Fark edildiğini fark etmişti…

Genç adam uzun zamandır görevle dolaştığı için, “Felekten bir gece çalmak(1)istemişti.

Otelin lobisinde ve daha sonra da lokantasında bir şeyler atıştırmış, bir-iki yudum ziftlenmişti(2), çakırkeyifti(3) kısaca.

Göreve birlikte çıktığı, otel görevlisiymiş gibi dikkati çekmeden ortalıklarda dolaşan arkadaşına;

“Bana doyum olmaz, sen devam et, ben bir hava alayım, geleyim!” demişti, karşı karşıya bile olsalar, beraber olduklarının anlaşılmaması için cep telefonundan.

Arkadaşı sorununa vakıftı, gazetesine gömülerek; “Hı!” demişti, belli-belirsiz, çevresini kontrol edip bazı şeyleri gözden kaçırmamaya dikkat ederek.

Genç adamın ayakları onu, çok daha önceleri de arkadaşları ile gelip “Oldukça güzele, ya da iyiye yakın” eğlendiği Gece Kulübüne, ya da Pavyona yönlendirmişti.

Sahneye yakın masalardan birine oturdu genç adam, yalnız, tek başına. Gözlerini gezdirdi etrafındaki kalabalık masalara. Herkes kendi havasındaydı. Gözleri birden çakıllaştı ve sabitlendi.

Fark edildiğini fark eden oldukça genç kadın da kendi düşüncesine uygun olarak onun masasına yöneldi, karşısındakinin bir derdi olduğunu hissetmişti:

“Merhaba! Yalnızsın! ‘Arkadaş ol!’ dersen, olurum, derdini dinlerim istersen, yok ‘ben yalnızlığı tercih ederim!’ dersen, saygı duyar, uzaklaşırım.”

“Yooo! Oturun, rica ederim. Adam gibi içerseniz, size içki ısmarlayayım!”

“Valla ben genelde kadın gibi içerim, mahzuru yoksa yani ‘Burnumdan gelesiye kadar’ değil, demek istediğim.”

“Affedersiniz, ‘Dil alışkanlığı’ diyelim, nereden aklımda kaldıysa içmesini bilmeyen arkadaşlarım için kullandığım bir deyim, diyeyim.”

“Bence mahzuru yok! Hemen mi başlarsınız derdinizi anlatmaya, sonra mı?”

“Sizin derdiniz yok mu? Siz de anlatırsanız, ben de övünmek gibi olmasın, iyi bir dinleyici olduğumu iddia edebilirim.”

“Dertsiz insan olur mu be arkadaş? Hele bir sizle ‘Merhabalaşalım!’ Vakit kalırsa, neden olmasın ki? Ben Sonia!”(4)

“Ben Işın! Tanıştığımıza sevindim. Ne alırdınız?”

Genç kadın, birden endişe, hayret ve şaşkınlıkla baktı Işın’ın yüzüne. Kendisini hemen toparlamasına rağmen Işın’ın gözlerinden kaçmamıştı telâşı.

“Siz söyleyin!”

“O zaman küçük bir şişe viski, biraz çerez, biraz meyve…”

“Olabilir…”

Başlarına dikilmiş olan garsona döndü Işın;

“Duydun söylediklerimizi… Haydi, bir koşu aslanım, yarış!”

“Sonia, yabancı bir isim. Yabancı mısınız? Oysaki Türkçeniz çok iyi!”

“Hayır, Türk’üm. Bilirsiniz böyle yerlerde çakma isimler revaçtadır(5). Sonia, benim lisedeyken, öğretmenimizin önerileriyle lisanımı ilerletmek için ‘Mektup’, ya da ‘Kalem arkadaşı’ diyebileceğimiz bir şekilde yazıştığım Portekizli bir kız arkadaşımın ismi idi. Ben onun ismini seçtim. Ama burada oturup benim takılmış ismimden, benden değil, sizden bahsedecektik hani?”

“Haklısın! Viskiler de geldi. Çenemin açılması için müsaadenizle yudumlayayım. Ama önce hanımlar, değil mi?”

 “Teşekkür ederim. Fazla alışkanlığım yok, bir parmak ilâç gibi ve üstüne bol buz, bol su, lütfen!…”

“Anlaşılmıştır!”

İşlemin sonucunda ilk kadehi Sonia’nın kadehine vurduktan sonra susuz-buzsuz olarak “Fondip(6)” başına dikmişti Işın. Ve yudum boğazından geçtikten sonra; “Bırrr!” gibi saygısızca dudaklarını titretmişti.

Gülmüştü Sonia onun bu tavrına, belki de bir kadına viski ısmarlamaktansa şampanya ısmarlamanın daha güzel olacağının bilinçsizliğini tenkit etmek istercesine. Belki de iradesizce bir tebessümdü bu, bardağından hissedilir-hissedilmez bir yudum alır gibi yaparken, ama karşısındakinin doğal tebessümünden etkilendiğinden habersiz.

