ama ‘Şu’ diyeceğim bir sonuca ulaşamadım, maalesef, bu konuda cesur olduğum vakit size ulaşacağım, mutlaka. Bana biraz süre verin lütfen. Sonra da sonuç için ya; ‘Geliyoruz!’ yahut da ‘Bize buyurun!’ diye size haber salayım. Sanırım bence Kiraz’ı üzmemek için ‘Bize buyurun!” şeklindeki ikinci seçenek daha uygun!”

“Kabul! Hem her ne şekilde olursa olsun. Bir teşekkürle de yardımınızı savuşturup unutamam. Unutmayacağım…”

“Sanırım ben de… İsterseniz Nedret’leri çağırayım, kucaklaşın!”

“Mutlu olurum, çağırın lütfen!”

“Faaliyetlerinin bitimine üç-beş dakika kaldı, bu süre içinde bana tahammül edebilirseniz, sürenin bitiminde alıp getiririm onları…”

“Ne demek, ömür boyu… Galiba kısa süre içinde haddimi aştım, affedersiniz…”

“Kısa süre içinde affedildiniz. Üzülmeniz gereksiz. Saklanmak istenen gerçeklerin aniden su yüzüne çıkması her zaman sakıncalı olmayabilir, sanırım!”

Sözlerinin anlamını soramazdım, ama çözümü zor bir bilmece gibiydi. Başlangıcın ertesinde aynı duyguları yaşıyor olabilir miydik? O dürüsttü, aileler istemiş mantıksal olarak bir süre yaşamlarını üleşmişlerdi kocasıyla.

Ben ise aptalca sevdiğimi zannetmiştim. Bir kalbe iki sevginin sığmayacağı, yeni bir sevgi için diğerini atamayacağım inancındaydım. O halde ilk yaşadığımı; bir şaşkınlık, beğenme, hoşlanma hatta cinsel bir arzu olarak mı yorumlamalıydım, yaşadığım dört yılı biraz geçen süre için?

Kararsızdım. Bugünü yaşamak arzusundaydım, dünleri, geçmişimi aslında yaşamamışım gibi kişiliğimi yitirmeyi göze alarak bu kadar basit düşünmem yanlış değil miydi? Yarım bardak suya bakış açısı önemliydi ve ben bana hükmetmek için o bardağın dolu tarafından bakmalıydım; “Allah’ım, çok şükür!” demek, diyebilmek için.

Çocuklar ve gencecik bir öğretmen geldi; çocuklara ve velilerine nasıl davranması gerektiğini bilen. Öğretmenle selâmlaştık, çocuklarla kucaklaştık. Hafta sonuna yakın bir gündü vedalaştığımız.

Depoya henüz ulaştığımda aldım Devrim’in telefonunu. Ben içtendim onu “Devrim” olarak anmak için, haddimi ve haklarımı bilmeme rağmen. Telefonda adını görünce şaşkınlaşmıştım, aptal bir âşık gibi;

“Eee! Iıı!”

“Sadece; ‘Alo!’ veya ‘Merhaba!’ diyecektiniz!”

“Bağışla çok güzelsin, sesin de çok güzel!”

“Görüntülü aramadım ki!”

“Aklımda, hayalimde olunca…”

“Zırvalamayın…”

“Nasıl yani?”

“Daha dün bir, bugün iki, erken değil mi?”

“Zamana hükmetmek mümkün değil ki! Zaman bazen erken gelemez mi, sanatkârın dediği gibi ayrılığın bile zamansız geldiği(19) gibi?”

“Anlamaya çalışacağım! Ancak şu an sormak istediğim şu; yanımıza gelen Nedret’in öğretmeni. Sizin öğretmeniniz olmasını aklımdan geçirmek üzere olduğum Nursevil Öykü. Onun hakkındaki ön fikriniz nedir?”

“Siz uygun gördünüzse asla itiraz etmem!”

“O halde koşulları konuşmak için yarın Nedret’le birlikte öğle yemeğine bekliyoruz sizi, arzu ettiğiniz bir şey varsa…”

“Size zahmet olmasın!”

“Var mı?” “a” harfi olağanüstü uzunlukta idi, “ı” harfi ise keskin bir virajı dönmüştü!

“Farkında mısın Devrim? İlk sitem!”

“Sen…

Devrim…

İlk sitem?..

Üstelik başka sitemlerimin de olacağının şüphesi ile?”

“Yeter ki kızma, üzülme, dün tanıdım seni, bugün kahrolurum. Anlamaya çalışacağım, ben asla hükmetmem, ‘Lütfen!’ derim. Bu sözümü kabullen lütfen!”

