Ben Ertekin. Üniversite son sınıf öğrencisi olarak idman düşüncesiyle sportif amaçla Amatör Kümede Futbol oynuyordum, ahım-şahım(1) bir futbolcu olmamama rağmen. Kümede şampiyonluk ve düşme tehlikesinden uzak orta sıralarda yer alan takımda ilk on birin gerekli bir adamı gibiydim, bana göre, ya da öyle sayılabilirdim.
O gün şampiyonlukta iddialı takımlardan biriyle maçımız vardı. Kanaatime göre; “3-5 gol yer, maç sonunda boynumuzu bükerek sahadan çıkardık!”
Antrenör, Teknik Direktör ve hatta takımın her şeyi diyeceğim ağabey; eski bir topçu, haddini bilen(2), taktik konusunda uzman, usta, ancak ben dâhil elindeki malzeme kümede ancak orta sıralar için yeterli, yetenekliydi. Takımın ayrıca ekonomik durumda da eksikli olduğunu göz ardı etmemek gerekti…
Maç başladı ve ilk devre karşı takımın “Nasıl olsa!” düşüncesiyle olsa gerek kazasız, belâsız ve golsüz bitti.
İkinci devrede karşı takımın iman gücüyle değil de var gücüyle bizi bunaltıp, sinir gücü silâhını kullanarak telâşlandırıp şansları oranında hakemin de hoşgörü(3) sınırını zorlayarak, kaza ile iliştirecekleri tekme-tokatlarla golleri sıralayacağı ve puanları hanelerine kaydedecekleri geçiyordu sadece benim değil, hepimizin aklından (galiba).
Aklımdan geçtiği gibi, tahmin edilen, ulaşan darbelerle bir-iki arkadaşımız topallayarak, sekerek oyun dışında kaldılar. Kulüpte top toplayıcı olarak görevlendirilen, ancak her ihtimale karşı lisansı olan top toplayıcımızı bile oyuna almak zorunda kalmıştı antrenörümüz, kadro eksikliğimiz nedeniyle.
Hakem henüz kırmızı kart kullanmamıştı, eften-püften(1), keyfe keder(1), al gülüm-ver gülüm, dostlar alışverişte görsünler kabilinden bir iki sarı kart göstermişti sadece.
Maçın sonları yaklaşmıştı ve skor değişmemişti; 0-0 idi, neredeyse maçı berabere bitirmek üzereydik. Bizim çömezlerden(3) biri bir top uzattı bana, “Nereye giderse, gitsin!” şeklinde teptiğim top kalecinin artistlik özentisi davranışı sebebiyle gol olunca bir anda etrafım sarılmış, nerem rastlarsa rastlasın, halim-hatırım sorulurcasına tekmelenmiş, yumruklanmıştı.
Sonrasında suçlu-sorumlu şamar oğlanı(1) arayan hakem, ilk tekmeyi atanla beni kırmızı kartla oyun dışına davet etmiş, neredeyse biz atılan iki oyuncu olarak kol kola soyunma odasına yöneldikten bir süre sonra da oyunu bitirmişti.
Stattan bazıları alkışlıyor, bazıları “Yuh!” çekiyordu, ama hangisi, hangimizeydi bilmemiz mümkün değildi. Maçın sıcaklığıyla ben sekerek yürürken arkadaş söylendi;
“Ülen, şampiyonluk şansınız yok, küme düşme derdiniz yok, neden direnirsiniz ki? Bi de son dakikada gol atıp da yolumuza taş koymanız da neyin nesi?”
Uzun uzadıya maksat, şeref, ekmek, vatan, millet, Sakarya, varmış gibi çoluk-çocuk edebiyatı yapabilirdim, ama kısa kestim;
“Ben öylesine vurdum, kaleciniz nınnırınınnın(3) yapmasaydı birader!”
Sakladığım kelime yerine bir sıfat yerleştirseydim, siniri burnunda olan genç arkadaş oyun dışı olduğumuza aldırmaksızın bir, ya da bir-iki tekme daha yapıştırırdı herhalde.
Soyunma odasında sekiye oturduğumda sağlık memuru önce suyla sildi ayaklarımdaki yaralı-bereli yerleri, sonra oksijenli su ve tentürdiyotla (ya da batticon, her neyse) görevini hakkaniyetle tamamladı!
Önce kalkamadım sekiden, duş yapmam imkânsızdı, ayağa kalkma çabamda beni destekledi şen şakrak olan arkadaşlar. Oysa sahadan çıkarken maçın ya da bedenimin sıcaklığı nedeniyle sağlamdım, sekiyor olsam da yürüyebiliyordum.
Başkan bir taksi çağırdı, parasını peşin ödedi; attığım golün mükâfatı olarak galiba, “Götür! Bırak!” dedi şoföre. Şoför de götürüp, bıraktı beni eve, çantamla, terli formamla, çıplak ayaklarımda tentürdiyotla. Halam;
“Oy! Kuzum! Aslanım! Canım! Bi denem(4)! Ne oldu sana böyle!” dedikten sonra sekme hüviyetinden topallamaya yöneldiğim için yardımcı olup beni banyoya kadar sürükledi, klâsik sorusunu eksik etmeksizin;
“Seslen! Sırtını keselemeye geleyim!”
Sıcak su rahatlatır gibi olunca yaralar daha bir ağrımaya, sancımaya(5), acımaya, sızlamaya başlamıştı. Gururuma yedirebilsem; “Ahlamalarım, oflamalarım!” şehir merkezine kadar ulaşabilirdi sanki.
Üstümden çıkardıklarımı kirleri kurumasın diye çöp yığını şeklinde kirlerimi, tozumu, toprağımı, pisliğimi akıttıktan sonra sabunla yıkandığım suları biriktirdiğim leğene istiflemiştim. Halamın temiz çamaşırlarımı, eşofmanımı (meselâ) kapı önündeki tabureye yığdığından emindim.
Yanılmışım, eşofman altı yerine yaralarımın tımarını yapmak(2) için bermuda pantolonu koymuştu. Bu da benim; “Uf!” olduğum için öğretmenlikten emekli halamın, bir doktor edasıyla ufaktan öte, hatta büyükçe bir “Ayak/lar Operasyonuna” hazır olmamın, “Paçalı Tavuk” veya “Yamalı Bohça” olacağımın belirtisi idi.
