Perişan etmişti gördüğümü sandığım rüya, ettiğim hayal, ya da hissettiğim halüsinasyon(1), bana, benim için uygun olmadığına inandığım yaşam biçiminde.

Bir amca, doğrusu bir pir dede(2), gerçeğime aykırı; sanki damat gibi giyimli-kuşamlı olan benim elimden tutup önce bir mabede, doğrusu bir türbeye, sonra da abdest aldırıp bir camiye götürüp bıraktı beni.

“Bu türbede yatan(3) benim, Allah’a uzan, rahmet oku, dile içinden geçeni ondan, yandaki camide yakınlaş Allah’a, sen Allah’ta, ben orda, Allah’tan isteğin olacak inanıyorum!” dedi.

Üniversitede okuyan, üçüncü sınıf öğrencisi, kimsesiz, yarı aç, yarı tok, yersiz-yurtsuz (şimdilik öğrenci yurdunda), yoksul, daha 12 yaşlarında, ilkokulu bitirir bitirmez Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış gibi huduttan hududa(4) değilse de, oraya-buraya-şuraya atılmış, doğum kontrolünden habersiz; “Allah verdi!” felsefesinin yürürlükte olduğu çok çocuklu bir ailenin sonuncu ferdi olduğunu zannedip kendinden sonra gelenlerin de olup olmadığını bilmeyen adı yakışmayacak şekilde sefa anlamında Safa olan erkek bir velettim(1) ben.

Ve Allah çok insana dediği; “Yürü ya kulum!” sözünü, “Defol git evinden ya Safa!” olarak şekillendirmişti benim için, “Unutma! Kafa Kâğıdını ve diplomanı da yanına al!” şeklinde de ikaz ederek.

Ek olarak yarım somun ekmek de almıştım çıkınıma(1), ama beş parasız, yalınayak, başıkabak(2) sözü yakışırcasına bayramlık nitelikli eski bir ceket ve terlik niteliğindeki küçük olduğu için arkası kesik lâstik ayakkabılarla yâd ellere doğru.

“Dayan dizlerim” yerine “Yorulma ayaklarım” şeklindeki sözler bir türkü gibiydi dilimde, rastladığım ilk çeşmede sadece su içmek değil, karnımı da su ile doyurmak, nerdeyse yarım boy yıkanmak(!) olarak. Bu türkü daha sonra; “Helâ temizlemek dâhil, ne iş olsa yaparım abi!” teranesine(1) bile dönüşmüştü.

Zannımca, kırık bir düzenle üniversite zamanında gördüklerimi şimdilik bir kenara bırakmam gerekliliğiyle fazla teferruata girmeden ortaokul ve liseyi de bitirdiğimi söyleyivereyim. Ancak şu gerçek ki, okuma arzum nedeniyle benden yardım ve desteklerini esirgemeyen, yediren, içtiren, giydirip kuşatan, koruyup saklayan, neye ihtiyacım varsa karınca kararınca(2) görünse de tüm ihtiyaçlarımı el elden gideren okul müdürlerimi ve öğretmenlerimi kesinlikle şükranla unutmaksızın hatırımda tutuyorum, onlara medyunum(1), minnettarım. Yoksa ben; ben olmaz, olamazdım asla!

Ramazanın üçüncü ya da dördüncü günüydü sanırım. Tam olarak Müslüman değilsem de, deist, ateist falan da değildim. İmanım bütündü bence, hani mümin mi, dindar mı, her ne deniyorsa öyle bir şeydim galiba, kendimi tarif etmem mümkünsüz. Cumalara gidiyor, oruç tutuyor, gerekirse kelime-i şahadet bile getiriyordum, işte o kadar, namaz-niyaz, hac, zekât… I-ıh!

Herhalde hepsine “Hazret” denen Allah’ın sevgili kulları; tevhit(1) uğruna atıldığı ateşi İbrahim’e serin ve zararsız kılan, kardeşleri tarafından kuyuya atılan Yusuf’u oradan çıkarıp Mısır’a sultan eden, Yunus’u balığın karnından kurtuluş sahiline ulaştıran, Musa’ya denizi yol, kudret ve merhametini yoldaş eyleyen Allah’ın sevgili kulu olamazdım.

Vasıflarım uygun mudur, tam olarak kendimi Hak huzurunda tanımlayamam ama Hakk’ın huzurunda tatillerde bile iş bulup harçlık biriktiremediğim, sadece bursla geçinebildiğim için zekâta, fitreye, fidyelere muhtaç biri olabilirdim, Allah’ın işine karışmamak yanında, hacı-hoca takımının hakkımdaki kanaatlerine göre, tabii ki.

Aldığım bursun yarısı yattığım yere, öğrenci yurduna gidiyor, diğer yarısı boğazıma bile yetmiyordu. Samanlı teksir kâğıtları arkasına not alıyordum. Bitmek üzere, çeyreği kalıp da atılan, atılmak üzere olan kurşun kalemlerle idare ediyordum. Dolmakalem bir tarafa, tükenmez kalemde siftahım bile olmamıştı, hatırlamıyorum.

Dersler arasındaki, öğle yemeği yemek gibi bir mecburiyet ya da lüksüm olmadığından, akıl, zekâ ve IQ(1) konusunda biraz birikimim olduğunu sandığımdan dolayı derslerim için izin veren arkadaşlarımın kitaplarından yararlanıyordum, bazı-bazenlerde de üniversitenin kütüphanesinden.

Övüneceğim, ama hiç sınıfta kalmamıştım, çok zaman yemek konusunda olduğu gibi tok olmak, sınıfta kalmak da ulaşamayacağım yaşam biçimlerinden bir lükstü benim için. Bu nedenle öğrenci kantinine, lokaline gitmek gibi kötü(!) alışkanlıklarım olduğu da düşünülemezdi.

Canım sıkılırsa hava alıyordum, “Adım Adım Anadolu(5)tavrında Dışkapı’dan Kızılay yönüne “Git-gel Konya 6 saat” örneği gibi 1-2 saatliğine. Dinlenmiş olarak “Mütalaa Salonuna” geldiğimde İsmet’in mi, Uğur’un mu, Orhan’ın mı hangisinin ders kitabı boşsa alıp mölemeye devam ediyordum, malûm zamanın bana uyması değil, benim zamana uymam(2) önemliydi.

Oruç sadece Ramazan ayı uygulaması değil, yaşamımda da bir kesitti. Çok zaman çeşmeden içtiğim su, iftar gibi sahur için de yeterliydi. İzaha muhtaç değil ya; üç su bir ekmek yerineydi, defalarca üçer yudum su içtiğim oluyordu (söylemesi ayıp)! Kendini darı ambarında hayal eden tavuk gibi hayal görmek bana ve benim gibilere yasaktı! Ancak resmi(!) rüyalarda beynim izin verirse o zaman lây lây lôm(2), yeme de yanında yat!

Taksitle de olsa benim de olması gereken bir şeylere sahip değildim, PC, cep telefonu, taze(!) defter-kalem vb. tahmin edileceği gibi. Üstümdekilerin, ayaklarımdakilerin çoğu “Allah razı olsun!” diye dua ettiğim bayan öğretmenlerimin beylerinin pırıl pırıl, gıcır gıcır diyebileceğim şeyleriydi. Çok pırıl veya gıcır olanları bayramlarda giyiyordum, seyran hakkım yoktu ki zaten zavallı, kimsesizlik birlikteliğimde, bayramlık-seyranlık(2) diyebileceğim.

Bazen öğretmenlerim yeni ve özel olarak, bazen de arkadaşlarım ailelerinin verdiklerini beğenmemiş olarak bana hediye ediyorlardı, böylesine günlerde. Doğum günümü neredeyse ben bilmiyordum (hatta hatırlamıyordum) ki, kendime hediye olarak bir yemek ısmarlayayım!

Kız arkadaş mı? O da ne demekti ki, bilmediğim? Ya da itiraf ediyorum; üniversite kütüphanesinde bazen canıma eziyet etmek istercesine şöyle bir karıştırdığım aşk romanlarındaki obje olsa gerekti. Ayrıca cebimde ikram edeceğim bir çay parası yokken, züğürtlüğümün tescili gibi (hangi) kime yalakalık edebilirdim ki?

Akşamki rüya ya da hayalin etkisindeydim, cebimde sadece bütün bir dana gözü gibi iki buçuk liram vardı. Yarın aybaşı idi, bir-iki saatliğine de olsa vezir olacaktım, “Bugünün beyliği beylik!” demek bile yasak olan lüksler içindeydi. Yurt parasını ve karşılaşmama gerek kalmaksızın arayıp bularak arkadaşıma borcumu ödeyecektim.

Bu harcamalar sonunda; “Bugünün beyliği beylik” yerine “Bugünün krallığı krallık” diyerek, yarın sıra hangisindeyse artık kıymalı pide, bütün ekmek arası tavuk döner, ya da bol soğanlı (yarım ekmek arası!) gobit ile iftar açacaktım, sahur konusu; “Allah kerim!” olma mecburiyetindeydi.

Ders ya erken bitmiş, ya da ben montofon(1) kılığına bürününce dersleri erken bitirmiş erken tatile girmiş olmalıydım. Amacım beynimde gereken meşguliyeti zapt eden görüntülere göre Hacı Bayram’ı ziyaret edip, onun camiinde ikindi namazını kılmak ve oralarda siftinmek(3) üzerine yoğundu. Nedeni de şu; mevlit falan olursa dağıtılanlardan sebeplenir, iftar için tasarruf ederek çöplenirdim(3), muhtaç olarak.

Akşamları genelde fakir-fukara için iftar da oluyordu, benim için bu da bir nimetti, hatta görevlilerden rica ederek, daha doğrusu bilgi vererek bir adet ekmeği de poşet içinde alıp götürebiliyordum, yavan olması mesele değildi. Yok iftar çadırında yetişip çöplenememişsem, ya da bana göre benim yerime önceliği olanlara sıramı devretmişsem, nasıl olsa cebimde iki buçuk liram vardı, adresini bildiğim simitçiden bayat simit alırdım. Kalmamışsa bahtımaydı, gene de teselli ederdim kendimi, “İki buçuk liram cebimde kaldı!” diyerek, yarın aybaşı idi ve o iki buçuk lira diğerleri yanında garip kalmış gibi görünse de, kısa bir süre için de olsa bereketlenip mutlu olacaktı!

Gücüm yerindeymiş gibi hissediyor olsam da, zaten bedenim kikirik(1) tipinde belimden yukarısı kısa, belimden aşağısı bacaklarım uzun, zayıf, yassı (veletlikten terfi etmiş) bir heriftim. Ve şartım şu idi ki; üniversiteyi bitirebilmem için en az bir-bir buçuk yıl böyle idare edebilmeliydim kendimi (Kendime kendim lâzımsam, kendim bulacaktı kendimi…(6) dokunaklı söz)!

Mezun olmak için gayret ettiğim Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünü niçin seçtiğimin ve sonramda bu dilde başarılı olur, olabilirsem ne halt edeceğimin bilincinde değildim. İş-güç sahibi olmak için Rusya’ya mı gitmeyi düşünmüştüm ki? Rus kızları… Hiç çirkin Rus kızı yokmuş. Rus Atasözüne göre zaten; çirkin kız yokmuş, az votka varmış(!) Ben yalancının yalancısıyım. Allah muhafaza aklımın ucundan bile geçmezdi, bir başka ülkenin melek görünümlü olsa da kızı!

Ben Türkiye’me âşıktım, iyi bir ailem olmadığı için aklımdan geçirmiyor olsam da, hani meselâ gönlümün sahibi, çocuklarımın annesi Türk olsun isterim, ancak iki şartla. Mutlaka benim onu sevdiğim kadar onun da beni aynen olmasa da hiç olmazsa sevmesi, ikincisi benim gibi yokluktan gelip, benim olduğum, olacağım gibi onun da ben olması idi, nihayetimizde.