“Ben de sana içimden geldiği gibi sadece Güneş demek isterim ve beni anlayacağını umut ediyorum, ama öncelik çocuklarımızın düşünceleri…

Onların hükümleri bize önderlik etmeli! Anlatabildim, değil mi?”

“Sevgi, ya da uzaktan uzağa da olsa elini uzatman için bir umut?”

“Var! Ve sen ne düşünüyorsan, içinden ne geçiyorsa ben de aynısını yaşıyorum, seninle uçakta ilk karşılaştığımız, seni gördüğüm ilk andan beri. Farkımız senin benim eşim olduğu endişen, benimse bakışlarındaki yalnızlığının, kimsesizliğinin acı ve özlemini hissetmemdi.”

“Seni seviyorum…”

“Telefonda ve bir çırpıda! Kabul edilmedi, ama ‘Gerçek benim duygularımla ilgili olarak görüşmek üzere!’ demek istiyorum. Anlamı; kısa, kesin, öz…

Değil mi?”

“Tam olan bir bütün, yarım yaşayabilir mi? Bir düşün istersen!”

“Anladım, yarın öğleni, çocuklarımızın da bizimle aynı fikirde olacakları umuduyla özlemle bekleyeceğim!”

“Sanırım umudunda seni özlem olarak yalnız bırakmayacağım.”

Acilen kendime uygun bir plân yaptım. Deponun rafları, dolapları temizlenip özenle istiflenip düzenlenmeliydi. Depocu, Depo Memuru, hatta Depo Müdürü olan Necmettin, bu işin piri(1), üstadı, ustasıydı, ayrıca fazladan mesai kazancı da hoşuna giderdi. Eh! Kiraz da ona yardım ederse işler kolaylaşır, çabuk biter, kendilerine de ayıracak zamanları da olabilirdi özel ve tüzel belki, hemen, belki hemenden de yakın, hemenden sonra belki de, kim bilir, belli mi olurdu? İkisi de gençti, kalan zamanı faydalı ve olumlu kullanabilirlerdi, ateşle-barut gibi(20) olsalar da. Şanssızlık yaşamamaları umudumdu, başlangıç olarak, inşallah.

“Yahu be mübarek Güneş! Her iş bitti de çöpçatanlık(1) sana (“bana” anlamında) mı kaldı?”

Necmettin’e şifahen, Kiraz’a önce telefonla, sonra da akşama resmen görevlerini tebliğ ettim.

Kızımla beraber biz mi? Önce Kiraz’ı Necmettin’e yardım etmesi için depoya bırakacak, sonra da annesinin mezarını ziyaret edecektik sabahtan. Okuyacak, üfleyecek, dua edecek mezarına çiçek dikip sulayacaktık.

Mermercilerle konuşup benim vaktimin müsait olduğu bir gün de mezarını yaptıracak, başına bir çam fidanı dikecektik, gene Nedret’le beraber tabii. Mezarın hesabına, yani belli ölçülerine göre uygun olarak kesilip biçilen mermerlerin montesi(2) zor olmayacak, fazla vakit almayacak gibime geliyordu.

Sonra…

Sonrasını gerçekleştirecektik, ayrı ayrı iki artı bir buket çiçek alarak. Kız kardeş olarak Nedret Nadire, kardeşi (aday olarak) Nedret Ender’e sevgiyle sunacaktı çiçeği, tıpkı gelecekteki öğretmeni Öykü’ye, kim bilir belki (gelecekteki annesi demek istediğim) Devrim’e de. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi. Bu konuda kimsenin, hiçbirimizin önceliği yoktu.

Gerçek sevgi ve özlem böyle bir şey olsa gerekti, bağnaz(1) düşüncelerle kendimi inandırmakta güçlük çekiyormuşum gibi görünsem de, Allah’ıma şükrederek yaşamımda ilk kez Devrim’e karşı böyle duyguları hissettiğime inansam da. Kısa, kesin ve öz olarak ifade etmeliyim ki; Seviyordum, inkârda zorlanacak, iddiada ölecek gibi ve kadar, gerçekti bu.

İnsanın plânlı-programlı bir yaşam şekli içinde yaşaması normal sayılabilir miydi? İnce eleyip sık dokumak(3) şeklinde bir yaşam haldır-huldur(2) bir yaşam şekline göre daha uygun olmalıydı.

Misafir edileceğimiz(!) eve geldik, zili çalmak yerine kapıyı tıklattı Nedret parmak uçlarıyla. Öykü açtı kapıyı ve hemen kucaklamak istedi Nedret’i elindeki çiçeğe dikkat etmeksizin; “Canım! Canım!” tezahüratlarıyla. Benzeri diğer iki çiçek benim elimdeydi. Sadece çiçekleri takdimde ufak bir sıralama hatası olmuştu, görünen. Çiçeği öğretmenine uzattı kızım;

“Öğretmenim bu çiçek, sizin!”

