Düşsen de dara, istemez para, işte Başkent Ankara! Ayaküstü, sözüm ona beni şair eden şehir…
“Ankara, Ankara güzel Ankara / Seni görmek ister her bahtı kara…(1)”
“Seni görmek istermiş, her bahtı kara,
Yardım uman da olurmuş, düşüp dara,
İlk böyle yer aldın gönlümde bir sıra,
Sonra güzellikler dizildi, Ankara(1).
Babam erken evlenmiş, annem ondan da erken! Önce iki adam; Yıldırım ve Yıldıray, sonra bir kadın; Yıldız ve son olarak ben; yılgınlığın sonucu gibi; Yıldır.
Yani; “İkisi ana-babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” felsefesine uyarak üç bebeden sonra tekne kazıntısı gibi “yıldık” gibi mi, sanmam ama “Kaç yıldır bekliyorduk zaten!?” anlamında mı koymuş olsalar gerekti ismimi?
Ben sormadım, hatta anlamı için sözlüğe bile bakmadım, onlar da anlatmadılar zaten. Sadece ikinci bir isim daha vermişler bana ablamın “Yıldız” isminden esinlenerek herhalde; “Güneş”.
Ben de, herkes de, bu ismi sevdik, genelde her yerde bu ismi kullanıyorum.
Büyüklerimden kız olanı, yani Yıldız ablam sıra-seki dinlemeden, ağabeylerimden önce evlenmiş, annem gibi, “Erken kalkan yol alır(2)!” felsefesine uygun olarak mı, bilemem.
Söylememe gerek yok, ağabeylerim Yıldırım ve Yıldıray da babamı örnek almışlar; vakitleri gelince değil, iki şahane yengem, akıllarını başlarından alıp çılgına çevirdiklerinde, o zamanlar annem yaşadığı için; “Ah! Ana beni eversene(3)!” türküsünün yanıklığında.
O zamanlar vaktim uygundu; onlar evlenince, onların kerevetlerine çıkmam(4) benim için hiç zahmet olmadı, ne demekse?!
Doğal olarak bu arada büyüdüm ve yaşlanan anne-babama bakmak görevini üstlendim, sadece manevi olarak. Çünkü onların paraya-pula değil, sevgi ve saygıya ihtiyaçları vardı ve bunu arada sırada hatırlayanlar yerine, en iyi benim yerine getirdiğim kanaatini yaşıyordum, evde üçüncü bir nefes olarak, okullara devam ettiğim, askere, daha sonralarda işe girip de görevim gereği yurt içinde bir yerlere gittiğim zamanlar haricinde.
Her insan (sanırım; “Zamanı gelince” demem gerek!) ölecek yaştadır(5), Tanrının “ömür” diye çizdiği yörüngenin sonuna eriştiğinde. Babam altmışlı yaşlar civarında, ona hiç de yakışmayacak, hatta “genç” bile diyeceğim bir yaşta, ayakları üstünde yürürken emanetini teslim etmişti, annemden ayrılarak.
Gerçek!
Annemin canı yaşının gereği olmayan şekilde çikolatalı (aslı; kakaolu) dondurma çekmiş, sonbaharın ertelerinde(6), kış ha başladı, ha başlamak üzereyken.
Bütün kuşlar vefasızdı(6), babam markete gittiğinde (sanırım).
Marketten dondurmayı alıp da kasaya giden babam, o anda kendine yardım etmeye hiç de niyetli görünmeyen Azrail’i ile karşılaşıp tanışmış, kasa önünde, tıpkı benim şair oluşum gibi, ayaküstü.
Ve hemen “Bana doyum olmaz!” tavrında, Hakk’a sunulmak üzere emanetini vermiş, sunmuş, ya da iade etmiş, artık bu durumda ne denir, bilmiyorum, ama ben; “Allah rahmet etsin!” demeyi geçirdim aklımdan, annem gibi, hepimiz ayarında.
Haber verdiler, aldık babamı.
Annem hüngür hüngür gözyaşlarına egemen olamazken babamı köyümüzün yağmurlarında yıkayarak(7) defnettik, çoluk-çocuk, torun-topalak bir araya gelerek. Sonrasında önce köyde sığışamadık bir yerlere, üleşildik evlere, imece(8) gibi.
Sonra trenlerle, otobüslerle, sığışabildiğimiz kadar arabalarla bu kez de şehre dönünce eve sığışamadık, otellere dağıldık, evi de, otelleri de işgal ederek tümümüz.
Bu vesile ile yanlış bir şehir kuralını tekrar edeyim. Nasıl ki, Türkiye’mizde otobüslerde, trenlerde “Bayan (Bağyan) yanı”, lokantalarda “Aile yerimiz vardır!” kuralları varsa, cenaze sonrası bizim evde de aynı kural uygulandı (doğal olarak).
Bayanlar evde kaldılar, adamlar (yani baylar) buldukları otellere dağıldı, kaçar kaçar bilemem, ben de bir yerlere sığıştım, bilgim bu kadar!
Babamın vefatından sonra büyüdüm…
Galiba, büyümekte olduğumu bir ara daha önce de söylemiştim. Küçüklüğümde en çok sevdiğim konu; “Een! Een!” diyerek arabalarla oynamak olduğundan okudukça büyüdüm.
Ve büyüyünce “Makine Mühendisi” bile oldum!
Fakülteden arkadaşım, babasının fabrikasına onu emekliliğe sevk edip el koyduğunda; “Peki, madem çok ısrar ettin, sana yardımcı olayım!” demedim, zaten o hiç ısrar falan da etmedi.
“Boştayım! İş bulamadım! ‘Evlâd ü iyal’ (En belirgin duygu sömürüsü; ‘çoluk-çocuk’ demek yerine) aç, açıkta!” şeklinde duygu sömürüsü yapmaya da yeltenmedim, sanki varmış gibi?
“Arif!” dedim. “Teker boşuna dönüp kilometre yazmasın, işim yok-gücüm yok, tut elimden!” diye ekledim.
“Peki! Boğaz tokluğuna!” dedi.
Kabul etmekten başka çarem yoktu. Ancak karısı Arife, bizim akrabalardan biri idi, hatta dur bakayım, sayemde birbiriyle tanışıp evlenmişlerdi. Arife artık durum vaziyeti(!) nasıl hissedip, ya da bilip ne dediyse;
“Gel bakalım bizim oğlan!” deyip sigortalı, bir miktar maaşlı(!) sağ kolu yaptı patron beni.
Ve öyle ki; benim olduğum devrede, süresini aklımda tutmamın gerekmediği bir şekilde tatil yaptılar karı-koca, üstelik birkaç kez. Hatta bu tatillerden ilkini balayı gibi gerçekleştirdiklerini bile iddia edebilirim!
Söylemek mecburiyetindeyim ki ben belki aklımdan geçirmediğim, annemin ısrar ve beklentilerini göz ardı ettiğim, belki de gönlümün (sultanı anlamında) sahibine rastlayamadığım için evdeyim hâlâ, mecburen!
Neden mecburum? Çünkü önce ablamın büyük kızı Naz, sonra onun küçüğü, arkadan gelecek olanın büyüğü Nazan üniversiteyi kazandılar şehrimde. Evimiz yayla gibiydi, her ne kadar cenaze sonrası tüm mevcudu kaldıramamış olsa da!
Dolaysıyla onları öğrenci yurtlarına, pansiyonlara mı salâvatlayacaktım ki! Böylesine bir düşünceyi aklımdan bile geçirdiğimi duysa annem, evdeki kör bıçağı hemen servise koyardı alimallah!
Daha sonra ablamdan sonra evlenen küçük ağabeyim Yıldıray’ın kızı Ece Hatçe (aslı Hatice) ablamın oğlu Nazmi üniversiteyi kazandılar. Tesadüf dediğin ancak bu kadar olurdu, hepsi başlangıcımda şiirini yazdığım Ankara’daki üniversiteleri kazanmışlardı!
Annem bu nüfusun kalabalığına, belki de muhakkak babamın yokluğuna dayanamayarak ölüm konusunda babamı takip etti. Zaten babamın vefatında yanındaki mezar yerini de kendi için ayırtmıştı, gereken ne gibi gereklilikler varsa?
Benim istikbalim garantiydi, evdeki toplam dört nüfusa ve cenazesini babamın cenazesi gibi köyümüzün yağmurlarında yıkadığımız annem için de gelenlere vasiyet ettim;
“Sanırım ki ölmek şeklinde, dalleyi hemen dikmem, Allah’ım gereğini gerçekleştirince, hacılar-hocalar ne derler bilemem, ama “Ana gibi yâr olmaz(9)!” beni yârimin yanına indirin!” dedim.
Geçen zaman içinde küçük ağabeyimin oğlu Efe de katıldı evin nüfusuna, mülteci, muhacir ya da göçmen gibi değil, asil yerli gibi.
Beş öğrenci ve artı yalı kazığı gibi ben…
Bu; benim ahvalimin gereğini şekillendirmişti;
Evde Efe’nin de gelişiyle nüfus beşe yükselince, gayri resmi durumlar hariç bana yer kalmamıştı (bence; zihnen, cumartesi pazarlar için izin almam mecburiyeti yoktu).
En utanmaz, en acıklı, en merhamet istismarı tavrımı takınarak, üstelik rüşvet teklif eder gibi durum-vaziyetimi anlattım, patronuma (yani Arif’e).
“Şöyle-şöyle de, böyle-böyle…
Ev neredeyse sadece öğrenci yurdu, lojmanı, pansiyonuna döndü. Bana yer yok! Bana fabrika da yer göstersen de…
Hem böylece bedava olarak gece vardiyalarını kontrol ederim, lüzumsuz ışıkları söndürürüm, yarına kalabilecek işleri bitirmeye, tamamlamaya çalışırım…”
Bir-iki gece Patron Arif’e, daha doğrusu bizim kız Arife’ye misafir oldum, tesadüf Patron Arif de Arife’nin yanındaydı!
Atalarımız; “Nerde beleş, git oraya yerleş!” demişler. Kahvaltılar, akşam yemekleri, sabah fabrikaya patronla git, akşam nasıl gelirsen gel, ama mutlaka akşam yemeğine vaktinde yetiş, her insanın bir tahammül noktası vardı ve Patron Arif bu hakkını kullanmakta aceleciydi.
Her akşam çeşitli senaryolarla bizim kızın kocasını zıvanadan çıkarmakla kalmıyor, neredeyse tırlatma durumuna geçiyordum, Arife’nin öksürmelerine, boğazını temizleme gayretlerine, masa altından ayaklarımı tekmelemesine aldırmaksızın (çünkü).
Sonunda bana tahammül edemeyen her bakımdan haklı ve tahammüllü Arif Enişte patronum tereddüt geçirmese de, kararsız kalmıştı. Revir, Arşiv Odası, Depo ve öncelikle ıskartaların depolandığı Atık Bölümünde bana yer ayırmak (ayarlamak da denebilir) konusunda.
Atık Deposuna sepetlemek konusunda herhalde ettiğim zulme rağmen bana kıyamadı (ya da ilgili tarafından kıyılmamam emredildi! Bilemem!) diye düşünüyorum.
Bana göre en uygun yer revirdi! Ama ya acil bir durum olursa idi? Artı denetleme? Bana “Seç! Beğen!” dedi, ama benim adıma Arşiv Odasını benim için beğenip, seçip uygun gördü ve anında düzelttirdi, düzenletti, sanırım düşüncesi; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır” şeklindeydi!
Onlar, yani yeğenlerim her bakımdan Nazmi’nin sözlerini hak edercesine birbirlerine yetiyorlardı kardeş kardeş. Nazmi küçük görünmesine rağmen; “Heyt!” dedi mi, kızların hepsini muma çevirip hizaya getiriyordu, o yaşında sorumluluk yüklenmeyi göze almıştı.
Evde fuzuli olan bendim, varlığımın hafta sonları için yeterli olduğu, olacağı kanaatindeydim. Çocukların ailelerinin maddi katkılarını eksik ettiklerini düşünemiyordum. Ancak bir büyükleri (yani o ben oluyorum) onları hava almaya, yemeğe çıkarma, tercihlerine göre sinemaya, tiyatroya, maçlara götürse fena mı olurdu ki? Binerlerdi öğrenci biletleri ile otobüslere, kendi (yani ben) “adam bileti” alarak giderdik, o kadar işte!
Maç deyince yanlış anlama olmasın, yağmur-çamur tehdidi saklı, bol küfürlü futbol maçları değil, kadınların da değil, ama bayanların voleybol, basketbol gibi salon maçları idi. Allah’tan seyretme dilek ve niyetleri vardı, ancak oynamak gibi merak, niyet ve amaçları yoktu!
Hemen ek bir parantezle sunmalıyım ki; çok zaman yoğun ve yorgun cumartesiler ertesinde “Brunch” dedikleri serpme sabah kahvaltısı en çok istedikleri şeydi, sonrasında kesinlikle ağır ve yoğun dersleri nedeniyle hemen eve dönmek arzuları…
Tek kusur; beş kişi olduklarından taksi şoförü itiraz ederse dört kişi olarak eve yönelmeleri zorunluluğun şekillenmesi ve bu durumun; onların beni ve Nazmi’yi azat etmelerinin gerekçesi…
Büyük daha doğrusu er (adam, herif de denebilir) olarak Nazmi’nin ve benim başımızın çaresine kendimizin bakmamız gerekliliği görünse de ya birinci taksiden birini ödünç alıp ikinci bir taksi tutup peş peşe gitmek yahut da dayı-yeğen otobüslerle eve dönmek gibi mecburiyet yaşamak...
Ancak öncesinde ufak bir zorunluluğu ifade etmeden geçmemem gerek. Brunch denince her şey yenemiyor, bitirilemiyordu. Bir dilim domates, ufak bir parça peynir vs. vs. mide fesadına uğramaksızın sünnetlenmeyi(10) bekliyordu.
Ayriyeten işlem sonunda da gönüllünün hesabı ödeme mecburiyeti. Bu; bana sağlanmış bir haktı ve canım feda idi yeğenlerim için. Dünyada onlardan daha güzel “Dayı! Amca!” diyen yeğenler olduğunu sanmıyorum.
“Canım feda!” sözü bilerek ve isteyerek kullandığım bir söz. Çünkü Cumartesi günü evde misafir olarak kalma hakkımı kullanırken ikide bir saatlerine bakmaları gözümden kaçmıyordu. Bu hareketin benim neskafe ve çay haklarımı kullanıp bitirdiğimin ve evden defolma hakkımı kullanmam gereği olduğunu, “Bana doyum olma haklarının” sonuçlandığını anlıyordum.
Hiçbiri “Dayı! Amca!” dedikleri “Sap(11)” hüviyetindeki adama benzemek zorunda değillerdi ki! Bensiz ders çalışma, şuraya-buraya gitme, hava alma hakları vardı, belki müstakil olarak, belki topluca…
Aklımın ermediği tek konu; hepsinin farklı branşlarda olsa da öğretmen olma istekleri ve aynı fakülteye devamları idi.
Neler olmuyordu ki hayatta? Bu arada evde bir nüfus olayı olmuştu, ancak artma-eksilme şeklinde değil, “yerine” gibi! Bu kez geç evlenen ağabeyim Yıldırım’ın kızı Ayşegül de sınavı kazanıp eve yerleşmişti.
Ancak müjdeli haber (söz kesinlikle bana ait değil, ilgililerin topluma, ya da pansiyona yeni katılan ve defolacak olan için söylediği söz) Naz mezun olmuş ve onların dediği gibi defolmak değil, karyolasını dolabını yeni gelene teslim edip evden ayrılmıştı.
Bu, belki önemli bir olaydı, yaşadığım ülkemin bilinen gerçeklerini göz önüne alırsam. Naz eve dönecek, anne-baba eline bakarak bilinmeyecek bir süre sonuna kadar neresi olursa olsun, gideceği yere atanma haberini bekleyecekti, binlerce okulda öğretmen açığı olmasına rağmen…
Geleceğime ait düşüncelerim vardı, fabrikada sığıntı şeklinde yaşamımdan utanarak. Yanlış anlaşılmasın; evlenmek, barklanmak, çoluk-çocuğa karışmak gibi değildi düşüncem.
Akraba Pansiyonu hüviyetinde olan ev mirastı, benim değildi. Hem zaten öğretmen olmak istemeseler de öğretmen olarak mezun olacaklar yerine yeni öğrenci yeğenler işgale mutlaka devam edeceklerdi.
Farklılık şeklinde benim fabrikaya sığınmaktan kısa bir zaman içinde vazgeçmem gerekli ve şarttı. Ancak kendini bile idare etmeyi bilemeyen bir adam dayayıp döşeyeceği, ya da dayalı-döşeli bir eve sahip olsa ne olurdu ki?
Kaygısızdı başım evim olmadığı gibi, arabam, arsam falan, kısaca dikili bir ağacım bile yoktu, boş bir adamdım vesselâm. Ancak köle gibi çalışmaktan ve himmet altında fabrikada kalmaktan da sıkılıyor üzülüyordum.
Her ne kadar bizim kız Arife sevdiğimi bildiği için ara sıra mantı, ıspanaklı kol böreği, yaprak sarma yapıp davet ediyor, ya da Arif’le gönderiyorduysa da monoton yaşam düzeninde sıkılıyordum, boğulacak gibiydim sanki.