Yürümeye çalışıyor, çalışırken düşünüyor, düşündükçe ağırlaşıyor, yoruluyordum, isteksiz.  Anlayamıyordum, oruç nedeniyle açlığım değildi, yorgunluğumun nedeni. Bir yük vardı üzerimde beni engellemeye çalışan, direnmeme zorluk çıkaran, “kader” diye şekillendirmeye çalıştığım, sanki. 

Yorum olarak gökten halka yağsa, başımdan geçmez, piyango bileti alsam da amorti bile çıkmaz, ancak deniz-göl-ırmak nedir bilmesem de “Ağustosta suya girsem, buz olurdu su(7) kesinlikle. O halde?

Tökezledim, belki de çelme taktı Tanrı bilerek, bilinçli şekilde, isteyerek, gereği varmış gibi. Tutunacak bir dal, ağaç, kapı kolu, herhangi bir şeyin direği…

Oruç başıma mı vurmuştu ne, bilemedim, zaten ne gereği vardıysa, bilinçle mi, bilinçsizce mi ne, gözlerim kapalıydı.

Ulus’a, Hacı Bayram’a gidiş…

Ve oradan Öğrenci Yurduna dönüş…

I-ıh! İmkânsızdı!

Şefkatine inanacağım(8) ince bir kız (ya da kadın) sesiyle bir el tuttu kolumdan, bir bakıma düşmeme çeyrek kala gibi;

“Abi! İyi misin?”

Ses, güçlendirmişti sanki beni, ağırlık olmamak istercesine ağırlık merkezimi tabanlarımın altında tutma gayreti yaşarken ve gözlerimi açmaya çalışırken onun kolundan kurtulma çabası içindeydim. Elinde yarıdan fazlası boşalmış gibi bir pet su şişesinin kapağını açmak için omuzundaki çantayı zapt etmeye çalışırken, kolumdan geçirdiği eliyle çabalıyordu sanki. Aklım başıma gelmişti;

“Açma kardeşim şişeyi, niyetliyim zaten. Hem işin-gücün vardır, şu sekiye çöküp biraz dinleneyim geçer. Teşekkür ederim, hadi devam et yoluna!”

Dilimin söylediği ile gerçeğim arasındaki farkı bilemiyordum, hissetmiş olabilirdi;

“Peki!” dedi sessizce, ama kolumu bırakmaksızın ve devam etti;

“İyi görünmüyorsunuz amca (Bu kez halimi nasıl görüyorduysa)! Yardımcı olmamı istemez misiniz, hiç olmazsa gideceğiniz yere kadar?”

Kaz kafalıydım(2), aklını kullanamayan, üstelik sitemi dillendiren, mademki önce abi, sonra şimdi amcaydım;

“Teşekkür ederim küçük abla! Ben giderim, sağ ol, ama yardım etmene gerek yok…”  Cümlemi tamamlamam mümkün olamamıştı, ikinci kez tökezlemem, konumu inkâr, sözlerimi tekzip etmem anlamındaydı. Genç kız bu kez rica etmek bir yana, ek olarak tehdit de etmişti (sanki);

“Gideceğiniz yeri söyleyin efendim, yoksa şurada bir polis gördüm, bir genç kız olarak gidip neler söyleyebileceğimin takdiri sizin?”

“Tekrar sormayacak ve ısrar etmeyecekseniz, Hacı Bayram’a…”

“Affedersiniz, anlayamamışım?”

“Anlamadığınız ne ki, affedeceğim?”

“Hüznünüzün ve aşırı yorgunluğunuzun sebebinin yakınınızın cenaze namazına yetişmek arzusundan dolayı kaynaklandığını…”

Doğrusu; benim için kullanacağım iyi bir mazeretti, “He!” dedim, tasdik eder gibi, diğer elimi kolumdaki eli üzerine koyup destekledim tasdikleme düşüncemi. İnanılmaz bir şekilde minnet ve şükran yüklüydüm, kendimden geçmeye yakın durumuma aldırmaksızın o beni Hacı Bayram’a götüreceği için. Ama nasıl?

Ve de Hacı Bayram’da namazı kılınacak bir cenaze yoktu ise? “Yoktu!” demek yalan ve yanlıştı. Öyleyse şöyle bir üfürük habere ulaşmış olamaz mıydım? “Cenaze öğle namazından sonra kalkmıştı, haberi yanlış almıştım!” Değil mi, ya?

Dünya yalan değil, doğrular üzerine kurulmuştu. Israrıma rağmen (Cebimde sadece iki buçuk lira olduğunu nasıl unutabilirdim ki?) beni bir taksiye bindirip “Hacı Bayram’a” dedi. Oraya yakın bir yere indiğimizde hemen musalla taşının olduğu yere baktım. Sekiler de konmuştu, bir değil, dört adet cenaze vardı ve hangisi benim sahiplendiğim cenazeydi, önemi yoktu! Üstelik o genç kızın da benim cenazemin hangisi olduğunu merak ettiğini sanmıyordum.

Sıkış-tepiş beraberce girdik türbeye, kolumu bırakmadı bir an bile. Beraberce dua ettik, rahmet diledik, Allah büyüktü, ayakta durmam, güçlü olmam için derman vermişti tüm bedenime. Şadırvana sürükledim onu, çoraplarımı çıkardım, omuzumdan destekledi, oturup rahatça aldım abdestimi. Caminin merdivenlerini de çıkarttı, kolumdan tutarak ve bir yaşlıya teslim etti beni;

“Benim ağabeyim! Oruçlu olduğu için çok sarsıldı, otururken yardımcı olun, lütfen! Ben cenazemize yakın olacağım, abim beni merak etmesin, ben onu bulurum!”

Şaşırmadım sünnette, farzı zaten hoca kıldırdı, âdet midir, moda mıdır, sünnet falan bir şey midir, bilemedim, tespih çekmeden “Âmin!” dedik, acele edenlerden arta kalan zamanda kapıya yöneldim.

Ya hocanın, ya cemaatin sabrı yoktu yahut da cenaze arabalarının mesai vakitleri kısıtlı olsa gerekti, ben pabuçlarımı da giyip yetişinceye kadar birinci cenazenin işlemi sona ermişti!

İkinci cenazeye son safa yetiştim, ama. Göz ucuyla da olsa kenarlarda bir yerlere sığınmış genç kızı gördüğümü sandım. Ne hakikatli insanmış, aklımdan başka bir duygu geçmesi mümkün müydü, oruçlu olduğumu bilip beni yalnız bırakmak istememiş olsa gerekti. Üçüncü cenazenin namazında bittiğimi hissettim, dördüncü cenaze…

Var mıydı, bilemedim. Cenaze namazının bitmesinin sonunda, hiçbir durumda namazlarını bozmak istemeyenler yıkılmama, düşmeme, başımı betona çarpmama izin vermişlerdi, bu yaşam şeklim için sebep ne olursa olsun görüntüsünde.

Hayal-meyal kim ya da kimlerin beni kaldırıp toparladığını bilmem mümkün değildi…

Olduğum yerde, bir kanepe üstünde, ezan sesi beklenirken soğuk su ile besili bir tülbent alnımda geziniyordu.

Ezan okundu, mübarek bir güç beni kendime getirdi sanki gözlerimi açtım;

“Sofraya oturur musun, orucunu açmak için tüm soruları erteleyerek, yoksa oturmaya devam edersin de çorbanı ben mi içireyim, aklın başına gelinceye kadar?”

“Ben bir hiçim, neden alıp getirdin ki beni evinize? Ama gene de eğer aile izin verirse iftar sofranızı üleşmek isterim…”

“O halde buyur genç adam! Özür dileriz, bilmemiz gerekti seni, üniversite öğrencisi Safa Bey! Ceplerine bakmak zorunda kaldık, hüviyetine rastladık. Sanırız hatıra değeri olsa gerek, bir de iki buçuk lira çıktı cebinizden. İftardan hemen sonra eğer söz verebilirsen, teravihe beraber gider-döneriz ve sohbet ederiz biraz. Şimdi iftar zamanı, gecikmeyelim, Allah kabul etsin ve tekrar etmem gerek, besmele çekmeden önce sohbet için söz ver bana genç adam!”

“Âmin Bey Amca! Sizi dinleyeceğim ve anlatacağım içimi size, yıllardır suskunum çünkü boşalmak ihtiyacım var, bunu ancak sizi tanımasam da bana açılan kucağınızı hissederek size karşı rahatlayacağım inancını yaşayarak dilime hükmetmeksizin yapacağım. Bilin ki bana elini uzatan bu küçük abla benim yaşama tutunmamı sağladı. Yaşamımı gerçek anlamda ona borçlu olduğum inancındayım. Minnet doluyum, ama köleniz kabul edin beni lütfen…”

“Seni bu kanepeye yatırmaya rıza gösterdiğimize göre bizimsin, ama kölemiz değil, asla…”

“İftardan sonra mübarek ellerinizi öpmek için izin istemeyeceğim, ağzımı yıkar yıkamaz, akşam namazını da beraber kılarız sonra. Ancak izin verirseniz, sizi daha fazla meşgul etmeyeyim, izin verin, yurduma döneyim.”

“Minnet yerine, şükran duymak daha doğru gibi geliyor bana…”

Konuşan hep baba Salih Zeki idi, diğerleri, yani anne Fahrünnisa ve kızları Vefa, ya susuyor, ya da susma haklarını kullanıyorlar olsalar gerekti, ataerkil aile icabı…

Anlattım çok şeyi, doğal olarak 12 yaşımdan başlayarak her şeyi kısa bir an içine sığdırmaya çalışmam asla mümkün değildi. Zaten beni öğrenmeye çalışırken cebimde buldukları ve “Hatıra niteliği olsa gerek!” diyerek aşağılamaktan çekindikleri iki buçuk lira her şeyin takdir-i hali(2), tercümesi, itirafı gibi değil miydi? Baba dile geldi tekrar;

“Ne ben, ne teyzen, ne de kızım Vefa önemli değiliz senin için. Oku! Bu Kur’an’da bir başlangıç(9) ve nice özel sözler(9), vecizeler var, okuyup, adam olmak(9) üzerine. Sene bitsin, başarısızlığın aklımdan geçmemekte. Yüreğinde ne varsa, sonuna kadar gerçekleştir. Cebine borç para koydum, rahatlaman gerekiyorsa, senet tarihsiz olarak masa üzerinde, imzala ve vaktinin geldiğine inandığında faiziyle birlikte öde bana, geri. Hissediyorum, dürüstsün…

Sene sonu için adresimin aklında kalması arzum, ama mutlaka. Daha sonraki bir sene sonunda eğer ki sen de arzularsan işyerimin kapısının sana açık olacağını bilerek kendine eziyet etmeden, hiçbir şeyden kendini mahrum etmeden derslerine çalış. Seni bilmiyorum, tanımıyorum da, ama inanmak istediğim yaşamımdaki ilk ve tek insanın sen olduğu kanaatini yaşıyorum, eğer iznin olursa, seni bilmek ve daha iyi tanımak istiyorum, eğer sen de benim gibi arzularsan…

Şimdi seni yurduna bırakacağım, ama yurdundan uzakça bir yerlerde, sana ses-seda ulaşmaması için. Ben, benim ve buyum. Sen, sensin ve sen olmaktan asla vazgeçme iyi insan ve kadere inan. Yokluğun sonu, sonucu berekettir, inan, eğer dürüstsen ve inanıyorsan. Ben asla vazgeçmediğim dürüstlük ilke ve inançlarımla bugün ben oldum, sanırım sen de Allah indinde kendinsin ve kendin olarak yaşayacaksın kendin olarak sonuna kadar…”

“Sağ olun efendim. Beni arabanızla bırakmanıza gerek yok! Adını bile şimdi dilinizden öğrendiğim Vefa kızınız kahrımı, yalnızlığımı, kimsesizliğimi, açlığımı ve yardım etmeyi üleşti zaten şu ana kadar. Bu nedenle bırakın beni, bu gece bu mutlu yaşam biçimimle, yıldızları kendimle üleşerek, kaldırımları paylaşayım kendimle ve yol boyu dua edeyim sizlere karnım doyduğu, cebimde karşılıksız olduğu tartışılmayacak vadeli de olsa borç harçlığım olduğu için…”

“Peki Safa! Kızım Vefa için dersleri nedeniyle oruç tutamasa bile, onun için dualarını eksik etme. Maksadı, niyeti, arzusu, dileği öğretmen, ya da psikolog(2) olmak! Sanırım yol gösterirsin ona, başaracağından emin olsam da, desteğini esirgememen, sevincim olur…”

“Tabii Abi!”