Öğretmen bu kez onu hoppacık yapar gibi(2) kucağına alıp bu kez gürültülü bir ses çıkartarak öptü kızımı. Kızımı yere bırakarak ayağa kalkmaya çalıştığı sırada bana bakışları değişik gibiydi. Sanki yaşamında ilk kez bir erkekle karşılaşmış, etkilenme hakkını kullanıyormuş gibiydi, hüsnü kuruntum(2*) olmadığı gibi, “Hoş geldiniz!” diyerek elimi sıktığında da içten davranışı, sanki suçlu benmişim gibi Devrim’in gözünden kaçmamıştı.

Bakışlarında fırça yiyeceğim, ya da değişik boyutta bir sitem yaşayacağım ayan beyan(2), kesinkes belliydi.

Kızım iki çiçeği birden aldı elimden, önce Nedret Önder’e verdi kucaklarken;

“Bu senin kardeşim, lütfen kabul et!” dedikten sonra, eğilen öğretmeninin elini öperken;

“Buyurun öğretmenim! Çiçekleri babam aldı!” dedi. Üstat; “Şimdiki Çocuklar Harika(21)derken yerden göğe kadar haklıydı. Kızım ayaküstü Öykü ile yakınlaşır gibi olduğumu hissetmiş olsa gerekti, görünen tavır; benim yönümden, benim için yemin edeceğim kadar yanlıştı.

Devrim’in selâmlaşmak amacıyla elini tutmak isterken, beni kendine doğru çekti, sessizce, kelimeleri öksürür gibi yuvarlayarak, fısıldarcasına emretmişti;

“Sen benimsin! Çabuk, yemekten önce konuya gir ve o bakışları kesinlikle reddettiğini açıkça ve hemen belli et!”

Ben de fısıldarcasına ilettim sözlerimi;

“Kıskandın mı yoksa?”

“Seven kıskanır, bunu unutma! Sonrası da var tabii, katlanabilirsen!”

Bu tehdidin benim için cehennem azabı şeklinde gerçekleşeceğinden adım gibi emindim. Bedenimi kanepeye iliştirmeye çalışırken Öyküyü çağırdım karşıma;

“Gel kızım! Karşıma geç şöyle, önce ben söyleyeyim, sonra senin dileklerini dinleyeyim…”

“Olur abi!”

“Anlaştık, sevindim. Eşimi, yani Nedret’in annesini yitirdim, bilmediğini düşünüyorum. Evde her türlü hizmetimize koşan, evimizin işlerini halleden eşimin emaneti bir kız kardeşim var. İyi çocuk olduğunu söylemeye gayret etsem de, eğitim ve kültür bakımından sadece benim değil, çevremin de görüp bildiği şekilde noksanlığı var. Buna karşın her şeyi bildiği iddiasında, kısa bir şehir tecrübesi ve Nedret’e baktığını zannetse de…

Kızımın eğitimini, başlangıçta asil bir öğretmen olarak geçireceğinizi, Kiraz’la aranızda bir sorun çıkmayacağını düşünerek eğitim görevini evimde yönetmenizi düşündüysem de, özellikle karşı taraf için bu konuda kesinlikle emin olamadım. İkiniz arasında bir tatsızlık olmayacağına inanmamamı da, bu yanlışın yaşanmayacağına endişem olmayacağını da söylemem mümkün değil…

Senin hakkında Müdür Devrim Öğretmenin de anlatmadığı için fazla bir bilgim yok. İlk karşılaşmamızda intibaım(1) ve Müdire Hanımın kısacık ilettiği kadar. Çocukların Kahvaltı Salonunun bir kenarına iliştirilmiş bir odan olduğunu, orada kaldığını, okumakta olan bir erkek kardeşinin olduğunu biliyorum işte, o kadar. Sanırım daha fazlasına da ihtiyacın yok. Bu nedenledir ki rahat, huzur ve ahenginin bozulmaması arzusu ile Nedret’e ders vermen, çalıştırman için seni evimize buyur etmeyi aklımdan geçirmiyorum…

Devrim Müdürüm eğer izin verirse, hem onun çocuğu da yararlanır düşüncesindeyim, okulda verin çocuklara arzuladığım eğitimi, siz plânınızı yapın, ben ona göre istediğiniz her ne olursa olsun ona uyarım, ola ki farklı bir durum hâsıl olursa(3) haber vererek. Sabahları okula Kiraz getiriyordu zaten, ben de getirebilirim, akşamları da kızımı almak benim için sorun olmaz…

