Annesi hem çiçek, hem de yaprak ıhlamur, bir de garlı sabun(1) istemişti, babası olmayan, üniversiteyi bitirmek üzere, ekonomik sıkıntılar yönünden had safhada olan Tacettin’in.
Öyle ya, ev kadını olan annesi bakıma muhtaç, çeşitli arızaları, hastalıkları olan biriydi. Günde değilse de, haftada, haftada değilse de bile ayda bir kere doktora, hastaneye gitmesi, yaşamaya devam ettiğinin belirtisi olarak raporlarını yeniletmesi gereken pimpirikli(2) bir hastaydı.
Babası iyi ki sosyal güvencesi yerinde olan sıradan de olsa bir devlet memuruydu ve emaneti olan annesine bıraktığı dul, kendisi için de okulu bitirdiğinde kesilecek yetim maaşı vardı.
Ve buna ek olarak iyi ki başka kardeşi yoktu!
Ancak yatıp, kalkıp, doğrulup kendince ihtiyaçlarını gördüğü annesinin bitip tükenmeyen dilek, istek ve ricalarını karşılamakta çoktan çok zorlanıyordu.
Annesinin konumunu bilen komşuları yardım için örneğin; süpürge, yemek yapmak, çamaşır, bulaşık yıkamak gibi sorunlarının çözümünde yardımcı oluyorlar ve tavsiyelerde bulunuyorlardı;
“Zerdeçal artı zencefil artı bal karışımı, papatya artı nane artı anason, çiçek ıhlamur artı zeytin yaprağı kaynat iç. Oğlana söyle eşek sütlü sabun, garlı sabun alsın, onunla yıka saçlarını, vücudunu. Turşu suyu iç, Çubuk salatalık turşusu ye, ihtiyaçların için iyi gelirmiş (nereden biliyorlarsa, nasıl, kimlerden öğrendilerse?)…
Aç televizyonu, ne diyor hanım kızımız, ne diyor o göbekli, gözlüklü profesör, dikkate al, kölen Tacettin’e sipariş et, alsın, getirsin biricik annesi için. Tövbe! Tövbe! Annesi için para-pul önemli mi? Dul, yetim maaşı yetmezse, dersler önemli değil ki caaanım, ne iş bulursa yapsın, yetiştirsin, yetirsin…
Hatta biraz kenara köşeye de az-biraz para yığmaya gayret etsin, annesini sıcak sulara götürsün. Hatta tesettürlü(2) bir yerlerde deniz kumlarında bacaklarını dinlendirse, romatizmaları için fena olmazmış!
Annesini ziyarete yahut da yardıma gelenler, tek başlarına gelmiyorlardı, kimi kızı, ya da kızlarıyla, kimi yakınlarıyla geliyorlardı. Reklâm amaçlı fotoğraf bırakanlar bile vardı. Annesi içten pazarlıklıydı ve bu niyetini ziyaretine gelenler biliyorlardı. Çünkü Tacettin’in annesinin dileği oğlunu evlendirmek oğluna eş değil, kendisine hizmetçi almaktı!
“Şu; güzel kız, tahsilli, çalışıyor, yani maaşı var, hamarat(2), iyi de bir ailesi var. Şu kız nişanlısından ayrılmış, ama eli eline değmemiş nişanlısının hiç. Zengin, tek kız, evi, arabası var, miras da ona kalacakmış. Şu kız ise köylü, ama ağanın tek kızı. Hanı, hamamı, evi-barkı, tarlası-tapanı, uşakları-kuşakları, hizmetçisi-hizmetlisi varmış. Elini sıcak sudan, soğuk suya hiçbir zaman değdirmiyormuş. Çalışmana hiç gerek yok. Hangisini istersen, ama bence ağanın kızı şu köylüyü al, karın olsun, ona bak, yaşa!”
Ve bitip-tükenmeyen devamlı reklâmlar…
Sonuç; oğlunu satıp, hiçbir şeyi düşünmeksizin, dert etmeksizin ölünceye kadar ve ölesiye rahat etmek…
Sarı-çizik zeytini de unutmamalıydı. İlk daldığı baharatçıda kafatasının atmasına(3) çeyrek kalmıştı. Büyük poşetler paralıydı. Kasiyer banyo kesesi gibi bir poşete ıhlamur ve sabunları bir arada yerleştirmeye çalışmıştı.
