Hüznün ne zaman ve nasıl geldiği, geleceği belli değildi, tıpkı mutluluk gibi. Beklemenin umut etmek, edilmek anlamını bilip de, beklemekten de korkulduğunun gerçekliğini hisseder gibi…

Genel Müdür seviyesindeki âmirlerden birinin annesi; yaşı gereği, çoklu organ yetmezliği tarifi ile yaşamını yitirmişti ve patron (yani benim öz âmirim) Nusret Bey (Ağabey);

“Arabayı bırak, Servis Midibüsünü al cenazeye katılmak isteyenleri götür!” demişti (Yani emretmişti)! İşlem; öğle namazından sonra halledilecekti! Hem zaten usuldendi, âdettendi(1), mezarlığa gitme, vakit namazına değilse de, abdest konusuna ilişmeksizin cenaze namazına katılmak yahut görünüp de katılmamak (Dostlar alışverişte görsünler düşüncesiyle yasak savmak(2)).

Patron, Nusret Ağabey, uzun süre lise mezunu olarak iş bulamadığım için şoför olarak göreve başladığımdan beni tercihan sahiplenmiş, ayrıca desteklemişti de. Açık Öğretim Hukuk Fakültesine devam ediyordum, hoşgörüsüyle(1). Ya Ceza Avukatı ya da gerekenleri ve sınavları kazanırsam belirlenen süreyi tamamladıktan sonra Ceza Hâkimi olmayı bile düşlüyordum. Sırası gelmemiş gibi görünse de, antrparantez olarak eklemem gerektiğini düşündüm…

Yolcularımı mahallinde bıraktım, defin yerine (mezara) gidişte tahminim ötesinde fark edebildiğim kadarıyla yolcu sayısı azalmış olarak alacağımı düşünerek midibüsü uygun bir yere park ettikten sonra dönüş saatini, defin işleminin sona ereceği muhtemel vakti söyleyerek yolcuların cenaze ve namazı için araçtan ayrılmalarına izin verdim.

Eee! Ne de olsa hepsinin telefon numaraları bende yoktu, azıcık da olsa Kur’an Kursuna devam ettiğimden sırası değil gibi görünse de namaz-niyaz hakkında bilgim de vardı, tecvidiyle(1) Kur’an okumayı da biliyordum bilvesile(1)!

Anlayamadığım şeylerden biri insanların çoğunun; böylesine cenazeler için mezarlıklarda, hasta ziyareti için hastanelerde, ilâç almak için eczanelerde karşılaşmalarının tezahüratı ile hüznü unutup neşeli olmaları, uzun zaman görüşememiş olmaları nedeniyle (muhtemelen gülümseyerek, hatta gülerek, mutlulukla) özlem gidermeleri idi.

Bunun fantezisi(1) sayılacak bir bölümü de şaka yapmanın esirgenmemesi, hatta yaşananlara, ya da mevtanın akılda kalan bir olayına uygun olarak espri yapılıp, fıkra/ların anlatılabilmesi idi.

Bir kenara çekilmek yerine görevimi tamamlamak geçti içimden, yolcularımı bir hayli uzak olduğunu sandığım defin mahalline(3) de götürmek için zamanında midibüsün başında olmam gerekliliğiyle önce mevtanın defin yerinin adresini (yani; ada-parsel numarasını) öğrenmeliydim.

Getirilmesi geciken cenaze gasılhanede yıkanmaktaymış, bu nedenle henüz tabutu musallaya yerleştirilmemişti. Ancak cenazelerin listesi İlân Tahtasında (ya da panosunda) işaretliydi. Önce midibüsün önüne yapıştırılan kâğıttan cenazenin ismini, sonra da İlân Tahtasından (Daha doğrusu panosundan) “Ada-Parsel Numarasını” öğrendim. Şöyle ki; yanıma kalem-kâğıt almamıştım, tablodan resim olarak cep telefonuma aktardım İlân Tahtasındaki ölülerin isimlerini.

Bunlar öğrendiklerimdi, itiraf etmeliyim ki; şehirde cenaze âdetlerini yeni öğrenmiştim, ortalıklarda tanıdık biri olmadığından sakallı bir amcadan, resmen vaktini bana hasretmesini dileyerek. Çünkü bizimkileri; anne-babamı ve amcamı çok genç yaşlarında ve yaşımda; “Köyümüzün yağmurlarında yıkanalım(4)!” hüzün, tezahürat ve vasiyetleri nedeniyle köyde defnetmiştik.

Bizde âdetti; gelenekti, kuraldı, hatta “Mezarım şurada olsun!” vasiyetleri nedeniyle mezar yerleri erkenden kapılır (daha doğrusu kapışılırdı!) ana-baba, eş yanı gibi. En acı vereni de çeşitli sebeplerle yitirilen evlât mezarlarının yanı idi. Önceleri yer boldu, yer ayırmak kolaydı, ölü sayısı artınca, müftülük de “He!” deyince eski mezarlar yeniden eşeleniyor, önceki mevtanın kemikleri ayakuçlarına doğru iteklenip yeni mevtaya yer açılıyordu. Bu şekilde mezar edinmenin yararları saymakla bitmezdi, yeter ki eski mevta uzun süre önce göçmüş olsun!

Arkadaşlardan birine, daha doğrusu cenazenin sahibine kadınların bolca biriktiği gasılhane denilen mekânın civarında rastladım. Ne de olsa; “Ana gibi yâr olmaz(5)!” felsefesi ile hüzünlüydü, kardeşleri de yanlarındaydı, yanındaki kalabalığı görünce hissettiğim. Annesi, babasının mezarına defnedilecekti. Ölünün mahremi-namahremi(3) mi olurmuş?