Yaşamak için ne yapabilirdim, sorunlarımı nasıl çözer, iyileştirebilirdim? Düşünceler içinde yorgun düştüğüm bir an bir karavan reklâmı çekti dikkatimi.
Arabamın olmadığı bir gerçekti. Mühendisim ya, arabam olsa da çekilen bir karavan için motoru güçlü bir araç ve karavan için gereklilikleri olmalıydı, riskleri de göz önüne almalıydım diye düşündüm. Üstelik deniz kıyısına sandal, motor vs. götürmek gibi bir römork da söz konusu değildi benim için. Ben yaşamak istiyordum içinde, bağımsız, sadece benim hükmedeceğim, her yerde sahipleneceğim.
Küçük ve çekilen bir karavan benim çocukluk hayallerimi süsleyemezdi. Motokaravan tipine para yetiştirmem de mümkün değil gibime geliyordu, ancak yaşamayacaksam, dünyaya tekrar gelmem de mümkün olmadığına göre; sığıntılık, sıkıntı, bunalım ve monotonluğuma boş verip hayalimden vaz geçmem mi gerekecekti?
Çarelerimi zorlamalıydım, birikmişlerime ek olarak. Bankadan kredi çekmek yanında, Arif’ten, abla ve ağabeylerimden yetebilecek destek almayı (bir bakıma; “dilenmeyi” de diyebilirim) düşünmeliydim, eğer taksit gibi bir imkândan yararlanamazsam, çünkü motokaravanın benim yaşamam için şart olduğu kanaatine bürünmüştüm.
Çalışmak dışında ben hiçbir şeye bağlı değildim, karavan yaşantıma girerse sığınmaktan kurtulacak “Aşkım” dediğim doğayı kendimle üleşecektim, çalışmam gereken tüm zamanlar dışında ve inanıyorum ki, ömrüm uzayacaktı.
Uzayan ömrümü, aşkı yaşamak isteyeceğine inandığım yeğenlerimle de paylaşmaya gayret edecektim, eğer karavanıma sahip olursam. Sadece günü birlik değil, kitaplarını, pijamalarını, mayolarını alacakları şekilde hareket ederlerse onlar için yapamayacağım hiçbir şey yok, şoför mahallinde de, hamakta da, yerde de yatardım, bir kilim üstünde.
Ara sıra, bazı bazı, belki de sık sık. Hatta belirli bir süreden sonra farklı tarihlerde eğer isterlerse abimlere, ablama sürpriz bile yapardık beraberce.
Hayal güzel bir şeydi, eğer gerçekleştirebilirsem, nihayeti uç, uçukta bir hayal değildi yaşamak istediğim, sınırı bilemesem bile tahmin edebiliyordum.
Plânlı ya da plânsız alıp başımı özgürce ve fakat kurallara uygun ve tedbirli olarak yeni yerleri keşfetmek, değişik insanlarla karşılaşmak mutlu etmeliydi beni. Doğanın her türlü canlıları ile tanışmak, şehrin tüm gürültülerinden uzaklaşmak, doğanın atmosferini, her türlü sesini, rengini paylaşmalıydım.
Hele ki gündüz ve geceyi üleşirken, güneş ve ayın doğuş ve batışlarını izlemek muhteşem olmaz mıydı, şehirden uzak, dere, çay, ırmak, göl, gölet, deniz kenarlarında?
Hele ki karavanın üstüne bir şeyler serip uzanıp, hilâle yanındaki bir yıldızı yaklaştırıp bayrağımızın ak ay ve yıldızını mavi yorganı kırmızıya boyayıp gökyüzüne, beynime yerleştirmek şahane olmaz mıydı?
Ve sonra yaşamda zaruri olmayan her şeye boş vererek sabahı getirmek…
Bütün bunlar için karavan konusunda mutlaka yardım almalı, fiyatını, kullanımını sorup-soruşturmalı, dilencilik konusunda daha sonra girişimde bulunmalıydım.
Önce ilgili firmalarla görüştüm, daha çok motokaravanın fiyatları konusunda. Demostratif mahiyette test sürüşü yapabilme sözü aldım.
Sürücü Belgem fabrikanın gereklilikleri için B sınıfı olduğundan motokaravana sahip olmam halinde değiştirme gerekliliğim yoktu.
Bankayla kredi konusunda zıtlıklarla uğraştım biraz. Patron; “Ne kadar lâzımsa…” diyerek büyük bir açık kapı bıraktı bana. Niyetimi saklamaksızın ağabeylerime ve ablama da açıkladım, dilencilik olarak.
Üçü de çocuklara yaptığım fedakârlıkları dile getirerek vaatte bulundukları için üçüne de küstüm. Benim yaptığımın adı sadece sevgi idi, büyüklerime karşı ağzımı açmak yakışmazdı bana.
Evet, elbette onlar gelin, damatlar olarak ayrıldıklarından evde son kalan bendim, ama ata yadigârı olarak ev hepimizindi, annem-babam vasiyet olarak herhangi bir belge hatta telkin bile bırakmamış olsalar da. Daha sonra alınganlığımı bağışlayıp Türk Lirası ve gerekirse altın falan bozdurarak yardımcı olacaklarını söylediler.
At için dört nal da hazırdı…
Gittim el sıkıştım ve Geçici Plâka ile fabrikaya getirdim. Önerilere göre uzunca bir zaman ben başıma alışmam gerekliydi “Hoş Memo” adını verdiğim karavanıma. Ne özenen patronum ve Arife’yi ne de çocukları pikniğe bile götüremezdim, götürmedim de, evvelimde.
Arif patron, fabrikanın bir köşesini sırf karavanımı usulünce ve her türlü dış etkilerden sakınmam için baraka tipinde bir garaj yaptırmıştı.
Karavanıma gerçek plâkasını takıp, ön iki kapıya da “Hoş Memo” adını görünür büyüklükte yazdırdıktan sonra yakın mesafelere giderek başlamıştım denemelere; birkaç kez masa-sandalye falan çıkartmadan sadece yol sıra gidip, çay sıra gelmek, benzin harcamak, karavanda oturmak, yatmak şeklinde gibi.
Günlerden bir gün, karavanı kullanma konusunda piştiğime inanan Arif, duygu sömürüsü silâhıyla üstüme yürüdü;
“Cumartesi günü tüm işleri hallet, bitir. Pazar günü için Arife çörek, börek, yaprak sarma, limonata falan yapacak. Buzdolabın da boşmuş, diye haber aldım. Listeni yap, ya da Arife Kardeşin kafasındaki listeye göre neler gerekiyorsa alıp yerleştirsin dolabına. Eh! Sen de hanım tarafından akrabamsın ya…”
“Emrin olur Arif, sen sadece adresi söyle, ya da yola çıkınca tarif et!..”
Tarif etti, bir yerlere götürdüm onları, şoför mahalline karı-koca ikisini de sığdırarak…
Keyif aldıklarını sanıyorum, çünkü dönüşte;
“Ne dersin Arife, biz de mi böyle bir şey alsak ki?”
Sözünün ciddiyeti tartışılırdı, çünkü fabrika için beş kuruşun bile hesabını yapardı, cimri olmamasına rağmen. Sırf para bağlamamak için evi yoktu, kirada oturuyordu;
“O kadar parayı ev almak için harcayamam, o miktar para her zaman fabrika için gerek. Şimdilik oturduğum evin sahibi de bir şey demiyor, her ay kira banka hesabına otomatik olarak yatıyor, her yıl kirayı ne miktar artırsa ‘Hayır!’ demeden artırıyorum!” diyordu.
“Hani ‘Çık!’ derse o zaman yeni inşaat bir yerden hanımımın arzusuna ve ekonomik yeterliliğimize göre bir şeyler düşünürüz gari!” diye de eklemişti.
Dersleri olsa da bir Pazar günü bebelere; “Haydi, sizi gezdireyim, bir yerlere götüreyim!” şeklinde teklif götürdüm, sırayı, sekiyi, işlerini, güçlerini kendileri ayarlamak üzere, gidip-gelmek şeklinde ve uyguladılar harfiyen, mızıkçılık etmeden, kuralları kendileri gerçekleştirerek, şu kadar kilometre sen, buraya kadar ben gibi. Üçü karavandaydı, ikisi yanımda.
Kaldığımız yerde de demokratik bir uygulamayla denize girdiler, duş aldılar, yemek olarak hazırdan aldıklarımızı ısıtıp, çay, ayran, meşrubat şeklinde gerçekleştirdiler.
“Dönelim!” teklifi de onlardan geldi, karanlık fazla ilerlemeden evlerine teslim ettim onları.
Gücüme giden, hani; “Babası oğluna bir bağ bağışlamış da, oğlu bir salkım üzümü esirgemiş!” olayı var ya, tıpkı onun gibi, biri bile; “Amca (ya da Dayı) kal!” demedi! Hüzün değil, zaten o zaman zaman deli dalgalarla geldiği(12) söylense de gerekirse fasılalarla da gelirdi, zaten bebeler isteseler de kalmazdım, karavanım kıymetliydi, sokakta bırakmazdım, üstelik bebeleri sıkış-tepiş yatmaya zorlamam da uygun değildi.
Yine bir benzer söz; İngilizceden çalma; “Evim! Evim! Güzel evim!”
Ben de tekrar çalmayı başardım;
“Karavanım, Hoş Memo’m. Yakışıklı, güzel, benim biricik karavanım!”
Dikkatimi çeken konulardan biri (kızlardan birinin kulağıma fısıldadığı habere göre) Nazmi’nin B Sınıfı Sürücü Belgesi almak için kursa devam ettiği idi. Karavanın daha borçlarını bile tam olarak bitirmeden karavanım elimden mi çıkacaktı ne?
Tedbirli olmak hiç de içimden geçmiyordu. Dünyaya kazık çakacak değildim ya! Dediğim gibi hepsi için bir adet de olsa (gerekirse, gerektiğinde) canımı verirdim (Diğer bir anda; “canım feda!” demiştim!)
Enine-boyuna ben karavanıma, Hoş Memo da bana alışmıştık. Yolcu değilsem bile içine girip oturuyordum, dakikalarca, “Görmemişin oğlu olmuş…” örneği!
Ev artık temelli bebelerin, yani yeğenlerimindi, zaruret olursa arıyorlardı beni, para-pul için değil, duygu sömürüsü yüklü; “Brunch, İskender, tiyatro, sinema ve dahi gezmek, moral depolamak, streslerini boşaltmak için…”
Elim mecburdu, çünkü bir defa onları çok sevdiğimi belli etmiştim. Onların da beni kullanmaları en doğal hakları idi!
Karavanı aldıktan sonra Arşiv Odası kimliksizliğe, kişiliksizliğe bürünmüştü. Çalıştıktan sonra dinlenmem gerekirse, gidip uzanıyordum. Artık evim karavanım olmuştu, fabrikada akşam-gece benlik bir konu yoksa geceleri yatmak için mutlaka karavanıma gidiyordum, bazen hava iyi ise, yıldızları, ayı ve güneşin doğuşunu seyretmek için tavanın üstünde güvenlik görevlisinin nezaretinde, bazen üşenerek döşemeye serdiğim kilim üstünde, pike altında…
Her yolculuk sonrasında karavanı ellerimle yıkıyor, suyunu, benzinini, eksiğini, gediğini tamamlıyor, gerektiğinde hijyen konusunu; usulüne, adabına, kurallarına göre gerçekleştiriyordum.
Belki enteresandır; annem ve ablam dışında yaşamımda da hiçbir kadın yer almadığı için karavanım da erkekti, zaten esinlenmiş gibi; “Hoş Memo” adını da bu nedenle koymuş ve ön kapılara uzaklardan bile okunacak şekilde kocaman harflerle yazmıştım karavanımın adını.
Fabrikada işlerin rotasında ve uygun bir şekilde gidişini, yürüyüşünü dikkate alarak gerek patron Arif ve Arife’ye ve gerekse bebelere karşı görevlerimi yerine getirmiş olmanın huzuruyla kendime ufak bir tatil vaat ettim.
Her iki cenah da uygun gördü, “Hakkın” dediler, onayladılar, yaşamdaki tüm olmasa da bir kısım güzelliklerin benim olmasını.
Hiçbir program ve yükümlülük üstlenmeksizin, düşünmeksizin burnumun doruğuna doğru yola koyuldum. Öyle ki ben bene gerekliydim, yanıma bira bile almamış, ancak içmek için su, çeşitli meşrubat, konserve, ısıl işlem görmüş olsa da bir kısım sucuk, salam gibi şeyler, meyve, sebze, salatalıklar almıştım.
Buzdolabını tıka basa doldurduğum gibi yanındaki termos niteliğindeki Ice Mag denilen soğutucu kutuyu da buzdolabı boşaldıkça boşalan yerlere yerleştirmek için gereken yiyeceklerle desteklemiştim.
Maksadım her neresi olursa olsun, şehirden uzak, sessiz, sakin bir şekilde göğü, denizi, Mihrimah Sultan(13) gibi güneşin aya, ayın güneşe yerlerini bırakmalarını ve doğanın seslerini kendimle üleşmekti.
Düşündükçe yalnızlığım(14) değil, bu sefer Kanuni Sultan Süleyman’ın 17 yaşındaki kızı Mihr ü Mah Sultan geldi aklıma. Mihr ü Mah Sultan ve ellili yaşlarında evli-barklı olmasına karşın ona âşık olan Mimar Sinan da geçti zihnimden.
Yolun yarısına ulaşma çabasında olan Güneş adlı mühendis dâhil, hangi insan Mimar Sinan’ın yaşadığı aşkı yaşamak, onun gibi dev ve akıl dolu eserler bırakmak istemezdi ki?
XVI. Asır nerde, XXI. Asır nerde? Yaklaşık 500 yıl, 5 asır…
Deniz kıyısında, dalgaların salınımında, gecenin kör vaktinde yakamoz(15) ve servisimini(15) seyrediyordum. Ay monoton bir parlaklıkta tekerlekti. Masmavi gökyüzünde tek bir bulut bile, çıt bile yoktu(16)…
Günler günleri kovaladı. Sayılı gün çabuk geçermiş. Evet, tatili hak etmiştim, ancak ayarını, kararını ve dönmesini de bilmeliydim. Sondan bir evvelki günü ve geceyi denize doymamış olsam da bir orman içi, muhtemelen rüzgârın elleşemeyeceği ağaçların salınımında dinlenmeyi arzulamıştım.
Ulaşabildiğim ilk boşluk yere yerleştim, sadece ülkemden değil, dünyadan, âlemden uzaklaşarak yayılarak karıncalardan, gece ziyaretçisi olacak gece hayvanlarından çekinmiyordum.
Ortalıkta yiyecek içecek gibi cezbedici bir şeyler bırakmaksızın ve sonrasının sabahında toparlanıp geriye dönmek üzere karavanın üstüne uzanmıştım, altıma bir kilim, üstüme bir pike ve gerekebilir düşüncesiyle yedek battaniye ile sabah ufak bir kahvaltı sonrası gecikmeksizin yola koyulmak kararındaydım.
Doğal olarak bebelerime öncelikle, patronuma ve personelime geçeceğim yerlerden oralara ait hediyeleri karavanıma yüklemem şarttı, nasıl olsa Hoş Memo müsaitti! Küçücük bir örnek; Afyon’un lokumu gibi…
Eğer o ses karavanı görüp korkma fonksiyonlarının tümünü işleme koyup çığırmasaydı güzel bir geceyi yaşıyor olacaktım;
“Is there anyone? (Kimse yok mu?)”
İngilizcem felâket bir şekilde iyiydi(!);
“Here! (Here; Burada (Başına “I’m” koymam zor gelmiş olsa gerekti!)”
Dedikten sonra merdivenden inmek yerine, tepeden kendimi sarkıtarak yere atladım.
Gergin bir genç kızdı, korkmuştu, belki aşırı derecede, başını omzuma koyduğunda gerginliğinin limitine ulaşmış gibi kendini koyuvermiş, zapt edemediği mesanesini de ayaküstü boşaltıvermişti ayaklarımızın uçlarına.
Korkusundan dolayı ne kadar zamandır kendini tutuyordu ki, bir-iki dakika süren işlemden sonra, yüzü rahatlamış gibi aydınlanmıştı, ancak küçük bir göl oluşmasından dolayı utanmıştı!
Sırtındaki çantayı sandalyelerden birinin üstüne üstünkörü koyduktan sonra, unutamadığım İngilizce kelimeleri sıralamaya çalıştım;
“Sea? (Deniz?) Seaside? (Deniz kıyısı?) Duş! (Shower) New clothes? Yeni çamaşırlar?)”
Duş kelimesi İngilizce sanıyordum. Değilmiş!
“Have!” (Malik olmak!). O da kestirmeden gitmişti, başına “ I, Ben” koysa olmazdı sanki? Dedi gibime geldi sanki havlar gibi.
Benim bundan sonraki çabam ya Türkçe İngilizcesi gibi olacaktı; “Your name what” şeklinde “What is your name?” (What is your name; isminiz nedir? (Doğal olarak; “your name what”, diye İngilizce bir söz yoktur) yerine yahut da karşılıklı işaret dili kullanacaktık, İngilizce yahut Türkçe olmasında sakınca olmayan!
Duş suyunu ılıklaşmasını sağlayıp, ayaklarının altına paspası koydum, suyu hemen açmaması için Türkçe “Bırr!” diyerek üşüme hareketi yaptım, gözlerimi elimle kapatıp karavanın direksiyon tarafından kapıyı açıp içeri girdim, camı aralayıp elimdeki havluyu cama sıkıştırdım.
