İnsanın başına ne geliyorsa aşırı merakından dolayı geliyor. Gençliğimizin en büyük kusurlarından birkaçını bir arada yahut da ayrı ayrı yaşadığımızın farkında olmuyor, olamıyoruz, hele ki evin tek prensi isen ve de seni “Abi” diyerek destekleyen, dileklerine, isteklerine, kaprislerine göz yummayı meziyet sayan kardeş, prenses, hatta kraliçe varsa…
Ortaokul ve lise yıllarımda da devam eden merak sarmadığım spor branşı yoktu. Eğitimime, süresine etki etmese de, eğitimimi geciktirmese de bu iddialı ve faydalı(!) faaliyetlerin bedenimde bıraktığı arızaları saymakla bitiremezdim.
Güreşe, örneğin serbest stile merak sardım öncelikle. Kulaklarım kepçe olup etkilenip tombullaştı, vazgeçtim.
Güçlüydü sanki yumruklarım boksa başladığımda, önce kırıldı burnumun direği, tamirden sonra biraz hafifçe yamuldu, ön alt dişlerimden dördü emekli oldu genç yaşımda, protez olma haklarını kullandı damağım.
“Bırak!” dedi kardeşim, kardeşimi mi kıracaktım, bıraktım.
Mahallede önce benim topumla, sonra amatör kümede kümenin topuyla ağabeyler ve emsallerimle, akranlarımla futbol, yani top oynamaya başladım. Neler olmadı ki? Önce bir kaşım yarıldı, izi kaldı, dikiş-mikiş olmasına karşın. Ayrıca gözlerim açık olmasına karşın, gözkapaklarım yeterince tombul oldu.
Ayağımı kırdılar, bir şey olmamış gibi; “Geçmiş olsun!” dediler, oysa bir süre baston bile kullandım, koldan destekli. Şimdilerde sekerek yürüyor olsam da sakıncası yok gibime geliyor, “Beğenmeyen kızını vermesin!” örneği, sanki yaşım-başım uygunmuş gibi!
Ve en önemlisi ayrıca kolum kırıldı, eğri kaynadığı için yaşım gelip de askerlik muayenesine gittiğimde; “Asker olamazsın!” dediler, yıkıldım. Hüznüm oldu, yarım adam saydım kendimi, benden artık ne köy olurdu, ne de kasaba?
Ama okudum, yaşamımdaki her şeyi ağır çekimde yaşadığım düşüncesindeydim. Üniversiteyi bile bitirdim, ama “Adam oldum mu?” Belki tartışılabilir, ama Edebiyat Öğretmeni oldum. Devletim, Anadolu’nun uçsuz-bucaksız, ancak kervan geçen ilçelerinden birinin Kız Lisesinde denemeye karar verdi beni, görevlendirerek.
Boş durmadım, kendimi birçok konuda yetiştirerek, kendi çapımda, kendime özgü öykülerle dosyalarımı donatarak, bir miktar da şairliği (kim kaybetmişti ki ben bulaydım) kabullenmeksizin dizelere dokunma gayreti yaşadım, uyaklara boş vererek önce, sonraları uyaklı…
Talihsizlik bu sıralarda baş gösterdi, kız kardeşimin hem annesi, hem de babası olmam gerekti. Zira melekelerinin eksilmekte olduğunun, yetersizliğinin farkında olmayan babam arabasıyla kaza yapmış, kendinin ve annemin tanınmayacak, eserleri kalmayacak şekilde yanmalarına sebep olmuştu. Kefen değil, sanki bir adet un ya da şeker çuvalına sığışan bedenlerini bir arada defnetmiştik.
Sonuç;
Ağabey-kardeş yaşama küsmüş gibiydik. Kira ile oturduğum evim vardı zaten, kardeşimi de yanıma aldım, Kız Meslek Lisesine devam etmeye başladı, ana-babadan yoksun, yoksul olsak da, yetiyorduk birbirimize.
Belâ; “Geliyorum!” demez, pattadak gelirdi, ilerleyen tarihlerde tüm görünen, bilinen eksikliklerime rağmen. Okulda son sınıf öğrencilerinden biri biçimsizliğime, yakışıklılıkta fukara görünümüme rağmen beni sahiplenmek için iftira atmıştı bana.
Başlangıçlardan bahsetmem önemsiz, en basitinden “Çamur at, izi kalır!” düşüncesiyle kendisine tecavüz ettiğimi ve evlenmem gerektiğini ifade etmişti, yörenin sayılı zenginlerinden biri olan ailesine.
O genç kızın dediğim gibi, müsvedde bir insan gibi, biçim konusunda zerre kadar nasibi olmayan, handiyse Notre Damın Kamburundaki Quasimodo(1) sayılacak beni neden eş olarak tercih ettiğini anlayamamıştım.
Konuyu çözümlemem zor olmamıştı. Genç kızın iddia ettiği tarih ve saatte, ailelerinin izniyle kardeşimin birkaç sınıf arkadaşıyla birlikte sinemadaydım, temize çıkmıştım, genç kızın bekâreti ile ilgili bir şeylerin araştırılıp araştırılmaması benim ilgi alanımda değildi.
Ancak varlıklı ailenin şamatasının ayyuka çıkması(2) benim o ilçeden defolmam, kıyım olmasa da sürgüne gönderilmem gerekliği olarak şekillenmişti.
Bakanlığın ilgili dairesindeki, ilgili büyüklere ulaşıp âdeta yalvarıp yakardım. “Şeklen herhangi bir kız okulu, hatta karma okula bile atamayın, göndermeyin beni, Türkiye’min neresi olursa olsun, bir erkek lisesine gönderin, razıyım!” dememe rağmen, sanki inat eder, iddialaşır gibi Türkiye’min göbeğine ve en etkili Kız Lisesine Edebiyat Öğretmeni olarak atamışlardı beni.
Kız kardeşim için Kız Meslek Lisesine yakın, ev sahibinin dinmeyeceğine inandığım ağız kokusuna tahammül etmeyi göze alarak kira ile bir eve yerleştik (sözüm ona). Zamanımız kısa ve değerli olduğu için kız kardeşimi gereklilikleri dikkate alarak kaydettirdim okuluna.
Daha sonra kendi okuluma gidip Müdire Hanımla, okulda olan öğretmenlerle tanıştım. Şeklime bakıp acıdıklarına göre mi, görevlendirildiğim sınıftaki öğrencilerin tutum ve davranışlarını göz önüne alarak mı bana acıyan tavırlı bakışlarını umursamak içimden gelmedi.
Okullar açıldı, ilk derse girdim, tanışma merasimi gerekliydi bana göre. Öğrencilerimin hiçbirinde bana acıyan, hayretle bakan gözlerle karşılaşmadım. Ancak “Günaydın arkadaşlar!” dememle birlikte sınıfın bana göre en solundaki sıra başındaki öğrenci ayağa kalktı;
“Bizler sizin arkadaşınız değiliz hocam!”
Sinirlenmiştim.
“Ben de sizin hocanız, imamınız değil, öğretmeninizim. Peki, sizler benim neyimsiniz?”
“Öğrencileriniziz!”
“Peki, öğrenci kardeşlerim. İsmim…”
“Sadece öğrencileriniz, kardeşleriniz değliz öğretmenim!”
“Uzatmaya gerek yok, peki, öğrencilerim, adım; Atilla, tek ‘t’ harfi, çift ‘l’ harfi ve inceltme işareti yok. Sanırım ismim aklınızda kalır…”
“Öğretmenim! Namınız sizden önce ulaştı sınıfımıza, reklâm yapmanıza gerek yok. Ancak bizlere; ‘Sevgili Öğrencilerim!’ deseydiniz mutlu olurduk!”
“Tartışmayacağım, sevgili öğrencim…”
“Atiye efendim, ‘t’ harfi de, ‘y’ harfi de tek…”
“Peki, anladım Atiye, ‘t’ ve ‘y’ harfleri tek olan sevgili öğrencim. Bir tesadüften söz edeceğim sana ve sizlere daha sonra…”
“Sakıncası mı var, şimdi söyleyin lütfen…
Öğretmenim!”
“Sakıncası yok! Tesadüf kız kardeşimin ismi de Atiyye! Sormadım, öğrenemedim, ama herhalde anne ve babam isimlerimizde uyum olsun diye bu ismi koymuş olabilirler. Sizin isminizden tek farkı; ismindeki ‘y’ harfinin çift olması…
Her neyse! İznin, yani hepinizin izni olursa bir iki cümle söylemek istiyorum…
Sessizlik…
Peki, anladım!
