Canım sıkkındı biraz, hatta moralim bozuk, Vizem(1) tat verir şekilde geçmemişti, keyfe keder(2) gibi gözükse de, kaba kaçacak bir söylem olsa da az-biraz bir miktar kadar çuvallamıştım(3). Kötü not almayacak olsam da ahım-şahım bir not beklentim olamazdı.
Ve de övünmek hakkımı saklı tutuyorum bu; benim gibi kardeşlerine önderlik etme gayretindeki bir adam sayılacak öğrenciye yakışmazdı.
Okuldan Dikimevi’ne doğru dalgınca, hatta kör gibi, kaldırım taşlarının çizgilerine basmamağa dikkat ederek, bazen topal gibi bir ayağım asfaltta, diğer ayağım kaldırımda sekerek yürüme gayretindeydim.
Fark etmemiştim, yokuş aşağı inen genç kız grubunu, ta ki; “Su!” ismi çağırılıncaya kadar, “u” harfinin uzunluğu nanosaniye(1) içinde çekmişti dikkatimi. İrkilmemin yahut da sesi fark etmemin nedeni; Suat olan ismimin ilk hecesinin tamamlanacağı zannıydı.
İster istemez yollarımız değilse de gözlerimiz çakışmıştı. Hani bir şarkı vardı; “Yollarımız burada ayrılıyor(4)!” diye değil, “Kalp kalbe karşıdır! (5)” der gibi, “Yollarımız burada birleşiyor, çakışıyor, kesişiyor, birleşiyor!” gibi yorumlamam gerektiği kanısındaydım. Çünkü ben o an ve devamında gözlerimi ayıramamıştım ondan sadece, o ise; “Ne alâka?” der gibi omzunun desteği ile kafasını sallayarak önemsizliğimi belli etmişti bana karşı (bir bakıma, doğru sanki).
Hangisinden geldiğini bilemediğim eser miktarda bir parfüm kokusu ile geçtiler yanımdan, onu kilitledim hafızama, olduğu gibi. Bu kokunun ona ait olmasını geçiremezdim aklımdan, onun teninin kendi kokusu olmalıydı. Olsa ve ola ki parfüm yerine onun teninin kokusu olsaydı hissettiğim yeterdi bana, artıramazdım, ama biriktirirdim bir bakışıyla ondan etkilenmemin sevabı gibi.
İçimden geçeni engelleyemedim, durup arkama döndüm, inanacağım gibi değildi, o durmadan yürümesine devam ederek arkasına dönerek bakmıştı bana, alındım, bana bakmış olmasını umdum, aç tavuğun kendini darı ambarında hayal etmesi gibi bir şey hani. Hayal etmek (hayallerinin sınırı olmak kaydıyla) (6) parayla değildi ya hani.
Züğürt olsam da hayal etmemi kim engelleyebilirdi ki? Böyle bir güç var mıydı? Ama insan haddini bilmeliydi, garip bir çingeneye, gümüş zurna(7) hem hiçbir zaman hem de asla yakışmazdı, üstelik arkasında Suavi ve Sumru Suna adında iki kardeşi varsa. Üstelik “Bir görüşte etkilenmek ötesi sevgi, hatta aşk gibi, falan filân…” Hele ki okula (yani üniversiteye) devam ederken…
Günler geçtikçe dersler ve özlem dolu dalgınlığım artıyordu. Kaldırım çizgilerine basmaksızın yürümeye devam ediyordum, gözlerim kapalı, dudaklarım kıpırdarken deli unvanını hak ederek. Her şeyin değilse de çok şeyin farkındaydım; bazen unutmamak, zihnime yerleştirmek için o günün derslerini tekrarlıyordum, ama hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmalıyım ki, o günü tekrarlamak, onu görmek, hatta yaşamak için de dua ediyordum.
Karşımdaki ile kör gözüm parmağına tarzında çarpışmamak için karşımdakine yol vermek üzere kenara çekildiğimde ilâhi bir tesadüfü yaşadığımın farkında değildim;
“Su?”
“Evet!”