Bilmez miydim? Sünnet olduğumda sünnetçiye; “Gelmene gerek yok, pansumanını ben yaparım!” demişti, annemi, babamı küçük yaşlarda yitirdiğim için bana bu yaşlarıma kadar devamlı bakan, belki de bu nedenle yuva kuramayan, hatta evlenmeyi düşünmeyen halam.
Aklıma gelen, başıma gelmişti, halam bermuda pantolonu boşu boşuna akıl etmemişti ki zaten! Öncelikle kanepe üstüne her ihtimale karşı serilmiş temiz bir çarşaf, oksijenli su, batticona ek olarak birkaç çeşit merhem, hidrofile ve normal sargı bezleri, plasterler…
Hatta öğretmenliği yanında bir vesile sahiplendiği belge nedeniyle enfeksiyon(3), mikrop kapmasın, kuduz veya tetanos olmasın diye enjektörü bile vardı paketlerinde. Netice;
“Of kuzum! Of yavrum! Gülüm! Bir tanem! (Bu kez doğru olarak!)” tezahüratlarıyla (“İyi ki kız değilim!” şeklinde içimden savunmamla) beni bir saat kadar zaman içinde gerçekten paçalı tavuğa çevirmişti! Bu arada işlemler arasında ısıttığı çorbayı da “hüpletmem” emriyle elime tutuşturmayı ihmal etmemişti.
Buraya kadar bugün yaşadığımın özeti idi. Ancak bir süre geriye gidip ben dâhil ailemin (anne-babamın) cahilliğinden bahsetmem mutlaka gerek, benim neden halamın bir tanesi olduğumun ve neden çok gecikerek halam sayesinde sünnet olduğumun izahı için.
İlkokul iki ya da üçüncü sınıflar civarında, köyde kendine has odası olan tek çocuktum evimizde. O kış gereğinden çok soğuk geçiyordu. Öyle ki okula giderken çantayı tuttuğum elim buz tutar gibi olmuş, penceresinden beni fark eden komşu teyze elimi çeşmeden aldığı buz gibi su içine koymuştu. Bunun anlamının; “Çivi, çiviyi söker!” olduğunu öğrenmiştim o gün.
Ders bitip okuldan eve döndükten sonra derslerime kısmen bakmış, akşam yemeğinden sonra eksiklerimi tamamlamış ve odama, yatağıma yönelmiştim. Annemin beni sıkı sıkıya sarıp sarmalamasını elini öperek ödüllendirdikten sonra sanki çok yorgunmuşum gibi kapım kapatıldıktan sonra hemen uykuya dalmıştım.
Annem ve babam, cahilliğin en katmerlisini yapıp kuzineden aldıkları közü mangala koymak yanında etrafa kıvılcım sıçrayıp yangına neden olmasın düşüncesiyle mangalın kapağını da kapatmışlardı, ölümlerine davetiye çıkartır şeklinde ve öyle uyumuşlardı, hem de temelli…
8-9 yaşlarımda öksüz ve yetim kalmıştım ve halam tutmuştu elimden, üstelik o yaşa kadar neden geciktiğim hatırımda kalmamış, sünnetimi de halam yaptırmıştı, öz annem gibi, aynı soyadı taşımamızın eseri olarak.
Söylemiştim halam, ben kuzusu olduğumdan dolayı evlenmemişti, ben de bu yaşa kadar içki, sigara gibi hiçbir kötü alışkanlığa sahip olmayarak halamı şenlendirmiştim. Tek alışkanlık ya da hobim; futbol oynamaktı.
Köydeki ev de, tarlalar da boş kalmıştı, ilerleyen tarihlerde köy muhtarı elebaşı olarak şehre halama gelmiş, halam beni alıp köye gitmişiz.
Köyden kimsenin dokunmadığı annemin birikmişleri varmış, bir sandık dolusu kadar da hatıralar…
Halam adımıza muhtara vekâlet vermiş, eşyalar fakir-fukaraya dağıtılmış, evi ve tarlaları paraya çevirmiş, köyde ailemden (“Mezarları bile yoktu!” denebilirdi, belki sadece bir kömür yığını) hiçbir iz bırakmaksızın, paranın tümünü halama vermiş, halam da saymadan teslim almış, muhtarın sözüne güvenerek.
Muhtarın ufak iki ricası olmuş. Birincisi caminin kilimlerini halı olarak değiştirmesine yardımcı olması, ikincisi ilkokulun ve muhtarlık odasının kütüphanesine kitap bağışı…
Kitap bağışı için köyden getirdiği hatıraların olduğu sandığı hemen boşaltıp yeterli miktarda kitapla anında doldurmuş halam, üstelik bekletip teker teker sayfaları ve kitapların adlarını kontrol ederek.
Sayfa aralarındaki not kâğıtlarını özenle ayırdıktan sonra kitapları “Şunlar ilkokula, şunlar muhtarlığa” diye ikiye ayırmış.
Birinci dilek için caminin taban ölçüsünü ve halı döşetmek için bir süre istemiş muhtardan. Buna neden zamanında sahiplendiği evden önce özenip almak istediği evin satılığa çıktığını işitmiş olmasıymış.
Ciddi niyetinden o zaman haberim yoktu. Çünkü niyeti o evi şu ya da bu şekilde benim üstüme tapulamak, tescillemek(2) niyetinde olmuş, yasaların emrettiği şekilde, benim ancak 18 yaşıma bastığım gün haberim olmuştu. Normalde ev benim gibi görünse de asıl mal ve söz sahibi halamdı.
Evi aldıktan sonra köy camiinin mihraptan cami giriş iç kapısına kadar halıları için firmanın biri ile anlaşmış, evin satışından arta kalan parayı olduğu gibi verip, kalan kısmı taksitle, ev kirasından ve maaşından ayırdıkları ile ödeyerek tamamlamış. “Allah razı olsun!” dileklerinin kendisine ulaştırılıp ulaştırılmadığından haberim olmadı.
Bu arada sakınmadan ve sıkılmadan söylemem gerekli ki, eğitim durumum ve yıllar geçtikçe, kiracılar değiştikçe benim okul ve el harçlığımın miktarı artıyordu! Ayrıca emekli maaşı da alan halam bir bankada iki ayrı hesapta kalan parayı saklamaya gayret ediyordu. Biri; “Ölümlük-Dirimlik(1)” olarak kendine, diğeri; “Düğünlük-Derneklik” olarak bana ait idi.
