“Gitti oğlanın bacak!”

“Bilmiyorsun bu moku! Git mektebinde oku!”

“Mademki bu kadar kibarsın, oynama yahu!”

“Halı Saha Maçı mı, Meydan Savaşı mı ne? Anlamadım yahu!”

“Yuh!”

“Onu öyle demezler, peynir ekmek yemezler!”

“Şimdi yengeye bi görünür, darbe yiyen bacağı bi öper o, şipşak geçer valla, sona hoppa şinanay şinanay caaanım!”

 “Ölecem kız, öpüver de geçiversin, öpmez valla (Ben de uydurmuştum kendimi konuşanlara, valla)! Bir titiz, bir titiz ki! O nedenle sakal yok, bıyık memnu(1), saçlar sıfır numara, ötesi yasak! Yanlışlıkla sakal tıraşı olmayı unutup yaklaşayım dedim, yanağıma ‘Şırrak!’ Annesi öteden (galiba mutfaktan) seslendi, sanki bilmiyormuş gibi; ‘Ne oldu?’ (‘Nezlem size nikâh oldu?’ diyemezdim!) Ben cevapladım; ‘Tokadı yedim! Oturdum baş aşağı!’ ‘Geçmiş olsun!’ demek yok!”

Müjde gibi; tokat yemede ilk kez milli oldum. Galiba devamı gelecek…

Eğer bu kızın saç-sakal-bıyık titizliği sevgi görünümünde bu şekilde (ahval(1) anlamında) devam edecek olursa yandım demekti, korkarım ağda bile yaptırırdı bana (küllü beden, diye bir söz uydursam; tüm beden anlamında, yanılmam sanırım!

Birinci bölüm tekmenin ilk sıcaklığı olarak gerçek, ikinci bölüm baygınlığın ilk semeresi olarak hayal meyal…

Bir ufak saplantıyla evli, hatta nişanlı bile olmadığımı, sadece sözlü olduğumu itiraf etmeliyim. Sözlümün evi stada(!) çok yakın, bizim ev ise yakındı. Ben genelde evde tam takım giyinip stat dediğim halı sahaya (Bende emanet olarak kalan) yedek topla beraber yürüyerek sözlümün evinin önünden gülüşerek, selâmlaşarak, el sallaşarak onun “Hayır ve Başarı Dualarını” alarak ulaşırdım.

Herkes/ler sözlü olduğumuzu bilseler de, biz utanırdık öyle uluorta; “Aşkım! Sevgilim!” demeye, avuçlarımızda öpücüklerimizi biriktirip de üfleyerek göndermeye. İnsanların ağızları torba değildi(2) ki; “İnna minna(2), agamini(1)” falan diye düşünürlerdi, Allah muhafaza, o zaman da kızcağız üzülürdü, sahi neydi adı? Unutmadım, ama hatırıma gelmedi (Şair(3), “Kulakların çınlasın!” demek isterdim, ama Allah rahmet etsin!). Bilen birilerinden biri; “Falan Yenge!” derdi, isim aklıma gelirdi! Herhalde bu yaşımda Alzheimer(4) ya da Demans’dan(4) bahsetme tuhaflığımdan söz edilemezdi.

Neyse!

Teknik Traktör (Hüso Direktör), antrenör, Halı Saha Sahibi, stat kirasında tenzilât yapmadığı gibi, maçı uzatmalara da taşımadan düdük ağzında dakika sektirmeden maçı bitirirdi, bekleyenler olsa da, olmasa da. Hüso Direktör Hüsamettin Ağabeyin seslenişi kulağıma fısıltı halinde erişmişti;

“Durum ciddiye benzer gençler, birileriniz hastaneye götürsün, oyuncu eksikliği için birileri yerine geçsin, maçınızı tamamlayın…”

“Para peşin, kırmızı meşin!” Tek kazancı halı sahanın geliri ve biz ve koca koca adamlar dâhil “Çocuklarım” dediklerinin neşeleri idi Hüso Traktörün. Sancısı, kusuru, özrü var mıdır, bilinmez, ama Halı Sahanın arsasını bir müteahhide verse birkaç daire sahibi olur, bizlerin ağız kokularını çekmeksizin oturduğu yerde Harun gibi yaşayacağı ömür boyu aylık geliri sahiplenirdi. Bunu herhangi bir müteahhit gönül rahatlığıyla Hüsamettin Ağabeye seve seve verirdi herhalde. Ancak eminim ki arsanın bir sakıncası olsa gerekti, bu konuda teklifte bulunan, ses çıkaran müteahhit şeklinde bir söz de kulağımıza çalınmamıştı.