Koskoca adama; “Abi!” demem yakışmamıştı. Ancak minnetin karşılığı da “Amca” diyerek aşağılamak şeklinde olmamalıydı da! Yıllar sonra kursağıma ilk kez ev yemeği girmişti. Cehennemi biliyordum, neredeyse 12 yaşımdan beri. Yaşamda cennetin de olduğunu bu aile sayesinde öğrenmiştim, mutluydum, umutluydum, neşeliydim.

Ve gerçek ki, çekiniktim ona karşı, duygularım minnet mi, sevgi miydi, bilememekten dolayı…

Anne ve kızı bir poşet hazırlamışlardı bana sessizce, bunun bir sahur paketi olduğu kanısındaydım. Yurda gelip de anahtarı olmayan dolabıma poşeti koyarken kem gözlerin(2) gözetiminde olduğumun farkında değildim.

“Sahur ola, hayrola!” dileğime gerek yoktu, hakikatli kardeşlerim tarafından poşet yerinde bırakılarak içindekilerin hepsi sünnetleme(3) taktiği ile temize havale edilmişti! Olsundu. Hepimiz aynı dünyada. Dartanyan(10) olmasak bile hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindik ve geçmişteki (yani dünkü iftar) birkaç sahur, birkaç iftar için dahi yeterliydi benim için. Bir de bu gün yeni bir gün olacaktı, sahurdan sonra sabah olunca. Önemsizdi…

Erteleyebilirdim bir günün beyliği dediğim şahaneliği, hem umurumda olmaksızın hiç mi, hiç!..

Dersler devam ediyordu. Bir gün bir genç kız dikildi karşıma. Siması yabancım değildi bana. Tanımış olmalıydım, ama demek ki hakkımı, hukukumu, haddimi bilerek alıcı gözüyle bakmamış olmalıydım. Vitrindeki bir mankene soğuk bir şekilde bakışım gibi anlamsızca bakışım şaşkına çevirmiş olmalıydı karşımdakini ve bana seslenmek bir yana trende bir yolcu uğurlar gibi bağırır gibi seslendi;

“Safa! Tanımadın mı beni, ben Vefa!”

Vefa adında tanıdığım biri yoktu ki; “Hangi Vefa?” diye sorayım. Cesur oldum;

“Merhaba Vefa! Hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Bana kalsa hiçbir esintiden söz edemezdim. Neredeyse bir yıl… Eğitim yılı bitmek üzere. Ben kimim, okuyor muyum, neredeyim, hangi okuldayım, merak edip ne sordun, ne de aradın. Babam eski telefonunu vermişti sana, galiba hiç kullanmadın!..

Ama babam, kendi büyüklüğünü umursamaksızın senin için; ‘Git, ara! O büyük bir adam, daha da büyüyecek! Telefon falan etmedi, ama sen ona, onu çağırdığımı, görüşmek istediğimi söyle!’ dedi. Hani, arzularsan!”

Hatırlamıştım, bana destek olanı da, karnımı doyuranları da;

“Sebep?”

“Rus Edebiyatı, kararınca İngilizce, çok az Almanca, belki önemli, belki değil, babamın kararı, sene bittiğinde babam seni kısa süreliğine de olsa fabrikasında görmek istiyor. ‘Belki istikbalin, mezuniyetin için yararlı olur!’ düşüncesinde babam. Üstelik kabul edersen, harçlığın da olabilir…”

Boş bulundum;

“Aslan Vefa!” deyip sarıldım, kokladım, iki tarafa salıncak gibi sallarken hatta öptüm yanaklarından.

“Bu tezahüratla bana ilgi göstereceğini, ilgini hissedeceğimi bilseydim böyle bir müjde diyemeyeceğim haberi kendi adıma verip, kendi adıma hak etmeyi isterdim.”

“Anlamadım.”

“Anlamadıysan gereği de yok pek tabii!”

“Ben yokluklar içinde, mezun olma gayretindeyim. Sen başlangıçtasın ve Tanrının sana verdiği güçten esinlenerek anlamamdan bahsediyorsun, ama evet ben anlamıyorum.”

“Önemsiz! Taş devrindeki erkekler de böyleymiş! Taş devrinden uzaklaşıp sevgi, saygı, hatta aşktan anlama zamanından uzaktasın ve bu oldukça çok zamanını alacak galiba, yadırgamıyorum.”

“Gene anlamadım!”

“Umarım çok geç olmaz, gecikmezsin de…”

Tanrının işi mi yoktu, yoksa zeki, akıllı olduğunu iddia eden birinin bir kısım konularda zamanı mı çoktu? Eğer dua ve dileklerin ulaşacağı Tanrının matematik olarak 1 + 1 = 1(11) gibi bir işlemi kalp kalbe karşıdır(12) şeklinde gerçekleştirme düşüncesi varsa gereğini ve gerçekleştirmeyi de var etmesi mümkün değil miydi?

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.

Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(10)

Gitmeğe yönelmişti, sanki gitmeyi istemiyormuş gibi, süklüm-püklüm(2), hemen ve ilk seslenişimde geri dönecekmiş gibi. Bunun; hüsnü kuruntum(2) olduğunun bilincindeydim. Denemek için zorlanmazdım, kim engelleyebilirdi ki beni, onun arzu etmemesinden başka?

Koştum peşinden, isteyerek, hem arzulayarak;

“Hak etmedim bu sevinç gösterisini, üstelik bilmediğimi de itiraf etmem gerek, ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi. Belki hayatımı kurtardın elini uzatmakla o gün, sıcacık yuvanıza alıp koruyup misafir etmekle ömrümü uzattın farkında olmadığım. Bu yaşamı bana bahşeden sürüyle olan kardeşlerim değil, ancak bilmediği halde candan hüviyetini hak eden biri, yani sen yapardın. Yapabilirdin diye bir imkândan söz etmiyorum, gerçeğimi tekrarlıyorum ve bu benim hakkım değil, hele ki karşılıksız…

Seni kucakladım, salladım sevinçle ve iznini almaya gerek görmeksizin, oruç kokan ağzımı esirgemeksizin öptüm yanaklarından, ismin henüz tümümde, zihnimde yer etmişken. Üstelik ikinci karşılaşmamızda sanki gizli bir güç aramızdaki mesafeyi kısaltmak bir yana dursun, yok etmişti…

Bunun bence anlamı büyük ve şaşkınlığımla bu kucaklayış, koklayış, öpüş ve sevinci iade edemeyeceğim, ya da verdimse iade etmeni istemeyeceğim, geri almam mümkün değil çünkü bence. Üstelik yaşamda söylediğim bu serzenişten daha kötü bir istek olamayacağı düşüncesindeyim…

Ve de istersen itiraf olarak kabullen, tökezleyip de baygınlığa bürünmem ertesinde ayılır gibi olup gözlerimi açtığımda gözlerim yoktu yerlerinde, sende kalmıştı, inancımla…”

“Sadece gözlerin mi? Başka? Ya o gözleri halisane(1) duygularla kabul edip, itina ile saklarken beni de peşinden sürüklediğini söylemeye çalışsam? Peşinden koşarak değil, sürüklenerek girdim seninle türbeye, abdestini alırken o nedenle destekledim seni, camiye girerken amcaya teslim ettiğimde ruhum da yanında seninle birlikte cami içindeydi, üstelik amcaya gerek yoktu, yanında seni destekleyendim ben. Cenaze namazlarında da yanına ilişirken kendimi frenleyememin endişesini yaşıyordum. İyi ki de frenlememişim, sana ancak ben yetişebilirdim, başkaları değil!”

“Kabul etmem mümkün değil, klâsik söz dizisi; sen gül dalında goncasın, oysa ben çocukluğumdan beri kendi yaşamımın gereği diken doluyum, üstelik yaşamım için geçirmem gereken bir yıla muhtaç kaktüs…”

“Ama babam; ‘Gel!’ dedi, düşüncelerine onu dinledikten sonra…”

“Anlamıyorsun, ya da anlamak istemiyorsun Vefa. Ben minnetle değil, yaşamımda seninle karşılaştığım ana kadar hissedip yaşamadığım duygularla yüklüyüm. Üstelik hakkımın olmadığına inandığım, haddimin erişmeyeceğini kesinkes bildiğim…”

“Egoistsin, sadece kendini düşündüğünün farkında değilsin. Gözlerini verdiğinde yüreğimi sahiplendiğinin inancı yok gönlünde. Allah büyük, kader denilen daire şeklinde bir yörünge çizmiş, ‘Kalpleri karşılıklı atsın!’ dediği ikiye. Bu yörüngede iki aksi (ters) yöne gitse de o iki insan bir noktada karşılaşmazlar mı? Ya da aynı yönde ilerleseler, istekli olanın hızı önündekine yetişmek için yeterli ise, bunun adı sadece gecikmektir ki; biz kadınlar buna ‘Sabretmek’ adını veriyoruz…

Kısaca; uzun söze gerek yok, yaşımın bir-iki yaş küçük olmasını da önemseme, babam; ‘Gel!’ dedi, ne söyleyip, ne anlatırsa anlatsın, umurumda değil, ben aydınlığı sende gördüm, aydınlığı devamlı yaşamak arzusundayım, sevgiyle olduğunda bu aydınlık katmerlenir!”

“İncelik dolu erken sözlerine hayranım, bunu bil lütfen, üstelik karşılıksız olduğu da geçmesin aklından, ama zaman ver bana. Ramazan devam ediyor, ama babanın davetine katılacağım. Eğer annen aynı çorbayı yapar ve iftar için; ‘Buyur!’ derseniz seve seve gelirim. İftardan sonra beni yurduma doğru yalnızlığıma iteklerken, kapıda gülümse bana hediye gibi. Daha fazlasını ummaya, istemeye ve hatta düşünmeye bile hakkım yok, biliyorum! Haddime yakışmayan bir şey için ufkunda yer almayı düşünmem yanlış!”

“Bu hak-had-hukuk meselesini çözeceğim inşallah, iki de bir bu sözleri sarf etmen acıtıyor canımı. Um, umutlarını desteklemeye gayret et, asla erteleme, gecikme de. Geçen her saniye; ‘Eyvah!’ diye yitiriliyor çünkü. Söyle bana; varlıklı görünmem mi seni tedirgin eden, yoksulum senin için, ilerlerimizde, hatta hemen şimdi, oldu mu?”

“Tanrım seni saklasın ve senin için bana yaşama hakkı ve gereken imkânı versin, cesaretle sözlerimi sana iletmem için senin dileklerine cevap vermemi sağlasın, dualarımda…”

“Ufacık da olsa bu cesaretin ilk görüntüsü?”

“Yaşam, sevdiğinle olduğunda tükenmez, yeterli mi?”

“Yerden göğe kadar, ama annem istediğin iftar çorbasını yarın için değil, mutlaka hemen bugün yapsın isteyeceğim. Kim bilir babam da seninle sohbeti uzatırsa, belki bizde kalırsın, sahuru da beraber yaşar, belki bayramda evine gitmeyi düşünmez, bizimle olursun bayramda da…”

“Evim yok, demiştim, hatırında kalmamış her hal…”

“Özür dilerim!”

“Kabul ettim, iftara çeyrek kala kapındayım, yani evinizin kapısında olacağım.”