Buradaki mezarlar standart dikdörtgen kalıplı betondandı, mezar yapılı olduğundan mezarın mermerini kaldırıp kapağını açtığında cenazeyi defnetmek kolay oluyordu. Üstelik cenaze sahibinin dediğine göre annenin vasiyetiymiş bu; babasının yanına gömülmek! (Dünyadaki aşkın mezarda da devamı gibi, ahrette ne olacağı belirsiz!). Demek oluyordu ki Tahir ile Zühre’ler, Leylâ ile Mecnun’lar hâlâ vardı, ölümde bile ayrılığa tahammülsüz. Yoksa cenaze sahibi yeni bir mezar yeri alamayacak kadar züğürt değildi. Vs. vs.

Yıkanıp kefenlenmesi bitmişti cenazenin, tabuta konmuş, etikete kim ve hangi ada-parsel olduğu yazılarak asansöre bindirilmişti, genel tabir olarak imamın kayığı(3) daha sonra devreye girecek olmalıydı! Gasılhanedeki kadın, dışarıdaki erkek, çoluk-çocuk güruhu(1) ve de kalabalık akraba cemaati de; çevre yolundan, tali yola yönelircesine “Hurra!” şeklinde tezahüratını eksik etmeksizin gasılhaneden cenaze namazının kılınacağı yere doğru yönelmişlerdi!

Malumdu ki, tesettüre düşkün ve bunun ne anlam içerdiğini bilen(!) siyahlara bürünüp de örtülerinin açılıp uçmamasına dikkat eden hanımlar önde, bu konuda sıkıntıları olmayan takkeli-tespihli adamlar da ağlamaklı olarak, burunlarını çekmeyi ihmal etmeksizin onların arkalarındaydı, çocuklarla beraber.

İki arada-bir derede(2) görünümünde olsalar da cevahir yumurtlamakta(2), ölüye methiye düzmekte, cenaze sahiplerine kendilerini göstererek yalakalık yapmakta başarılıydılar. İster istemez utanarak da olsa bir cenaze defninde saygılı olmak gerekirken aklımdan geçeni engelleyemedim; “Nerede çokluk, orada…”

Benimse acelem yoktu, boşalmakta olan gasılhaneye şöyle bir göz atabilirdim, her neden gerektiyse. Görevim vardı, ama daha vakit ezanı okunmamıştı, öğle namazı kılınacak, hoca acelesi varmış gibi, tespih çektirmeden paldır-küldür gidip(2) cenazelerin başına gelecekti.

Kısa bir tanımdan (cenaze namazı tarifi) sonra durum-vaziyetine göre isimleri anons ederek öncelikle “Er (sonra Hatun) kişiler niyetine!” diyerek cenaze namazları kıldırarak görevini ifa ve ifade edecekti.

Böyle namazların sonunda benim en çok garibime giden şey; geçiyorken uğrayan, ya da cenazelerden sadece biri için gelenlere tüm cenazeler için aktarılan suallerdi;

“Nasıl bilirdiniz? İyi bilirdik!

Hakkınızı helâl eder misiniz? Ederiz!”

Hadi len!

Cenazelerin musallalara dizildiği yerde bir kenara büzülmüş, sessiz, hüngürdemediği halde, gözleri ağlama modunda kendinden yaşlanan, “Gözyaşları neredeyse tükenmiş!” diyeceğim, gözlerindeki ıslaklık tahminlerini yok etmeye çalışan havlu kâğıt rulosundaki kâğıtları tükenmek üzere olan genç bir kız çekti dikkatimi.

Yalnız gibi görünüyordu, ancak inanıyordum ki, hüznü uçuk bir boyuttaydı ve bunun için bir desteğe ihtiyacı vardı, yanında birileri olmalıydı, mutlaka.

Kalabalığın sahiplendiği cenaze, gasılhane boşalmış gibi olduğundan son cenaze olarak tahmin etmiştim. Oysa bu kızın cenazesi muhtemelen ya gecikmiş yahut da gassalların cenazeyi yıkamaları (belki de belirli herhangi bilinmesi gereksiz mazeretler nedeniyle) uzun sürmüştü.

Ve ben…

Dünyanın en değersiz erkeği, o genç kızın o hüzünlü halinde, hakkımın olmadığını, haddimi aştığımı bile bile gözyaşlarına egemen olmakta zorlanan bu kızdan et-ki-len-miş-tim. Beni fark ettiğine emindim sanki suskunluğunda, gözlerinde, sanki gözlemimde.

Anons edildi yahut da kuvvetlice ismi seslenildi, ben anlamamış olsam da, o kendisine seslenildiğini anlamıştı galiba. Gelenlerden birkaçı kollarına girdiler, tabutların sıralandığı taht misali musalla taşlarının(3) bulunduğu tarafa yönlendirilirken ben gözlerinin hapsindeydim(6), o da benim gözlerimi fark etmiş, hissetmiş ya da görmüştü.

Kendini bilmem, tanımam, hatta tanışmayı düşünmem bile abesti, ama şeytan dürtmüştü işte. Gönlümün neye konacağı(7) da belli değildi. Üstelik zarafeti(1), giyim-kuşamı; medeni, varlıklı ve tahsilli olmasının göstergesiydi.

Ben? Makam Şoförü bir zibidi(1)...

Bırak Açık Öğretime devam etmeyi. Mışmış da mışmış…

İnsanların başına ne geliyorsa hak etmediğine uzanmaktan ve merak etmelerinden dolayı kaynaklanıyor olsa gerekti. Kendi cenazemizin ada-parsel numaraları aklımda ve cep telefonumda kayıtlıydı. Peki, bu kızın cenazesi neredeydi?

Milletler (ahali anlamında) arasında boşluklar vardı, bu boşluklardan yararlanarak hüzünlendiği tabutun yanına geldim, fark edildim, elimde değildi. Ada parsel numarasını görüp, milletler arasından uzaklara çekilip telefonumda kayıtlı o ismi, tekrarladım ayrı bir sayfaya. Ne olacaktıysa, ne işime yarayacaktıysa, bilmeksizin?