Sınıfa girdiğimde, hepiniz muhtemelen yılların alışkanlığı olarak ayağa kalkıp saygınızı gösterip beni selâmladınız. Teşekkür ederim. Ancak bu sene mezun olup, benim gibi, bizden biri olacaksınız, peki, şimdiden beni kendinizden biri kabul etmeniz zor mu gelecek sizlere?...
Sırası-sekisi değil belki, anne ve babam yok, hemen hemen sizlerin yaşınızda bakmakla, okutmakla yükümlü olduğum bir kız kardeşim ve sizler varsınız yaşamımda. Bu nedenle sizlere; ‘kardeşlerim’ dememe hoşgörüyle tahammüllü olun lütfen. Bana saygınızı hissettim, bu nedenle ben sınıfa girdiğimde beni öğretmen ağabeyiniz kabul edip ayağa kalkma çabası göstermeyin, ayağa kalkmayın lütfen!..
Sizler yarınlarımızsınız, sizlere bildiklerimin en iyilerini, en güzellerini aktarmaya çalışacağım. Sözlerime ekleyeceğin bir şey var mı Atiye Öğrencim?”
“Öğretmenim! Çok iyi duygu sömürüsü(3) yapıyorsunuz, tebrik ederim!”
“Pes Atiye! İticiliğinin nedenini anlamakta zorlanıyorum. Hatta anlayamıyorum. Zilin çalmasına daha vakit var, ama haydi öğrencilerim, dışarı çıkıp biraz hava alın, belki hoşgörünüz genişler, kim bilir? Umut edeceğim…”
Masaya oturup bir sonraki ders için sunum yapma hazırlığı yapma gayreti yaşarken masama yaklaşan Atiye’nin önce nefesini, sonra da bakışlarını hissettim üzerimde;
“Atiye! Sen niye çıkmadın kızım? Affedersin, öğrencim?”
“Kendinizi çirkin sanıyorsunuz, ama öğrenciniz olmama, haddim olmamasına rağmen ben sizi yakışıklı, sözlerime karşın gereğinden fazla iyi niyetli buldum!”
“Teşekkür ederim. Bana yardımcı olursan sevinirim, hissettiğim kadarıyla sınıfta lider konumundasın. Hadi şimdi, beni arkadaşların gibi dinle, dışarı çık ve hava al. Hatta bu arada iyi bir öğrenci olarak, benim öğretmen olarak sizlere resmi dersler dışında neler verebileceğimi düşün, söylemeye, anlatıp ikaz etmeye çalış beni. Ben de bundan sonraki derste senin yardımınla sizlere başka neler kazandırabileceğimin kurgusu için gayretli olayım…”
“Peki, Atilla Öğretmenim!”
“Teşekkür ederim sevgili öğrencim, isminde ‘t’ ve ‘y’ harfleri tek olan Atiye!”
“Ben güldüm, siz de gülün öğretmenim!”
“Gülmek sana çok yakıştı(4), ben de gülüyorum, sen istediğin için, ama hadi git artık, sizin için hazırlanmam gerek!..”
Ders başladı.
“Bir önceki dersteki bir cümlem aklınızda kaldı mı? Km hatırlıyor?..
Söyle Atiye Öğrencim!”
“Sözünüz;’ Biz kız öğrencilerin yarınlar olduğumuz’ üzerine idi. İzniniz olursa önce tanışalım öğretmenim. Yalnız mümkün mü, her ne kadar teklifi sınıf adına ben yapmış olsam da sözünüzün sonuna ‘Öğrencim’ kelimesini eklemenize gerek yok diye düşünüyorum. Ben Atiye!”
“Peki Atiye! Rica edeyim yerine otur ve bir daha ki sefere ayağa kalkmadan sözlerini söylemeye gayret et! Sözüm hepinize ait sevgili öğrencilerim. Evet, şimdi geleyim; “Yarınlarımızı’ tamamlamaya…
Sizler, sanırım hepiniz reşit(5) olmuş ya da olmak üzere birer ablalarsınız, yarınlarımız, gelecekteki annelerimiz, bugünün anne adaylarısınız. Belki mezuniyet sonrası için arkadaşlarınız, sözlüleriniz vardır, olabilir, doğaldır. Ama beni dinlerseniz bu yaşınızda kendinizi karanlığa hapsetmeyin. Belki söylemim biraz ağır görünebilir, ama bilin ki yaşamda hiçbir şey göründüğü gibi değildir(6). Bugün size hayat veren su, yarın boğulmanıza neden olabilir. İyi düşünün, sandığınız bir anlık aydınlığınız, tüm yaşamınızın kâbusu(7), karanlığı olabilir…
Beni dinlerseniz liseyi bitirmekle öğrenim hayatınızı sonlandırmayın, okuyup adam olmakta ilerlemeye devam edin. Belki benim için meslek taassubu(7), bencillik, kapris olarak yorumlamanız mümkün, ama öncelikle öğretmen olmayı geçirin aklınızdan. Sokakta, şurda, burda rastlayacağınız eserlerinizle iftihar eder, gururlanırsınız. Ya da ne bileyim; doktor, hemşire, eczacı falan gibi özellikle insan ve çocuk sağlığı ile ilgili mesleklere yönelin…
Kesinlikle başka mesleklere yönelmenizi istemediğim, yasakladığım, engellediğim düşüncesi geçmesin aklınızdan. Benim dileğim anne olmak için acele etmemeniz sadece. Her şeyin bir zamanı olduğu gibi gelecek de mutlaka gelecektir(8), yeter ki sağlığınız yerinde olsun…
Sorusu olan yahut da düşüncesini belirtmek isteyen var mı?”
Atiye parmak kaldırdı;
“Özel olacak, cevap vermek zorunda da değilsiniz, siz bu yaşa gelmişsiniz…”
“Hemen cevap vereyim, daha önce de fısıldamıştım, yaşamda sadece kız kardeşim var, sizler dışında. O yaşamadan benim yaşamayı düşünmem mümkün değil, hele ki bu fiziksel yapımla…”
“İçinizi gören olur belki…”
“İçim açık değil, açmam da…”
“Sözlerinize dikkat edin, lütfen, gönül gözüyle bakan biri içinizi görebilir…”
“Ben o gönül gözüyle sadece öğrencilerime açığım, sınıftan çıktım mı, Öğretmenler Odasında bile, hele ki sokakta hiçim…”
“Kötümser olmanın size yakışmadığını söylemeliyim!”
“Bu benim yaşam biçimim Atiye! Başka sorusu olan var mı?”
Can yakıcı gözlerini dikerek Sude isimli öğrenci kalktı ayağa arka-orta sıralardan.
“Aynı özellikte bir soru öğretmenim. Aldığımız bilgilere göre kendi çapınızda, dışarıya sızmayan öykü ve şiir yazıyor muşsunuz? O halde hayalinizde canlandırdığınız biri olduğunu düşünmemiz hayalperestlik mi sayılır?”
O bakışlar bana; “İnsanların genelde bilmediklerinin korkusunu” anlatma düşüncesini yaşatmıştı. Genç kız aşkı bilmiyordu ve aşkı nasıl ifade etmesi gerektiği konusunda bilgisizdi (sanırım)!
“Aklımdan hiç geçmemişti. Eğer izin verirseniz, sadece sizler için öykü ve şiirlerimden örnekler gösterebilir, okuyabilirim. Belirli bir saplantım yok. Öykü vasfındaki denemelerimde kumraldır, sarışındır, esmerdir kahramanlarım. Kendimi şair sanmıyorum, güzellerin kimi zeytin, kimi çakır, kimi bulut, kimi yaprak gözlü, kimi ahu, kimi karamsar, kimi gülümser bakışlıdır. Kısaca sorunuzun cevabı; henüz gönlümde yer almış bir sultan yok. Cevap; uygun mu?”
“Peki, şimdi?”
Yan kenarlardan, uluorta soruydu bu.
“Dileğiniz mi var? Saygı duymam gereken bilemediğim, hissedemediğim bir tespitiniz mi var? Ancak tekrar edeyim, ben evimin babasıyım, kız kardeşim de bakmakla yükümlü olduğum çocuğum. Benim, kendim için egoistçe bir gönül dostunu düşünmem bile saçmalık? Geçeyim bu sohbet konusunu izninizle…
Bakın sevgili öğrencilerim, duygulanmak, yazmak, hissedilen bir şeyleri kaleme almak zor değil, zor olan şiiri hissetmek, hatta yaşamak…
Alın başınızı gidin bir parka, yanınıza kalem ve bloknotunuzu almayı unutmaksızın. Kuşları yazın, akasyaları, çınarları, çamları yazın. Düzenli olmayan kaldırımları, belediye banklarına çakılarla oyulmuş, kazınmış vahşetleri yazmaya gayret edin…
Bir motosikletin gürültüsünü, yağ yakan motorlu bir aracın kokusunu dillendirmeye çalışın. Tepenizden geçen sesini duymasanız da, bıraktığı ize göre o uçak içindeki yolcuların düşüncelerini belirtmeye çalışın. Biliniz ki bunlar için sarf edeceğiniz gayret muhtemelen ileri ve seri olarak atacağınız ilk adımlarınız, ilk örnekleriniz olacak…
Ama yazdıklarınız kendinizde kalmasın. Sınıf arkadaşlarınızla, hatta sevgi cümleleri ile donatılmışsa, yakın veya özel arkadaşlarınızla da paylaşın. Soru sormak isteyen?..