Ayrıca söylemem gerekli ki; yalnızlık Allah’a mahsus. Bir arkadaşım oldu, şimdilerde ise ‘Bir arkadaşım var!’ iddiasındayım. İkna edebilirsem onunla evlenmek, bir yuva kurmak istiyorum. Seni geleceğim düşüncesiyle evime davet edemeyişimin bir nedeni de bu. Anlayacağın bana göre olduğu gibi, sana göre de rüzgârdan nem kapan, kıskanç tabiatlı, şüpheci bir abla desem yanlışım olmaz gibime gelir. Sanırım karşılaştığınızda seveceğini sanıyor, umut etmek istiyorum. Ancak hemen ifade etmeliyim ki konuyu ilk kez kızım karşısında, onun iznini almadan dile getirdim, onun tavrının ne olacağını şu an kestiremiyorum bile…”

Konuşmam gereken ücret, sağlık, gezip, hava alma, hafta sonları, gibi birikmiş konular olmasına rağmen kızım da beni dinliyormuş ki parladı birden;

“Ben annemden başkasına ‘Anne!’ demem asla!”

“Sen istemezsen zaten ben seni üzmem, hem zorlamam, hem de evlenmem. Ama o evimizde olsa seni sevse, kucaklasa, seninle ilgilense, sana istediklerinin tümünü yerine getirmek için çalışsa, aslında benzetmek yanlış bir seçim, ama sana öz annen gibi devamlı vakit ayırıp öz annen gibi davransa fena mı olur ki? Sen ona istersen; ‘Abla, hanım, bayan, cicianne’ falan gibi istediğin şekilde hitap edebilirsin…

Tabiidir ki ben onu sevdiğim için sana; ‘Onun iyi bir insan olduğunu, aranızda asla ayrı-gayrı gibi bir mesafe olmayacağını söyleyeceğim, ama asla beynine hükmedip fikrini saptırmak için değil. Sen benim dünyamda teksin, biricik çocuğum, meleğimsin, senin için sadece evlenmekten değil, yaşamdan bile vazgeçerim. Yaşına bakmaksızın büyük bir kızmışsın gibi sana sevgiyle anlatmamın, seni saygıyla saymamın nedeni bu…”

“Gene de bilmediğim biriyse kızarım, olmaz. Evlenemezsin. Ama Devrim Öğretmenim gibi biri olursa, bak o zaman ‘Hayır!’ demem, düşünmem, onu da, hep öğretmenlerimi de bana annem gibi davrandıkları için çok seviyorum. (Çok” derken “o” harfinin uzunluğunu inkâr edemezdim!) Çevremdeki diğer öğretmenlerin hepsi çok küçükler zaten. Başka da birilerini tanımıyorum, Kiraz Abladan başka, o da küçük zaten.”

“Bak hele! Dört yaşına basmıştın, de mi?”

Fark etmediğim Nedret Ender’in tavrı idi, büyük bir bağırış ve desibeli(1) yüksek bir sesle;

“Nedret’in babası Güneş Amca sizi seviyorum, ama baba özlemim çok! Size ‘Güneş Amca’ da derim, ‘Baba’ da derim!”

“Sevgili Nedret! Kızıma da söylediğim gibi sana da söyleyeyim, yaşlarınız oldukça küçük, bu şekildeki olayları hemen kabullenmeniz kolay değil, ama zor da değil ve fakat zaman alır, kıymetli bir zaman dilimi heba olur. Hem ortada fol yok, yumurta yok, benim arkadaşlığımdan başka, öyküyü, senaryoyu siz oluşturdunuz şu anda. Sizi anlamakta zorlandım. Ben sevdiğim dediğim insandan vazgeçebilirim, mademki siz bizi birbirimize yakıştırdınız. Nedret kızım, annen de rıza gösterirse size uyarım ben, Devrim Hanımın yani öğretmenin de fikri neyse ona da gereği için boyun eğerim!..

Biz buraya Öykü Öğretmenle eğitim ve bununla ilgili zaman, mekân ve ücret konularını görüşmek için gelmiştik, konu nerelere yöneldi, Öykü Öğretmenin yanında ve de Devrim Öğretmenin sessizliğinde bu konuşmalar hiç de yakışmadı bana. Özür dilerim.”

“Asıl ben özür dilerim baba!”

“Ben de sizden özür dilerim anne ve Öykü Öğretmenim!”

“Yaşlarınız gereği anne babanızın evlâdı olarak tepkiniz gayet normal. Nasıl ki sizlere bebeklerin nasıl olduğunu çekinmeksizin anlattım, o halde ilk dersimizde çocukları olan yalnız yaşayan anne-babaların da yuva isteklerinin olabileceğini normal karşılamamız gerektiğini anlatıp öğretmeye çalışacağım, tecrübem yok, ama öğrendiklerime ve kendimi vererek kitaplardan ve internetten tekrar araştırarak öğreneceklerime göre…”

“Konu anlaşılmıştır. Öğretmenlerim! Karnımın zil çaldığı kulağınıza erişmiştir herhalde. Ne dersiniz?”