Benim ben olduğumu bilerek kendimi belli etmemek arzusu taşısam da sanki içim “Her ne olursa olsun belli et kendini!” diye çırpınıyordu, yüreğimin gürültüsünün katkısı ile. Ama köy-kasaba ilişkisinde köy olarak yerim belli ve kasabaya uzakken ve dahi üzümlerin koruk oluşunu(8) nasıl akıl etmez, bilmezdim ki?

Zapt edemedim kendimi. Milletin bıraktığı boşluklardan yararlanarak, hiç olmazsa gözlerini sahiplenmek için Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hükmünde haddini, hukukunu, haklarını bilmemekte direnen bir sokak serserisi gibi yaklaştım yanına; “Başınız sağ olsun efendim!” dediğimde başını kaldırdı, o gözlerde o an içinde gecikmeksizin ulu Yaradan’ın merhametine sığınmaksızın anında ölmeliydim.

Onun yeşilliklerinde, pis kanalizasyon sularının döküldüğü bir deniz kenarındaki yosunlardan daha pistim ve ölmenin bana yararı olmayacağı gibi, o gözlerdeki nurdan sebeplenip nurlar içinde değil öteye mundar gitmem(2) de mümkündü…

Bu sırada arkadaşlardan biri;

“Mustafa! Biz vakit namazına katılıyoruz!” dedi, süratlice. İsmim; Mustafa Aziz’di, çok zaman arkadaşlar “Mustabey!” der, Patron Müdürüm Nusret ise “Aziz” diye seslenirdi bana. Bu seferkiler karşımdakine bilmeksizin öğrensin amacıyla ismimi bilsin istemiş olabilirlerdi, tekrarlamam gerekir ki, ismimi öğrenmesinin ne ona, ne de bana ne yararı olacaktıysa ki? Oysa birileri de onun ismini heceleseydi ya, bu; bayram olurdu benim için…

Emir verildiğinde her ihtimale karşı, yalap şalap(3) da olsa abdest almıştım. Arkadaşlarıma ve öğle namazına yetiştim.

Camiden çıktığımda ayakkabılarım yerinde yoktu, yanlışlıkla alındığı inancını yaşadım, çalınması; düşüncelerime aykırıydı, ancak bu; hakkım olmayan hayallerimin de benden alınması anlamındaydı. Bulduğum terliklerle, gecikerek de olsa sıkış-tepiş(3) cenazelerin namazlarına yetişip servis midibüsünde mezar başına kadar gidecek arkadaşlarımı bekledim.

“Tamam mıyız?” dediğimde nüfusu bir hayli azalmış arkadaşların cılız sesleri tasdiklercesine “Tamam!” diyerek tasdikledi sözümü ve cenaze arabasını takip ederek mezarların başına geldik.

Ölülerin çabuk defnedilmeleri gerekliymiş, bir bakıma ansiklopedik gibi görünen bu engin bilgiyi, muhtemelen İmam Hatip Ortaokulu, belki de İmam Hatip Lisesinden mezun bilgi dağarcığı yüklü Mahalle Hocamızın Kur’an Kursunda öğrenmiştim, Kur’an okumayı, tecvidi, sureleri, özellikle Yasin’i ve diğerlerini öğrendiğim gibi.

Ölülerde bazı fiziksel kusurlar meydana geliyormuş da, bu değişikliklerin toprak altında gerçekleşmesi yararlıymış! Bu arada sülâle boyu Münkir-Nekir’den(9), ahret suallerinden(9) de bahsetmeyi unutmamıştı, çocuklar olarak öğrenmiştik, ama sanırım ne ben, ne de arkadaşlardan anlayan biri yoktu, anlamamış, anlayamamıştık ve de bilmiyorduk!

Terliklerle midibüsten inmeye çekinmiştim, eve uğrayamazdım izin alıp, ya da bir kısım şeylere boş verip hemen satın almam da mümkün değildi. Yeter ki Âmirimin bir işi çıkıp da “Gel!” demesin. Kolayı vardı tabii, bu durumda arkadaşlardan birinin pabucuna kısa süreliğine de olsa el koymam mümkündü.

Uzaktan görüp arayış içinde olduğunu hissettiğim kadarıyla etkileme hakkım olmayan hüzünlü, güzel genç kızın cenazesiyle, bizim cenazemizin arasında tek bir cenaze yeri (yani mezar)  vardı. Üç cenaze hocanın anlaşılmayan sözleri ile sıra sıra defnediliyordu. Diğer sıralarda başka hocalar da benzeri seslere anlaşmazlıklarla devam ediyorlardı.

Ve Celle Senaük…(9)

Ve ardından; “Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!.. (9)

Kaz kafalı bir salak olarak o genç kıza ulaşmak bir yana tekrar göreceğimden bile bahsedilemezdi. Belki ertesi gün, belki ne zaman öldüğünü bilmesem de aklımda iyi tutup Kur’an’da yer almayan bid’at(9) bir eylem olmasına rağmen yedinci veya kırkıncı gün mevlitleri(9) arifesinde mezar başında rastlama şansımı kullanabilirdim.

Tekrar ediyorum bu hareketimin benim bir Makam Şoförü olarak okumuş, tahsilli bir genç kıza karşı ne yararı olacaktıysa? İstememin, sonsuzluğuma, sonuma kadar onun olmayı düşlememin kesin ve net ifadesi; yaşamam mümkünsüz bir hayaldi benim için sadece.

Gene de umut Kaf Dağının arkasında olsa da umuttu.

Arkadaşımın ayakkabılarıyla Nusret Âmirimi evine götürürken izin almak mecburiyetinde hissettim kendimi, detaylı anlatmam zorunluydu.

