Bir aileydik, annem, babam, üniversiteyi bitirme gayretinde olan (isminin nedeni belli) kardeşim Zafer ve Doğu Anadolu Dağlarında görev yapmaya çalışan Topçu Muvazzaf Subay (yine yaklaşık bir hafta on günlük farkı olan bir nedenle ismini hak eden) ben Cumhur…
Özellikle benim askerî okulda okumam ve genel itibariyle kısıtlamalar nedeniyle ailem, yaz tatillerini Zafer’in himayesinde ilimize yakın ilçelerde geçiriyorlardı.
Ve her annenin yaptığı gibi annem beni telefonlarla, mektuplarla, kardeşimi de aynı şekilde bunaltmak hakkını olağanüstü söylemleri ve gayretiyle gerçekleştiriyordu; evlenip çoluk-çocuğa karışmamız için. Art düşüncesi hiç yoktu; fark ettiğimiz özlem katkılı torun-topalak konusunda!
Övünmek gibi olmasın; kardeşim de ben de standart(!) Türk gençleriydik, boy-bos, beden-endam, karaşın(1), kaş-göz, gerisi söz tipinde.
Devamlı deniz seferleri bunaltmıştı Zafer’i. Eh! Buna biraz da anne ve babamın, romatizmalarım, kulunçlarım, dizlerim katkıları olunca, benim dağ başında, karda-kışta, soğukta-ayazda görev yapmam dikkate alınmaksızın bir dağ başındaki kaplıcalara yönelmişlerdi, emir büyük yerden olunca.
Aynı dağ başı emri, komut olarak benim kulağıma da eriştirilmiş, aldığım izinle şehre bile uğramadan doğrudan dağ başına ulaşmıştım. Ama ne dağ? Türkiye’mde yaşanacak böyle dağların, dağ başlarının, yerlerin olması gerçek mutluluğumdu.
Sıcak sular, doğa, doğal gereklilikler, genelde iki kardeş biz ve bizim gibi bir takım mecburiyet yaşayanlar dışında annemizin dilek, öneri ve niyetlerine uygun şahane varlıkların olmaması, bizlerin ayaklarımızı sürüme mecburiyetini yaşamamamız…
Kısaca; şifa uman yaşlıların yaşayabileceği bir dağ başıydı burası, benim dağlarımdan, dağ başlarımdan farklı olarak ve fakat gerçektir ki temiz hava, doğal gıdalarla yüklenmemiz, bir bakıma “Homini gırtlak, püfüdü kandil, tumba yatak(2)…” yaşantı şeklimiz birer Moby Dick(1)(3) tehlikesi yaşama görüntüsünü tereddüt içinde olsa da hissettiriyordu bizlere.
Bu nedenle perhiz, diyet, tasarruf amaçlı yeme-içme zorunluluğu yaşamımızı esirgememizin gerekliliği idi. Dönerken bir kısım yöresellikleri özellikle annemin ısrarıyla neredeyse zımbacık(4) deyimini hak edecek şekilde arabamızın bagajına istiflemiştik.
Zafer’in yoruluncaya kadar kullandığı aracın yükü, benim ve tüm ailemizin şifalı sularla artan ağırlığı nedeniyle olağandan fazlaydı.
Neşeyle çıktık yola. Babamın köstekli saatine ve havanın, güneşin durumuna göre verdiği kararlar üzerine mescit olan yerlerde duraklıyor, benzinimizi alıp aracımıza alelusul kontrolden geçiriyor, aracın tekrar hareketinde şoförler olarak yer değiştiriyorduk. İtiraf etmem gerekli değil, üstümde sivil elbiselerim vardı ve ben bir vatandaştım.
Babamın yeri ön koltuk, yani şoför mahalli, annem onun arkasında, ben ve kardeşim arkalı önlü gidiyorduk yolculuk boyunca.
Bedenlerimiz ve bagajımız aşırı yüklü olduğundan ve annemin aşırı titizliği nedeniyle yol boyunca yememiz-içmemiz yasaktı. Acıkıp da çok güç durumda kalmışsak sadece pilâv ve yoğurt yeme hakkımız vardı. Annem ve babam annemin kararıyla ancak bisküvi veya kraker yiyip tuvalet sorunu yaşamamak için birer yudum suyla köreltirlerdi nefislerini(4), ayrı ayrı işaretli şişelerden ki menzile ulaşıncaya kadar o sular bitmezdi asla, hem hiçbir yolculuğumuzda.
Dağ ile bağ arası mesafe pek kısa değildi ve su içseler bile kilolarına yarayan annem yanında, prostat(1) olma ihtimali yaşayan baba da vardı aramızda ve bu konuda en sorumlu yetkili babamdı arabamızda, adres vererek;
“Oğul! Bizim benzinliklerden birinde dur da, hep beraber çiçek toplayalım !”
