Ezan okunmuş, yanlış bir konu Kur’an’da olmamasına rağmen “Üç Cuma kaçıran İslam’dan çıkar(1)!” şeklinde Peygamberimize mal edilen hadise uygun olarak alelacele abdest alarak (kesinlikle tazeleyerek değil!) cemaate katılmıştım.

Hoca ilk sünneti bitirip ağır adımlarla minberde yükselmeye başladığında, ben de mal bulmuş mağribi(2) gibi hocanın boşalttığı yere kondumcuk kuşu(2) gibi çöküvermiş o boş mahalli sahiplenmiştim.

Bence dünyadaki akıllı insanlardan biri, belki de birincisi olarak kabullenmiştim kendimi.

Hoca günün mana ve ehemmiyeti ile bağdaşmayan, uygun görünmese de Diyanet’ten gelen talimatı (bence hutbe değildi!) cep telefonundan üç noktaları yan yana koyup duygusal ve uhrevi(3) bir hava verme gayret ve kanaatiyle okurken…

O da ne?

Minberin ilk basamağına oturmuş pehlivan gibi bir yaratık (kanatları olmadığına ve adam gibi şekillendiğine göre, melek olmasından bahsedilemez!) işaret ve başparmağı ile burnunu karıştırır gibi yaparak para isteme işareti yapıyordu sessizce.

Herhalde hayaldi, hutbeyi dinlemekten uzaklaşmamın önemi yoktu, gözlerimi kapatıp açtım.

Hayal değildi, karşımdaydı, hocanın da, cemaatin de onu görüp görmediğinden emin değildim. Aynı para isteme işaretini yapmaya devam ediyordu, bu kez bakışlarına hiddet ve şiddeti de katmıştı.

“Git işine be!” dercesine cemaatten başkaları da görmesin diye elimi göğsüme yaslarcasına işaret ettim.

Bozmadı durumunu, ama hareketime bozuldu sanırım biraz, çünkü bu kez işaret parmağını dik tutarak salladı. Doğrusu bunun anlamının; “Seni gidi, seni!” anlamında mı, “Sen görürsün!” anlamında mı olduğunu çözemedim, o atmosferde insan aklı, yani hafıza-i beşer nisyan(4) ile değil, gayri resmi olarak hatırlamak, hatırda tutmak mecburiyetindeydi. İlerilerde bilecek, anlayacak, öğrenecektim.

O arkadaşın ortamdan kaybolması nedeniyle hocanın nutkunu bitirdiğinin farkına vardım. O varlık şeytan olamazdı gibime geldi. Çünkü o kadar abdestli, namaza düşkün, her ne kadar “bitse de gitsek!” düşüncesiyle Cumayı kaçırmama telâşında olan, o alanda bile cep telefonlarıyla meşgul olmayı ertelemeyen bir sürü(!) insanların içine şeytan sızamazdı gibime geliyordu.

Ancak abdest almayı unutmayıp da, cep telefonunu kapatmayı unutan çember sakallı, tekbir almayı geciktirerek çalan telefonunu açıyor, hiç kimseye değer vermeksizin, herkesin duyacağı bir şekilde; “Cumadayım! Tamam, maydanozu şunu-bunu gelirken alırım! Unutmam!” diyecek kadar çevresini de umursamıyordu(5).

Veyahut özeleştiri; tekbir aldım, namaza katıldım, hoca okumaya başladı, o pehlivan yapılı karaktersiz, hareketsiz, yalı kazığı(2) gibi karşımda neden duruyordu ki? Hatta şimdi fark ettim dudakları kımıldıyordu; acaba beni mi sorguluyordu, Yaradan yerine?

İnsan beşer, ara sıra şaşardı, “acaba?” diyorum, bu; olmadığı halde beynimde kurguladığım bir şey mi olsa gerekti? O takdirde gözlerimi kapattığımda da kurgumun devam etmesi gerekmez miydi?

Mademki o camiyi mesken tutmuştu ondan kurtulmanın yolu; “Cumanın farzını kılıp diğerlerine evde devam etmek için ’Vın!’ diye camiden kaybolmak olsa gerek!” diye düşündüm.

Ama olmadı. Pabucumu giyerken karşıma dikilip emretti; “Vakit ayır! Dinle!”

Kurtuluşum yoktu, yan taraftaki demir çerçeveli bahçe duvarının açıkta kalan yarım kıçlık beton kısmına iliştirdim bedenimi, soran gözlerimi açarak.

“Biliyorum, yalnızsın evinde, gerçi namazla, niyazla, dinle ilgim yok, ama ‘yalnızlık Allah’a mahsus!’ derler, ana-baba-kardeş eksikliğinin yanında, varlıkları tartışılacak eş-dost hüviyetinde olmayanlar da yalnızlığının çaresi, çözümü değildirler…

İki-üç bildirim var sana, hissettiğim, üzüleceğin ve de sevineceğin…”

Cemaat ya benim gibi kaçma gayretinde yahut da usulünce Cumayı tamamlayarak dağılıyordu. İki polis çekti dikkatimi, muhtemelen birinin eşi veya aynı gruptan meslektaşları bir hanım hemen yakında, yanı başlarında gibi.