Yok! Peki! Ben de çok konuştum, başlangıcımızda olmama rağmen. Hadi çıkın bahçeye, kafanızı dinlendirin, öğreneceğiniz, öğrenmeniz gereken çok şey var kanaatindeyim, ben de öğretmek arzusu ile doluyum…”
“Aşkı da öğretecek misiniz öğretmenim?”
Can alıcı, üstesinden gelemeyeceğim ve bilmediğim bir konu idi, içtenlikle cevaplamalıydım;
“Bilmediğim bir şeyi sizlere nasıl öğretebilirim ki Atiye? Ama bilemiyorum, nereden, nasıl okuyup, öğrenip öğretebileceğim bir şeyse o zaman öğrenir ve öğretmeye çalışırım sizlere de…”
Sınıftan çıkmak için sona kalmıştı Atiye, masama kadar gelip fısıldadı;
“Çaresizsen, çaren benim, dertliysen, derdin çoksa, derdinin çözümü, dermanı benim. Bilginde noksanlık varsa, onu da tamamlamak isterim. Bir düşün istersen!”
“Senin niyetin geldiğim yerdeki gibi beni okuldan attırmak galiba. Dershanelerde boğaz tokluğuna çalışmamı görmek amacında mısın Atiye?
“Okul yeni başladı, etkilendim sizden, hatta sevdiğimi de söyleyebilirim, okulun bitmesine, mezuniyetimize çok uzun süre var Atilla. Bundan sonra söz söylemeyecek, sormayacak, konuşmayacak, sadece gözlerine bakacak, gün boyu senin olacağım.”
“Ya derslerin? Başaramazsan?”
“Sevgim güçlü kılar beni, yaşar, başarırım!”
“Yaşamana yardımcı olmak, destek vermek isterim, ama bunun için söz veremem!”
“Benim için yeterli!”
Sıkıntı dolu ilk günü takip eden birkaç gün daha geçti, aynı kıvamda. Hır-gür, kavga-dövüş, sitem, ima, kinaye ve özellikle itiraf niteliğinde sözler yoktu geçen bu süre içinde.
Ve nihayet Edebiyata, derslere başladık!
Edebi sanatlar, roman, öykü, masal, aruz-hece vezinleri, serbest-uyaklı şiirler, atasözleri, vecizeler, şarkılar, türküler…
Ve özellikle ve öncelikle cevapları kopya amaçlı gizlenmiş, kendim hazırlayıp fotokopi ile çoğalttığım yazılı yoklamalar ve genelde ev ödevi olarak verdiğim vecize, atasözü, düşünür sözleri gibi kompozisyon konuları…
Özellikle yarınlarımız konusunda hazırladığım, başlangıcı;
“Biz, pis, dünyaya egemen olduklarını zanneden, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören erkeklerin toplamakta zorlandığım öylesine yanlış sözleri var ki, şeklinde olan sözler. Bunları çoğaltıp sizlere sunmak ve fikirlerinizi almak istiyorum, hemen şimdi. Bilgisayarımda yüklü, yazdırıp, fotokopi ile çoğaltıp plâstik dosyalar halinde sizlere hemen vermek ve fikirlerinizi hemen veya düşünüp artırın düşüncesiyle ev ödevi olarak vermek istiyorum. Sanırım benim kafa yapımla, sizlerin kafa yapımız aynı…
Bir erkeğin istemeyeceği üç şey; bahçesinde yabani ot, şarabında sirke, evlâtları arasında bir kız. YAHUDİ Sözü
Bir kadın üç şey için evden çıkabilir; vaftiz edilmek, evlenmek, gömülmek için. İNGİLİZ Sözü
Bir litre süt için bir inek besleyen kadının kocasıdır. TÜRK Sözü
Bir ziyafete giderken yanında ekmek gibi karısını götüren kocadır. TÜRK Sözü
Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. TÜRK Sözü
Her kadın bir damat için doğmuştur. RUS Sözü
Tanrı karısını dövenin rızkını artırır. RUS Sözü
Kadın, bir erkeğin kendisini sevmediğini, ondan daha önce fark eder. RUS Atasözü
Kadın evlenmeden önce, erkek evlendikten sonra ağlar. POLONYA Sözü
Kadın, cehennemin baş kapısıdır. HİNT Sözü
Kadın, erkek elinin kiridir. OSMANLI Sözü
Kadın, iblisin kamçısıdır. İRAN Sözü
Kadın, şeytandan beterdir. BULGAR Sözü
Kadınlar, yarı beyinlidir, saçı uzun, aklı kısadır. ARAP Sözü
Yeryüzünde iki iyi kadın vardır; biri daha doğmamıştır, diğeri de ölmüştür. ALMAN Sözü
Zengin bir erkek hiçbir kız-kadın için çok yaşlı değildir. FRANSIZ Sözü
Kadınlar, insanın karşısına şeytan gibi çıkarlar. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne sebebi bırakmadım. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Namaz kılanın önünden köpek, eşek, domuz ya da kadın geçerse namaz bozulmuş olur. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Kadın aklen ve dinen dûn (eksik) yaratılmıştır. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Kadınları göze çarpan mevkilere oturtmayın, yazı yazmayı da öğretmeyin. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
İşlerini kadınlara havale eden topluluk iflâh olmaz. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Kadınların söylediğinin aksini yapın (Onlara muhalefet edin). Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Kız çocuğunun idrarını temizlemek için yıkamak gerekir, erkek çocuğun idrarını temizlemek için su serpmek yeterlidir. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Uğursuzluk üç şeydedir; Kadın, ev ve at. Hadis diye Peygamberimize ait olduğu belirtilen rivayet, safsata, yalan.
Kadın psikolojisini otuz yıldır incelememe rağmen büyük soruya cevap bulamadım. Gerçekte kadınlar ne istiyor? Sigmund FREUD
Kadınların gözleri keskin, zekâları uyanık, düşünceleri vesveseli olur. Guy de MAUPASSANT
Kadın her şeyi affeder fakat asla unutmaz. KONFİÇYUS
Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı, erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır. Oscar WILDE
Kadınlar sade bal değil, zehir tesiri de yaparlar. Halide Edip ADIVAR
Havayı geldiği, rüzgârı estiği, kadını olduğu gibi kabul edin. Alfred de MUSSET
En uygun karşılığı anında Atiye vermişti, belki de hadis denilen zırvalardan esinlenerek;
“Hepsi yanlış, safsata, yalan, rivayet, uydurma, aklımızda tutmaya, not şeklinde saklamamıza bile gerek yok öğretmenim. Onlar yerine Atatürk’üm şu iki sözü geçiyor aklımdan, anında;
Kadınları geri bırakan toplum, geride kalmaya mahkûmdur. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
EY KAHRAMAN TÜRK KADINI! SEN YERDE SÜRÜNMEYE DEĞİL, OMUZLAR ÜSTÜNDE GÖKLERE YÜKSELMEYE LÂYIKSIN. Gazi MUSTAFA KEMAL ATATÜRK”
“O halde iki büyük düşünürün sözlerini de ben eklemeye çalışayım, aklımda kaldığınca;
Kadınları okutunuz. Kadınları okutmayan milletler yükselemez. Hacı Bektaş-i VELİ
Kimse, kimseden üstün değildir. İnsanlar özgür ve eşit doğarlar, inançları, ırkları, cinsiyetleri ne olursa olsun ötekileştirilemezler. Din ve inanç özgürlüğü temel haktır, hiç kimse Tanrı tarafından imtiyazlı değildir. Ayşe SUCU’dan”
Bir bakıma, resmi olmasa da Müdür Yardımcılığı görevini de üstlendiğim için hepsi hakkında kırıntı şeklinde de olsa bilgi sahibi olduğum öğrencilerime, istedikleri takdirde sorumlu olduğum Edebiyat Dersi ile ilgili tüm birikimlerini, arzuladıkları niyetlerle bu dosyalarda muhafaza edebileceklerini de tavsiye etmiştim (Ne gereği vardıysa)?