Gerçekten de Işın dalgınlaşmıştı, hem ilk fondipte. Ve sonra ilk fondipi diğer fondipler takip etmiş ve çenesi bayağı çözülmüştü, belki de farkında olmadan “Çenesi düşmüş(7)”, hatta karşısındakine “Gına gelmiş!(8)” bile olabilirdi, çılgıncana geçen zaman içinde. Oysa karşısındakinde saygı dışında herhangi bir tepki gözükmemişti.

Geçen o zamanlar içinde, garson sıranın kendisine geldiğini söylemişti genç kadına. Hayretle hissetmişlerdi ki, ne fasılı, ne türküleri, ne de o alafranga(9) sözleri duymuş, hissetmişlerdi, her ikisi de. Şimdi ise garson genç kadını ikaz etmişti.

Türk Sanat Musikisi için genç kadının sesi yeterli, hatta iyi, belki de çok iyi idi, duygusal konuşmaması gerekirse. Şarkıların ritminde gözlerini kapatıp hülyalara bile dalmıştı bir ara Işın.

Dördüncü, ya da beşinci şarkının bitiminde, masadaki kâğıt peçeteye; “Biliyorsanız; ‘Doymadım sana, ağlarım!’(10) şarkısını okur musunuz? Işın” diye yazıp peçeteyi garsonla göndermiş, başını eğen Sonia şarkıyı söylemiş ve sonra masaya gelmişti tekrar.

Işın, yanında bir çiçek, hem karanfil, hem beyaz olsaydı, diye düşündü.

O anlamış, ya da hissetmiş gibi masaya beyaz bir karanfille gelmiş ve ondan bedelini garsona ödemesini rica etmişti.

Işın, hem pepelemeğe(11), hem de yalpalamaya(11) başlamıştı lâvaboya gidip gelirken. Ve kibarlığı bırakmamış, “Merhaba !” derken elini bile sıkmadığı, belki de bunu düşünmediği kadına; “Özür dilerim, pardon, affedersiniz, kusura bakmayın!” gibi mazeret cümlelerinin hepsini ve peş peşe sıralamıştı.

Şişe bittiğinde Sonia’nın bardağı henüz yarım bile olmamıştı, Gece Kulübü kurallarına aykırı olarak. Hesabı Kredi Kartı ile ödedi Işın. Garson, kısa bir süre Sonia ile bakışmış, onun “Hayır!” ya da; “Olmaz!” tavrındaki bakış ve hareketlerinden etkilenerek normal bir hesap getirmişti Işın’a.

Işın, ne olursa olsun Post Makinesinden çıkan bedeli imzalarken hesabın ne kadar olduğunun umurunda ve bilincinde bile değildi belki.

“İyi ki beni ve dertlerimi dinledin Sonia. Uzun zaman sonra gerçekten rahatladığımı hissediyorum.”

“Bu durumda nasıl gideceksiniz otelinize?”

“Zahmet olacak, ama bir taksi çağırman mümkün mü? Beni bırakır, sonra da seni evine bırakır. Olmaz mı?”

Bazen sizli-bizli, bazen senli-benli konuşuyordu. Zıkkım(12) şişede durduğu gibi durmuyordu ki sakince.

“Olur!” dedi Sonia.

Garsonlardan birine işaret etti, Işın’ın koluna girmesi için.

Işın’ın gözü, Sonia’nın yarım kalan içki kadehinde idi, sallanırken bile;

“İçmeyeceksen, günah olmasın! Dökülmesin, ben sünnetleyivereyim!(13)” demişti.

Genç kadının; “Peki!” demesini duyar-duymaz, garsonun tutmadığı eliyle bardağı kaparcasına avuçlamış ve kendi deyişiyle sünnetleyivermişti!

Taksiyle otele yönelmişlerdi. Sonia şoförün yanındaki tek koltukta oturmuş, elindeki karanfille Işın’ı garsonun yardımıyla arka taraftaki koltuğa oturtturmuştu.

Yol boyu şoförün dikkati Işın’ın üzerindeydi, oldukça alkollü olmasına rağmen mesleğinin verdiği tepkiyle Işın fark etmişti bunu, nedenini çözümlemek istercesine.

Otele geldiklerinde Sonia; “Yardımsız gidip-gidemeyeceğini” sormuş, anlaşılmaz bir şekilde; “He!” ya da “I-ıh!” demesi üzerine otelin görevlisini el işareti ile çağırmış, ona teslim etmişti Işın’ı.

Işın cebinden bütünce bir para çıkartıp şoföre vermiş, aynı yalpalayan tavır ve pepeleşen diliyle;

“Hanımefendiyi de evine ya da istediği yere götürür müsünüz, lütfen!” demişti. Işın’ın daha sonra oluşacak olayları bilmesi düşünülemezdi.

Şoför sadece; “Peki!” demiş, parayı cebine koymuş ve yanındaki bayana aldırmadan esaslıca ağza alınmayacak şekilde küfür etmişti Işın’a, hareket edip de ayrıldığında.