Sahanın kenarında konteynere benzer küçük kulübe gibi bir yer vardı, yabancı sporcuların(!) üryan-yarı üryan(2) durumları dikkate alınmadan soyunup dökünmeleri için. Bir de bahçe hortumu ucuna takılmış süzgeçli dışa (duşa değil) kabinsiz açıklık vardı, titiz olanların bedeli mukabilinde soğuk su ile duş almaları için, yaz-kış TÜFE(5)’ye uygun fiyat artışlarıyla desteklenen!

Sırası geldiği için söylemek zorundayım, hava her zaman günlük-güneşlik, Cumartesi-Pazar ve yaz zamanı olmazdı. Diğer günlerde meraklılar için maça kızı, satranç, tavla partileri (yarışmaları) de olurdu. Biraz daha yeri olsaymış, Hüso Traktör Abi; langırt, pinpon (adı değişmiş galiba; masa tenisi deniyormuş şimdilerde) bile oynatmayı aklından geçirmiş(miş)!

Beni esefle ve sevaplarına işlesin diye hastaneye getirenler, devlet memuru olduğum ve evimde soyunup-giyindiğim için üstümde forma ve ayaklarımda lâstik keten ayakkabılarla olduğum gibi bırakmışlardı sedyelerden birine yatar pozisyonda; “Saldım çayıra (Yani sedyeye) Mevlâ’m kayıra!” şeklinde. Sebep; bıraktıkları yerden olmasa da, yetiştikleri noktadan maça tekrar devam edebilmek için, tiryakilik gibi bir şey sanki! Kavuşmuşlardır herhalde toplarına!

Neyse! Ben sözlümün ismini aklıma getirememiş olsam da, o benim dönüş yolumu gözlemiş, dediğim gibi özellikle akşam ezanı okunurken. Bebelerden biri emanet topu bizim eve doğru götürürken görüp sormuş; “Nerede olduğumu?”

İki evde de araba olduğu için, dünür adayları sözleşmişler, karar vermişler, bizim arabaya sıkış-tepiş sığışıp(6) hastaneye geldiklerinde beni bulmaları zor olmamış:.. En yakın hastane, bize en yakın olan hastaneydi(!) doğal olarak ve fakat unuttukları yahut da akıllarına getiremedikleri şey; bana ait hiçbir teferruatın ellerinde olmamasıydı; Nüfus Kâğıdı falan gibi…

Buraya gene hemen bir eklenti yapmam gerek; statta maçların akşam ezanı ile birlikte sona erdirilmesinin sebebi; statta aydınlatma tesisatının olmaması nedeniyleydi! Elektrik konteynerde vardı ama. Bazen sabahlara kadar yanardı lâmbalar, kimse bir şey demezdi. Sokaklardaki direklerdeki, duraklardaki lâmbalar sensörlü oldukları için karanlıklar çöker çökmez yanmaya başlar, güneş yüzünü göstermeye başladığında da sönerdi.

Bazen şaşıran sensörler gündüz yağmur nedeniyle karanlık çökünce de görevlerini yerine getirme ihtiyaçlarını giderirlerdi.

Evet, ben nedenini bilemediğim bir şekilde çift isimli Cemal Kemal hastanede ufak bir çatlak nedeniyle de olsa ayağı alçılı olarak askıdayken aileler cümbür cemaat (cumhur cemaat de olabilir. Eee! Ne de olsa üniversite mezunu olup da, dayısı olmadığı için herhangi bir münasip unvanı olmayan biri olarak lise ikiden terk bir müdürün emri altında çalışıyordum, ondan fazla bilgimin ve tecrübemin olmasının, cumhur cemaati bilmemin hiç mi hiç önemi yoktu) ziyaretimdeydiler. Gelin adayı sözlüm, annesinin çığırışıyla adını öğrendiğim Farah eliyle ayağımı işaretlemek gafletinde bulundu;

“Anne, bak! Cemal Kemal’in ayağı ‘Uf!’ olmuş böyle!”

Aile bireylerimin dediği gibi ismimin birini söylese günaha girerdi sanki. Nasıl oldu bilemedim aniden;

“Acımadı ki! Acımadı ya!” deyip azıcık dinlendikten sonra;

“Anne! Kızına söyler misin, bana ‘Şırrak!’ sesi çıkartan bir tokat atsın!”

Cümbür cemaat anlamamış gibisine bakarken anne başını eğmiş, sözlüm gelin adayı Farah (ikinci ismini hatırlayamadım bu kez de!) sinsice gülümsüyordu, başı eğik; “Gelecek de bir gün gelecek!(7) der gibi, ama ne zaman? Belli değil! Benim müdür, Farah’ın akrabası idi. Farah ona göre Lise Mezunu idi ve fakat Müdürün eyaletinde(!) boş gezenin boş kalfası(2) olarak ciddi görünümde İkinci Müdür veya Müdür Yardımcısı görünümünde sekreteriydi.

