Öğrencilerimden biri edebiyata, sanata olağan ötesinde düşkündü, biliyor, anlıyor, ama dökemiyordu hünerini ve bu üzüyordu beni.

“Velin okula gelsin, ya da bahane olsun bir çay içimi için ben size geleyim. Başarıda tavan yapman gerekirken biz bize, bu notlarının hali ne, kısırlığının, pısırıklığının nedeni ne? Gramer, dilbilgisi hayhay, ama kompozisyon ve hele ki şiirlerle ahenk? Anlayamıyorum…”

“Buyursun!” demiş ailesi...

Otoriter bir baba hissettiğim, ona yakın davranış ve görünümde bir anne,  varlık, bolluk ve tek olan çocuk için umulacak, önerilecek aşağı-yukarı her şey, ama kısıtlı, hatta kısır bir ilgi, ender bir sevgi, namütenahi(1) baskı…

Ve ne anneyle, ne de babayla anlaşma, çocukla anne-baba arasında korkunç bir mesafe…

“Gerekiyorsa ödeyelim, ders verin, imkânlarımız yeterli…”  

“Konu o değil efendim. Yükselecek, konusunda şaheserler yaratacak bir beyinin, dört duvar arasında eksilip körlenmesi…”

“Peki! Ne yapalım?”

“Özgür bırakın onu! Taksilerle, arabanızla götürülüp getirilmesin. Benimsediğiniz yüksekliği yaşamasın arkadaşları arasında. Metroyla, otobüslerle gelip, onlarla tabldota inip diğer çocuklar gibi biri olsun. Arkadaşı, arkadaşları olmalı, bir kenarda yalnız bırakılmış biri olarak kalmasın. Bırakın çelme takarak düşürsün birilerini, düşürülsün birileri tarafından. Düşe-kalka ayağa kalkıp dimdik kalmayı öğrensin. Oynasın arkadaşlarıyla, kaybetsin, ama kısa zaman içinde kazanmayı öğrensin, öğrenecektir mutlaka…

İddialıyım, kabul etmeseniz de, her gün yarım saat benim olsun oğlunuz, öğle paydoslarında, orta öğretimi bitirdiğinde tanıyamayacaksınız onu. Tek şartım; bugüne kadarki yaşamını tekrar etmeyin, yaşatmayın lütfen!”

“Düşünme payımız?”

“Tekin’i bana verecekseniz hiç! Hemen! Yarın sabahtan itibaren!”

Konuşma tam teferruatı ile olmasa da gerçek anlamda sona ermişti. Eğer haklı olduğumu, başarılı olacağımı hissediyorsam, başarmalıydım, başaracaktım. İçtenlikle; Tekin ya adam olacak, ya da adam olacaktı, üçüncü bir seçenek yoktu, çünkü onun içindeki cevheri(1) keşfettiğim inancını yaşıyordum.

“Size taksi çağırsaydık?”

Yemeğe davet etmek akıllarından geçmemiş olsa gerekti.

“Gerek yok efendim. Teşekkür ederim. Arkadaşlarım var, telefon ederim, gelir alırlar beni…

Alo Süleyman Abi. Bizim Site. B Blok önündeyim, bir araç göndersen sevabına…”

Güvenlik Kapısından çıktığımda araç görünmüştü sanki durunca sormadan kapıyı açıp bindim;

“Sizi görünce durdum öğretmenim, sizden önce telefon eden bir bayandı, A Bloktaydı, sanırım karşıda bekleyen bayan o olmalı, özür dilerim…”

“Tamam, orda dur, ben arabandan inerim, yolcunu alırsın, gerekirse hanımefendiden özür dilerim, tasalanma!”

Bayanın yanında durunca araçtan inip kapıyı açık tuttum;

“Affedersiniz efendim…”

Sözümü tamamlamama gerek kalmadan Süleyman Abinin gönderdiği araç da ilk aracın ardında durmuştu;

“Şoförü duraktan tanıyorum. Sanırım aynı anda telefon etmiş olmalıyız, benim aceleciliğim garabetti(1). Tekrar özür dilerim, gecikmeyin, lütfen buyurun!”

“Kibar bir taksi şoförü, durağından kendi için taksi isteyebiliyor, hayret edilecek bir durum!”

Benim öğretmen değil de taksi şoförü olduğuma nereden kanaat getirmişti bilemiyorum, O araca bindiğinde söylendiği bu söz benim kulağıma yarım yamalak(2) erişmiş miydi, uydurmuş muydum hafızamda? Kendi kendine söylenmiş olabilirdi, şoförün suskunluğu durağın edebindendi.

Nurettin suskunluğa dayanamamış cürüm işlememek(3) için kendini zorlamasına rağmen başarılı olamamış, kendi kendine konuşur gibi (belki de gizli bir art niyetle) beni ifşa etmekten çekinmemişti.

“O bir taksi şoförü değil efendim, sanırım öğrencisinde oluşan bir düğümü çözmek için o öğrencisinin ailesini ziyarete gitmiş olabilirdi!”

“Kibarlığından belliydi zaten. Hangi okul, ne öğretmeni, adı ne, peki?”

Kara düzen gitmekte olan Nurettin susması gerektiğini akıl etmişti;

“Sizi nereye götürmemi emretmiştiniz efendim?”

“Saklıyor ve saklanıyorsunuz. Ama çareler tükenmez şoför bey. Sizin çabanıza karşın ben istersem bulurum bulmak istediğimi. Çünkü yalnız olan bu öğretmen, sanırım durakta herhangi birinizin sorunu olduğunda o herhangi biri yerine nöbet tutan bir centilmen, hayırsever, muhtemelen iyi insan. Öyle mi, değil mi? Bari buna cevap verin!”

“Haklısınız efendim, doğru! Üstelik bizlerin noksanlıklarımızı da başlarımıza vurmadan bizlere öğretmekte uzman!”

“Anladım! Beni Bizim Tiyatroya götür. Sanırım bir gün mutlaka telefon ettiğimde bu öğretmen bey karşıma çıkar, sizin de onu saklama gayretleriniz sona erer o zaman, ne dersiniz?”

“Siz bilirsiniz efendim, okumuşsunuz, bizler ise nasipsiz, cahil şoförleriz efendim, bize öğretilenleri hazmetmeye ve uygulamaya çalışan…

Buyurun efendim, geldik!”

“Fazla bir bahşiş hak etmek ister misin?”

“Gerek yok efendim. Adı; Turan. Lisede Edebiyat Öğretmeni…”

“Bir de ‘cahilim!’ diyorsun, teşekkür ederim, ama şimdilik verdiğin bu bilginin ne işe yarayacağını bilemiyorum…

Üstü kalsın!”

Okula geldiğimde vakit ayırmam gereken için ayrıcalık tanımam uygun olmazdı.

“Sizlere bir ders saati izin, içinizden geldiği gibi şiir-öykü yazmaya gayret edin. Peşinen yazana da, yazmayana da, yazamayana da tam not işaretleyeceğim, bu nedenle azıcık da olsa gayret beklemekteyim sizlerden. Kâğıtlarınıza isim yazmanıza, benim de yazanı bilmeme gerek yok. Ancak kâğıdınıza sadece sizin bilip tanıyacağınız bir işaret koyun ki, kâğıdınız geri döndüğünde bulmanız kolay olsun. Tenkit değil, yorum ve önerilerimi topluca yapacağım, üniversite sınavlarında belki diyeceklerimin, söylediklerimin sizlere önderlik etmesi kıvancım olur.”

Şiirler, özellikle bir tanesinin (ki o; Tekin oluyordu) doyurucu ve tatminkârdı(1) bana göre.