Işın, şoförün Sonia’nın eski kocası, ayrıldığı kocası olduğunu bilemezdi. Sonia, Işın’ı oteline bırakmak için geldiği taksinin şoförünün boşandığı kocası olduğunu bir bakışta anlamıştı, ama yapacak bir şeyi yoktu, elinden gelen, geri dönüşsüz.

Işın’ın bilmediği başka şeyler de vardı, belki daha sonra fark edebileceği. Çünkü taksi daha hareket etmeden başlayan küfürle bitmemişti taksi şoförünün tepkisi. İlk küfrü Işın’a ettikten sonra, yanına dönmüş, başlangıcı, yine ağıza alınmayacak bir küfürle yaptıktan sonra;

“Ben sana, konsomatrislik(14) yapmaycan, şarkını söyleyip s…tir olup gitcen, demedim mi lan kaltak(15), o…pu? Akraban olcak kulüp sahibi peze… ke de iki çift sözüm olcak. İzin verdiysek…”

“Sen kimsin ki bana, akrabama söz ediyorsun? Biz seninle boşandık, bunu aklına iyice koy artık, bak heceleyerek bir kere daha söyleyeyim: Bo-şan-dık! Hiçbir hakkın yok üzerimde, ne demekmiş izin vermek, hiçbir şey söyleyemezsin bana!”

“Sus kaltak! Senden de, oğlumdan da ben sorumluyum. Karımdın, namusuma söz ettirmem ben!” demesiyle birlikte arabayı durdurup genç kadının kapısını açıp silkerek, çekerek, dürtükleyerek, sürükleyerek, vurarak, pata-küte dövmeye başladı.

“Allah yaratmış!” demiyordu. Bir külçe halinde yere yığılan kadın, kendini korumaya teşebbüs etmeyi bırak, tepki bile veremez olmuştu, adamın hırçınlığına, zulmüne, galeyanına(16).

Hafif çisentinin yeryüzünü sulamak gayretinde olduğu tenha yolda birden iki far ışığı gözüktü, uzaklardan da olsa. Tereddütleşen şoför bir an duraksadı, ne yapmasının gerektiğinin bilinçsizliği ile.

Ve aniden karar verip genç ve hırpalanmış, kendinden geçmiş bir külçe halindeki kadını orada bırakıp var gücüyle gaza basıp kaçıp kurtulmak istemiş, ancak geç kalmıştı.

Gelen araç devriye görevi yapan polise aitti, çünkü. Polis yatan kadının durumunu görmüş, biri ona yardım etmeğe çalışırken, diğeri kaçan otonun plâka numarasını alamamış olmasına rağmen, güzergâhtaki diğer devriye aracına anons geçerek taksinin yakalanmasını, hastane Acil Servisine getirilmesini önererek, genç kadını alıp hastaneye yönelmişlerdi.

İfade almaları çok zordu genç kadından, kırığı-çıkığı yoktu, ama gözü morarmış, dudağı patlamış, burnu kanamıştı. Doktorların muayenesi ve tedavileri sonunda ellerinde, ayaklarında, sırtında, böğründe morluklar olduğu görülmüştü, inlerken.

“Kim?” sorusuna, dudaklarını ancak aralayarak;

“Boşandığım kocam!” demiş ve sonra “İyiyim! Anneme haber verin!” diyebilmişti, o kadar. Yorgunluğunu ve yaşadığını hazmedememiş, kendinden geçmişti.

Genç kadın müşahede(17) altında, şoför, hastanede teşhisten sonra, önce sorgu odasında, daha sonra da nezarethanede tutulmuştu.

Şoför, her nasılsa nezarethaneye konulan diğer sanıklarla da kavgaya girişmiş, diğer sanıklar tarafından polisler yetişinceye kadar bir hayli hırpalanmış, dövülmüş, Allah ne verdiyse nasibini almıştı!

Tek kolundaki kırık dışında başkaca kırığı-çıkığı yoktu, ama darbeleri oldukça esaslı idi, hem ummadığı kadar.

Kavganın soruşturmasında hiç kimse suçu üzerine almamıştı. Kim hangi suçtan nezarethanede ise o suçu kabulleniyor, başka suçlamaları kabul etmiyordu. Bir kısmı zaten diğer suçlardan da arınmış olarak hemen salıverilmişti nedense.

Soruşturmayı yapan polislerin de ellerinden başka bir şey gelmiyor, gelemiyordu şoförü hastaneye sevk ederlerken!!!

Işın, başını çatlatan bir ağrıyla kalkmıştı yatağından. Yapacaklarını düşünmüş, alelusul(18) gözden geçirmişti, tıraş olup duş yaparken. İşine devam etmeden önce akşam yaşadıklarını gözden geçirmeğe çalıştı.

Ne kadar güzel bir şeydi insana birinin ilgisi? Duygularını, düşüncelerini, duygusal yaşantısının bir bölümünü anlattıkça karşısındakine, onun kendisini teselli etmesinden mutluluk duymuştu, bir uzak diyarda, hiçbir ilgisi olmayan.