“Efendim! Dün cenazede ayakkabılarımı yitirdim. Yanlış bir kelime sarf etmek istemiyorum, sanırım biri yanlışlıkla giydi. Ayağımdakiler arkadaşlardan birinin emaneti, çünkü caminin terlikleri ile döndüm, mezarlıktan. Yarın sizi daireye bıraktıktan sonra izniniz olursa o terlikleri ve benim gibi yine birileri ihtiyaç hissederse kullansın diye, iki adet terliği alıp camiye bırakmak istiyorum…”

“Ve de kendine yeni bir çift pabuç almak…

Şoförümün ucuz ayakkabılarla bana hizmet etmesini istemem. Şunlar benim şifrelerini bildiğin kredi ve maaş kartlarım…

Biliyorsun, ilk defa değil. Kendine güzel bir pabuç al, ucuz bir şeyler olmasın, göreceğim, bir çift terlik de benim hayrım olarak al ve bırak camiye. Ayrıca cebimde harçlığım yok, maaşımdan da bin lira çek. Bir münasip şekilde bana ver, ya da sekretere söyle, masama bırak! Anlaşılmayan, yani sopa yemek istemiyorsan!”

“Sağ olun efendim, hakkınızı, babalığınızı, hoşgörünüzü asla inkâr edemem!”

“Bir de bana sor! Okulu bitirip avukat olunca, ayrılırsın buralardan, beni bırakırsın. Sevinirim, çünkü desteklediğim birinin yükselişi beni hep ve her zaman gururlandırır. Ömrün ve önün daima açık olsun Aziz!”

“Babam, annem yok, babalık yaptınız, âmir değil, ağabey oldunuz bana, sizi nasıl unuturum ki büyüğüm, şoför değil, insan saydınız beni, minnettarım!”

İnsanların umutlarıyla yaşadıklarına inananlardan biriydim ve sınırlı da olsa hayallerin gerçekleşebilme olasılığına da inanırdım. Bir anne yitirilirse hemen ertesi gün unutulmaya terk edilmezdi, yaşam gibi değerlendirilirdi kalan süre. Tatil günü olmamasına rağmen etkilendiğimi saklamayacağım onun annesini hemen yalnız bırakacağı geçmiyordu aklımdan. Şansımı denememin ne zararı olurdu ki, faydasını ummak mı? Komik bir fıkraya gülmekten öte şaşkınlık.

Gene de beyaz bir karanfil aldım, bir taksi ile “Bekle!” diyerek mezarın başına gelip karanfili hâlâ ıslak ve sıcacık olan toprağın üzerine iliştirdim. Bir süre bekleyip taksiyle camiye yetiştim. Taksi parasını neden ödeyip de salavatladığımın(2) şaşkınlığını yaşarken aldığım terlikleri caminin kapısına bıraktım.

Sabahın bu kör vaktinde, cami etrafında nasıl taksi bulacağımın ve kafamın çalışmamasının şaşkınlığı içindeydim.

“Be birader aç cep telefonunu, Google’dan bul bir taksi adresi, iste ve git!” değil mi? Bu; zeki, akıllı ve IQ seviyesi üstün olan insanlara ait bir görüştü.

Caminin önünde kafasızca (sanki varmış gibi) düşünürken oradaki bürolardan birinin kapısı açıldı, gece nöbeti tuttuğu belli olan bir yüz arabasına doğru yönelirken koşup yanına geldim, benden önce o sordu;

“Hayırdır?”

“Affedersiniz! Vaktim başka türlü müsait değildi. Dün burda bir cenazeyi defnettik. Vakit Namazı sırasında herhalde biri yanlışlıkla ayakkabılarımı giymişti, ben de sizin terliklerden biriyle dönmüştüm iş yerime. Şimdi onları getirip kapıya koydum. Ama taksiye “Bekle!” dememişim herhalde. Dışarıya çıkıyorsanız beni de bir taksi durağına bırakır mısınız lütfen!”

“Dur bakayım! Dün ikindiye doğru biri gelip camideki ayakkabılarını bulup aldı. Yanlış aldığı ayakkabıları da bize bıraktı. Tesadüf işte! Kerelerce özür diledi, ayakkabının içine de aranırsa diye not bıraktı. Helâl malmış. Bakın, hemen geri döndü size. Durun vereyim!”

Gerçekten ayakkabılar benimdi. İçinde bir telefon numarası ve Cumhur İsmail Güneş şeklinde bir isim vardı. Telefon etmeliydim. Ancak Âmirimin sekreteri benim önümde, aceleciydi;

“Bitmedi mi işin Abi? Müdürüm seni bekliyo! Bi yerlere gitcekmişiniz!”

Koskoca sekreter olmuştu, benimle hâlâ (aynı köyden) köylüydü, geçmişini de, aslını da unutamıyordu bir türlü. Belki de benimle konuşurken özlemini yineliyordu lehçesinde.

“Hemen geliyorum!” dedim ve görevli arkadaşa dönüp;

“Abi, patron bekliyormuş, beni bir koşu atıver taksi durağına!”

“Ben götüreyim ahbap!”

“Nöbet tutmuşsunuz, yorgunsunuz, olmaz!”

Bir taksi durağına bıraktı beni, ismini bile öğrenemediğim iyi insan. Eksikliğim hatırımda kalmamıştı, oysa pabuçlarımı anında değiştirmiştim. Yeni pabuç almam gereksizdi, ancak Nusret Ağabey için para da çekememiştim. İsmail Cumhur’u “Üzülmeyin!” diye aramak da kibarlık geleneği olmaktan uzak olarak yok olmuştu aklımdan.

Rutin işler, ömür tükeniyor, ben de tükendiğimi hissediyor, ama doğrultamıyordum belimi bir türlü. Aşk, bu olmasa gerekti, ağzımın tadı bozulmuştu, yemek-içmek fuzuli bir davranış olmuştu benim için, ama su bile içsem yarıyordu!

Bir şans daha denemek istedim, yine beyaz bir karanfille. Tarihi yanlış hesaplamış olsam gerekti, in-cin top oynamasa da, galiba istenen bir güne gelinmiş, mezara çiçekler konmuş, toprak havalanmış ve en önemlisi mezar hazır olduğu için mermeri yapılıp ismi yazılmıştı. Bizim mezarda bir hareketlilik olmuş gibi görünmüyordu, toprak kupkuruydu.