Görünmez olduğum kanaatindeydim. Sanırım utanacak konular yoktu, ya da kendimce yok etmiştim…
Beş-on dakika sonra gözlerini kapattığı kapkara gözlüklerle içme taklidi ile “Water (Su)” dedi. İngilizcem kıt olmasa söyleyerek yapardım espriyi. Gene de gayret ettim, paçalarımı gösterip, sonrasında başımı yıkama taklidi yaptım; “Again! (Tekrar!)” dedim.
Başını eğdi, kaldırdı ve gülümsedi. Doğrusu yaşamım boyunca böylesine düzgün dişlerle gülümsemeyle hiç karşılaşmamıştım.
Dolaptan su vermek isterken, “Cold or hot! (Soğuk ya da sıcak!)” dedim.
“Cold please, and I am hungry! (Soğuk lütfen ve acıktım, açım!)”
İşaretlerle çok iyi anlaşmaya başlamıştım, hungry derken karnına ovalama hareketi yapınca heceleme, telâffuz (pronunciation) durumuna bakıp onun Macar (Hungary) olmadığına kesinlikle inandım.
Masa ortada duruyordu, “Git buzdolabından istediğini al!” demek hem bana yakışmazdı, hem işaretle hem de kıt İngilizcemle anlatamazdım. Aklıma ne geldiyse masaya yığdım. Piknik tüpünü de yakıp kenarına koydum.
Yumurtaları kırıp tavaya koyduktan sonra, domates ve salatalığı önce koklayıp sonra ısırarak yemeğe başladı, bir ondan-bir diğerinden, tuz istemeden ve bir ara derin bir oh çekti sanki Türkçe gibi. Belki “Thanks God!” ya da “Allah’ım şükür!” demiş de olabilirdi içinden.
Çantasındaki ismi Denise idi, çantasında NL işareti vardı; (Nederland yani Hollanda) ve sitrikır halinde bir Türk Bayrağı yapışıktı muhtemelen Türkiye’de bir yerlerden alıp yapıştırmış olsa gerekti.
Nedense çok konularda İngiliz olmasam da Fransız’dım galiba, Fransız kaldığıma(17) göre. Karnını doyurup, içerideki lâvaboda ağzını yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra, kurda-kuşa yem olmaması, korkup tekrar koyuvermemesi için karavanın kapısının anahtarını uzattım kendisine, iki elimin avuçlarını birleştirip yanağıma dayayıp gözlerimi kapatırken.
Bu “Uyu!” demekti bana göre. “Sleep!” demeyi belki de yanlışlıkla “Slip (Kayma, hata. Ancak Türkçemizde paçasız ve bedene sıkıca oturacak biçimde dikilmiş erkek donu ve kredi kartıyla yapılan alışverişte ödemenin sonradan denetlenebilmesi için satıcının verdiği fiş, satış belgesi)” şeklinde seslendirmekten çekinip aklıma getirememiştim, ama “Tomorrow (Yarın)” demeyi unutmamıştım
Bunun anlamı; “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!” anlamındaydı. Kabinden sadece mayo ve havlumu almıştım. Çünkü benim karavanımla olduğum bir doğada sabahları ben denize giremezsem denizin deniz olmamak gibi bir hatası olurdu ki bu ormanda deniz bulmam zordu, o halde duş almak neme yetmezdi?!
Üstelik bu sabah (Maalesef imkânsızlığımla) denizle sohbetim yoktu paçalarını içine soktuğum çizmeler ve pantolonumla rastlarsam orman meyveleri toplama gayretinde olacaktım, sonrası belki de sabah yüzünü görünce tanıyamayacağım bir Deniz’le (Denise değil) tanışmak şeklinde olacaktı, hissediyordum, emin olamasam bile.
Sadece bir sırt çantası ile bana kadar ulaşması hayret etme hakkımı kullanmamı gerektiriyordu. Salatalık ve domatesi koklaması bana göre gene bir Türkiye özlemi gibiydi.
Nereden gelip nereye gittiğini fakir İngilizcem ile bilemezdim, o da bilmediği için değil, belki de başlangıcını İngilizce olarak yaptığından dolayı istemediğinden Türkçe konuşmuyor olabilirdi.
Bayrağın altında bir yazı olmalıydı; “Ben Türküm!” şeklinde, iddia etmem gerekliliği için, ne işime yarayacaktıysa? Görememiştim, zaten uydur-kaydır, şöylece bakmıştım çantasına, ayıp olmasın diye. Gecenin kör bir vaktinde bana sığınmış garip bir insancıktı, bildiğim o kadardı.
Sabah yaptığım yürüyüşten döndüğümde uyanmışsa, kahvaltı için bana yardım edeceğini düşünüyordum, sorma niyetindeydim. Karavanın kapısı önündeydi, benden önce davrandı söze, kapıdaki yazıyı merak etmişti;
“What is the meaning of Hoş Memo? (Hoş Memo’nun anlamı nedir?)”
En büyük hatayı yapmıştı kendinin Türk olduğunu söylemek yerine. Hiçbir yabancı Türkçemdeki “Ş” harfini “Ş” gibi söyleyemezdi, eğer öncesinde harfi görüp bilmemişse…
“Türk olduğunu niye saklamak gereğini hissettin, açık verdiğinin farkında mısın Deniz?
Boş bulundu;
“Ne gibi?”
“Ne gibi ve hiçbir yabancı “Ş” harfini senin gibi ve bir Türk gibi düzgün okuyamaz, söyleyemez, üstelik Türkçe sordum, Türkçe cevap verdin?”
“Başlangıçta çekincelerim ve korkularım nedeniyle İngilizce konuştum!”
“Şuna; ‘İngilizce konuşmaya çalıştım!’ desen daha doğru olacak, çünkü kıt İngilizceme karşın İngilizce kelimelerde telâffuz hataların dikkatimi çekmedi değil!”
“Peki! İstersen; ‘İtiraf’ de! Ailem orada olduğu için Hollanda’da okuyorum. Hem orada doğup büyüdüm. Türküm, evde Türkçe konuşuyoruz, adım evet, dediğiniz gibi Deniz. Felemenkçe yani onlar Dutch diyorlar, Almanca dışında bir kısım yanlışlarımı fark etmiş olsanız da İngilizceyi de biliyorum. Ailemin bir bölümü İzmir’de diğer bir bölümü Ankara’da…
Eğer ilgilenip bilmek, öğrenmek istiyorsanız daha devam edeyim mi?”
“Hesap verir gibi gücenik konuşmana gerek yok! İçinden geliyorsa anlat, bu arada toplanmaya, toparlanmaya çalışayım. ‘Yardım edeyim!’ dersen, ‘Hayır!’ demem, karanlık basmadan Ankara’ya ulaşsam fena olmayacak. Sahi senin yolculuğun nereye?”
“Ankara, desem?”
“İnanmam güç!”
“Her yıl olduğu gibi Amsterdam’dan uçakla ve aktarma ile ülkemin bir insanı olarak İzmir’e geldim. İlk kez sezon ödevim için otostop yapma heyecanı aradım, ama korktum…
İzmir’de motosikletli birine el kaldırdım, yani bir bakıma şaka gibi. Ama durdu ve aldı beni o amca, Turgutlu’ya kadar. Turgutlu’da minibüse el kaldırdım, durdu, aldı, ama para istedi, maksadım otostop yapıp para harcamadan Ankara’ya ulaşmak olduğundan ‘Yok!’ deyip inmek istedim. Çünkü öykü yazmak gibi tatil ödevi de olan bir hobim var…
Yolculardan biri ödedi, Salihli’ye kadar o minibüsle geldim. Oradan bir kamyoncu amca ismini hatırımda tutamadığım bir ilçeye bıraktı beni…
Arkasındaki kanepede anne, babası olan arabayı kullanan bir abla aldı beni sonra. Konuştu benimle. Bir yerlerde durup karnımı doyurdu ve para vermek istedi. Paramın olduğunu, yaşadıklarımı ödev olarak yazmam gereği nedeniyle dileğimi söyledim, o da Uşak’ta bıraktı beni…
‘Yolcu, yolunda gerek!’ diyerek devam ettim yürümeye ve karanlık çöktü. Güneş Abi, ayıplanma sahnem hariç seni bu görev öykümün neresine sığdıracağımı bilemiyorum şimdilik…
Üstelik şans mı desem, henüz dileğimi söylemedim, ama beni Ankara’ya götüreceğine dair güzel duygular var içimde…”
“Neden olmasın küçük abla? Yol boyu beni biraz İngilizce çalıştırırsın! İngilizcemi ilerletmiş olurum, böylece. Belki Hollanda adresini verirsin, okulunun veya derslerinin olmadığı bir zaman yeğenim Nazmi de B Sınıfı Ehliyetini alabilirse yeğenlerimle birlikte yaşadığın ülkeyi gezmek için bu karavanla gelebiliriz…
Hadi yardım et, toparlanalım, yol pek kısa değil. Benim dileğim seni önce dilediğin adrese bırakacak olsam da mutlaka yeğenlerimle tanıştırmak. Ankara’yı biliyorsundur mutlaka, ama hep beraber sana ikramda bulunmak isteriz…
Tabii yanımda gitmek, sohbet etmek yerine içeride kitap okumak, yatmak, uyumak o da senin tercihindir, karışamam.”
“Abi, beni yanında istemiyorsan açıkça söyle, sizinle yola çıkmam, ormanın içinde kaybolma hakkımı kullanırım. Kurtlar, çakallar yerine bakarsın iki ayaklı ayılar bulurlar, yerler beni, belki gazetelerin üçüncü sayfa haberleri bile…”
“Orda dur bakalım küçük abla! Bu, ya da herhangi bir araçta şoför yalnızken mi rahat olur, yoksa yanında ‘Can yoldaşı’ diyeceği bir yol arkadaşı olunca mı? Beyninde kurgula lütfen ve acele küsmeni de sana yakıştıramadığımı bil. Atla arabaya ve gül, çünkü somurtmak değil, gülmek sana yakışıyor!”
“Gerçekten şımarma hakkımı kullanabilir miyim?”
“Sen şımarmazsın, gözlerin güler. Şımarma hakkı değilse de ben sevme, sevinme, mutlu olma hakkımı kullanırım, daha gün bile dolmadan. Hadi bin arabaya besmeleyle, güzel Türk Kızı Deniz!”
“Peki, iyi abi!”
Suskunca yol aldık, 90-100 Km kadar, benzin almak için bir benzinlikte durunca, sataşma hakkımı kullanmak istedim;
“Umarım, böbreklerin rahattır!”
“Koz verdim ya, beni böyle devamlı utandıracak mısın?”
“Yok! Bu sondan bir ya da iki evvel ki utandırma hakkım olacak. Önce yeğenlerime söyleyeceğim. Sonra ihtiyaç halinde; bir de seni bırakırken dayındı değil mi, onlara söyleyebilirim!”
Çantasını aldı arabadan ve eliyle işaret ederek; “Buyur!” diyerek gidiş istikâmetine doğru yol gösterdi.
“Bir tanem, güzel kız. Dediğim gibi, bir tam gün dolmadı. Beni tanımıyorsun, peki şakalarımı böylesine küseğen hareketlerinle abartmıyor musun? Beni haksızca sığıştırmaya çalıştığın kareden çıkartıp da bana öyle bakmaya çalış lütfen!..
Yeğenlerim patronum dışında kimsem yok benim. Ağabeylerim de, ablam da kendilerini yaşıyorlar. Seni bir şaka sözümle yitirmek aklımın ucundan geçmez. Söz veriyorum, bir daha seni üzüp, kızdırıp, küstürecek bir eylemde bulunmayacağım. Sen de etme, eyleme gel, bin hadi!”
İlk kez canımın yandığını hissettim bakışlarında, dediğim gibi 24 saat bile dolmadan. O inkâr edilmeyecek altıncı hissiyle arabaya bindi isteksizce gibi, çantasını ayaklarının dibine bıraktı, dört numara gibi büzülerek kollarını göğsünde bağlayıp dudaklarını büzüp hareketsiz bir şekilde ileriye bakmaya başladı.
İlk yanlışımda beni terk etmek için değil, beni yamultmak şeklinde esareti altına alacak zalim bir despot, zorba, diktatör başka ne gibi isimler gerekiyorsa öyle biri gibiydi. Olayı soğutmalı, şaklabanlık modunda onu güldürmeli, hakkım ve haddim olmamasına rağmen yumuşatmaya çalışmalıydım.
Elimi uzattım kollarına, silkeledi, oralı olmadı, yüzünü bile çevirmedi, konumunu, durumunu değiştirmedi;
“Küsme, demiştim!”
“Küs değilim!”
“Tavrından belli!..
Biliyor musun, sen gül dalında gonca, hele ki aramızdaki yaş farkını ve yaşadığımız kısa süreyi dikkate alırsak ben çölde kaktüs olmama rağmen, sana karşı aşırı bir boyutta ilgi duymaya başladım…
İstersen ayıpla ve izin almana gerek yok, istediğin an, arabayı durdururum eylemin için, ama gerçeğimi söylemek istiyorum. İçimdeki ilgi değil, beni fethettin, sevmeye başladım seni…”
“Aman! Aman! Uzak dur! Özür dilerim, ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü(18)! Üstüme başıma kusmadan, ses çıkarmadan beni Ankara’ya götüreceksen götür, ya da Afyon’da indir, ben otobüslerle giderim Ankara’ya, otostop yapmam gereksiz bu moralle…”
“Bu kadar kızdın demek, seni sevdiğimi söylememe?”
“Sizce? Benim utanmamam için o an olaya ses çıkarmayan, duş alırken kendini saklayan, saklanan adama ne oldu? Yaş farkıymış! İnsan yaşamında gerçek olarak bir kere sever(19) ve bunu gerçekleri saklamaksızın bilir! ‘Galiba, keşke, sanırım ki…’ yer almaz dürüstlüğünde asla…”
“Bunları okulda mı öğrettiler, ya da öğretiyorlar kızlara, genç kızlara, kız çocuklarına?..”
“Bir kadının hissettiğinde söylediği, eksiği olan, ancak karşısındakinin anlamadığı sözler…”
“Ne dediğini bilmiyorsun sen küçük abla. Bak Afyon’a geldik, sana çay ısmarlayacağım, yeğenlerime ve patronuma bir şeyler alacağım, sen de al istersen…
Sonrasında gönlümü ve Hoş Memo’nun kapısını açık bırakacağım. Gelir girersen mutlu olurum, girmezsen yaşamamın değeri kalmaz, bundan sonraki kilometrelerde. Senin hüznüne neden olmak üzüntüm, Tanrının dediği olur!”
Çantasını almaya hamle ederken sordu;
“Kısaca söylemek istediğin ne?”
“Çok acele, ama kesin ve kararlı olarak bana hükmettin, seni seviyorum!”
“İllâ ve mutlaka küsüp seni dürtüklemem gerekli miydi?”
“Kendimde değildim ki, gerçekten sezilerine güvenip inanarak beni iteklemen gerekmiş!”
Başka söz etmedi Deniz küçük yaşına rağmen, koskoca bir adam olmamı önemsemeyerek bir yerlere doğru yöneldi, sanki önceden biliyormuş gibi.
Genelde sevenlerin, karşılıklı olup olmamasına önem verilmeksizin aptal olduğu söylenir, kısmen değil, yaklaşık % 90 civarında aptal. Be birader (bu; “birader” ben oluyorum!) her yıl Türkiye’ye gelen bir genç kız, yaşadığı sürenin yarısı kadarını İzmir’de, yarısı kadarını da Ankara’da tüketiyor ve meselâ İzmir-Ankara arasında otobüsle gidip geliyorsa Afyonu nasıl bilmezdi ki?
Hele ki Akdeniz’i;
“26 Ağustos, gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.
Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,
Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar…(20)”
Ben marketten aldıklarımı Hoş Memo’ya getirirken, yani taşırken bir hayli zorlanmıştım. Direksiyona oturmuş, belirli bir saat için sözleşmemiş olmamıza rağmen umutla bekliyordum onu.
Bir süre sonra elinde birkaç poşetle birlikte iki soğuk kahve almıştı ikimize de.
Yanıma otururken;
“Sevindim, hem de çok, hatta mutlu olduğumu bile söyleyebilirim!”
“Bir Java Chip, soğuk kahve için mi?”
“Hayır, bana geldiğin için…”
“Menfaatim için geldim, bu vakitte otobüs ara, yer bul, vakit harca…”
“Yalan, değil mi?”
“Evet! Haklısın! Bir an daldım, haksızlık edemem!”
Anlamını çözemedim, usulca ve sessizce çıktık yola. Ortamın gerginliğini yok etmeliydim;
“Hadi, bir şarkı söyle de affedeyim seni!”
Öyle bir baktı ki, canımın yanması bir yana, yüreğimin yağlarının erimesi diğer yana, Kanım da çekildi sanki iliklerime kadar.
“Küçücük bir civcive karşı yapılmayacak yanlışlıkları yap af dilemen gerekirken, affedeceğini söyle, öyle mi? Yani patavatsızlığınla; ‘Arabayı yana çek, ineyim!’ dememi, bekler gibisin…
Hiç olmazsa; ‘Kırdım, üzdüm, barışalım!’ deseydin, belki o zaman içimden gelerek şarkılar söylemeye gayret ederdim, sesim güzel olmasa da…
Hele ki bu soğuk kahveyi de içtikten sonra…
Hey! Ne yapıyorsun?”