“Şaşkınlığımı bağışla! Adım Suat olduğu için bana seslenileceğini sandım ilk heceymiş gibi, bundan bir müddet evvel…”
“14 Mayıs, saat 16 civarı, arkadaşımın doğum gününü kutlamıştık!”
“Ne diyeceğimi bilemedim şimdi. Anlatmama izin verir, rıza gösterir misiniz? Dinler misiniz beni? Yanınızda görünmemi istemezseniz bir sokak köpeği gibi peşinizden gelirken de yetiştirmeye çalışırım sözlerimi…
“O ‘sokak’ ertesindeki söz yakışmadı, yakıştıramadım size. Hem yanımda olmanızdan neden çekineyim ki? Tahminim iyi, efendi birisiniz, bana zarar vereceğiniz aklımdan geçmez asla. Gerçek cümleler sarf ederseniz sizi memnuniyetle dinlerim.”
“Peki, en son söyleyeceğimi, hemen söylemek isterim. O zaman yolunuzu mu değiştirirsiniz, çantanızı ya da şamarınızı suratıma mı çarparsınız, bu sizin en doğal ve gerçek hakkınız. Üstelik beni buna bir görüşte hakkımın ve haddimin olmadığına inanacak kadar cesur ve fakat imkânsızlıklar içinde olduğumu biliyorum…”
“Ne demem gerekiyor Suat?”
“Adımı söylemen cesaretimi artırdı Su! Sanırım öğrenci olduğumu hissetmişsindir. Bu nedenle bugün için hiçbir şey için hakkım ve haddim olmadığını tekrar seslendirmek zorundayım. Su! İsmini duyar duymaz etkilendim gözlerinden, içime hapsettim seni, umut etme hakkına bile sahip değilken. 14 Mayısı unutmamışsın, benim unutmam da mümkün değildi, her gün o gün olsun isteğiyle…”
“Acele ettiğinin farkında mısın?”
“Ben elimi uzattım, sen uzatmayabilirsin, şu an içinden bir şeyler geçmiyorsa, ‘Bizi zamana bırakalım!’ bile diyemem. Bir bakışın gücünü(8) hiçbir güçle kıyas etmeyi kabul edemeyiz. O gün ben o bakışı gözlerinde hissettim. Günlerdir yolumu değiştirmeksizin aynı saatlerde okuldan dönmeye çalıştım. Karşılaştık, ismini sorduğumda aynı bakışı hissetmek değil Su; gördüm o bakışı sende yine, yanılmam mümkün değil güzel insan...
Dilerdim ki; aynı bakışı sen de bende görmüş ol. Bir ömrün başlangıcı olsun bu bakışlar. Ben neyim? Hiçim! Ama ömrümü kabullen, her şeyin olayım senin, her şeyim ol benim, daha elini tutmadan, beni bilmeden, seni bilmeme gerek kalmadan, seni sevdiğimi bil, ilâhi bir gücün bizi birbirimize yönlendirdiğini kabullen. Ya da sırtını dön, çözerim içini, görünmem geçeceğin yollarda, görünmem bir daha da sana, imkânsızlığı yaşarken. Tanrı indinde sessiz kalırım, sessizliğimde, sende…”
“Söz hakkı tanımadın ki bana. ‘Düşüneyim!’ demem bile anlamı geçersiz bir söz. Bunu sadece etkilenmek sözüyle sınırlandırmak mümkün mü? Uçsuz-bucaksız büyümeye devam edecek bir fidan hali bu yaşadığımız. Bu çoğul olarak ikimizin de yaşamında. Çünkü senin yaşayıp söylediklerin, benim de yaşayıp söyleyemediklerim sadece. Ben bir adım önüne geçeceğim senin. Nefesini, sıcaklığını bilmeden uzaktan sevdim seni, bu; asla acele bir cevap değil, içimdeki yaşamın gerçek izahı…
Seni duymak, seni öğrenmek istiyorum. Hadi imkân yarat, yemeğe çıkar, ya da bir parka götür beni anlat ve bana sor bilmek ne istiyorsan ve iste senin için ne olmamı istiyorsan. Kurallar, yasaklar, kaideler, âdetler, töreler umurumda değil! Şunu bil, benim ismim gerçekten; Su! Annem bir doktor, kurallara ve önerilere uygun olarak, babamın ve diğer bir doktor arkadaşının destek ve yardımı ile su içinde doğurmuş beni...