Sevmeyi isterim                                  Umut                                                  Sevmek tatlı bir şeyse
karşımdaki gibi,                                 dağlar, ovalar, nehirler                      neden acıdır sonu…
karşımdaki birini                                ötelerinde olsa da
Seni,                                                   kavuşmak gerçekleşmese de             
sizi;                                                     yol almak isterim                                Sevmek heyecan
hepinizi                                               tükeneceğimi bile bile…                     yaşamak gibi
ille de yanımda olanı                                                                                    sevip de sevilmemekse
yanımda olmasını istediğimi                                                                         cehennem azabından öte…
Karşımdakini…

Bu yaşa geldim                                   Sabretmesini bilmezsen                      “Aşkı bildiğini sanıyorsun
hâlâ kör, sağır, dilsiz;                        sabır ağlatır seni                                Ama aşkı bilmiyorsun…”
çolak topalım                                     bilmediğin için değil                          “Biliyorum!”
çünkü âşık olmadım                           sabretmeye                                         “Hadi be sen de!”
aşkı bilmiyorum.                                tahammülsüzlüğünden…                    İddiaya bak…
(4)

            Aynı sözleri kısa, saçma-sapan öyküler olarak söylemem ve değerlendirmem, onlar hakkında bir kanaat belirtmem çok zor. Dimağları(1) gelişmemişti hiçbirinin. Örnek vermek bile geçmedi içimden, tamı tamına Türk filmleri gibi; zengin kız, fakir oğlan, ya da tersi, aşk, macera, heyecan, ölüm, vs… Sadece belki de utanıldığı için eklenilmeyen şehvet, cinsellik yoktu.

Tekin gene de birkaç mizansen(1) uydurmuştu kendi çapında, diğerlerinden farklı olarak. İki ilkokul arkadaşı kızın karşılaşması, bir oğlan-bir kızın karşılaşması, iki erkek arkadaşın sokak ortasında taşra serüveni gibi karşılaşması şeklinde. Ama bana göre gene de doyurucu ve istediğim nitelikte ve diğerlerinden pek de farklı değildi.

Zaman için söylenen sözler vardı; ama beni en çok etkileyeni; bir öğrenciyi yetiştirme amacıyla beklemek için yavaşlığıydı(5). Tekin’in ailesine söz verdiğim için zamana karşı üstünde önemle durmam gereken bir öğrenci olmakla beraber, sınıftaki diğer öğrencileri de bir kenara koymam, asla düşünemeyeceğim bir husustu.

Kendimce kendimi anlattığım bir monolog hazırladım anında; “Lütfen dikkatle dinleyin!” anonsundan sonra;

“Adım Turan! Yaklaşık değil kesinkes yolun yarısını geçtim yaş olarak. Edebiyat Fakültesi mezunu Edebiyat Dersi Öğretmeniyim…

Hey sol taraftaki üçüncü sıradaki iki öğrenci, ne yapıyorsunuz çocuklarım? Not almanıza gerek yok ki, beni anlatıyorum, sınavlık bir durum söz konusu değil, sadece dinlemeniz yeterli…

Nerde kalmıştım? Bugüne kadar hiçbir öğrenci benim dersimden sınavlarda kötü not alıp da sınıfta kalmadı. Ben çok iyi bir öğretmen olduğum, çok şeyi doğru, doğru, dosdoğru öğrettiğimden değil. Hiçbir öğrencimin boş olarak da mezun olduğunu düşünemiyorum. Şöyle anlatmaya çalışayım evli olmamama rağmen öğrencilerimi bir baba şefkati ile seviyorum, ama yaşamımda ilk kez…”

Masaya avuç içimle kuvvetli bir şekilde vurmak zorunda kaldım (İçimden “Meselâ” diyerek).  Ve aynı elimin işaret parmağıyla, orta sıradaki iki kız öğrenciyi işaretledim;

            “Siz…

Birbirinize neler anlatıp kıkır kıkır gülümsüyorsunuz? Umarım sene sonunda benim dersimden sınıfta kaldığınızda da kıkır kıkır gülersiniz, ikinizi de not ettim kafama, sonra deftere de geçiririm…

İnsanda kafa bırakmıyorsunuz ki…

Sizlere bir şeyler anlatmaya öğretmeye çalışıyorum, ama akıllarınız bir karış havada. Söylediğim gibi yaşamda ilk kez…”

Tekrar ve bu kez iki elimle birden vurdum masaya;

“Hey…

Sizler…

Panayırda, cambaz sirkinde, bilmem nerde, ya da bir Türk filminde bir sahnenin etkisinde misiniz ki alık alık bana bakıyorsunuz(3)?..

Tamam! Konu bu kadar! Uzatmaya gerek görmüyorum. Şimdi yerimi sizlerden birine bırakacağım ve beni aynen tekrarlamanızı isteyeceğim…

            Önce sol koridora yakın duvar kenarındaki diziden sondan üçüncü sıradaki arkadaşım gel, masaya otur, sözlerimi ve hareketlerimi aklında kaldığı kadarıyla gerçekleştir.”

            “Mıymıy mıy da, mıymıy!”

Ses var gibi, ama yok aslında, görüntü ise flu şekilden daha berbat, hareket; nınnırınınnın(1) dense yeri!

            “Nasıl öğrencilerim? Beğendiniz mi arkadaşınızın sunumunu? Ben değil, kendi versin kararını, ya da sizler!..

Eğer sınıfta ya da dışarıda kız arkadaşın varsa (sunumu yapanın erkek öğrenci olduğunu söylemedim, galiba?) bak genç arkadaşım yüzüne karşı söylüyorum, o kıza karşı köle adayısın eş olarak, ama evliliğinde dediğimin aksine başarılı olursan ne âlâ, hakkında yanılmış olmak benim sevincim olur. Bu sadece bir denemeydi, sözlerim de. Yerine geçebilirsin…

Siz…

İftira ederek belirttiğim kıpır kıpır, kıkır kıkır kızlar! Masaya hanginiz oturmak ister?”

“Siz söyleyin öğretmenim!”

“İnsanların bazı tuhaf âdetleri vardır, onu uygulayayım. Alfabede Z harfinden başlayarak geriye doğru kimin isminin baş harfi önce ise o gelsin masaya.”

“Ben Zeynep! Yıldız benden sonra, ben geçeyim masaya hocam…

Öh! Hö!”

“Yanlış! Ne yapıyorsun kızım? Ben boğazımı temizler gibi yapıp da mı başladım sözlerime?”

Elini masaya vurdu Zeynep;

            “Sus be çocuk! Şurda iki kelime lâf edeceğim, öğretmenim de olsanız hemen sözünüzü kesiyorum. Kocaman bebesiniz, ayağımın altına alırım, ama sene sonunda da gününüzü gösteririm. Ayrıca…”

            “Pes kızım! Söylediklerim böyle şeyler değildi, ama tepki, davranış ve sözlerin gerçeğin yansıması…

Aferin! İçinizden sen gibi olmayanları aşağılamak istemem, ama sendeki cevheri de inkâr etmem haksızlık olur. Bu ileride seçeceğin mesleğin ilk belirtisi…

Kucaklayarak tebrik etmek isterdim, ama alkışlamakla yetineyim şimdilik!..

Ayrıcalık gibi görmeyin lütfen, üstelik son sırayı da unuttuğum sanılmasın, sıra onlara da gelecek. Ama merak ettiğim bir konu var, dünün mızmızlarından biri olduğunu görüp bildiğim, sizlerden ayrı bir çocukken, bugün sizlerden biri olan arkadaşın sunumunu ve tavrını merak ediyorum.

‘Hayır!’ derseniz onu teneffüste de dinlerim, ancak amacım hata yaparsa hatasını sizlere gösterip, ‘Neden? Niçin?’ gibi soruları beraber tartışıp yararlı bir sonuca ulaşmayı, yapmazsa sunumundaki başarıyı sizlerle paylaşmak isterim. Çünkü o yakın bir konuşmamızda öğretmen olacağını söyledi, öğretmenlik kutsal bir meslek, hepiniz öğretmen olun isterim, ama öğretmenlik onun için israf olacak gibime geliyor, gözlemime göre. Vs. vs…  

Sahi içinizde öğretmen olmak isteyenler var mı?”

Önce Zeynep ve Yıldız (İsimlerini öğrendim ya!) kaldırdılar ellerini, sonra birkaç öğrenci daha, özellikle sunumlarını dinleyemediğim en son üçüncü sıradaki alık alık bakmaya meraklı olduklarını yanlış olarak dillendirdiğim çok sayıdaki öğrenci.