Sanal(19) bir şefkat eliydi, yaklaşması tabu(20) olan bir sevgi dokunuşuydu ve minnettarlığını(21) anlatamadığı.

Zihninden, gönlünden geçirmeğe çalışıyordu söylediklerini. Ağlamış mıydı acaba? Ya saygısını yitirmişçesine dayamış mıydı başını omzuna karşısındakinin? Adı neydi ki? Tamam, kalem arkadaşının adı Sonia idi kullandığı, hatırında kalan, ama gerçek adı neydi ki? Ve anlattıklarını dizelemeğe çalıştı, karşısındakinin unutmuş olmasını dilediği.

Bir evin tek oğlu, mesleğimi “Boş ver!” diye geçiştirdiği biri idi. Öyle lüks otellerde kalamazdı, ama görevi gereği idi, arkadaşı ile birlikte o otelde kalması. Zaten nişanlısı da;

“Seni seviyorum, ama bu böyle gitmez! Evde kalacağın günler değil, saatler bile kısıtlı, görevin nedeniyle. Nasıl mutlu olacak, nasıl aile olacak, nasıl çoluk-çocuğa karışmayı düşüneceğiz ki? Annen de görevinden şikâyetçi. Görevin mukaddes(22) biliyorum. Bir gün şarkta, bir gün garpta, bir hafta yurt dışında, bir ay operasyon bölgesinde. Özür dilerim, sinirlerim seninkiler kadar sağlam değil, soğukkanlı değilim. Seni seviyorum, ama bu benim yaşamım olamaz. Sen yoluna, ben yoluma!” deyip nişan yüzüğünü bırakıvermişti masanın üstüne usulca ve geri dönüp bakmamıştı bile, ne arkasına, ne de yüzüne.

Sonra bu göreve yönlendirilmişti. Belki yurt dışına gidecek, kim bilir ne kadar sonra öpebilecekti babasının-annesinin elini. Dileği; acil bir görev sırasında büyüklerinin ölüm haberini almamak üzerineydi Işın’ın.

Sonra akşamki güler yüz, tatlı dil, mahzun gözler, ara sıra düzeltilmeğe çalışılan saçlar ve suskunca kıvrılan dudaklar geldi hatırına kahvaltıya inerken.

Çevresine bakındı, arkadaşı bir kenardaydı, göreviyle ilgili kalıntılar hizasındaydı ve henüz gelişme yok gibi görünüyordu. Akşam kendisini otele getiren taksinin plâka numarasını almadığına esef etti. Şoförün tavırlarına kızmıştı, ama yüzünü tam olarak çizememişti beynine, alkolle yüklü olduğu için.

Sağ elini yumruk yaparak vurdu başına hafifçe. Oysa alkol de olsa, bilirdi kararını, ufak ayrıntılar bile kaçmazdı gözlerinden. Telefondaki “dit!” seslerinden numarayı anlardı.

Bozuk seslerinden aracın kusurunu çözerdi. Lehçelerinden vatandaşları tanır, mimiklerinden, hareketlerinden gereğini anlardı.

Eğitimi öyleydi çünkü ama galiba akşam mahzunluğundan, nişanlısının kendisini henüz terk etmesinin acısını unutamamış olmasından dolayı “İpin ucunu oldukça kaçırmıştı” galiba.

Gözlemlediği kişilerle ilgili olarak akşamı beklemeliydi herhalde. Düşünüyordu; göz ucuyla da olsa takip ettiklerinde bir hareket yok gibiydi.  Ya beklenenin gelmesi gecikecek, ya da verilecek talimata göre kendileri yönlenecekti.

Akşama doğru dâhili telefondan görevde birlikte olduğu arkadaşına telefon etti, bir arada görünmeleri sakıncalı olduğundan.

“Tertip(23)!  Ben biraz hava almağa çalışıyorum, ama dün akşamki gibi değil, yani ‘Zom olmam! (24)’ merak etme. Geceleyin ya yanına gelirim, ya da telefonla haberleşiriz. Dün akşam ilk defa nişanlımdan ayrılmak koydu, ölçüyü kaçırdığımın bilincindeyim, kendime hâkim olamadım. Kusura bakma! Bütün gece de seni yalnız başına bıraktım, bir daha olmayacak, inan. Şimdilik beklenen bir hareket emaresi(25) göremedim. Vatandaşlar hâlâ lobide içki içip, kâğıt oynuyorlar.”

Arkadaşı diğer bir masaya gelip gazeteleri karıştırmaya başladığında, akşamın ışıkları da kendini belli etmeğe başlamıştı, otel kapısını itekleyerek dışarı çıktığında.

Aynı Gece Kulübüne gitmiş ve fakat elleri boş kaldığı gibi, esas patrondan neredeyse esaslıca da fırça yemişti. Görevde olduğundan, hoş görevde olmasa da deşifre olmaması(26) için haddini bildirmedi ters cevap veren hiç kimseye.