Bir yonca yaprağına gelmiştik.
“Geri dönüyorum, yola tekrar çıkacağım başladığımız yerden ve tekrar başlayacağım yolculuğumuza; ‘Seni kırdım, üzdüm, barışalım!’ diyerek…”
“Delisin!”
“Ama mutluyum, yeter ki gülümse, gül, suratını asma, küsme, ne dersen de, bağır, çağır, ama hep Deniz ol!”
“Saçmalamaz, üzmez, güzel sabahlara erken ulaşma gayreti yaşamazsan ben hep Deniz olur, sana şarkılar da söylerim, erken denilmeyecek cümleleri de söylerim…”
“Yanlışlığımda hafifçe öksür, ikaz etme, hadi kahveni bitir ve öncelik hangisine verirsen o şarkıya başla, biliyorsam katılırım sana…”
“When I was just a little girl (Henüz daha küçük bir kız iken)”
“When I was an old man (Yaşlı bir adam iken)”
“I asked my mother, what will I be? (Anneme sormuştum, nasıl olacağım ben diye?)”
“I asked my mother, what will I be? (Anneme sormuştum, nasıl olacağım ben diye?)”
“Will I be pretty, will I be rich? (Güzel olacak mıyım, zengin olacak mıyım?)”
“Will I be handsome will I be rich? (Yakışıklı olacak mıyım, zengin olacak mıyım?)”
“Here's what she said to me. (İşte annemin söyledikleri bana)”
“Here's what she said to me. (İşte annemin söyledikleri bana)”
Ve beraber söyledik, solo gibi, ikinci bölüm için susar gibi;
“Que Sera, Sera, (Que sera, sera)
Whatever will be, will be (Olacak, kaderde ne varsa)
The future's not ours, to see (Geleceği görmek elimizde değil)
Que Sera, Sera (Que sera, sera)
What will be, will be… (Olacak, ne olacaksa...) (21)”
Onun içinden geçeni engellemem kesinlikle mümkün değildi;
“Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar
Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın
Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın…(22)”
Onun da benim içimden geçeni engellemesi…
“Geçmesin günümüz sevgilim yasla
O güzel başını göğsüme yasla
Birleşebilir mi ah aşk ihtirasla
O güzel başını göğsüme yasla(23)”
“Sesin güzelmiş, beğendim, hayran kaldım.”
“Sizin de…
Sadece sevgilin değilim, dolaysıyla başımı size yaslamama gerek yok…”
“Hoppala! ‘Sen! Sen!’ derken, neden ‘Siz’ denemeye döndük ki? ‘Etkilendim, seni seviyorum!’ dediğim için, değil mi? Civciv, serçe geçmesin günümüz uzak uzak, ben beklerim, eğer beni istersen seni bekleyişim sonunda. İstemezsen ben kaybederim mutlaka, ama şunu bil ki Deniz, bu kalbe senden sonra kimsenin hükmetmesi mümkün değil…
Bazı tesadüfler vardır ki insanların kaderidir, alın yazısıdır. Ben kadere inanırım. Şimdi susuyorum, ne zaman ki seslenirsin…”
“Susmayın! İçinizden ne geçiriyorsanız söyleyin, belki hoşuma gider…”
“Siz?”
“Yok! Bu; böyle olmayacak…”
“Sakın sözünün devamı olmasın. Sen bana emanetsin, seni evine teslim etmeliyim centilmen bir abi olarak. İnsan hafızası unutmaya meyilli(24), sen de yaşamındaki bu 24 saati unutuverirsin, olur, biter!”
“Peki, ben de susacağım Ankara’ya beni dayımlara teslim edinceye kadar. Adresi söyleyeyim, herhalde navigasyonla bulursun Ağbi…
Bir ara durursan ben karavana geçeyim, sen rahat rahat sessizce kullan arabanı…”
“Peki, ama yanımda nefes alaydın, benim için iyi olurdu!”
“Mutlu mu olurdun?
“Evet!”
“O halde kalıyorum!”
“Mutluyum!”
“Ben de! İnanman gerek!”
“İnanıyorum!...”
Çenem düşük, nefesinden, varlığından o kadar mutluydum ki;
“Benim telefonum kapalı, seninki de mi kapalı yoksa arayan-soran yok da…”
“Ne demezsin? Neredeyse yola çıktığımdan beri on beş dakikada bir tekmil vermekten bıktım, yurt dışından ayrı, içeriden ayrı. Ben de temelli kapattım. Dur bakayım aklıma geldi; yazacağım tatil görevim için fotoğrafın gerekli, birkaç poz fotoğrafını çekebilir miyim?”
“Görevin için tamam da, unutacaksan çekmenin gereği var mı? Karavanın fotoğrafını çek, olsun bitsin!”
“Kim söyledi ki unutacağımı?”
“İki de bir ‘Bırak beni!’ diye sitem ve tehdit ediyorsun karavandan, benden ayrılmak için. ‘Başımı omzuna yaslamam!’ dedin!”
“Bunların anlamı; unutmak mı?”
“Benden haz etmediğin yanlış mı?”
“Kocaman bir adamsın, kalbin var, kısa bir süre içine sığdırmış olsan da sevdiğine de inanıyorsun, ama anlamıyorsun. Dur bir kenarda Hoş Memo ile birkaç kere alayım seni!”
“Peki, sen de seni almama izin verecek misin?”
“Evet, ama kısıtlı…”
“Ne demek bu, şimdi?”
“Anlayacaksın, demek!”
Bir cepte durdum, birkaç değil, 8-10 poz çekti sanki “Şöyle dur, böyle dur, bana bak, Hoş Memo’yu işaretle!” şeklinde emirler vererek. Bu sırada sessizde olan cep telefonu birkaç kez titredi, aldırmadı bile, işi bitince de gene kapattı, gerçekten gereğinden fazla bunaltmış olsa gerekti onu devamlı olarak arayanlar…
Fotoğraf çekme sırası bana gelince gözlerini şaşılaştırdı, çenesini bir yana kaydırdı, Hoş Memo yazısının görünmesine dikkat ederek;
“Çirkin olmana gerek yok ki!”
Yani kaza-maza olur, ağzım-burnum eğrilir, bükülür, kör-sağır-dilsiz-çolak-molak olur da çirkinleşirsem, sevmeyecek misin beni?”
“Klâsik söz; ben senin ağzını-burnunu değil, seni, bir civcivi sevdim ve ahdim; ömrümün sonuna, yani ölünceye kadar bu tavrı, bu yemini taşıyacağım. Hadi düzgün ol civciv…”
“Hayır! Ya böyle çek, ya da ı-ıh!”
“Peki, hatıra her şekilde değerli, hiç olmazsa ikinci karede çeneni düzelt bari…”
“İçinden geçeni anladım, peki!”
“Neymiş, içimden geçen?”
“Cüretin!”
“Hep böyle lâstikli, esnek, anlaşılmaz cümleler, kelimeler kullanmak âdetin midir?”
“Saklananlar ve içini gizleyenler için, evet!”
“Anlamadım, didişmeyeceğim, pes! Yoruldum Deniz! Ne yaptım ki sana bu kadar kısa bir zaman içinde, eziyet etmekte sınır tanımıyorsun! Sadece bir anda bana hükmettin, sevmeye başladım, seviyorum seni ve sevmekten de asla vazgeçmeyeceğim!”
“Umut fakirin ekmeği, ye Güneş ye, derler. Adınız Güneş’di, değil mi?”
“Allah beni ne yaparsa yapsın! Âmin!”
“Sıkışınca Allah’a sığınmaya kalkışma lütfen! Bak ne güzel Deniz-Güneş sohbet ediyoruz!”
“Doğru mu? Sohbet? Öyle mi? Kör bıçakla doğruyorsun, acımasız ve bunun adı sohbet! Kız, seni alacak olan yaşamaz, ölür(25)! Hadi bin arabaya! Yolcu yolunda gerek! Dilim kurudu, sana lâf yetiştirecem derken. Sen de su ister misin?”
“Bu huyun çok güzel, kin tutmuyorsun! Evet, lütfen, ben de bir şişe su alayım!”
Arabaya bindi Deniz. Suları alıp ben de bindim. Yola koyulduğumuzda vites tablasının arkasına koyduğum su şişesini alıp kapağını açıp bana uzattı.
Bir çırpıda yarısını içip ohlayıp; “Allah’ım çok şükür!” dediğimde benim şişemde kalan suyu içiverdi, o da bir çırpıda…
“Ne yaptın civciv? Ya benim yaram, berem, uçuğum-kaçığım, hastalığım-mastalığım varsa?”
“İyi bir insansın, senden bana kötülük bulaşmaz!”
“Bu sözü daha önce de söylemiştin, sen de iyi ötesinde iyisin, sadece yıldızlarımız barışık değil gibi. Aksi takdirde 24 saatte içime sığman mümkün değildi.”
“Anlamı?”
“Kabullenmediğin şey!”
“Tekrarlaman zor geliyor olmalı?”
“İçinden gelerek sorsan, hem inansan bin kere bile söylerim, ama yok! Yok, güzel kız! Bana acımanı da asla istemem!”
“Peki, sustum! Ama şimdilik!”
“Şimdilik” olayı, susarak Ankara’ya navigasyon ile dayısının evine ulaşıncaya kadar sürdü.
Hediye paketlerini ben aldım, çantasını kendi.
Zili çaldım;
“Dayısı bu kızı yolda buldum, adresi söyledi, aldım getirdim!”
“Buyursaydınız!”
“Sağ olun efendim! Yorgunum, ailem yok, ama yeğenlerim var, onlara uğramalıyım, yarın da mesaim var!”
“Peki, arasak sizi, meselâ; ‘Çaya buyurun!’ der gibi?”
“Doğru! Yolda bulduğum hanım kızınızla aramızda böyle bir konuşma hiç olmadı. Size fabrikanın kartlarından birini vereyim. İyi akşamlar…”
Deniz sevdikleri ile karşılaşınca ben ortamdan silinmiştim, dolaysıyla “Allahaısmarladık!” diyemedim. Sanırım o da “Defol!” deme hazırlıklı olarak; “Güle güle!” demeyi akıl etmemiş olsa gerekti. Hem zaten demezdi de, onun yerine aklımdan geçirdiğimin farkındayım; Çünkü beni seviyor olsa da; “Bir musibet, bin nasihatten evlâ!” değil miydi?
Yeğenlerim geldiğimi Hoş Memo’nun sesinden anlamışlardı, karşıladıklarında etkileyici bir tezahüratları vardı;
“Hoş Memo’yu, buzdolabını, yanındaki termosu hepsini boşaltın, hepsi sizin!” dedim.
Onlar için aldıklarıma göre iki poşet fazla idi. Fabrika personeli için aldıklarımı ayrı bir yere koymuştum, hem oldukça cüsseli poşetlerdi.
Getirilen poşetlerden biri patrona aitti. Ötekinde büyükçe bir ekmek kadayıfı ve iki kutu kaymak vardı, benim akıl edemediğim, akıl edenin kim olduğu belli.
Bebelerden ayrılıp da eve yöneldiğimde, navigasyon nedeniyle açık olan cep telefonum titredi mesaj olarak;
“Beni (belki de son defa) görmek için vaktin kalmamış, üzüldüm, teşekkür ederdim, hayır duam belki yarardı size…”
Anında cevap yazdım;
“Hâlâ “Siz!” davul-zurna; caz örneği(26) ve hâlâ eziyet?”
“Sitemli kelimeler yerine seslensen zarar mı ederdin? ‘Mutlu olurum!’ dedin, mutlu ettim seni, sen tek kelime üzerinde durup da neden beni mutlu etmekten uzak durma gayretindesin ki?”
Üzmek bana yakışmazdı, arayan numarayı tuşladım hemen;
“Efendim sevgilim!”
“Ne? Ateşin mi var senin? Hasta mısın? Dayın hemen hastaneye yetiştirsin seni!”
“Telâş etme, sadece mutlu olmanı istedim!”
“Yani içten değil, hüsnü kuruntu konusunda uçmuşum!”
“24 saat içinde öylesine alışmışım ki sana, hep yanımda ol, hep sesini duyayım, canım sıkıldıkça küseyim, somurtayım…”
“Yani beni üzmekten zevk alıyorsun, doğru mu anlamışım?”
“Yok! Öyle bir şey aklımdan geçmiyor, böyle yapınca beni daha çok seveceğini, sevginde doruğa çıkacağını, sana ihtiyaç duyduğumu hissedeceğini umuyor, inanıyordum…
Güneş, ben sevmeyi bilmiyorum, senin sevgini anlamakta da zorlanıyorum. Senin gibi sevmeyi öğret bana. Seninle olmayı, seni kazanmayı istiyor, diliyorum. Sensiz kalmak aklımdan geçmiyor, anlamını çözemiyorum, yardım et bana! Bu sevgi, hatta daha ilerisi aşk ise anlat bana, öğret, yaşamadığım bir şeyi yaşamaya başladığıma inanıp şükrederken tut ellerimden…”
“Ellerinden tutmam için yanında olmam, gözlerine bakmam, nefesini hissetmem, kalbinin sesini duymam gerek, yani kısaca seni bana vermen, senin ben olman gerek! Başarabilecek misin?”
“Çabuk gel, ya da iste beni, şekillerde, sözlerde değil, beni şu an mutlu ettiğin gibi, öğreteceğin gibi ben de seni mutlu edeyim…”
“O zaman sabret ve bana izin ver; ‘Civciv’im’ diyeyim sana. Yarın Cuma. Fabrikadaki bir haftalık eksikliğimi tamamlamam gerek! Cuma Müslümanı(27) olarak Cuma görevim de var. Seni yeğenlerimle de tanıştırmak istiyorum ayrıca…
Sana ve bize katılmayı isteyecek yeğenlerine uygun olan vakti söyle Cumartesi için. Ben yeğenlerimi sizlerin programınıza uydurmaya gayret ederim. Belki o arada elinden tutmam mümkün olmayabilir, ama sana mutlaka vakit ayıracağım, beni, benim seni sevdiğim gibi seveceksin!
“O zaman bana ayıracağın zamanı özlemle bekleyeceğim, içimden gelerek. İyi geceler!”
“Allah rahatlık versin Civciv’im…”
Beynim meşgulken, bir haftalık iş boşluğunu birkaç saat, hatta bir-iki gün içinde doldurmam mümkün değildi. Ayrıca üç Cumayı mazeretsiz olarak kaçıranın dinden çıktığına dair Kur’an’da olmayan bir safsata ile de yüklüydü beynim, ilerideki camiye gitmek için mutlaka servis çıkarmam gerekliydi. Çünkü ben dâhil erkek personel ve işçilerden bir kısmı Cumayı kaçırmamak konusunda istekliydiler ve benim bana ve onlara bunun geçersizliğini anlatmam çok zordu.
Öğleden sonra işleri tam toparlama aşamasındayken, Güvenlik Görevlisi; “Hollanda’dan bir akrabanız ziyarete geldi!” deyince aklımdan ne biliyorsam, ne plânlamışsam hepsi uçuverdi.
Ehlen ve sehlen(28) gibi, ama itiraf etmekte zorlansam da handiyse ayaklarımın topukları popoma çarpacak şekilde fabrikanın kapısına doğru koştum. Üstelik Arif ve Arife’ye “Nasıl, nereden ve ne şekilde” akraba olduğumuzu anlatamayacak olmanın şaşkınlığını yaşamaksızın.
Akraba gibi sarıldığında fısıldadı;
“Özledim, sabredemedim!”
Kuvvetlice seslendim;
“Hoş geldin! Hoş geldin bizim kız! İnsan haber vermez mi yahu? Doğrudan dayınlara gittin tabi, değil mi?
Sanırım tezahüratım yeterliydi, onu odama doğru yönlendirirken, izin istemeyi unutmadım;
“Masama otur, istediğin gibi karıştırabilirsin! Bana toparlamam gereken işler için yarım saat kadar izin ver lütfen!” demeye çalışırken sekreterin telefonu ulaştı kulağıma ve korkum dağları beklemeye başladı, gören söylediyse, ya da bizzat kendi şahit olduysa şeklinde.
Boş, bomboş dönemezdim, dokundum dudaklarına, o da dokundu sadece.
Deniz masamı karıştırma hakkını kullanmış son karalamam dikkatini çekmişti;
“Meçhul Sevgilinin saçları;
mutlaka siyah
irsiyetten tek-tük beyazlarla bezeli
(olabilir!)
koparılmayan, eksiltilmeyen…
Gözleri; yeşil, mavi…
ı-ıh!
illâ koyu kahverengi,
siyaha yakın
Burnu?
hokka ya da mantı…
Dudakları;
Endülüs’te raks, kendinden
Sesi;
hem rast, hem hüzzam
sol anahtarı gereksiz
başlangıçta pes, sonda tiz; “Do!”
Elleri;
şefkat işleyen
Kolları;
sevgi, saygı dolu
Ayakları;
asla geri gitmeyen
Boyu;
boyuma uygun,
azıcık kısa da olabilir
(sakıncası yok!)
Hava gibi, su gibi, ekmek gibi
ihtiyaç
ve kısaca;
“ben” olmalı(29)!”
Patron beni istiyordu, zaten belâ geliyorum demez, gelirdi habersiz!
“Anlat bakam bizim oğlan! Hoş geldin!”
