Böyle mi esecekti, son günümde bu rüzgâr? / Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar(1)

On beş günlüğüne geldiğimiz son devre mülkte sonbaharın azizliği nedeniyle, annemin hayırlara vesile olsun romatizmaları, babamın krampları artmış ve annem-babam beraberce;

“Amanın! Yerinde kalsın deniz havası, sen bizi evimize götür oğlum!” diye emretmişlerdi.

Bizim oralarda bir söz vardı; emir demiri keserdi(2) ve Kur’an emri; onlara “Üf!” bile demeyi(3) bir kenara bırak; “Hayırdır!” diye sorgulamak bile mümkün değildi.

Gerekli işlemleri; “Rezerveyşın(4), Resepşın(4)” denilen yerlerden kurallara uyarak, hoşgörülerine(4) sığınarak halletmiştim. Çünkü talimat; “Sabah namazını kıldıktan sonra, tekerin çevrilmesi” şeklindeydi. Hatta öyle ki; kesinlikle fazla sürat yapmadan, “Acele edip de ecele mağlup olmadan” ve de; ‘Geç geldiniz!’ desinler de, ‘Geçmiş olsun!’ demesinler” tavrıyla babam Cuma Namazına yetişse fena olmayacaktı da…

“Buyur, burdan yak!” gibi bir şey düşünülebilirdi!

“Peki!” dedim, “Ben, son bir kez daha denizin hatırını sorayım, denizle vedalaşayım, izninizle ondan sonra arabanın teferruatını, akşamdan bagaja konulacakları koyup yarı yarıya da olsa işleri tamamladıktan sonra yatıp dinleneyim ve dediğiniz gibi sabah namazında yola çıkalım…”

Sahipsiz şezlonglardan birine havlumu daha sermek üzereyken, ileri boyutta varlığına (tombişliğine, tombulluğuna da denebilir!) rağmen gözlerinin deniz maviliği ile çok öncelerden beri dikkatimi çeken kız önüm sıra koşarcasına ilerlemişti.

Ben asla dikkatini çekmemiştim o ana kadar yahut zannım öyleydi.

Fiziksel yapısının çekimserliğinden dolayı olsa gerek, bedenini örtme amaçlı pardösüye benzer, uzun gömlek sayılacak bir örtü vardı üzerinde.

Ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde sanki starting box’tan(5) fırlayan bir yarış atı gibi terliklerini yalap şalap(5) bir şekilde olduğu yerde bırakarak suya atlayıp sığ derinlikte bile hızlı bir şekilde kulaç atarak yüzmeye çalıştı.

İleriye baktığımda, muhtemelen dalgalarla boğuşarak boğulmama çabası gösteren bir çocuk olduğunu sandığım bir gövde, başı, bazen elleri, ayakları deniz üstünde dalgaların onu açığa sürüklemesine direnmek istercesine görünmeye çalışıyordu.

Zaman kaybına tahammülü olmayan tombişin çabası o yavruyu kurtarmak içindi, geç de olsa anlamıştım.

Çocuğu aldı, göğsünün üstüne yatırarak sahilde ayakları yere değinceye kadar yüzdü, centilmendim, üstelik o durumdan yararlanmayı ve tanışmayı düşünecek kadar da bencildim. Suları yarıp şaplatarak koştum, çocuğu kucaklayıp sahiplendiğim şezlongdaki havlu üzerine yatırdım.

Kesik kesik nefes alarak boğazını temizleme gayreti yaşayan çocuğa suni teneffüs yaptırma gayreti yaşarken çocuğun anası sandığım kişi dikildi başımıza, umursamaz gibi…

Teşekkür etmesini bilmiyor olsa gerekti.

“Arabam şurda, hemen hastaneye yetiştireyim!” teklifime, sanki kurtarmaya değil de boğulma tehdidine o kız sebep olmuş, ben de iğrenç bir teklifte bulunmuşum gibi öyle bir kinle bakmış ve höykürmüştü ki yüzüme karşı;

“İstemez! Babası burda! Bizim de arabamız var! Biz götürürüz!”

Genç kızın hüznünde; “İyilik yap, denize at(6)!” felsefesi anında çökmüştü.