“Çiçek toplamak”; lâvaboya gitme işareti idi (kibarca, sansür edilmiş gibi. Bu arada hemen eklemem gerekli ki; sigara içme, içki kullanma, annemin haberi olmaksızın göz süzme haklarımız yoktu, doğduğumuzdan, geliştiğimizi sandığımız bu tarihlere kadar.
Felsefemize, daha doğrusu Zafer’in felsefesine göre; benim bir genç kızı (hani meselâ ve belirsiz bir süre boyunca) rızasını alıp, evlenip dağ başlarına sürükleme hakkım bile yoktu.
Bu minval(1) üzerine yürüyorduk uzun yollarda ve iki şoför gerçekten yeterli imkândı. Sadece Türk Sanat, ya da Halk Müziği konularında başarısız olduğumuzdan marş söylüyorduk sadece sessizce, uyuyanların keyiflerine dokunmamak için…
“Dağ başını duman almış(5)…”
“Gürler zaferin teranesiyle(6)…”
Ve fıkra; “Piyadeler, ‘Baba-baba’ diye ateş ederlermiş de, topçular onları cevaplarlarmış; ‘Ne var oğlum?’ diyerek ve “m” harfi tamamlandığında yer-gök inlermiş!
Babam; “Hele bir anlat baba!” şeklinde davetimizi asla karşılıksız bırakmazdı; “Bizim zamanımızda…” şeklinde başlangıcıyla. Belirli bir süre sonra yaşının, bedeninin 4 numara konumu nedeniyle uyuklamaya başlardı.
Annem ne de olsa yıllarını aynı yastığa baş koymakla geçirdiği için babamı yalnız bırakmayıp ona katılırdı, ta ki bir sollama nedeniyle motor sesinin yükselmesi, kurallardan habersiz arkamızdaki bir aracın sağ şeritte kendi halimizde kurallara uygun giderken yol istemek için kornaya basmasıyla…
Hangi birime aitse (Karayolları veya Belediye gibi) yolda başarılı bir şekilde oyuk-delik-çukur-tümsek bırakmış ve hiçbir işaretle sürücüyü ikaz etmek gereğini hissetmemiş ve biz (ya da herhangi bir sürücü) o tümsekte zıplamışsak o zamanlarda kendilerine gelirlerdi.
Yani Topçu Subayı görevim gereği top atsam da uyanmamak değil, tilki uykusu(7) deyimini hak eder konumdaydı babam da, annem de…
Tek fark bu durumda babamın 4 numara konumunu bozmaması, annemin, yanında hangimiz varsa onun omzuna başını yerleştirme hakkını gayretiyle pekiştirmesiydi.
Lây! Lây! Lôm(7) havasında ilerliyordum, direksiyonu kullanma sırası bendeydi çünkü ve şehre oldukça yaklaşmıştık sanırım, olsa olsa 90-100 Km. kadarımız vardı (düşüncesindeydim).
Hani bazı insanların “Hissi kabl el vuku(7)”, kiminin “Abdala malûm olur(8)!” dedikleri olaylar vardır. Ve yollarda bazen; “İnek (hatta domuz) çıkabilir! Yavaşla! Çeşitli sürat tahdidi işaretleri” vardır ya, gittiğimiz yolda ara yol işareti ve 50 Km/Saat sürat tahdidi işareti vardı.
Kurala uymak geçti aklımdan, vardı elbet bir sebebi, sanki Allah yavaşlamam için dikkat etmem için omuzumdan dürtüklemişti beni. Arkamdaki benim gibi kurallara uyduğuna inandığım araç da ben frene iki kez dokunup işaret verir gibi yaptığım için o da takip mesafesi kuralına uyarak yavaşlamıştı.
İşaret gerçekten doğruydu.
Tali yoldan, büyük bir ihtimalle kontrolsüz bir şekilde ana yola fırlamak gayretinde olan arkasında römork olan traktör, bizim geldiğimizi görünce sürücü traktörün frenlerinden olasıdır ki yalnızca birine basmıştı.
Yerinde zıplayan traktör, önce içinde insanlar olan römorku çeki okundan kurtarmış, römorku azat edip serbest bırakmış, römork yerinde kalırken traktör, sürücüsünü de atlına alıp yanında iki mezar olan hendeğe kapanmıştı, römorktaki vatandaşların hayret, endişe ve acı dolu çığlıklarını duymamak mümkün değildi.
Üstelik asfalta direkt olarak ve ancak stop ederek duran arabamın önünde gördüğüm traktörün çıkmaya çalıştığı yolun karşısının kenarında da üç-beş mezar daha görünüyordu ki tahminim, bu mezarlar sadece bu kavşaktaki dikkatsizliğin görüntüleri olsa gerekti.