“Derine inmemem gerek, sonuçta herkes kendi hayatını yaşar, aklı başına gelince de herkes kendi için kendi kararını kendi verir. Konu, bence bu kadar basit, ama yönlendirilme isteği olan olursa ben ve diğer öğretmen arkadaşlarım doğal olarak size bir yörünge çizmeye çalışırız, ama o yörüngedeki yerinizi işaretlemek önce sizin, sonra ailenizin kararı olacaktır…

Tamam! Tekin’den sonra sizlerle de ayrıca meşgul olacağım!”

Galiba bu “Tamam!” sözümü kendime özgü bir aksanla çok kez tekrar ediyordum.

Bir-iki nüans(1) farklılığı, bir-iki kelime değişikliği ile Tekin neredeyse beni aynen tekrar etmişti.

Diğer çocuklarımı kalan zamanda denetlemem mümkün değildi. Ancak teneffüs ve öğle paydosunda dinleyip bana göre başarılı gördüklerime iletmem gerekenlere, içimden geçen önerileri iletmiştim.

Uzun zaman sonra özlemiş olarak taksi durağına gittiğimde müjde gibi sorgulamışlardı beni tiyatoracı(1) hanım konusunda. O hanım özellikle Nurettin’e sormuştu beni, bir diğer başka rastladığında, ilk bilgilerine ek olarak! Değil mi ya; lisede Edebiyat Öğretmeni olduğumu, adımın Turan olduğunu, yalnız yaşayan biri olarak ara sıra, bazı bazı durağa gelip arkadaşlarıma yardım ettiğimi biliyordu, çenesi düşük(2) Nurettin sayesinde. Okula gelip “Merhaba!” dese fiyakası mı bozulurdu(3), namahrem(1) olarak namusuna halel mi gelirdi(3) ki?

Sevinirdim. Hatta “Şu bilet temsile ait, gel beni izle!” dese, sanki bilet alacak param yokmuş gibi, fena mı olurdu? Doğrusu etkilendiğimi saklamaz, çekmezse elini tutmayı bile amaçlardım.

Yoğun derslerden yorulmuş, taksi durağına gelmiştim, bir hafta sonu;

“Abiler! Çok yoruldum, bunaldım Fizan’a(6) servis gerekiyorsa, kimin nöbetiyse, ben talibim, hava alayım, gidip geleyim, beni bunaltan şu acayiplikten, stresten kurtulayım, n’olur!” demek gafletinde bulunmuştum.

Telefon o an gelmiş, Süleyman Abinin göz kırptığını fark edememiştim.

“Bizim Site A Blok, yarış, hayırlı işler öğretmenim!!!

Sözdeki istihzayı anlamamıştım, yılların kurdu ve tecrübe sahibiydi Süleyman Abi ve onun bir kaş-göz işareti ile kim, kimin ya da kimlerin ne yapması, nasıl davranması gerektiğini biliyordu, tecrübe ile sabit!

O bekliyordu beni ve benim ben olduğumu hissedince, araca binmeyip beklemişti.

Beklememin âlemi yoktu, inip kapısını açtım, bindirdim koluna deste olarak ve yerime geçerken fısıldadı;

“Beni arabana almak çok mu zahmet oldu size?”

“Bağışlayın efendim, hiçbir şoför arkadaşım böyle bir tezahürat beklediğinizi iletmedi bana, yoksa bekletir miydim sizi, ayaküstünde?”

“Bak yakışıklı genç ve kültürlü Turan adlı genç öğretmen adam! Bugüne kadar ben bu iltifatı kimseden istemedim, istemem de asla. Peki, biraz da olsa ilk günden kalmış gibi ilgi görmek istemem, hatta belki bu sözü söylemem yanlışlık içerse de okumuş, öğretmen olmuş, kültürlü birisiniz, sözlerimi kabullenmeniz bu kadar zor mu?..

Bakın bunu bir kadın olarak size ben söylüyorum. Ne yapmam gerek, daha bilemiyorum. İlgimi çektiniz, unutamadım. Durdurun arabayı ineceğim, belki bir başka taksi götürür beni işyerime. Gecikmem önemsiz, ben gelirim, perde açılır, o kadar!”

“Bana eziyet etme, seni görevine yetiştireyim, bir başka zamanda bu kısa zamana sıkıştırılmayacak her şeyi konuşalım, beni zorlama, ama içimden geçeni, geçenleri sana mutlaka söyleyeceğim!”

“Söz verdiğine inanmamı istiyorsun, öyle mi?”

“Söz! Vallahi, billahi ilk karşılaşmamızda, Allah canımı alsın ki…”

“O zaman söz vermene gerek yok ki, Allah seni alırsa, ben de Allah’a sığınırım!”

“Uzattık, değil mi? Şimdi sakin ol! Görevini başarıyla gerçekleştir ve de görüşelim, ama mutlaka, bu benim için hayat-memat meselesi(2) değil, yaşamamın gerçeği, bir sonramda anlatmayı dilediğim, anlatacağım…”

Abone olmuştu durağa, belirli bir zorunlu saat belirlemesiyle ve rol aldığı oyunun adıyla; Şakayık. Zaman geldiğinde sıra hangi arkadaşta ise, o alıp götürüyormuş onu sahnesine.

O sıralarda ben Tekin’le çalışmalarımı abartılacak şekilde artırmak zorunda kalmıştım. Müzelere, futbol, voleybol, basketbol maçlarına, sinemalara, hatta bir seferinde bir cenaze namazı için camiye gitmiş, ayrıca Şakayık’ın haberi olmaksızın tiyatroya gidip balkonda uygun bir yerde eseri de seyretmiştik.

Daha sırada mezarlık vardı, öğretecek, eline metin verip ezberlemesine yardımcı olacaktım, o da aydınlıkta ve karanlıkta nutuk atacaktı. Bu nedenle bir süreliğine de olsa durağa uğramam mümkün olamamıştı.

Ancak olaya diğer bir yönden bakmak gerekirse; “Be güzel insan! Şakayık isimli muhteşem varlık! Madem etkilendiğini, hatta özendiğini söyleyemiyorsun, silâh zoruyla olmasa da, Nurettin’den kibarca öğrendiklerini yeterli görerek okula beni ziyarete gelemez miydin? Bir kadın olarak Allah’ın sizlere lütfettiği altıncı hissinizden yararlanarak benim de sana karşı aynı duyguları yaşadığımı…

Evet, evet, senin gibi benim de senden etkilendiğimi, seni özendiğimi, tüm yaşamıma sığdıramayacağım kadar özlediğimi nasıl bilemezdin ki?

Ayrıca onun varlıklı olduğu kanısındaydım, neden bir arabası yoktu ki, devamlı duraktan taksi istiyordu? Park derdi mi vardı, ehliyeti mi yoktu, araba kullanmayı sevmiyor, çekiniyor, korkuyor muydu? Olacak şey değil, araba kullanmasını engelleyen bir trafik suçu mu kayıtlıydı Vatandaşlık Numarası üzerine? Vs. Vs.

Öbür taraftan da kendim kendime bakmalıydım, değil mi? Salaklık ya da aptallık parayla olsa herhalde kalburüstü zengin(2) sayılırdım. Be adam! Yerini, yurdunu, simasını, duraktan Şakayık adını öğrenmişsin, gidip izlesene o eseri uzaklardan da olsa. Görürsün (Güzele bakmak sevap(7), faslından, sevaba bile girersin), belki usulünce “Merhaba!” bile diyebilirsin, hiç mi geçmez ki aklından?

Bir mola vermiştim Tekin verdiklerimi aklında tutabilsin, ezberlesin diye. Boş duranı Allah sever miydi? Durağa gittim, Türkçemizde en kolay, diğer dillerde çevirmesi en zor cümleyi sarf ederek; “Ne var, ne yok!” şeklinde. “İyilik, sağlık! Buyur!”