Allah’tan yanında eşantiyon gibi daha önce parayla aldığı market torbaları vardı, üstelik doğayı bozmayacak şekilde geri dönüşümlü ve de kuvvetli…
“Bırak kardeşim, benim poşetim var!” deyince celâllenmişti(3), cüsse ve yaş itibariyle kendinden iri, büyük ve çirkin olan kadın, farkları; kadın lehine bire bir buçuk görünümünde gibiydi.
“Nerden kardeşin oluyormuşum senin?”
Handiyse; “Hanımefendi, de, lan!” der gibiydi, “Sen” diyen kadın.
Hışımla gelen dükkân sahibi olduğunu sandığı kibar, düzgün giyimli yaşlı bey yaklaşınca, çarşıda başka aktar mı yoktu ki;
“Gerek yok efendim, halloldu, değmez!” deyip, almak istediklerini tezgâh üstüne bırakıp dükkândan dışarıya çıktı, parasını ödemediği dükkânı kafasına not etmişti, bir müşterinin daima haklı olması ve fakat velinimet olmamasının görüntü, o müşterinin tanıdıklarıyla sohbetinde de velinimet olmayacağının belirtisi idi, konumu tartışılmayacak bir tezgâhtar nedeniyle.
Ihlamur ve garlı sabun…
Aha! Hatırlamıştı, eşek sütlü sabun da vardı, başka siparişler? Hatırlamaya çalıştı, yaz ortasında tahin artı pekmeze cebindeki para yetmezdi. Kısmi bir fırçayı göze alarak “Boş ver!” anlamında elini sallayarak “Meşhur” turşucuya yöneldi.
Kasadaki posbıyıklı, burnunu kaşıdığı mı, karıştırdığı mı ne yaptığını anlayamadığı yaşlı adamdan ziyade siparişinin tamamlanmasını bekleyen, Allah’ın boş bir zamanında özene-bezene yarattığına inandığı genç kız çekti dikkatini, sevgiye yakın, sevgi, ilgi, etkileniş dolu iç geçirdi(3) ve içinden de olsa benzetme yapmaktan çekinmedi;
“Umarım, onun da benim annem gibi onu turşu almaya zorlayan bir annesi yoktur!”
Tam bu sırada tezgâhtarın bulunduğu taraftaki duvarda büyük bir gürültü ile duvardaki raflarda duran plâstik, cam kavanozlar ve duvar saati üzerlerine doğru gelmeye başladı.
Sırtını dönüp genç kızı göğsünde saklamaya çalıştı, kafasını korumak yerine. Muhtemeldi ki böyle birkaç saniye içinde sona ermiş olsa da zaman insanlar için çok uzun sürmüş gibi gelebilirdi. Oysa handiyse(2) başlaması ile bitişi anında gerçekleşmişti (sanki).
Sürücüsünün egemenliğine uymayan bir kamyonet, heyecan içinde dükkânın o tarafındaki duvarına dokunuvermişti sadece, ama raflardakileri yerlerinden etmeyi becerecek kadar.
Tezgâhtar refleksle tezgâhın altına gizlendiğinden, yaşlı adam uzakta kaldığından bir şeyleri yok gibi görünüyordu. Perişan gibi görünen Tacettin, genç kızın kendisini iteklemesine katlanıp “Affedersiniz!” diyerek dışarı yöneldi, dalgın, sırtından, poposundan ve kendinden habersiz, belki de kafasına isabet eden herhangi bir kavanoz nedeniyle darbelenmesini önemsemeksizin baygın gibi sallanarak yürümeye çalışırken farkındasızlık halindeydi.
Genç kız koşup kolundan tuttu;
“Nereye?”
“Bilmem, bilmiyom!”
“Yürümeniz bile hata ve hatalı, hemen hastaneye gitmemiz gerek!”
“Neden? Ne oldu bana? Ölecek miyim yoksa?”
“Kafanıza darbe almışsınız galiba. Saçmalamanız bundan. Belki de çok Türk filmi seyrediyor olmalısınız, aynı replik(2)…”
Ana caddede bir taksiyi işaretledi genç kız;
“Şoför Bey, gazete-mazete bir şey var mı arabanızda, koltuğunuz kirlenmesin? Yoksa ben kâğıt mendillerle bu arkadaşın altını desteklemeye çalışayım. Kaza geçirdi, dalgın, kendi farkında değil, bizi doğru hastanemizin Acil Servisine götürün, lütfen!”