Olayı yaşadığım son maça çıkmadan bir hafta on gün kadar önce sahibi olduğum evde kiracı olan ve kendilerinden insan olarak memnun olduğumuz akademisyen karı-koca çok bunaldıklarını söyleyerek evi boşaltma kararlarını iletmişlerdi.
Üzülmelerine ve kararlarına sebep; araştırmalarına değer verilmemesi, önemsenmemesi, hatta kösteklenmesi yanında yaptıkları harcamaların kendilerinden istenmesi idi. Bu nedenle yurt dışından Almanya’dan dayalı-döşeli lojman ve yeterli imkânların sağlanması protokolü ile teklif almışlardı.
Her ikisi de ana dilleri gibi İngilizce bildikleri halde cazip teklif karşısında duraklamaksızın akademik çalışma ve araştırmalarına, gerekirse Almanca öğrenerek Almanya’da devam etmeye karar vermişlerdi.
Boşalttıkları evin pencerelerini bırakılan perdeler ve gazetelerle kapatarak altına cep telefon numaramı yazdığım “Kiralık” levhası asmıştım, Komisyoncuyu araya sokmaksızın.
Aslında “evi boşaltmışlardı” demek yavan bir cümleydi. Sanki evden sadece birkaç parça eşya, akademik kitapları ve eşyalarını koydukları birkaç bavulla çıkmışlardı. Çünkü “dayalı döşeli lojman” sözü nedeniyle, eşe, dosta, konu, komşuya verdikleri halı, televizyon, belki kristal malzemeler, hatıra değeri olan bir şeyler, duvar saatleri, takım elbiseler olabilirdi.
Bunlar dışında demirbaş sayılacak malzemelerin hepsini, kanepe, masa, sandalye, kitaplarıyla beraber kütüphane; gardırop, somya, yatak, çamaşır, bulaşık makineleri, buzdolabı, kombi, dolaplarda mutfak malzemeleri ile bir kısım yiyecek ve sarf malzemelerini olduğu gibi bırakmışlardı
Evde yaptığım ilk iş; kütüphanedeki okumadığım kitapları (ç)almak, okuduğum ve konusu itibariyle okuyamayacağım ilmi ve mesleki kitapları yerinde bırakıp, (ç)aldığım kitaplar yerine kendi kütüphanemdeki okuduğum kitaplarla kütüphaneyi zenginleştirmekti.
Evdeki ikinci işim ise; bırakılan eşyaları demirbaş olarak kabullenip Almanya’ya gittiklerinde hiç olmazsa bir süreliğine el harçlıkları olması için yaklaşık bedellerini yabancı para olarak döviz bürosundan satın alıp kendilerine ödemekti.
Halamla konuyu ve miktarı netleştirdim, hatta halam üstüne biraz daha eklememi önerdi, ona uydum ben de.
Bir kısım eksik formalitelerin tamamlanması için bir otelde kaldıklarını biliyordum. Gittim, kavga-dövüş olmasa da halamla birlikte zorla kabul ettirdik zarfı. Beni kucaklayıp öptüler, halamın ellerinden öptüler ikisi de.
Adres bildireceklerini söyleyip; “Mezun olunca gel!” dediler, sanırım gezmem için bir teklifti bu. Mümkün müydü, Türkiye’mi bilmiyorlardı sanki?
Ev çevreden birilerinin bilip kiralayacağı umudundaydım. Oysa gazete ilânı gibi yayılmıştı “Kiralık Ev” ilânı, gene de fazla değil, 8-10, bilemedin 10-15 kadar telefon ulaştı cebime. Sanırım bunlardan birkaçı ses tonlarından ve konuşma şekillerinden anladığım kadarıyla komisyonculardı. Onlara ve ses tonlarını, konuşma tarzlarını beğenmediklerime; “Numaranızı ve isminizi not alıyorum, sıradaki önceliği olan kardeşlerle anlaşamazsam, size müspet ya da menfi konumda tekrar döneceğim!” şeklinde söz verdim.
Bir kısmına ise yalan söylemek sanki boynumun borcu idi; “Ev tutuldu!” dedim, başka soru sormalarına imkân vermeksizin, belki de “Tok ev sahibi” gibi…
Arayanlardan cılız sesli biri yalvarır gibiydi, üstelik “Benden büyük olmalısınız abi!” diye başlamıştı söze ve “Dinliyorum sizi” deyince devam etmişti.
“Belki sözlerim nedeniyle ayıplayabilirsiniz, ama gerçeğimi dillendirmem gerek. İkinci sınıfta üniversite öğrencisiyim. Geçen sene yurtta yer bulamadığım için tüm kasıtlı davranışlarına tahammüllü olarak teyzemde kaldım…
Bu sene kız kardeşim de üniversiteyi kazandı ve teyzemin tavır, görüntü ve hareketlerine göre bizim teyzemde olmamız asla mümkün değil. Araştırmalarımızda iflâs ettik, şu sıralarda yurtlarda yer bulmamız şüpheli. Bize haber veren komşunuz olan bizim akrabalarımızdan biri olan büyüğümüz, evinizin boş ve kiralık olduğunu söyledi.
Sanırım biz bir aile şeklinde şartlarınıza, kurallarınıza uyarız, eğer bizi kabullenirseniz kardeşim Betûl ve ben Murat mutlu oluruz abi!”
“Peki, şu ana kadar kimseye söz vermedim, sizi görüp tanıyayım, siz de eve bakın. Yarın 12 de durumunuz uygunsa adrese buyurun, görüşelim, olur mu?” derken yamalı bohça tavrımla halamdan onaylama işaretini almayı unutmadım.
Yarın; on ikiye çeyrek kala “Yarın” şeklinde gerçekleşmişti. Abi-kardeş kapı önünde bekliyorlardı, üniversiteye başlayacak kız yürek hoplatacak kadar güzeldi, oğlanı ise sanki bir yerlerde görmüştüm, tanıyor gibiydim, ya da diğer bir söz olarak gözüm bir yerlerden ısırıyordu.