Yazılı yoklama sorularını bilgisayarımda hazırlıyor, sonra Öğretmenler yahut da Müdür Odasındaki yazıcıdan çoğaltarak cevaplamaları için öğrencilere dağıtıyordum. Yaklaşık 20 dakika kadar cevaplama süresi veriyordum. Bu süre sonrasında sıralardaki öğrencilerden sondaki veya baştaki biri cevap verilen kâğıtları topluyordu. Cevaplanan kâğıtları değerlendirmek için A sırası, B sırasına, B sırası C sırasına, C sırası da A sırasına dağıtıyor, ders bitinceye kadar değerlendirmeyi öğrenciler kendileri yapıyorlardı, tek cevap olarak; “Şu kadar yanlış şeklinde” bir-üç-beş en fazla on yanlış kadar…
Benim ilk değerlendirme başlangıcım hak ettiklerine inandığım başlangıç olarak beş numara üzerindeydi, kısaca artısı vardı, eksisi asla yoktu, minimum yedi-sekiz numara garantileri idi.
Kopya konusunu da içtenlikle açıklamam gerek. “Defterleriniz, kitaplarınız, notlarınız açık. Sadece birbirinize bakmayın, kendi fikirleriniz, cevaplarınız olsun! Dikkat edin!” diyordum.
İlk yazılıda tek soruları doğru, çift soruları yanlış olarak belirtmiştim. İkinci yazılıda soruları beşer-beşer doğru-yanlış olarak sıralamıştım. Üçüncü ve dördüncü yazılılarda cevapları; 1,2,3,4,5 ve a, b, c, ç, d harfleri şeklinde doğru olarak sınıflamıştım.
Bu durum hem öğrencilerin, hem de benim için değerlendirmede kolaylık oluyordu. Not defterimde birkaç 9 numara dışında tüm notlar 10 üzerinden 10 idi ve 9 olanların da “10” numara ortalamasına ulaşmaları asla mucize olmayacaktı!
Şöyle bir şey söylemem mümkün ağzımı açıp da kopya şeklinde bir şeyler söylemeksizin. Bir-ikisi haricinde tüm öğrencilerimde; “Şeytan tüyü vardı!” sanki tümü “10” numarayı hak etmişti, ediyordu da. Hemen eklemeliyim ki tüm öğrencilerimin ev ve ders ödev notları 10 üzerinden 10 idi.
Belirtmem gerekli, sadece öykü ve şiirlerde konsantrasyon(7), ahenk ve ses uyumlarında, kısmen de olsa öykü ve şiirlere yabancılıkları nedeniyle acemilikleri gözlenebiliyordu, öğretmenleri olarak düzelttikten sonra, düzeltilmiş olarak okuduklarında tam not almayı hak ediyorlardı, hepsi.
Örneğin; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “KISKANÇ” isimli şiirini “Sakın bir söz söyleme…” derken, “Tehdit eder gibi söyle Asude!” dediğimde sanki dövmüştü şiirdeki sevgilisini öğrencim.
Ahmet Hamdi TANPINAR’ın “HATIRLAMA” şiirini; “Sen akşamlar kadar, büyülü, sıcak…” derken, sanki kahramanlık şiiri okur gibiydi Derya; “Hayalinde yaşar gibi oku, kızım!” dediğimde hayalinde canlandırır gibi şakımıştı.
Ahmet Muhip DRENAS’ın “SERENAD” şiirini okuyan duygusal öğrencim Pınar; sanki “Yeşil pencerenden bir gül at bana…” derken sevgilisine yalvarıyordu.
Nüfus Müdür ya da Memurunun ismini kayıt ederken şansızlığına uğrayan Hüzniye; Orhan Veli’nin “AYRILIK” isimli şiirini “Bakakalırım giden geminin ardından; / Atamam kendimi denize, dünya güzel; / Serde erkeklik var, ağlayamam” şeklinde dillendirirken hüznü ne kadar hissettiriyorsa Sevinç de; Cavidan TÜMERKAN’ın “SEVİNÇ” isimli şiirinde; “Bana bir mektup geldi / İçinden ben çıktım” şiirinin içinden çıkan ışık gibi bir sevinçti.
Şivesinde farklılığı inkâr edemeyeceğim, büyük bir ihtimalle yurt dışında doğup(*), ebeveynlerinden birinin (muhtemelen annenin) yabancı menşeili(7) olduğuna inandığım Yasemin, yine Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in o upuzun “YOLCU ve ARABACI” şiirindeki; “Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam(10)…” dizesini şarkı şeklinde o kadar güzel terennüm etmişti(2) ki, kelimelerle o ahengi anlatmam asla mümkün değildi.
Nasıl bilgi edindiğim aklımda kalmamış (muhtemelen özelliği olan öğrencilerin kayıtlarına bakmış olmam sebep olarak görünebilir) ancak Mihriban(11) ve Nüfus Memurunun belki de bilerek yahut da kafiye taassubu nedeniyle ismini kaydettiği) Keziban nevi şahıslarına münhasır(3) ikiz kardeşlerin, şiir konusunda hiçbir birikimleri yoktu, ancak evlilik konusundaki geleceklerini tahmin gayet kolaydı, hazırlıklıydılar, hissetmem bir yana, duyumlarıma göre.
Bir ailenin aralarında iki yaş fark olan oğlanlarıyla baş göz olacaklardı, aralarında sevgi, aşk var mıydı, bilmem mümkün değildi, soramazdım, o kadar cesur değildim, sınıfta “Kimler okumaya devam etmek istiyor?” şeklindeki sorgulamamda sessizliklerini önemsememeliydim. Davetiyeleri de geçmedi elime zaten, evlenmek için ne diploma, ne de Mezuniyet Törenine katılacaklarını, mantığım kabullenemiyor, aklım da kesmiyordu.
Ben, bu mükemmel öğrencilerime tam not dışında ne verebilirdim ki başka? Belki numaranın yanına görkemli bir yıldız işareti koysam fazlalık gibi görünmezdi gibime gelir. Kim ne derse, desin, isterlerse müfettiş göndersinler verdiğim notlar için açıklama ve savunma yapmam gereksizdi.
Kompozisyon, Edebiyat dersimin ekiydi, ayrıca değerlendirdiğim.
Yüksek yerlerde yılana da, kartala da rastlardın, biri sürünerek, diğeri uçarak yükselmiş olurdu oralara(12).
“Bir de insan faktörü vardır, helikopterlerle yükselir oralara, biz buna adam kayırma yahut da diğer bir betimleme ile ‘Torpil’ diyoruz” diyen bir öğrenciye bir öğretmen tam not dışında ne not verebilirdi ki? Başka şansım olabilir miydi? Tekrar olacak, ama sanki sadece eksik bir yıldız!
İlerleyen tarihlerde, anlattıklarıma göre, mahcup olacağımı aklımdan geçiremediğim sözlü bir anket yapmak geçti içimden. Sorduğum soru; “Liseden mezuniyetinizden sonra üniversiteye devam edecek misiniz, niyetiniz var mı?” şeklindeydi.
İlk cevap her zaman olduğu gibi lider Atiye’dendi, söz ettiği çok şeyleri “Yok sayar” gibi;
“Evet! Tıp okuyacağım, Çocuk Doktoru olacağım!”
“Çocuk Doktoru olmak istiyorum” değil, kesin ve açık bir dil; “Çocuk Doktoru olacağım!”
“Minimum altı sene eğitim, artı uzmanlık, o arada belki öğrencilikten, belki sonradan bir doktor arkadaşın, daha sonradan hayat arkadaşın olur, sonrası kimseyi ilgilendirmez zaten!”
“Kıskanır gibi duygu sömürüsü yapmayın lütfen, öğretmenim!”
“Haddimi bilmez gibi miyim, nihayeti ben bir Edebiyat Öğretmeniyim. Hem hakkım var mı Atiye? Hem hatta yarın ilk işim olsun, bağışımı resmileştireyim. Sen Tıp Fakültesinden mezun oluncaya, hatta belki asistanlık, doktorluk hakkında bilgilerim yok, ama o aşamalarda da gerekliyse ölürsem, ölümü kadavra olarak kullan. Kolum, ayağım önemli gibi görünmese de onlara ek olarak burnumu da iyi incele ve bundan sonra kimse benim gibi şekilsiz, biçimsiz ve çirkin olmasın!..
Ve ayrıca ilk düşüncem, organlarımdan işe yarayanlar kalmışsa, kalırsa, organ naklinde kullanılması için önayak olmaya gayret et, lütfen!”
“Beynime not aldım, öğretmenim!”
“Söz uçar, yazı kalır! Mezun olmadan önce hazırlayacağım belgenin bir örneğini sizlere vermeye gayret edeceğim, muhafaza etmeniz için…
Başka meslek sahibi olmak isteyen var mı aranızda?”