Umursamadım pehlivanı, yanından kalkıp polisler doğru yöneldim.

“Şikâyetçiyim, lütfen alın bu abidik-gubidik konuşan(5) pehlivanı yanımdan!” dediğimde, önce şaşkınlıkla, manidar bir şekilde baktılar yüzüme, sonra da üçü birbirine. Şaşılacak bir şey o pehlivan yanımdaydı, ama polislere göre sanki kimse yoktu yanımda, görmüyorlar tavrındaydılar.

Temel oğlu ile yolda giderken oğlu; “Baba uçak geçiyor!” demiş, Temel de cevaplamış; “Elleşme oğlum, geçsin!” demiş.

Polislerin tavrı; tıpkı “Elleşmeyelim!” şeklindeydi, hissettiğim kadar. Anlayamıyordum; çünkü ve hani; “Olurdu böyle vakalar ve Türk Polisi yakalar(dı)!” Durum-vaziyet hiç de öyle değildi bana göre (kanıksama hakkımı kullanmam gerekli, ya da değildi, bilmiyorum)..

Yanımdaki pehlivanın kızgınlığı sırıtışa dönmüştü, polisler de tavrıma göre olağan bir sükût haline bırakmışlardı kendilerini kısa bir süre için.

Ve akıllı-uslu olan konuşarak devreye girdi!

“Tamam! O şimdi bizi tıpış tıpış takip edip karakola gelecek, biz ifadesini alıp gereğini yapacağız arkadaşım, sen merak etme, müsterih ol(5)!”

Ne tıpış tıpış takibi yahu? Onlar ellerini uzatıp yakalamaya teşebbüs etmemiş, o da kazık gibi yanımda durma hakkını yitirmemiş, kullanmaya devam etmişti, polisler sırtlarını dönerek görev mahallerine yöneldiklerinde!

Pehlivan dile geldi, beni tanıyor olarak;

“Annen, baban, kardeşin yok, değersiz bir yalnızlık içindesin, yalnız yaşadığın evinde. Üniversiteden mezun olalı şu kadar ay oldu, hâlâ işin gücün yok, iş aramaktasın, Devlet Baba sana kızgın, çünkü onlardan değilsin, torpilin yok, dolaysıyla işin de yok, olmasını da mümkün göremiyorum, dost acı söyler…”

Nereden, ne taraftan “dostum” oluyorduysa anlamadığım, kaygısızca devam ediyordu, hem de ikimiz de, görenlere göre tek başıma, ben bene. “Kendin pişir, kendin ye!” örneği “Kendin konuş, kendin dinle, ya da cevap ver!” anlamında, beni çok iyi biliyordu, ben bile beni bu kadar iyi bildiğim kanısında değildim.

“Askere gitmek için de başvurdun, Nasrettin Hoca bilgiçliği ile ya tutarsa. Efendim, iş bulamazsa askerde Makine Mühendisi olarak teskere bırakırmış da, böylece işi olurmuş da… 

Ülkesi için yaşarmış, yararlı olurmuş da, hatta şehit bile olurmuş da…

Nerede bu bolluk? Hiçbir, bir şey olmayacaksın, peşinen söyleyeyim ki avucunu yalayacaksın(5), asker bilem olamayacaksın…”

Allah! Allah! Mazimi bir kenara bırak geleceğim için bile ahkâm kesiyordu(5) ya! Üstelik tıpkı benim gibi konuşuyordu; Ben de “bile” yerine “bilem” der, “hiçbir şey” derken “bir” kelimesini vasıfsızca tekrarlardım.

Ayakta kendim kendimi, yani pehlivanı dinlemekten yorulmuş gibiydim, eve doğru yöneldim, nasıl olsa “pehlivanın beni takip ettiğinin kimse farkında değildi!” diyebilirim, sakıncası yoktu böyle deyişimin bence. Dile geldi pehlivan yeniden;

“Eve gitme! Otur şuralarda bir yere, kendine bir çay ısmarla, bana ısmarlamana gerek yok, sadece dinle!”

Oturdum bir masaya, garsonun hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın iki çay söyledim.

Yani biri umursamadığım, ama değersiz yalnızlığıma katkıda bulunma çabasında olan (Bir bakıma şeytan diye vasıfladığım) pehlivan için. Gene de onu kimsenin görmediği konusunda tereddüt yaşamaya devam ediyordum.

“Hiçbir bir kimsenin gelecekten haberi olmamıştır, boş ver, müneccimlere, kâhinlere, falcılara, zaten dinen yasak(6). Üstelik gerçekleşmesi gereken her ne ise ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonraya kalmamıştır(7). Hem sadece ölüm için değil, yaşamın tüm evreleri için…

Bilmemin asla mümkün olmadığı konulara “Meselâ” diyerek başlayayım. Azrail’e direnmene gerek kalmayacak bir kaza geçireceksin. Sonucunda ne olacağını bilmem mümkün ve doğru değil. Ama bu kaza sonucunda kazaya neden olan sebeple sadece dünyada değil, evrende senin için tek olanla karşılaşacaksın ömrünün kalanının tümünü üleşeceksin…”

Çayların ikisi de dokunulmadan soğumuş ve o sözün devamı gelmeksizin pehlivan ortamdan çekilmiş, garson durumu görünce bir kez daha hayret etmek hakkını kullanmıştı.