“Gençler futbol oynamaya meraklıyım, ama top oynamasını bilmediğim, halamın titizliğine kurban olmuş olarak karşınıza böyle paçalı tavuk gibi çıktığım için ayıplamayın lütfen. Kusuruma bakacağınız aklımdan geçmiyor. Memleket neresi, genç arkadaşım!”
“Bilecik!”
“I-ıh! Okuyorum demiştiniz, neresi?”
“Dil Tarih Coğrafya, İngilizce…”
“Hah, tamam! Gözüm ısırıyordu, şimdi sizi nereden tanır gibi olduğumu anladım. Kaçıncı sınıftasınız?”
Daha önce telefonda söylediğini unutmuş olmalıydım.
“İkinci…”
“Aynı fakültedeymişiz. Demek ki ancak bir yıl beraberliğimiz olacak. Ben Edebiyat dördüncü sınıftayım, bu sene mezun olurum herhalde…”
“Tesadüf, kardeşim Betûl de bu sene Edebiyat bölümünü kazandı…”
“Desenize şansım varmış, Betûl’den önce mezun olacağım, hatta askerliğimi de yapıp Betûl’den önce öğretmen olarak göreve başlayacağım. Sıramı kapamayacak gibi bir düşüncem haksızlık olmaz herhalde!”
“Şakacısınız!”
“Gibi! Lâf ola, beri gele, işte! Maçta yediğim sopanın etkisi hâlâ geçmemiş galiba!”
“Sanırım öncelik Betûl kardeşimizde. Evi dolaşın. Fazla gördükleriniz varsa, zahmet olmazsa depoya indirin. Eksiklerinizi not edin, sanırım, duvar saati ve televizyon önceliğiniz olabilir. Dolaştıktan sonra salonda, sonra da evde çay veya bir şeyler içerken teferruatı konuşalım, ne dersiniz gençler?”
Evi dolaştıktan sonra abi-kardeş gelip karşımıza yan yana oturdular.
“Eşyaları ne zaman alacaksınız?”
“Komşunuz eksik söylemiş yahut da biraz evvel söylediğim aklınızda kalmamış. Eşyaların tümü evin demirbaşları. Mademki teyzeniz sizi kabullenmiyor, bakın; ‘Kovmuş, misafir etmek istemiyor, eve almıyor!’ gibi kaba sözler bana yakışmadığı için sarf etmemeye gayret ediyorum, o halde evi demirbaşlarıyla kabullenmek sizin için elverişli olabilir…
Bu evde sizden önce akademisyen iki değerli insan vardı, Türkiye’min kendilerine, araştırmalarına, çalışmalarına önem vermediği, onların da iyi bir teklif alıp yurt dışına gittikleri. Onlar protokollerinde dayalı-döşeli lojman yer aldığı için giderlerken bedellerini bu ev adına ödediğim bütün bu demirbaşları bana bıraktılar. Sanki sizin evi kiralamak için talepte bulunacağınız düşüncenizi hissetmişim gibi…”
Sözlerime nefes alıp devam ettim
“Aslında kiraladığınız bu ev de, gideceğimiz ev de benim, tapular benim üstüme, ancak evin sahibi halamdır, sebebi uzun hikâye, merakınızı yenemezseniz, bir ara anlatmaya gayret ederim. Evdeki demirbaşlar dışında istemediklerinizi ister dağıtın, isterseniz kutular halinde depoya koyun, ben gelir, gereğini daha sonra ve bir ara yapmaya gayret ederim...
Unutmadan hemen depo anahtarınızı vereyim. Ancak hemen ekleyeyim, ne olur ne olmaz hem evin anahtarının göbeğini, hem de deponuzun asma kilidini değiştirip bir kenara koyun veya bana verin. Depo kilidini değiştirdiğinizden haberim olursa memnun olurum…
Kütüphanedeki kitapların bir kısmını okumak için aldım. Okuduktan sonra yerlerine iliştirmeniz için okulda size veririm. Kendim için aldıklarımı da okuduktan sonra kütüphanenizi zenginleştirmek için size aynı şekilde ulaştırırım…
Tam olarak hatırımda kalmamış, ama sınıf kitaplarımı vermeye veya yeni öğrenciler için Okunmuşlar Tablasına koymaya kıyamamıştım, bendeydi, onları da bir ara getirip vermeye, evde yoksanız kapınıza bırakmaya çalışırım. Kitaplar değişmemişse yeniden satın almanıza gerek kalmaz sanırım, yararı olur. Sınıflarını geçtikçe Betûl de onları aynı tablaya diğer kardeşlerinin yararlanması için bırakır herhalde. Oldukça uzun bir hikâye oldu, de mi?”
“Abi, affedersiniz, sanki evi kiralamışız gibi…”
“Sizden iyi kiracı mı bulacağız ki, öncelikle benim için meslektaşlarım önemli diyeceğim? Öyle değil mi hala? Evden çıkanlar 400 lira kira veriyorlardı. Böylesine dayalı-döşeli eve iki kardeşin 1000 lira kira vermeleri onları pek zorlamaz herhalde…”
“Abi! Ne yaptın sen?”
“Peki, madem ısrar ediyorsunuz, kira 1200 olsun. Daha fazla artıramam, etraftaki konu-komşuya ayıp olur çünkü!”
“Abi! Şaka mı bu?”
“Kardeşin söyledi ya, tabii ki şaka! Söz halamın!”
“Çıkanlar 400 lira kiradan mı çıkmışlardı?”
“Evet! Evet! 400 liradan çıkmışlardı. Ama halacığım sen bu gençler için ‘Biraz inerim!’ dersen, ben de ‘Hayır!’ demem!”
“Yok! O kadar da uzun boylu değil! Eğer kabul ederlerse 400 lira uygun. Depozit falan da gerekmez, mezara mı götüreceğim ki? Şimdi eve gidelim ve ‘He!’ ya da canları pek istemiyorsa; kendileri bilir, teşekkür etmeksizin, ‘Hayır!’ demelerini bekleyelim, çaylarını ya da her ne varsa onları içerlerken. Sonrası zaten onların bileceği iş…
Sen gene de onlara anahtarı ver, kilidi değiştirmelerini de öner! Gönlümün isteği belli, ama zorla da güzellik olmaz, düşünürler, anahtarı yarın geri getirirlerse olayın sonucunu anlarım.”