Ve annem hatırımda tutmam, ismimin her söylenişinde ilk anımı yaşamam için koymuş “Su” adımı. Yani öyle Sultan isminin kısaltılmışı gibi Su, Emine, Asiye isimlerinin kısaltılmışı gibi Mine, Asya gibi değil…
Farkında mısın sadece Su ve Suat’ız şu an, başka hiçbir şey bilmeyecek, öğrenmeyi istemeyecek gibi, kadar.”
“O zaman ben de bir açılış yapayım senin gibi. Benim annem ve babam da başlangıç olarak anlamları farklı olsa da, suya merakları, özlemleri, dilek ve arzuları nedeniyle benim adım gibi kardeşlerimin adlarını da Su ile başlatmışlar; benden sonraki kardeşimin adı Suavi, evimizin en güzeli bir tane kız kardeşimizin adı ise; Sumru Suna…
Sadece tökezlememek için gözlerim/iz kaldırımlarda ara sıra. Gözlerinde yaşadığımı hissediyorum, gözlerinde yaşamaya devam etme çabası içindeyim, elini tutmak geçiyor içimden ve diyorum ki; ‘Tut elimi ve hiç bırakma!’ ölünceye kadar!”
Sonu düşünülmeyen başlangıçlar daima güzeldi, ben onu izlerken evimden bir hayli uzaklaşmış, onu bir sokağın başında bırakmıştım, yine başlangıç korkularımızın özeli olarak.
Bazı şeyler kader sınırları içindeydi ve bu sınırların ötesini ne bilmek, ne de tahmin etmek bir 14 Mayısla, 10-15 dakika içine sığdırılmaya çalışılan itiraflarla anlatılamazdı. Konuşmuş ve ayrılmıştık, ne adres, ne de telefon numarası, ne de bir ilerisi için tarih-saat, hiçbir şey… Hatta okullarımızın adları bile birbirimizin bilgileri içinde değildi
Doğal olarak ben beni biliyordum, Hukuk üçte, başı kelleşmeye bile başlamış bir öğrenciydim, o beni nasıl beğendiyse, ya da ben ona kendimi nasıl beğendirdiysem? O yokuşun yukarılarındaydı Dikimevi’nden, oralarda Tıp Fakültesi vardı, ama meselâ kaçıncı sınıftaydı, üstüme vazife gibi? Beklemeye değerdi, ama beklemeye ömür yeter miydi? İşte bu; cevabı zor bir soruydu, tıpkı; “To be or not to be, that is the question(9)!” gibi.
Ben yolumu, yönümü değiştirmedim, aynı saat diliminde, hatta garantilemek için kaldırım çizgilerine her zaman olduğu gibi basmamaya dikkat ederek, garanti belgesini hak etmek arzusuyla birkaç turu kendime tur bindirerek.
İnsan şaşkın bir Hukuk Fakültesi öğrencisi, aptal bir kel kafalı olduğunun farkına varamıyordu. Aradan mutlaka belirli bir zaman ötesinde çok belirli bir zaman geçmesi gerekiyordu.
Ve Allah gerekli görmediği için aşk yüzünden enkaz halinde olan kullarına müneccimliği, geleceği görme, hissetme haklarını bahşetmediği gibi böyle bir yardımı da aklından geçirmemiş olsa gerekti…
Hastaneden acil bir çağrı alan baba, görevine koşmuş, yapmış, tamamlamış, ancak huzur içinde evine dönmesine yorgunluğu engel olmuş, yapılacak veya yapılması gereken hiçbir şey kalmamış olarak kefeni içinde sonsuzluğu sahiplenmişti.
Günlerin geçmesi yeterli değildi benim için. “Mıntıkasına geldiğimiz” işaretini aldığım yerle, okulu olduğuna inandığım Tıp Fakültesi arasında kalan mesafede mekik dokumaya(3) başlamıştım. Evet, belki yaşam için erkendi, ama o yaşam sebebimdi, kesinkes inandığım. Sınıf geçmem için çalışmam gereken zamanlar dışındaki tüm unutamadığım zamanlarım onundu.