Bilemediğim; pehlivan mı uzun konuşmuştu, ben mi onun söylediğini varsayıp uzun uzun kurgulamıştım?

İnsan bir muamma(3), yaşam da gizlerle dolu. Her nefes alışta yaşamına katkı yapıyorsun, ama aldığın o nefesle de sonuna da bir nefes daha yaklaşıyorsun(8).  Yemek-içmek kadar ateşe-toprağa da muhtaçsın. Sevinç kadar hüzün de hayatının bir paçası ve aşkın ne olduğunu da ancak yaşadığında anlıyorsun!

Masadan kalktığımda düşüncelerle çoktan çok yorulduğumun farkındaydım, aktivitelerimde, melekelerimde zayıflama olduğunun farkında değildim ama.

Caddede karşıdan karşıya geçmeye çalışırken üstüme doğru hızla gelen motosikletten bedenimi sakınamamış, kendimi koruyamamıştım. Hatırımda kalan bir ara uçup sonra bir süre sürüklenmem ve olayın gecenin en uğursuz en kara en uç vaktinde meydana gelmiş olmasıydı.

Oysa öğleni henüz geçmiştik, gündüzdü, motosiklet sürücüsü kusursuzdu, ben benim geleceğimi gerçekten tescillemiştim kör olarak. Doktorlar görmem için kesinlikle “Hayır!” dememişler, ancak “Evet!” demekte de zorlanmışlardı. Tekrar görmem “Belki” anlamındaydı.

“Belki!”

Gerçekten belki! İş bulma hayalim de, asker olmam, teskere bırakmam da mucizeyi bırak bir kenara, mümkün değildi. Üstelik yaşamımın gerekliliklerini yerine getirmem de, eğer iş bulamazsam “Hazıra dağ dayanmadığı için” yaşamımın devamsızlığı anlamını kazanırdı.

Sağlamken devlet kapısında iş bulamamam bir yana kanuna göre(9) özürlü olarak devletimin bana vereceği bir iş gene de yoktu. Devletimin benimle ilgili kararı; “Ölüm” olsa gerekti, savunması ise; “Ben mi sana; ‘Dalgın ol, kazaya uğra, kör ol!’ diye sebep oldum ki?”

Kısa bir “Kader” mazereti önemsenmemesi gereken!

“Keşke lisan bilgisinde iyiden öte ve de Makine Mühendisi olmak yerine Hukuk Fakültesine gidip bu halimde kendi ayaklarımın üstünde dursaydım!” diye düşünmedim değil.

Ancak Allah büyük! Yine büyük olan rahmetli babamın rahmetli okul arkadaşının benden büyük fabrika sahibi oğlunun kulağına ulaşmıştı başıma gelen durumum. Fabrikasında yeterli sayıda mühendis olmasına rağmen, başlangıç olarak handiyse “boğaz tokluğuna(2)” denecek bir ücretle Santral Operatörlüğü görevini yüklemişti omuzlarıma.

Daha sonra makine, lisan bilgileri yanında bilgisayar hâkimiyetimi, el becerilerimi ve boşa zaman geçirmediğimi(10) fark edince varlığımı dikkate almıştı, eleman arkadaş ötesinde, bir kardeş gibi.

Fabrikanın arşiv-depo olarak kullanılan bölümünün bir kısmını yaşam, kullanma ve çalışma alanı olarak tanzimini emretmiş, yatağımı, masamı, bilgisayar ve telefonlarımı oraya monte ettirmişti, isteğime bağlı olarak. Acil bir durum olmazsa sadece hafta sonlarında eğer istersem ki, evimi havalandırmak, banyo, çamaşır değiştirmek için bir bakıma bu ihtiyacım idi ve özellikle işe başladığım ilk yaz ayında bu hakkını kullanmaya başlamıştım.

Kış için durumumu; “Allah Kerim” olarak özetleme gayretindeydim. Soğuk bir evin ısınması sorun değildi, merkezi sistem olarak, ama gene de servis aracı olarak fabrikaya veya taksi olarak keseme ağırlık olmak istemiyordum.

Sırası gelmişken söylemeliyim, patron muhtemel gelişmeler olup gözlerimin görebileceği umuduyla muhtelif doktorlarla görüşmeler yapmıştı, bu nedenle tasarruflu olmaya, gerektiğinde ameliyat için para biriktirmeye çalışıyordum.

Her ne kadar şifahi ve telefonla yapılan görüşmeler “belki” umudunu köstekler şekilde “maalesef” sözleriyle sonuçlanır gibi görünmüş olsa da, “İnsanlar umutsuz yaşayamazlardı” bir bakıma “Umut; fakirin ekmeği” idi.