Süleyman Abi telefon yanındaki sandalyeyi işaret etti, henüz çay getirilmemişti. Daha doğrusu durağın hususiyetlerinden biri, çay yeni demlenmişti, durakta bayatlamış çay olmazdı asla.

Telefon çaldı, daha sohbete bile başlamamıştık. Gaflet mi, yeniden bir aptallık, salaklık huzmesi mi esir almıştı beynimi, farkında olmadan telefonu açtım;

“Buyurun, Bizim Taksi…”

“Oh! Nihayet sen! Çabuk gel!”

“Kim? Ben mi? Bir yanlışınız olmasın, ben kimim ki?”

“Sarı çizmelerin yok mu senin Mehmet Ağa gibi?”

“Yok! Hem neden olsun ki?”

“O halde aradığım o sensin, hemen gel! Mesleğim gereği, aksan yani lehçe ya da diyalekt, ağız, şive, nüans, kısmen de lisan konularında yeterinden fazla bilgim var. Sen; sensin diyorsam, sen, sensindir. Yoksa durakla anlaşmamı feshederim. Durağınızı kötülemek bana yakışmaz, beni yitirirsiniz, o kadar!”

“Yapmazsınız, yapamazsınız değil…”

“Demek ki tanıyorsun beni, o halde hemen gel! Eseri izlemeye büyük biri gelecekmiş, kapıların bunun için erken kapatılma olasılığı varmış, arabayı hemen gönderin diye telefon etmiştim, sen varmışsın şansıma. Hadi çabuk ol, geciktirme beni, iki kelime söz edersin, moralim düzelir, heyecanım kesilir, şaşırma ihtimalim sıfırlanır…”

“Peki! Hiss-i kabl el vuku(2) dedikleri bu olsa gerek…

Şaşkın hanımefendi! Deli mi, ne? Böyleleri de hep bana rastlar! ‘Gel de, gel! Acele et!’ Emriniz olur, hayhay!”

Şoförlerden biri önce “Sus!” dercesine işaret parmağını dudağına götürdüğünde, diğer eliyle de “Telefonu kapat!” şeklinde işaretini tamamlama gayretindeydi. Telefonu kapatmayı akıl ettim, zoraki.

“Abiler! Sözlerimi duymuştur, ne yüzle giderim ben şimdi oraya, bence biriniz, meselâ Nurettin sen git bildiğin adrese…”

“Akşam, akşam fırça yemeğe gözüm yok, bir defa yedim, o yetti zaten benim için!”

“Evlât! Özür dilersin, olur biter! Galiba gönlü ısınık, affeder gider o da seni. Ha bir de ola ki ‘Love Story(2) (Takside konuşulanlardan aklında kalmış olsa gerekti)’ gerçekleşirse değme bizim keyfimize, durak senin!”

“Heee! Balıklar kavak ağaçlarına tırmanmayı öğrendiklerinde, kargalar, martılar hırsızlık yapmaktan vazgeçtiklerinde, katırlar doğurmayı başardıklarında…”

“Gecikme hadi! Benim arabayı al, topukla! Hızlı gitme, ama yavaş gitmekte de kararın aşırı olmasın, hani; ‘Geçmiş olsun, demesinler!’ felsefesi. Haydi!”

“Peki!” demek dışında çaresizdim…

Başım eğikti ulaştığımda, direksiyonda tezahürat konumuna geçmeyi akıl edemeksizin. O da beklemek düşüncesinde olmasa gerekti, ön kapıyı açıp oturdu yanıma hemen.

Erken kalkan yol alır, derler, erken-merken, gerçi beni içeriye mutlaka alırlar, ama o kalabalık içinde senin de beni önemli bir insan olarak uzaktan da olsa seyretmeni istiyorum (‘Ben seni öğrencimle birlikte uzaktan da olsa izledim!’ demem uygun değildi)! Eğer vaktin uygun olursa beni evime geri bırakmanı da rica edeceğim senden...

Şaşkınlık ve delilik konularını sorgulamayı o zamana kadar erteliyorum. Gerçekten şaşkın ve deli mi görüyorsun beni sen? Sebebi sen olmayasın bir görüşte, utangaçlıkla. Bir karanlıkta dur, hissettiğim içinden geçiyor olması, o halde engelleme kendini, çünkü ben istiyorum, bir karanlıkta dur ve öp beni…”

Zınk diye durdum, boş bulundu, kafasını neredeyse ön konsola çarpacak gibiydi, güçlükle engel oldum ve dilediği, dilediğim de olduğu için öptüm onu.

“Bu kadar çabuk!”

“Öylesine özlem doluyum ki, geciktim bile, yanıyorum, hissetmiyor musun? Ama görevin var, unut beni, uyum sağla, başar ve seni hep düşündüğümü bil. Şu kısacık an devam etsin günler boyu. Seni sadece Şakayık olarak biliyorum, biricik sevdiğimsin benim…”

“Annem Ayşe, babam İlhan, isimlerini birleştirip ‘Ayil’ diye koymuşlar adımı, ama beni ‘Şakayık’ olarak tanıman da mutluluğum…”

“Kimim kimsem yok, babam çok önceden, annem daha sonra yalnız bıraktı beni. Kabul edersen sonsuza kadar senin olmayı isterim…”

“Az önce ilân-ı aşk, şimdi evlenme teklifi mi bu?”

“İstemesen de, kabul etmesen de, terk etsen de ben şu andan itibaren ömür boyu seninim, sana aitim…”

“Sabret! Perde insin, seninim!”

“Ömrümün sonuna kadar seni yaşayacaksam, beklemeye de rıza göstermem gerek!”

Ben onu izledim, o kocaman adam her kimdiyse, ona uzak falsosuz. O, spot ışıklarının gözlerinde yansımasına önem vermeksizin beni aradı sanki salonda, aynı şekilde hiçbir yanlışı olmaksızın.

Perde indi, onu bıraktım, yalnızlığı üleştiği sitedeki o kocaman evine. “Beni sensiz bırakma!” dedi. Onu bensiz bırakmak zorundaydım, biri onun için lâf etmesin, benim yüzümden ana-babasından uzak olan ona bir söz ilişmesin için. Hem arabayı teslim etmem ve hem de Tekin’e karşı zorunluluklarımı yerine getirmem gerekti, okulların bitmesine şurada ne kadar zaman kalmıştı ki?

Tekin için ön hazırlıkları yaparken bir hayli zorlandım, yani, yolun yarısını sollamıştım. Ama genç denilecek bir âşık olarak, yastığıma sarıldım özlemle ve sevgilimi öperek hayalimde, devamının rüyamda gerçekleşmesi dileğiyle.

Aşikâr(1) davranışlarım uygun değildi, ayırımcılık yapar gibi. Bir flash bellek(2) hazırladım iki konu için. Ortam ve zaman ortama uygun olursa birisi gündüz, öteki akşama yakın ikindi denen vakitten sonra, hatta fener ışığı altında gerçekleşecekti. Ailesinin de bir parti sözcüsünün propaganda nutku, ya da bir ilim adamının, düşünürün söylevi şeklinde dinlemelerinin gereğini anlatmıştım.

“Mademki, gidip de hiçbirinin geri dönmediği ölülerin mekânlarında olacağız, sana verdiğim notlara göre söylevler hazırla, basın görevlisinin sorusuna göre irticalen(1) vatandaşlara ilet. Her iki konuda da ailenin yanımızda olmasını istediğimi bir kez daha hatırlatayım…”

İkindiye doğru Tekin, ailesi ve ben mezarlığa geldik, boştu. Seremoni gereği çeşmenin arkasına geçti, çeşmenin duvarı üzerine mikrofon niyetine birkaç taş yerleştirdi, ben de gazeteci olarak tükenmez kalemimi uzattım mikrofon niyetine;

“Son zamanlardaki kader-fıtrat(1) üzerine ne düşünüyorsunuz efendim?”