Sadece akşamki onun yanında olan kızlardan biri; “Hasta! Bugün işe gelmeyecek!” demiş, diğeri; “Ne hastası be yav, eski kocası dayak atıp hastanelik etmiş!” demesi tek ipucu olarak kalmıştı elinde.

Doğru hastaneye gitti. Baş Hekimin Odasına çıktı, yaşamında ilk defa forsundan(27), etiketinden faydalanmaktı amacı. Baş Hekime “Özel bir nedenle” görevi ile ilgisi olmadığını üstüne basa basa tekrarlayarak bir gün önce eski kocasından dayak yiyen bir kadının muayene ve tedavisini yapılıp yapılmadığını ve güvenlik kameralarını incelemesinin mümkün olup olmadığını sordu.

Bilgisayarı açan Baş Hekim;

“Evet. 23.40 civarında Acil Servise böyle bir hanım gelmiş, muayene ve tedavileri yapıldıktan sonra bu sabah erkenden hastaneden ayrılmış. İsmi; Işıl. Yaş; 28. Kilo;…”

Sonia’nın Pavyonda niçin irkildiğini anlamıştı Işın.

“Gerek yok efendim! Adresi var mı?”

“Maalesef…” cümlesini ne diyerek tamamlayamayacağını bilememişti Doktor.  “Veremeyiz!” dese bir türlü, “Yok!” dese başka türlüydü. Ve bilgisayar ekranına bakarak şunları söyledi;

“Size enteresan gelir mi, bilmem, ama o kadının eski, yani boşandığı kocası Ziya da yine dayak yemiş gibi bu sabah erken saatlerde hastaneye yatırılmış. Muayenesi bitirilmiş, tedavileri üçüncü kat, 225 numaralı odada devam ediyor…”

Körün istediği tek gözdü, görmek için ve Allah o tek gözü vermişti. Her ne kadar genç kadının adresini öğrenememişse de, eski kocası ile söyleşebilecekti, belki ve hem de sinirlerine, duygularına, düşüncelerine hâkim olarak.

Bir Polis Memuru Ziya’nın odasının önünde, bir sandalyede oturuyordu. Işın;

“Ne haber tertip? Vatandaşın durumu ağır mı?” diye sordu.

Işın’ın tavır ve davranışlarından sivil olmasına rağmen onu anlayan Polis Memuru ayağa kalkıp kemerini düzelttikten sonra;

“İyi efendim!  Ziyaret edeceksiniz, Müdürüme danışmam gerek!”

“Olur! Olur! Önemli değil! Dayak atmaktan başka suçu var mı? Gasp(28) gibi, uyuşturucu gibi, ya da bir başka neden?”

“Valla bilmiyorum efendim. Şoförmüş. Karısından ayrılmış. Nezarethanedeki arkadaşları sille-tokat giriştiklerine göre vardır bir nemrutluğu(29), yanlışlığı, yamuğu, ya da hatası, diye düşünürüm!”

“O zaman soruşturma size ait. Sohbet edeyim istiyorum kendisiyle konuyu anlamak için. Soruşturma değil, tekrar ediyorum sadece sohbet, o da isterse, kabul ederse tabii. Anlatabiliyor muyum?”

“Anladım efendim. O zaman yanınızda olayım. Amirlerimize danışmak gereksiz. Ben tümüne şahit olacağım nasıl, olsa!”

“Sen bilirsin tertip!”

Işın bunu söyleyip odaya girmek istediğinde, beyninde hiçbir plânlama yapmadığını düşündü. Şoförü görüp de ne yapacaktı? Eski karısının adresini ondan öğreneceğini mi sanıyordu ki? Hem bu neden gerekliydi ki kendisi için?

Dertlenmiş, derdini içki şişesinin dibini görüp anlatarak, kusmuştu. O halde beklediği neydi? Teşekkür etmiş miydi? Etmişti de yalnızlığında, yalnızlığını yitirmesine mi neden olmuştu o? Önüne geçemediği bir görme arzusu vardı Işıl’ı.

Odaya girmesi ile gözünün biri kapalı olmasına gören gözüyle Ziya’nın bağırmaya başlaması bir olmuş, bir hemşire, belki de hastabakıcı ile bir doktor odaya yönelmişti hemen;

“Çıkarın bu adamı odamdan!”

Nefretin nedenini anlayamamış, öylesine kalakalmıştı odanın kapısında Işın. Bu hareketinin, onu görme isteğini ve onu bu adamdan kurtarma dileğini kamçılamıştı. Artık onu görmesi, sünnet(30), vacip(30) boyutlarını geçmiş, farz(30) olmuştu kendisi için.

Işıl’ın adresini temin konusunda Başhekim çekimserdi. Bu; belki de ettiği Hipokrat Yemininin gereği idi. Ancak Emniyetin, ya da Karakolun böyle bir yemini yoktu, ya da böyle bir davranışı olası sayılmazdı;

“Şu ev adresi, şu da cep telefon numarası Ziya Efendinin…” demişlerdi.