“Abla! Abi! Sağ olun!”
“Teyze, ya da Ertekin gibi ‘Hala!’ demek istedin galiba, genç adam! Hadi buyurun!”
Eve ulaştığımızda, sanki aceleleri varmışçasına Betûl ve Murat bir ağızdan;
“Sizi zahmete sokmadan, biz hemen taşınalım!” dediklerinde;
“Bakın gençler! Has teyzenizin tavrının nasıl, ne olduğunu bilmem mümkün değil. Ama sizin ilk kez ev taşıyıp bir eve yerleşmek üzere olduğunuzu biliyorum desem, yanılmadığımdan eminim. Ev için önce kontrat yapmamız gerek. Çünkü bu gelirimizin karşılığını vergi olarak devletimize ödemeliyiz. İkincisi evin mutlaka temizliğinin, boya, badanasının yapılması lâzım. Bu halde tiner-boya kokusuyla yaşanamayacağı için evde kalamazsınız, bir yerlerde misafir olmanız gerekecek…”
Mikrofonu teyzem aldı elimden sanki.
“Ayrıca sizlere yardım ve destek olmaları için anne ve babanızı çağırmanız bence gerekli. Onların bilgi ve fikirlerinden yararlanmanız önerim. Boya-badana için koyu renklerden ziyade açık renkleri, hatta sadece beyazı tercih etmenizi öneririm. Hatta her ne kadar kirlenmede beyazlar önceliği(6), birinciliği kazanmışlarsa da her yer beyaz olsun demek isterim, gene de tercih sizin tabi…
Tekrar başa dönüyorum. Boya-badana konusunda tiner kokusu ile sizleri baş başa bırakmam mümkün değil. Evimiz müsait, sizleri ailece misafir edebiliriz. Çekinceniz olursa Ertekin, bir-iki geceliğine arkadaşlarına giderek başının çaresine bakabilir, sizler başımda taç olacağınız için…”
“Halamın sözlerine eklemem gerek. Gelirlerse, geldiklerinde anne ve babanızın mutlaka eklentileri olacaktır. Ama örneğin evlerimiz birbirine yakın sayılır, geçici bir süre için olsa da mutfağımızdaki televizyonu ve duvar saatimizi size verebilirim. Üşenmezseniz gerektiğinde benim evdeki bilgisayarımdan ve internetten yararlanmanız da her zaman için mümkün!..
Evdeki tüm abonelikler benim adıma, bence depozit ödeyerek üstünüze geçirmenize gerek yok! Cep telefonlarınız olduğuna göre, isterseniz ev telefonunu iptal ettirebilirim, gene de siz bilirsiniz. Aklımdayken cep telefonlarımızı karşılıklı olarak üleşelim mi, ne dersiniz?”
“İyi olur, abi!”
Sözlere devamlı olarak cevap veren Murat idi, ailenin başlangıçtan itibaren ataerkil bir yapısı olsa gerek, gibi geldi bana. Devam ettim;
“Sanırım okul açılmadan önce yerleşmenizi tamamlarsınız. Öğrenci olmama karşın devamlı olarak kullanmasam da, okula gidip gelmeyi halk otobüsleri ile gerçekleştirdiğimden dolayı halam sayesinde arabam var. Başlangıç olarak önerim Murat mutlaka biliyor, uyguluyordur, ama Betûl’ün de öğrenmesi için sizi bir gün halk otobüsü güzergâhından okula götürüp geri döneyim, demek isterim. Okul açılmadan evvel vakti siz belirleyin lütfen. ‘Belediye otobüsü, metro, in-bin bekle sıkıntısına göre halk otobüsü zaman bakımından daha ekonomik!’ diyebilirim…”
O kadar konuşmama rağmen; “Kuzu gibi dinliyorlardı(2)!” demem herhalde ayıp kaçmazdı, devam ettim ben de;
“Daha önce ziyaret etmişsinizdir mutlaka, ama Anıtkabir’i bir kere de benimle gezip dua etmeyi aklınızdan geçirmeniz mümkün olabilir mi? Görmek istediğiniz başka yerler de varsa…
Tamam, hepsini bir güne sığdırmaya çalışmamıza gerek yok. Bunaldığınız tarihlerde; ‘Abi, şöyle şöyle!’ dersiniz, memnuniyetle gezdiririm sizi, mezuniyetime, hatta devletim nasıl olsa bana mezun olur olmaz görev vermez kanaatindeyim, askere gidinceye kadar diyeyim!”
Nihayet sesi çıktı Murat’ın;
“Abi, zahmet etmeseniz!”
“Murat, hep sen cevaplıyorsun sözlerimi, kardeşinin dili mi yok? Belki o gezmek, görmek istiyordur, meraklıdır belki, okumuştur, öğrenmek isteyebilir, arzuluyordur. Neyse evinizde konuşur, aranızda anlaşırsınız, ben paçalı tavuk olarak köstek, ya da aranızda deve dikeni olmayayım…”
“Estağfurullah abi! Çok iyisiniz, çok güzel teklifleriniz var, benim sözlerim sadece sizin zahmete girmemeniz için…”
“İlerilerde meslektaşlarım olacak, belki de kaderimizin yardımıyla aynı okullarda öğretmenlik yapacağımız meslektaşlarıma, kardeşlerime el uzatmamda yanlışlık olmaz ki! Gerçekten beni bir abi bilin, beni ve halamla üleştiğim dünyaya siz de katılın. Futbol dışında bir hobim yok. Hatta gelecek hafta eğer; ‘Yuh!’ çekmeyeceğinize söz verirseniz, sizi maçıma bile davet etmeyi isterim…
Eğer mutlaka karşılık vermeyi düşünürseniz sizler de beni sinemaya, tiyatroya götürün, aydınlatın beni, mutluluk duyarım, bu konuda biraz eksikli olduğumu itiraf ediyorum. Hatta bir diğer itirafım şu olsun, anne ve babamı yitirdikten sonra benim için saçını süpürge eden, evlenmeyi aklından geçirmeyen, öğretmen olduğu için öğretmenliği aklıma sokan halamı da bu davetleriniz içine almayı ister, dilerim…
Geniş bir zamanımızda benim neden annesiz, babasız kaldığımı, halamın neden benim yüzümden yuva kurmayı düşünmeyip kapalı kutu kaldığını, benimse ölçüsüz, ölçeksiz, dünyaya dar açıdan ve hep iyi niyetle bakan bir kutu olduğumu, teselli etmenizi bekler gibi anlatabilirim size. Ancak öce de söylediğim gibi şimdi yahut da şimdilerde değil, sonra…
Ve çok konuşuyorum, de mi? Eee! Öğretmenliğe çeyrek zamanı kalmış kart bir öğrencinin hazırlık çalışması olarak kabul edin seslenişimi…”
Ben konuştukça daha bir sessizliğe bürünüyorlar gibi geliyordu bana ve kendimi zapt etmekte gerçekten zorluk çekiyordum;
“Bu arada hatırıma geldi, sırası-sekisi var gibi görünmese de, Murat ehliyetin vardır, sanıyorum. Bir şeyler için gerekirse hiç çekinmeden arabamı alıp kullanabilirsin. Sana arabanın yedek anahtarını en kısa zamanda vereyim, sadece mesajla haber ver, yeterli!”