“Bekleyeceğim, öylesine sevindirdin ki beni, ben de seni, senin beni kucaklayıp iki tarafa salladığın gibi sallamayı isterdim, gücümün yettiği kadar, hatta öpmeyi de. Ama endişeliyim, Allah düşüncesiz davranışım nedeniyle orucunu sakatlar da cezalandırırsa diye. Ama izin vereceğini vadedersen iftar, ya da sahurdan sonra elimi tutmana izin veririm.”

“Seni asla bekletmem iyi insan. Ben beklerim seni yıllar sürse de, ömrümün tükenmesini umursamaksızın, vaatlerini gerçekleştirme umuduyla!”

“Söylemem ve zannederim söylemen gereken çok şey var, ben içimdekileri saklayacağım, elimi herhangi bir nedenle, örneğin vedalaşmak için değil de, dilediğim amaçla tuttuğunda söyleyeceğimi bil, olur mu?”

“Gerçek şu ki, sözler zamanında ve iyi dileklerle söylendiğinde güzel olarak hissedilir!”

“Evet! Her şey güzelliği hak ediyor, her şey güzel olacak, hissediyorum, sabredeceğim!”

Elini bile uzatmadan gitti. Sanıyorum oruç ile ilgili donatılmış bilgilerinde önemsenmesi gereken kısıtlamalar var gibiydi.

Yaklaşan akşamlar, ulaşmak istemediğim ıssız geceler hüzün verirdi bana, köyden ayrılışımı, 12 yaşımı milât ya da yaşama başlangıcım olarak kabullenebilirsem… Şimdi ise iftara ulaşmayı beklediğim bir akşam arifesindeydim. Derler ya; “Şu bahane, bu şahane!” diye, her neyse aklımda kalmayan, ama benim için “çorba bahane, Vefa’yı (yani artık kendime karşı dürüst olmalıyım ki; ‘Sevdiğim’ demem gerek, ona karşı tüm düşüncelerimi ve duygularımı azat ederek) görecek olmam şahane” idi, eğer engellere takılmazsam!

Aslında ayıp sayılması gereken bir söz bu; “Engeller!” Onlar Vefa’nın annesi Fahrünnisa ve babası Salih Zeki idiler, yani mülkün, Vefa’nın sahipleri. Onların yanında sevmeye devam etmem için geri verdiğine inandığım gözlerimle Vefa’nın gözlerine bile bakmam nasıl uygun olabilirdi ki?

İftara, konuşmaya davet bile bir devlet, bir nimetti benim için, isterlerse “İçgüveysi(1)” olmayı bile geçirebilirdim aklımdan, eğer Vefa sevgime inanıp benim olmayı, daha doğrusu benim onun olmamı kabullenirse…

Uzak bir köşeye çekti beni Vefa’nın babası Salih Zeki Bey, başlangıca gerek hissetmeksizin yalnızlığımı dikkate alarak;

“Bak oğlum! Söyleyeceklerim sende kalsın, iftara kadar. Bitmezse de sanırım ki hemen bitmesi bence mümkün değil, o zaman teravih için evden erken çıkar, hocanın; ‘Dedim ki! Dedim ki!’ şeklindeki safsata(1) olarak yorumlamam mümkünse de vs. diyeceğim söylemleriyle vaktimizi boşa harcamak, onu dinlemek yerine sen beni dinlersin!” dedi ve iftardan önce ve iftardan sonra olmak üzere iki taksit halinde sıraladı düşüncelerini.

“Okuyorsun! Bir senen kalmış mezuniyetin, okulunu bitirmen için. Gönül konusunu çok iyi bir şekilde hissediyorum, ama şimdilik bir kenara koymayı geçiriyorum aklımdan. Bugün-yarın okulun tatile girecek, bilip öğrendiğim kadarıyla. Rus Dili ve Rusya üzerine bir iş olmadığı inancındaydım şu anda Türkiye’de, sadece meyve-sebze ihracatı ve bildiğin konular dışında alım yani ithalât olarak. Ellerinin bomboş kaldığı inancındaydım…

Benim dileğim şu; bedelini verip de yattığın yerle konuş, belirli bir süre yurttan uzaklaşmanın senin için zararı olur mu? Çünkü seni eğitmek ve bana yararlı olmanı, elinde altın olmasa da güvencen olan altından olmasa da bir bileziğin olmasını, istiyorum. Dileğim bu. Fabrikam okuluna da, öğrenci yurduna da uzak…

Sana fabrikada yer, yemek ve harçlık veririm, eğer beni dinler, okuduklarınla bana yardımcı olmayı ister, bana güvenirsen. İlgilendiğin, ilgileneceğini umduğum konularla ilgili olarak o birimde çalışanların maaşlarına erişmemek kaydıyla sana maaş da veririm, bu asla asgari ücretten az olmaz.  Okul açılıp da, son sınıfa yönelinceye kadar çalışırsın,  harçlığın olur,  mezun olur bu fabrikaya geri döner, yönelirsen, bu benim mutluluğum olur, sevinirim. Eğer ‘Rusya’ya ‘gideceğim!’  dersen, seni engellemem, ‘Gitme!’ demem, ‘Dikkatli ol!’ derim, ama birilerinin senin için hüzünleneceğini düşünerek; ’Gitme oğlum!’ demek geçer içimden…

Askerlik kutsal bir görev… Okul bittikten askere gidip geldikten sonra eğer dileğinde ısrarcı olursan benim ve eşimin kollarımız açık olur sana, bu senin dileğin olduğunu hissettiğinin, düşündüğünün kolları gibi de diyebilirim. Tekrar ediyorum hissettiğinin kolları gibi…

Akıllısın, zekisin, bunu sadece hissetmiyorum, kesinlikle biliyorum. Öğretmem gerekenlerin hepsini öğretirim sana A’dan Z’ye kadar, Z dâhil. ‘Emekli ol!’ dersen, ona da ‘Amenna(1)!’ şimdiden. ‘Erken teşebbüs, erken bir gelecek!’ deme! Bu söylediklerim aramızda. İlgililer değil duymak, hissedip üstüme kör bıçaklarla gelirlerse suçlu-sorumlu sensindir, yani ‘Aramızda sır kalsın!’ dediğimi aklından çıkarma!..

Bu sözlerim ışığında; kendini tartman, belki bana söylemek istediklerini söylemen için bu gece bizde kal, sahurda değilse de sabah namazında…

Bağışla!  Namaz kılabiliyor musun?”

“Doğrusu; hayır amca! Cuma, Bayram ve Cenaze namazları Müslümanıyım(13) ben, maalesef şimdilik vakit ayıramıyorum, Allah’ın merhametine sığınıyorum…”

“Öyle deme oğlum! Allah görüyor, biliyor. Her koyun kendi bacağından asılır, yaşam senin, herkes kendi hesabını kendi verecek Tanrıya. Meleklerin görevlerini(14) sana tekrarlamama gerek yok, sanıyorum…

Bu arada 80 ay hadisesi ile Kadir Gecesi(15) var, yarından sonra. Bayram için bir plânın yoksa gelenimiz-gidenimiz çok olur bizim. Hizmetlimiz var, ama Vefa yorulur gene de, canı sıkılır çok zaman, odasına kapanır. Belki bu bayram aranızda konuşur beraberce hava almaya, gezmeye çıkabilirsiniz…

Bir de özür dileyerek teklif etmek istiyorum, yarın, öbür gün Vefa’yla birlikte çarşıya çıkıp ilk maaşını ya da bursunu aldığında ilk taksitini sonra da diğer taksitleri ödemek şartıyla ben ödeyeyim, kendine bayramlık tam takım elbise almayı düşünmez misin? Kurban Bayramında da giyersin. ‘Yurtta birilerinin hoşuna gider de el koyarlar!’ diye düşünme, elbisen biz de kalır, Mezuniyet Töreninde, belki arkadaşlarının özel günleri olursa o günlerde de giyersin! Bizde emanet kalır, ütüsü-mütüsü bozulmaz, merak etme!”

“Espriniz güzel Abi. Ancak kızınız bu konuda herhangi bir şey derse ben arada kalmayayım!”

“Ödemeleri garantiye almak gibi emanet ve ütü meselesi mi? Kulağına erişmezse mesele yok, demektir!”

“O zaman mesele yok, demektir efendim!”

Söz bitince icraat(1) gerçekleşti ertesinde Vefa, bana; çorap, mendil, atlet, pabuç falan kısaca tam takım elbise aldı, peşin ödedi, taksitle borçlandım!

“Efkârlı günler yaşarken geldi, çattı (ve geçti!) Ramazan(16)!”

Bayram Namazına Öğrenci Yurdundan doğrudan doğruya gittim yandaki mescide. Sevdiğimin tezahüratından memnun olmayı istesem de arzulayacağım bir şey değildi çünkü. Ancak o tezahürat gecikmedi, tıpkı elbiseyi prova ettiğim zamandaki gibi, kimseyi umursamadan gerçekleştirdiği gibi bana özel ayrılan odaya; “Hele bir bakayım!” sloganıyla girdiğinde geri ödenmemek şeklinde(!) mükâfatlandırdı beni. Sonrasında dudaklarımdaki ruj lekelerini itina ile silerek büyüklerime sunuluş…

Kahvaltıdan sonra topluca aile mezarlığına gittik, aileden olmam kabullenilmişti, ailenin bir ferdiydim, anlatmış olsa gerekti beni, Vefa. Mutlu olmuştum geleceğimiz düşüncesiyle. Beni büyüklerinin büyükleri olan ailesi ile tanıştırdı, detayları babasının ve annesinin eklentileriyle, ama sadece ismimi söyleyerek saygıyla, sevgisini saklayarak.

Şunu söylemekte sakınca görmüyorum, mezarlığa gidişimizde arabada (artık bu şekilde içimden düşünmemin sakıncası olmadığı düşüncesiyle) Salih Zeki Baba ile Fahrünnisa Anne önde, biz ise arka kanepedeydik ve elim avucunda saklıydı, sırılsıklam ıslaklığı yaşatıncaya kadar.

Lâmı cimi yok(2), bir itiraf arifesinde hissediyordum kendimi, hak etmesem de, haddim bildirilecek olsa da, mezarlıktan dönüşümde yalap şalap(2) yasak savar gibi değil, usulünce, ona sevgimi hissettirecek şekilde öpmeliydim. Biliyor, hissediyordum ki, sevgi dolu öpüşümden memnun olacaktı ve fakat mutlaka o tokadı da yiyecektim, âdettendi çünkü! 

Ve mutlaka alay edercesine özür dileyecekti; “Uf mu oldun caaanım? Öpiiim de geçsin!” diyerek, dudaklarını yanağıma değdirecekti sadece, kasıtlı ve kısıtlı olarak…

Mezarlıktan dönüşte Beybaba (İkinci kez, kendim kendimle kendi kendimeyken içimden bu şekilde söylememin de sakıncası olmadığı düşüncesiyle) pattadak sordu;

“Ehliyetin var mı?”

“Hiç düşünmedim, aklımdan bile geçmedi efendim (‘Ben bir garip çingeneyim, gümüş zurna neyime? (17)diyemezdim)!

“Haklısın! Benimkisi âdetten gibi bir şey oldu. Ama mutlaka edinmelisin, gerekecek, hatta Vefa’ya da. Hele sen üçüncü sınıfı bitir, Vefa’nın da öğrenmesi ve ehliyet alması için bize lâzımsın. Şöyle ki o da liseyi bitirecek, inşallah üniversite sınavını kazanacak, belki de okuluna bazı-bazen de olsa, öncelikle ve önemle vakti değerli olacak, sınavlarına yetişmek için arabasıyla gitmesi gerekecek…”

Bana öyle geliyordu ki; ilerleyen tarihlerde kızı için Güvenlik Görevlisi, koruma, kollama, muhafaza görevini üstlenmemi de emredecek. Yahu Beybaba, ben onu seviyorsam ve o benim bir tanemse ben onun için canımı nasıl ortaya koymazdım ki (İç sesim(2), bana egemen olmaya devam ediyordu)!