Kendisi için gerekli değildi Ziya için verilen bilgiler. Işıl’ın bilgileri gerekliydi kendisi için. Onu da şikâyetçi konumu ile tutulan Tutanaktan öğrenmişti. Tutanakta dikkatini çeken şey; Işıl’ın da, Ziya’nın da aynı ev adresini yazdırmış olmalarıydı.

Herhangi bir nedenle ayrılmış olsalar da beraber yaşamaya devam mı ediyorlardı acaba? Bu, kendini neden ilgilendirsindi ki? Hem neden? Neden?

Gönlündeki boşluğa hükmedememesi olabilir miydi bu nedenin cevabı? Yoksa “İlk görüşte aşk” dedikleri bu mu olsa gerekti? Böyle bir şey aklının ucundan bile geçmez, geçemezdi.

Yıllarca biri ile yaşadığı bile aşk olmamış, sevgi birlikteliği denilebilecek bir beraberlikten sonra herkes kendi yoluna yönelmişti.

Üzülmesinin nedeni; terk edilmişlik, kesinlikle iyi bir insan olduğunu düşündüğü nişanlısı ile özlenilmiş bir yuva kuramamış olmasıydı. Belki de nişanlısı ve kendisi hoşlanmışlardı birbirinden, ama bu birbirlerine âşık olmalarına, yaşadıklarının onu özlemek, onu istemek, onu yaşamak, onsuz olamayacak gibi kısaca “Aşk” olmasına yetmemişti.

Gecenin ilerlemiş bir vaktinde tanımadığı genç bir kadını evinde rahatsız etmek düşüncesini yaşayamazdı. Hem üstelik verilen görevde aksaklık olmasını da istemiyordu.

Gerçi böyle bir durum hâsıl olsa arkadaşı acilen cep telefonuna ulaşabilirdi, gene de tedbirli olması gerektiğinin bilincinde merakla yöneldi, otele doğru, beyni yürümesini engellemeye çalışsa da, yorgun ayaklarıyla.

Kopmak üzere olan ipin bir ucu ellerine uzanmıştı. Oldukça geniş bir hareketlilik vardı gözlemlediklerinde. Bu; konuyu danışmalarının gerektiğini de anlatıyordu kendilerine.

“Şimdi” mi, yoksa “Devam” mı idi, emir?

“Arabalar, yurtdışı belge, bilgi ve buluşmalar hazırsa, sonuna kadar devam” komutu gelmişti.

Beklemek, hem günlerce… Sabır işi idi bu. Bunu hem kendisi, hem de Kod Adı Zafer olan arkadaşı gayet iyi biliyorlardı. Kendinin asıl adı Işın’dı, Kod adını öyle uluorta söylemesi gerekli değildi.

“Amenna(31)!” demişti bu kez gelen şifreli mesajın karşılığında “OK”(32) yerine ve Zafer’e sadece; “Dikkat!” demişti, yanından geçerken, usulca.

Zafer’le birlikte olması hem takip açısından kısıtlı idi, hem de çevrenin onları beraber görmesi sakıncalıydı.

Çok zaman odalarından otelin dâhili, bazen de cep telefonu ile konuşuyorlardı.

Çok zaman yan yana, karşı karşıya olsalar bile titizliklerinden asla vazgeçmiyorlardı.

İkilem(33) içindeydi Işın. O adamdan ve yaşadığı o ortamdan kurtarmalıydı o genç kadını ve oğlunu, ama nasıl? Göreve yönlenirse bir kere daha bu diyardan geçmesi bile imkânsızdı, özel bir neden ileri sürmezse.

Bir tarafta “Aşk” diyemeyeceği beğeni, belki de dinlemekteki sadakati nedeniyle hoşlanması, diğer tarafta görevi, kendisine güvenilen ve mutlaka başarması gereken.

Düşünüyor, çözüme bir adım dahi yaklaşamıyordu, “Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu.”

Üstelik eski eşinin kadıncağızı ne hale getirdiğini de merak ediyor, kendinde dayanılmaz gibi gelen bir özlem duyuyordu, onu bir kere daha görmek için.

Telefon etti Zafer’e; “Gel dediğinde hemen gelirim, bir yere uğrayıp hemen geri geleceğim!”

Arkadaşının kısacık bir önerisi oldu;

“Peki, ama yanlış yapma!”

“Tamam!” dedikten sonra, arabasını garajdan çıkartmakla yanlış yapacağına inanarak, otelden oldukça uzaklarda bir taksiye bindi.

Bunun iki nedeni vardı çünkü. Birincisi; adrese göre şehri bilmemesi, ikincisi; her ihtimale karşı takip ettiklerinin ilgilenmesini istemeyişi idi. Gerçi onların da ne halt ettikleri belli değildi ya.

Kaç gündür “Homini gırtlak!(34)” çata-çuta tavla-kâğıt oynama ve bir kısmı erken, bir kısmı geç vakitlerde odalarına yönelme tavrında yaşıyorlardı, yaşamak denirse onlarınkine. Hepsinin isimleri, cisimleri belli idi kendilerince, her ne kadar otele değişik isimlerle kaydolmuş olsalar da.