Karşıdan yoldan gelen otobüs öncelikle arabama babam tarafından çarpma niyetinde gibi görünüyordu bana ve bu paniklememe sebep olmuştu. Geleceğimi düşünmeksizin, babamı da, bizleri de kurtarmak için kontağı çevirip “Affet bizi Allah’ım!” deme şansına yönelmeksizin geri vitesiyle bir “C” harfi çizme gayretini yaşadım. Yapamazsam otobüsün heyula(1) şeklinde görümüne göre kurtulma şansımız olamaz gibime geliyordu, sadece takdir-i ilâhi(7) gücü hariç.
Yanılmışım, sanırım “Yavaşla” ve sürat tahdidi olan işaret yolun öte tarafında da aynı mesafede konmuş ve yoldaki perişanlığı fark eden ister yöreyi bilen, isterse ilk kez oralardan geçen olsun otobüs şoförü de kurallara uymayı meziyet(1) sayarak bizim gibi yavaşlamayı gerçekleştirmişti. Dünyada sadece ölüm yok, ölümden başka her şeyin yalan olmaması da insan için bir bağıştı.
Bize çarpmamak için duran otobüsten önce şoför, sonra birkaç kişi daha ve römorktan da atlayan köylülerin bir kısmı sürücü üzerinde olan traktörü kaldırıp sürücüyü kurtarma çabası yaşamışlardı.
Bir yığın halinde traktörün altından çıkarılan traktör sürücüsünde yaşama emaresi yoktu, olamazdı da galiba. Maalesef kaydı içine sıkıştırmam gerekli ki, yaşaması için yapılması gereken hiçbir şey olmayan şoförün trafik bilgisi noksanlığı yanında ehliyeti de yokmuş (öğrendiğime göre)!
Garabet olan konu ise; “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” felsefesi idi. Gelen ikinci bir traktör, savcıyı beklemeksizin römorkun çeki kancasını traktörüne takıp içindekileri, sıkışan trafiğe aldırmaksızın şehre taşımıştı. Meğer şehrin pazarıymış ve toplanan iradın pazarlanması diğer ihtiyaçların karşılanması için gerekli ve hatta şartmış! Nefs ve İhtiyaç Teorisi (Galiba var olan)!
Bazı açıkgöz, ya da kendini öyle sanan sürücüler traktörün açtığı yoldan ve şehir içindeki sokaklardan yararlanarak bizlerin gidiş yönünde yollarına devam ediyorlardı.
Karşıdan gelenler de aptal değillerdi ya, onlar da gelenlerin yollarını aynen kullanarak bizim geldiğimiz yöne doğru yollarına devam etmeye başlamışlardı, kısaca her iki yönde de trafik sıkışıklığı yoktu (denebilirdi). Sadece savcıyı bekleyen bizlerin yaşadığı sıkışıklık hariç…
Eee! Ne de olsa bir Türk Subayı idim ve zamanın kıymetini bilirdim, “C” olma hakkını gerçekleştiren arabamı biraz ileriye doğru götürüp bankete inerek park ettim. Arkamdaki araç da aynı benim gibi, benim arkamda aynı şekilde bankete inerek görevi tamamlamıştı.
Arkamdaki araçtan inenleri görünce Zafer ve o araçtan inen genç kız durakladılar bir an yerlerinde…
Şimdilik önemsiz gibi…
Genç, üstü örtülmemiş ölen bir kenara bedeni konulmuş traktör sürücüsünün başında iki genç kızdan büyük olanı, bağırıyor, çığırıyor, ağlıyor, dövünüyor, öteki bön bön gözleri belki de şaşkınlıktan açık kalmış bir yığın halindeki ölüye bakıyordu(4) sadece.
Teselli amacıyla yanına yaklaştığımda; “Abi! Abi!” diyerek höyküren kız ya da kadın hışımla üzerime yönelip yumruklamaya, tekmelemeye başladı beni. Darbelerle canım acımasına rağmen, acısı olan insana karşı mukavemet etmek geçmedi aklımdan, ancak sözler; darbelerden daha çok acıttı canımı;
“Domuz! Katil! Abimin katili! Pis!”
“Zafer! Arabadan su getir!” diyecek kadar vakit bulabildim, hak etmediğime inandığım hakaretler arasında.
Ellerini birleştirip tek elimle onu zapt etmeye çalışırken, ayaklarıyla zulmetmeye devam etmekten çekinmedi sanki.