“Böyle üşüyüp hasta olacaksınız, sanırım çocuğun annesinin tavrı da üzülmenize, moralinizin bozulmasına neden oldu. İzin verin sizi evinize götüreyim, ılık bir duş alın, dinlenin, sonra isterseniz denize gene gelirsiniz…”

“Size zahmet olmasın, demek istesem de, gerçekten bu stresi üzerimden atmam gerek. Ancak bu deniz ıslaklığımla arabanıza da zarar vermekten çekinirim. Teşekkür ederim, plaj havlusu alıp başımın çaresine bakmayı denemem gerek galiba…”

“Hiç dert etmeyin efendim. Anne ve babamı da çok zaman bu şekilde ıslak olarak denizden kulübeye götürdüğüm için sünger-plâstik kaplı minderlerim var. Ne bana zahmet olur, ne de arabama zarar. Çantanız varsa alın, terlikleriniz…”

“Gereksiz, üşüyorum, siz beni hemen götürün lütfen, rica edeyim…”

“Peki, o halde hemen!”

“Mümkünse sitenin en üstü…”

“Hayhay!”

“Ben de oradayım!” yahut da “Bizim kulübemiz de orada!” dememe gerek yoktu…

Yürüdük, ulaştık.

Arabadan sessizce inip minderleri eline aldı;

“Yıkayıp temizleyip temiz bir şekilde arabanızın kaputu üzerine bırakırım!”

“Kimim? Hiç merak etmiyor musunuz?”

“Günlerdir, belki de bedenimin çokluğuna acıyan gözlerinizi unutmam mümkün mü? Üstelik fark etmekte zorlanmadığım diğer davranışlarınızı da…”

“Ben sadece gözlerinizde erimemeye, bitmemeye, bu gayreti yaşamaya gayret ettim, asla acımak geçmedi içimden, inanın!”

“Diyorsunuz ve benim de sizin bu sözlerinize inanmamı bekliyorsunuz, öyle mi?”

“Çaresizliğimde yemin etsem de inanmayacaksınız nasıl olsa. Bir yavrunun durumunu uzaklardan hissedip, fark edip canını kurtardınız, sizi gönülden alkışlıyorum. Vaktiniz olur da bana da bu vakitten esirgemeyeceğiniz bir miktarı ayırırsanız sevinirim. Ama şimdi üşümeyin, hadi evinize yönelin, ben hemen geri dönüyorum, sizi bilmeyeceğim, sizin beni bilmeyi düşüneceğiniz ana kadar. Ancak biraz acele ettim galiba. Ne görüşecek, ne de ayıracak zamanınız olmayacak benimle, yarın yokum çünkü…”

“Ay! Çok üzüldüm! Çantamı, terliklerimi almaya gittiğimde havlunuzu hatıra olarak almamda sakınca olmayacak sanırım!”

“Güle güle kullanın. Sizde benim bir hatıramın kalması ancak mutluluğum olur!”

Ses etmeksizin sırtını döndü, “Takip edip kulübesini öğrenmemin gereği yok!” diye düşündüm. Güzeldi, ama kaprisliydi, beni etkilemişti, ama şişmanlığını dert edip kendini aşağılıyordu. Aynı dünyada yaşamamız mümkün değil gibi görünüyordu, tekrar ediyorum, beni etkilemiş olmasına rağmen.

Oysa dikkatini çekmek için neler yapmamıştım ki aptalca varsayımıyla;

Balıklama atlamıştım, yanına, yanı başına değil, dalgamın bile ulaşamayacağı bir şekilde iskeleden, görmesini diler gibi.

İki kez “Günaydın!” demiştim, karşılaştığımızda, duymamıştı, ya da sağırdı, hissettiğini bile hissedemedim.

Ve bir kez de denizde “Su çok güzel! Hava çok güzel!” demiştim, deniz, denizdi ama denizde de kapı vardı ve kapı duvardı(5), hele ki sırtını döndüğünde.