Öğrenmişti genç kadının adresini, kendine has, bildiği yöntemlerle.

Önce bir zarf içine, ihtiyacı olmayacağına inandığı tüm parasını koydu. Bir kutu tatlı, çocuğun kaç yaşında olduğunu bilmediği için oldukça büyüğe yakın bir adet çikolata alarak eve ulaştığında, bindiği taksiye “Beklemesini” söyleyerek eve yöneldi, kapıyı zili çalmak yerine, eliyle tıklattı, çocuğun uyuyor olduğunu varsayarak. Kalınca bir bayan sesi;

“Kim o?” dediğinde, sesinde endişe ve korku seziliyordu.

“Aç Ablacığım, ben bir görevliyim!”

Kapı yavaşça dört parmak-bir karış kadar aralandı. Solgun tereddütlü bir yüz gözüktü ve sordu:

“Ne vardı evlâdım?”

“Işıl Hanımı merak ettik arkadaşlarla ve ‘Geçmiş olsun!’ demek için ben geldim.”

“Ah oğlum, ersizlik kötü, görmüşsün halimizi, nideyim, neyleyeyim, nerelere gidelim? Fakirlik, bağnazlık(35), dayak, yokluk… Daha ne sayam ki?”

Yaşlı kadına “Görevli” deyip doğru söylemiş, “Merak” ve “Geçmiş olsun!” dileklerinin sunumunda yalan söylemişti. “Buyur!” edilince de elindeki kutuları yaşlı kadına verip ayakkabılarını çıkarıp onu takip etmişti.

Ev oldukça küçük, 1+1 denilen tipte idi. Işıl salon dışındaki o odada yer yatağında yatıyor ve uyukluyor belki de uyuyordu, sızılarını dindirmek istercesine. Yanındaki minderden yapma yer yatağında ise oğlu uyuyordu.

“Geçmiş olsun!” dedi sessizce, ikisini de uyandırmamağa dikkat ederek. Analı-oğullu bu masumane(36) dinlenişi sekteye uğratmak herhalde günah olurdu. Aynı ritimle geri dönüp ayakkabılarını giydi. Aynı sessizlikle;

“Görevli olarak bir yerlere gidebilirim belki. İsmim Işın. Gerekli olabilir şu benim telefon numaram. Belki gerekebilir. Ben bazen görev icabı kapatabilirim telefonumu. Kapalı ise ilk açtığımda cevap veririm. Merak etmeyin. Tekrar geçmiş olsun efendim. Sağlıklı günler!” dediğinde aklına henüz gelmişçesine;

“Pardon, arkadaşlarla aramızda bir miktar da nakit toplamıştık, belki lâzım olur diye.” Yalanını bastırmak istercesine başını eğmişti, zarfı uzatırken, genç kadının dul annesine, öğrendiği. Aldığı cevap sadece;

“Allah razı olsun! Güle güle!” idi.

Genç kadını öyle yaralı-bereli, ızdırap çekercesine nefes alırken görmekle handiyse morali bozuk bir şekilde taksiye binmiş ve yine otelin çok uzaklarında bir yerlerde inip telefon etmişti arkadaşına:

“Bende yanlışlık yok! Ne haber?”

 “Burada da bir değişiklik yok! İstersen içmeden yemeğini ye de öyle gel!”

Nasıl içmezdi ki bu gece de? Ama bu bir şifreydi(37), “Sonuca yakınız, ayık olmak zorundayız!” der gibi.

Yurdumun dinlenmeyen telefonu mu vardı ki Işın’ın telefonu da dinlenmemiş olsun? Bu nedenle çeşitli şifreler oluşturulmuştu. Örneğin “Çiçekler açtı” dendi mi, ne anlama geldiği bilinirdi. Bu kere değişik şifreler kullanılıyordu. “O-2” denmişti şifrede.

Sıfır-iki değil, Ordu kelimesinin başındaki “O” gibi. Aslında “A Yolu” gibi “Ayol” anlaşılacak şekilde harflerle değil, şifreler isimlerle belirtildi, örneğin; “A Yolu” yerine “Ahmet Yolu” der gibi. Konu anlaşılmış, Zafer hemen yola çıkmıştı yabancı ülkeye doğru.

Işın beklemedeydi, uzaktan gözlemleme gereğiyle ve cep telefonu kapalıydı, her türlü olasılığa karşı, Zafer’le sözleştiklerine göre.

“Yarın yoğum! En geç öğlene doğru on-on bir gibi çıkarım!” deyip tüm görüşlerden uzak olarak Zafer’den aldığı para takviyesi ile kendine ait borçları ödemişti otele. Zafer yola çıkmadan önce ödemişti kendi borçlarını, ayrı insanlar olmaları gerektiği için.

Gerçekten de öğlene doğru olmuştu otelden çıkışı. Asgari bir kilometre geriden takip ediyordu önünde giden aracı, sırt-sırta, peş-peşe takip etmesi gerekli değildi, şüpheyi çekercesine. Gidecekleri yer belli idi ve orada onları bekleyen biri vardı nasıl olsa. Hem de sürpriziyle birlikte!