Babası eczane sahibi olan bir öğrenci eczacı olmayı dilediğini, bana özenen 3-5 öğrenci öğretmen olma isteğini belirtmişti. Bir öğrenci ilim adamı, bir diğeri gazeteci, sınıfın en silik ve şahsiyetsiz, babası Belediyede iyi bir mevkide olduğunu bildiğim bir başka öğrenci ise politikacı olmak isteğini belirtmişti (Sanırım temelinin sağlamlığına güveniyor olsa gerekti! Yakışırdı ülkeme!) Veteriner, Ziraat, Hukuk, herhangi bir mühendislik dalını işaretleyen hiçbir öğrencim yoktu.
Mahcup olmuştum, kendi adıma. O kadar dil dökmeme karşın sınıf mevcudumun yarısından fazlası; okumak, ilerlemek için meyilli, arzulu değildi. Sanırım bu; kıyıda, köşede kaldığına inanmam gereken, ileri bir bereket yüceliği görünüyor gibi olsa da, özellikle sınıfın yarısının okumak istemeyişi nedeniyle yoz(7) ilçede beklemem gereken bir sonuç olsa gerekti, gözlemime göre.
Şehirde; öykü, şiir dünyasında tek bir adımları olmaksızın dolaşan öğrencilerimle hülyaları nedeniyle onlar beni görmeseler de ben onlarla karşılaşıyordum. Ben dinlenme dünyasındayken çok miktarda kız öğrencimin belki de yaşları, olgunlaşmaları, ergenlikleri ve reşit olmalarının gereği, teyzelerinin, dayılarının oğullarıyla(!) dolaştıklarına şahit oluyordum, en masum gerekçe olarak.
Bu konuda sadece Atiye muaf(7), çünkü hem babasıyla, hem de ağabeyiyle karşılaşmış ve tanışmıştım da, daha doğrusu tanıştırmaktan çekinmemişti.
Kısmen de olsa; “Yapmadık, unutalım!” dediğim bu anket fark edilen bir gerginliğe neden olmuştu. Özellikle sesini çıkarmayan, şurada-burada rastladığım, sahipli(!) olduklarını düşündüğüm, ancak sevgiyi, aşkı, ışığı bilip(13) anladıklarına emin olmadığım öğrencilerim konusunda endişeliydim.
Tam bir kompozisyon havası, konusu idi; “İlerim için düşüncelerim…”
“Yazın ve ilerilerde okumak için ben okuduktan sonra dosyalarınızda muhafaza edin lütfen! Okuyacağım, ancak not olarak değerlendirmeyi gerekli görmüyorum. Ama fikrimi almak isteyen olursa ben buradayım.”
Maksadım tüm yazılanları okumak, diğer yazılı, kompozisyon, ev ödevlerini gelecek seneler diğer öğrencilerim için de her ihtimale karşı kendi klasörlerimde saklamaktı.
Gerçekten itiraf etmeliyim ki; öğrencisinin söz ve tavrına inanarak (aslında kanarak, demem gerek) âşık olduğunu zannedip de sükût-u hayale uğrayan(2), haddini, haklarını, hukukunu, yaşını-başını, fiziksel konumunu ve yaşını bilmeyen bir insan müsveddesiydim.
Kendimle o kadar meşguldüm ki, okulların bitimine, özellikle kardeşimin ve öğrencilerimin mezuniyetlerine çeyrek kala durgunluklarının, uyur-gezer tavırlarının farkında değildim, olmam gerektiği halde…
Ocağı yanık bırakarak okula giden kardeşim (Allah’ın izniyle) okuldan eve dönüşünde, evdeki koku, ocağın yanmaması ve ocak düğmesinin açık konumda olması, doğalgaz miktarının tükenmesi nedeniyle bir yangına sebep olmaktan kurtulduğumuzu fark etmişti.
Karttaki 1 metre küp yedek gazı yüklemiş ve bana haber vermeksizin (bir bakıma olayı saklayarak) harçlığı ile doğalgaz satın almıştı bir miktar.
Kardeşimin ikinci vukuatı; ütü yaparken tuvalete gitme mecburiyeti ile ütüyü bırakması gereken yere bırakmayı unutarak ütü tahtasının yanmasına neden olması, bir diğerinde okula giderken salon penceresini açık unutması, abartı gibi görünse de bir güvercin ailesinin salonu yuvaları zannetmesi idi!
Aklımdayken yahut da unutmadan söylemeliyim ki; herhangi bir nedenle kesilen sular nedeniyle banyo musluğu açık kalmış ve alt kattaki komşumuzun banyosunun tavanının badanasını yaptırmak zorunda kalmıştık. Şu veya bu nedenle açık kalan elektrik donanımlarından bahsetmem abes olacak!
Genç kızdı hissediyordum, nedendi ve kimdi?
Ağabeyi olarak gerçeği öğrenmek için önce odasından başlamalıydım. Oysa eve kiracı olarak yerleştiğimizden beri bir kere bile ulaşmamıştım odasına, kapısını tıklatarak bile! Yanan ampulünü bile kendi değiştirmişti Atiyye!
Saçılmış kâğıtlar vardı odasında, dokunamadığım, ancak birkaç tanesinde dizelere, bir tanesinde de belirgin bir şekilde “Ertuğrul” ismine rastladığım. Cep telefonu doğal olarak cebindeydi ve bilgisayarının şifresini de bilmiyordum. Saçılmış kâğıtlarda bölük-pörçük de, kısmen görünüyor olsa da aşk, sevgi ve özlem cümleleri sırıtıyordu ve en önemlisi muhtemelen Ertuğrul dediğinin bir resmi vardı bilgisayar arkasındaki masa duvarına iliştirilmiş aşikâr.
Hiçbir şeye ellemeden, dokunmaksızın ayrıldım odasından. Bilmediğim o resmin kim olduğu idi, kardeşimin daha henüz on sekizlerinde canını yakma eğiliminde olan? Belki de beraber yanıyorlardı, bilmem mümkün değildi, oturduğum yerden. Sonuç, bence sınavların ve okulun bitmesi üzerine kurgulu olsa gerekti…
Benzeri düşünce kısa, kesin ve öz olarak benim kadavra konusuna da vakit ayırmamın gerekliliği şeklinde beynimi meşgul etmeye başlamıştı anında. “Aşkım” demem mümkün değildi, karşımda olduğunu zannettiğim geleceğin tıp öğrencisi olmaya meyilli için. Ancak kendimi kardeşim için yaşamaya mecbur hissediyorsam, onun kendi gerçeğine ulaştığına, mutlu olacağına inanıp yardımcı olmalıydım ki, bu konu gerçekleştikten sonra da benim yaşamama gerek kalmayacağına inanıyordum, insanın yaşama sebepleri yok olmuş şeklinde düşündüğümden. Çünkü o takdirde ben; fuzuli tüketen ve dünyayı kirleten bir varlık olmak dışında kimliği olmayan biri olacaktım.
Kız kardeşimin geleceği için bir gün kardeşimden önce yönelir gibi oldum sokağa gizlenerek. Kardeşim ve o sokağın ilerleyen bir bölümünde onunla karşılaştı, kucaklaştılar, birbirinden uzak geçen bir gecenin özlemiyle (gibi, sanki, belki de). Okula çeyrek kalaya kadar beraberce yürüdüler, bir bakıma el ele.
Ve orada ayrıldılar, kardeşim ilerleyip okula girdi, o genç adam pastaneye yöneldi, sanırım (yahut da hissettiğim kadarıyla) birkaç dakika gecikmek için ve sonra o da aynı kapıdan okula girdi. Öğretmen (ya da Müdür, Müdür Yardımcısı da) olabilirdi.
Ve kanımca; “Love Story(14)!”
Netice? Bilemiyordum. Ama benim öğrencilerimin ya da kardeşimin Mezuniyet Töreninde öğrenecektim, en kötü, ya da yanlış bir konu olarak.
Akşam, eve gelince kardeşime sordum;
“Anlatacak mısın yahut da ne zaman anlatmayı düşünüyorsun?”
“Ağabeyim olarak fedakârlığını…”
“Bırak bu başlangıç cümlelerine Atiyye, ne zaman?”
“Mezun olduğum gün…”
“Konu kapanmıştır!..”
Sene, daha doğru bir deyim olarak öğretim yılı bitti, benim öğrencilerimin Mezuniyet Töreni kardeşiminkinden daha önce oldu. Okumaya devam etme konusunda ses çıkarmayan sınıfın yarısından fazlası yoktu törende.
Dans müziğinde önce kız kardeşimle, sonra Atiye ile iki ya da üç kez döndük pistte;
“Beni bu kadar seveceğini aklımdan geçirmemiştim. Yüksek tahsil yapmam konusundaki dileğine uyup okumak istemiştim.”
“Gecikmiş ve gereksiz bir söz! Yaşamadık!”