Su içirmeye çalışmamı, dudaklarını sıkı sıkıya kapatıp içmedi, sinirlendim ben de ve yüzüne su serpip sakinleşmesine yardım etmeye çalışırken, içinden gelmiş olsa gerek, olmadık, ya da olmaması gereken bir davranışla ellerini bırakıp avucuma doldurduğum suyla yüzünü yıkama, ya da silme gayretini yaşadım. Sakinleştirme ya da teselli etme amacıyla şaşkınlığını önemsemeksizin ve emrettim Zafer’e;
“Öteki de kendinde değil, sen de aynısını yap!”
“Ben yaparım abi!” dedi yanı başımdan değişik bir ses. O anda o değişik sesin kim olduğunu bilmem mümkün değildi, ya da fark edememiştim anında. Arkamızdaki aracı kullanan genç adammış meğerse. Aynı aile boyundaydı, ufak bir farklılıkla bir bakıma. Onun kız kardeşi, benim erkek kardeşim vardı, o kadar.
Ve enteresandır, öncemde fark edip dediğim gibi; traktörün yan yattığı yerde iki, karşı tarafta da dört mezar daha görünüyordu, biri bir bayan ya da hanım ismiydi ve üç mezardaki soy isimler ve ölüm tarihleri aynı idi.
Cahilim, ya da bu konuda bilgim kıt, Karayollarının ya da hangi birimin ise o birimin koyduğu uyarı ve tahdit levhaları uygun ve şarttı. Herhalde; “İş Makinaları çıkabilir!” levhaları yerine “Dikkat! Traktör çıkabilir!” şeklinde bir ikaz levhası koymak, yasalarda, ya da kurallarda olmasa gerekti!
Genç kızların ikisi de sakinleşmiş durumdaydı, kendimi müdafaa etmeme, etkilenme hakkımı kullanmama gerek yoktu, sadece itiraz ettim;
“O kötü sözler dilinize hiç yakışmadığı gibi, hak etmedim de. Hele ki ve hem de, bu mezarlıklardakilerin sebepleri de ben değilim güzel kız…”
Olay nedeniyle olay yerine gelen savcıya hüviyetimi gösterip olayı özetledim.
“Bu kaçıncı be biraderim, be yahu?” deyince;
“Bağışlayın efendim, izniniz olursa, uçak biletimi almıştım. Arabadaki insanlar yaşlı, bana her daim her şekilde resmen ulaşmanız mümkün. Bu nedenle kardeşim Zafer her türlü cenaze işleri ve gereklilikler için burada kalsın, bana izin verin, yaşlıları evlerine bırakayım, uçup kıtama yetişeyim, katılayım! Biliyorsunuz bu görev her şeyden, hatta aşktan da üstün…”
“Sorun yok komutanım! Siz adınız, soyadınız, sicil no, kıt’a adresiniz ve komutanınızın adını kardeşinize verin ve hemen görevinize dönün!”
Zafer’le görüşüp burunlarını çekmekte olan iki genç kızın yanlarına gittim;
“Üzgünüm! Başınız sağ olsun! Ben savcıdan izin aldım, görevime dönmem gerek. Sizleri incitip üzdüysem bağışlayın lütfen! Kardeşim Zafer sizlere her konuda yardımcı olacak. Bana ‘Kötü’ demeyin lütfen, hayır dualarınızı da eksik etmeyin!”
Dilleri bağlanmıştı sanki ikisinin de, hâlâ şokta olsalar gerekti, ses etmediler.
Murat kendine uygun nedenlerle kendi anne babasını da şehre götürmesini rica etmişti bana. Olayın etkisinden kurtulamamışa benzer gibiydi, ya da Zafer’i yalnız bırakmamak düşüncesi geçmiş olsa gerekti içinden. Birkaç kilometre sıkışarak gitmek dert olmamıştı kimseye.
Annemi, babamı, Murat’ın ailesini şehre teslim edip görevime döndüm.
Ve fakat yaşamımda ilk kez hakkım olmadığını bilerek, ama unutmama hakkımı kullanarak yüzünü yıkadığım avuçlarımda sıcaklığını hissederek gözlerindeki acıyı gözlemlemiş olduğum biri vardı gönlümde.
Olayın birinci yönü:
“Sırası değil, böyle bir olay sonunda sizi benim olsun dediğim birine benzetmem. Bu olay zihnimde soğuduğunda size ‘Merhaba’ diye sonlanmam için telefon numaramı vereyim. Adım; Zafer. Siz eğer beni merak etmezseniz, aramazsanız, unuturuz birbirimizi karşılıklı, hem unutuluruz da…”
Müjde kabullenmişti telefon numarasını. İkisinin de bilmediği aynı üniversitede birinin sonuncu, diğerinin ilk sınıfta olmasıydı.
Ve yaşadıkları bu olay olmasa, sittin sene(7) birbirinden habersiz olacakları idi.