Hiçbir bir şey dünyanın sonu değildi, hele ki olağan ötesinde zeki olan ismi Zeki olan ben için. Muhtemeldi ki annem ona bu ismi çocuğunun ilerisini tahmin ederek koymuş olsa gerekti. Çünkü boşa geçecek zamanlarımı değerlendirmek için bilgisayar desteğini de yanıma alarak Hukuk Fakültesi Hukuk Eğitimime başlamış, öğretmen desteğine ihtiyaç duymaksızın ikinci bir lisanı daha keşfetmeye adamıştım kendimi, azimle.

Patron Zekâi Abi de her bir şeyin farkında olarak maaşımın miktarında esirgemeksizin cömertçe artırımlar yapıyordu. Zekâi Abi her ihtimale karşı görmem için “Belki” dense de para biriktirdiğimi bilmiyordu.

Öyle ki, hiç masrafım yoktu desem yeriydi, tüm çalışma günlerimde. Cumartesi-Pazarları ise ufak bir park gezintisi, “abonesi oldum” diyeceğim kebapçıda İskender ve künefe ile kendime ziyafet çekmekti. Bu; mutluluğum da diyebilirdim, aynı zamanda.

Mutluluk ihtiyacım ise, dünyayı tekrar görebilmek ve görebildiğim takdirde yasaların izin ve öngörülerine göre askerliğimi yapmaktı. Lâf ola beri gele! Para biriktiriyordum, biriktirmeye de devam edecektim, miktarın yeterli olduğuna inandığım gün de dünyanın herhangi bir yerindeki uzman doktorlardan değil, Atatürk’ün “Beni Türk Hekimlerine emanet edin!” öğüdündeki gibi Türk Doktorlarına teslim edecektim kendimi.

Bir yuva kurmak? Şu anda aklımın ucundan bile geçmeyecek bir soru işaretiydi.

Günlerden Pazardı, aşermek gibi kebap yeme isteğim vardı, öğlene ulaşmak için güzellik uykumu biraz uzun tutmuş, tıraş olmuş, sanki düğüne gider gibi hazırlanmıştım, içimden geçen bir hissi üleşerek.

Aslında normal bir davranıştı hareketim. Yolları, hatta kaldırımları, lokanta ve centilmen, yardımını esirgemeyen garsonları bile seslerine göre ismen ayırt edebiliyordum.

Her zamanki gibi düşünceli, ancak dalgınlığa sığınmaksızın dikkatli bir şekilde yürüyordum, körler için katlanır bastonumu sürüyerek.

Aniden ve sanki hemen yanı başımda yükselen motosiklet sesi ürkmeme ve “Allah’ım!” diyerek korunmak arzusu ile bir yerlere tutunma ihtiyacı hissettirmişti bana. Ufak bir sapış nedeniyle önümdeki demir çerçeveli direği görememiş ve kafamı olağan dışı bir şiddetle direğe çarpmıştım. Kanamasa da, morardığını hissedebiliyordum o acıyla.

Bir el uzandı elime, tutarken acır gibi, sıcacık ve eki olarak tatlı bir sesle;

“Yardım etmemi ister misiniz, destekleyeyim mi sizi?”

Bugüne kadar böylesine billur gibi çağlayan bir ses duymamıştım.

“Teşekkür ederim güzel bayan!”

“Peki mi, hayır mı, anlayamadım, hem güzel olduğum kanaatine nasıl ulaştınız ki?”

“İçi, kalbi, gönlü güzel olup dalgın bir köre el uzatmak isteyen birinin fiziksel güzelliği asla inkâr edilemez!”

“Durumunuza, sizin dediğiniz gibi bir söz yakıştırmak yerine, ‘Görme kusurlu’ desek daha iyi olmaz mı?”

“Değişen ne efendim, sonuçta görmüyorum ya!”

“Bazen bazı sözler ağırdır, yaralayıcıdır, söyleyip sahiplenen için önemi yok gibi görünse de, işiten karşısı için önemini yitirmemiş bir söz olabilir, belki…

Vaktim uygun, dilerseniz gideceğiniz yere kadar destek olayım size…”

“Hayır! Sağ olun…

Teşekkür ederim…”

Reddetmek, kesin bir tavırla emir gibi şekillenmişti dilimde. Elimi uzatmadım, karşı taraf da tutmaya yeltenmedi, peşimden sessizce gitmeyi denerken.

“Beni mi takip ediyorsun güzel kız?”

“Yardım etme arzumu yenemedim, evet! Adım Zekire...”

“Benim adım da Zeki. Merakını anlamaya çalışıyorum Zekire Hanım. Gelin size çay ikram edeyim, motosikleti, çekinikliğimi, körlüğümü, benim nedenlerimi anlatayım, ama öyle dudak bükerek acımayacağını vaat edersen…”

“Ne ya da nerden biliyorsunuz?