“Abi çok iyisin, eziyorsun bizi!”
“Bana aynı sözleri tekrarlatmayın, avantajınız; iyi insanlar olduğunuzu hissetmem ve meslektaş olacak olma heyecanım…
Anne ve babanızla tanışıp sizleri bana da öğretmelerini isteyeceğim onlardan, çünkü 9 yaşımdan beri sadece halam var başımda ve ben maalesef medeniyetin sadece iyilik yapmaktan ibaret olduğunu zanneden bir zavallıyım…
“Abi bir kez daha estağfurullah ve araba için teşekkür ederiz. Sinema, tiyatro dileğinize de, maçınıza davetinize de ‘hemen’ diyerek teşekkür ediyoruz.”
Yerleşmeleri konumunda ses çıkarmamam makul bir davranıştı. Sadece; “Bugün maçım var!” şeklinde telefon ettim. Tribünde olduklarını bilemezdim. Hele ki;
“Ertekin’e karşı aşırı bir şekilde ilgini hisseder gibiyim, yanılıyor muyum?”
“Lisedeyken hiç böyle bir tavrımla karşılaştın mı abi? Gerçekten hissedilecek şekilde mi duruşum! Sen hissettiğine göre, o da davranışlarıma şekil verdiyse, bir daha bakamam yüzüne!”
“Yüzüne değil, gözlerine bakma! Kölesi olacağını değil, senin onu kendine köle edeceğini belirt ona, ama önce sırtını dön ki umut konusunda fakir olduğunu bilsin. Kendi söyledi, aranızda üç yıl fark var. Bence takma kafana! Takacaksan da zamanı ona bırakma, sen belirle! Bir abi olarak önerim; maça dön, ama ona dönme, bilmesin seni!”
Gıyabımda(3) olan bu konuşmalardan haberimin olması asla mümkün değildi, ben bir ara onları tribünde görür gibi olunca ihtiyatlı bir şekilde böyle kurguladım (sanki) dudaklarının kıpırdayışını!
Maçta yamalı bohça karakteri yaşamadım, üstelik maçta gol attım, maçı kazandık ve her zamanki gibi Murat’tan aldım tebrikleri, kardeşi adına da. Mutlaka öyle gerekiyor olmalıydı.
Bir süreliğine, hatta karşılıklı vaatlerimizi unutup okulların açılacağı vakitlere kadar yerleşmelerini tamamlamaları için onları serbest bırakmam/ız gerektiği düşüncesini taşıyorduk halamla. Ancak anne ve babalarıyla ziyaretimize gelmişlerdi.
İçimden; onların beni dinlemeyip bize misafir olarak gelmeksizin boya-badana işlerini tamamladıklarını geçirdim. Tiner kokusuna aldırmayıp eksiklikler de tamamlanmış olabilirdi, bu da benim aileye küsme hakkımı kullanmam için yeterliydi (sanırım)!
Zil çalınınca ben küsme hakkımı kullanmak için odama geçinceye halam açmıştı kapıyı ve “Merhaba!” tezahüratı ile yakalanınca küsme hakkımı ertelemek zorunda kalmıştım;
“Hoş geldiniz!” diyerek.
“Çocuklarla konuşmalarınızdan bilgim var, sesinizin titreyişinde sitem sezer gibiyim!”
“Hakkım var mı amca?”
“Önce oturup, soluklanayım evlât! Nasılsınız, teşekkür ederiz faslına sonra geçeriz. Dediğim gibi çocuklarım dilek ve temennilerinizi söyledi…
Önce odaları, mutfağı, banyoyu falan boya-badana yaptık, el elden, tüm pencereleri açarak ve salonda yedik, içtik, yattık, iki gün. Çocuklar divanlarda, biz yer yatağında…
Sonra salonun boya badanasını yapıp her yeri yaşanacak hale getirdik, diğer iki gün içinde. Bu arada salonun eksiklerini tamamladık, perdeler, televizyon, duvar saati gibi…
İşimiz bitti, yani gücenip, darılıp, sitem edilecek bir konu yok…”
Halam benden önce davrandı;
“Öyle diyorsanız, öyledir beyefendi…
Biz çocuklarınızı sevip birçok konuda destek olma gayreti yaşadık, sizin tercihinize de saygı duymamız mecburiyetimiz…”
“Öyle demeyin Hala Hanım…
İyilikleriniz altında çocuklar zaten ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar, biz de onlara uyduk. Her şey için teşekkür ve sağlığınız için dua ediyoruz…
Gitme vaktimiz geldi, tüm olumlu yakınlıklarınız için şükran doluyuz. Çocuklarımız önce Allah’a sonra hala ve Ertekin Abi olarak sizlere emanet. Hoşgörünüze sığınmamızın hakkımız olduğu inancındayım. Tekrar yardım, destek ve iyilikleriniz için teşekkürlerimizle sizlere ‘Allahaısmarladık!’ diyoruz…”
“Amca! Teyze! Çocuklarınızın neden bu kadar mükemmel olduklarını anladım. Ama benim de onları bir anda keşfetmemi yok saymayın lütfen! Kendinize iyi bakın. Ellerinizi öpmem için uzatın lütfen. Aklınızdan çocuklarınız için şüphe ve endişe asla geçmesin. Dediğiniz gibi bundan böyle onlar önce Allah’a sonra bize emanet…
Ve affınıza sığınarak öncemdeki bir sözü yerine getirmeme izin verin lütfen. Murat! Şu söz verdiğim arabamın yedek anahtarı. Babanları şimdi evinize, sonra da otobüs ya da tren tercihleri neresiyse oraya götür lütfen. Sonra bırakırsın. Ya da şöyle yap Murat! Eğer kabullenirseniz, babanızdan, annenizden ayrılmanın hüznünü yaşayacaksınız. Araba sendeyken kardeşini gezdir biraz, nasıl olsa Ankara’ya yabancı değilsin…”
Anne-babalar gittiler, çocukların gezileri erken bitmiş, arabayı teslim etmeye geldiklerinde; “Bir dakika” işareti yaptım. Halam giyinikti zaten, üstüne sadece mantosunu aldı. Aç olduklarını tahmin etmem zor değildi.