Şoför; “Hastanemizi” nereden biliyorduysa artık?
Şoför; anlayışlı, belki de part time(1) çalışan bir emekli yahut da “korsan taksi” deyimini hak eden biri olsa gerekti, gereğini yaptı.
Ortama yabancı değil gibiydi genç kız, belki okuyan bir tıp öğrencisi, belki pratisyen ya da daha ilerisi doktor biri olsa gerekti.
“Hocam!” dedi, ilk karşılaştığına; “Kafasında darbe sonucu şişlik, sırtında, belki poposunda da cam kırıkları var. Mutlaka röntgen ve tedavisinin olması gerek, ne olur, çabuk karar verin, ben sosyal güvencesi yoksa giderleri karşılarım efendim!”
“Kardeşiniz falan mı?”
“Sadece rastladığım sokakta bir yaralı, ismini bile bilmiyorum!”
“Anladım, görevliler soysunlar, röntgenlerini çeksinler, üstünden çıkanları bana getirsinler, kimmiş, neymiş, kimin nesi, kimin fesiymiş, öğrenelim, ailesine haber verelim. Sen de sana yakışmayan bu telâşe huyunu(1) bırak, yoksa doktor olamayacaksın Işılay, sana bugünden söylemesi benden…”
“Bir parantez açmama izin verin hocam. Bu adamın kendisini zerre kadar tanımıyorum. Dükkândaydık, dükkânın yıkıldığını fark edip çekinmeksizin anında siper oldu bana. Onun için nasıl üzülmem, neden telâşlanmam ki?”
“Kahramanın yani? Oldu olacak bu yaşında âşık ol, tam…”
“Bugün ikinci kez aynı sözü söyleyeceğim; tam Türk Filmi gibi…
O da bayılmadan önce; ‘Ölecek miyim?’ diye sormuştu!”
“Neyse filmleri geldi. Kafasında sadece darbe ve yaşadığı baygınlığın nedeni görünüyor. Sırtında ve poposunun bir bölümünde cam kırıkları ve sırçalar görünüyor, birkaç tane, fazla değil, ama gene de uzun sürecek bir operasyon gibi. Ailesine ve eğer sen kalmayı düşünüyorsan ailene telefon et, haber ver ve giyinip sen de ameliyata gel istersen, sevgilinin, yani hanginiz kahramansanız o mu, sen mi ben karar veremedim, tedavisine katıl!”
“Hocam! Etim ne, budum ne?
Ve karşımdaki bir gariban, kim bile, bilmiyorum, ceplerinden çıkanlar ve telefonundan ise belli. Eğer kalbim dürüst çalışır, o da bana emek vermeyi düşünürse sevgilisi olmayı neden kabul etmeyeyim ki? Bazen tesadüfler kader şeklinde neticeye ulaşmaz mı? Ama şu anda böyle bir şeyi düşünmek hiç aklımdan geçmiyor, okumalı ve önce doktor olmalıyım, hem sadece bir kişiye değil, ülkemde tüm ihtiyacı olanlara ait olmalıyım!”
“Bravo! Hipokrat’a(4) lâyık, ona şimdiden hazır kızım! Dediğim gibi telefonlarını et ve hemen bize katıl! Pratisyen ağabeylerin ve asistanlar işe çoktan başlamışlardır, bizler de gecikmeyelim…”
Genç kız Işılay önce kendi annesine telefon açtı;
“Biri, benim yüzümden yaralandı anneciğim, şimdi hastanede…”
Cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan annesi;
“Sevgilin mi yoksa kızım?”
Cevap vermeksizin, saygısına elleşmeden telefonu kapattı, söylenerek;
“Oh, Allah’ım! Suçum ne, ne günah işledim ki?”
Tacettin’in annesini aradı, onun telefonundan, “Annem” yazılı tuşa basıp sakin olmaya gayret ederek. Daha ağzını açamadan karşısı kahırla höykürdü(*3 sanki;
“Oğlum! Ihlamuru, turşuyu almayı unutmadın inşallah?”