Bir yaz macerası çapkını mı sanıyordu ki beni? Oysa ben onun tombulluğuna değil, kendisine hayran ve meyilliydim, ilgilenmiştim, etkilenmiştim, hatta itiraf etmeliyim ki; emin gibi görünmesem de sevmeye başlamıştım, uzaktan uzağa, ama yakından ve gerçekten seviyordum, içimden…

Bir kısım gereklilikleri akşamdan arabaya yüklemem gerekliliği ile arabamın başına geldiğimde minderlerimi yıkanmış, temizlenmiş, poşetlenmiş olarak arabamın kaputu üzerinde buldum. Minderdeki şıkırtı dikkatimi çekti. Bir not olsa gerekti, kâğıtlı;

“Telefon numaram; I-ıh, ilgisizsin!

Site adresim, kulübe numaram, iş adresim, ismim? Hayır! Merak bile etmedin!

Kimim? Neyim? Hayalinde bile değilim!

Kimsin? Girişimlerinin hepsi hatırımda ama hiç açık vermedin. Keşke gözlerim dışında etkileyecek kadar güzel olaydım…”

Ve en sonunda kocaman bir soru işareti…

“İnsanların görünen değil, içindeki güzellikler önemli. Sen, kendine dikkat etmeksizin, kadir-kıymet bilmeyen(7) bir ailenin çocuğunun canının yerine gelmesini sağladın. Gönlümde yerin var, senden etkilendim, benim için fiziksel yapının değil, varlığının önemi var ve güzelsin…

Telefon numaramı yazıyorum. Ararsan ilerlerim, hatta koşarım, ilerleriz, çünkü senden sadece hoşlanmadım, sevgi dağarcığıma da yükledim. Sen bilirsin. Adım; Onur…”

Yazısını hatıra olarak katlayıp cüzdanıma koydum ve minderi arabamın yanındaki duvara dayadım, tekrar.

Sabah yola çıkmadan evvel duvarı kontrol ettim. Minder yerinde yoktu, mesaj yerine ulaştıysa mutlu olurdum. Kör Olası Çöpçüler(8) gereğini yaptılarsa bu takdirde şansımı mutlaka denemeliydim. Ama nasıl?

Doğal olarak ilgilileri mahallerine teslim edip işe gitmek yerine bir gün daha izinliymişim gibi geri dönmeliydim, eğer onu sahiplenmeyi mutlaka istiyorsam.

Sabahı zor ettim, resmi görev kıyafetlerimi giyerek; “Bir şey lâzım mı?” diye sorarak sokağa çıkmak, arabama binmek üzere hareketlendim. İkisi de ayakları üzerinde durabilen yaşlılardı, markete gidip kendileri için neler gerekli ise alıp işlerini, ihtiyaçlarını hallederlerdi. Benimse gecikmemem gerektiğine inandığım bir mecburiyetim vardı.

Yol uzun değilse de kısa da sayılmazdı, tek sakınca sitenin Araç Kayıt Kâğıdını yitirmiş olmamdı. Bu; aracımı sitenin deniz parkına sokmam için sakınca yaratabilir, üstelik sevdiğime inandığıma beni belli edebilirdi.

Denize yaklaştığımda bilmediğim bir numara beni aradı. “Kör olası Çöpçüler” ahımdan dönmek için o aramış olsun, isteği geçti içimden. Bu nedenle açmadım telefonumu. Kimdim ki nazarında, bir de sürpriz yapmayı düşünmüştüm.

Onu sahilde görür görmez arayacaktım ve heyecanında sevgiyi onun da benim gibi yaşayacağına inanıyordum…

Gördüm ve telefonu çaldırdım, gerçekten arayan o idi ve telefonu çalmıştı. O ses vermeden önce telefonu kapattım ve duyacağı bir şekilde “Alo!” dedim, kulağına doğru.

Hayretle döndü, bocaladı, şaşkınlaştı, ayağa kalktı sarsıldı, ancak tutabildim; “Seni seviyorum!” diye fısıldayarak kucaklarken, etrafın duyması gerekliliği ile üstelik annesi-babası yanında değilmiş gibi; “Havlum ve minderim sizde kalmış, almaya geldim!” derken elinden tutup kafeteryaya sürükledim.