“Geç bakalım direksiyona, sen de abinin yanına otur kardeşim! Bakayım şoförlüğün nasıl, 10 üzerinden not vereceğim. Halk otobüsünün güzergâhını tarif edeyim, çok kolay…”
Gerçekten iyi kullanıyordu, arabayı.
Ve aklımdan geçen; “Arabayı alıp kardeşini gezdirmek onun görevi olsun!” şeklindeydi.
“Şurası durak… şurası, da durak…
Solda okulunuz, sabahları inip, okul bittiğinde akşamları otobüse bineceğiniz durak da aynen burası. Devam et…
Tamam, bundan sonra geldiğimiz yolu otobüs ring(3) şeklinde aynen takip eder…
Şimdi doğru tarif edeceğimiz adrese gideceğiz…”
Şaşkın gibiydiler, ama anlamışlardı, özet yapmam gerekti.
“Burası Ankara’nın en meşhur İskendercisi. Ayrıca künefede de ‘Bir numara’ diyebilirim. Halamın ihtiyacı vardı. Size de ikram etmeyi geçirdim içimden. Buyurun, afiyet olsun! Ödeme konusunda ağzını açanın ağzına acı biber sürerim! Bu arada hemen ileteyim; şoförlüğün tamı tamına 10 numara Murat, güvenilirsin!”
İkisi de gülümsedi. Bence Betûl’den daha iyi gülümseyen bir kız yoktu dünyada, dişleri inci gibi pırıl pırıldı, ne yüzüne, ne de gözlerine bakma hakkım yoktu, yaşamım sonlanır, biterdim!
Günler kaygısız gibi geçiyordu. Görüşüyorduk ara sıra gibi. “Gibi” dememe gelince; Betûl’ü göremediğim günlerde bir eksiklik hissediyordum kendimde. Özlüyordum, oysa karşılaştığımızda selâm verme mecburiyetinin yalancı tebessümü dışında hiçbir farklılık-aynılık yoktu.
Kendi davranışımı hüsnü kuruntu(1) dışına taşıramazdım, ama kalbime de bir şeyleri dinletme konusunda gerçekten zorlanıyordum. En iyisi ondan uzak durmaktı, bu konuda başarılı olacağım geçiyordu zihnimden.
Senenin yarısı, sömestre tatili gelmişti, Murat “Gidiyoruz!” diye telefon etti. “İyi yolculuklar” diledim, “Selâmda kusur etmeyin!” demeyi eklerken; “Yapmam gereken bir şey olup olmadığına” dair soruma, “Yok! Sağ ol!” cevabını aldım.
Halam onların tatile çıkışlarını bekliyor olsa gerekti, belki de onların benimle vedalaşıp da kendisi ile vedalaşmamalarına üzülmüş olabilirdi ve ölen yaşlılar hilâfına sabah onu kaldırmak için yatağına gittiğimde gözleri açıktı ve bedeni çoktan soğumuştu.
Bir ara, daha doğrusu tapusunu benim üzerime çevirterek (sözüm ona) evini bana sattığında vasiyetini fısıldamıştı. Yazılı vasiyeti var mıydı, sormamıştım, bilmiyordum, araştırmadım bile. Varsa çıkardı bir yerlerden bir gün, ona göre gereğini, gereklerini yerine getirmeye çalışırdım, çünkü ben baştan aşağıya halama aittim, o da bana.
Köye, mezarlıkta yer varsa bedeninin olan o yere, yoksa babamın, yani ağabeyinin üstüne defnedilmesini söylemişti. Babamın yanı da, annemin yanı da boştu köy mezarlığında, çünkü babamın ve annemin mezarları ortalık yerlerde değil, çıkışın uzağında mezarlık duvarı dibindeydi, bir bakıma var ile yok arası, iki tümsek şeklinde.
Herkesin tercihinin yanında, benim o yaşlarımda bilemediğim vasiyeti nedeniyle o mezar yerleri seçilmiş olabilirdi, ilgililer tarafından. Çünkü köyde mezar yerleri paralı değildi.
Defnettim ve yalnızlık kötü bir şeydi, şu ana kadar yaşamadığım, hissetmediğim, üstelik yüreğimdeki yükün de farkında değildim, yüzüme yansımış olması çekincemdi.
Okul açıldı.
Küskünlüğümde gelenlerin, tatilden dönenlerin farkında olmaksızın düşüncelerimle baş başa bir kanepeye çökmüş, yalnızlığımı havanın berraklığıyla üleşir gibiydim. Murat ve Betûl karşımdan geçerlerken fark etmişlerdi beni ve Betûl bugüne kadarki yaşamında ilk kez, durgunluğumun sebebini merak eder gibi ağabeyinden izin almadan sataşma hakkını kullanmak(2) istercesine seslenmişti bana.
“Tatilden döndük, ‘Hoş geldin!’ demek yok, bizi gördüğüne memnun olmadın galiba?”
“Sizi gördüğüme, sizinle karşılaştığıma nasıl memnun olmam, sevinmem ki Betûl? Acım var, hüznümden dolayı küskünüm, sizin gidip de döndüğünüzün bile farkında değilim, siz yokken halamı yitirdim!”
Sözümü tamamlayıp tamamlayamadığımın farkında değilim, öyle bir tokatladı ki beni, Osmanlı Tokadı(1) deyimi halt etmişti(2) yediğim tokadın yanında, at tepti sandım, bırak çevremizi tokat, şehrin öteki ucundan bile duyulmuştu sanki!