“Isıtalım, hemen!”

Yanımdan geçerken omzuma dokundu Devrim. Galiba amaç; Öykü’nün bu davranışı görmesi idi. Öykü bu amacın şekillenişini fark etmişti bence, lâmı-cimi yok(2)!

Yemek güzeldi(!) hapırsa da-köpürse(2) de, baba-kız yememiz gerekiyordu. İnsan hatır için çiğ tavuk bile yerdi, değil mi? Ben sevmiyorum diye, kızım da sevmiyor, tercih hakkı sorulursa, kesinlikle “Evet!” demiyordu. Kiraz da bize alışmıştı, patlıcan almıyor, pişirmiyordu, onun -eğer varsa- patlıcanı sevme hakkı (da)  kısıtlıydı.

Yemekten sonra;

“Hadi bakalım, ilk derse başlayın, sonra da gezdireyim sizleri.  Hatta bugünü yaşadığımız için sizleri akşama acıktığınız anda yemek yemeye, sonra da pastaneye götüreyim…”

“Yemeğimizi beğenmediniz yani?”

“Nerden çıkartıyorsunuz bunu Devrim Öğretmenim?”

“Bizler hissederiz, Anaokulu idarecisi ve öğretmenleri olarak. Tavır, eda, davranışlar, mimikler gözlerimizden kaçmaz. Neyse çocuklar, teklifi kabul edelim mi?”

“Peki, anne!”

“Peki, anne! Özendim ben de ‘Anne’ demeyi!”

“O zaman peki, baba! Ben de özendim Nedret gibi. Baban, eğer beni de seni kucakladığı gibi kucaklarsa…”

“İstekle! Hem Devrim Annen beni kabullenirse…”

Ses çıkarmadı Devrim, belki de Öykü’den çekinerek. Anaokulu Müdiresi olmuş genç bir kadın;  “Sükûtun ikrardan geldiğini bilmez miydi?(22)

Dolaştık, evimi, çalıştığım depomu gösterip gezdirdim, reklâm imkânımı göz ardı etmeden. Malûm gençler temizlik, rafları tanzim ve düzenleme işlerini bitirmişlerdi, sorun yaşamadım! Sanırım erkenci davranmıştım.

Kiraz’ın dileği ile (yemek ile ilgili yaşadığımız fasıldan sonra) Ahmet için Kiraz’ın köyüne gitmek Devrim-Güneş olmamızdan önce sorun olmamıştı bizim için, damat adayı Ahmet’in sağdıcı, gelin adayının amcası gibiydim, ben başıma, kızımla.

Antrparantez olarak hemen eklemeliyim ki; bu bir çözümün işaretiydi aslında benim için. Çünkü Kiraz ve Ahmet boşuna kira ödediğim depodaki ev eşyalarının sahipleri olacaklardı, düğünlerinin hediyesi olarak.

Bu vesileyle hemen eklemem gerekli ki; şimdi benim eşittir bizim olan evde daha önceden biri büyük, diğeri küçük içlerinde altın olan iki kutu vardı; Nisan ve Nedret Nadir için. Biri benim ekleyebildiklerimle 32 adette kilitlenen, diğeri dört adet Cumhuriyette takılı. Evlendiğimiz tarihten itibaren Nisan için babasının ve ek olarak benim biriktirdiklerim, Nisan’a ve Nedret’e ait kutular hatıra olarak kalmak üzere, üç kutu olarak aynı adetlerde ve tutumda yenilenecekti.

Devrim, Nedret Nadir ve Nedret Ender’in yaşları kadar Cumhuriyet altınları aynı kutulara istiflenecekti, vasiyetim olarak, gelecekleri için…

Konuya yeniden döneyim.

İskender yedik geç olmayan bir vakitten sonra ve gecikmeden değişik siparişlerle tatlılarımızı da yedik bildiğimizi sandığımız bir pastanede, şehrin merkezinde.

Evlerimize döndük, “Evli evine, köylü köyüne” sloganıyla.

Yüreğim hop oturup, hop kalkmak telâşı içindeydi, olmayacak bir şey dense de; iki çocuk, bir genç öğretmenin yanında sevdiğimden ilgi beklemek gibi. Ama gerçek değil miydi, insan dilese tekeden süt sağar, içinden geliyorsa hiç olmazsa elini uzatırdı, devamlı olarak çocukları öğretmenleriyle öne katarak biz arkada kalarak yürüdüğümüzde. Elim yalnızlığın mahkûmiyetini yaşamazdı bana göre.

Evlerine bıraktım evlerine ulaşmayı dileyenleri, kuru bir “İyi geceler!” temennisiyle, kaderime rıza göstererek...