Savcı, ağabeyinin ölümü nedeniyle bazı gereklilikler için Ayşe’nin olay mahallinden ayrılmasının şimdilik uygun olmayacağını belirtmiş. Bu Zafer’in beklemediği bir şansmış, olayın diğer bir yönünde bu konuyu açıp deşmeye çalışacağım.
Olayın birinci yönünün tamamlanması için üniversitenin açılması beklenmemiş. İlerleyen tarihlerden birinde üniversiteye yakın bir caddede karşılaşmış; Zafer ve Müjde, bir taraf çekinceyle, diğer taraf merakla. Meraklı olan telefonunu tuşlamış hemen, iki adım ötesinde çalmış çekince duyanın telefonu.
“Zafer! Sen misin?”
“Müjde? Yanındayım hemen!”
Deneyimsiz bir insanın bile; “Love Story(7)” diyebileceği bir başlangıç…
Olayın ikinci yönü:
Murat, solgun yüzlü, şaşkın, olay ertesi ağlamaya devam eden genç kıza; Hatice’ye yönelmiş;
“Acınızı aynen yaşamam da, hafifletmeye çalışmam da mümkün değil. Devlet memuruyum, ‘Yardım et!’ derseniz abla kardeş olduğunuzu sandığım sizlere gücümün yettiği kadar kollarımı açık tutmaya gayret ederim.”
Ses çıkarmamış Hatice, ablası Ayşe’ye bakışlarını yönlendirirken. Anlamını anlamamak gabilik(1) işareti gibiydi. O sırada anne ve baba da kızların höykürüşlerine(1) benzer höykürüşlerle gelmişler cenazenin başına.
Savcı Zafer ve Murat’a olayın sürücünün hatasından kaynaklanan bir kaza olduğunu bildirince ve anne, baba cenazeyi sahiplenince cenazenin ne zaman kaldırılacağını öğrenmişler.
“Yarın öğlene yetişmese de, ikindiye yetiştiririz!” deyince köyde gecelemelerinin mümkün olamayacağı düşüncesiyle, ayrı odalara sahip olamama imkânsızlığıyla aynı odayı üleşmişler otelde.
“Alman Usulü(7)” tezahüratı ile lâf lâfı açınca Murat, o kısa hüzün anında Hatice’ye olan yakınlığını, belki de karşılıksız kalacak hislerini anlatmak zorunda kalmış.
İkinci bir “Love Story” olayının kendisininkinden önce servise çıkma olasılığı şaşkınlaştırmış Zafer’i.
Olayın üçüncü yönü:
“Ayşe…” Hanım mı demem gerek, başlangıç olarak, bilmem de, söylemem de mümkün değil!
Olay nedeniyle aileyi bilgilendirmek mecburiyetinde hisseden ve Ayşe’yi karşısına alan savcı, teknik, dini ve adli konulara dokunmaksızın, daha önce de yaşanan olaylar ışığında bilinmiş olsa da tekrar anlatmış.
Olayda tek suçlunun sürücü olarak ağabeylerinin olduğunu, römorkun da traktörün devrilmesi ile birlikte devrilmemesinin bir mucize olduğunu, araçların çarpışmamaları nedeniyle bir facianın eşiğinden dönüldüğünü anlatmış ve üzüntülerini eklemekte de gayretli olmuş.
Ayrıca Hatice’nin bu olay sırasında bile gözden kaçırılmayacak şekilde sadece görev yapma çabasında olan Murat’a yakınlığını hissettiğini de anlatmış savcı Ayşe’ye.
Ayşe gayri resmi bir tavırla önce (varsa düşüncesiyle) savcıdan, eli boş kalınca “Sadece özür dilemek için) kardeşim Zafer’den adresimi, hiç olmazsa telefon numaramı istemiş, hislerim beni yanıltmıyorsa, her ne kadar bu durumda söylenecek söz; Aç tavuğun kendini darı ambarında hayal etmesi” şeklinde bir görüntü şeklinde olsa da; “Neredeyse yalvararak!” ya da “Yalvarır gibi!”
Zafer, akıllı ve bilgiç bir çocuk, olaya duygusal değil, resmen, mantıksal olarak bakmış;
“O; öncelikle vatanı, sonra sizler, bizler için görevli, bir bakıma asli görevi nedeniyle kişiliğinin bilinmemesi, saklanılması gereken bir subay. Onun iznini almadan onu size tanıtamam. Ancak telefon numarasını vereyim size. Görevde olmadığı bir zamana rastlarsanız, iznini alın, zaten dilerse kendisini açıklar ve adresini de söyler size.”
Bir operasyon(1) hazırlığı yahut da bizzat bir operasyonda olmalıydım, cep telefonum görevim gereği dolabımdaydı. Tahmin etmiş olsa gerekti, bir kez çaldırdıktan sonra, mesaj yazmıştı;
“Şahit olduğunuz bir kazada rahmetli olan Mehmet’in kardeşi Ayşe’yim. Size karşı davranışım o haleti ruhiye(7) ile olsa da yanlıştı. İzniniz olursa özür dilemek için aramak istiyorum!”