Murat’ın sesinin ulaşmasını umursamadı;
“Ne yaptın Betûl?”
“Ne? Halamızı yittirdik ve sen bizi haberdar etmedin, öyle mi? Yıkıl karşımdan! Ayağımın altına alıp çiğneyesim var seni! Git! Görünme gözüme!”
Bahçeden dışarı çıkıp ilk taksiyi çevirip evime yöneldim, arkamla ilgilenmek ne haddimeydi, ne de düşüncelerimde yer alması gereken.
Akşama kadar sessizlik…
Yanağımdaki tokatın izi değil, sarf edilmiş sözler acıtmaya devam ediyordu canımı.
Zil yerine kapı tıklatıldı parmak uçlarıyla.
Gözetleme deliğinden baktım; Betûl’dü;
“Yanağını acıttım, öpeyim de geçsin, deyip özür dileyeceksen, hiç gelme!”
“Aç şu kapıyı! Attığım tokatla yanağını acıttım, öpeyim de geçsin diyeceğim, ama özür dilememi bekleme benden, kusurlusun, kabul et! Hadi, aç şu kapıyı, yoksa bağırır, çığırır, ortalığı ayağa kaldırırım!”
Kapıyı açtım.
Dudakları yanağıma ilişmek üzereyken başını çevirip öptüm, hazır ya da hazırlıklıydı, cevapladı öpüşümü.
“Anlamı?”
“Paçalı tavuk olarak ilk karşılaşmamızda avuçladın yüreğimi…”
“Yani?”
“Seni sevdim, hem çok seviyorum!”
“Son sınıftasın, ilk sınıftayım, ‘Bekle!’ demek mi maksadın?”
“Beklemez misin?”
“Sen beni sevdikçe, ben ayakta dururum, dileğim; mezun oluncaya kadar tüm vakitlerin benim olsun ve asla unutmamam için elin hep elimde olsun ve her anında bana beni sevdiğini söyle!”
“Peki, sen?”
“Öpmeni cevaplamam anlatmadı mı sana beni, seni seviyorum, bu kez ben seni öpeyim, buna seni ömrümce bekleyeceğim anlamını yükle!”
Öptü, öptüm…
Üç sene geçer miydi, geçerse nasıl geçerdi?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Paçalı Tavuk; Süs tavukları cinsleri arasında yer alır. Ayak bölgesindeki paçaları nedeniyle dünyanın en sevimli tavuklarıdır. Süs tavukları oldukları için çamuru sevmezler. Bu yüzden daha temiz alanlarda yaşarlar. Genelde mecazi olarak devamlı olarak düşüp-kalkan, yaraları-bereleri ile ayakları sargı bezi, bant, plaster, yara bantları ile dolu olan kişiler.
Yamalı Bohça; Bir birine uymayan, tutarsız şeyler, uygun olmayan renk ve şekiller ve bunlarla süslü bohça. Diğer bir bakıma paçalı tavuk benzeşimi.
(*) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.
Bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum. ER(ol Kara)TEKİN>>>> ERTEKİN gibi.
Benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi.
HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...”
Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
(*) Yanlış İsimler; İsimlerin yazılmasında başarı Nüfus Memurlarına aittir. Örneğin Ali Osman; Alosman (Al’osman gibi) olurdu. Mehmet Emin’in “n” harfinin çentiği unutulur, isim Mehmet Emir olurdu. Sıla’ya bir nokta konur, Sila olur; Özlem duyulan yer anlamı değişir, gümrük deposu olurdu. Aynı şekilde Betûl, Betül şeklinde yazılır; Bakire denmek isterken karşındaki keçi olurdu.
(1) Ahım Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen, önemi olmayan.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(2) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Kuzu Gibi Dinlemek; Koyun gibi değil, ağzının içine düşecekmiş gibi can kulağı ile dinlemek. Korku yerine hayranlıkla, munis, sessiz, saygıyla, anlamak, bilgilenmek amacıyla dinlemek.
Sataşma Hakkını Kullanmak; Birini herhangi bir nedenle, ima veya şaka şeklinde rahatsız etmek, bir bakıma musallat olmak, herhangi bir fiziksellik gerektirmeyen bir eylem için birinin peşini bırakmamak için çareler aramak, bulmaya çalışmak…
Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek.
Tımar Etmek (Yapmak); Aslı; Yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyileştirmek. Ancak öyküde; adam etmek, işleri gereği şeklinde yapmak anlamında kullanılmıştır.
(3) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan acemi, çaylak, henüz bir şey bilmeyen anlamında bir kelime.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Gıyabında (Gıyaben); Hazır bulunmasa da, yokluğunda.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma. “Hoş gör ki, hoş görülesin!” HADİS
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Ring; Öyküdeki anlamı; Genelde taşıtların bir yerden kalkıp bir daire çizdikten sonra tekrar aynı yere dönmesi şeklinde yaptığı sefer. Üzerinde boks denilen yumruk oyunu oynanan yaklaşık 5x5 m2 kare biçiminde, tabanı kauçuklu, bir muşambayla kaplı olan, çevresi kordonlarla çevrili yer. (İngilizce; “Yüzük, yüzük takmak, halka geçirmek, kuşatmak, çembere, daire içine almak, etrafını çerçevelemek” şeklinde anlamları vardır.)
(4) Bi Denem; “Bir tanem (Yöresel olarak)”
(5) Ağrı-Sancı; Çok zaman ağrı ve sancı karıştırılmaktadır. Buna ait yorum şöyledir; Ağrı sert bir karakterdedir. Bacağınıza bir tekme yerseniz ağrı duyarsınız. Ama sancı daha başkadır. Meselâ ishal olduğunuz veya ani bir dışkılama ihtiyacı duyduğunuz zaman karnınızdaki his sancıdır. Yediğimiz bir şey dokunduğu zaman “Karnım ağrıyor!” deriz fakat burada olan ağrı değil sancıdır. Eğer karnınıza biri sert bir çimdik atarsa burada olacak şey ise ağrı olacaktır. Romatizmalı mafsallar ağrır. Pnömoni (zatürree) esnasında göğüsün yan tarafına gelen ise sancıdır.
(6) Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler… Özdemir ASAF