Ayakta oturduğumuz masaya, kardeşimin yanına geldiğimde okul yolunda gördüğüm adının Ertuğrul olduğunu öğrendiğim o genç geldi yanımıza ve izin istedi. Kardeşim, dünden razıydı; “Sizin!” dedim, “Kimsiniz?” gibi adını falan sormama gerek yoktu.
Nedensiz bir şekilde desem de çeşitli, belki de en başta kardeşimden ayrılacak oluşumun hüznüyle canım doya doya içmeyi sarhoş olmayı istiyordum(15), kendini bilmeyen, şekilsiz biri olduğumun şüphesiz bilincinde olarak.
Konu sadece kardeşimden ayrılma gerçeği yahut da ikinci basamakta şekilsizliğim miydi? Bu kadar basite indirgememeliydim Atiye öğrencimin davranışını. Bir sevgi sözü sonunda, kendini matah(7) sanıp reddedilmenin ceremesini(7) unutmam mümkün müydü?
İçmeyi unutup eve yöneldim, kardeşim getirilirdi nasıl olsa, ılık bir banyo, sonrasında kaygısız kalıp uyumak iyi gelecekti, gelirdi de bana.
İyi de gelmişti galiba. Atiyye’nin sabah kahvaltı davetine katılmam gerekli değildi, hem yaz tatilindeydik, hem de günlerden Pazardı. Pazar deyince ister istemez görev olarak Pazar pazarı geçiyordu aklımdan Atiyye’nin müzik dolu sözleri olarak; “Bugün pazar günüdür / Derdim azar, günüdür / Mahalleyi süpürün / Abim gezer, günüdür…” gibi.
Demedi kardeşim, ama sadece; “Abi?” sözü çınladı yatağımın başında sorarcasına. Doğrusu iki yabancı değil, iki kardeştik evimizde.
“Ne zaman, diye sorsam?”
“Sözünde sitem seziyorum, ağabeyim, keşke sen fark etmeden evvel söylemeyi akıl edebilseydim, gecikmişliğimi bağışla, okuyan cahil olarak cahilliğime ver ve küsme!”
“Kardeşimsin, kırılmış görünsem de küsmem mümkün değil. Hüznümün yahut da sitemli davranışımın sebebi de kesinlikle sen değilsin. Belki senin yaşadığını hissettiğimde acelecilik edip benim de mutlu olmayı peşinen kabullenip arzulamam…
Belki yaşadığımı sandığımı, yaşamayı arzuladığımı var sayıp da gerçeği yaşayamam. Neyse bir öyküydü kısacık, bitti. Teferruata gerek yok!”
Anlayamadım, ama ‘Ne zaman?’ sorumun karşılığı; ‘Benim Mezuniyet Törenimden sonra!’ şeklindeydi.”
“Gecikme!” demem gerekirdi, ancak şansımı denemek istedim ilk ve bir kez;
“Kararlısın ve iyi düşündüğün kanaatindesin, değil mi?”
Cevapsız kaldı sorum.
Adresini, site olarak aklımda tuttuğum Atiye’ye ulaştım, Güvenlik Görevlisinin katkısıyla. Anne-babasına önce Atiye’nin Tıp başarısı için öğretmeni olarak gereken yalakalığı yaptıktan sonra kısaca adaşının yanlışlığı için kızlarının yardımını istediğimi anlattım.
Makul karşıladılar, taksi tuttum, evim siteye göre biraz uzaktaydı çünkü.
“Haci Abi!”
“Neden gerekti?”
“Önden, önden gidiyorsun sakallı yobazlar gibi, bir tek tespihin eksik!”
“Arada mesafe bırakmak uygun değil mi?”
“Ömür boyu mu?”
“Belki kadavram önüne gelinceye kadar?”
“Mantıksız!”
“Tıpkı öğrenci olarak öğretmenine elini uzatıp da, sonra çekmen gibi mi, acaba?”
“Sustum!”
“İyi olur! Kardeşime söylemeni istediğim belli sanırım!”
Tıbbı kazanıp okumak emelini gerçekleştirmek isteyen Atiye’nin Atiyye ile konuşması Atiyye’nin fikrini değiştirmesi için yeterli olmayınca; “Davet et, o zaman, seni istesinler!” demek zorunda kalmıştım kardeşime…
Geldiler…
Kardeşimin hem öğretmen olan arkadaşı (ya da sevgilisi, her neyse) ile hem de onun ailesi ile uyumuna, (diğer bir deyişle uyumsuzluğuna) hayret etmemem mümkün değildi. Bu de benim kabalaşmam için yeterliydi.
Anlatmam gerek.
Pabuçlarını uluorta çıkarmışlar, ancak terlik getirmedikleri gibi koyduğumuz terlikleri de giymemişlerdi. Getirdikleri çiçek sadeydi, olabilirdi! Reklâm görüntülü bir kâğıda sarılmış büyük kutuyu masanın üstüne özenle koymuşlardı.
Aday, bir öğretmene yakışmayacak şekilde apış arasını açarak oturmuş, baba bir ayağını altına alarak koltuğa çömmüş, içlerinde en hanımefendi görünümlü olan anne, başörtüsünü çıkartmaksızın koltuğun öteki ucuna büzülmüştü.
Adının Tuğrul olduğunu öğrendiğim, dekoltesi sınırlı gibi görünüyor olsa da görümce adayı da koltuğa yayılırcasına, ayak ayak üstüne atarak oturmuş, baldırının azami bir bölümünün görünmesine kayıtsız kalmıştı (bir bakıma)!
Göz ucuyla Atiyye’ye baktım, anlamış ve belki de utanmıştı, utancını hazmediyor gibiydi garibim. Oysa tanımamış, tanıyamamıştı karşısındakini iyi niyetiyle, basitti…
“Nasılsınız?” faslını çabuk sonlandırmak gayretini yaşadım. Baba boğazını temizleyerek konuşma hamlesini hissettirir gibi söze başlamak üzereyken edepsizliği aldım elime;
“Affedersiniz! Prosedüre(7), mantıksal gerekliliklerle başlangıç sözlerine gerek görmüyorum efendim. Siz; ‘Allah’ım emri…’ diye başlayacaksınız, ben evin babası gibi bir hükümle; ‘Gençler…’ diye başlayan klâsik bir cümle sonunda; ‘Evet!’ diyeceğim…
Olay bir Meslek Lisesi son sınıf öğrencisi ile Öğretmeni arasında şekillenmiş. Taraf olarak uygun görmüyor görünsem de, mecburiyetler bir tarafa, benim bir ağabey olarak fikir serdetmem; haddimi, haklarımı, hukukumu bilmemek olur. Bu nedenle bir ağabey olarak; “Hayırlısı olsun!” demekle yetinmek istiyorum…
Hadi kardeşim, kalk büyüklerinin ellerinden öp, çiçekleri vazoya yerleştir, bu arada kutuyu da aç ki ağzımız tatlılınsın!”
Şüphe zalimler(16) için bir huymuş. Ne yalan söyleyeyim, getirilen kutunun içinden şüphelenmek içimden geçmişti. Haklıydım.
Kutuda; tatlı ve tuzlu karışık olarak kuru pasta vardı. Kardeşime;
“Kahveye gerek yok, çay demle!” dedim.
Ortamdan çekilme gereği hissettim, nedenini bilemeksizin, onların utanması gereken yerde ben utanarak. Oysa utanmamın dozunun artacağını hissedemezdim bile. Çünkü ben ortamdan çekildikten sonra öğretmen kız kardeşime “Söz yüzüğü” olarak gümüşten (hani hacıların hactan getirip de konu-komşuya hatıra niteliğinde dağıttıkları yüzükler var ya, onun gibi bir şey) takmaya niyetlenmişler ve başarmışlardı da…
“Sizler bizim için okullar tatil olduğundan bir sakınca görmüyoruz, aranızda, size uygun olarak, aklınızdan ne geçiyorsa, nişan, nikâh, düğün-dernek, ya da aile arasında eğlenti…
Artık ne uygun görüyorsanız konuşur halledersiniz, kardeşimle. Kız kardeşimin tüm tavır ve fikirleri ile mutabık olduğumu(2) belirtmemde yarar var. Sadece benim sizlere maddiyat dışında bir katkımın olamayacağınızı bilmenizi isterim…”
Aklıma gelmişçesine sormak gereğini hissettim;
“Tek bir soru; sizleri henüz tanıdığım için sorum tatsız görünebilir, peşinen özür dilerim. Yeni evliler evlendikten sonra nerede yaşayacaklar?”