Söylemi bitmemişti, devam etti Beybaba;

“Fabrikadaki çalışma süren bittiğinde, ona üniversite sınavıyla ilgili eksikli olduğunu bildiğin konularda (acaba aşk da bu konular içinde olabilir miydi?) yardımcı olursan sevinirim. Özellikle Moral Öğretmenliğini gönüllü olarak kabul edeceğin düşüncesindeyim. Ne dersin?”

“Böyle bir teklifi asla reddetmem, ‘Hayır!’ demem. Ancak ufak bir özencimin karşılığı olursa…”

“Nedir o?”

“Vefa söz verebilirse veya Fahrünnisa Anne ‘Ben yaparım!’ derse köyden çıktığımdan beri lokantalara güvenemediğim için yemedim, ıspanaklı kol böreği. Kuzu ıspanaklarını ben alırım, temizler, ayıklar, yıkarım, doğrar, kavururum, soğanlarını da kıyarım, yufkayı da alırım, gerisi artık kim ustaysa ona, onlara kalır…”

“Görüyor musun Hatunum, oğlan marifetli, üstelik cevher yüklü, nasıl öğrendiğini sormak geçmiyor aklımdan (İçinden de olsa; ‘Oğlan’ sözüne ek olarak kaza şeklinde de görünse; ‘Bizim damat adayı’ dese fena mı olurdu ki)?”

“Aman Bey Safa oğlumuza zahmet olmasın! Mademki özenmiş, hepsini ben yaparım!”

“Safa; ‘Başlangıcı ben yaparım!’ diyor, kız da yapmayı bilmiyorsa Safa’dan ve senden öğrensin, sen sadece kenardan bak, izle, doğruları işaret et!..

“Ehliyet konusunu da unutmadım. Bu konuda Vefa’nın Safa Ağabeyinin gayretlerini boş çıkarmayacağına eminim (‘Beybaba; ‘Ben aşığım!’ diye iç geçiriyorum, sen ‘ağabey’ olmamdan bahsediyorsun, kızın ehliyet aldıktan sonra al tabancayı vur beni, daha çabuk kurtulursun benden. Ama olmaz! Katil olursun, sevgilimin babasının katil olmasını istemem, ver tabancayı o işi mademki sen arzuluyorsun, ben kendim kendi başıma hallederim, işte bu kadar!’) diye düşünüyorum! Bu birincisi…

İkincisi; Safa senin için plânımı yaptım. Okul ya da sınavların biter bitmez… Daha önce de söylemiştim galiba… Derhal sıfırdan göreve başlayacaksın, şaşırma! Sırasıyla; mıntıka temizliği, araba yıkama, bahçe temizlik ve bakımı, dobermanlarla(1) tanışma, gezdirme, bekçilik eğitim ve denetimi, depo temizliği, çay ocağı ve mutfak servisleri, depolama, rafları dizme, yerleştirme ve temizliği, irsaliyeler ve servislerle malzeme dağıtımı ve hatta reklâm gezileri…

Tüm bu söylediklerimi kendine göre ikişer-üçer-beşer günlük plânlar yaparak mutlaka yaşayıp gerçekleştirmen gerek…

Sonra büro elemanlarıyla tanıştıracağım seni. Onlarla da başlangıç için şimdilik kaydıyla ikişer-üçer günlük sohbetlerin olacak öğrenmen için. Sonra da karşımdaki masaya geçireceğim seni, boğaz tokluğuna gibi asgari ücretle gibi. Başarırsan ki, başaracaksın, bundan eminim, hissediyorum, yükselmenin önünde kimse duramayacaktır.

Yağ! “Yahu” anlamında Beybaba! Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu. Önce kızın için ‘ağabey’ de, sonra cebinde iki buçuk lirası olan adamı damat adayı gibi pohpohla(3), tersine tebbet(2) gibi bir durum yani!”

Kısaca ıspanaklı kol böreğim yapıldı, hepimize afiyet oldu, yediğimizde.

Üçüncü sınıfı da olağan ötesi âşık olmama rağmen tökezlemeden geçtim, sona bir adımım kalmış gibi ve avans-mavans almaksızın, Vefa’dan da yardım görmeksizin ve hatıra niteliğindeki o iki buçuk lirayla işime başladım.

Harıl harıl çalıştık Vefa’yla boşalan ve onun için boşalttığım vakitlerde. Benim sayemde değil, kendi çabası ve Allah’ın izniyle mezun oldu, avuçlarını açarak Allah’a şükrederken ben de yanındaydım. Aynı düzende çalışmamız üniversite sınavları için de devam etti, fabrika ayarlarına uygun çalışmalarım da aynı minvalde(1) devam etti.

Mezuniyet Törenine babası getirdi, hazırlıklı olarak bekliyordum, sözüm ona fark edilmemek için. Oysa cicilerimi giymemle, Mezuniyet Töreninde kiminle olacağımı hissedeceklerine göre saklanmamın gereği var mıydı? Hem ben halis-muhlis(2) Türk Erkeğiydim, şairin; “Anan bile okşasa benim bağrım kan olur” diyen “Kıskanç” şiirini(18) unutmaksızın ezbere biliyordum. Bırakır mıydım gözümden bile sakındığım sevdiğim kızı yalnız başına, hem de erkeklerin kıvıl kıvıl cirit atacağı(3) bir meydanda? Değil dansa davet, biri dokunsa, biri adını söylese bir yerlerden, ben kahrolurdum.

İşte o zaman aklımdan geçirdim içim içime sığmaksızın ona bir yüzük takmamın gerekli olduğunu, sahibi benmişim gibi, oysa buna hakkım var mıydı, canım kadar sevdiğimi bilmeme, bilmesine rağmen? Tüm gece benimdi sevdiğim, perdeleme hakkımı usulünce kullandım.

Sadece kız arkadaşları ile konuşabildi, kız kıza dans etmeleri bile yasaktı. Allah muhafaza ya dans sırasında birileri; “Hadi, değişelim!” derse idi, muhakkak ertelemeyi düşünmeksizin, ölmek bir yana hücceten geberirdim(3). Usulen böyle bir teklifi hissettirenlere karşı nazik davranmama bile gerek kalmıyordu, Vefa da “Kıskanç” şiirini ezbere biliyordu, sanırım.

Bu arada fısıldamam gerek, biraz yürüdük, bunun taksi bedelinin azalması gibi bir amacı yoktu, sadece yıldızların altında ödüllendirilmek isteğimdi, sağ olsun, reddetmedi, ama bana da bravo; “Doymadım, doymadım!” diye zırvalamadım. İçinden geçen, zırvalama sonrası ikiden-üçten daha faydalıydı!

Ve taksi parasını ne zaman cebime istiflediğini fark edememek gafletini yaşadım, oysa aybaşı yakındı, maaş alacaktım. Bu nedenle yaşadığım hezimetin(1) üstünde durmadım, maaşımı alınca öderdim, nasıl olsa…

Salih Zeki Bey asgari ücret demesine karşın zarfıma imzaladığım bordro tutarı harici eklentiyi fark edip, yine aynı Salih Zeki Bey Patrona itiraz etmeme rağmen farkında değilmişim gibi gereğini yapmak zorunda kaldım! Söylemeye gerek yok bir tiyatroya götürmek ve yemeğe çıkarmak olarak farkı iade ettim patronun kızı Vefa’ya gönüllü olarak, Vefa tarafından harcırahım(1) da ödendi ayrıca!

Bu arada fabrikadaki çalışma sürem ikinci ayı da doldurunca, patron beni karşısına oturtturdu, takdir edilmeyi, yükselmeyi hak etmiş bir bürokrat gibi! Mutemet Patronun denetleme yaptığı bir zamana özellikle rastlatarak ikinci kez maaş zarfımı getirmişti. Bordroda aynı tutar görünmesine, asgari ücretin ne olduğunu bilmeme rağmen iade etme ısrarımı dikkate almadı Patron!

Bu; benim için; “Hava hoş!” demekti. Vefa’yı tiyatroya götürme miktarım artardı, sinemaya da götürürdüm, yemeğe götürme adedini de artırırdım, üstelik hiç mi hiç zahmet olmazdı bana, ben çok(!) dünlerden çok hazır ve nazırdım(3), sanırım hazır ve nazır olduğunu tahmin ettiğim güzel gibi. Çok şey, çok zaman, hatta her zaman karşılığı beklenen bereketin işaretiydi, doyumsuz

Bir vesileyle elini tuttum, parmaklarını; “Tavşan seke seke gelmiş, bu görmüş, bu vurmuş, bu pişirmiş, bu yemiş, bu da  ‘Hani bana?’ demiş” şaklabanlığıyla(1), yüzük parmağını ölçtüm, bana göre ve beynime kaydettim, bundan sonraki yaşamım hep birlikte geçsin dileğime karşın nasıl şekillenirse şekillensin, umursamaksızın tektaş bir yüzük(2) alacaktım. İlk maaşımı ve bursumu böyle bir yüzüğün bedeli hakkında bilgim olmadığı için muhafaza ediyordum.

Evet, dediğim gibi arzum, amacım görünmesine rağmen bu yüzük evlenmek, bir yaşamı birlikte tüketmek için değil, arkadaşlığımızın tescili(3) için olacaktı parmağında. Beklemeliydim, beni kabullenmesini isteyip bekleyecektim, sık sık söylenmesek de hareketlerimizle, karşılıklı olarak uygun gördüğümüz her anda birbirimizi öperek duygularımızı üleşip gerçeğimizi hissetmeme rağmen.

Benim bir yılım vardı, üniversiteyi bitirmek için, iki yıl da başlangıcını bilmek bir yana tahmin bile edemeyeceğim vatan görevim vardı. Demek ki, ibibikler ötse(19) de yuva kurmamız için Vefa’nın üniversiteden mezuniyetini bekleyecektim, eğer doymamışsa bana, hâlâ sevmeye devam ediyorsa, bensizliği kabul edemiyorsa. Fazla beklenti içinde olsam gerekti, nihayeti bir Ramazan günü düşmemem için elini uzatmış, karşılık olarak âşık olmuştum. Özlüyordum her anımda, ancak diz dize, göz göze, biz bize yaşamımızın özlem süresi hakkında hiç bilgim yoktu.

Örneğin balıkların kavak ağaçlarına çıkması, mandaların söğüt dallarına yuva yapması kavuşmamız için olasılıklar içindeydi, ama dünya aydınlıkken ekmeğini yediğim, sıcaklığını hissettiğim eve karşı nankörlük ettiğimi düşünen beynim beni ciddi bir karanlığa, karamsarlığa yönlendirmese, iteklemeseydi!

“Efendim!” dedim, akşam yemeği sırasında Salih Zeki Babanın (Ne oluyor, demekten vaz geçtim artık! Ne oluyorsa oluyordu işte, vitesten atmış deli görünümlü biri olarak, ben(?) gözlerine bakarak. Ben beynamazdım, baba da bana uymuştu son zamanlarda, hocaların sözleri, vaazları, tavırları tahammül edilir gibi değildi  (galiba) camiye gitmiyordu.

Görevlerini evinde kendi başına hallediyordu, mecburiyet hissettiği Cuma Namazları hariç, onun da farzını kılar kılmaz eve dönüyor(muş), namazını tamamlamak için, bildiğimden dolayı değil, anlattığından (delilik vasfım durağanlığı kabul etmiyordu!) Fahrünnisa Annenin sözlerine hak verdiğimden dolayı. Devam ettim;

“Birinci maaşımı aldığımda sizlere gereken ilgiyi gösteremedim, hizmet edemedim, şükranımı belli edemedim. İzin verin sizleri yemeğe çıkarayım, ama maaşımı tek seferde bitirecek gibi çok lüks bir yerlere değil! Sanırım haddim olmayan şakayı ciddiye almazsınız. Çünkü ben düne kadar hiçbir yer bilmiyordum, Vefa’nın karnı acıkınca bir-iki yer öğrendim, verdiğiniz izinler sırasında…”

“Bak genç adam! Vefa liseden mezun oldu, üstelik üniversiteyi de kazandı, zaman size ait. Yarın siz çıkın beraberce yemeğe, daha sonra da biz hep beraber kutlayalım onun üniversiteyi kazanışını. Organizasyonu ben yaparım, yeter ki siz zamanı ve yemeğin şeklini belirleyin…

 Babası bizi, Vefa’yı Mezuniyet törenine getirdiği gibi götürmek istedi. Kabul etmedik, bir taksi tuttum, akşam ne zaman gelirse gelsin, umurumda değildi, tümü bizimdi, hem istediğimiz zamana kadar. Ancak bu kez ikinci bir hezimet yaşamamak için ceplerimi çengel iğneyle kapatmayı unutmamıştım. Bu sefer yıldızları ikramında zor ulaşırdı ceplerime.