“Valla Arif, dükkâna yani fabrikaya ne sen, ne de ilgililer adam gibi usulünce bakmak değil, hiç bakmamışsınız yahu! Geldiğimden, akşam-geceden şimdiye kadar göbeğim çatladı yahu, az bir işim kaldı…
Tamamlayayım, o zaman sohbet edelim, olur mu? Yani senin deyişinle; ‘Yediğim-içtiğim değil, gezip-gördüğüm ve etrafıma bakınıp-bakınmadığım önemli! Hemen söyleyeyim; şimdilik ‘Garp Cephesinde yeni bir şey yok(30)!’ Sanırım merakın gitti, ilgiliye de iletirsin artık!”
“Olmaz! Arife yaprak sarma falan yaptı, akşam bizdesin!”
“Peki, olur! Ama yarın ve Pazar günü için yeğenlerime söz verdim. Hatta misafirleri varmış, karavan onları almaz, iznin olursa ve bizim midibüslerden birini verirsen memnun olurum. Mazotu benden, amortismanı kadar mazot da benden!”
“Defol odamdan! Mazotmuş da, amortismanmış da…
Fabrikaya gelir gelmez el at, kırk yılın başında bir dileğin olsun…
Sahi, yahu biz daha kırk yaşına ulaşmadık ki! Peki, nasıl oluyor bu kırk yıl hatırı? Beraber kahve içmişliğimiz var, ama sanırım bunun hesabı yapılamaz…
Neyse sen, gene de her ihtimale karşı defol, kaybol, akşama ortaya çık!”
“Defoldum Arif!”
Deniz beni ziyarete gelmiş, kimse neşemi bozamazdı, ama kulağı delik olan Arife’ye Deniz’le akrabalığımı nasıl anlatırdım bilemiyordum, morarırken. Şeceremi biliyordu çünkü.
Deniz sen de önceden doğru-yalan söylemek için bana danışsaydın ya kuzum, yani pardon; Civciv’im!
Odama uğradığımda yerinden kalktı hemen ve dile geldi;
“Şiir de yazıyormuşsun, tarif ettiğin kim?”
“Kim olabilir sence, hayalimdeyken, gerçeğim olan tabii…
Patron eyledi beni, eksiklerimi tamamlayıp hemen geleceğim.”
“Ama koşarak…”
“Ama koşarak saniye eksiltmeden…”
“Seni hiç üzmeyeceğim!”
“Bileceğim, hatta biliyorum, ben de sana göre ne eksiklerim varsa hepsini tamamlayıp öyle çıkmaya gayret edeceğim karşına…”
Kapımı dışarıdan kapatmakta zorlandım.
İşlerimi çabuk bitirdiğimi sanıyorum, ayak seslerimi duymuş, daha doğrusu tanımış olmalıydı ki karşıladı beni. Elinden tutup masamın önündeki koltuğa oturttum, yakın olmak için sehpayı alıp yakınlaştım ve sehpa üzerine oturdum.
“Gelmene sevindim. İsteğin ne Deniz…’im? Söyleyişimin sakıncası var mı?”
“Bilakis sevindim. İsteğim sonsuza kadar benim olman, beni sahiplenmen!”
“Sana, bana bağışladığın süre içinde; ‘Seni seviyorum!’ dediğim hatırımda. Peki, beni istiyorsun, sen bana böyle bir söz, yani beni sevdiğini söyledin mi hiç?”
“Hayır! Çünkü bilmiyorum, öğret bana!”
“Peki, sana biraz daha yaklaşmama izin ver!”
Saçlarını koklayıp alnından öptüm.
“Bu bir vaat, bu; yaşım-başım ne olursa olsun saygımın başlangıcı, sevgimin işareti…
Gözlerime bak, tıpkı benim gibi, derinlerine in ve bir elini benim kalbimin, diğer elini kendi kalbinin üstüne koy. Sesler, gürültüler, gümbürtüler, ne ad verirsen rezonans halinde iseler; ‘Kalp, kalbe karşıdır(31)!” hissediyor musun?”
“Nasıl hissetmem ki?”
“Peki, şimdi seni öpmeme izin ver! Bu öpüş asla cinsel içerikli, ne yiyecek gibi, ne de bir sülük emişi gibi olmayacak…”
Dudaklarına dokunduğumda, dudakları ilk alelacele şekillendirişi gibi sıkı sıkıya kapalıydı, neredeyse dişlerini sıkarak destekler gibi, kasılırcasına kapalıydı ağzı.
“Bu sevgimizin başlangıcı olacaktı, kalplerimizin ritminde bir değişiklik olmadığının farkındasın sanırım. O halde değişikliği hissetmen için benim gibi yap, hisset beni, benim seni hissettiğim gibi…”
Öptüm, Deniz de beni öptü, kalplerimizin gümbürtüsünün oda dışına taşıp duyulabileceğini düşündüğüm için çekindim
“Seni seviyorum Civciv’im!”
“Seni çok seviyorum Güneş’im!”
“Yarına kadar, üstelik kısıtlı bir şekilde yaşama düşüncesiyle sabretmem zor olacak!”
“Ya benim için Güneş’im? Ya daha sonrası, gerçi son senem, mezun olacağımı sanıyorum, ama tahsilimi tamamlamam için Hollanda’ya dönme zorunluluğum, senden kilometrelerce uzağa!..
Üstelik seni tatil ödevime nasıl sığdıracağım, sensizliğe nasıl tahammüllü olacağım. Doymadım, doyamam da sana, teselli et beni, düşünmekten kurtar, öp, ayılt beni!”
“Hemen gideceksin ve sabredeceğine dair söz vereceksin, ancak o zaman öperim seni!”
“Nasıl? Ama peki!”
Öptüm, öptü o da!
Taksi çağırdım, bindirdiğimde şoföre muhtemel bedelini ödedim;
“Kalırsa senin, yetmezse adres belli, adım Güneş, haber bırakırsın, ya da geçerken uğrarsın telâfi ederim. Hanım kızımızdan lütfen kesinlikle para almayın!”
Sekreter ve onun yanından pencereden uzanan patronun başı, akşam ikram edilecek yaprak sarmalarının bana pahalıya mal olacağının müjdesi gibiydi!
Elinde kırılmak için kalemi hazır olan bir Hâkim ve soruşturmada engel tanımayan bir Savcı yemek öncesi cellâda gerek görmeksizin İdam Kararı vermek için beklemekteydiler. Olayın kesin bir şekilde sonuçlanması için zaten Hâkim ve Savcı yeterliydi.
Soruşturma başladı.
“Kimmiş bu Hollanda’dan akrabamız? Bir çay-kahve bile ikram etmeden, bizi tanıştırmadan 10-15 dakika içinde salavatladığın?
“Otostop yaparken karavana alıp Ankara’ya getirdiğim Hollanda’da tahsilde olan bir hanım kız. Teşekkür etmek için gelmiş. Kendisine kart-mart vermedim, adres falan söylemedim vallahi, billâhi. Kusuru; beni akrabası gibi hissedip Güvenlik Görevlisine; ‘Akrabasıyım!’ demesi. Herhalde ‘Ben otostop yaparken beni karavanına alıp getiren abi!’ diyemezdi, de mi?”
“Külâhıma anlat sen onu Güneş! Arife! Sen bizim çocuklara söyle, bir çuval pirinci şimdiden hazır etsinler, kokmaz, bozulmaz nasıl olsa. Kurbanlığı da vakti gelince satın alırız. Canım da öylesine bir etli düğün pilâvı istiyor ki, demeyin gitsin!”
“Fol yok, yumurta yok! Bu ne acele yahu?”
Arife erinmeksizin yerinden kalktı, renkli duvar takviminden bir sayfa koparıp külâh yapıp önüme koyduktan sonra; “Anlat!” diye emretti, sanki.
“Bitti!” dedim sadece. Sonra, aklıma yeni gelmiş gibi ekledim;
“Arif, midibüslerden birini rica etmiştim, hani ‘Defol!’ demenin arifesinde misafirleri de olan bebeleri gezdirmem için. Hatta yaşlarını uygun gibi gördüğüm için bizim Nazmi ile bu kızcağızı tanıştırmak da içimden geçiyordu…”
Arife külâhı iyice önüme ittikten sonra;
“Yalan!” diye bağırdı, “Güleyim bari! Hah! Hah! Hay!” Nerdeyse yer-gök inledi sandım, korktum, az kaldı kampta koyuveren Deniz gibi olacaktım, aman kulağına varmasın, zaten içimden şaka olarak geçirmiştim.
“Doğru!
“Hangisi? Yalan söylediğin mi? Nazmi mi?”
“İkincisi desem de, nasıl olsa inanmaya niyetin yok! En iyisi; ‘Ne düşünüyorsan o!’ diyeyim. Birincisi; bu genç yaşımda bana kıymayın! İkincisi; kızcağız daha okuyor! Üçüncüsü; Hollanda nire, dayan bre! Bilmem başka açıklama yapmam gerekiyor mu daha?”
“Külâh orada duruyor!”
“Ne kadar yaprak sarma, o kadar izahat!”
“Tatlı da var!”
“Bana ikide bir yemin ettirme Arife! Ne soy ismini, ne kaçıncı sınıf olduğunu, ne de yaşadığı şehri, üniversiteyi biliyorum. Vallahi de, billâhi de. Ha! Çok merak ediyorsan, midibüs müsait, buyur, ilk ağızdan röportajını yap!”
“Yok! O kadar da değil, ama külâh dursun ortada, çünkü hislerimde yanılmam, biz kadınların hislerimizde sizlere göre üstünlüğümüz tartışılmaz. Ayrıca kadının fendinin de başarısından bahsetmek gereksiz. Dert dinletir, aşk söyletir(32). Varsa, nasıl olsa açığını yakalarım senin…”
“Beklemekten hoşlandığını bilmiyordum, öğrendim!”
“Sen öyle zannet! Bir konu varsa, çözerim bilirsin, olması da arzum, mutluluğa ulaşmanı dilerim kardeşim. Ama felsefeni de tutuyorum; evlenmek için evlenilmez. Bir yerlerde ise gönlünün sultanı ona bir gün mutlaka kavuşacağın inancın.”
Yaşamda her şeyin hatta umulmayacak şeylerin bile olması mümkün, yaşanan enteresan olaylar gibi, örneğin baba-oğul iki motosikletlinin karşılaştıklarında birbirlerine selâm verirken kafalarını çarpıp ölmeleri gibi. İnsanların kendi oluşturdukları bu gibi enteresanlıklar gibi benim de yaşadığım benzeri bir olay var, keskin gözlerden kaçmayan.
Yaptığımız plâna göre, bebelerimi alacak, dayı beye uğrayıp saat; 10 civarında Deniz ve yeğenleri Belma ve Selma’yı alacak Anıtkabir’i ziyaret ettikten İskender yemeğe gidecektik topluca.
Midibüsü almadan önce Arife’ye telefon ettim;
“Hava alırsın, belki sırtımın kaşınmasının ilâcı gibi yalancı-yabancı akrabamızla da tanıştırırım seni. Hem kaç zamandır benim bebelerimi görmedin, gel, bir görüş onlarla. Anıtkabir’i ziyaret ettikten sonra İskender yemeğe götüreceğim onları. Canın çekiyorsa ısmarlayabilirim sen de katıl bize!”
“Sizler gençler olarak takılın Güneş. Ben şu kızı merak ettim, göreyim bir, yeğenlerine de ‘Merhaba!’ diyeyim, sonra beni bir taksi durağına bırak, ben eve döneyim, olur mu?..”
Önce yeğenlerimi çağırdım,
‘Tanıtın unutana kendinizi!’ dedikten sonra ekledim, “Ablamın büyük kızı Naz mezun oldu, evden ayrıldı, ama nüfus değişmedi, yeri hemen doldu!”
“Ablamın diğer kızı ve oğlu, öne çıkın lütfen; Nazan ve Nazmi…
Yıldıray Ağabeyimin kızı ve oğlu; Ece ve Efe, lütfen…
Büyük Ağabeyimin kızı; Ayşegül, lütfen…
“Ve ben Yıldır Güneş…
Emrindeyiz Arife…”
“Beş kişi miydiler? Daha fazla gibi kalmış aklımda…
“Akrabamız olan, otostop yapan Deniz’in Ankara’da dayısı varmış, orada kalıyormuş. Buradan oraya gidip onu ve yeğenlerini alacağız, tanışırsın!”
Çocuklar ve Arife arabaya binince Deniz’e haber vermek için vakit ayıramadığımdan arabanın lâstiklerinin ve stepnesinin havalarını kontrol ediyormuş gibi yapıp ancak iki kelime karalayabildim;
“Dikkatli ol!”
Herhalde anlardı.
Geldiğimizde Deniz ve yeğenleri bizi kapı önünde bekliyorlardı. Arife arabadan inince Deniz karşıladı onu;
“Merhaba! Ben Deniz! Büyük yeğenim Belma, küçüğü Selma!
“Yeğenlerim sizler de tanıtın kendinizi Deniz Ablanıza ve kardeşlerinize…”
Belma ve Selma ile Nazmi ve Efe bilinecek anlamda şaşkınlaşmadılar, birbirlerini sima olarak üniversiteden hatırlıyorlarmış. Ece ile Selma zaten aynı sınıfta imişler, kızlar kısaca aralarında deyimi hak ediyorlar, şapır-şupur kucaklaştılar, ötekiler de arkadaş gibi, kardeş gibi yan yana durdular, uzak durmayı düşünmeksizin.
Arife sorgulamaya başlamadan önce ben söz aldım;
“Deniz! Gel! Gerçek akrabam Arife ile tanıştırayım seni, patronumun eşi…”
“Doğrusu efendim, Güvenlik Görevlisine uzun uzun; ‘Güneş Abi otostop yaparken beni arabasına aldı da, Ankara’ya getirdi de, ben de tekrar teşekkür edeyim, diye gelmiştim de’ demek yerine kısaca; ‘Akrabasıyım!’ dedim. Bilsem ki patronun eşi Güneş’in…
yani Güneş Ağabeyin…
akrabasıdır, zırvalamazdım…
“Hollanda’da nerde kalıyorsun?”
“Babam Arnhem’de çalışıyor, annem ev kadını. Ben de Amsterdam’da okuyorum. Hollanda küçük bir devlet, hızlı trenlerle ulaşım kolay olduğundan okula gidiş-gelişlerimde sıkıntı çektiğim söylenemez. Zaten bu sene son senem, mezun olunca babam emekliliğini isteyecek, Türkiye’ye Ankara’ya döneceğiz. Dayımın oturduğu apartmanda bizim de bir dairemiz var, kirada. Geleceğimize yakın kiracımıza haber vereceğiz, evi boşaltacaklar inşallah…
Affedersiniz abla, anlattıklarım yeterli mi, akrabanız olarak, tekrar özür dilerim, lütfen bağışlayın!”
“Sanırım tek falso hariç, aydınlandım!”
“Hayırdır, ne yaptım ki?”
“Bana kalsın Deniz!”
“Peki abla!”
Arabaya doluştuk.
“Güneş, sen beni bir taksiye bindiriver, yanıma para almamışım ödeyiver de…”
Durakta durdum, taksiye bindirirken fısıldadı;
“Bir kadın olarak hissediyorum, ne kadar inkâr etsen de bu kız yanıyor! Saklansan da sen de. Akşam yemeğe bekliyorum. Ha! Mutlaka!”
“Sorgulanmak için hiç hazır değilim, niyetim de yok Arife!”
“Sen bilirsin! Telefon eder silâh zoruyla Deniz’i davet ederim, nasıl olsa sende telefon numarası vardır ve o numarayı bana gönüllü olarak vereceğine dair bir his var içimde…”
“Hüsnü kuruntun, avucunu yala!”
“Demek Deniz’in telefonu var sen de. O söyler açık verir, sen susar ağzından kaçırırsın. Neyse! İkiniz adına da mutluyum, inşallah sonunuz hayırlı olur!”
“Sağ ol Arife!”
“Bir açık daha! Aşk söyletir yakışıklı kardeşim, unutma!”
Ne söylesem anlam çıkartıyordu, ağzımda fermuar varmış gibi, işaretle pimini çektim!..
“Hayırdır, ne konuştunuz, öyle uzun uzun?”
Allah’ım ilk sorgulamadan zor kurtarmışım kendimi, bu kez de Deniz kalabalığın içinde…
Kestirmeden gittim;
“Akşam yemeğine davet etti, uzun cümlelerle…”
“Ha! Anladım!”
“He! Anladın!”
Hiddetli, şiddetli bir şekilde söylemediğimi sanıyorum, ama küstü galiba! Tekrar ne bir şey sordu, ne de ağzını açıp tek kelime etti. Anıtkabir’de yanıma gelip yaklaşmadığı gibi, lokantada da üç kişilik masaya oğlanların yanına benim yerimi sahiplenip oturdu; “Bağyan Yanı” kavramı çöktü, bir bakıma.
Protesto (Sanırım)!
Gene de onunla bir ömür tüketmek aklımda, çünkü sıkı sıkı muhafaza ediyordu kalbimi.
Döndük sessizce, aynı sessizlikle anormal, yalnızlığım beni bekliyordu. Telefonunu çaldırdım, açmadı, ortam uygun değil, diye düşündüm. Aradı sonra.
“Özür dileyeceksen, hiç konuşma!”