“Şey…”
Nefes almak, çaresizliğiyle cevap vermek zorunda kalan babadan başka ses çıkmayınca konu anlaşılamayacak gibi değildi;
“Maksadınız; iç güveyi gibi, iç gelin(17) şeklinde, ‘Anne-baba-görümce-damat-gelin aynı evde yaşamak mı, hep beraber? Kız kardeşimin kararına göre benim söz söylemek hakkım yok! Çekiliyorum. Sizlere güle güle! Bundan sonrası benim dışımda gelin ve damat adayları olarak mı, aile kararları olarak mı beraber kurgular, şekillendirirsiniz, size kalmış, ben bilemem…”
Açılıp da henüz dokunulmayan kuru pasta kutusuna baktım şöyle bir (belki de fark edilecek bir istihza ile) sonra çayıma bile dokunmadan (kardeşimi yalnız bırakmam yanlış gibi görünse de, niyetimi ve dileğimi anlatmış olarak) odama çekildim.
Dileğim; kardeşimi asla ve kat’a(3) “İç Gelini” şeklinde bırakmamaktı. Ben bir bavul içine eşyalarımı, bir koli kutusu içine kitap vs. mi sığdırıp bekâr arkadaşlarımdan birilerinin evine sığınabilirdim, kardeşime ve damada evi bırakarak. Yeter ki onlar ev sahibimizle usulünce anlaşabilmiş olsunlar.
Bu düşüncemi yatmadan önce karşılıklı olarak tartışmaksızın fısıldayıvermiştim kardeşime, bilindiği üzere ağabeyler, kardeşleri için fedakârlık anıtı değil miydi?
Sabah, kardeş kardeşe, karşı karşıya idik kahvaltı soframızda, akşamın gerilimini üstümüzden atamamış olmanın belirgin yorgunluğuyla;
“Sesim çıkmaz abi! Mahcubum! Ne seni, ne de Atiye’yi dinledim! Ne söylesen haklısın!”
“Kısaca; senin adına daha da ilerisini, ilerilerini…”
“Sadece düşünmek değil ağabeyciğim, uygulamak da kararın olsun, lütfen. Yaşadığım sadece bir özenç, bir genç kız heyecanıymış meğer! Bundan böyle sadece evimiz ve senin için varım dünyada…”
Atiyye ses etmeksizin, belki de aklından geçirmediği, belki de umursamadığı için okulunun Mezuniyet Törenine gitmedi. Ben görüştüm törende görüşmemin gerekmediği kişilerle;
“Olmayacak duaya ‘Âmin!’ dememeyi düşündük, ağabey-kardeş, yani ailece. Şu taktığınız yüzük şeklindeki şey, buyurun! Eğer masraflarınız olduysa miktarını belirtin, ödeyelim ve konuyu kapatalım lütfen!”
Olayın sükûn ve sulhla sonuçlanacağından emin değildim, ama “nasıl” konusunda da fikrim yoktu, olmazdı da zaten. Bilgisiz, görgüsüz, kültürsüz hatta terbiye konusunda eksikleri olduğuna inandığım bir ailenin, bunlar yanında kin tutmak, cani olmak gibi bir yaşam biçimleri olacağını tahmin etmem değil, aklımdan geçirmem bile mümkün değildi.
Bir akşam okuldan dönüşümde kardeşimin kendini asarak intihar ettiğine şahit oldum. Önce komşulara, sonra onların önerileri ile polise ve hatta bilgi noksanlığım nedeniyle caminin imamına haber verdim.
Telâş, hüzün, kahır ve nedenini bilememekten dolayı elimden başka bir şey gelmemiş, başka bir şey düşünememiştim. Ancak polislerle beraber gelen savcı, savcı olmasının hükmünde çok akıllıydı.
“Yaşadığı bir olay sonrası intihar etmeye karar veren bir genç kız olayı aktarmasa bile, arkasında bir vasiyet bırakmaz mıydı?..
Çok mu titizdi ki, ölüme giderken bile, öncesinde bulaşıklarını yıkamış, sandalyeye çıkmadan önce terliklerini düzgünce sıralı bırakmış ve sonra ‘Eh! Vakit geldi, ben artık intihar edeyim?’ demiş olabilir miydi? Hayır, bu çözüm değil, hatta intihar olduğu bile geçmiyor aklımdan…
Hesap ettim. Tavanın yerden yüksekliği 2.50 metre. Mevta; 1.70 metre, kendini astığını farz ettiğim ip 20 santim, sandalye 40 cm yükseklikte. Aradaki fark 20 santim. Yani mevtanın ayakları sandalyeden 20 cm yukarıda kaldığına göre sandalyeyi nasıl tekmelemiş olabilirdi ki?..
Mevtaya mutlaka otopsi yapılmasını istiyorum, yeni bulgularla karşılaşacağımdan kesinkes eminim. Çünkü bu bir intihar değil, cinayet…
Ama km ve neden? Üstelik katil profesyonel değil, intihar süsü vermeye çalışmış acemi bir katil!
Elimde kanıtlayacak hiçbir delil olmamasına rağmen, yaşadıklarımızı anlatabilirdim, yanılmaktan da, bir öğretmeni lekelemekten de çekiniyordum. Tavrım savcının şüphesini çekmiş olsa gerekti, ısrarla sordu;
“Herhangi bir sorun yaşadığınız, sizden intikam almak isteyecek, size kin tutacak, bu olayı yaşatacak şüphelendiğiniz biri, ya da birileri var mı yahut da oldu mu?”
“Ben Kız Lisesinde öğretmenim. Kız kardeşim de bu sene Kız Meslek Lisesinden mezun oldu, kendi halinde yaşayan iki kardeştik. Bilmiyorum etkisi olabilir mi, aklım da pek almıyor, öğretmenliği ilk yaptığım buraya oldukça uzak bir doğu ilinden, iftira ile çıkmıştı buraya tayinim…
Rahmetli demek bana çok dokunuyor, kız kardeşim evlenmek için bir öğretmenle sözleşmişti, sonra vazgeçmişti ve ev kızıydı. Olayı tahmin etmem zor!”
“Yok! Bu uzaklardan plânlanan bir eylem gibi görünmüyor, aniden kararlaştırılmış bir şey gibi gözüküyor bana. Çünkü bana göre çok yanlış var. Peki, mevtanın sözleştiği o öğretmen kimdi?”
“Öğretmenlerinden biri, öğretmen-öğrenci aşkı gibi bir şey yani, bence olağan…”
“Odasına bakayım, siz de yanımda gelin Atilla Bey…
Siz de arkadaşlar mevtayı usulünce indirin oradan, ipi ve sandalyeyi de alıp mevtayı otopsi için morga götürün. Otopsi sırasında ben de mevtanın başında bulunmak istiyorum, ben gelmeden otopsi başlamasın lütfen…”
Kısmen dağınık, kısmen de derli-toplu olan, kâğıt sepetine buruşturularak atılmış kâğıtlara baktı düzelterek, bir kısmını sormaya gerek görmeden alıp çantasına yerleştirdi özenle. Fotoğrafa baktı, dikkatle;
“O öğretmen, bu mu?” diye sorduktan ve başımla “Evet!” işaretini aldıktan sonra fotoğrafı cebine yerleştirdi ayrıca.
Tekrar gibi olacak, ama savcılar da, dedektifler gibi akıllı insanlar olsalar gerekti, benim bilmediğim. Kardeşimden aldığı kâğıtlardaki yazıları incelemiş, farklılıkları fark etmiş. Ayrıca fotoğrafı çoğaltarak elemanlarını civardaki bakkal, çakkal, baharatçı, aktar, zücaciyeci ve eczanelere doğru yönlendirmişti.
Görevlilerden biri, resimdeki şahsın bir aktardan ip, diğer biri eczaneden uykusuzluğuna çare için uyku ilâcı aldığını tespit etmişti. Belki de tamahından(7) dolayı eczaneden yaptığı alışverişi kredi kartıyla yapmıştı, tam bir fiyasko(7)…
Otopside midede rastlanan uyuşturucu hüviyetindeki uyku ilâcı kalıntıları, kardeşimin ensesinde fark edilen olağan dışı morluğa yakın kırmızılık, eczanenin alışveriş slipi, tavan-taban arası mesafe, ip-sandalye ve mevtanın boyu arasındaki uyumsuzluk, diğer unsur ve deliller dikkate alınmaksızın acemi katili ele vermişti.
Katil eve getirildiğinde, neden ve nasıl öldürdüğünün itirafı için ufak bir soruşturma yetmişti. Çabası; “Bana yâr olmayan, başkasına da yâr olmasın” gibi bir felsefe varsayımı olsa gerekti, belki de fazla söze gerek kalmadan.