Bu; mezara bakıp benim kırkıncı gün hesabımı da yeniden gözden geçirmemin gerekliliği idi. Tekrar tekrar aynı kısır döngüyü(3) yaşıyordum, ben bensem, beni biliyorsam, o halde ona yakın olmayı, ya da hiç olmazsa bir kere daha görmeyi arzulamamın bana ne yararı olurdu ki, elimin koynumda sabitlenmesi dışında.

Karanfili bıraktım usulca yine, kafam çalışmaksızın, geçmişi hatırlamaksızın, o gözlerde eriyip çürümemi de yaşamak gibi vasıflandırışım hazindi.

Bilgisiz, bilinçsiz, merak ve heyecanla beklediğim ne yarayacağını, ne için beklediğimi bilmediğim, uçsuz-bucaksız, “sabreden derviş, murada ermiş” safsatasında otuz sekizinci günden başlayan kırk gün geçti aradan. Deyim yerine oturursa oruç tutuyormuş gibi aç-susuz-uykusuz, sabahın yedisinden akşamın karanlığı düşünceye kadar, yıllık iznimin çarçur olmasına(2) aldırmaksızın mezar bekçisi olmaktan ziyade, mezar soyguncusu(3) gibi…

Göründü uzaktan, mezar üstünde ben başıma biriktirdiğim üç karanfil vardı; beyaz. Yakınımdaydı menekşe kokulu, yeşillerin tümü ile bezenmiş olarak. Ben ağzımı açmadan o seslendi sitemle;

“Kendine aldığın beni iade etmek için mi buradasın? Beni bana bırakmak geçmedi mi aklından? Kırk gün beklemen niye gerekti?”

“Allah inandırsın, şahidim sadece beyaz karanfiller(10). Ertesi günden itibaren haklarımı bilerek, haddimi aştığımdan emin olarak, senin gibi yüce birinin yanında bir şoför olarak değerimin olmadığını bile bile bildiğim tek adreste seni bekledim hep…”

“Buranın bir idare binası olacağı, cenaze ve yakınları ile ilgili bir kısım kayıtların tutulduğu ve beni ararsan anında bulabileceğin hiç mi geçmedi aklından?”

“Cahil bir şoförden ne beklenir ki, ismini bile hâlâ bilmediğim güzel insan? O gün ayakkabılarımı biri yanlışlıkla sahiplenmiş…”

“Cumhur Ağabey senin ayakkabılarını mı sahiplenmiş sahiden?”

“İşte bir cehalet ayıbı daha…

Adam özür dileyip ayakkabılarımı ve telefon numarasını bırakmış, ben geri dönüp de ‘Üzülmeyin!’ demeyi bile akıl edemediğimi şimdi düşünebiliyorum. Konu da şu, caminin terliklerini sahiplenmiştim. Terlikleri bırakırken ayakkabıların bırakıldığını söylemişti görevli ve teslim etmişti. Sana karşı mahcuptum, şimdi ne diyeceğim bakalım adamcağıza karşı!”

“Merak etme Mustafa! Cumhur Ağabey amcamın oğlu, telefonunu ver, kendisini hemen çağırayım!”

“Olur mu hanımefendi, üzmeyin beni!”

“O konuya döneceğim, önce Cumhur Ağabeyden özür dile, sonrası uzun sürebilir belki!”

“Cumhur Ağabey! Ben Muazzez Reyyân! Hani bir ayakkabı hikâyen vardı, geri dönülmeyen! Onun sahibi Mustafa Bey şu an yanımda tesadüfen! Hatırladı! Bir şeyler diyecekmiş! Bu telefon da kendisine ait!..

Buyurun lütfen, ne diyecekseniz, bu; sizin bileceğiniz konu!”

“Ağabey özür dilerim. Aynı gün iki ailenin de cenazesi vardı, telâşınız makuldü, farkına varınca ayakkabılarımı iade etmeniz de insanlığınız, ancak cahil bir devlet memuru şoförün kusurunu bağışlayacağınız inancıyla geri dönüp teşekkür edemediğim için özür dilerim. Vesile oldu, karşılaştık, Muazzez Reyyân Hanıma da ayrıca teşekkür edeceğim efendim…”

Telefonumu kapattım.

“Dinliyorum! Mezar başında münakaşa ya da sitem hoş olmasa gerek. Her ölüm, beklenmiyor(9) olsa da, ’Allah’ım ıstırabı sona ersin, al emanetini!’ diye yalvarsan da, Allah verdiği süreyi tamamlamasını mutlaka sağlıyor. Acım ilk günkü gibi…

Kendini ‘cahilim, şoförüm!’ diyerek aşağılamayı bırakıp beni teselli etmeyi becerebilirsen başımı omzuna dayayabilir, hatta hüzünle tekrar ağlayabilirim.”

“Hakkım var mı? Daha ismini bile şimdi öğrendim.”