Devrim’in “Evet!” demesini beklediğim bir gece başlama telâşının arifesi içindeydi. Sessize aldığım telefonum kımıldadı;

“Teşekkür ederim!”

“Hayrola bir tanem, neden?”

“Orta karar bir sitem…”

“Şuna ‘tehdit’ desene, neredeyse ölecektim!”

“Ölme! Bizim için yaşa, sev, yedir, içir, büyüt, mutluluğu alkışlatıp bir evlilik, bir çocukla olmama rağmen bilemediğim, yaşamadığım mutluluğu, saadeti, mesut olmayı öğret bana…”

“Bir kere bile ‘Seni seviyorum!’ demedin, çok şey istediğinin farkında mısın?”

“Seni çok seviyorum Güneş!”

“Benimle evlenir misin Devrim Asude!”

Sessizlik ve hıçkırık ve sanırım istemese de telefonun kendiliğinden kapanması…

Yaşam başlamalıydı bizim için, hem mutlaka, yarım kalmamalıydı.

Ben açtım telefonu bu kez;

“Evet?”

“Sonsuza kadar seninim, ama bırak bu gecenin mutluluğunu sen yanımda olmaksızın yaşama gayreti yaşayayım. Sanırım senin bir deyişindi, eklentisi benden; ‘Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!’ Güneş, Devrim ve iki Nedret için…

Ve dahi ufak bir dileğim. İki dünyada, iki yalnızdık. Allah yönlendirdi belki bizi birbirimize doğru, çocuklarımızın isimleriyle, bir ve beraber olmamız için, inanıyorum. Mademki Allah bir yön çizdi bize, eğer nasip eder de bizim de bir çocuğumuz olursa onun adı da yüce Allah’ımın emri gibi ‘Nedret’ olsun. Ama eklentisi; benim kızlık soy ismim ‘Yiğit’ olursa sevinirim;  yani ‘Nedret Yiğit’ gibi”

“Emir; demiri keser bir tanem, canım, sevdiğim, sevgilim. Senin dileğine nasıl ‘Hayır!’ diyebilirim ki? Yeter ki Allah bizi o bebeğe de kavuştursun, eriştirsin. Şu an senin için indimdeki başka sıfatları sıralamıyorum, güçsüzüm. Kısaca; bir mabut diler de, kul hayır mı der, onun dileğine, emrine? Fotoğrafın vardır inşallah! İmza atmasını da biliyorsan bizim için mesele kalmamış demektir…

Pazartesi Öykü ve diğer öğretmenler baksın çocuklara ve idareye. Anne ve baba olarak çocuklarımız için Nikâh Dairesinde olalım beraber. Seni çok seviyorum, senin beni sevdiğin gibi ve kadar. Pazartesi günü ilk Nikâh sırasını alalım bizim için, eşim ol, çocuklarımızın anneleri ol, ömrümüzün sonuna kadar, beraber…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nedret; Nadir. Ender. Az bulunurluk, azlık, seyreklik, sayıca yetersizlik.  Nicelik bakımından alışılanın, umulanın veya gerekenin altında olma durumu.  Gök gibi parlak ve ferah bir gönle sahip, neşeli yiğit. (Nedret Nadire, Nedret Ender, Nedret Yiğit)

Asude; Sakin, rahat, sessiz, rahatlamış, sükûna ermiş, kederden ve sıkıntıdan uzak, rahat ve huzur içinde.

Devrim; İnkılâp; ıslahat, iyileştirme.

Doruk; Şahika, yüksek, yüce, dağın en üst noktası, zirve.

Hıdır; Ölümsüzlüğe kavuşmuş, bir kimsenin en zor zamanında beklemediği kişi, yardımına yetişen kişi

Hümaşah; Başına gelen kişiye şans getiren anlamındadır. Oldukça güzel bir anlamı olan bu isim şans anlamının yanı sıra talih kuşu ve kısmet, mutluluk, saadet anlamları da taşır. (Hümaşah Sultan, Şehzade Mehmed'in tek çocuğudur, I. Süleyman'ın ve Hürrem Sultan'ın torunu. Babası ölünce İstanbul'a getirildi ve babaannesi Hürrem Sultan'ın yanında yetişti).

Meftun; Çok manası olan ve erkeklere bu şekilde, kızlara “Meftune, Meftuna” şeklinde konulan bu ismin manası; “Tutkun, gönül vermiş, verilmiş, vurulmuş, hayran olmuş, hayran olunmuş, şaşmış, şaşırmış, âşık ya da fitneye düşmüş, belâya karışmış, sihirlenmiş, tutkun” anlamlarındadır.

Mesut (Erkekler için), Mesude (Kadınlar için); Saadete ermiş, mutlu. Sevinçli.