Bir gün aynı gruba rastladığımı sandım, canımın yanmasına neden olan bakışlarla karşılaştığıma inandığım.
“Gençler! Affedersiniz! Su’dan haberi olanınız var mı?”
24 saat için sığan beraberliğimizden haberleri olmasa gerekti, hayretle bana bakışlarını o şekilde manalandırmıştım. Biri cesaretlendi;
“Abi okumadın, haberin olmadı galiba. Gazeteler yazdı, kocaman ilânlar yayınlandı. Su; babasını bir görev dönüşünde yitirdi, kendi arabasıyla yaşadığı bir trafik kazasında ve Su bir yıl süreyle eğitimini durdurdu, evlerindedir muhakkak annesi ve ablasıyla beraber…”
“Ev adresini biliyor musunuz?” diye sormam garabetti, üstelik mahalleyi ya da sokakları baştan aşağı dolaşsam da soyadını bile bilmediğim bir evi nasıl nişanlayabilirdim ki? Kalbimde yükü, onunla birlikte yaşamaya alışmam gereken babasının acısı ve bir bakıma ezbere dayanan derslerime gereken önemi vermem zorunluluğuna nasıl katlanabilirdim ki?
Akıllı adam olduğum kanaatini yaşıyor, kendimi öyle sanıyordum, bazı şeyler şeytanın aklına bile gelmese de benim aklıma geliyordu. Fakülteden internete girdim, gazete haberlerini süzmeye başladım bugünden geriye doğru tarayarak.
Ve her şeyi öğrendim, babanın adını, soyadını, yaşını, mezarının yerini ve fakülteye giderek de panolarda henüz indirilmemiş listelerden adres ve telefon numaralarını, ben de gecikmiş bir insan müsveddesi olsam da…
Giden; sevdiğim, ilerimde beraber olmayı düşlediğim, onun için her şeyi yapacağıma, yapabileceğime inandığımın babasıydı. Şimdilik annesi ve ablası farkındalığı yaşıyor olsalar gerekti, inceden inceye sorgularla. Ancak benim ailemin sevdiğim nedeniyle yaşadığım, yaşayacağım hüzünden haberdar olmamalıydılar. Ola ki derslerimde herhangi bir sorun yaşarsam bunu ailem hissetmemeliydi.
Bugüne değin cenazelerimiz olmuştu, yakın ya da uzak, ama nedir, ne değildir, bilmiyordum bir kısım şeyleri. Herhalde günler ötesinde taziye için cenaze evine çelenkle gidilmezdi. O eve ilk defa gideceğim için aslında bu benim beni aileye tanıtmam gibi olacaktı, ihtimal dâhilinde görünmesi gereken.
Çiçekçinin önerisine uygun, belki de Türk Bayrağından esinlenerek 5 adet beyaz, 5 adet kırmızı karanfil aldım. Kapıyı açan ablası olsa gerekti, yalan söylememe gerek yoktu.
“Affedersiniz efendim, ben Su’nun diğer fakülteden yeni arkadaşıyım. Olayı yeni duydum, başınız sağ olsun, duygularımı ifade etmekte zorlanıyorum, ama annenizin elini öpmeme izin verirseniz memnun olur ve hemen kaybolurum!”
İsmini bilmiyordum, kenara çekildi, bu; herhalde “Buyur!” demek olsa gerekti, çiçekleri elimden alırken. Ayakkabılarımı çıkartıp içeri girmeye çalışırken sesimi duyan Su, bana yöneldi, sağına-soluna dikkat etmeksizin beni sarkaçlı bir saat gibi sağa-sola sallarken; “Suat! Suat!” diye höykürmeye(3) başladı, ağzından başka söz ve ses çıkmaksızın.
Adını bilmediğim, kim bilir ne doktorların, subayların, mühendislerin isteyip de onun beğenmediği ablası aramızdaki duygusal yakınlığı hissetmiş olsa gerekti ki, elindeki çiçekleri vazoya yerleştirmek yerine portmantodaki seki üzerine yatay olarak yerleştirmeyi tercih etmişti.