“Senin için, seni görmek için döndüm, param yok, bana çay ısmarla! Üstüne bir şeyler al, arabam kamp dışında. Beni uğurlamanı diliyorum, sen de istersen. Sen tombiş olsan da, olmasan da benim gönül verdiğimsin…

Senin gönül verdiğin olmayı başarabilmem için kendime bir yıl süre verdim, bu süreyi kısaltmak senin elinde, ‘Gel!’ dediğin anda karşında diz çökeceğimden emin ol, çekeceğim tek eziyet seni görememek olacak…

Eğer seneye bugünlere kadar senden işaret gelmezse, ben bana diz çökmek için izin vermen için karşına dikileceğim. Karar senin iyi ve güzel insan. Gönlünün beni kabul edeceğini umarken annemi-babamı da hazırlamam gerek. Çünkü hissettiğim kadarıyla annemin benim mürüvvetim(4) için değişik düşünceler taşıdığını varsayıyorum. Benim senden başka gönlümü sahiplenecek biri asla olmayacak ve ben bana “Evet!” diyeceğin ana kadar seni bekleyeceğim…

Belki bu süreyi kullanmayı sen de uygun görürsün. Sana ara sıra yazmama, telefon etmeme izin verirsen mutlu olurum. Bunun için annen, baban dışında ablan, ağabeyin varsa benim için onların iznini almayı da unutma lütfen. Gerekirse çağır beni, ciddiyetimi kendilerine anlatmaya çalışayım. Ses çıkarmıyorsun, anlatabiliyorum değil mi, içimi?”

Henüz tanışabildiğin karşındaki bir genç kıza düşünmek için de olsa bir yıl süre vermek de, nasıl bir düşünceydi ki? Biliyordum nerelerde olduğunu, nasılını bilmeksizin, benim için burnumun ucunda diyebileceğim bu yöre, onun için Fizan(9) kadar uzak Türkiye’min bir ucu idi.

“O kadar iyisin ve içini döküyorsun ki, seni dinlemekten haz duyuyorum!!”

“İndimde yaşın küçük, belki büyüklerin beni bu yüzden uygun görmeyebilirler. Büyümelisin, beklerim. Eğer benim olursan, ilerleyen tarihlerde büyümene yardımcı olurum, büyümene destek olurum, yaşamımın tek nedeni olarak. Aslında gerçekte büyüksün, itiraf etmem gerek! Seni karşımda öyle hissediyorum çünkü…”

“Yaşamımda bugüne kadar hiç erişemediğim sözleri söyledin bana ve bir romanın önsözü gibi; “Beni sevdiğini” söylemen yaşamımdaki en büyük, en güzel hediye. Kendin için bir yıl beklemeyi uygun görmen senin kararın. Beni unutma, hatırla, yaşa ve vaktin oldukça ara, yaz lütfen! Ama bil ki, beni istediğin anda ben seninim…”

Sanatkâr; “Ayrılık zamansız gelir(10)!” demiş. Kesinlikle belliydi, ben beni anlatmak için, kısa süreliğine gelmiştim sevdiğime ve dönmem gerekliydi.

Arabamın başına geldiğimde bir sürpriz bekliyordu beni. Galiba direksiyona hâkim olamayan bir sürücü hafifçe de olsa sol tamponuma sürtünmüş, sakınca görmediği için de yoluna devam etmiş olsa gerekti!

“Üzüldüm!”

“Asla üzülme, ne olur! Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(11), derler. Bu da bana acele etmemem, dikkatli olmam konusunda iyi bir uyarı olabilir. Lütfen ve tekrar ederek söylüyorum sen üzülme! Buraya kadar ben istemiş olsam da, uğurlamaya gelmene sevindim. Seni tanıyalı 24 saat bile olmadı, ama senden ömrümün sonuna kadar saklayacağım bir hediye istesem…”

Çekinmeksizin öptü beni, ben de onu öptüm.

Adlarımızı tekrarladık; Onur ve Ümit olarak…

“Eğer uygun olmayan vakitsiz bir zamanda ölürsem, bu anı hep saklayacağım. Ama dileğim; bir yıl süre demekle beraber, en kısa zaman içinde içimdekileri sana söyleyip rızanı alıp benim olmanı dilemek, anne ve babandan izin almak olacak. Çünkü sana bakışlarımı hissetmişsin. Onların da sana sevgimin göründüğünü hissettiklerine inancım tam. Seninle vedalaşmıyorum. ‘Görüşmek üzere’ diyorum. Sevgiyle, sabırla kal, sevgimi kutsal bir emanet gibi muhafaza et!”