“Sorgulandım! Sen de, ben de açık vermişiz. Arabada uluorta anlatsa mıydım; ‘Arife, benim seni sevdiğimi fark etmiş, anlamış!’ mı deseydim, yani?”
“Nasıl? Anlamadım!”
“Sır küpü! Söylemedi! ‘Yemeğe gel!’ dedi sadece. Allah korusun, gider miyim? O; zeki bir kadın! Eh! Ben de aşk konusunda ileri boyuttayım ya, onun karşısından alnım ak olarak dönemezdim. O nedenle İskender yetti bana, telefonumu kapatıp, biraz kitap okuyup seni üleşirim önce hayalimde, sonra yatıp rüyamda. Bana küstüğünü düşündüğüm sevgilim, ben onu yaşarken o ne yapar, bilemem tabii…”
“Ben yaşamına girinceye kadar sana hiç ‘Zalim!’ diyen olmuş muydu?”
“Anlamını bilmiyorum, neymiş o? Üstelik soruyu soran bana söz vermişti; ‘Seni hiç üzmeyeceğim!’ diye!”
“Ben de telefonumu kapatıyorum, muhtemelen açmam. ‘Allah rahatlık versin!’ demeyi bile bilmeyen zalim!”
Sabahlar bazen geç oluyordu!
“Uyuma!..
Konuş benimle!..
Aç şu telefonu, ihtiyacım var!..
Bu kadar mı çabuk uyudun?..
Aklım başımda değil, geri ver!..
Çok mu yorduk seni gün boyu, yani çok mu yordum, üzdüm seni?..
Tamam, sözümde durup üzmeyeceğim seni…
Hadi, aç şu telefonu, iki kelime et ki ben de uyuyayım, düşünerek değil, rüyamda seni görüp kokunu hissedip, nefesini tadarak…
Hadi…
Yıldım…”
Son kelimenin yazılışı sabaha doğru idi, sanki küçük ismimin hecelenişi gibi; Yıldır-mıştım! Gerçek ki; rüyama sığdıramamam bir yana belki de horlamış; “Yıldım!” demeye zorlamıştım onu!
“Ben geldim!” mesajı çekip görüntülü aramayı kurguladım. Yılmak yanında uyuyamamaktan, beklemekten, cevap alamamaktan dolayı yorulmuş da olabilirdi.
Açılmadı telefon. Oysa telefonu açtığımı hemen hissetmiş gibi arayan Arife idi;
“Akşam korkup da gelemediğini çok iyi anlıyorum. İğne takımımı dolaba koydum, söz iğnelemeyeceğim. Arif ‘Şaşkın Aşı(33)’ istedi, çabuk gel, yani yetiş…”
“İğnelerini saklamışmış sevgili kardeşim, öyle ki söz verdiği halde ‘Çok iyi anlamışmış!’ Gene de varsay ki sana inandım, geliyorum, ancak her şeyi iyi, güzel, lezzetli yaparsın, menemenin hepsini Arif’in önüne koyma, siler-süpürür valla, kocaman göbekli adam olur, sen katlanamazsın, bana göre hava hoş, keyfin bilir!”
“Alındı! Anlaşıldı, gereken tedbir uygulanacak, gecikme sen de!..”
Kahvaltı bitmek üzereyken, mesaj geldi, tek kelime; “Gel!”
Emir, demiri keser, mum yerine Güneş’i eritirdi, mum gibi…
“Ondan, değil mi?”
“Hani iğnelemeyecektin?”
“Amanın âşık olunca ne kadar hassaslaşmış, huysuzlaşmışsın, havadan nem kapıyorsun…”
“Bak! Gör Arif! Güzel sözler söyledin, söylüyorsun, ama şu kadar zamandır şöyle yanık kokusu hissettirmedin bana, aşk olsun! Oysa bak Güneş nasıl yanıyor, artık kim yakıyorsa, sanki bilmiyorum!”
“Kimmiş o, Arife! Ben tanıyor muyum?”
“Görmüşsün, ama tanımıyorsun? Eee! Karşımızdaki eloğlu değil ya! Bir gün alır bize yemeğe getirir, tanıştırır her hal…”
“Eh! Üstüme yığdığınız bu taşları kaldıramayacağım. Özlemi şimdiden hissediyor, bunalıyorum. Bu sene son senesi, mezun olur, bana ilgisi, beni isteği devam eder ve Türkiye’ye gelirse söz veriyorum, o zaman sizleri tanıştırırım…
Hatta kim bilir ağaların elleri tutulmaz kızcağızı bana istersiniz, biriniz sağdıç, biriniz gelin yengesi olursunuz. Ben de bunun altında kalmam, mükâfat olarak ikinizi de benim Nikâh Şahitlerim olarak düşünürüm…
Geleyim demek istediğime, her ne kadar aç tavuk kendini darı ambarında tahayyül ederse de karavan tüm paramı bitirdi, hâlâ da borçlarım, ödemem gereken taksitlerim var. Bu nedenle kardeşlerim olarak sizler düğün-derneğimizi yaparsanız iyi olur, kararındayım…
Ev almanıza gerek yok, kirada otururuz, en kötü ihtimal babasının evi varmış, iç güveysi giderim olur biter, dayalı-döşeli ev olacak nasıl olsa. Ama kirada oturmamız gerekirse artık evi de sevabınıza dayayıp döşeyiverirsiniz, gelinin istek, zevk ve arzularına göre...
Bakın bu dileğimi de yerine getirecek olursanız asla ‘Hayır!’ demem!”
“Başka? Takı da diler miydiniz ek olarak?”
“Yani…”
“Defol! Hatunum kaldır şu halıyı lütfen, adam yüz bile vermedik, yediği naneye bak! Kaşınıyor bu, düpedüz kaşınıyor valla!”
“Hemen defoluyorum, Arife kapıyı arkamdan kapatmayı unutma lütfen! Geciktiğim için nasıl olsa gereken fırçayı yiyeceğim, şimdiden ‘Geçmiş olsun!’ dileklerini içtenlikle kabul ediyorum!”
“Allah iyiliğini versin, defolma, kaybolma, güle güle git yanık adam, adın gibi davranıp karşındakini yıldırma, emi?”
“Peki, güzel kardeşim, menemen için teşekkürler…
Defolmamı emretse de Arif iyi adam, okuldan biliyorum…
Sağlıkla kalın!”
Kızların dersleri varmış, oğlanlar akşamdan hazırdılar neredeyse, doğal olarak benim için değil, kız arkadaşları için olsa gerek!
İsim vermek gibi olmasın karşımdakinin tarifi galiba; “Mahkeme duvarı gibi suratı asıktı!” şeklindeydi!
“Geciktin!” dedi, durakladı, uykusuzluğu belliydi;
“Kahvaltıya yetişirsin diye düşünmüştüm!”
“Arife’yi hiç bilmiyorsun, tanımıyorsun tabii. Çocukluğumuzdaki annem-babammış gibi davranışları yetmiyormuş gibi, evlendi hâlâ anaç ve ben hâlâ ağzı süt kokan bebeyim. Akşam yemeğe gitmediğim için günün ilk fırçası, tekdiri, nasihati ve emrederek kahvaltıya davet…
Sıkıysa gitmeseydim bakalım. Bir taksiye atlayıp kör bıçak, mavzer takviyesiyle kapımda dikilmesi an meselesi olurdu! Bunda senin kalpsiz olmadığını bilmesinin de katkısı var tabii!”
Bebeler arka iki kanepeyi üleştiler ayrı ayrı, çift olarak! Nihayeti gençtiler kısaca. Deniz yanıma oturdu, seslendi, sessizce;
“Arife Abla seni bana verirken isyan etmez, zorluk çıkarmaz, de mi?”
Bakışımın anlamını anında çözmüştü;
“Tamam, bir tanem beni sana isterken, anlamında çöz sözümü?”
Elini tutmaya yeltenince sözünün aksine sinirli bir şekilde elini çekip kapı tarafına doğru çekildi, bedenini sürükler gibi.
“Hem ‘Bir tanem!’ hem tepki! Neden? Ne olur mutlu olmayı becer!”
“Mutlu et, o zaman! Akşam erkenden hem hemen uyumak da neymiş, senin olan sana muhtaçken?”
“Bilemedim, bağışlasan?”
Sanki sormamışım arkasına dönüp çocuklara seslendi, benim gibi “Bebeler” demek yerine;
“Çocuklar! Kafanızda bir program oluşturdunuz mu?”
“Yoo! Güneş Abi ne derse o!”
Ses, arkadaki koltuktan ancak ulaşmıştı Nazmi’den;
“Sadece öğle vakti, değişik bir yerde olalım, yeterli!”
“O konu koltuğun öte tarafında uzak uzak küsmüş şekilde oturan yanımdaki hanımefendinin sorumluluğunda…”
“Ben küs değilim bebeler, sadece uykumu alamamışım, kırgınlığım ondan olsa gerek!”
Önce işaret parmağımı kafamın üstünde o şeklinde çevirip havayı işaretledim, maksadım; “Külâhıma anlat!” işareti idi, başarabildiysem!
“Önce çocuklar, şimdi bebeler…
Anlaşılmıştır. Ben Ankara’da suya hasretim, özlemim suya yani. Bazılarımız yahut da içimizden biri hatta adı bile su çağırışımı yapanı anar gibi su görmeyi arzu ediyorum!”
“Adımı anmak zor mu geldi?”
“Adını üstelik sahiplenerek dinlenip dinlenip defalarca söylemekle mutlu olurum. Sadece ufacık bir espri niteliğindeydi sözüm. Kızdın mı gene yoksa özür dilerim, bu; ikinci kez, bağışlaman dileğim. Devam edeyim mi?”
Fısıldadım;
“En ufak sitemine bile rızam yok, canımdan çok seviyorum seni. ‘Öl!’ de namerdim, ölmezsem.”
Sesimi yükselttim;
“Önce Çubuk Barajı’na götüreceğim sizleri, sonra Atakule’ye. Arkadaşlarınıza belki hediye bir şeyler almak istersiniz. Sen de annene-babana buradan hatıra bir şeyler almak ister misin? Sonra da doğru Gölbaşı’na, canınız ne isterse…”
Sesim kısıldı yine;
“Yanıma gelsen, tavsiyene uyar Çubuk’ta ya da Gölbaşı’nda istersen şahit ol, senin için ölebilirim!”
“Ömrümüzün sonuna kadar, birbirimize ‘Günaydın!’ desek daha iyi olmaz mı?”
“Sen olduktan sonra yanımda; bu; benim için mutluğu, saadeti yaşamam da demek!”
“Yanındayım, seni seviyorum Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın!”
Yanıma yaklaşmıştı; “Arkadakiler, duymuyorlardır, de mi?”
“Dur, bir! Egzozu patlattırayım, bakalım haberleri olacak mı?”
“Sakın, yapma! Uygun değil!”
“Keşke evden, yastık-minder falan alaydık, dinlenirdin. İstersen başını omzuma koy, ya da en arka koltuğa geç, uzan! Gideceğimiz yerler ve herhangi biri seni ilgilendirmiyorsa uyuyabilirsin de!”
“Bu ne demek oluyor, şimdi? Yaklaşmamı cezalandırır gibi? Acımasızsın! Hemen geri dön, beni karavana bırak, hatıralarımla orada dinleneyim, belki uyurum da, sana da bensiz bir gün!”
“Gene ne yaptım, gene neden sinirlendin, gene ne suç işledim? Peki, sustum. Senin neşelenmen için ufak sesimle şarkı söylememde sakınca var mı?”
Ses çıkarmadı, kolumu sıktı sadece;
“Peki mi, hayır mı?”
“I-ıh!”
“Hangi anlamda? Sen en iyisi yanında cımbız varsa, bana ver!”
“Ne alâkası var? Ne yapacaksın?”
“Ağzından ses çıkmıyor da cımbızla alacaktım!”
“Ha! Ha! Ha! Aman, ne komik!”
“Gülme efekti(34) komik olduğunda senin söylediğin şekilde değildir bir kere; ‘Hah! Hah! Hay!’ şeklinde olur!”
“Bilmiyordum, öğrendim, teşekkür ederim, sağ ol!”
“Deniz, iyice sık kolumu, hatta avucuma koy elini, çok özledim seni, beni şimdiden hicranınla terbiye etmeye çalışma! Bir yıl uzaklığın şimdiden omuzlarımda. Senin de aynı duygularını taşıdığından eminim. İlk heyecanımda sana; ‘Geçmesin günümüz sevgilim, yasla!’ demiştim...
Mutlu olarak geçireceğimiz yılları tahayyül ederken, elimizdeki şu üç-beş günü güzel yaşayalım lütfen. Seni üzmeme imkân tanıma. Beni üzmeyeceğine dair verdiğin sözü de hatırında tut, lütfen!”
Yaklaştı yanıma, direksiyondaki elimi direksiyondan ayırıp önce üstünden, sonra içinden öptü, sesini kısarak;
“Canımsın, her şeyimsin! Sen de söyle, seni çok seviyorum!”
“Canım senin için feda olsun, seni çok seviyorum!”
Barajı dolaştık, diyebilirim ki göz ucuyla şöyle, sanırım ki yol daha uzun sürmüştü!
Gölbaşı’na geldik, yedik, içtik, afiyet olsun, akşam şehre inerken gezmeye doyamadığımızın farkındaydık, biz de, gençler de…
Arabada elimi bırakmadı Deniz, abartmada üstüme yok, yeni tadına vardığımız yemekleri yerken, hatta ellerimizi yıkarken bile, bayanlar tuvaletine girmeyi nasıl başardıysam, artık!
Atalarımızın çok güzel sözleri var; geriye dönüp de herkesi evlerine bırakmak için. Bir tanesi Arif’in sık sık söylediği; “Defol!” gibi. Onun yerine şunları söylemenin uygun olacağı düşüncesindeyim; “Evli evine, köylü köyüne! (“Size” yerine;) “Bana doyum olmaz! “Ziyaretin kısası makbuldür(35)!”gibi…
Ve Türkçemizde bazı deyimler vardır ki, yerlerin cuk oturur, örneğin; “Deniz’in telefonunun acı acı, hiddetli, şiddetli, can alıcı, feryat eder gibi bir şekilde çalması” gibi.
Başlangıcı neşeli bir “Efendim!” iken, sesinin birden ve fakat dinleme modunda sessizce kararması gibiydi;
“Annesi hastaydı ve Deniz’in acilen dönmesi” istenmişti.
“Bence İzmir’e gitme! Oradaki eşyalarını kargo ile gönderirler, izin verirsen internetten biletini hemen alayım, böylece annene daha çabuk ulaşırsın. Hüzün dolu olacağım. Bana sonsuz sevgini biliyorum, aynı hüznü birkaç gün evvel ayrılman mecburiyetiyle daha bir yoğun yaşayacağın inancındayım, ama anne gibi yâr olmaz bir tanem. İstersen çocukları evlerine bırakayım, internetten biletini beraberce bakıp alalım…
Ama önce dayına, amcana danış, belki baban onları da aramıştır. Telâş ettilerse belki onlardan biri de, özellikle dayın sana katılmak isteyebilir, ancak senin kadar acele edeceğini sanmıyorum. Hemen arkaya geç ve telefonlara başla, sakin sakin. Bilet konusunu da açabilirsin. Şimdilik aklımdan geçirebildiklerim bunlar…
Bilet meselesiyle de ayrıca ilgileniriz. Ne düşünürsen ben sana uyarım. Yeter ki sen üzülme ve gittiğinde ulaşır ulaşmaz beni haberdar etmeyi unutma lütfen! Çok özleyeceğim seni, çok…”
Dayısına, amcasına, babasına telefon etti, ağızbirliği etmiş olsalar gerekti, hepsi; gitmesi için “Hemen!” diye hem akıl, hem de emir vermişlerdi.
“Üç saatlik mesafe, kalkış ve oraya varış aynı saatte olacak, batıya yöneldiğin için. Seni o ülkeye geç vakitlerde ulaşacak şekilde yolcu etmeyi istemem. Sabahın şerri, akşamın hayrından evlâdır. İzmir’e gidip in-bin yapmana da gerek yok bence, dediğim gibi…
Dayında internet varsa biletini orada alırım, dayın da fikir verir belki. Bu takdirde çocukları önce evlerine bırakmam gerek, sonra beraberce dayına gideriz. Dayında fazla yatak-döşek varsa senden ayrılmak istemem, tavırları uygun görmemek şeklinde olursa, üzülmem, senin de üzülmeni istemem…
Ancak tahminim o ki, “Araba nasıl olsa boş!” diye dayın, yengen, belki çocuklar da senin havaalanına gidişinde beraber olmak isteyebilirler. Seni kucaklayıp öpmeden uğurlamak zor gelecek bana. Büzül koynuma çocukları bıraktıktan sonra, gecikmemek için iki-üç nefes almanla kanaatkârlık yaşamaya gayret edeceğim. Bu kez sen öp beni, sıkı sıkı, ben sende emanet kalacakmışım gibi…”
Biletini aldım, Dayı Bey bedelini ödemeye kalkıştı, kabul etmedim, Deniz ödeyince kabul ettim. Midibüsü fabrikaya götürdüm ayrılıp, sadece kuru baklava alıp paket ettirdim, altına Deniz’den aldığım bana hiçbir yararı olmayacak yabancı paraları bir zarf içine koyup karavanımda dinlendim.