Su, elimden tutarak beni annesine yönlendirirken ablası soru dolu bakışlarıyla beni hazmedememiş görünümündeydi. Annesinin elini, onun da elini öpüp bir çıngar çıkmasını(3) istemeksizin kenarda dikilmeyi tercih ettim. Ona iki kelime için de olsa söz hakkı vermeksizin gerçeğimizi dillendirme amacını yaşadım. Zamandan usulünce yararlanmam gerekti;
“Su! Bana bir bardak su verir misin lütfen?”
Su mutfağa yöneldiğinde zamandan yararlanmak gayesindeydim;
“Bakın efendim! Duygusal yakınlığımızı merak ettiğinizin farkındayım. 14 Mayısta bugün de karşılaştığım arkadaşının doğum gününün ertesinde tanıştık Su ile. Ve yemin ederim, o günden sonra bugüne kadar tekrar görüşmedik asla. Karar size ait!”
Su, suyu getirmişti, annesi suskundu, ablasının soran bakışları devam ediyordu. Suyu bir dikişte bitirip bardağı tekrar uzatırken;
“Doymadım. Mümkün mü bir bardak daha lütfen!”
Su mutfağa yönelir yönelmez;
“Su beni hiç bilmiyor, telefonum onda yok, şuraya yazıyorum, ne öğrenmek istiyorsanız sorun, Hukuk Fakültesi öğrencisiyim, soruşturun, sorduğunuz sorulara anında ve doğru cevap vereceğimden emin olun. Üstelik haklarımı, haddimi ve kendimi bildiğimi de söylemek isterim…”
“Teşekkür ederim Su. Ziyaretin kısası makbuldür(10), derler. Tekrar başımız sağ olsun. Gönlüm isterdi ki destek olayım, ama derslerim çok ağır, uzun uzun konuşmak için de vaktim kısıtlı…”
“Ama…”
“Bence okuluna ara vermen çok yanlış. Devam edersen görüşürüz sanırım, kararında ısrarcı isen benim yapacağım bir şey yok, seni beklemekten başka. Tekrar Allahaısmarladık!”
Üstüne basarak özellikle “Başımız” demiştim. Ablasıyla beraber geldi kapıya beni uğurlamak için.
“Çiçekleri almayı unuttunuz beyefendi!” dedi ablası.
“Sevmeyebilir, ısınmayabilir, uygun görmeyebilirsiniz belki beni efendim, ama bir cenaze evine taziyeye geleni aşağılamaya da gayret etmeseydiniz keşke, bu iyi olurdu!”
“Ben alıyorum onları Suat, görüşmek dileğiyle, ama nasıl, bilemiyorum, hemen kaydımı açtırıp okuluma devam etmeye başlayacağım…”
“Benim beklentim de bu. Sağlığını ve hepinizin sağlığını diliyorum.”
Geldiğim gibi yürüyerek yönelmiştim evime. Nedenini bilemediğim sorular cirit atıyorlardı beynimde. Üstelik yalan söylemiş gibi olmamın azabını hissediyordum gönlümde. Çünkü 14 Mayıs sevdiğim insanı ilk gördüğüm tarihti, tanıştığımız tarih değil. Ablası eğer telefon ederse mutlaka özür dileyip itiraf etmeliydim, yalan dilime de, özüme de yakışmazdı.
İnsanın kalbi temiz olmalıydı, benim bu huyuma güvenim sonsuzdu, farkında olmadığım bu güzel huyun başkalarında da olduğunu öğrenecek olmamdı. Adını ilk kez telefonda öğrendiğim Aşkım Ablamda da bu özellik varmış!
Karşısı acı yaşıyor olsa da eve çeyrek kala telefonum çaldı;
“Genç arkadaşım, ben Su’nun ablası Aşkım!”