Bir park kenarında durdurdum taksiyi, kimsesizlerin bile görünmediği bir köşedeki bankı kontrol edip mendilimi sererek oturmasını istedim ve aldırmaksızın diz çöktüm;

“İlerisi için cesur olmam mümkün değil, ama bugün için arkadaşın olmaya devam etmem için bana izin ver lütfen, yüzüğü parmağına takayım!”

Ses çıkarmaksızın başını eğdi, yüzüğü parmağına takıp ayağa kalktım, çenesinden tutup başını kaldırıp öptüm sevdiğim dünyamı, ses çıkarmadı, montofon olma hakkımı kullandığımda fark ettim elinin tersiyle silmeye çalıştığı gözyaşlarını.

Lokantaya girdiğimizde masaya oturmadan evvel; “Ellerimi yıkayayım!” dedi, evden çıktığımızda olduğu gibi gene güzeldi döndüğünde…

“Biraz uzun olacak sözlerim. Hem yemeğimizi yemeğe devam edelim, hem de konuşalım mı, yoksa yemekten sonra bir yerlerde kahve içerken mi dinlemek istersin beni?”

“Şu anın ahengi, Mezuniyet Töreninin ilkelliğine bürünecekse, bırak lokmalar boğazıma dizilmesin, bir kadın olarak şu anda yaşadığım mutluluk gözlerinde devam etsin!”

“Yani kıskançlığım o kadar bezdirdi seni? Demek ki sana lâyık değilim!”

“İşte korktuğum bu idi; kendini aşağılaman… Seven insanlar eşittir, yaşam müşterek… Klasik bir söz, belki de pelesenk(1) şeklinde bir deyiş; Abi-Amca karmaşasında sana elimi uzattığım anda, kalbimi içine yerleştirdin gözlerin kapalı olmasına rağmen. Yani bana kalbini verdiğini, beni sevdiğini iddia ettiğinde, senin sözlerinden önce benim kalbim sendeydi. Benimdin sen, benden başkasını göremez, bilemez, sevemezdin, inanıyordum, fakat daha ilk beraberliğimizde kıskançlığını herkese ilân ettin…

Ama ben seni reddetmedim, reddedemezdim de, dışarıyı adımladığımızda öptün beni, karşılığını da aldın, mutluluğun, mutluluğumdu benim de. Bunun için çekinip konuşmanı istemedim. Peki, ne yaptın sen? Hemen küçültmeye çalıştın kendini…

Sevgili Safa! Sen kocam, eşim olmasan da bu yürek senin, hep sende kalsın. Çünkü seni sevdim, seviyorum ve hep seveceğim. Ve peşinen söyleyeyim, yaşadığımda değil, kıskançlığını hissettiğim anda yok ederim kendimi, nasıl olursa olsun, bunu bil!

“Böyle yanlış sözlerle beni çıldırtmasan…”

“Benim söylemek istediğim sözü sahiplenme lütfen!”

“Peki bir tanem, sevgi konusunda öncelik sendeymiş. Seni üzmemeye çalışacağım, seni sevmeye devam etmek gibi, beraberliğimizi de onaylamanı isteyeceğim senden. Şimdilik Üniversitede senin seçmeyi düşündüğün konu ile benim konum ayrı, gene de aynı havayı soluyacağız bir yıl süreyle. Sonrasını düşünmek bile geçmiyor aklımdan. Sonrasının sonrasını yaşamak hayalim, eğer ki kabul edersen beni, ‘Evet!’ şansını yaşatırsın bana. Şimdi susuyorum. Sanırım siparişlerimiz gelmek üzere. Uzat elini, seni sevdiğimi, seni çok sevdiğimi bilsin elin, hiç unutmaksızın öteki elinle birlikte…

“Hadi, afiyet olsun!”

“Yani küstün bana ilk defa, konuşmayacaksın!”

“Olur mu hiç, yemeğini rahatça yemen için elini azat ettim. Aslında söylemem, daha doğrusu düşünceni ve onayını almam gereken o kadar çok konu var ki?”

“Meselâ?”

“Üniversiteye kaydını yaptırdıktan sonra; ‘Sürücü Kursuna hemen başlayalım mı?’ diye sormam gerek.  Bunun için önce babandan izin almalıyız. Sonra baban mı verir arabasını, yoksa sana yeni bir araba mı alır, nazari eğitimden sonraki pratik eğitim için, bilemem…

Ayrıca Sürücü Kursundaki pratik eğitimleri yeterli görmeyip artı olarak kendi mi çalıştırır seni, benim yasaklanmış kıskançlığımı önemsemeyip fabrikanın şoförlerine mi talimat verir, onu da bilemem…

Fabrikanın arabaları ile öğrenmem, tanımam, gerektiğinde çözüm üretmem için sağa-sola giderken-gelirken araba kullanmayı öğrendiğimden haberdar olup kıskançlığıma önem verdiğini hissettirerek; ‘Safa! Vefa’ya araba kullanmayı, direksiyon sallamayı öğret!’ diyerek beni senin başına mı diker, bak onu da bilemem. Ancak bil ki bilemediğim bu konuda sana yardım etmek, gönüllü olarak ve bilâbedel(1) yapacağım en lüks görevlerden biri olur…”

“De bakayım bana; söz verdiğin halde Sürücü Kursunun özellikle direksiyon hocaları erkek olursa diye kontrol amaçlı aynı kursa devam etmemiz şeklinde bir davet olabilir mi düşüncen? Hatırlatayım tekrar, söz vermiştin!”

“Aklıma getirdin, o halde ayrı Sürücü Kurslarına devam ederiz, sen sağ, ben selâmet! Eee! Ne de olsa göz görmeyince gönül katlanır, ya da katlanmaz, önemli olan kıskançlığım nedeniyle ben senin umurunda olmayacağım için senin de benim yüzümden ölmen söz konusu olmaz. Gene de Umut Dünyası, isteğim böyle bir şeyi yaşamamamız. Ama gerekirse içimde yaşarım kıskançlığı, ya da içimden kıskanırım seni…”

“Ona da rızam yok!”

“Yahu hatunum... Şey… Yani affedersin, kendi kendime gelin-güvey olma hakkım varmış gibi…”

“Var, tabii! Cümleni tamamlamaya çalış!”

“Ömür boyu yasaklar içinde mi yaşatacaksın beni?”

“Beni istiyorsan, öyle!”

“Benim olacaksan kabul. Evet! Kabul! Ancak bu araba kullanma işini biraz daha açmama izin ver, lütfen! Bu arada tatlı olarak ne arzu edersin?”

“Buraya daha önce de geldiğimde…”

“Kiminle?”

“Şaşırdın galiba? Tekrar edersen masadan kalkarım ve sonumu gazetelerin üçüncü sayfasından öğrenirsin artık!”

“Demedim!”

“Ama davranışını tekrarlamaman kaydıyla söyleyeceğim, ailemle. O tatlıyı ailemle beraber geldiğimizde yemiş ve beğenmiştim.”

“Senin beğendiğini, ben de beğenirim sanıyorum. Nasıl olsa yasaklara uyma mecburiyetim var, iyi ve doğrulara da mecburiyetim olmalı. O halde…”

“Bak Safa! Babamın izniyle üniversite sınavını kazandığım için çıkarttın beni yemeğe. Neredeyse sitemlerle geçiyor vaktimiz, neşeli, güzel bir şeyler söylemeyi neden içinden geçirmiyorsun ki? Bildiğin sadece ‘Kıskanç’ şiiri mi? Yok mu başka?”

“Var! Ama şiirleri sana güzel, sakin bir gecede okumak, hatta şarkı bile söylemek istiyorum sana. Nota biliyorum, ama sesim hakkında garanti veremem sana…

Yarım kalan araba konusuna dönmem gerekirse, vallahi kıskançlığımla ilgisi yok! Araba kullanmanı pekiştirinceye kadar sana yardım etmek mutluluğum olur. Üniversite evinize oldukça uzak. Otobüslerle gidip-gelmek olağandan öte uzun vaktini yitirmene neden olabilir. Fabrikanın şoförleri seni götürüp-getirmek konusunda babana karşı tamahkâr(1) davranabilirler…

Ben öncelikle; ‘Babanın arabasını sahiplen!’ demek isterim. Eski bir araba alması ve acemiliğinin geçmesi için o arabayı kullanman aklımdan geçmez pek. Yahut da sana içtenlikle güvenip her zaman kullanacağın bir arabayı alsın sana. Ben mezun olduktan sonra askere gidinceye kadar sana destek ve yardımcı olurum, söz veriyorum…

Mezun olunca sırf harçlık vermek için babanın benim çalışmamı isteyeceği geçiyor aklımdan. Mezun olunca hem yurttan çıkışımı isteyeceklerdir, hem de bursum kesileceğinden babanın izni ile fabrikada kalırım ve askere gidinceye kadarki devreyi değerlendirmiş olurum. Ha! Bu arada kim bilir belki özlemem için bana son defa ıspanaklı kol böreği yapabilirsin, tabiidir ki içinden gelirse. Bu sayı 3-5 adede çıkarsa bak ona da ‘Hayır!’ demem, bilesin. Mükâfatların da beni ayrıca mutlu eder…

Kalburabastı gerçekten beğendiğin kadar iyiymiş, artık bir daha ne zaman nasip olursa. Kendi başıma gelmem buralara, çünkü her şey seninle güzel…”

Servisleri toplamaya gelen garson; “Çay-kahve gibi bir isteğiniz var mı, efendim?” diye sorunca, elimde evli olduğuma dair herhangi bir belirti olmamasına rağmen;

“Kahveyi eşimle birlikte dışarıda içeceğiz!” dedim. Şaklabanlıktan kim ölmüştü(2) ki? Üstelik şu gerçekti ki ben Vefa ile yaşarsam asla ölmezdim ki?

“Yüzüğü parmağından çıkarmayacağına inancım var. Yüzüğü mutlaka görüp sorgulayacaklar seni, ciddiyet anlamında. Sana aşırı düşkünlüğümü hissetmemiş olmaları mümkün değil. Bir kız evlâdın en yakını, sırdaşı; annesidir, benim okuyup bildiğim kadarıyla. Annenle paylaşmış olabilirsin beni. Annenin de en güvendiği varlık, yıllardır başını aynı yastığa koyup, yaşamı üleştiği kocası tabii. Gönlün ferman dinlemediğini ve bizi bildiklerinden eminim…

Ancak her şeyi bildikleri gibi, her şeyin de doğru bir zamanı olduğunu bize hatırlatmaları hiç de uygun değil. Benim de kimsesizlik zırhına bürünmüş olarak ısrarcı bir şekilde onlara karşı saygısızlık yapmak aklımın ucundan bile geçmez. Her şeye rağmen içimden geçen, bizi birazcık da olsa benim ağzımdan, hata bizim dillerimizden dinlemelerini gönülden istememe rağmen susmanın bugünlerde, şimdi, şu anlarda onlara karşı gereken bir saygı olduğunu düşünüyorum. Bizi bilmeleri onların en doğal hakları…

Ama kafam çalışmıyor bir tanem, ne yapacağımı, yapmam gerekeni bilmiyorum. Sen okuyacaksın, ben uzaklarda olacağım muhtemelen ve sensizliği düşünmek bile yoruyor beni. Sen ve sizler dışında gerçekten yalnızım, kimsesizim. Yaşamımla ilgili tüm dünyamda sadece sen varsın. Bir şey de bana, seni çok seviyorum, yardım et, yardıma muhtaç olduğum ilk anımdaki gibi sana uzanan elimi tuttuğun gibi şimdi de tut, bırakma, hem de hiç...”