“Öncelikle bu soruyu bildiklerini zannedip de bilmeyen, bilemeyenlere sormanız gerektiği düşüncesindeyim. Ancak o bilgisi kıt malûm kişiler, bilmedikleri halde bir-iki Arapça cümle ile bilgisizliklerinin arkasına saklanmayı meziyet sayar ve zihinlerinizi sulandırmakla başarılı olduklarını sanırlar. Ben aslında mühendisim, ahkâm kesmek(3) bana yakışmaz, buna rağmen birazcık da olsa mürekkep yalamışlığım olduğu için doğruları sergilemeye gayret edeyim…

Kur’an’ı okuyup çok iyi bilip anlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk; Laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek amacıyla Diyanet’i kurdu. Konusu; kesinlikle sapkınlığı, sapıklığı önlemek, halkın yanlışlardan, ezbercilikten sıyrılarak Kur’an’ın özünü Türkçe, doğru, dosdoğru öğrenmelerini sağlatmaktı…

Şimdi özellikle laiklik konusu önde gelmek üzere bu ilkelerden hangileri uygulanıyor? İdman, jimnastik gibi yat-kalk, ‘Allah şükür!’ ve yanlışlara, harama, günaha devam. Ne din, ne kader, ne fıtrat bu değil. Abdest almayı unutmuyor, cep telefonu açık, farz ortasında iğrenç bir müzik, lây lây lôm. Bu mudur din?..

Dürüst olacaksın! Başkasının sana yapmasını kabullenmediğin bir şeyi sen başkası için aklının ucundan bile geçirmeyeceksin. Şirk? Evet, günah! Ama yalan, iftira, gıybet şirkten çok mu farklı? Kimse; ‘Putperest, mecusi olsan da gel!’ diyen Yunus Emre’den ve onun Yaradan’ından büyük değildir. O halde ateist, deist olanlara karışmaya ne hakkın var senin?..

Herkes kendi hakkını, kendi kaderini yaşar, başkasının kaderi üzerinde senin hakkın yoktur, Birinin hürriyet ve hakları, diğerinin hürriyet ve haklarının başladığı noktada biter, her koyunun kendi bacağından asıldığı şekilde, her insan da kendinden sorumludur, Rabb’ine karşı. Kendine sorulanları kendi cevaplayacaktır Hakk huzurunda…

Kaderi gereken tedbirleri alıp, takdiri Allah’a bırakarak bizler yaşayacağız. Tedbir-takdir birbirinden ayrılmayacak iki bileşendir. Bilmem anlatabildim mi? (8)

İkinci konuşma için ikindinin akşama kerahatlendiği(3) zamanın karanlığa dönüşmesini beklerken iki yudum su içti Tekin. Ölülerin saygıya hakları vardı, anne-baba bunu bildikleri için sunumun başarıya ulaşmasının mükâfatı olarak Tekin’i alkışlamadılar…

“Sayın konuşmacı! ‘İnönü camileri kapattı, ahır yaptı(9)!’ diye söylenen bir söz var! Affedersiniz, ‘Kötü söz sahibine aittir!’ derler, ama iki yobazın konuşmaları sırasında kulağıma ilişti bu söz, cehaletimi bağışlayın, doğru mu bu söz, mümkün mü böyle bir şey?”

“Mümkün! Hem doğru da! Ancak ahır konusu yanlış, bilgisizliğin, art düşüncenin dik âlâsı… Tarih bunları asla affetmeyecek, demokrasinin gereği, ama bu cahillerin oyları ile benim, bizim, bizim gibilerin oyları aynı oranda, aynı tartıda, aynı terazi kefesinde…

Kısaca cahil eşittir okumuş, geri kafalı eşittir çağdaş…

Olayı kısaca özetlemeye çalışayım. Evet, İsmet İnönü iki yerde iki camiyi kapattı, etraflarına asker yığdı, o camilerde ibadet yaptırmadı, sorumlu tuttuğu komutan dışında o camilere kendi bile girmedi, teftiş-meftiş maksadıyla. Diğer camiler ibadet için herkese açıktı…

Büyüklerimiz bizlere İhlas Suresini açıkladıktan sonra Allah Baba, Allah Ana dememeyi öğretti, tıpkı Mekke’nin Allah’ın evi olmadığını öğrettikleri gibi. Mevlitte yanlış bir görüntü, Peygamberimizden, İslam’dan yıllarca sonra (1490-1491 yılları) Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınmış bir şiirde Allah’tan, ‘Allah Ana’ diye bahsedilmekte, bu söz bid’at(10) olayının karesi gibi şekillenmekte bana göre…

Sırası geldiği için söylemem gerekir ki; Tanrı ile Allah aynı kelimedir, biri Türkçe, diğeri Sümerlerden aktarma Arapça. Bence Yunus gibi; “Hoş gör yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sözü gereği ulu Allah’a “Yaradan” demek en doğrusu…”

Anneler duygusal oluyorlardı her şeye rağmen. Alkışlamasa da koştu kucakladı değişime uğradığına inandığı yavrusunu. Tebrik ederken de coştu sanki;

“Hem öğrendim, hem de seni öğrendim, öğretmenine şükran değil, minnet borçluyuz!”

“Daha okuyacak, daha çok bilgi sahibi olacak ve ülkemizin medarı iftiharı(2) büyük bir adam olacak inşallah. Konusunu kendisi seçmesi gerek, ‘yönlendirmeye çalışmak’ asla uygun değil diye düşünüyorum!”

Gereksiz iltifat ve teklifler hiç de uygun değildi.

Bana yakın olduğuna inandığımla üleşmek istedim bu sevincimi, bence vakit uygundu. Ancak çocuklarının başarısı ile neşeli olan ailenin teklifleri içinde; “Sizi de arabamızla istediğiniz bir yerde bırakalım!” gibi teklifleri yoktu. Mutluydular, unutmaları doğaldı.

Bir şarkı vardı, değerli bir sanatkârın seslendirdiği; “kör olası…(11)” diye başlayan. Benim, aşkı süpüren çöpçüler için söyleneni taksiler için söyleyemezdim; “Kör olası taksiler, meydanlarda yoktular!” gibi.

Diyorum ki; mezarlıklar korkuların geçit bölgesi olarak mı görülüyordu ki, taksiler geçmiyorlardı? Bir müddet yürümem gerekti, entelektüel(1) bir arkadaşım bu işlem için; “Tabanvayla seyahat” yakıştırması yapmıştı.

“Dat!” sesi ile irkilmemle beraber, yanımdan geçen taksiyi adeta anında gasp ettim; “Çabuk!” diyerek. Acele işe şeytan karışırmış, ispatı kolay oldu; “Çabuk” işe de şeytan karışmıştı, ulaştığımda tiyatronun kapıları kapanmıştı.

Şurdan şurası kaç adım, kaç karo var, kaçı kırık, çatlak git-gel ölçmeye, saymaya ve de dahi ara sıra ağaç olmaya gerek yoktu. Yandaki parka gittim, biraz dolaşıp bakındım birkaç tarafa. Hatta pahalı tarafından, içi geçmiş, yarım bardak soda katkılı çay bile içtim, diğer yarısına mideme saygım dolaysıyla tahammül edemeyerek elleşmedim.

Beni etkileyen gençler oldu, daha açık bir sözle; “Âşıklar, sevdalılar…” Öylesine kör bir âşıktım ki, Şakayık’la aramızdaki yaş farkını hiç görmemiştim (Yoksa deliliğim nedeniyle akıl etmemiş, dikkat etmemiş, göz önüne mi getirmemiştim?) Küçüldüm birden. Evet! Hakkım yoktu, haddimi aşmıştım. Azat etmeliydim onu gönlümden, sırtımı dönmeli, “olmaz, olamaz” ı detaya inmeden anlatmalı ve heba olmalı, çekilmeliydim tüm yaşamdan, yaşamından ona inanç olarak bu kadar bağlanmışken.

Tiyatronun dağılma vaktinin geldiği düşüncesiyle kapıların açılmasını bekledim, oysa neler düşünmüştüm parkta gördüklerime göre ve fikrimce buna gerek yoktu, ancak son bir kez uzaktan da olsa onu görmekten nasıl uzak durabilirdim ki?