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla(12) (Bana göre rüzgârlarla) gelirdi, ayrılırken karşımdakinde bu hüznü hissediyordum.

İki kişinin bildiği şey sır sayılmazdı. Gönüller birse, kalpler kısa bir süre içinde de olsa karşılıklı atıyor, kişiler buna güvenle inanıyorlarsa bir yıl gibi saçma bir süreyi neden dile getirmeyi düşünmüştüm ki?

Emekli öğretmen anne-babanın, el bebek-gül bebek tek bebek olarak yetiştirdikleri, bir bakıma obez olma temayülüne aldırmaksızın büyüttükleri kızları Ümit, Kız Meslek Lisesinde öğretmendi.

Önce mesaj çekiyordum; “Durumunun uygun olup olmadığı” konusunda. Telefonunu açtığı anda da arıyordum dersler arasında. Vakti uygun olduğunda, iki arada bir derede olsa da “Merhaba!” diyebiliyordu telefonda.

Sık sık mektup yazamıyordum, okulda göze batmasın, dilleşilmesin, evinde annesi-babası seslenmesin diyerek.

Beni anlatıyordum ona, sonradan foyam meydana çıkacak(7) olsa da; muzır(4) karakterimi, kaprislerimi, şüpheciliğimi, aşırı kıskançlığımı saklayarak.

Ve sadece onun için dizeliyordum içimden geçenleri, sadece onun olsun dileğiyle;

Görünce, “Yaşam nedir?” bildim, sende,
Öpüşün canıma can kattı sayende,
Ömrüm uzadı görünce seni birden
Ve yaşamı anladın yaşarken bende.
(Sanırım!)

Kazanım oldun, bomboş hayatım için,
Anladım yaşama gelişimi, niçin?
24 saat yetti senin olmama
Ayrılık çok zor, kahrettim için için.

Deniz; deniz olalı sana imrendi,
Gök mavi, sadece senin için dillendi,
Onur diye bir âşık, yalnız bir günde
Ümit’ten aşkı tüm kalbiyle dilendi
(13).

Üleştiğimiz tek şarkı özlem dolu olarak; “Rüzgâr söylüyor, şimdi o yerlerde bizim (eski) şarkımızı(14)idi.

Tüm şairlerin şiirleri, benim aşk üzerine kaleme aldığım tüm dizeler bizim şiirlerimizdi, onun için kalemime hükmetmeye çalıştığım dâhil…

Şair; “Mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını(15) sormuş ressama. Cevabını alamamıştır, muhtemelen, “Yapılamaz!” diye düşünmekteyim. Çünkü bir an içinde bir tebessüm, bir gamze, bir şakıma ile şekillenebilir mutluluk, bence hayal etmek (bile) zordur.

“Ha!” denilince mutluluğun yaşanacağını geçirmem de zor aklımdan, emek ister, gayret ister, hatta zaman ister, karşılığının beklenmesinin imkânsızlığında. Fiziksellik beklenti ve kapsam dışıdır. Sesler, sözler, heyecanlar, cüssesiz eklentiler çaba gösterse de mutluluğa asla katkıları yoktur.

Ben onun (geçecek bir yıl içinde benim için) Hazreti Süleyman’a diz çöktürten Saba Melikesi Belkıs(16) yahut da Jul Sezar’ın sevgilisi Cleopatra(16) görüntüsünü dilemedim. Hatta bir güzellik yarışmasında katılıp da göze batacak kadar güzel olmasını bile geçirmedim aklımdan.

Ama…

Bir yıl sonra karşılaştığımızda o, benim aklımdan geçmeyendi; kısaca; zayıflamış, bir bakıma güzelleşmiş ve; “Senin için!” demişti, oysa ben benim için bir yıl öncesinin özlemindeydim.

            Sevilen insanların şu veya bu şekilde bedenlerinde yaptıkları güzelleşme, güzelleştirme veya iyileştirme anlamında yaptıkları değişiklikler sevenlerin indinde sevgilerin artmasına asla katkı sağlamaz. Seven, sevdiğinin beynine, kalbine, gönlüne ve ruhuna âşıktır. Kalan sadece teferruattır. Ve benim için teferruat asla önemli değildi.