Ama bilmediği bir şey vardı Işın’ın, açsaydı cep telefonunu, göreceği. Bilemezdi…

Ve sonuç mükemmeldi. Dış ülke görevlilerinin de desteğiyle gerçek; gerçekleşmişti.

Bundan sonrası geri dönüş ve şarjı bitmeden cep telefonlarını açıp âmirlerini kısaca bilgilendirmekti, Raporlarını mutlaka yazacaklardı. Ama öncesi şarttı.

Bazen tesadüfler insanları yönlendirebilirdi. Cep telefonunu açan Işın’ın telefonunun şarjı; “Sesli mesajın var!” görüntüsü ertesinde bitmişti.

Zafer’in amirleriyle konuşmasını, operasyon sonuçlarını bildirmesini, mesajlarını kontrol etmesini zor bekledi Işın. “İzninle!” deyip SİM kartını onun telefonuna takarak mesajını kontrol etti. Mesaj iki kelime idi;

“Gerçek miydin? Gerçek misin?”

Ne isim vardı soru işaretinin sonunda, ne de başka herhangi bir not! Telefonu açmadan önce Zafer’e döndü Işın;

“Sen patronlara söyle lütfen! Benim geri dönmem biraz gecikecek. Beni izinli saysınlar birkaç gün. Cep telefonumun şarjını tamamlar tamamlamaz ben onlara mutlaka tekmil vereceğim(38). Ama şimdi izninle, cep telefonunla sadece birkaç kelime konuşacağım.”

Telefonuna gelen not, kurtuluşu, normal bir insan oluşunun müjdesi olabilirdi belki. Yaşam sınırlı değildi çünkü A-B-C arasında. Arada virgüller, noktalar, ünlemler de vardı ki; bu çok önemliydi.

Sevgide, saygıda karşılık beklenmemeliydi. Karşılıksız da sevebilmeliydi insan, hem ne şekilde olursa olsun. Karşısında bebeği olan yalnız bir kadın vardı. Telefonu açtı;

“Evet! Ben gerçektim ve gerçeğim!” dedi sadece.

Yaşamda her insanın mutlaka kendine has bir öyküsü vardır, sakladığı, ya da saklandığı…

İki kişinin bildiği şey, sır olmaktan çıkmıştır. Işıl ve Işın, her türlü düşünceden uzak bir gecede üleştikleri aşk olan sırlarını ömür boyu yaşayacak ve sırlarını saklayacaklardı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek.

(2) Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.

(3) Çakırkeyf; Yarı sarhoş.

(4) Sonia-Sonja;  Bir yabancı ismi. “Sonya” olarak okunmakta, çeşitli dillerde söylenmektedir.

(5) Revaç; Yerinde, uygun, doğru, yaraşır, yakışır.

(6) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(7) Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.

(8) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

(9) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse.

(10) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(11) Pepe Konuşmak (Pepelemek); Dudak sesleriyle başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek.

Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.

(12) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

(13) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

(14) Konsomatris; Bar gazino gibi eğlence yerlerinde müşterinin masasına çağırılabilen, müşteriyle birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın.

(15) Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.

(16) Galeyan; Kaynama, coşma, hiddetlenme, heyecanlanma, ayaklanma.

(17) Müşahede; Gözlem. Görme.

(18) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

(19) Sanal; Gerçekte yeri olmayan, var olmayan, ancak zihinde tasarlanan.

(20) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(21) Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.

(22) Mukaddes; Kutsal, muhterem, aziz, yüce anlamlarındadır. Mukadder ise; takdir edilmiş, kaderleşmesine izin verilmiş anlamlarındadır. 

(23) Tertip; Kanka gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

(24) Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.

(25) Emare; Belirti, ipucu, iz.

(26) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

(27) Fors; Güçlülük. Söz geçirme gücü, saygınlık. İtibar. Devlet başkanlarının bulunduğu yerlere, bindiği taşıtlara, yüksek rütbeli subayların gemilerine, garnizonlara, bindikleri taşıtlara konan özel biçimli bayrak.

(28) Gasp; Zorla, izinsizce, yapmak, etmek, zorlamak, almak, çalmak şeklinde yapılan eylem.

(29) Nemrutluk; Nemrutça bakmak.  Yüze gülmezlik, acımasızlık, can yakıcılık, sert tutumluluk.

(30) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.

Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(31) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

(32) OK; Tamam, “Okey” (İngilizce).

(33) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(34) Homini gırtlak … Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(35) Bağnazlık; Fanatiklik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, körü körüne coşku ve tutkuyla bağlı olma.

(36) Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz,  saf saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.

(37) Şifre; Gizli haberleşmeye yarayan, anlamları ancak haberleşenlerce bilinen işaret ve sözlerin tümü. Gizliliği bulunan işlerde kullanılan kasa, kapı vb. gibi şeylerin düzeneğinin açılıp kapanabilmesi için gereken rakam vb.

(38) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.