Sürpriz yapıp karşısına geçecektim (meselâ); “Karnım aç, yemeğin varsa amenna(1), misafirin olurum (çalışan kadın, hizmetçisi yoksa ne kadar ilkel bir düşünceydi aklımdan geçen?) eğer yemeğin yoksa seni sevdiğimi defalarca söyler, başının etini yer, doyarım (Böyle durumlarda genellikle sarf edilen söz; “Lâf söyledi balkabağı!” olsa gerekti!) diyecektim.

Peki, şimdi?

Herkes çıkmış, tiyatro boşalmış, kapıyı kapatmaya cicili-bicili palyaço tipli biri yaklaşmıştı;

“Şakayık…

Yani Ayil Hanım çıktı mı?”

“Onlar kulis kapısından çıktılar bayım!”

Bir yaşıma daha girmek zorundaydım, ilgim kısıtlıydı, tiyatroda sahne oyuncularının çıkışı için özel bir kapıları olduğunu ilk kez öğreniyordum, daha önceden bilmem kafasızlığım nedeniyle gerekli değildi. Doğal olarak onların soyunup dökünüp, Başlangıçta kostümlerine, sonrasında günlüklerine bürünmelerinin gerektiğini aklımdan geçirmemiştim. Üstelik geç vakitte telefon ederek onu asla telâşlandırmamalıydım.

Düşündüklerimi unutup yarın eser sonunda onu kulis kapısı önünde bekler, karşılar; “Yollarımız burada ayrılmalı, seni sevmeye hakkım yoktu, yok da!” demeliydim.

Da…

Beni düşündüren elini sıkıp sırtımı dönüp de mi, kucaklayıp da mı ayrılmamın doğru olacağı idi.  Öpmek, öpüşmek kesinlikle saçmalamanın daniskasıydı.

Kuzgun gibi mi, yoksa angut(1) ya da gamlı baykuş(2) gibi mi düşünürken vaktin bir hayli ilerlediğinin farkında değildim. Kaldırımlar tenhalaşmış, cadde neredeyse boşalmış gibi tek tük geçen araçlara kılavuzluk derdindeydi.

Gariban niteliğini hak etmeyen çapaçul(1), hırpani(1), berduş kılıklı bir sarhoş dikildi karşıma;

“Sigara ver!”

“Kullanmıyorum, yok!”

“Para ver ulan!”

Terbiyeden, adabı muaşeretten(2), usulden bahsetmenin sırası değildi ve tahminen yıllardır yıkanmadığı için pis (iğrenç dememek için sabrettim!) olanın anlaması da mümkün değildi zaten.

“Veririm, ama bir taksi çevireceğim, nerede kalıyorsan ona binip oraya gideceksen…”

Aslında bahşişi bol bir miktar teklif etsem de taksi şoförlerinin onu araçlarına alacaklarından o kadar emin değildim.

“Seni bana sayıyla mı verdiler ulan (Her halde ‘parayla mı?’ demek istemiş, olabilirdi)?

Edebiyattan anlıyor olabilir miydi, o haline göre? Neler düşünüyordum böyle, saçma?

Elindeki şişeyi usulca, usulünce ve dikkatlice, okşar gibi bir hareketle duvar üstüne bıraktı. Ceplerini karıştırdı, iç cebinden gazete kâğıdına sarılı bir bıçak çıkardı. Gazete kâğıdını dikkatlice dürüp şişenin altına yerleştirdikten sonra bıçağı nedenini anlamadığım bir şekilde dilini çıkartıp iki tarafından da yaladı. Titizdi yahut da sayıyla verilen bir adamı öldürmeye başlamadan önce böyle yapmak kuraldı veya âdet olsa gerekti. Sordu tekrar;

“Ne demiştim ulan?”

“Ulan” demek dışında bildiği küfür yoktu yahut da dili bu konuda kısıtlı, hatta kısırdı.

“Beni sayıyla vermemişlerdi sana!”

“Hah! Hatırladım, seni öldüreceğim şimdi, kanını lıkır lıkır içeceğim, eşek cennetine güle güle gidersin, bu iyiliğimi de unutma, ha!”

Aramızdaki mesafenin 1-1,5 metre kadar olduğunun farkında değildi, bıçağı savurduğunda. İlmi bir deyim olarak yaşadığı merkezkaç kuvvete ayağının kaymasını da ekleyince düştü ve anında hareketsiz kaldı, kafasını çarptı sandım, ancak bedeninden asfalta doğru kırmızısı az, pembeye yakın akan kanı görünce dehşete düşmemem mümkün değildi.

Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi, o vatandaşın yaşadığı süreyi yeterli görmüş olsa gerekti. Allah adına böyle hatalı gibi düşünmemeliydim, aslında.

Bana göre kontrol etmeme gerek yoktu, canı çekilmişti ve benim için yapacağım bir şey yoktu, insan olmak dışında. Bahçe içinde Güvenlik Bürosu vardı, yakınlarda bir yerde de karakol olduğu geçti aklımdan. Çözüm karakolda olsa gerekti, hiçbir şeye dokunmadan, karakolun olduğunu tahmin ettiğim yöne doğru koşmaya başladım.

İki görevli ile birlikte geldim, cenaze hüviyetini taşıdığına inandığım (“Ölmüş!” demekte çekindiğim) varlığa. Memurlar tanıyorlardı kendisini;

“Gece kuşu Ferit! Nihayet bulmuş belâsını…”

“Yapma tertip!!! Biliyor olsak da ölü arkasından kötü konuşmamız doğru olmaz…”

“Ne yapayım peki! Savcı gelinceye kadar burdayız. Bu beyefendi de bizimle kalacak. Biz nöbetteyiz zaten sabahı ederiz, neyse ne de bu adamcağıza yazık değil mi, boşu boşuna? Sen merkeze gidip tekrar kurcala bakalım etrafı. Geri gelirken biraz eski gazete yoksa örtü getir, örtelim garibanın üstünü. Savcı erken gelirse, belki bu adamı evine gönderir. Savcıyla birlikte cenaze arabası da gelir, cenazeyi savcının talimatına göre o zaman kaldırırız, sanırım…”

“Doğru tertip! Gassallar(1) artık ne yaparlar, bilemem, ama her canlı ölümü tadacağına(12) göre, kara toprak bu Ferit’i de kabul eder, kendi hesabını Tanrıya karşı kendi verir artık…”

Sümsük(1) bir şekilde durmak yerine lâfa karışayım istedim.

“Kendi ecelini kendi hazırladı, sanırım anında göçmüş olsa gerek. Oysa bizler ne diyoruz; Allah’ım süründürme, çoluk-çocuğa muhtaç etme, üç gün yatak, dördüncü gün toprak…

Ferit dediğiniz bu gariban bugüne kadarki evveliyatını bilemem ama sürünmedi, diyebilirim.”

Ben garibana acıyordum, onlar da bana acımışlardı bir ara. Benim tavrım da tavır değil; “Paran çoksa kefil, işin yoksa ya da vaktin çoksa şahit ol!” felsefesi gibi bir şeydi. Kim bilir belki savcı bana inanıp güvenmeyecek; “Sen öldürmüş olabilir misin acaba?” der mi, diyebilir mi, derdi, diyebilirdi de. Ayıkla o zaman pirincin taşını. Sanık olarak tutuklanabilirdim bile. Öğrencinle yaşadığın neşeli bir sonuca ulaştığın bir günün sonunda hüzün ve kâbus(1)

Gecenin o vaktinde asık ve uykulu bir suratla gelen savcı önce; “Çevirin!” dedi ölüyü, sonra da “Görürün!” deyip ekledi; “Bıçağa kimse ellemesin, gereken neyse usulünce doktor yapsın!” şeklinde galiba emretti!

Sonra bana döndü, sanki sitemle;

“Sizde bir yerlere kaybolmayın!”

“Uykusuz (Tavrım o apaş(1) gibi; ‘Ne diyon sen, ulan? Şeklinde olsa gerekti)!”