Sabah da midibüs yerine karavanla gittim, Deniz’i yolcu etmeye. Tahminimde yanılmamıştım, kızlar okullarına gittikleri için dayı, yenge ve Deniz karavanın içinde sohbet ederek havaalanına ulaşmayı tercih etmişlerdi.
Elini bile tutamamak ıstıraptı, yalı kazığı gibi şoför mahallinde yalnızlığımı kendimle üleşerek götürdüm onları, geçecek bir yıl için hüznü şimdiden yaşamaya başlamıştım, hüznün bazen akrabalar tarafından sunulmak, ikram edilmek(!) gibi olası bir başarısı vardı.
Uzaktan uzağa “Güle güleleştik!” Sanırım, bunalımımla Türkçe Sözlüğümüze yeni bir fiil sığıştırmıştım…
İner inmez havaalanından, sonra da evine ulaşmak üzereyken telefon etti Deniz, daha sonra da yaşamının gerçeği olarak detaylıca.
Babası annesinin durumunu tam olarak anlamamış, anlatamamıştı, yaşadığı ilk tecrübe olarak, belki de korkuyla. Annesi kalbiyle ilgili sıkıntı geçirmişti. Stentle olay halledildiği, olay çözüme kavuştuğu için bunun bir spazm olduğunu geçirdim aklımdan.
Kriz geçirmesi, pıhtı atmış olması düşünülemezdi, bildiğimden değil, okuldayken bir arkadaşımız, sonrasında Arif aynı olaylardan birini yaşadıklarından aklımda kalmış…
Günler geçmek bilmiyordu, fabrikanın işleri için kendimi kaptırıp koyuvermeme rağmen, bedenim yorulmasına rağmen zihnim hiç duraksamıyor, yavaşlamıyordu bile. Üstelik “Kader kime şikâyet edeyim seni, bilemem(36)?” dedirtecek şekilde arsızlık yüklü bunalımlar benimle alay ediyordu sanki!
Kavuşacağımızı umut ettiğim yıl, atık yıldı; 366 gün sürecekti. Okulda iki öğretmeni emekli olmuşlardı, bu; ihtimal olarak eğitim süresinin uzayacağının müjdesi(!) gibiydi, Deniz’in başlangıç intibaına göre. Devletin üstlendiği bir hemşireye karşın annesinin eksikliklerinin çözümü ve bakımı nedeniyle tatil ödevini tamamlayamıyordu.
Uzuna yakın, yarım sayfa kadar, hüsnü kuruntumla yüklü, kâbus dolu yaşamımdan bahsetmeksizin mektup yazdım, doğal olarak zırvalayarak…
“Unutmamın mümkün olmadığını biliyorsun. Mezun olman için tamamlaman gereken bir senen var. Farz et ki; rastlamadın bana, yaşamadık, yokum. Bundan sonra içimden geçenleri, yazıp biriktireceğim, tıpkı senin tatil ödevin gibi, ev ödevi anlamında, mektuplar, şiirler olarak. Çünkü gönderip de annenin-babanın, ya da yaşadığın ülkenin okullarının, öğretmen veya idarecilerinin kurallarını bilmediğim için onların kural, söz ve hareketleriyle sana üzüntü vermelerini ve senin hüzün yaşamanı dilemiyor, kesinlikle istemiyorum.
Sana oranın saatine göre, tespit edeceğin zamanda telefon etmem için zaman bildir lütfen, isterim ki sesinde yaşama devam edebileyim. Bu saati bildireceğin gün; ayda bir, on beşte bir, haftada bir olabilir, derslerinin ve annenin bakımının yoğunluğuna göre. Sesini duymamı esirgeme, sabretmeyi öğrenmemi sağla, sen de öğren benimle beraber.
Canım bedenimde olduğu sürece, yani ömrüm boyu seveceğim seni. Beni üzmeyeceğine söz vermiştin. Ben de söz veriyorum; seni tatsız şaka, espri, fıkralarımla üzmemek için sonsuz gayret sarf edeceğim. Asla üzülme, seni sevdiğimi, hep seveceğimi bil. Seni seviyorum. Güneş’in”
Evet, yazmıştım, ancak çekincem göndermemi engelliyordu, Amsterdam ve Arnhem şehirleri dışında adresini de bilmiyordum. Belki o da sadece Ankara’yı biliyor olabilirdi. Fabrikanın adını bile unutmuş olduğunu geçiriyordum aklımdan.
Karavanın plâkasını da unutmuş olsa da, herhalde; “Hoş Memo” unutulmazdı. Mektubu da içine koyarak göndermek için bir kitap aldım ona. Mesele halloldu mu? Hayır! 24 saat ve geçen diğer süreler içinde ancak birbirimizi sevdiğimizi anlamış, anlatmıştık birbirimize.
Sevgilimle yurtdışından ilk kez konuşuyordum sanki. Anlaştık. Kitabı ve mektubu fabrika adresiyle Arife adıyla gönderecektim.
“Peki! Ama bu; derslerine gereken vakti sarf etmen için ilk ve son mektubum olacak!” dedim, ısrarla. Tüm yazacaklarımı, dizeceklerimi biriktirecektim sırasıyla. Sonrasında artık zarfla mı, poşetle mi, bavulla mı olur, beraberliğimizde öyle sunacaktım kendisine.
Artık tarihlerine göre gün-gün mü, tane tane mi, rastgele mi okur, dizelere mi öncelik verir, onun kararıydı.
Ve ödüllendirir miydi, o da onun kararıydı. Ya peki, sevgimiz dışında elimizde hiçbir şey olmadığı halde Arife ve Arif tüm konularda başarılı olup da bizi; “Evlendirir miydi?” O da bilgim dışındaydı, “Gün doğmadan, neler doğar(37)?” diye bir soru işareti varsa da!
Gerçekten hayal güzeldi, ama sınırını gereğince ve oluruyla işaretleyebilirsen!
Daha önce de söylemiştim galiba, ama niçin, neden söylediğim aklımda kalmamış, üstelik tehdit etmem de işe yaramıyordu. Her Cuma günü okul sonrası özlemle beklediğini biliyor ve dilediği saatte arıyordum onu.
Ve maalesef her iki kelime arasında ağlıyordu.
“Seni (ulaşan bir hüngürtüyle ağlama sesi) çok seviyorum (ve devamı)…
“Sevgilim, herhalde bana ilk rastladığın yerdeki kart, kuru ağaçlar gibi değilim, ben de seni çok seviyorum, ‘İşini-gücünü bırak, aşkımız bize yeter!’ diyorsan, hemen gelirim, yeter ki sen üzülme, senin yerin daima kalbimde. Sabret!”
Bir yıl, artısı ile geçmek bilmiyordu, hele ki Arife;
“Arif’e söyleyeyim, sana birkaç gün izin versin, gez-dolaş Avrupaları, iyileş ve dön!” demiyor muydu, kafa bulur gibi, illet oluyor ve cevap yetiştirmeye çalışıyordum;
“Arife kardeşim! Arif’le birbirinizle karşılaşıp, âşık oldunuz, kavuşup yuvanızı kurdunuz. Allah bizi karşılaştırdı, Deniz’in bir yıl daha okulu var! Bir tabak menemen, bir tencere yaprak sarma ile benimle kafa bulmak yakışıyor mu sana?”
“Hayranım sana ve de kıskanıyorum. Ben Jülyet(38) olamadım ki, karşımdaki Romeo(38) olmayı başarmış olsun. Sizinki de bizimki gibi, ama daha derin, uzaklığı umursamaksızın daha yakın. Nikâh şahidi sözün baki, değil mi?”
“Tekrar ediyorum, ağaların elleri tutulmaz, sizler dediklerimi yaparsanız sizleri nikâh şahitliğinden niye azat edeyim ki?”
“Bak Arif henüz hissetmedi, ben de söylemedim. Şimdi sadece sen biliyor olacaksın, hamileyim, ilgili kişinin kulağına giderse bilesin ki öldürürüm seni. İster misin bebeğim oğlan olsun da, senin kızına âşık olsun?”
“Arife sahi mi? Vallahi sustum. Kızın olursa da senin gibi gecikirse, ben de kızını oğluma isterim. Ancak her şeyden önce sevgi önemli! Çok sevindim, ilk bebek, ilk yeğenim, sevgiyle kucaklayacağım ve sen dilemedikçe konudan Arif’in haberi olmayacak…”
Bu; beklentim olan ilk Cuma akşamında Deniz’e ulaştıracağım ilk haberlerden biri olacaktı ki ben de tehdit etmek zorunda kaldım;
“Böyle her Cuma, burnunu çekip, hüngürdeyip ağlayacaksan, özür dilerim, sonraki haftalarda görünmem sana…”
“Hani, beni üzmeyecektin?”
“Okuyup bir an önce okulunu bitirmek yerine hüznünle derslerinde geri kalır, hatta aklımdan geçmesini bile düşünemiyorum, sonuca ulaşamaz, mezun olamaz, benim, bebelerimizin annesi olmakta gecikirsen, senin kadar ben de üzülmez miyim? Arife için sevindin, sevinmek senin de hakkın, bizim hakkımız bir tanem...
Düşün! Benim yerime de düşün, çok iyi düşün. Cumaları sesim ulaştığında hüzünle ağlamak, beraber olamayışımıza üzülmek yerine seslerimizin iletişiminde hep mutlu ol, deneme, mutlu olmaya çabalama, çalışma, hep, ama hep mutlu ol! Nasıl, gayret edeceğine dair söz verebilecek misin bana?”
“Dersler bitecek, ibibikler ötecek(39) ve sana kavuşacağım canım benim!”
“İşte Deniz’im, bu sensin!”
“İşte senin Deniz’in, gelecekte ki ben!”
İki ülke arasında şekillenen bir vaatti, bu!
Sayılı zaman, hiç de öyle söylendiği, sayıldığı gibi geçmiyordu, hele ki özlem üst üste katlanırken, hele ki yan taraflardan sadistçe gibi kafa bulma gibi hamlelerle…
Sözleşmiştik, sözüm ona, iki uygun, makul ve mantıklı, beklemesini bilen sevgili olacaktık Pişmanlığım, benim onda neredeyse sülâle boyu fotoğraflarım olmasına rağmen, Hoş Memo’nun önünde, şeytan çarpmış gibi, onun çirkin olduğu, gözleri şaşı fotoğraftan başka fotoğrafı yoktu bende.
Öz çekim bir yana, “dayanamayacağını söylediği için” görüntülü konuşamıyordum da. Denemedim bile, selle-sümük ağlayıp-sızlayacağının görüntüleneceğinden emindim (sanki) ve bunun ikimize de iyi gelmeyeceği beklenen bir sonuçtu.
Ve de gerçektir ki, telâfisi olmayan şeyler için teselli beklemek de faydasız bir gayretti. Ayrı olduğumuz günlerimizde az da olsa zamanın geçme gayretini hissediyordum.
Bir arı gibi sokma hamlelerini saymazsam, benden bir ay, artı on gün kadar önce doğduğu için Abla demem gerekse de Arife de, Arif de her bakımdan ve sık sık yardımcı olmaya çalışıyorlardı bana.
Örneğin her akşam değilse de çok akşam yemeğe davet ediyorlardı beni, handiyse “Kadrolu Misafir Kontenjanı” icat etmişlerdi, diyesim var! Çünkü o evde “Güneş’in Odası” denilen benim bir odam bile vardı.
“Arif! Garibanın elinden tutsan da Hollanda’nın neresiyse oraya bir görev çıkarsan…
Ya da masraflar Güneş’ten Deniz’i anne-babasından istemek için biz oralara gitsek, hem oğlan sayesinde biz de hava alır, gezeriz biraz. Hatta Güneş’in karavanla gidersek, görümlükler, hediyeler, bavullarımız falan bize ağırlık olmaz, ne dersin?”
“İyi! Âlâ! Dönüşte de başsız bıraktığımız fabrikayı aynen buluruz inşallah!”
“Arif! Parantez açıp illâ; ‘Bu; bir şakadır!’ demem mi, gerekti yahu? Oğlanın morali düzelsin diye, bir senaryo çizmeye çalıştım, hem bozdun! Sömestre tatilinde kızın gelememe ihtimalini düşünerek bu adamı mı oraya göndersek ki?”
“Arife, güzel kardeşim, iyi düşünüyorsun, ama beni evinde misafir edemeyen, uçağa kadar Deniz’e refakat etmeyi meziyet sayan dayısı, eniştesine de diğerine de her ikisine olayın mana ve ehemmiyetine uygun olarak kızlarının da fikirlerini alarak mutlaka haber iletmiştir…
Bu nedenle kaçak göçmenler gibi keçiboynuzu yer gibi; bir dirhem bal için, bir çeki odun çiğneme şeklinde yaşamam nasıl mümkün olur ki?..
Göstere göstere, ya da tüm aksiliklerin üstesinden gelmiş gibi Deniz’le beraber olabilmek için izin alamam ki! Gizlilik ve saklılık ise bir başlangıcın arifesinde bize yakışmaz. En iyisi sizler bu tavrınızla bize destek olmaya devam edin ki, ömür boyu şükranlarımız ulaşsın size…
Arife, çok istiyordun, Deniz’in telefon numarasını vereyim sana. Cumartesi-Pazar telefon etmek için izin alabilirsin, Arife Ablası olarak.”
“İyi fikir, uygun, uygulayacağım…
Ancak şunu ekleyeyim. Ne olur ne olmaz bir yana, kızcağız belki mezuniyet töreninde seni yanında görmek ister, belki ailesine anlatır. Onun için sen şimdiden pasaportunu çıkart, cebine koy, hazır olsun! Kardeş-akraba sözü dinle, zararın olmaz!”
“Haklısın, hemen başvuruyorum. Doğal olarak başlangıcım, ‘Geçmiş olsun!’ dileği olmalı, hatta annesiyle görüşmeyi dilesem mi ki?”
“Doğal olarak…
Tabii ki! Yangınlara ve yananlara ilk yardım hizmeti götürmek, bu hizmeti vermek şanımızdandır!”
“Anlaşılmıştır!..”
“Bakın siz böyle konuşunca, benim de aklıma şöyle bir şey geldi. Aklımda yanlış kalmadıysa, Deniz mezun olunca, babası da emekliliğini isteyecek Türkiye’ye kesin dönüş yapacaktı, değil mi? Bizim malları Kıbrıs’a götüren bir TIR vardı! Onların filosunda mutlaka Avrupa’ya mal götürenler de vardır! Ben bir araştırma yapayım, tabii karşı tarafa da danışmak gerek! İki taraflı olarak uygun olursa eşyaların taşınması daha uygun bir fiyatla gerçekleşebilir!”
“Güzel fikir tuttum. Söylediğiniz gibi önce pasaport için başvurayım, sonra da çok erken gözükebilir, ama Deniz’e düşünmesi ve fikrimizi ailesine oluruyla anlatmasını söylemeliyim. Tek sakınca; kendimizi saklasak da ‘Biz kimiz, ailesine bizi kim diyecek?..’
Şöyle bir mizansen olabilir, aklıma şimdi gelen, gerçeğe de yakın. Deniz’e ben yerine otostop yaparken siz rastladınız, tanıştınız, ben de fabrikanın mühendisi olarak bir vesile ile tanıştım, meselâ. Olmaz mı? Muhtemelen olur!”
“Yalanı az, yanlışı yok gibi geldi bana. Nihayeti bir yuvanın kurulmasına yardımcı ve önayak olmak arzusunda içtenlikle hevesliyiz, o kadar!”
Özlem dolu bir sene nasıl geçer, unutmaksızın karşılıklı sevgi dolu, bazı bazı dalgınlıklarla plânlananları unutmaksızın?
Babasında belirli bir yorgunluk gözlemliyormuş Deniz. “Mezuniyetine ne kadar kaldı?” en çok sorduğu sualmiş, emekliliği tıpkı benim sevdiğime kavuşmak özlemim gibi istiyormuş. Ama nasıl, ne şekilde, hem ne zaman?
Üstelik “Mezuniyet Töreni için sürpriz yapmak geçmez miymiş aklımdan?”
Ve önerisi; “Korkma! Şehrin park kanepelerine mecbur etmem seni, otel paranı öderim!”
Keşke!?
Sevmediğim kelime ve ömür boyu sevmeyeceğim. Çünkü ben, daha doğrusu biz gün hesabı yaparken, Deniz’in babasının kalbi yoğundan öte yorgun bir işgününün sonuna kadar sabredememiş ve otopsi raporuna göre, kalp krizi onun sonu olmuş.
Şirket; tazminatı, emekliliği ile ilgili sorun yaratmama, dul ve yetim aylıkları ödeme konusunda kararı almış.
“Dayım, amcam bana ayak bağı olurlar, lisanları yok, yol-iz bilmezler, acele gel, ne olur, perişanım, bilmiyoruz, elimizden bir şey gelmiyor, son günler, mezuniyetim için derslere konsantre olmam gerek, babamız mezarı için ‘Türkiye’ demişti. Yardım et!”
Uçak biletimi aldıktan sonra yapmam gerekebilecekleri araştırdım internette. Amcayı Arnhem’de İslami İşlerle meşgul olan büroya götürülmesini sağlamıştı şirket ilgilileri. “Stichting Islamitisch Arnhem Zuid” denilen kurumdan dini bilgilerin çözümünü öğrenmem mümkündü.
Olmadı, şehirdeki üç camiden biri mutlaka evlerine daha yakın olmalıydı, oradaki hoca ya da görevlilerden cenazenin nakli konusunda bilgi alabilirdim.