Zaten ne olduysa, bu yakın içi (sıra dışı oluyor da, yakın içi neden olmasın?) görünümde gerçekleşmişti, sözlü olmak konusunda. Bir gece ansızın davet edildiğimiz bana haber verilmeden naz evi olması muhtemel bile olmayan kız evine gitmiştik. Ellerimiz doluydu giderken ve ellerimiz boş olarak dönüşümüzde ne olduğunu bilip anlamadan sözlenmiştik, Allah’ın, Müdürün ve arkadaş olan babalarımız sayesinde.

Bunun bana faydası da, zararı da, her ikisi bir arada da olabilirdi. Çünkü bir Halı Saha Maçında darbelenmek rapor almak için meşru(1) ve uygun bir mazeret değildi bana göre. Her ne kadar parmak ucunda çoban tırnağı çıkan, tırnağını derinden kesip de doktor raporu, ya da mazeret izni alanlar varsa da bu benim yaşam felsefeme, devlet memuru ahlâkıma tersti, uygun değildi. Hastanede kaç gün kaldığım, daha ne kadar kalacağım da belli değildi. Süreyi yıllık iznimden harcayacaktım.

Ailelerin daha nişan bile olmadan üç nal, bir at hazırmış gibi; elde yok, avuçta yokken, birikmiş birikememişken “Şu işin adını koyalım! Borç-haç düzenlerini kuralım!” derlerse mazeretim hazırdı; “Param, pulum, vaktim yok!” demek yerine; “Bu topal ayakla, eşimle gezip-tozmadan, akıllı-uslu dans etmeden, balayına çıkmadan mı evleneceğim?” şeklinde karşımdakileri töhmet altında bırakmayı(6) deneyecektim.

Peki, korkuyor muydum? Hayır! Çekiniyor muydum? Dalgınlığımda evet! Mutlu olmak konusunda tereddütlerim vardı. Beğenmek, beğenilmek, hoşlanmak, hoşlanılmak, ilgilenmek, ilgilenilmek sevginin yansıması değildi, belki sözlümün aşırı titizliğinin de önemi vardı, yaşam kurma düşüncemin eşiğinde.

Görevime başladım, mutat(1) seyir sonrasında sekerek. Doktorlar; “Bir süre yürümememi, yürümem gerekirse birinin ya da bir bastonun desteğini almamın, merhem ve ilâçları doğru ve zamanında kullanmamı ve de işle ilgili aktivitelerden uzak kalarak dinlenmemi önermişlerdi. Otobüslere binip inerken yardım ediyordu insanlar. En çok sıkıntı çektiğim konu yaya geçidi olmayan, kontrolde trafik yoğunluğu nedeniyle sıkıntı çektiğim caddelerde karşıdan karşıya geçişlerde yardıma ihtiyaç duymam idi.

Yaşadığım böyle bir andı işte! Caddede karşıdan karşıya geçmek için birilerinin yardımını beklemekteydim, o birinin Hızır gibi yetişmesiydi arzum, nedenini bilmeksizin, acele etmem ne işime yarayacaktıysa? Ya da acelemin nedeni ne idiyse? Hızır gelmese de olurdu, bilinçsiz acelem için Hıdır da yeterli olabilirdi aslında.

Durağanlığım sarı saçları, o saçlara uygun olmayan kahverengi gözlü, mantı burunlu, yuvarlak çeneli, alt ve üst dudakları etli ve kalın olan bir genç kızın dikkatini, benim de onu böyle uzun uzun tarif edecek gibi/kadar ilgimi çekmişti.

Dilsiz yakıştırması yapmak benim düşüncem. Çünkü iki parmağıyla yürüme işaretiyle karşı kaldırıma yönlendirme arzusunu belli etmişti sonrasında dirseğini kıvırarak koluna girmemi belirtmişti.

“Lütfen!” dedim, dilsiz birinin sağır olma mecburiyetinin de olmayacağı varsayımıyla.

Karşıya geçirdi; “Tamam!” anlamında başparmağıyla göğü işaret edince, nasıl teşekkür edeceğimi bilmeksizin; “Lütfen!” diye tekrarladım, nedenini, anlamını bilmeksizin, içimden geldiği için, minnet duygularımı anlatamayacak olmamın aczi ile elini tutup avucunu çevirdim ve içinden, içimden gelerek öptüm.

Ondan sonra ben de başparmağımla göğü ve sonra bastonumun yarattığı kargaşaya aldırmaksızın elimi kalbimin üstüne koyarak o uzun kelimeyi harcadım; “Teşekkür ederim, sağ ol!”

Hayret eder gibi, bir-iki saniye yerinde durakladı, sendeledi, kararsız kaldı (galiba). Sonra acelesi varmış gibi sırtını döndü, yönünde ilerlerken, ben de kendi yönüme döndüm.