Belki de savcı başlangıç olarak, aklımdan geçirdiğim gibi algı olarak beni “katil adayı” olarak düşünmüş olabilirdi. Doğal olarak sabahladım.

İnsan gene de duygularına hâkim olamıyor. Gassalların inanç ve düşünceleri nedeniyle, yıkadıkları, hocanın cenaze namazını kıldırdığı cemaatten bazılarının bilir bilmez “İyi bilirdik!” diyerek haklarını helâl ettikleri Ferit’i Tıp Fakültesi kadavra(1) olarak kabul etmemişti. Ki gassalların, onu kefenlenme, namaz ve sonrasında Garipler Mezarlığına defin işlemi, benim de salıverilmem sonrasında gerçekleşmişti.

Vatandaşın Nüfus Kâğıdı yoktu, ama benim soyağacımın fotokopisi çekilmişti sanki hakkımda bilinmedik bir yer kalmaksızın soruşturma sırasında, özele girmeksizin. “Tiyatrodan çıkmıştım, biraz siftinmiştim() sonrasında, olay böylece vuku bulmuştu. Savcı uykulu olmasına karşın akıllıydı, tiyatrodan bir bölüm anlatmamı istedi, iyi ki daha önceden Tekin’le seyretmiştim.

Uykusuz, aç, mutsuz, tahammülsüz, huzursuz bir şekilde, önce müdürüme haber verdim, gerekliliklere teferruata girmeksizin haber vererek, sevdiğim insana yanlış bir şekilde bu halimle görünmemek(!) için haber vermeksizin ve vakit geçirmeyi düşünmeksizin bir taksi ile evime geldim, neredeyse soyunmak için ancak vakit ayırabildim kendime, yattım.

Öncelikle ve özellikle bir kadının tüm kalbiyle sevdiğini hissetmesinden sonra yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey olmayacağını öğrenecektim.

Aslında görüşemezsek bile moralinin düzgün olması için mutlaka arıyordum onu. Ogün Tekin’le uğraşım nedeniyle aramakta gecikmiş, tiyatronun kulis kapısının olmadığını öğrenip sarhoş garibanın engellemesi nedeniyle de görüşememiştim.

Özlemiş olarak aramış beni, polisler güvenlik gerekçesiyle telefonumu kapattırıp almışlardı. Geri verdiklerinde; “Arayıp soran var mı?” diye bakmak aklıma gelmemişti.

Bizim Taksiden benimle ilgili bir haber alamamış, okuldan da olumlu bir habere ulaşamayınca kadın olarak altıncı hissine güvenip ev adresimi öğrenip evime gelmiş. Temizlikçi kadın için evin kapı anahtarının bir örneği yazları saksının, kışları da paspasın altındaydı, söylemişim bir ara ona her nasılsa. Anahtarı alıp evime girmiş, bir sandalye çekerek başıma dikilmiş ve sitem dolu bakışlarla;

“Anlat bakalım koca bebek!” diye gürlemişti sanki. Aklım başıma gelmekte zorlandı, daha uykumun ilk periyotunu bile sağlıkla tamamlamamıştım, üstelik dediğim gibi eşofman-pijamam olmaksızın don-atlet yatıyordum.

“Bir olmayacak vaka yaşadım, kimsenin bilgisi olmayan. Sonra anlatırım.”

Halimin farkına varmaksızın, kontrolsüz bir şekilde, kendimi yitirmişçesine kalkıp dizlerinin dibine çöktüm;

“Ben bu dünyaya senin için gelmişim. Seninle karşılaştığımda inandım buna. Seni sevdim, seviyorum ve senden bir an bile uzak kalmak istemiyorum. Gönlüne sar beni, kölen olmama izin ver. Evlen benimle, sanatına saygım var, evlenemem, evli olmayalım dersen, saygımı yitirmem sana karşı, yapacağın, yaşayacağın tüm etkinliklerde devam eder bu saygım, seni görmesem bile uzaktan görmemi, sesini işitmemi uygun gör. Başlangıç olarak sırf seni görmek için piyes bitinceye kadar devamlı olarak bilet alırım, kulis çıkış kapısına seni görmek için uzaktan bakarım, ama ya sonra… “

“Bir saniye, bir saniye! Bugüne kadar sevdiğinden don-atlet giyimli olarak evlenme teklifi alan bir başkası olmuş mudur hayatta?”

“Yüzümü yıkayıp giyineyim, peki öyle yapayım teklifimi!”

“Şimdi tıraş olmaya falan da kalkarsın. O kadar beklemeye sabrım yok, ne demiştin, boş, bomboş…

Tekrarlar mısın lütfen?”

“Seni seviyorum, kalbim senin, evlen benimle, bundan sonra tek bir anımız bile ayrı geçmesin, sen ne dersen o, seninle her şeye varım ben(13)!”

“Aynı duyguları taşıyorum, seviyorum ben de seni, teklifini kabul ediyorum, evlenelim!”

Resmi olmayan don-atlet görünümlü, tartışılmayacak sevgi yüklü bir evlenme teklifi ve bu teklifin kabul edilişiydi. Allah nazardan saklasın!..

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Genel olarak öykü kahramanlarına isim vermekte zorlanırım. Özellikle öykünü gidişine göre akrabalarımdan herhangi birinin ilgi veya tepkisinden çekindiğim için o isimleri kullanmamayı tercih ederim. Bir eserde, bir yolculukta, bir mezar ziyaretinde, gazetede bir ölüm ilânındaki ilgimi çeken isimleri not ederim.  Öyküdeki isim de böyle, anne-baba isimlerini ben uydurdum.

Şakayık; Düğünçiçeğigillerden, süs bitkisi olarak bahçelerde yetiştirilen, birçok türü bulunan, türlü renkte ve kimi türleri kokulu çiçekler açan, otsu ya da odunsu, çok yıllık bir bitki. Sara (Epilepsi) hastalığına faydalı bir bitkidir. Boğmaca ve öksürükte şikâyetleri giderici bir etkisi görülür. Nikris ve kramp şikâyetlerine önemli ölçüde faydalıdır.  Sinirleri yatıştırıcı bir etkisi vardır. Gelincik Çiçeği de denir.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşayan.

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.

Entelektüel; Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş, aydın, münevver. Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına ulaşmakta kullanan kişi. Düşünce, fikir, bilgi üreten, kültür ve sanat konularında uzman kişi. Soyut konularla ilgilenen, kültürel otoritesi fark edilen deneyimli kişi.

Fıtrat; “Yaratılış, belli yeteneklere yatkınlığa sahip olmak” anlamını taşır. Bununla ilgili Peygamberimizin önemli bir hadisi vardır; “Her doğan çocuk; fıtrat üzere tertemiz ve günahsız doğar!” şeklinde. Bu bağlamda Kur’an’da 30. Rûm Suresinin 30. Ayetinde fıtratın korunması konusunda mealen şöyle denilmektedir; “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanlar üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.

Gassal; Ölüleri yıkamakla görevli olan kişi. Ölü yıkayıcısı.

Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

İrticalen; Elinde hiçbir şey olmaksızın, bilgi birikimlerinde, yaratıcılık gerektirir bir biçimde.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı ruh durumu, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kadavra; Tıp öğreniminde görerek, uygulayarak öğrenim amacıyla üzerinde çalışmalar yapılmak üzere hazırlanılmış, ölü insan, ya da hayvan vücudu.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden (özellikle kadın) kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Namütenahi; Ucu bucağı olmayan, sonsuz, sınırsız.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Nüans; Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.

Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Tatminkâr; Tatmin edici, doyurucu, istek karşılayıcı, uygun özellikte olan.

Tiyatrocu (Halk dilinde; Tiyatoracı); Tiyatro oyuncusu.  Tiyatro işleten, tiyatro sahibi kimse.

(2) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü.

Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.

Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Kalburüstü Zengin;  Seçkin, sivrilmiş, önde gelen varlıklı, zengin kimse.

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.

Medarı İftihar; Övünülen, onur duyulan, iftihar edilen şey ya da kimse.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.