Necmettin; Dinin yıldızı. Dinin parlak kişisi ve özü zengin olan. Manevi açıdan zengin olan, iyi kalpli, dinin yıldızı olan kişi.

Suna; Boylu, boslu, ince, biçimli, genç, güzel kız. Güzel ve sağlıklı hayvan. Erkek ördek. Yaban ördeği, göl ördeği. Yaprakları ince maydanoza benzer bir bitki.

Anacıl; Annesine düşkün olan.

Bağnaz; Bir düşünceye, bir inanışa körü körüne bağlanmış olma. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olup başka hiçbir düşünce ve inanışı kabullenmeyen mutaassıp, fanatik.

Bakir; El değmemiş, kullanılmamış, ayak basılmamış.

Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

Çıtır, Çıtırık; Asıl anlamı; birbirine girmiş, dolaşık, karışık olmakla beraber yöresel olarak, minyon, çıtı-pıtı, sevimli, “Alıp da göğsünde saklayasın!” anlamındadır.

Çöpçatanlık; Evlenme arzusunda olup da birbirine açılamayan, niyetlerini belli edemeyen kadın ile erkeğin arasını bulma, evlenmelerine aracılık etme.

Depresyon; Sürekli bir üzüntü ve ilgi kaybına neden olan bir duygu durum bozukluğu. Majör depresif bozukluk veya klinik depresyon olarak da adlandırılır.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. (Doğru hali; “Exitus Lethalis”)  Yunanca ‘sız..., çıkış’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş, ölerek çıkmış” ölü, ölümcül hasta, ölüm hali için kullanılır.

Feveran; Birdenbire öfkelenme, fışkırış, kaynayış.

Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.

Hegemonya; Bir kişinin bir başka kişi üstündeki baskısı. Bir devletin bir başka devlet üzerindeki siyasal ve ekonomik egemenliği.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kaos; Kargaşa, karışıklık. Evrenin düzene girmeden önce içinde bulunduğu, biçimden ve düzenden yoksun, uyumsuz ve karmakarışık olan durumu.

Kâşane; Köşk, saray gibi yapı.

Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş kimse.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.

Şarlatan; Mallarını ya da kendi bilgisini, niteliklerini överek saf insanları aldatan, dolandıran kimse.

Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.

Takatirik; Önemsenmeyecek şekilde olan, eski, kullanılıp atılmaya kıyılamamış.

Züğürtlük; Parasızlık, yoksulluk, hiçbir şeye sahip olamama.

(2) Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan,  gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Cıvık Cıvık; Gerekli olandan çok su ile karıştığı için biçimini koruyamayacak denli sulanmış olan, koyuluğu azalmış olan. Ağırbaşlı olmayan, çevresindekilere sataşan, sulu ve soğuk, can sıkıcı, kötü şakalar yapan (kimse).

Damdan Düşer Gibi; Bir olayın hiç beklenmedik bir şekilde gerçekleştiği zamanda, olayların gelişme sürecinin nasıl yaşandığı fark edilmeden yapılan iş, eylem. Hiç gereği yokken söylenen söz örneğin.

Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.

Gazete Kupürü; Bir gazete veya dergiden kesilmiş yazı.

Gelin Yengesi; Anadolu’da geline yardım eden kişiye verilen ad.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Hapırsa Da, (Hupursa Da) Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun her hal ve şartta vaz geçmeksizin uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Hoppacık Yapar Gibi; Hoppacık; Bir çocuk oyunu, iki  çocuğun sırt sırta verip de “Yerde ne var? Yer boncuk!” şeklinde başlayan tekerlemeyle bir birini sırtına almak şeklinde. Öyküde bu hareketin öğretmen ve öğrenci arasında öğretmenin öğrenciyi kucağında kaldırıp indirmesi tasvir edilmek istenmiştir.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafın kadın ve kadın tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

İttire Kaktıra (Gaktıra); Yapılması için ısrar ederek, hatta cebir kullanarak yapılmasını sağlamak.

Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.

Melül-Mahzun; Üzgün, üzüntülü, boynu bükük, hüzünlü, duygulu.

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Vıcık Vıcık; Kıvamı Çok Gevşemiş, Yumuşamış, Sulu. Ciddi Olmayan, Özden Yoksun Olan, Değersiz.

Zil Zurna Sırılsıklam Âşık; Aşırı ölçüde âşık.

(3) Âlâyı-Vâlâ (Âlây-ı vâlâ, Alay-ı vâlâ) ile Karşılamak; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük karşılama. Gösterişli, tantanalı, törenli, hata, kusur ve eksiklik olmaksızın karşılama.

Boş Bir Süt Şişesi Gibi Kapı Önüne Konulmak; Kişinin değerini yitirdiğinin, saf dışı bırakıldığının ifadesi.