Anında cevapladım mesajı, operasyondan dönüp de mesajı okur okumaz;
“Ben ve benim gibilerin yumruk, tekme ve tokatlarla canları acımaz, ancak bir söz bizleri ölümden öte yaralar. Çok kötü yaralıyım hanımefendi, tedavisi için de özür dilemenize gerek yok!”
Meşgul olsa gerekti ya da düşünerek cevap vermek için kendine zaman ayırma isteği… Mesajlaşmaya başladık karşılıklı, başlangıca gerek görmedi;
“Liseyi bitirdim. Aslımı biliyorum. Köylüyüm. Dilim dönmese de ‘Hanımefendi’ denecek kişi değilim. O acıyı yaşarken gerek fiziksel, gerekse ruhsal, mantıksal olmam mümkün değildi. Eziyet ettim size, hiç kusurunuz olmadığı, hatta hiç hakkım ve haddime yakışmadığı halde sizi incittiğimi biliyorum…”
“Biri mi söyledi özür dilemeniz gerektiğini?”
“Hayır! İçimden geldiği için…”
“İnanmam gerek mi?”
“Hayır! Bir kadın olarak gururum benim ancak bu kadar eğilmeme izin veriyor!”
“Eğilme güzel kız! Sen, siz, sizler yarınlarımızın annelerisiniz!”
Karşılıklı haberleşiyorduk mesajlarla, ülkenin bir ucundan diğer ucuna. Böylesi daha önce yaşanmış mıdır, görmedim, okumadım, bilmiyorum, ancak heyecanla bekliyordum tüm yazılanları içimde sindirerek okumayı.
“Aşağılamak bir yana hanımefendilikten güzel kızlığa yücelttiniz beni. Gerçekten o hiddet dolu anımda da farkında mıydınız güzelliğimin?”
“Gözlerinizi unutmam mümkün mü?..”
Komutanın koğuşlarımıza kapıyı çalmadan girme hakkı vardı!
“Buyurun Komutanım!”
Telefonu kapatmayı akıl edememiştim.
“Hayırdır?”
“Değerli bir arkadaşımla konuşuyordum da komutanım!”
“Kısa kes ve toplanıyoruz, hemen gel, çünkü mühim!”
“Başüstüne Komutanım…
Şey…”
“O değerli arkadaş ben miyim?”
“Söz gelimi gibi gelse de, yaşamımda senin gibisi hiç olmadı, hiç senin gibi vurmadı bana, bunun için başkası da olmadığı için yaşamımdaki ilk ve en değerli kişi sensin…”
“Sözlerinizin ne anlama geldiği beyninizde mi?”
“Üzecek bir şey söyledimse özür dilerim, devam etmek isterim, ama şimdi izninle, belki vatan için ölmek emri verilecektir…”
“Ölme, dön! Eğer toplantı sonunda tekrar arayacağına söz verirsen izin senin…”
“Peki!”
“Siz” demenin “Sen” denmeye dönmüş olması mutluluğumdu, ancak bir kadın olarak duygularımı hissettiyse bu; yandığımın resmiydi, doğrudan doğruya, düpedüz…”
Toplantı uzun sürmüş, dönüşümde telefon açmakta tereddüt geçirmeme rağmen beni sürükleyen sebebi engelleyemedim:
“Ayşe Hanım?”
“Sadece Ayşe, devam edin lütfen!
“Peki Ayşe, mutlaka öğrenmişsindir ben Cumhur, sesini duymaktan dolayı, kısacık bir süre geçmiş olmasına rağmen memnunum. İsterdim ki, bir acıyı yaşarken değil, bir huzur anınızda, incitme, üzme tereddüdü yaşamadan size sesleneyim, sesinizi duymaktan dolayı memnun, hatta mutlu olduğumu iletebileyim size…
Bu dağlarda yalnızlığın sesi var sadece, bu nedenle bir ses, sizin sesiniz benim yaşama arzumu kuvvetlendirdi. Umarım vakit sizin için geç değildir…
“Dinliyorum, devam edin lütfen!”
“Nerde kalmıştım?”