“Babam ve annem bizi hissetmiyorlar sadece, tepeden-tırnağa, başlangıçtan bu yana biliyorlar. Gönlünü ferah tut, çünkü babam seni gördü ve yarınlarımız, daha doğrusu beni sana uygun gördüğünden, seni benim için hazırlamayı uygun gördü. Fabrikanın A’sından Z’sine kadar öğrenmene teşebbüs etmesinin nedeni bu. Daha açık konuşamam uygun değil…

Şimdi sen söyle bana benim olman, benim senin olmam için düşündüğün zaman, hangi zaman, ne zaman? Ve inanamıyorum, şimdi sen son sınıfı, ben ilk sınıfı okuyacağımız bir yıl beraberliğimizden sonraki askerlik döneminde sensizliğe nasıl katlanacağım, nasıl derslerimde başarılı, sensizlikte güçlü, araba kullanmakta dikkatli olacağım? Sen benim için sadece yaşam değil, bu yaşam içinde sağlık, güven, inanç, hava, su, ekmek her şeysin. Bana vermen gereken ne varsa hepsini verdin, karşılaştığımız ilk andan şu ana kadar. Allah senden razı olsun! Sevgimi, beni hak ettiğini bil, Allah’ım şahidim olsun. Gidinceye kadar sabrı, tahammülü, gayreti öğret bana!”

“Sabır acıdır, meyvesi tatlı, sabreden derviş, murada erermiş, sabırla koruk helva olurmuş. Aklımdan şu anda geçen sözler ve sana şarkı söyleyeceğimi vaat etmiştim, sesime güvenmesem de, şimdi zamanı, fısıldıyorum;

‘Sabret gönül, bir gün olur, bu hasret biter, çekilen acılar canım, gün olur biter!.. (20)Hadi, gecikmeyelim, canım, aşkım, bir tanem, ‘Sizinkiler’ diyeceğim, ‘Bizimkiler’ demeyi arzu ettiğim büyüklerimizi merakta bırakmayalım…”

Taksi sesini duyan Salih Zeki Baba, kapıda dönen anahtar sesinin de etkisiyle bir baba olarak (herhalde bizi karşılamak için) kapıya yönelmişti. Sözleri istihza(1) mı, sitem mi neydi, doğrusu anlayamamıştım, ama galiba hak etmiştik.

“Erken geldiniz çocuklar?!”

“Yemekten sonra kahve içip biraz sohbet ettik, yürüdük, sizi merakta bırakmışız, özür dileriz, daha doğrusu özür dilerim, çenesi düşük(2) olan bendim, Vefa’nın hiç kusuru yok efendim!”

“Gençsiniz, anlıyorum bu konularda sohbet edilmesini. Ancak merak ettim oğul, sakıncası yoksa yürürken sohbetinizin ana bölümlerini biraz çıtlatsan bana da, bizlere de… Özellikle ‘Oğul’ dedim. Zannediyorum ki duygularınızdan da haberdar ve eminim…

Ve şüphesiz sabretmeniz gereken zamana da vakıfsınız. Özlemlerinizi sizler kadar bildiğimiz inancındayız, ancak sabır göstermeniz gerek. Bu kapı sana açık oğlum, mutlu ve mesut olacağınızı hissediyoruz. ‘Keşke’ sözleri ne sizlere, ne de bizlere yakışmayacak. Biliyorsunuz özellikle bir yıl beraberce devam edeceğiniz tahsil yaşamınızdan sonra, zorlanacağınız iki yıl kadar askerlik süren var. Bu süre içinde neler yaşayacağınızı tahmin etmem çok zor…

Yedek subaylık döneminin ilk ve ikinci aşamalarında kuranı yakın bir yerlere çekersen mesele yok, seni ailece asla yalnız bırakmayız. Çünkü sen sadece Vefa’nın değil, bizim de geleceğimizsin, duygularımı anlatabiliyorum, değil mi? Allah sana sağlıklı ve uzun ömür versin, dileğimiz anne-baba olarak bu…

Odan daima hazır, bu gece bizimle kal, sadece bu gece değil, okul açılıncaya kadar bizimle ol, ıspanaklı kol böreği arzun tavan yaparsa hissettir ve bu zaman zarfında araba kursuna gidip ehliyetlerinizi alın ve ne gerekiyorsa, söyleyin, isteyin, çekinmeyin!”

“Sağ olun efendim, teşekkür etmekten başka söz bulamamaktan dolayı üzgünüm, kusuruma, kusurumuza bakmayın lütfen!”

Fabrikadaki günlerim bitmek mecburiyetindeydi. Profesyonel nitelikli ehliyetlerimizi sürenin uzunluğu, derslerimize de yönelmemiz gerekliliği nedeniyle ancak birinci dönemin ortalarına doğru teslim alabildik. “Sayemde…” diyerek şımarıklık gösterisinde bulunsam da Vefa ehliyetini kendi gayreti, çabası ile sahiplendi ve kısa bir süre içinde de usta bir şoför oldu.

Tekrar gibi olacak, ama Ramazanda efkârlı günlerim olmadı. Öğrenci yurdu izni, Salih Zeki Babanın himmeti, Fahrünnisa Anne ve yaşamdaki tek gayem, rüyam, geleceğim, bir tanem Vefa sayesinde o evde Ramazanı, Ramazan Bayramını ve mezar ziyaretlerini gerçekleştirdim.

Zor da olsa beklenen günler için gecikmek diye bir sorun yoktu (bence). Birinci sınıfın yarısını geçirmişti Vefa, son sınıfın yarısını da Safa denen ben.

İnsanı insan eden en önemli ilkelerden biri sabırdı. Onun ikinci dönemi, benim son dönemim başladığında geri dönmenin mümkün olamayacağı yol başlamış gibiydi bizim (Safa ve Vefa) için. Askerlik görevim için Mezuniyet Belgemi elime alacağıma inandığımda muhtemel asker olacağım vakit için Askerlik Şubesine uğradım. Cihar atıp, şeş oynamak(3) yahut da göle maya çalmak gibi bir umutla, sükûtu hayale uğramak(3) gibi bir şekil görünse de her şerde bir hayır(2) vardı! Kış döneminde başlayacaktı yedek subay olarak askerliğim.

Üniversite bitti, askerliğim başladı topçu yedek subay adayı olarak, neredeyse iki adım ötesinde sevdiğime. Yemin ettikten sonra Cumartesi-Pazarlarda firar etme hakkıma sahip olacaktım. Her nimetin bir külfetinin olduğunun(2) farkındaydım. Gecikmem ve eğitim sürem Vefa’nın ikinci seneyi de kendi kendine, kendi gücüyle başarması ile sonuca erişmişti.

Bilmediğim; ehliyet sahibi olan Vefa’nın yasal olarak da fabrikanın sahibi olduğunu bilmeyişimdi. Baba, kendi düşünceleri ile kendini emekliliğe hazırlamıştı, geleceğinin inancıyla. Bu hazırlık içinde benim kendimi bilmem mümkün değildi. Çünkü kıta hizmetimi tilkinin bilmem ne ettiği(2) çok uzak bir Anadolu ilçesinde geçirecektim.

Bir yıl, belki bir yıldan fazla bir buçuk yıl kimselere müdana etmeden(3), kimselere rica, minnet etmeden, bir buçuk yıl, izin kullanmadan, belki de ulaşım dâhil, her türlü imkândan yoksun, yararı olmadığına inandığım lisan bilgimle geçirecektim.

Sayılı gün çabuk geçermiş(21)! Kimin iddiası ise yanlıştı, doğrudan nasibi olmayan, hem de, hiç mi, hiç bir söz dizisi. Hele ki “göz açıp kapatıncaya kadar geçer” felsefesi tamamen hayal mahsulü idi. Bir kadına söylemem gereken sözü nasıl hatırlamazdım ki, yaşayan olarak, zaman yaşayanlar için yavaş görünse de sevenler için sonsuzluk kapsamındayken(22). Hele ki hâlâ hatıra niteliğindeki o demir iki buçuk liranın cebimde durmasının önemsizliğinde. Ve de aşkı düşünüp de bir yuva kurmayı düşünenler için önemini nasıl göz ardı edebilirdi ki, karşılıklı kişiler?

Vefa zayıflamış, iğne-iplik gibi kalmıştı sanki. Karavana ile beslenen duygusuzluk abidesi olan ben, azman, yağlı güreş pehlivanı gibiydim. Kucakladığımda bana öyle geliyordu ki dışa görüntülenmiş kulunçları, kemikleri nedeniyle acıtmıştım bedenini. Babası;

“Evlenin artık, şurada üç-beş ay fazladan beklemeniz gereksiz! Çok yoruldum, çok yorgunum, ev sizin, araba sizin, fabrika sizin… İzin verin annenizle kaplıcalara gidip dinlenelim biraz.”

Sözler zihnime yerleştiğinde Salih Zeki Babanın By Pass konusunda direkten dönüp, stentle ameliyattan kurtulduğunu, Fahrünnisa Annenin de benzer rahatsızlıkları yaşadığını bilmiyordum. Sanırım bu rahatsızlıklarının onlar için muhtemelen hipodermi(23) gibi bir ceremesi olacağının da farkında değildi, duygusal sevdiğim.

Mademki evlenmemizde sakınca yoktu;

“Seni seviyorum, gönlümde açan ilk ve tek çiçektin, benimle evlenir misin?”

“İlk görüşte, elimi uzattığımda sevdim seni, mademki babam da uygun gördü evlenirim, ömrümü tüketirim seninle…”

“O zaman hemen evlenelim, bu okulunu bitirmene engel olmaz, yardım ederim, okulunu bitirirsin. Okul bitince bu kez de sen bana yardımcı olursun, babanı emekli ederiz, o yaşamını annene ayırarak tatil yapıp rahat etmeleri düşüncesiyle fabrikanızı yönetmek için…

Ayrıca çoluk-çocuklu bir aile olarak ailemi geçindirmem için maaşımın ne kadar olacağını öğrenmeliyim ki memnuniyetimi ifade edebileyim. “

“Fabrika benim değil, senin, sen karar ver!”

“Asla! Benim için senin varlığından önemli bir şey yok yaşamımda!..”

Sade bir tören yaşadık evlenirken, ısrar üzerine, iki buçuk lirama dokunmaksızın maaşımla damatlık tam takım elbise aldım kendime ve de gelinlik sevgilime. Sözleştik; her yıl aynı giysilerle kutlayacaktık evlilik yıldönümümüzü, göbekli bir patron hüviyeti yaşasam da, bebeklerimiz nedeniyle bir tanem az biraz kilolu görünecek olsa da. Dikişleri açardık, düğmeleri kapatmazdık, olur biter, sonuca ulaşırdık…

Sıcak sulara yüreği dayanamamıştı babamızın, annemizin de biz ulaşıncaya kadar babamızı yalnız bırakmamak cesareti gerçekleşmiş, emanetini neredeyse babamın arkasından yarım saat bir saat kadar sonra o da teslim etmişti Yaradan’a…

İlerleyen tarihlerden birinde sanki müjdeye başkaları ortak olacakmış gibi saklıca kulağıma üfledi; ilk çocuğumuz olacaktı, ultrasonda görmeyi dilememişti; oğlan olursa adı Salih Zeki, kız olursa Fahrünnisa olacaktı…

Kısa bir özet yapmak gerekirse; dede ve ninenin torunları damat adayı erkek olarak doğdu ve dedesinin ismi Salih Zeki olarak yerleşti, personelden hacı adayı biri kulağına ezan ve kameti okuduğunda(24).  