(3) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)

Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.

Cürüm İşlememek; Suç, kabahat işlememek. (Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır.  Anlamlar değişiyor olsa da her iki durumda da niyet belli oluyor gibime geliyor).

Fiyakası Bozulmak; Fiyaka yapan birinin çalım yapamayacak, caka satamayacak duruma gelmesi.

Halel Gelmek; Zarara uğramak, bozulmak. Engel olunmak. Ket, set vurulmak, engellenmek.

Kerahatlenmek; Kerahat Vaktine gelmiş olmak. (Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır).

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

(4) KARATEKİN, Erol. 2023 Yılı. “UYAKSIZ DİZELER”

(5) Zaman bekleyenler için çok yavaştır, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenenler için çok kısa; ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DIJK

(6) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.

(7) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(8) Muazzez İlmiye ÇIĞ’ın söyleşisi kısaltılmış olarak şöyle;

Mekke Allah’ın evi değildir. Allah kişi değildir ki evi olsun. O ev Hazreti İbrahim’in Hacer ile ondan doğan oğlu İsmail için yaptığı evdir ve hiçbir kutsallığı yoktur.

Hacer, Kur’an’da ismi geçen Mısırlı kadındır. Mısır firavunlarından Senan Bin Ulvan çocuğu olmayan Sâre’ye hediye etmiş ve onun tarafından İbrahim’e sunulduğunda genç yaşındaydı ve İsmail’i doğurdu.

İbrahim; Urfalı bir Arami idi (Aramiler, MÖ 11. yüzyıl ve MÖ 8. yüzyıl arasında Kuzey Suriye, Mezopotamya, Doğu Akdeniz kıyıları ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşamış, bölgede bazı devletler ve şehirler kurmuş halk. Bugün Süryani toplulukları Aramilerden geldiğini iddia ediliyor), Peygamberimizden 2500 yıl önce yaşamış, Yahudilerin atası İsrail’in kök kurucusu idi ve İslâmiyet yoktu ki Müslüman olsun, putperestti.

Ve en önemli konu; Sünneti çıkardığı halde sünnet olmayan bir kişi olan İbrahim’in (yani Abraham’ın) herkesin tapmasını istediği putun adı; El İlâh (Yani bizim “Allah” dediğimiz) Ay Tanrısı namında şey. Camilerin minarelerinin tepesine bu nedenle ay işareti yapılmakta (imiş). Sümerlerden Tevrat’a oradan da bizim kitabımız Kur’an’a aktarılmış. Bilindiği gibi sünnet olanlar sadece Yahudiler ve Müslümanlardır). Sünnet de, aslında “Ben İbrahim’in putuna inanıyorum!” anlamında. Kıble, aslında Kıbele (Bereket Tanrısı)’dır. İslamiyet’ten yıllar önce kendi dinlerinde (Pagan) ayin adı.

Kâbe’deki Hacer ül Esved denilen cennetten geldiği ifade edilen taş; kadın vajinası şeklindedir ve doğurganlığı ifade etmekte. Müslümanların Cehennem dedikleri şey ise İsrail’deki metan ve petrol karışımı gazlar nedeniyle sürekli yanan bu yerin ismi G-hinnom (Azap verici yer) idamlar burada gerçekleştirilirmiş.

Değerli Sümerolog ÇIĞ; Yahudi isimlerinin Türk isimlerine yakınlığını özetlemiş. Josef, Yasef (Yusuf), Yackop (Yakup),  Abraham (İbrahim), Tothmoses (Musa), Elyesa (İlyas) ve diğerleri… Sözünü de şöyle bağlamış;

“Sahip olduğun din yaşadığın topluma zarar vermediği sürece saygıyı hak eder.”

(9) İsmet İnönü Tarafından Camileri Kapatılması Olayı; Kemal Arı’dan alınan bilgiye göre olayın şekillenişi şöyleydi;

1942 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın en alevli günlerinde Hitler’in orduları Balkanları ezip geçip sınırımıza dayandı. Türkiye’ye girip girmemekte kararsızlardı. Atatürk ölmüştü, Cumhurbaşkanı İsmet Paşa Trakya’da Çakmak Hattını kurmasına rağmen İstanbul’un bombalanacağını tahmin ediyor bu nedenle de savunmayı Ankara’nın dışında yapmayı düşünüyordu. İstanbul’daki saraylarda ve müzelerde bulunan tarihi eşyaları, zarar görmemeleri için Alman uçaklarının menzil dışında kalan bölgelerdeki emniyetli binalara koymayı planlıyor.

İsmet Paşa düşmanın dini yerleri bombalamayacağını biliyordu. O nedenle bütün saray; Topkapı, Dolmabahçe Sarayları ve İstanbul Arkeoloji Müzesi)  eşyalarını, padişahların tahtlarını, mücevherleri, kutsal emanetleri, Hazreti Muhammed’in sancağını, mührünü, kılıcını, okunu, yayını, Kabe’nin anahtarını, Hırka-i Saadeti, Hazreti Osman’a ait kanlı Kuran’ı Kerim’i, Atatürk’ün Samsun’da çıktığı tahta iskeleyi ve başka önemli paha biçilmez eserleri içi çinko özel bölmeli tam 391 sandık 48 vagona yerleştirerek koruma altında Niğde’ye ve Ulukışla’ya gönderdi.

Meydanı boş bulan Atatürk ve cumhuriyet düşmanları günümüze kadar yayılmaya çalışılan, İsmet İnönü’nün ibadet yerlerini kapattığı, depo yaptığı, önüne jandarma- asker dikerek halkın içeri girmesini engellediği, din düşmanı olduğu söylentileri doğru değildir. Hele ki jandarmaya ait atları bahane edip camilerin ahır haline getirildiği kesinlikle yalandır.

Bu değerli eşyaları korumak için Topkapı Sarayı İkinci Müdürü Lütfü Tunabek başkanlığında 30 görevli, aileleri ve çocuklarıyla birlikte Niğde’ye gitti. Eşyalar ve görevliler, tehlike tamamen geçene kadar Niğde’de kaldılar. Bu değerli eşyalar Niğde’de Ak Medrese, Sarı Han ve Ulukışla’ya yerleştirildi. Tarihi binaların etrafına nöbetçi askerler yerleştirildi. Kimse içeri alınmadı ve konudan kimseye bahsedilmedi.

1943 yılında İnönü Adana’da Churchill ile buluşmak üzere Ankara’dan trenle yola çıktı. Tren Niğde’de durdu ve uzun süre bekledi. İsmet Paşa tarihi eşyaları görmek üzere binalara girmez bile. Sarı Han’da Tunabek’e sordu: ‘Asker nöbetini aksatmıyor, içeri kimseyi almıyor değil mi? Gözüm arkada kalmasın!’

(10) Bid’at; Sonradan türeyen âdet. Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bid’at sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Sebep; Ölünün bedeninin şişmemesiymiş. Anlayamadığım şey, ruh bedeni terk etmişse, toprak olmanın arifesinde beden şişse de, şişmese de ne olacağı? Ölümle ilgili olarak; Salâ verilmesi, ölen kadınsa tabut üstüne başörtüsü konulması, ölünün ağzı açık kalıp çenesi düşeceği için çenesinin bağlanması doğru âdetler sayılabilir belki. Ancak mezara toprak atılırken küreklerin yere bırakılması, ölünün odasına kedi girmesinin önüne geçilmesi, ölünün yıkanması için su ısıtılan kazanın ters çevrilmesi, kabir kurbanı kesilmesi, evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması ve özellikle İslâmiyet’ten yıllar sonra mevlitlerin okunması gibi âdetleri doğru kabul etmek ne kadar doğrudur ki? Bu vesile ile kandil geceleri için Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır 

(11) Aşktan yana şansım yok… şeklinde başlayan “Çöpçüler” isimli Erkin KORAY şarkısının nakarat bölümü şöyledir;  Dün gece çok aradım / Aradım bulamadım / Kör olası çöpçüler / Aşkımı süpürmüşler…”

(12) Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti;Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

(13) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.