“Hissediyorum güzel kız. Biliyorsunuz, Allah bir tarafı eksik bırakırsa, diğer tarafı güçlendirirmiş, örneğin körüm, ama sessiz ayak seslerinizi duymam imkân dâhilinde…”

“Örneğin dudak bükmem gibi…”

“Affedersin, çay dedim, ama çay mesafesi ve zamanı dışında beraber olmak istesem…

Yani karnım aç güzel kız. Durumun müsaitse ki biraz evvel beni taşımak için uygun olduğunu söylediğiniz hatırımda ve de senin de karnın açsa kebap yiyelim mi?”

“Peki!”

“Ama ben ısmarlayacağım!”

“Peki!”

“Bugüne kadarki değersiz yalnızlığımı uzun cümleler yerine ‘Peki!’ diyerek üleşen, hatta üleşmeye çalışan olmamıştı, peşinen şükran borçluyum. Şimdi tango yapar gibi iki sağ, bir sol yapar gibi ‘Şuradan sağa, buradan sola döneceğiz, doğru gideceğiz, üç basamak merdiven çıkacağız!’ diye devamlı gittiğim lokantayı tarif edeceğim…

İstersen destekleyebilirsin beni, sevinirim. Kapıdan girince sağdan ikinci masaya oturuyorum, garson gençleri seslerinden tanıyorum. Lâvaboyu…

“Hop! Affedersin güzel abla, kör olan sanki senmişsin gibi tarif ediyorum, olmadı, de mi? Gücenmek var mı?”

“Ne haddime abi? O kadar güzel ve ahenkli konuşuyorsunuz ki?”

“Aslım odun, gözlerim görürken okumuş mühendis olmuştum, aslımı inkâr etmeksizin, sonra yaşadığım olay, işsizlik ve odunların askere alınmaması olayı üzüldüğüm…”

“Sözlerinizde kendinizi aşağılamanıza hem üzülüyor, hem de alınıyorum. Eğer bu şekilde konuşmaya devam edecek olursanız desteğimi keser, elinizi hemen bırakırım!”

“Sıkı sıkı tutuyorum!”

“Eee! Lokantada masaya oturacağız ve bilerek değil, kaza ile bile ağzınızdan yanlış bir söz kaçırırsanız; ‘Ben de odun gibi bir öğretmenim!’ demem, kaçarım, bir daha iyi olup, gözleriniz açılsa bile beni görmek bir yana, şu halimde bile sesimi duymaz, duyamazsınız!”

“Yanlışlığıma değil, körlüğüme değil, vereceğim eziyet nedeniyle bana acırsın!”

“Hayır, sana asla acımam, ama üzülürüm. Bu; şu kadarlık kısa zaman içine sığışan sizin benden, benim sizden hiçbir şey bilmediğimiz halde benim hüznüm olur. Çünkü avuçlarımdaki sıcaklığından, sözlerinden ve senden etkilendim. İçimde seninle çok zaman geçirme isteğim ve dileğim var…”

“Yapma Zekire! Bir körden ne köy olur, ne kasaba. Motosikletten ürktüm, destek oldun. Beklentim olamaz…”

“Bazıları evrende tektir, hissedemezler tek olduklarını, hissettiren karşılarına gelene kadar, hem de böyle ayaküstü…

Kalp kalbe karşıdır(11), belki anında hissedilmez o vuruntu, hissedilmesi zaman ister bir bakıma. Sana dil dökmüyorum. Neyse ısmarla bana vaat ettiğin yemeği…

Ve sonrasında verirsin telefon numaranı, ya da alırsın telefon numaramı eksiklerimiz varsa tamamlarız, tamamlamaya çalışırız, geleceğe dair herhangi bir vaat, dilek, istek, arzu olmaksızın…”

“Bu kez ben; ‘Peki!’ diyorum.”

“Ben de! Peki!”

Derdini söylemeyen derman bulamazdı. Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım olduğunu hissediyordum, farkındaydım. İkimizin de suskunluklarımızda bu gizlilik egemendi sanırım, masaya oturuşumuzda.

Sonrasında bende başladı sanırım sular-seller gibi bir akıntı, kaçırdığım, kaçıracağım bir şey olmasın düşüncemdi. Zekire’nin ise tüm söyleyeceklerimi beyninin tüm gri hücrelerinde(12) zapt etmek, tam anlamıyla hazmetmek için çok dikkatli olduğunu geçiriyordum zihnimden.

Başlangıç bendim baştan sona, dilimin döndüğü, söylemem gerektiği kadar.

İskender, sos, tereyağı ikramında ufak bir kesintiden sonra; “Sonra devam edeyim!” dedim, sanki hayatımda anlatmadığım bölümler varmış gibi. Yemek için değil, sessiz suskunluğa devam için bir ara idi sanki yaşadığımız. Ancak değişikliğimi itiraf etmeliyim ki, duygusal bir yaşam şekline bürünmüştüm.

Her zaman ustalıkla kullandığım çatal-bıçağa acemice hükmedemiyordum, ayrıca ağzıma isabet kaydetmekte de yardım ister gibi, ağzımı bulmakta zorlanıyordum.