“Bak genç adam. Evet, okudum. Üniversite mezunuyum, avukatım. Şu benim kartım, İçim; kalp kalbe karşıdır(11) düşüncesiyle gururumu bırakıp, seni tanımadığımı unutup sana ilgi duyduğumu belirtmemi emrediyor. Ama eğilemem. Beni seviyorsan bir gece, bir gündüz değil, hemen gel, dikil kapıma, içinden geçeni söyle ve beni sen et! Kendine aldığın beni, sende sakla, kıymetimi bil, anla! Benim seni bir görüşte düşündüğüm gibi, sen de beni gecikmiş olarak da olsa düşündüğünü söylersen, ben hemen hazırım seni sevdiğimi söylemek için; hatta seni çok sevdiğimi, seni bilmeden, etmeden, tanımadan, kokunu hissetmeden, sesini özümsemeden…

Kırk gün…

Dile kolay…

Sadece sen mi yaşadın kimsesizliği? Sadece sen mi özledin? Beyaz karanfilleri görmedim mi sanıyorsun? Acı hemen tükenmiyor Mustafa! Ben duruşmam, görevim, incelemem olsa da her gün bir dakikalığına da olsa geldim buraya, ölüler yerlerinde rahat, dualarımız da her yerden ulaşabilir onlara, ama seni etkilediğimi düşünüp seni görmeyi arzuladım buralarda ve gerçekten hüzün doluyum ki bunun için kırk gün beklemem gerekmiş…

Ve sitemse sitem olarak kabullen, indinde kırk gün sabırlı olmam gerektiğini vurdun yüzüme…”

“Bu kadar acımasız olma lütfen! Akıl edemedim, ama sen bir gün bile dışında olmadın yaşamımın seni gördüğüm andan beri. Peki, sen şoför olduğumu gördün, neden sürünmeme göz yumdun ki? Akıllısın, zekisin, elinde imkânların vardı, şimdi dediklerini daha önce gerçekleştirip beni sana katıp bir an önce mutlu olmayı deneseydik…

Zor muydu?”

“Aslında senin de avukat olman gerek, anında benden baskın çıktın, üstelik ben gayri resmi olarak şöyle bir sevgiden bahsetmeme karşın; ‘Seviyorum!’ demedin bile.”

“Hayda!” diyesim geçti içimden, durup dururken, daha doğrusu yeri ve zamanı değilken avukat olmam gerekliliğinden bahsetmesi…

Bildiği, daha doğrusu sözlerimle açık mı vermiştim de bildiği bir şeyler vardı (meselâ)? Araştırmış, soruşturmuş muydu gerçekten aklımdan geçtiği gibi midibüsün plâkasından ve üzerinde yazılı bakanlık isminden. Veyahut da cenazenin isminden yararlanarak cenazeye katılanlardan…

Beni Âmirimden ve kısmen bir kısım gelişmeler nedeniyle sekreterinden başka bilen yoktu ki! Sözüyle Açık Öğretime Hukuk olarak devam ettiğimden haberi mi olduğunu ima etmişti acaba?

Çözümsüz bir sorun! Anlayamadığım ve hatta anlamak istemediğim. Ben onun karşısında çulsuz, vasıfsız, lise mezunu olarak görünmeli, diplomamı aldığımda da masasına koyup sürpriz yapmalıydım. Peki, diplomam, ondan istediğim bir yıllık süre sonunda onu hak etmemin gerekçesi, sevgimin ve onun ucunda aşkımın gerekçesi mi olacaktı? Hayır!

Bu benim kullanacağım bir koz olmamalıydı asla. Ben kimliksiz bir ben olmalıydım karşısında, sadece söz vereceği, gönül vereceği, evimin, yuvamın biri, hatta “bir tanem” diyeceği, ekleyerek “aşkım, sevgilim, kocam” diyeceği. Benim eklentim ayrıca; “Biriciğim!” bile diyeceği…

Sustum.

“Söz ise beklediğin, bak kendimi aşağılamadan söylemeye çalışacağım, ama bilmen gereken sebepler hükümlerine devam ediyor olacaklar. Seni görür görmez sevdim, unutmak, zihnimden yok etmek aklımdan bile geçmedi. Seni seviyorum Muazzez Reyyân. Bu fiziki bir güzelliğin aydınlığı değil, seni içimde hissediyorum, açlığımın, susuzluğumun ilâcısın sen. Annenin mezarı önünde onun ruhu üzerine yemin ederim ki; bu gözler, bu kulaklar, bu dil senden başkasını özümsemeyecek ölene kadar. Ve bil ki senden ayrılmam çok zor, ama anneni rahatsız edip de sesimle onu üzmemek için hemen şimdi gidip kapında nöbete gireceğim.”

“Hissediyorum araban yok. Bekle! Beraber dua edelim. Beraber gidelim büroma. Sen dilediklerini söyle, ben dilediklerimi, arzuladıklarımı alayım senden. Yanımda Mushaf(1) var. Ben mi okuyayım, okur musun yoksa?”

“Sesime güvenirim! Tecvidimde de sıkıntım yok. Ezberim de iyidir, sanıyorum. Yasin’i aç ve süzmeye başla, Kur’an Kursu mezunuyum, başlıyorum;

“Yasin(12)! Vel Kur’ânil hâkimm… Yâ-sin! Hikmet dolu Kur’an’a and olsun ki…”

Bürosuna gittik, gördüm bürosunu, tertemiz, düzenli. Elini bile tutmak, yalvararak olsa da günde bir defa görmek hakkım da yoktu, güzele bakmak modunda sevap işler gibi.

Salâvatladı kapıdan, işi çoktu, kapıdan çıkmamı bile beklemeden işlerine daldı, yalnız bir gece beni bekliyordu, uyumayı başarabilirsem…

Saat biri yirmi geçmiyordu, aslında saat; 4.05 idi ve okunan sabah ezanıydı, gecenin bu vaktinde şaşıran veya bir felâketi anlatma gayretinde olan bir müezzin değildi, gördüğüm rüya nedeniyle kendiliğimden uyandığım.

            “Rüyamda anneni gördüm abartısız. Sonrasında mezarı üstündeki çiçekleri başları eğik;

            ‘Anne! Kızınla evlenmek isteğime ne diyorsunuz?’ dediğimde;

            ‘İtiraf etmezsen, helâlliğim yok, ‘Evet!’ demiyorum!’ dedi ve annenin mezarının üstündeki tüm çiçekler başlarını kaldırdılar; annenin ‘Hayır!’ demesini desteklediklerini belirtir gibi…

Çok işin var! Sesini duymak arzusundayım, ama zamanın kısıtlı, nasıl dilersen öyle yap, ama bu Cumartesi bana vakit ayır beni annenin mezarına götür. ‘Neyi itiraf etmemi istediğini’ işaret etsin bana, analar evlâtlar için her şey, beni de evlâdı yerine koyduysa hissediyorum ki o cennetten bu işareti verecek. Ben de gizlimi sana söyleyecek, senden bir yıl izin vermeni dileyerek; o yıl için geçerli olmak üzere benimle evlenmeni isteyeceğim.”