Selâm-sabah… “Nasılsın?” demek yok, ille de sipariş…
“Ben hastaneden arıyorum, oğlunuz bir kaza geçirdi ve…”
“Ne yaptın kız oğluma, yoksa sen onun sevgilisi misin?”
“Nasıl, iyi mi? Neden? Hangi hastane?” gibi soru yok, “Sevgili misin?”
Telefonu kapattı, sinirden titriyordu.
Genç bir erkek ve genç bir kız…
Üstelik arkadaş olmayı bırak, birbirlerini tanımıyorlar bile. O halde hocası, annesi, karşı tarafın kırk kat yabancısı olan tanımadığı annesi bile neden hemen “sevgili” yakıştırması yaparlardı ki? Bari Tacettin sırçaları, cam parçaları temizlendikten sonra o da söyleseydi yahut da kendisi bizzat gözlerine bakarak sorsaydı da kare tamamlanmış olsaydı;
“Len Tacettin! Ben senin sevgilin miyim?”
Olmazdı, kabaydı, kendine yakışmazdı, usulünce sormalıydı sorusunu, ama şu anda aklına gelmiyordu o sorunun şekli-şemalı(1)…
Personelden, “Abi!” dediği, bilgisine inandığına sordu, adını vermese de, kısaca olayı anlatarak tanındığını hissederek;
“Aç, konuş! Ya da hiç açma! Nasıl olsa meraklı bir anne, defalarca arar, sorar, bıkıp usanmadan, sıkılmadan…
Sen sinirlenme, cevaplama, yanıma gel, telefonunu bana ver. Sorduğunda ben cevap vereyim; ‘He! Işılay Doktor oğlunuz Tacettin’in sevgilisi!’ diyeyim…
Hastanenin adını vereyim, gerçekten hasta değilse ki, inanıyorum, oğluna nazı ve kaprisiyle ‘İllâllah!’ dedirtiyor, atlasın bir taksiye gelsin. Eee! Karşıda bir Doktor Hanım, üniversiteyi bitirmekte çulsuz bir oğlan. Kim istemez ki böyle bir gelini?”
“Eee, Abi! Doktor da olsam, bakalım beni beğenecek mi? Kim bilir kimler kucaklamak istemiştir oğlunu? Ama kendisi mutlaka istememiştir, oğlu da okuyor olsa da varmamıştır onlara. Hep kızları doktorlar, mühendisler, subaylar isteyecek değiller ya!”
“Biraz sinirli misiniz, yoksa bana mı öyle geldi Doktor Hanım?”
“Hüsrev Abi, kaç kez söyledim, henüz doktor değilim, okul bitmedi ki daha. ‘Kızım!’ de! ‘Işılay!’ de! Her zaman ki gibi; ‘Bacım!’ de! Karına, kızlarına dediğin gibi; ‘Güzelim!’ de! Seneye inşallah ‘Doktor Hanım!’ dersin, o zaman kabul ederim iltifatını, sözünü!”
“Peki, Doktor Hanım!”
“Allah’ım ne olur bana sabır ver! Hasta sevgilim masadan kalkmadan yetişeyim, her kimse bilmediğim sevgilimle tanışayım bari!”
Sırçalar, cam parçaları fazla görünmese de küçük bir küvete sığdırılmaya çalışılıyordu ve işlem tahminen bitirilmek üzereydi. Tam poposundaki muhtemel sırça ve işlemlere sıra geldiğinde, narkozun etkisinde olduğu sanılan Tacettin aniden doğrulmaya çalıştı;
“İstemem, bu hanımlar burdayken indirmeyin bir şeylerimi, ya da bu bayanların hepsi çıksınlar dışarı!”
“Peki! Peki! Anladık! Dışarıya çıkıyoruz! Bugüne kadar eşleri için ‘Bayan Doktor!’ diye tutturan muhafazakâr, bağnaz(2) kocaları görmüştük, ilk defa böylesine rastlıyoruz. Sanki poposunu görmeye meraklıyız, tövbe, tövbe!”
Konuşan Işılay’dı ve dışarı çıkınca konuşmaya devam ediyordu;
“Bu adam, benim sevgilimmiş, hocam, annem, annesi tasdiklediler, bir tek kendi ağzından duymadım, bilmiyordum, tanışmaya gelmiştim, gördünüz, kovdu beni, bizi!”