“Gözlerimden, güzel kız olduğumdan söz etmiştiniz bir ara, sanırım sözlerinizde ilerlemek gibi bir niyetiniz vardı…”
“Yok, güzel kız! O cüreti ve cesareti kendimde hemen göremem, üstelik ben de haddimi, hududumu, hakkımı bilirim. Üstelik bir acıyı yaşadıktan sonraki kısa günler içinde size hemen yakınlaşmayı arzulamam benim için ters bir durum. Ve de ben neyim ki, kilometrelerce uzakta kimsesizliği, yalnızlığı yaşayıp, sesiyle ortak olana karşı saygısız…
Canımı acıttınız, bu gerçek! Ama canımın acıması tekmelerinizden, yumruklarınızdan sözlerinizden dolayı değil, anlatamadığım içimden dolayı…”
“Anlamıyorum, demek istediğini Cumhur! Sözlerim, hareketlerim için tekrar özür dilerim, isteğin ne Cumhur? Dizlerine kapanıp “Beni affetmeni” isteme mi istiyorsun?”
“Asla. Cenaze başındaki sözlerinle değil, gözlerinle acıttın canımı. Kutsal görevim olmasa, ulaştırmak istediğim teselliyi sana tüm varlığımla yaşatmak ve sonrasında bana telefonla ulaşmanı beklemeyi değil, sana hemen ulaşıp sana beni vermeyi dilerdim…
Senin askerin değilim sadece, ülkemin askeriyim, ama tüm hal ve şartları zorlayıp sana en kısa zamanda ulaşıp bende, gönlümde, kalbimde, beynimde yer ettiğini söylemek isterim sana, eğer sana baktığımda aynı ışığa rastlarsam, çünkü ilk anımda başladım seni sevmeye, unutmaksızın…”
“Söz veriyorum; o ışığı yansıtacağım sana, ama bana o muhteşem cümleyi; ‘Sanırım, meselâ, keşke…’ demeden söylemeye gayret etsen, aynıyla tekrarlayacağımdan emin ol!”
“Seni seviyorum bir tanem!”
“Özlemle yolunu bekleyeceğim, çünkü ben de ilk anımda, ilkimde, seni sözlerimle ve davranışlarımla hırpalarken sevdim, seni seviyorum!”
“Ömrüm uzadı, bundan böyle görevli olmadığım zamanlarda ben seni ararım. Mutlu olduğumu bil, aynı duyguları yaşadığını söyle, mutluluğum artmaz, ama renklenir!”
“Renklendiğini bil!”
“Sağlıklı günler güzel kız…”
“Alarm!”
Komutandan gelen ses, ahizeye ulaşmış olsa gerekti. Bu; işkillendiğimiz(4) için devamlı teyakkuz(1) halinde, hazırlıklı, giyimli, kuşamlı beklediğimiz bir operasyon için başlangıç bir bakıma helâlleşme haberiydi. Çünkü karşımızdaki köpeklerin kuduz olma haklarının son devresinde oldukları ve piyadelerimizi takviye etmemiz gereği şifre ile ulaştırılmış olmasına karşın ses, seda, soluk ulaşmamıştı operasyon başlangıcına hazır olduğumuz ana kadar.
Kim ne derse desin, yayınlarda, yayımlarda; “Şu kadarı etkisiz hale getirilmiş!” denilirse denilsin, Bir Türk dünyaya bedel olduğundan, bir gün evvel aynı karavanayı üleştiğimizin bir gün sonrasında toprağa verilecek oluşunu bilmemiz hüznümüzü doruğa ulaştırıyordu.
Bu operasyonda büyük komutan topçu ateşine gerek görmemiş, piyadeyi takviye için topçuların da piyade olmasını emretmişti. Komutanım öne geçmiş makineli tüfek gibi silâhını boşalttığında kaç kişiyi saf dışı bıraktığını öğrenemeden kendine ulaşan ilk mermi ile şehit olmuştu.
Kanını yerde bırakmamış olsak da giden geri dönmeyeceği bir yola yönelince dua etmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu.
Ve maalesef başlığı altında kendim için de ifade etmeliyim ki; kaçan çakalları kovalarken mayına basan askerim şehit olmuş, mayın parçaları benim sağ gözümü kör etmiş, kulağımı kopartmış, sağ tarafım; yüzüm, omzum, kolum bir bakıma tabiri caizse haşat olmuştu(4). Akan kanla bilincim yok olmak üzereyken astsubayımın başarısı ile belki de yaşama dönmüştüm…
Hastanedeydim, operasyona çıkarken kimliğimizi ve rütbemizi belli edecek bir belge üzerimizde olmadığından geçen süreden ve aileme haber verilip verilmediğinden haberim yoktu.
Ne güzel söylemişti şair; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşarmış(9)!” diye ve fakat filozof onu tenkit etmişti; “Hayallerinin esiri olma(10)!” diyerek.
Evet, bir kerecik yüzünü gördüğüm, hayallerimizi üleştiğimiz bir genç kızın yaşamını bu halimle karartmamalıydım.
Yaşamaya bir traktörle başlamıştım, ama bu hastane ve sonrası maluliyetim(1) ve yalnızlığımla ömrümü tüketmeliydim. Bir genç kız benim yaşamıma hükmedip beni yaşamamalıydı, unutmalıydı.