Amsterdam-Arnhem arasında hızlı tren olduğunu Deniz’den öğrenmiştim, handiyse birinin vakti uçağın inişine göre ayarlıydı. Her şeyden önce mezuniyetine çeyrek kalmış Deniz’le konuşmalı onun düşünce ve kararlarına göre davranmalıydım.
Gerçekten aileler bazen, olmadık zamanda bazı dileklerini, malûm olmuş gibi bir sohbet anında dile getiriyorlardı, zaman ve zemin kavramı olmaksızın. Deniz’in ailesi de zamanında böyle bir sözü konu ya da vasiyet etmişler. Her üçü de; “Ölürsek bedenimiz yâd ellerde kalmasın, vatanımıza götürün!” demişler.
Bu demekti ki baba, her türlü islami konularla yıkanıp, kefenlenip, tabuta konup Türkiye’ye götürülecekti, tek handikap; ölüm nedeniyle Deniz’in mezuniyet konusunda sıkıntı çekebileceği idi.
Ayrıca; cenaze arabası temini mümkün olmamıştı. Vardı ama Müslümanlar için değil, anne rıza göstermemişti. Gereklilikleri uygun bir kargo uçağı ile kendi başına seyahat etmişti baba.
Moral olarak çöküntü halinde ve Deniz’in, vakit kaybına tahammülü olmadığı için öncesinde Dayı Beye bizzat ben telefon ettim. “Cenaze şu uçakla geliyor, biz başımızın çaresine bakarız, cenaze arabasını, mezarını hazırlatırsanız, aile memnun olacaktır. Deniz’in okuluna hemen dönmesi gerektiği için, mevlit falan gibi gereklilikleri mezuniyet ve Türkiye’ye taşındıktan sonra düşünecekler.”
Ölüm beklenmese de ayrılıklar gibi bazen erken geliyordu, hatta bazen zamansız(40). Ölenle ölünmüyordu, ölen dünyayı bırakıyordu, ama kalanın omuzlarındaki yük daha da artıyordu. Öncelik, moral çöküntüsüne rağmen Deniz’in mezuniyeti ve eşyaların nakli için TIR olayı gerçekleşmese de, bulunacak imkânlarla Hollanda’dan kurtulup Türkiye’ye sığınmaktı.
Bu arada Arif’in geniş bir hoşgörüyle yokluğuma katlanması da şükranımı gerektiriyordu, beygir gibi de olsa çalışır öderdim, yokluğumun karşılığını.
Yine bir bilgi olarak utanarak da olsa söylemem gerekli ki, ülkemde geciken, geciktirilen bazı şeyler, diğer ülkelerin önceliklerindendi. Eş ve kıza neredeyse bir çanta dolusu kadar tazminat ve “Gereklilikler” adında bir kısım ödemeler anında yapılmıştı.
Diğer bir bilgi, Dayı Beyin elçiliğinde kiracıya Türkiye’ye kesin dönüş yapılacağı için evi boşaltması rica edilecekti. Gereken eksiklikler veya tamamlanması, boya-badana gibi yapılması gerekenler Deniz’in isteğine göre mezuniyet ve taşınma sonrası yapılacaktı.
Görevlerimizin tümünü gereğince yerine getirdik, gene söylemem gerekli ki Arif de, Arife de ellerimizden tutarak yardımcı oldular.
Arife; “Destek ol! Kendini esirgeme!” dedi, ama çözümü belli etmedi.
Eşyaların bir kısmını komşularına bırakmayı plânlamışlar. Bu nedenle TIR konusu kapandı. Uzun yol tecrübem olmadığı için ben de karavanla gitmeye, onları götürmeye çekindim doğrusu ve tekrarlamak zorundayım ki; Arif’in engin hoşgörüsü ile mezun olmak ve toparlanmak için anne kız ve ben Hollanda’ya döndük beraberce.
Övünme hakkım olmasa da Deniz’e dersleri, anneye toparlanma konusunda yardımcı olacak benim dışımda birini düşünemiyordum. Tek konu; Berkay Annenin beni kabullenmesiydi. Çözüm kolaydı, Deniz okuluna gidince ben anneye yardım ederdim, Deniz okuldan dönünce, Berkay Anne, tıpkı Arif gibi; “Defol!” derdi, ben de haddimi bilerek ellerim koynumda defolurdum.
Ama düşündüğüm gibi olmadı. Bilgili zeki olmasa da akıllı kadındı annesi, aynı anda ve yan yanayken, belki tavırlarımızı dikkate alarak doğrudan doğruya sordu;
“Siz sevgili misiniz?”
Ani sorgulama nedeniyle ses çıkartamadık.
“Anladım. Evlendiniz mi peki?”
Bir anne ancak böyle sorgulayabilirdi gerçeği.
“Anne! Bu soru çok ağır olmadı mı? Kızınız doğduğu gün ki gibi tertemiz! Size haber vermeden, danışmadan, görüşmeden, nikâh yapmadan, bir gelinliği giydirmeden böyle bir şeyi gerçekleştirmeye cesaretimiz olabilir mi? Deniz’in onuru, namusu, ırzı bana emanettir…”
“Peki, görüyor ve birbirinizi sevdiğinizi hissediyorum, evlenecek misiniz?”
“Şu anda babamızın acısını yaşarken bu sorunuza cevap vermem uygun olmayacak! Biraz evvel size içtenlikle ‘Anne’ dedim. İkaz etmediniz. Size ‘Anne’ dememi bağışlar, yaşamda sizden başka kimsesi olmayan beni de Deniz gibi koynunuza saklarsanız ben de çocuğunuz olmanın mutluluğunu yaşarım!”
“Gel buraya genç adam! Bundan sonra bu evin babası sensin. Sana, ikinize de inanıyor, güveniyorum!”
Öyle bir kucakladı ki beni, hüzünle olsa da annemin koynunda hissettim kendimi. Deniz de kollarının altına sığışmaya çalışınca anne ve çocukları olduk ikimiz.
Deniz, arta kalan derslerini, eksiklerini tamamlamaya, başarmaya çalışırken ben de annemle hafif olanları paketlemeye, komşulara verilecekleri işaretlemeye çalışıyorduk, çünkü gidinceye kadar kullanmamız gerekenleri hemen veremezdik.
Elbette sevdiğimle bir arada ve acılarına ortak olmaktan, onun mezuniyetini beklemekten, Berkay Anneye toplanma, toparlanma da yardım etmekten mutluydum, ama Arif’in de iyi niyetini, hoşgörüsünü de iki arada, bir derede kalmış olmama rağmen fazlasıyla kullanmamalıydım. Üstelik mutlu bir telâş içindeydi, kızı olacaktı, öğrenmişti.
“Zor durumda kalma, ihtiyacını hissediyorum, geliyorum.” dediğimde;
“Adamın kafasını attırma, evet, mutluyum ve de yoruluyorum, ama senin de mutlu ve neşeli, huzur içinde olman da beni mutlu ediyor. Kızımız mezun olsun, toplanın ve ailece gelin. Ondan sonra annenden emdiğin süt burnundan mı gelir, uyumayı mı unutursun, başını kaşıyacak halin mi kalmaz, hepsi senin bileceğin konular…”
Tehdit değil, öneriydi…
Sevgilim mezun oldu, mezuniyet töreni uygun bir vakitte olursa günü birlik gidip dönmeye karar verip Türkiye’ye döndük. Eşyaları kapalı bir kamyonla şoförün yanında ben getirdim, ana-kız uçakla dönmüşlerdi. Usulen Deniz ve Berkay Anne, ağabeyinin (yani; Dayı Beyin) evinde kalmışlardı geçici olarak. Eşyaları alelusul boşalan evlerine istifledik.
Mevlidi(41) camide okuttu Berkay Anne, eşi için, mezarını ziyaret etmeyi unutmaksızın.
Tazminat olarak verilen parayı değerlendirmek için yapılmakta ve tamamlanmasına az bir süre kalan bir siteden, ufacık bir katkı gerektirse de bir daire satın aldı Deniz.
Ana-kız ve ben dairenin tamamlanmasını bekliyoruz şimdi. Sonra Arife bebeği nedeniyle ağırlaşmış olsa da Arif’le birlikte bizim için devreye girecekler.
Denildiğine göre; yeni evlilere yeni ev yakışırmış!..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Karavan; Bir kısım insanların genellikle tatillerini geçirirken barınak olarak kullandıkları, herhangi bir işle meşgul olanların aynı şekilde, barınak olarak kullandıkları, çalışmanın devamının mümkün olmadığı hava şartlarında dinlendikleri, içinde yataklar, masa, sandalye gibi eşyalar bulunan bir otomobil veya kamyonet arkasına takılarak çekilen tekerlekli araç. İş ve özellikle inşaatlarda kullanılan tiplerine ayrıca Konteyner (Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler /elektrik, su vb./ ve giderler için kullanılan ev tipinde yapı. Bunlar; kış-yaz koşullarına uygun, ucuz, taşınabilir, depreme dayanıklı, sevkiyatı ve de montesi kolay, ihtiyaçlara uygun olarak farklı ölçülerde imal edilebilen yapılar) da denebilir.
(*) Hoş Memo; 1930 lu yılların harikalarından, çocukluğumdan aklımda kalan hayali ressamlıkla oluşturulan iyi niyetli, enine boyuna, güçlü-kuvvetli, özgüveni yeterli, sakınması olmayan bir çizgi öykü karakteri. Daha sonraları Yılmaz KÖKSAL tarafından aynı adla film de yapılmıştır. Hoş Memo, anne, baba ve eşi ile birlikte yaşayan iyi niyetli, toplumsal olayları Al CAPP (Alfred Gerald CAPLIN)’in orijinal adıyla “L”il ABNER olarak çizgileriyle hicveden, anlatan, gösteren bir kişilik.
(*) Yıldır; Parlak, parlayan, ışıklı, ışık.
(1) Ankara Marşı; Sözü; Aka GÜNDÜZ’e, Müziği; Halil Bedii YÖNETKEN’e ait “Ankara, Ankara güzel Ankara, Seni görmek ister her bahtı kara…” şeklinde başlar.
KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “ANKARA (Tek kıta)”
(2) Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler. Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.
(3) Ana Beni Eversene; Ala keçim çift doğurdu diye başlayan Ankara yöresine ait türkü. Kaynaklar; türkünün Kahramanmaraş’a ve Sivas’a ait olduğunu da ifade etmektedir. Türkünün nakarat bölümünde; “Olmaz olsun şu bekârlık” sözleri de geçmektedir. Türkünün; “Baba beni eversene” şekli de vardır.
(4) Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.
(5) Bir şey yap, Güzel olsun şeklinde başlayıp… Ama hep güzel olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta Geç kalmayasın… Şems-i TEBRİZİ
(6) Böyle mi esecekti, son günümde bu rüzgâr? / Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar… Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi Teoman ALPAY’a aittir.
(7) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(8) İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki (köyler) topluluklarda gönüllü ya da zorunlu olarak birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele (el birliği ile) yapılması, iş gücü açığının kapatılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi. Eğer bu gibi işler için para toplanacaksa buna “Salma” denilmektedir.
(9) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum). Ülkemizde her şeye bir güzellik yakıştıran insanlarımız sözü “Ana gibi yâr olmaz!” haline getirmişler. Ancak ikinci cümlenin de “Bağdat” yerine Örneğin; “İstanbul, Ankara, İzmir…” gibi olması gerektiği kanaatindeyim. Bazı yakıştırmaların da Türkçemize uygulanmasında gerçekten Türk karakterinin açıkgözlülüğü yadsınamaz. Örnek; “Güzele bakmak sevap (Güzel bakmak sevap yerine), Eşek hoşaftan ne anlar? (Eşek hoş lâftan ne anlar? yerine), Su küçüğün, söz büyüğün (Sus küçüğün, söz büyüğün yerine) gibi. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
(10) Sünnetlenmek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeğin iyice sıyırarak yenmesi, yedirilmesi. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yedirmek, içirmek, bitirtmek eylemi olarak vasıflanmaktadır (Genel olarak; “Sünnetlemek” şeklinde söylenir).
(11) Sap; Öyküdeki anlamı; “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm. (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)
(12) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.
(13) Mihrimah (Mihr ü Mah) Sultan Camii; Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı olup, isminin anlamı Farsça Güneş ve Ay’dır. Mimar Sinan padişahın emriyle İstanbul-Üsküdar’da bu caminin yapımına 1540 yılında başlamış ve 1548 yılında bitirmiştir. 50 yaşında ve evli olan Mimar Sinan’ın 21 Mart doğumlu (Gündüz ve gecenin eşit olduğu; ekinoks tarihinde doğmuş olan) 17 yaşındaki genç kıza âşık olduğu bilinmektedir.
Bu nedenle olsa gerek aynı Mimar Sinan bu kez Edirnekapı’da Edirnekapı Camii olarak da bilinen birinciden daha küçük olan ikinci bir Mihrimah Sultan Camiinin inşaatına 1562 yılında başlamış ve 1565 yılında bitirmiştir. Bir taraftan güneş batarken, diğer taraftan ay doğmakta ve ikinci caminin tek minaresinin birinci caminin bir minaresi ile çakıştığı ifade edilmektedir.
(14) Düşünüyorum, düşündükçe büyüyor yalnızlığım; Ethem YAZGAN’a ait “GARİP” şiirindeki esas dizeler; “Düşünürüm, düşündükçe büyür yalnızlığım” şeklindedir. Ayrıca; “Düşündükçe büyüyor yalnızlığım…” Semih ERTÜRK’ün “SENİ SEVDİM BEN” isimli şiirinde bir dize.
(15) Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuzun servisimin anlamında kullandığımız yakamoz ise; gece denizde balıkların, ya da kayık küreklerinin kımıldanışıyla oluşan parıltıdır. Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür
(16) Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız / Bak, çıt bile yok korkma benim bahçede yalnız… Güftesi; Cenap Muhittin KOZANOĞLU’na, Bestesi Refik FERSAN’a ait Acemkürdi Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(17) Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(18) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(19) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.
(20) 26 Ağustos, gece sabaha karşı, / Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı, / Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar, / Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar… AKDENİZ’e Yusuf Ziya ORTAÇ
(21) Doris DAY (Doris Mary Ann KAPPELHOFF); 1924 doğumlu, 2019 yılında 97 yaşında yitirilen Amerikalı Film yıldızı ve şarkıcı. Meşhur şarkıları; “I’ll never stop loving you, Que Sera Sera (Oldukça uzun, öykü gibi bir şarkı), Perhaps, Perhaps, Perhaps...” Ancak söylemem gerekli ki Doris DAY’in şarkısı ile Michael JACKSON’un “I just can't stop loving you” şarkısının ve Whitney HOUSTON'un “I will always love you” şarkılarının hiçbir ilintisi yoktur.
(22) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. İlk bölümü.
(23) Geçmesin günümüz sevgilim yasla… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin ilk bölümü olup Güftesi; Dr. Necdet Beye, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(24) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür (Atasözü); İnsan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir).
(25) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.
(26) Anlayan için sivrisinek saz, anlamayan için davul zurna caz! Sözün aslı; “… anlamayan için davul zurna az!” şeklinde.
(27) Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslam’ın beş şartından (farzından) biri).
(28) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
(29) KARATEKİN, Erol. 2022 Yılı. “MEÇHUL SEVGİLİ” (Bu öykü için kaleme alınmış dizeler)
(30) Garp Cephesi; Batı Cephesi. Öyküdeki anlamı “yeni bir gelişme olup olmadığının” sorusu şeklindedir. Buna benzer bir söz. “Garp (Batı) cephesinde yeni bir şey yok!” şeklinde bir roman ve film ismidir. Orijinal ismi; “Im Western Night Neues” olup Erich Marie REMARQUE’e ait eser.
(31) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(32) Dert dinletir, aşk söyletir! Ya da “Dert dinletir, aşk inletir!” diye söz dizileri Türkçemizde yoktur. Sözün aslı; “Dert ağlatır, aşk söyletir!” şeklinde olmakla birlikte, tersine; “Aşk söyletir, dert ağlatır!” şeklinde söylemi de vardır.
(33) Şaşkın Aşı, Şaştım Aşı; Menemen. Yumurta, sivri biber ve domates, kimi zaman içine kuru soğan, peynir de konularak yapılan basit bir yemek.
(34) Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi işlemi.
(35) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(36) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(37) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(38) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(39) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir. Şiirin bir bölümünde; “Vatan borcu biter bitmez ordayım!” dizeleri hâkimdir.
(40) Vedalar zamansız gelir, ansızın. Ve gitme vakti gelince kimse “Dur!” diyemez. Gitmek gerekir! Sözün aslıdır. Ayrılmanın acılığına, üzücülüğüne, incitişine rağmen ayrılmanın, gitmenin, terk etmenin mecburiyet, gerekli ve hatta şart olduğunun ifadesidir. İnsanın “Hayır!” demek gibi bir lüksü yoktur (Her veda zamansız, her veda erkendir).
Her veda zamansız, her veda erkendir. Ve biraz hüzün taşır. Erden ÜLGEN
Bir sevmek bin defa ölmekmiş, bir defa ölmek, hiç ölmemek demekmiş… Rahmetli Barış AKARSU Şarkısı. “AYRILIK ZAMANSIZ GELİR” şarkısından bir bölüm.
(41) Mevlit Okutmak, Okumak; Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; “Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından mevlit okumak, okutmak bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”