“Abla, özür dilerim, kızsan da, bağırsan da, beni sevmeyip aşağılasan da bilmeniz en gerçek hakkınız. Yalan değil, ama şaşkınlığım. Ben Su ile ilk kez 14 Mayısta sessizce karşılaştım ve sonraki tarihlerden birinde tanıştım, yaklaştım, yakınlaştım, bir daha da vallahi billahi hiç görmedim, göremedim. Ama onu çok sevdim, çok seviyorum onu ve rızanızı almazsam asla bu sevgiyi devam ettirmem, yok olurum, yok ederim kendimi…”
“İşte orda dur sevgili Suat! Bilmeden, etmeden haksızlık ettim, bir anda başlayıp büyüyen ve hiç bilip tatmadığım bir sevginin yüceliğine şahit oldum.”
“Abla! Ne dediğinin farkında mısın? Beni, bizi alkışlıyorsun!”
“Bunu senin gözlerinde yaşadığım anda değil de, telefonda söylemek zorunda kaldığım için üzgün…
Yok! Yok! Vallahi sizler adına sevinçliyim. Ailene telefon et, gecikeceğini söyle, tekrar gel kapımıza, ağzımızı doldurarak sana olan sevgimizi seslendirelim, cenazemizin hüznünü unutma çabasıyla…”
“Abla, şahanesin, bir tanesin, benim gönül verdiğimin ablasının başka bir şey olması, hissetmesi mümkün değildi. Ama izin verin lütfen, acınız olsa da ilk defa sarılın bana lütfen. Su da sarılıp iki tarafa sallasın beni ve benim ismimi o tekrarlarken ben de ‘Su! Su! Su!’ diyerek çağlayanlaşayım…”
“O cümleyi tamamlama, ama içinden geçeni okullarınızı bitirmek vaadiyle yanımdakine söyle!”
“Seni seviyorum!”
“Seni çok seviyorum, ben de…”
“Bense kardeşlerim olarak ikinizi de…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Suat; Mutlu. Mutlulukla ilgili.
Suavi; Herkesin işine koşan, yardım eden.
Sumru; Bir şeyin yüksek yeri, tepesi, üst tarafı.
(*) Suda doğum yapmakla ilgili çok kısa bir ansiklopedik bilgi vermenin yararlı olacağı düşüncesindeyim;
Son 30 yıldır dünya çapında yaygınlaşan suda doğum, doğuma özel tasarlanmış sıcak su dolu bir küvet içinde gerçekleştirilen alternatif bir doğum yöntemidir. Küvete doldurulan 37 derece sıcaklıktaki su, anne adayının kaslarının gevşemesini, stres seviyesinin azalmasını sağlayarak doğum sancılarını ve kaygıyı azalmakta. Hidroterapi eşliğinde doğumun gerçekleşmesindeki amaç, yalnızca anne adayını rahatlatmak değil, 9 ay boyunca anne karnında su içinde kalan bebeğin dünyaya adaptasyonunu da kolaylaştırmaktır. Doğma süresi kısalmış olan bebek de, anne de sakin, stresten uzaktır ve bir kısım sağlık (ağrı, sancı, vajinal) sorunları yok edilmiş olmaktadır. Tıp terimlerinin kullanılması tercih edilmemiştir.
(1) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir. Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano kelimesi; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).
Vize (Sınavı); Yükseköğrenimde yarıyıl içinde yapılan sınav, ara sınav. Vize; Bir ülkeye girmek veya çıkmak için yetkili makamlardan alınması gereken izin. Bazı resmi kâğıtlara uygunluk ifadesi için vurulan mühür (işi).
(2) Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen, önemi olmayan.
(3) Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Çuvallamak; Yaparım sandığı işte başarısızlığa uğramak, o işi başaramamak, yapamamak (Argo). Çuvala doldurmak, çuvala koymak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Mekik Dokumak; İki yer arasında hiç durmadan gidip gelmek.
(*)Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız! Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.
(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
İnsan umutlarıyla, hayal ettiği müddetçe yaşar. Erol KARATEKİN
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(7) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Namdar Rahmi KARATAY Şiiri. Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.
(8) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur / bir bakış bazen şifa bazen zehirli oktur / bir bakış bir aşığa neler neler anlatır
bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır / bir bakış bir aşığı aşkından emin eder / sevişenler daima gözlerle yemin eder. Victor HUGO
(9) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(10) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.