İnsanlar, hele ki sevdiklerinde, karşılarındaki sevdikleri adına tarafsız olamayıp egoist oluyorlardı, hak etmedikleri halde, hadlerini bilmeksizin.
Ben gerçekten yarım adam olarak böyleydim işte, bir bütün olamadığı için hakları olmadığı inancını yaşayan. Bu durumuna karşın sevenin de hakları olduğunu aklından geçirmeyen.
Taburcu olmama çeyrek kala dilim açıldığı için aileme haber verilmiş. Günlerce sorup araştırmaktan bitkin, bir deri bir kemik haline gelen Ayşe’ye de haber vermiş Zafer. Uçak bileti bulmakta zahmet çekmelerine karşın tüm ailem, Ayşe, Zafer, Murat ve ekleri (yakınlık, sözlenme, nişanlanma ya da medeni durumlarını bilmediğim için böyle demek zorunda kaldım, yani Müjde ve Hatice için “arkadaşları” da diyebilirdim) gelmiş ve başıma dikilmişlerdi.
Ahlamak, ıhlamak, oflamak gibi duygu sömürüsü hareketler yapmak bana yakışmazdı, yarım adam da olsam karşımdaki seviyordu beni, inkâr edemezdim…
Ailelerimiz rıza gösterdi. Ben Ayşe ile evlendim, Murat Hatice ile…
Düğünlerimizi bile yapıp yuvamızı kurduk.
Zafer de Müjde ile nikâhlandı sadece, Müjde okulunu bitirmeyi şart koşmuştu, nikâhlanmış olsa da.
Cici Baba Zafer’e emretmiş;
“Kızım senin nikâhlı karın, ama daha okulu bitmedi. Hem hele sen askerliğini yap da dön hele, bir görelim. Bizim köyün âdetlerinde askerliğini yapmayana kız vermezler…”
Kızı nikâhlanmış, ihtiyar hâlâ kızını vermediği havasındaydı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Genelde öyküde de olduğu gibi çocuklara bayram ve özel günlerde o günün anlamı yüklü isimler verilmekte. Zafer, Cumhur, Ogün, Ramazan, Ragıp, Bayram vb. gibi. Son zamanlarında diğer bir moda çocuklara doğdukları ay ismi verilmekte; Nisan, Eylül gibi… (Mart ismi; o ay; Eşeküşüten şeklinde de anıldığı için konulmamakta)!
(*) Kur’an’dan Alınan Yanlış İsimler; O kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; sıkıntı-belâ, İrem; sahte cennet, Sanem; put gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “inkilâp=bu köpekler, inkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak)
(1) Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık, anlayışta kıtlık, zekâ yoksunluğu.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.
Maluliyet; Malullük. Sakat olma durumu.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
Nefs (Nefis); İçimizdeki arzu, kötü istekler, ruh, bir şeyin kendisi, insan bedeni, ceset, kan, azamet.
Operasyon; İşlem. Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü. Ameliyat.
Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, İyi Huylu Prostat Büyümesi(BPH), Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Yapılan bir araştırmaya göre köpeklerin, idrar kokusundan bu kanser türünü tespit ettikleri ifade edilmiştir. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.
Teyakkuz; Uyanıklık, tetikte olma, dikkatli olma.
(2) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(3) Moby Dick; Ünlü bir roman (Herman MELVILLE, Beyaz BALİNA) (ve film) olup Moby Dick denilen balina ile “Bana İsmail, deyin!” Peqouod Gemisinin Kaptanı arasındaki maceradır. Balina avcılığı ve geminin batışı enteresan noktalarıdır. Türkçemizde genelde iri yapılı, şişman, kendini kaldırmakta ve taşımakta zorlananlar için kullanılan bir deyim.
(4) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.
Haşat Olmak; Bozulmak, işe yaramaz hale getirilmek.
İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak (zannına kapılmak).
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(5) Dağ başını duman almış… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’a ait Gençlik Marşı. “Güneş ufuktan şimdi doğar!” dizesi bir bölümüdür.
(6) Topçu Marşı; “Gürler Zaferin teranesiyle, coşkun sesi bir topun derinden derine…” şeklinde başlar.
(7) Alman Usulü; Toplu halde gidilen, bir toplu harcamanın ödemesinde gidere herkesin eşit miktarda katılması, ya da yemek yenecek, içki içilecekse bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi yöntemi.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene, sonsuza kadar, mütemadiyen anlamındadır, ancak asıl anlamı; “60 sene” demektir.
Takdir-i İlâhi; İlâhi Takdir. Yazgı, kader. Alın yazısı.
Tilki Uykusu; Derin olmayan, çabuk uyanılan uyku.
(8) Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
(9) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(10) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.