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tombiş (Tombil); Küçük ve şişmanca çocuk.  Şişmanca, tombul (şişman, etine dolgun, yuvarlak). Uskumru, orkinos.

(1) Böyle mi esecekti, son günümde bu rüzgâr? / Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar… Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi Teoman ALPAY’a aittir.

(2) Emir, Demiri Keser; Yetkilinin verdiği emir, yapılacak iş ne kadar zor olursa olsun uygulanır, uygulanmak zorundadır, yapmaktan başka çare yoktur, anlamındadır.

(3) Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!”  bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”

(4) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma (Yaratılanı hoş gör (sev), Yaradandan ötürü… Evrende yaratılmış olan varlıkları yaratan Allah tektir ve büyüktür. Bu nedenle her canlıyı hoş görmek gerekir. Yunus EMRE  “Hoş gör ki, hoş görülesin!” HADİS)

Muzır (Muzur); Yaramaz. Haylaz.

Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. İnsanlık, mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik. Bir ailede çocukların doğumu, sünneti, evliliği, iyi bir işe sahip olmaları, göreve atanmaları gibi olaylardan duyulan mutluluk, sevinç.

Resepsiyon (Resepşın, (Reception); Kabul etme, kabul.  Resmikabul töreni, resmi ziyafet.

Rezervasyon (Rezerveyşın, Reservation);  Otel, lokanta, gazino, tiyatro gibi yerlerde, uçak, tren, otobüs gibi taşıtlarda yer ayırtma ya da ayırma işi. Bu tür kuruluşlarda müşterilere yer ayırma işini üstlenen bölüm.

(5) Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Starting Box; Yarış atlarının yarışa başlamak için içine konulduğu kutu gibi bölüm.

Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

(6) İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.

(7) Foyası Ortaya (Meydana) Çıkmak; Saklama amaçlı gerçek niyeti dışındaki kötü niyetin ortaya çıkması.

Kadir Kıymet Bilmemek; Tanımamak, takdir etmemek, istifade etmeyi bilmemek. Değerini, kıymetini bilmemek, anlamamak.

(8) Aşktan yana şansım yok… şeklinde başlayan “Çöpçüler” isimli Erkin KORAY şarkısının nakarat bölümü şöyledir;  Dün gece çok aradım / Aradım bulamadım / Kör olası çöpçüler / Aşkımı süpürmüşler…”

(9) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.

(10) Ayrılık zamansız gelir… Barış AKARSU Albümünden bir parça (Her veda zamansız, her veda erkendir).

(11) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(12) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(13) KARATEKİN, Erol. 2022 Yılı. “ONUR’dan ÜMİT’e”

(14) Rüzgâr söylüyor, şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı…” isimli eserin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup, Türk Sanat Müziği eseri, Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(15) Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? İşin kolayına kaçmadan ama... Nazım HİKMET’in Abidin DİNO için kaleme aldığı “SAMAN SARISI” şiirinin ilk dizelerindeki soru.

Ressama sormuşlar; “Mutluluğun resmini çizebilir misin?” diye. Ressam demiş ki; “Ben çizerim de, sen anlayabilir misin?" ANONİM

(16) Saba Melikesi Belkıs; Günümüz Habeşistan veya Yemen'in olduğu topraklarda hüküm sürdüğü farz edilen, tarih öncesi Saba Krallığı'nın hükümdarıdır. Modern arkeoloji bu krallığın mevcudiyeti konusunda şüphecidir. Kitabı Mukaddes'te kraliçenin isminden bahsedilmez. Kur’an’da (Neml Suresi, 41, 44.  Ayetler) tevhid dinini kabul ettiği belirtilir. Hazreti Süleyman’ı kendine âşık etiği belirtilmiştir.

Kleopatra(Cleopatra); Antik Mısır'ın son Helenistik kraliçesidir. Asıl unvanı VII. Cleopatra olmasına rağmen kendisinden önce gelenler unutulduğu için, kısaca Cleopatra olarak bilinir. Jul Sezar’ın sevgilisi olarak da bilinen ihtiraslı ve fakat güzelliği konusunda şüpheler olan kadın 398 yaşında kendini zehirlemiştir.