Yaşam devam ediyordu tükenmeyen sevgiyle mutlu olmak ve vadesi geçmiş hüzünlere karşı mesut olmak haktı bizim için…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Safa; Gönül şenliği, rahat, iç huzuru, mutluluk, kedersizlik. Üzüntü ve kederden uzak durma. Endişesizlik. Eğlence, neşe, zevk. Saflık,  duruluk, berraklık. Safa ismi Kur'an-ı Kerim'de (Bakara Suresi 158. Ayet. Safâ, Mescid-i Harâm’ın kuzeydoğusunda Ebûkubeys dağının eteğinde Merve’den biraz daha yüksek olan tepedir. Merve ise Safâ’nın tam karşısında ve Harem-i Şerif’in kuzeybatısında Kuaykıân dağının eteğinde yer alır. Safâ; sert, başka bir kütleye karışmayan, toprak ve çamurdan arınmış taş) geçmektedir (Sefa; Kaygısız ve sakin olma, gönül rahatlığı, eğlence, neşe).

Vefa; Sözünde durma, sevgi ve dostlukta sebat etme. Kendini sevenleri, kendisine iyiliği dokunanları unutamama, dostlarıyla ilgiyi kesmeme.

Fahrünnisa; Çok övünen, şanlı, şerefli, onurlu kadın.

(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Bilâbedel (Bilâücret); Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

Çıkın  (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Doberman; Almanya kökenli bir köpek ırkı.

Halisâne (Halisane); Halise yakışır bir biçimde. İçtenlikle. Her türlü çıkar düşüncesinden uzak olarak. Temiz bir yürekle.

Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın beynin yarattığı hisleri, hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Varsanım, sanrı ya da kısaca var sanma da denebilir. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.

Harcırah (Harcirah); Yolluk.

Hezimet; Büyük bozgun. Büyük ve ağır yenilgi.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” şeklinde kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir. Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “Matrilokal” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.

İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Medyun; Verecekli, borçlu olan.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; Tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve  şeyler.

Şaklabanlık; Dalkavukluk. Şaklaban olma durumu. Basit şakalar yaparak herkesi güldürme, şakacı olma çabasındaki kimsenin hareketi.

Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Tevhid (Tevhit); Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan, Allah’ın varlığına ve birliğine imanı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.)

Velet (Veled); Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş çocukları paylama, azarlama anlamındadır.

(2) Bayramlık-Seyranlık; Nadiren, ara sıra, bazen, seyrek olarak.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, eksiksiz, saf, öz.

Her İşte (Şerde) Bir Hayır Vardır, İnsanların yaptıkları bir şey (kötülük) sonucunda, her şeyin olumsuz sonuçlanacağına dair kötümser olmaması gerektiğini anlatan bir atasözüdür.

Her Nimetin Bir Külfeti Vardır; Sıkıntı çekmeden, bazı özverilerde bulunmadan, yorulmadan hiçbir şey elde edilemez. Her güzel sonuç için çabalamak gerekir. Hiç zahmet çekmeden bir şeylere ulaşmayı bekleyenler boşa umut beslemektedir Zahmetsiz rahmet olmaz, anlamındadır. (Her şeyin bir âfeti, her nimetin de bir musibeti vardır.  Hazreti OSMAN)

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Kem Göz; Baktığı şeyi nazara uğratan göz.

Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.

Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.

Pir Dede; Oldukça yaşlı, koca, ihtiyar kimse.

Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde ezilip büzülmüş olarak. Korkup çekinerek. Utanıp, sıkılarak.

Şaklabanlıktan Kim  Ölmüş Ki; Dalkavukluk, Şaklabanlık, basit şakalar yaparak güldürmek, bir kısım imkânlar elde etmenin kimseyee zararı yok, anlamında bir deyim.

Takdir-i Hal; Durumun takdiri. Kader.

Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan genelde pırlanta olan yüzük.

Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir. Bilindiği gibi; “Tebbet” Kur’an’da geçen (On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun!” anlamındadır. O zaman; “Tersine Tebbet” denilince “Yaşlansın=Yaş olsun!”, ya da “Nesli devam etsin!” anlamında oluyor gibi bir his oluşmuştur bende.

Tilkinin Bilmem Ne Yaptığı Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez,  çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı,

Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

Yalınayak, Başıkabak; Yayan Yapıldak. Herhangi bir vasıta olmaksızın çıplak ayakla, yayan, üstünde başında handiyse bir şey olmaksızın yürüyerek.

Zaman sana uymazsa, sen zamana uy; İçinde yaşanılan zamanın şartları, bizim düşünce ve davranışlarımıza uymayabilir. Kendi düşüncelerimizi kabul ettirmek için etrafımızdakiler ile sürtüşmek doğru değildir. Zamanın gidişine uymak, ona göre davranmak en çıkar yoldur.

(3) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.

Çöplenmek; Çeşitli yiyeceklerden azar azar yemek. Kendine ufak tefek çıkarlar sağlamak.

Hazır Nazır Olmak; Emre amade, hazırlanmış olmak. Her yerde hazır olup, konuları bilemek, görmek, yardım etme amaçlı destek olmak.

Hüccetten (Füccetten) Göçmek (Gitmek, gebermek); Ansızın, birdenbire ölmek.

Kıvıl Kıvıl Cirit Atmak (Deyim); Bir yerde meydanı boş bulmuş gibi çokça bulunmak, yerinde, hareketsiz durmamak, dolaşmak, serbestçe ve istediği gibi davranmak.

Müdana Etmemek; Kendini borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üzerinde durmak, kimseye açıklama gereği duymamak, hissetmemek. Yaranmaya, iyi görünmeye çalışmamak.

Pohpohlamak (Pehpehlemek); Bir insanın gözüne girmek için gereğinden çok yapılan her türlü övme, abartılı hareketler yapma, koltuk çıkmak, koltuklamak.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek. 

Türbede Yatmak; Genellikle ünlü bir kimse için yapılmış yapı ve içinde o kimsenin yattığı mezarının bulunması.

(4) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… ve Bir çiçek dermeden sevgi bağından / Huduttan hududa atılmışım ben… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.

(5) Adım Adım Anadolu; Anadolu'nun tarihçesi ile kültürel dokusunu ele alarak, tarihi ve doğal güzelliklerini ekrana getiren TRT Programı.

(6) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Piri mahlaslı kişiye ait sözün aslı; Kendimi kendim yitirdim kendim arar kendini Kendine kendin gerekse kendinde bul kendini…”

(7) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(8) Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında, / Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi; / Muzdaribim bu duvarın dış tarafında, / Şefkatine inandığım biri var gibi. Kemalettin KAMU, “KİMSESİZLİK” İlk kıta.

(9) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “İkra ‘bismi rabbikellezi halak” ya da” halaka.” “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 5. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözü insan olamayanlara, yalakalıkla mevki, makam edinmiş kişilere yakıştırılmış deyiştir. Fuzuli’nin sözü şöyledir; “Mey biter saki kalır. Her renk biter haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik baki kalır!” (Fuzuli bana kızmasın; eşek şedde ile yazılmalıydı; “Eşşeklik” şeklinde).

Hayvan yiyerek var olur.  İnsan okumakla var olur.  Âdemin hayvaniyeti yemekle,  İnsanın ki okumakla kaimdir. Namık KEMAL

Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır. (Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(10) Dartanyan (D’artagnan); Alexander DUMAS tarafından yazılan ”ÜÇ SİLAHŞORLER” romanındaki dördüncü silahşor.

(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

Şiir 1 + 1 = 1 adında Nazım Hikmet RAN’a ait şiir kitabı vardır.

(12) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(13) Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma, Bayram, Cenaze  Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslâmın beş şartından (farzından) biri).

(14) Meleklerin Görevleri; Azrail’in (Ölüm Meleği) görevi eceli gelen ruhları bedenden ayırmaktır. Tüm canlıların canlarını alır. Cebrail’in (Vahiy Meleği) görevi vahiy getirmektir. Allah’ın emir ve yasaklarını peygamberlere iletir. Mikail’in (Tabiat Meleği) görevi doğa olaylarını yapmak, idare etmek ve insanların rızkını dağıtmaktır. İsrafil’in  (Kıyamet Meleği) görevi kıyamet gününde sura üflemektir. Ayrıca; Münkir ve Nekir (Sorgu Melekleri) Ölen kişiyi mezarda sorgular, Kiramen Kâtibin (Amel Melekleri) Günah ve sevapları yazarlar. Koruyucu Melek olarak görevlendirilen Hafıza Meleğini unutmamak gerekir. Sürekli olarak Tanrıya karşı gelen İblis (Şeytan, Azazil) de cennetten kovulmuş bir melektir.

(15) Kadir Gecesi; Kur’an’ın Hazreti Muhammed’e indirilmeye başlandığı gece olarak Müslümanlarca çok kutsal ve 1000 aydan daha hayırlı sayılan Ramazan ayının 27. Gecesi. (Rivayet, Bidat; O gece doğanların ömür boyu şanslı olacakları). Aslında Müslümanların Kur’an’da ve sünnette olmayan Kandil denilen bid’at kabul edilecek (İslâmla ilgili sonradan uydurulan şeyleri ve) geceleri kutlamamaları gerekir kanısındayım. Mevlitler, İslâm’ın kabulü, ya da Peygamberimizin vefatından aşağı-yukarı 400 yıl kadar sonra uygulanmaya başlanmış bir olaydır. Kandil ismi ise 1600 lü yıllarda verilmiştir.

Kadr (Kadir) Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. Sure 5 ayetten oluşur. Mekke'de Abese Suresi’nden sonra indirildiğine inanılmaktadır. Kur’an’ın indirildiğine inanılan Kadir Gecesi'nden bahsedildiği için sureye bu isim verilmiştir. (Bismillahirrahmânirrahîm. İnna enzelnahü fiy leyletilkadr. Ve ma edrake ma leyletülkadr. Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr. Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr. Selamün hiye hatta matle'ılfecr. Anlamı; Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir).

(16) Efkârlı günlerimde geldi, çattı Ramazan…  “Oy Trabzon, Trabzon” diye başlayan bir Karadeniz ezgisinin devamı… Bu türkünün “efkârlı” olmayarak Beste ve Güftesi; Suat SAYIN'a ait olan Hüzzam Makamında bir benzeri vardır ki şöyledir: “Kederli günlerimde arkadaş oldun bana / Ne güzel anlaşırken şimdi ne oldu sana?”

(17) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Namdar Rahmi KARATAY Şiiri. Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat Ilgaz’a ait bir söz olup, ayrıca “Garip bir Çingenesin” ya da “Garip bir keşişsin!” gibi garipliğin yüze vurulması şeklinde söyleniş biçimleri de vardır.

(18) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın! / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. / Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.

(19) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir. Şiirin bir bölümünde; “Vatan borcu biter bitmez ordayım!” dizeleri hâkimdir.

(20) Hicran açmıştır sinede yâre…şeklinde başlayan Güftesi; Karacaoğlan ve Sadi HOŞSES’e ait, Bestesi; Sadi HOŞSES’e ait Mahur Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Nakarat bölümü; “Sabret gönül bit gün olur, bu hasret biter / Çekilen acılar canım gün olur geçer” şeklindedir.

(21) Sayılı Gün Çabuk Geçer; Atasözü. Gün sayısı, ne kadar süreceği belli olan bir iş çabucak biter. İnsan iş her ne kadar uzun olsa da işi yapmaya başladıktan sonra işine öyle dalar ki, bir bakar iş sonuca ermiş. İnsan işini yapmaya odaklanınca günlerin nasıl geçtiğini anlayamaz.

(22) Zaman bekleyenler için çok yavaştır, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenenler için çok kısa; ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DIJK

(23) Hipotermi (Hipodermi); Vücut ısısının aşırı düşmesi.

(24) İsim Konulmasında Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler ki bunlardan biri de yeni doğan çocuğa isim konulmasında sağ kulağına ezan okunması, sol kulağına kamet getirilmesidir.