Ancak, müphem(7) bir nokta olarak (belki de savcının gözünden yahut da aklından kaçan) caninin fedakârlığı olabilirdi. Olayı doğrudan doğruya ve kimsenin yardımı olmaksızın kendi plânlayıp gerçekleştirdiği iddiasındaydı. Kardeşi Tuğrul’un yardım etmesini saklamış olamaz mıydı? Devletin yasaları yeterli görünmese de elbette ki Allah’ın yasaları bir gün mutlaka gerçekleşecekti…
Mahzundum, kendime gelmekte sıkıntılar içindeydim, kâbuslar görüyor, bir an önce ölmek, kardeşime kavuşmak isteğindeydim. Bu şekilde “kadavra olarak” sevdiğimin yanında, yakınında olmak arzum da gerçekleşir, diye düşünüyordum. Her şeye razıydım, ona rızam vardı yaşamak denirse yaşamak, ölüm sonrası ise o an için gibi.
Kardeşimi defnettikten sonra geçen zamanın farkında değildim. Okullar henüz açılmamış olduğuna göre zaman hızını kesmemiş olsa da gevşetmiş olsa mı gerekti ki? Evden çıkmıyordum. Gıdam ekmek ve süt idi, bana yetiyordu ve onları da her sabah bakkal kapıdaki poşetime bırakıyordu, paranın üstüyle birlikte.
Bir akşamüzeri parmak uçlarıyla çalındı kapım, gelen Atiye idi.
“Atiyye’yi yitirdiğimizi öğrendim. Teselli edeyim istedim seni. Ancak karşılıksız değil, benim de teselli ve morale ihtiyacım var. Seni dinledim, doktor olmak için okuyorum. Bu bir seneyi çok zorlanarak başardım. Seni silmem mümkün olmadı içimden Atilla. Sebep; devamlı seni düşünmem, seni gerçekten muhtaç olarak sevdiğimden. Aklıma hiçbir şey girmiyor, anlasana; ‘Sana muhtacım!’ diyorum. Büyüt, okut beni. Yaşama küstüğünü hissediyorum, seni yaşama döndürmeme izin ver. Aileme danıştım, izin aldım, kaderin olmaya, senin olmaya geldim(18)!”
“Benim olursan, ömrünün sonuna kadar benden kurtulamayacağının bilincindesin, değil mi?”
“Evet! Eğer benden önce ölürsen, ister öğrenci, ister doktor veya öğretim görevlisi olayım bedenini kadavra olarak kullanacağım, söz. Ama ben senden önce ölürsem, senden başkasına çıplak görünmek istemiyorum, o nedenle bedenimi kadavra olarak kullanma lütfen. Usulünce yerleştir bedenimi toprağa ve sen de gecikmeden yanıma gel, beni yaşamda olacağın gibi toprakta da, ahrette de yalnız ve kimsesiz bırakma…”
“Sana sevgimi bilirken ve beni bu kadar severken neden bir yıl süre ile hem kendine, hem bana eziyet ettin ki?”
“Ders almamız için bir yıllık ayrı kalma çilemizi bitirdiğimiz inancındayım…”
“Seninle ilk karşılıklı nefes alışverişimizde sende olan kalbimi yerinde bırakma arzusu yaşadım. Bende, benden önce yaşamaya başlamıştın sen, belki de kader dediğimiz şey, istemediğim halde atama şeklinde okuluna yönlendirmişti beni, çaresizsem çarem, dermansızsam dermanım olman için. Seni seviyorum, canım senin…”
“Beni kendinden farklı görme, seninim…”
Farklı okullarda aynı ritimde atıyordu kalplerimiz, başlangıcımız olduğuna inandığımız, ilk adımı Atiye’nin atışından sonra ve sözümüz; ömrümüzün sonuna kadardı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Atiyye (Atiye); Bağış, bahşiş, ihsan, lütuf, hediye. Gelecek, istikbal. Veren Bağışlayan.
Atillâ (Atilla); Büyük, ünlü. Babacık. Savaşçı, fatih. Hun Türk İmparatoru.
İsimler, Nüfus Müdürlüklerinde yanlış yazılmış da olabilir. Ancak demek istediğim bazı isimleri kullananların telâffuz yanlışlıklarını belirtmek içindi. 8-10 çeşidi olan Atilla ismi üzerinde en hassas şekilde duran insanlardan biri, belki de tek örneği Sevmek için geç, ölmek için erken… diyen Attila İLHAN’dır. Bu vesile ile yine kullanım yanlışlığı olarak Farsça Betül (keçi), Arapça Betûl (bakire, iffetli ve namuslu kadın) demek, söyleyeyim istedim.
Ertuğrul; Yiğit, dürüst, doğru kimse.
Tuğrul; İsim olarak da kullanılır. Akdoğan, çakırdoğan, yırtıcı kuşlardan vahşi yaradılışlı bir kuş. (Bin kez öldürür, sadece bir tanesini yer tarifindedir)
Sude; Boyalı, sürmeli. Cennette su damlası. Sürülmüş tarla gibi işlenmiş, deyilmiş, ezilmiş, dövülmüş, sıvanmış. (Kökü; Arapça; Sûden)
Asude; Sakin, rahat, sessiz, rahatlamış, sükûna ermiş, kederden ve sıkıntıdan uzak, rahat ve huzur içinde.
Kezban (Keziban); Yalancı. Ev hanımı, evi idare eden kadın, kâhya kadın. (Kur’an’daki “Tükezziban =yalanlarsınız, yalanlayabilir misiniz, inkâr edebilir misiniz?”) anlamıyla karıştırılmamalıdır.
(1) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.
(2) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Mutabık Olmak, Kalmak; Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.
Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.
Terennüm Etmek; Mırıldanır gibi güzel ve alçak sesle şarkı söylemek. Kuşlar için ötmek, şakımak.
(3) Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyen, asla öyle değil.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(4) Gülmek sana yakışıyor; Başlangıcı “Yan yanayken, diz dizeyken...” olan anonim bir Türk Sanat Müziği eseri.
(5) Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, ya da mahkeme kararı olarak evli. (Öğretmenin sözün arkasında öğrencilerinin; ergenliğe eriştiklerini, akıl baliğ olup, regl yaşamaya başladıklarını hissettirmek istediğini düşünüyorum).
(6) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(7) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Fiyasko; İddialı bir girişimde başarısızlık ve gülünç sonuç.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı ruh durumu, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Menşe (Menşei olarak da söylenir); Kökeni olan, kökenli. Bir malın üretildiği, dış satımının yapıldığı yer, bir şeyin çıktığı, dayandığı temel yapı, biçim, sebep, yer, soy, asıl.
Muaf, Muafiyet; Kendisine uygulanmama, bir yükümlülükten bağışık tutma. Bağışıklık.
Müphem; Açık seçik olmayan, belirsiz.
Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.
Taassup (Taassub); Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, taraflı olmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere, kimselere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.
Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.
(8) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır. Erol KARATEKİN Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA
(9) Yurt Dışında Doğan Türk Çocuklarına Genelde Konulan İsimler; Herhangi bir nedenle yurt dışındayken çocukları olan Türk aileler (ya da yabancılarla evli olan bay veya bayanlar) genelde çocuklarına Türkçede de kolayca söylenebilen, öyküde olduğu gibi Defne (Daphne), Can (John ) gibi isimleri koymaktadırlar. Bu konudaki diğer isimler; aklıma geldiği kadarıyla Yasemin (Jasmine), İbrahim (Abraham), Suzan (Susan[ne]), Kâmuran (Cameron), Davut (David), Dilan (Dylan), Bünyamin (Benjamin), Ayla (Aila) olabilir.
(10) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI” Şiir; Suat SAYIN tarafından Türk Sanat Müziği olarak Uşşak Makamında bestelenmiştir.
(11) Mihriban Türküsü; Musa EROĞLU ve Hayri YOLDAŞ düzenlemesi “Sarı saçlarına deli gönlümü…” diye başlayan bir türkü olup, her dizesi etkili olmakla beraber; “Lâmbada titreyen alev üşüyor…” ve “Aşk kâğıda yazılmıyor” en duygusal dizeler bana göre.
(12 ) Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da… Sözün aslı; “Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir! (Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlarsın, biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır oraya… Cenap ŞAHABETTİN)” Ve buna karşı çok berilerden beri benim yorumum: Biri, ya da birileri yükselmişse mutlaka zayıfların sırtına mı başmışlar, demektir. Meselâ torpil dediğimiz şey bu sözün içeriğinde düşünülebilir mi? Yükselmenin en alçakçısı sırtını bir kuvvetliye dayamak, ya da torpil yapmak desek, daha mı doğru olur ki?)
(13) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(14) Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.
(15) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.
(16) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS)
(17) İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafın kadın ve kadın tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(18) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır. Birinci kıta son mısraında; Sende kalmaya geldim!” İkinci kıta ikinci mısraında; “Senin olmaya geldim!” denmekte.