Yaşamımda ilk kez, hem de kör iken bir nefesten etkilendiğimin farkında olmama rağmen, kendime itiraf etmekten bile çekiniyordum.

Zekire’nin anlattığı farklılıkları aklımda tuttum, tane tane; Kız Meslek Lisesinde öğretmendi. Bu ildeki okul, mezuniyeti sonrası ilk atandığı okul idi. Kutu gibi, barakayı andırır bir evde annesi ile birlikte kira vererek oturuyorlardı.

Anlattıklarına ellerini yıkamak için ara vermişti Zekire, benim onun yardımına ihtiyacım yoktu, çünkü yol-iz biliyordum. Masaya oturmadan önce lâvabodan çıkışında, hesap getirilmeden önce, muhtemelen garsonların müsamahasından yararlanarak Zekire’ye onu tanımak istediğimi söylemiştim, Zekire de o izni vermişti. Okşar gibi hareketlerime aldırmayacağı inancındaydım.

Zekire’nin ses çıkartmamasına karşın benim üç hareketim için kafa yoracağı aklımın ucundan geçmemişti doğrusu.

Adabıma aykırı olarak kulak memelerinin yanağına bitişik olup olmadığını kontrol etmiştim

Yapışık değildi.

Gözlerinin rengini merak ederek görmek istercesine göz kapaklarına bastırdığım başparmaklarıma tahammüllü olmuştu.

Söyledi; gözleri maviydi, denizler gibi (Son sözü ben ekledim, benzetiş olarak).

Burnunu tanıdım, hokka gibiydi ve güç bir ziyaretten sakınmamı emretmişti beynim. Dudaklarını pas geçip çenesine takıldım.

Onun da, kendimin de dudaklarımıza sığdırmayı istediğimiz çok sözler, heyecanlar var gibime geliyordu, kalplerimize söz geçirmeye gücümüzün yetmediğine, duygularımızın baskısına direndiğine inanıyor gibiydim.

Karanlık bir dünyadan çıkıp da aydınlık bir dünyada ayar tutturamayacağımın farkındaydım, imkânsızlığı göz ardı etmeye çalışsam da.

Sanırım bu anda ikimiz de göremiyorduk, görmek istediğimiz halde, ama hissediyorduk (galiba). Tüm eksikliğimiz ortama egemen meraklı gözlerden kendimizi sakınıp birbirimizin göğüslerine başlarımızı dayayıp yüreklerimizin direnmelerine son verip birbirimizi duyup hissetmemiz olsa gerekliliği idi. Belki de erkendi, çok erkendi ummak istediğimiz davranış için…

“Evine bırakayım seni!”

“Evimi mi öğrenmek istiyorsun?”

“Bu kör halimle mi? Saçmalama lütfen! Şoföre adresini ben arabaya binmeden önce söylersin. Hoş! Ben varken söylesen de ismim Zeki olmasına rağmen o kadar zeki ve akıllı değilim, aklımda tutamam. Ya da ‘Sağdan git, sola dön!’ gibi tarif edersin, evine ulaştıktan sonra ben evime veya fabrikaya yönelirim. Bu fikrimi mi de tutmadın? O zaman evine 50-100 metre kala arabadan iner, ben devam ettikten sonra evine ulaşırsın…

Ha! Telefon numaranı aklımda tutacak kadar zeki görünsem de, yine de yazarak verdin ya, sanki görüp okuyacakmışım gibi demin de dediğim gibi zeki olabilirim, akıl fukarası olduğum suratımdan belli değil mi? Doğrusu senden etkilendiğimi saklayacak kadar da aptal görünmediğim kanaatindeyim, hatta bundan eminim bile. Seni tekrar görmek (ne demekse?), seninle tekrar görüşmek isterim, ancak bunu senin de istemen gerek…”

“Peki! Dediğin gibi ben de etkilenmiş olarak seni tekrar görmek, görüşmek istediğimi söylesem…”

“Açarsın telefonu; ‘Şu saatte, direğe tosladığın, alnını uf yaptığın yerde, lokantada yahut da şurda-burda bekliyorum, bekleyeceğim!’ dersin, ibibiklerin ötmesine(13) gerek kalmaksızın, jet hızıyla saatler abartı olabilir, ama dakikalar öncesinde seni bekliyor olurum, sana ulaşmak söz konusu olacağı için…”

“Anladım!”

“O halde bir Taksi Durağına gidelim. Durak harici bir taksi şoförünün evinin adresini öğrenmesini istemem. Durağın kartlarından iki tane al, bana durağın adres ve telefon numaralarını söylemeyi unutma, lütfen!”

Dileklerim harfiyen uygulanmıştı ve onu evine bırakırken onu şoförden kıskanıp ismini söylememeyi tercih etmiştim;

“İyi günler! Annene saygılarımı ve sağlık dileklerimi ilet güzel abla!”

Eve döndüğümde servis araçlarından birinin şoförünü, bana müjde vermek tavrında beklediğini gördüm.