Bildiğinden değil, aklındaki bir deyimden esinlenerek söylenmeye devam etti;
“Sırtı pire ısırığı gibi kimi nokta şeklinde, kimi geniş ısırıklarla doluydu ve kulağına ameliyathaneye kadar ulaşan sesler, yaralanan kişinin muhterem annesinin teşrifinin müjdesi gibiydi.
Ve Hüsrev çözüm üretme, onun derdine ve sesleniş diyemeyeceği bağırış ve çığırışlarına çare olabilme gayretindeydi.
Konunun tatlıya bağlanması gerekliydi. Anne-oğul, anne-doktor ve anne-Işılay konuşup anlaştılar (meselâ).
Ve anne oğlunun sadece durumu ile ilgili gereken konuları öğrenip tüm haklarını kullanmış olarak evine yöneldi
Tacettin yüzüstü yatmasına karşın, yan dönme hakkına sahip olarak yatıyordu, gecenin ilerlemiş bir vaktinde Işılay başına gelip bir sandalye çekerek oturdu, soran gözleriyle.
“Yüzünü mü dönersin, yan mı dönersin, sana kalmış. Yüzüne karşı konuşmam gerek. Çünkü kahramanımdın, bilmiyordum, öğrendim; biz sevgiliymişiz!”
“Anlamadım, nasıl? İsminizi bile daha yeni öğrendim Doktor Hanım:”
“Henüz doktor değilim, son sınıftayım, ismimi tekrar edeyim; Işılay…”
“Peki Işılay…
Hanım, sizi dinliyorum, biz nasıl sevgiliyiz?”
“Olay sonrası anneme “Bir yaralıya yardım etmem gerektiğini, eve gecikeceğimi söyledim; ‘Sevgilin mi?’ diye sordu, telefonu kapattım…
Annenizi aradım, sizin telefonunuzdan. Sordu, sorguladı önce, o da ‘Sevgili misiniz?’ diye sordu. Telefonu kapatıp Hüsrev Abiye verdim, o da anlatması gereken kadarını anlatmış ve fakat gayri resmi olarak sevgili oluşumuzu kutlamış, bir bakıma!
Ve daha hastaneye gelişimizin başlangıcında hocam Mehmet Abi sorguladı beni; ‘Sevgilin mi?’ diyerek. ‘Ne diyorsunuz efendim?’ dedim, fol yok, yumurta yoktu annem de geldiğinde.
Annem çok ısrar etti. Güzelmişim, doktor olacakmışım, para-pul önemli değilmiş. Beni mutlu edermişsin, mesut olurmuşum. O nedenle de sevgili olmamızda sakınca yokmuş! Peki, sen ne düşünüyorsun Tacettin?”
“Annenden iyi mi bileceğim Işılay?”
“Açıkça?”
“Işılay, güzelsin, okuyorsun, doktor olacaksın. Ben de okuyorum, muhtemelen öğretmen olacağım. Mezun olunca mecburi hizmetim olduğu için devletim beni atayacak, ama zamanı belli değil. Sen de mezun olacaksın ve devletim seni de atayacak bir yerlere, nereye, bilinmez. Üstelik benim bir de vatan borcum var, nereden bakarsan 3-5 yıl. Doktor olunca bu vakit içinde seni mutlaka gören olur, kıymetli bir insansın, benim gibi çulsuz değilsin…”
“Bunlar öykü niteliğinde fasa-fiso(1), hâlâ narkoz etkisinde olduğunun belirtisi önemsiz şeyler bence. Ben seni rahat bırakayım. Derslerin varsa arkadaşlarının adlarını ve telefon numaralarını ver ki, notlarını…”
“Bak, güzel kız, ‘Kıskanç(5)’ diye bir şiir var…”
“Biliyorum; ‘Sesini duyan olur, sana göz koyan olur…’ Hem ‘3-5 yıl bekleyemem!’ diyorsun, hem kıskanıyorsun…”
“Hakkım var mı? Bu, benim için ne haddini bilmezlik? Cüretimi bağışlayın Doktor Hanım!”
“Adım Işılay!..