“Sen mükemmel bir insansın. Kültürlü, kibar, kendini yetiştirmiş, bir makam şoförü olmaktan öte. Gizlini hissediyorum, ama senin söylemeni ve ikimizin de rahatlayacağımıza eminim. Peki, şimdi ufak da bir ipucu veremez misin?”

“Muhterem annenizin işaretine göre davransam daha iyi olmaz mı yaşamda sevdiğim, mutluluğumun tek sebebi Muazzez’im.”

“Nasıl bir sır ki; bugüne kadar elimi tutmaktan öte bana yaklaşmanı önleyen. Ne kucakladın, ne de öptün, oysa hayat dolusun, seni ve cüretini alkışlamak istediğimi biliyorsun. Öyleyse söz ver bana; annemin beklediği işaretten sonra, bana teklifini yap, ortam uygun olmasa bile kucakla ve ilk istediğim anda öp beni ki bir yılı nasıl geçireceğimi bilmeksizin olsam da sana ait olduğumu yaşayayım, hissetmek yerine. Ama bil ki nasıl bir sır taşıyorsun, Cumartesiye kadar nasıl sabredeceğimin bilincinde değilim…”

“Peki! ‘Ufak bir ipucu!’ dedin. İşte o; ‘Ben sadece makam şoförü değilim!”

“Yani nesin, memur mu, zengin mi, futbolcu mu, fark etmediğim ne?”

“Sabret! Cumartesi çok yakın, hemen yarından sonra, ilk sabah, belki annene ulaştıktan sonra, sabahın o vaktinde karşılığını umut ederek ama beklemeksizin merakını yok etmeye çalışmayı isteyeceğim, annen işaret verse de o zaman söz etsem daha doğru olmaz mı?..”

            Mezarın başına geldik, mutat görevim beyaz karanfili usulünce yerleştirdim toprağa. Dillenmek mecburiyetinde hissettim kendimi;

            “Öncelikle bilmen gereken şu; ben bir lise mezunu şoförüm. Seni teselli etmem gereken bir anda görür görmez sevdim, seviyorum, ömrümün değil, evrenin son bulacağı kıyametin kopacağı ana kadar da devam edecek bu sevgi…”

            “Ben seni bir şoför, astarı olmayan bir montla dolaşan, tahammülsüz, mağrur, ama kendini bilen, evlenme teklif etmesini bilmemek yanında, sevginin birleşen ellerin terlemesi olduğunu sanan utangaç biri olarak aynı senin gibi kıyametin kopacağı ana kadar eksilmeyen bir sevgi ile sevecek olan bir sevgiliyim…”

            “İnandım ve inanıyorum, bu nedenle annenin iznini almak arzum, isteğim, dileğim.”

            Mezarına eğildim Emine Annenin, bir sırrı paylaşıyormuş gibi sessizce yeniden;

            “Anne, umudum rüyamdaki işareti tekrarlamaman, çiçeklerin başları dik, rüyamdaki gibi, mutlaka sırrımı söylemem gerekli mi, işaretin nedir anne?”

            Aydınlık bir günde, birkaç dakikalığına, hatta saniyeliğine de olsa koskocaman bir karabulut(13) güneşin önünü kapattı, yoğun yağmur damlalarını, dolu tanelerine çevirir gibi;

            “Anladım, anne, itiraf ediyorum işte!” Muazzez’in elinden tuttum;

            “Aslında bana göre önemli bir şey değil, ama annenin rızası için söylemem gerekiyor; ben Açık Öğretim Hukuk Fakültesine devam ediyorum, şu an son sınıftayım ve zamanı gelince sana söyleyecektim zaten!”

“Aslan kocam! Canım! Bir tanem!” derken karabulut bir yana çekilmiş, güneş kendini göstermiş, çiçekler saygılarını sunar gibi başlarını eğmişlerdi, hüzünle değil, saygılarını belli eder gibi, hafifçe.

“Bu; ‘Annem rızasını belli etti, seninle evlenirim!’ demenin tezahüratı mı?”

“Kocam, dedim, anlaşılmadı mı? Hazırlığın yok mu yoksa? Peki, seni affediyor, sana süre veriyorum, akşama beni al, diyeceğini önce mi dersin, vereceğini önce mi verirsin, kucaklar mısın, ilk kez öpmeyi mi başarırsın, yemeğe mi çıkarırsın? Hepsi sana kalmış!”

Netice?

Tahmin edildiği gibi, aynen!

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ufak, kısa bir bilgi; Hâkimlik; Adli yargı alanında hâkim olacak kişilerin, öncelikle üniversitelerin 4 yıllık eğitim veren Hukuk Fakültelerini bitirmeleri gerekir. Hukuk Fakültesi mezun olan kişiler, Adalet Bakanlığı ve ÖSYM'nin ortaklaşa hazırladığı sınavdan, atanmak için yeterli olan puanı almalıdır.

Hâkim olmak için hâkimlik sınavlarına girmek ve en az 70 puan almak gerekir. İlk şartlardan birisi ise, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan kişiler hâkimlik mesleğini icra edemez. Hâkim olabilmek için mutlaka Hukuk Fakültesinin bir bölümünden mezun olmanız gerekir. Hâkim olabilmek için 40 yaşını tamamlamış olmak şart. Hâkim olabilmek için adayın sicilinin de temiz olması gerekir. Yüz kızartıcı bir suç işleyen ya da devlete ve vatana karşı işlenen suçlardan yargılanan kişiler hâkim olamaz. Bu nedenle de sabıkalı olmamanız hâkim olabilmeniz için çok önemlidir.