“Patron size telefonla ulaşamamış. Profesör bir doktordan randevu almış, hazırlığınızı yapacakmışsınız, ameliyat için sizi hastaneye götürüp yatıracakmış sizi…”

Telefonumun şarjı bitmişti gerçekten. Zeki olan, ama akıllı olmayan, üstelik diş fırçasını, matik jiletini, pijamasını çantasına yerleştirdiği halde, telefonunu şarja bağlamayı ve çantasına yerleştirmeyi unutan gabilik, gerzeklik uç boyutta varlıklı olan biriydim ben, belki heyecandan diyerek kendime masum havası vererek.

Keşke söylediklerimin bedeli olsaydı, herhalde oldukça ötesinde zengin anlamında varlıklı olurdum, gibime gelir!

Bir umudum vardı…

Günler süren yaşamdan sonra tesellim olamadı ameliyatım. Yaşama küstüm doğrudan doğruya. Barış Manço’nun cacık malzemesi yaptığı sebzeyi(14) bir kenara bırakıp neredeyse bir aya yakın dinlenme hizmeti(!) alan cep telefonumu akıl edip şarja bağlamıştım…

Öğretmenim aramıştı defalarca, sekreter iletti, ıvır-zıvır numaralar arasında dikkatimi çekip bir ara aramaların duraklamasına akıl sır erdirmediğim. Büyük bir mutluluk eseri, hatta benim gibi beklentisinde hüsrana uğramış, göremeyecek bir kör için mucize idi.

Ancak tekrar tekrar söylesem de, kör bir dünyaya onu misafir, daha doğrusu üleşerek eş edip de onun yaşamını karartmak bana asla hak değildi.

Oysa ben kendimi zeki sanırken o benden daha zeki olarak öğrenmesi gereken ne varsa hepsini öğrenmiş, ufak ipuçlarının hepsini değerlendirmişti (Örneğin hastanede kendini saklayarak gece-gündüz günlerce başucumda beklediğini sonradan öğrenmiştim).

Ve tekrar olacak, ama gerçek ki öylesine gerzek, gabi, montofon bir kişiydim ki ne ayak seslerini, ne nefesini, ne de sesini hissetmiştim, bir ay kadar geçen zaman içinde. Demek oluyordu ki gözünden ameliyat olan bir kişinin kulağındaki ve burnundaki hassasiyet de kayboluyordu!

Öğrenen bir centilmen ve kibar bir kör, kendini defalarca arayana teşekkür, iltifat ve itiraf etmesini bilmeliydi.

“Başarısız bir göz operasyonu geçirdim, seni göreceğim umudumu yitirdiğim…”

Duraklamasında; “Biliyorum!” demekten son anda vazgeçmişti Zekire, zapt etmişti kendini Ben konumunu her ne şekilde öğrenmiş olursam olayım, açık vermesi gerekli değildi. Devam ettim.

“Elinin, sesinin ve kokunun sıcaklığını ve doğrudan doğruya seni kalbime sakladım. Seni çok sevmeme rağmen, sevmeye, seni karanlık dünyama ortak etmeye hakkım olmadığının bilincindeyim. Senin dünyama ortaklığını isteyemem, kabul edemem. Gözlerini aç, yaşamına hükmedecek biriyle mutlaka karşılaşacaksın. Sana sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum.”

“Ama…”

Yaşamımda telefonu yüzüne kapatmakla, bir genç kıza söz hakkı vermemekle, elini uzatışına görmemezliğe gelmekle en büyük yanlışlardan birini yaptığımın farkında değildim. Üstelik tekrar gibi olacak, ama Zekire’nin beni bulmak için ne kadar çok gayret gösterdiğini, hatta onun beni, benim onu sevdiğimden daha çok sevdiğinin bile farkında değildim, bir kör olarak.

Evime de küsmüştüm, telefonum devamlı kapalıydı, o da şarjını bitirme hakkını ustaca kullanıyordu! Tüm yaşamımı fabrikayla üleşiyordum. İçimde dayanılmaz bir arzu vardı, bir taksiyle Zekire’nin aklımda kalan adresine ulaşmak için. Ancak mümkün görünen bu dileğime set çekmek mecburiyetindeydim, dediğim gibi, özlemim en uç boyutlarda olsa da buna hakkım yoktu.

Kör olmak ne kadar zor bir şeymiş! Birinci motosikletin yaşamıma etkisine lânet okurken, ikinci motosiklet onunla karşılaşmama sebep olduğu için minnet duyuyordum.

İkilem…

Doktorların, körlüğümün tedavisi için ameliyatımda yaşadıkları çaresizlik yüklü derdi taşımakta zorlanmaya başlamıştım.

Dünyada tüm bilgisayarların çözümleyemediği, ancak Türklerin üstün bir zekâ ile; “İyilik, sağlık!” diye cevapladığı bir soru vardı;

“Ne var, ne yok?”

Zekâi Abi, üstün bir marifet gibi bazen günde birkaç kez, bazen iki-üç günde bir kez odama her gelişinde dillendirdiği, bir bakıma benim göreve başladığımdan beri “Dilinden düşürmediği” diyeceğim bir söz grubu idi bu.