Ve tekrar ediyorum, henüz doktor değilim. Beni hiç bilmeden, kendine dikkat etmeden bana siper oldun. Güzelmişim, önemsiz, belki de o hengâmede(2) hayatımı kurtardın, farkında değilsin. Sana ilgim yok, tipim değilsin, seni aşk denilen bir ibadetle de sevmiyorum. Ama seni beklemek, seni canımdan çok sevmek için arzu doluyum. Çabuk iyileş!..
Hissediyorum ki, turşucuya girdiğin anda bana ilgi duydun, hatta iddia ediyorum ki, etkilendin. Olayla beraber beni korudun, kolladın. Benim olmanı sağla, seni sevmeme izin ver, ilerle, benim de sana doğru ilerlememi, senin olmamı sağla!..
Çabuk iyi ol, ne olur! İleriki günlerde beraber çay içelim, yemek yiyelim beraber. Aşağılama kendini. Sen beni koruyan, yaşamama nedensin belki de. Tanrının yüceliğine ne akıl erdirilir, ne de karışılır, bizi oraya, kamyoneti o duvara sürükleyen bir güç var. O güç bana seni sevmemi emrediyor. Düşün ve kararını açıkla, bu zor değil Tacettin!”
“Narkozun falan etkisi yok Işılay. O dükkâna girer girmez, hakkım olmadığını bile bile, haddimi aşarak ilgi duydum sana. Sevmek geçti içimden yaklaşamasam, elini tutamasam bile tüm tabuları yıkarak âşık olmayı istedim o an sana. O kamyonet yardımcı oldu, seni koruma şansı yarattı bana!”
“Sonuç, peki?”
“Dünyaya tekrar gelmeyi düşünemeyecek, bu dünyanın sonuna kadar seni, seninle yaşamak istiyorum, eğer sen de arzularsan…”
“Narkoz falan gibi bir şeylerin etkisi altında değilsin, değil mi? Yalnız anlayamadım, bu bir itiraf mı, evlenme teklifi mi, hem bu kadar çabuk?”
“Yaşam kısa, değerlendirsek?”
“O halde çabuk iyi ol, seni sevmeme yardımcı ol, sensiz yaşayamayacağıma inandır beni…”
“Peki!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tacettin; Dinin Tacı.
Hüsrev; Padişah, hükümdar, sultan.
(1) Fasa-Fiso; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş (şey, söz)
Garlı Sabun, Gar Sabunu; Defne ağacının zeytine benzeyen meyvesinden çıkarılan defne yağıyla, prina ve palm yağlarından oluşturulan, aşağı yukarı bir yıl dinlendirildikten sonra piyasaya sürülen temizlik yanında cilt ve saç sağlığı için, çok iyi etkileri olan yararlı olan sabun. Genelde Hatay ve Güneydoğu illerine özeldir.
Part Time; Kısa, az süreli, bütün gün çalışılmayan, kısmen çalışılan.
Şekli Şemaili; Bir kimsenin dış görünüşü. Huy, özyapı, karakter, tabiat.
Telâşe Huyu; Çok telaşlı, çevresini telâşa veren, çabuk telaşlanan, karşısındaki insanları da hareketleri ile telâşlandıran insan huyu (Daha çok “Telâşe Müdürü” şeklinde kullanılır).
(2) Bağnaz; Bir düşünceye, bir inanışa körü körüne bağlanmış olma. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olup başka hiçbir düşünce ve inanışı kabullenmeyen mutaassıp, fanatik.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Pimpirikli; Gereksiz yere titizlik gösteren, kuşkucu.
Replik; Son söz. Oyuncunun sözü karşısındakine bırakırken söylediği son söz. Oyunda karşısındakinin sözüne gerekli karşılığı verme.
Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış. (Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır).
(3) Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İç Geçirmek; Derin bir soluk alarak, üzüntüsünü, içinden geçirdiğini, düşündüğünü, istediğini anlatmaya çalışmak.
Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.
(4) Hipokrat, İsmi; Tıbbın babası olarak anılan İyon hekim. Hekim olan babası tarafından yetiştirilip birçok yerde hekimlik yapmıştır. Anadolu’nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdürdü. Antik İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefe ile sımsıkı bağı olan hekimlik gözdeydi.
Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir. (Espri niteliğinde Hipokrat Yemininin Tıp Fakültesinde yapılma şekli; TIPOKRAT YEMİNİ)
(5) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın! / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. / Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.