(*) Reyyân;  Kız çocuğu ismi.. Susuzluğu olmayan, suya doymuş, dolgun ve semiz. Reyyan İslam dini açısından Oruç tutanların girebileceği bir cennet kapısı olarak da tarif edilmektedir.

(*) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Bilvesile; Bu vesile ile, yeri gelmişken.

Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen, sürü denilebilecek topluluk.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma. “Hoş gör ki, hoş görülesin!” HADİS

Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ın sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü, kuralları ya da ilmi.

Zarafet; İncelik, güzellik, zariflik.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(2) Cevahir Yumurtlamak; Cevher Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Çarçur (Çar çul) Olmak; Boş yere harcanmış, heba olmak.

İki Arada, Bir Derede Kalmak; Çok sıkışık, zor şartlar altı yaşanan bir durumda kalmak.

Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.

Paldır Küldür Gitmek; Büyük ve düzensiz kaba gürültü çıkararak bir yerlere gitmek. Ansızın,  yol yordam ve yöntemlere uygun olmaksızın gitmek, geçmek, bir yerlere gitmek, sığınmak, gizlenmek, yürümek.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

(3) Defin Mahalli; Ölünün kabre konulduğu yer.

İmam Kayığı; (Argoda) Tabut.

Kısır Döngü; Dönülüp dolaşılıp aynı noktaya gelinen ve bir sonuç vermeyen, içinden çıkılmaz fikir veya olaylar silsilesi, fasit daire.

Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek. Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden (özellikle kadın) kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Mezar Soyguncusu; Ölü soyucu. Ölüyle birlikte gömülen değerli eşyaları çalan kimse, kefen soyucu, nebbaş. Mezarlara konulan çelenk, çiçek, başörtüsü, testi vb. cenaze sonrası alıp götürüp satanlar.

Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.

Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

(4) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(5) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum). Ülkemizde her şeye bir güzellik yakıştıran insanlarımız sözü  “Ana gibi yâr olmaz!” haline getirmişler. Ancak ikinci cümlenin de “Bağdat” yerine Örneğin; “İstanbul, Ankara, İzmir…” gibi olması gerektiği kanaatindeyim. Bazı yakıştırmaların da Türkçemize uygulanmasında gerçekten Türk karakterinin açıkgözlülüğü yadsınamaz. Örnek; “Güzele bakmak sevap (Güzel bakmak sevap yerine), Eşek hoşaftan ne anlar? (Eşek hoş lâftan ne anlar? yerine), Su küçüğün, söz büyüğün (Sus küçüğün, söz büyüğün yerine) gibi. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

(6) Kaç gündür hasretinle, alevlenirken düşünceler / Ben çılgın, ben yine gözlerinin hapsindeyim… KAYAHAN AÇAR

(7) Gönül bu; ota da konar… Güzel ve hoş şeyleri seven insanlar olduğu gibi kötü ve çirkin şeyleri de seven insanlar da bulunur.

(8) Kedinin ulaşamadığı ciğere mundar, Ayının ulaşamadığı armuda ahlat, Tilkinin değil insanın ulaşamadığı üzüme koruk demesi… İmkânın, imkânsızlığı anlamında, kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki, ayı ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(9) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Bid’at; Sonradan türeyen âdet. Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bid’at sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Sebep; Ölünün bedeninin şişmemesiymiş. Anlayamadığım şey, ruh bedeni terk etmişse, toprak olmanın arifesinde beden şişse de, şişmese de ne olacağı? Ölümle ilgili olarak; Salâ verilmesi, ölen kadınsa tabut üstüne başörtüsü konulması, ölünün ağzı açık kalıp çenesi düşeceği için çenesinin bağlanması doğru âdetler sayılabilir belki. Ancak mezara toprak atılırken küreklerin yere bırakılması, ölünün odasına kedi girmesinin önüne geçilmesi, ölünün yıkanması için su ısıtılan kazanın ters çevrilmesi, kabir kurbanı kesilmesi, evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması ve özellikle İslâmiyet’ten yıllar sonra mevlitlerin okunması gibi âdetleri doğru kabul etmek ne kadar doğrudur ki? Bu vesile ile kandil geceleri için Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır 

Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Geciken ya da gecikmiş ölüm yoktur. /Biliyorum Tanrım / Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.

Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu (Kabir) Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

Ve Celle Senaük; Cenaze namazlarında Sübhaneke içinde okunan ölü için edilen af ve merhamet duası.

(10) Çiçeklerin Dili; Her çiçeğin ayrı bir dili ve rengine göre ayrı bir anlamı olduğu bilinen bir gerçektir. Kırmızı, ya da açık kırmızı, hatta pembe karanfil veya gül vermenin anlamı; “Karşısındakini çok sevdiği, âşık olduğu” anlamındadır. Beyaz renk ise; masumiyet, saflık, temizlik anlamındadır. Beyaz karanfiller; dostluk ve arkadaşlığın temiz yüzünü gösterir. Bazı ülkelerde ve illerde gelin arabası süslemesinde beyaz karanfil kullanılmasının amacı ise “Temiz ve saf güzelliklere açık” bir aile kurulmasını temenni anlamına geldiği niteliğinde kullanılmaktadır. Sarı nergis; saygı belirtir, sarı karanfil; hüznün ifadesidir, “Beni hayal kırıklığına uğrattın!” gibi bir şey demenin gösterişidir. Kasım aylarında kendini belli eden bu nedenle Kasım Ayı Çiçeği olarak bilinen Kasımpatı, Ölüm Çiçeği de denen sarı, beyaz, mor renkli olan Krizantem de ayrıca hüzün belirtisidir.

(11) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(12) Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.

(13) Karabulut; Aslı Koyu esmer renkte Nimbus (yağmur) bulutu. (Kötü yönü; sıkıntı, felâket anlamları da taşımakta)