Ve gerçektir ki o günden beri ne kimsenin bir arşiv sorunu, ne de kırtasiye vb. gibi depo ihtiyacı olmuştu, her daim açık olan oda kapımdan girmek için. Sadece Zekâi Abi…

Patron; “Ne var, ne yok?” gürleyişi ile girdi gizlim-saklım olmayan, kapısı açık olan odama âdeti olduğu üzere gene. Ancak bu kez, eğer hislerim beni yanıltmıyorsa, ikinci bir sessiz ayak sesi, ikinci bir nefes daha var gibiydi, odama girişinin ertesinde hemen kaybolan.

“Yanınızda misafir mi var abi?”

“Yoo! Nerden çıkardın ki?”

“Farklı bir ayak sesi daha duydum gibime geldi de?”

“Çok çalışıyorsun, bak gaipten sesler de duymaya(5) başlamışsın. İzin vereyim, biraz dinlen, denize git, doğaya sal kendini, seslerle yaşa, kendini esirgeme, ye-iç, unut unutman gereken bir şeyler varsa, ya da unutamıyorsan bul, gerçekleştir içinden geçeni. İyisin de mi? Bir şeye ihtiyacın var mı? İskenderciye de gitmiyorsun galiba artık? Özendiğin, istediğin bir şey varsa söyle, yengene söyleyeyim, yapsın, nefsini körelt!”

“Yok abi! Her şey uygun, sağ ol!”

“Peki, hadi kal sağlıcakla!”

Sessizlik yoktu odamda. Daha doğrusu ben bene yaşadığım bir sessizlik yoktu yaşadığım ortamda, vakit geçme tereddüdü yaşarken. Üstelik Zekâi Abi hiç de âdet olmadığı halde giderken odamın kapısını kapatmıştı gürültülü bir şekilde.

Yanılmam mümkün değildi, bir nefes vardı odamda, benden gayri, bilgiççe kokusunu, nefesini hissettiğim. Seslendim;

“Biri mi var orda?

Ritimli ayak sesleri yaklaştı, bir elini kalbimin üstüne yaslarken, diğer eliyle başımdan tutup dudaklarıma kenetledi dudaklarını. Beklediğimdi, özlediğimdi, cevapladım onu.

“Kalbin düpdüp atıyor, niye saklandın, niye saklanıyordun ki?”

İkinci kez, sarılıp öpmeden önce cevapladım onu;

“Seni çok seviyorum!” dediğimde;

“Ben de seni seviyorum. Peki, neden eziyet ettin öyleyse, ikimize de?”

“Ben körüm!” diye savunmadım kendimi, ama cesaretsizliğim kesin olarak belliydi. Savunmadım kendimi ikinci kez öperken.

“Sana aitim!”

Patron Zekâi Abi her şeyi biliyordu, hissediyordum…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Körlerin Yapabileceği İşleri şöyle özetlemek mümkün; Avukatlık, Gazetecilik, Yazarlık, Bilgisayar Programcılığı, Psikolojik Danışmanlık, Masörlük, Öğretmenlik, Müzisyenlik, Seyyar Satıcılık, Çevirmenlik, Anahtarcılık, Montaj ve Paketleme.

(*) Zekire; Belleği güçlü olan, unutmayan.

(1) Mazeretsiz üç Cumayı terk eden münafıklardan sayılır, böylelerinin Allah kalbini mühürler! Peygamberimize ait bir HADİS olduğu ifade edilmiştir.

(2) Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen,  misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım.  Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

(3) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Uhrevi; Ahretle, öteki dünya ile ilgili.

(4) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür (Atasözü); İnsan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır.

(5) Abidik-Gubidik Konuşmak; Saçma-sapan, anlamsız, gereksiz, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmez şekilde konuşmakn.

Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Çevresini Umursamamak;  Etrafına, çevresine önem vermemek, aldırış etmemek, boş vermek, omuz silkmek.

Gaipten Sesler Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.

Müsterih Olmak; Bütün kaygılardan uzak, gönlü rahata kavuşmuş, içi rahat olmak.

(6) Kur’an Maide Suresi, 90-91 Ayetler; “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.  Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”

(7) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(8) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

Yaşamak için nefes alıp veririz, ama ne yazık ki her nefes alış veriş bizi ölüme biraz daha yaklaştırır. Namık KEMAL

(9) Anayasamızın 10. Maddesi; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerin dul ve yetimleri ile malûl ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”

Özürlü, Terör Mağduru ve Eski Hükümlülerin (ÖTMEH) İstihdamı; 4857 Sayılı İş Kanununda belirtilmektedir.

(10) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ

(11) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(12) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.

(13) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir. Şiirin bir bölümünde; “Vatan borcu biter bitmez ordayım!” dizeleri hâkimdir.

(14) Sözüm meclisten dışarı dostlar / Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum / Hani dilim dilim doğrasalar beni / Marmara, Karadeniz, Ege ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum… şeklinde “CACIK” isminde Barış MANÇO şarkısı.