Efkârlanmak; Üzüntüye düşmek, tasalanmak. Sıkıntı hissetmek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Hâsıl Olmak; Ortaya çıkmak, türemek, oluşmak.

İnce Eleyip Sık Dokumak; Titizlik göstermek, bir şeyleri en ince ayrıntılarına kadar araştırmak gözden geçirmek.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Kendi Kuyusunu Kazmak; Kendine zarar verecek davranışta bulunmak.

Monte Etmek; Bir yapıtı, bir taslağı uygulamak, kurmak, kurgulamak, yerleştirmek, montajlamak.

Mukayyet Olmak; Gözetmek, korumak, hâkim olmak, etki altında tutmak.

Sülük Gibi (Yapışmak); Sırnaşıkça, yapışık gibi birini rahatsız etmek, peşini bırakmamak, musallat olmak. Sıkıca yakalamak, tutmak, sarılmak.

Tasfiye Etmek; Katışık durumdaki bir şeyi katışıksız duruma getirmek, arıtmak, temizlemek. Bir ticaret kuruluşunu kapatmak.

Yok Pahasına (Bahasına Satmak); Son derece ucuz olarak satmak.

(4) Hakk, şerleri hayır eyler, / Zannetme ki gayr eyler, / Mevlâ 'm görelim neyler, / Neylerse güzel eyler! ve Hiç kimseye hor bakma, / İncitme gönül yıkma, / Sen nefsine yan çıkma, / Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(5) Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan kül” şeklindedir.

(6) Söz dilimizde “Su küçüğün, söz büyüğün” şeklinde dillendirilmektedir. Sözün aslı öyküde de ifade edildiği gibi “Sus küçüğün, söz büyüğün”  şeklindedir.

(7) Döndüm kıbleye doğru, açtım ellerimi… diye başlayan İbrahim TATLISES’e ait arabesk şarkının nakarat bölümü; “Bir kulunu çok sevdim o beni hiç sevmiyor, Kalbimi ona verdim artık geri vermiyor” şeklindedir.

(8) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(9) Aşk; bir mucizedir. (Ayşen BOZKUŞ), Aşk; en güzel mucizedir. (Sibel KARA). Diğerleri (Bir-iki örnek); Deliliktir.  (William SHAKESPEARE), Fedakârlıktır. Erol KARATEKİN, İbadettir. (Suzan KURAN),  Açgözlülüktür. (Oscar WILDE), Canın belâsıdır. (FUZULİ), Şuur bozukluğudur. (PLÂTON) , Örgütlenmektir. (Ece AYHAN)

(10) Kuyu başına vardım, Zeynep’i görem diye…” diye başlayan Barış MANÇO şarkısında “Zordur almak bizden kızı”  şeklinde bir tehdit(!) gizlidir.

(11) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… Uçan kuştan, esen yelden / sakınırım kıskanırım şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde; “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan… dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Âşık VEYSEL’e ait sandığım, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü.

(12) Hem ağlarım, hem giderim; İnsanın çok istediği bir şey olurken ortaya çıkan sıkıntıları görmezden geldiği (özellikle gelin olurken ağlanması) içten içe mutluluğun belirtildiği anlar için kullanılan bir deyim.

(13) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı (Çantası) şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan yerel bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

(14) Bir kereden bir şey olmaz; Ensar Vakfını koruma içgüdüsü taşıyan eski bir bakanın utanılacak sözü.

(15) Benim meskenimdir dağlar dağlar… Sebahattin ALİ kitabı, Sezen AKSU şarkısı.

(16) Aramızda sıra dağlar, dağlar mı olacaktı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup ese, Hüzzam Makamındadır.

(17) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

(18) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(19) Ayrılık zamansız gelir… Barış AKARSU Albümünden bir parça (Her veda zamansız, her veda erkendir).

(20) Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.

Pamuk ile mazot bir arada olmaz! diye bir söz dizisi yerel bir deyiştir, Türkçemizde yoktur. Türkçemizdeki yeri; “Ateşle barut bir arada olmaz!” şeklindedir, bilindiği gibi.

(21) Şimdiki Çocuklar Harika; Aziz NESİN’in kaleminden yazılı bu kitapta 8 kız çocuklu babada anlatılan Hikmet ve Suat’tan farklı olarak, 9. Çocuğa Sonol, 10. Çocuğa Buson adını takan baba, 11. çocuğun yola çıktığını öğrenince; “Bu da kız olursa, ellerini, ayaklarını keserim!” şeklinde konuşmuş. Allah’ın ilâhi takdiri, 11. Olarak doğan erkek çocuğun elleri ve ayakları yokmuş ve ancak 11 gün yaşayabilmiş.

(22) Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!”  sözüdür. ATASÖZÜ