İnsan hafızası unutmaya meyilli(2) dense de, kim kime, dumduma bir Türkiye’de avucu öpülen, dilsiz, belki de Türkçe bilmediği için konuşamayan yabancı bir kızı, uzun boylu gözlemleyip tarif ettiğimi benim unutmam bir mecburiyetti. Bu mecburiyet; iki artı iki, iki çarpı iki eşittir dört denecek kadar gerçekti…

Ben evim ve sözlümün evi gereği sokağımın çobanıydım. Bastonlu hali yaşamasam da bir bakıma oynamaya tövbe ettiğim, canım sıkılsa da (pek sıkılmazdı aslında) emanet topu da iade ettiğimden ancak ulusal nitelikteki(!) maçları seyretmeye gidiyordum.

Ayağımdaki çatlak iyice kaynayınca, bastonu hatıra niteliğinde değil, “Belki bir ihtiyara, belki bizzat kendime 50-60 yıl kadar sonra lâzım olabilir!” diye saklamıştım. Ancak hemen belirteyim ki, aradan sebepsiz sayamayacağım bir süre geçmiş olmasına rağmen, belki de alışkanlık olarak sekmeye devam ediyordum.

Böyle günlerden biriydi, amaçsız tükettiğim. Dokunmaya çekinen bir ses çınladı omzumun hemen berisinden;

“Siz?.. Hoş!.. Şans!..”

Her şey; “Unuttum! Unutmalıyım! Unutmam gerek!” demekle unutulmuyordu. Kalbim içimden çıkacakmış şekilde heyecanlı, dengi dengine çalması gereken bir davul gibi sesi de, çarpması da dışarıdan duyuluyordu, bana göre.

O ve kesik kesik de olsa Türkçe sesleniş ve aynı kelimeleri vurgusuz bir şekilde tekrarlarken;

“Siz! Hoş şans!” deyip elini tutup, avucunu çevirip öpüş ve İngilizce bildiğini nereden akıl ettiysem eklentisi;

“Don’t you know, how to speak Turkish? Do you speak English? Let’s speak English! Where are you from? What is your name? (Türkçe konuşmayı bilmiyor musunuz? İngilizce konuşur musunuz? Haydi, İngilizce konuşalım! Nerelisiniz? Adınız ne?) gibi bir söz dizisi!!!”

Bu ne samimiyet? Sarışın, ona yakışmayan iletken gözlere sahip bir kıza paldır-küldür(3) sorularla hücum? Kız akıllıydı, benim gabi(1), gerzek(1) oluşuma inat!

Önce; “Slowly! Slowly! (Yavaş! Yavaş!)” dedi, avucuna bakarak dudaklarımın izlerini tarar gibi ve devam etti İngilizce.

“Polonya, Lodz şehrinde üniversite öğrencisiyim. Adım Agata Alina. Babam burada elçi… Yaz tatili için Türkiye’yi tanımak için annemle birlikte geldik önce Ankara, sonra İstanbul, İzmir ve tekrar Ankara. Zaman çok kısa, zaman yetmedi. Diğer büyük şehirlere gidemedik zamanımız kısıtlı olduğundan. Her yer güzel, çok güzel. Sen de…

Ama zaman yok, üniversite açılacak ve biz beş gün sonra Pazar günü annemle beraber tekrar Lodz’a döneceğiz. Peki, şimdi ben soruyorum; senin adın ne? Neden öptün elimi?”

“Adım Cemal Kemal, mühendisim ve bir devlet dairesindeyim. Avcunu öpmemin manasını ve de sebebini bilemiyorum. Ayağımı incitmiştim, karşıdan karşıya geçmek için yardıma ihtiyacım vardı, yardım ettin, yardımına teşekkür etmeyi, avucunu öperek şekillendirmek istedim. Çünkü çok güzeldin ve çok güzelsin. Seninle karşılaşmamız bir rüya gibiydi benim için, rüyaların başlaması gibi bitmesi de hazindir, çünkü o an rüyada olduğumu ve biteceğini biliyordum…

Tekrar karşılaşacağımız ve böyle sokak ortasında konuşacağımız aklımdan geçmezdi. Benim seni unutmam mümkün değildi demem ne kadar doğru ise, senin de beni unutmayacağını düşünmem bile hayalime sığmazdı. Çünkü aramızdaki mesafe hem her bakımdan asla tartışılamaz, hissettiğim kadarıyla geleceğimiz olmaz, olamaz çünkü bizim…

Eğer sen de dilersen bana vakit ayır, bir plân yap, siz gidinceye kadar sana arkadaş olup şehri gezdirip tanıtayım sana, şehrim de seni tanısın! Konuşalım gideceğin ana kadar, belki özendiğin Türk Yemekleri, tatlıları vardır, izin ver ikram edeyim. Eğer ulusal nitelikli bir sakıncası yoksa annen ve baban da katılabilir birlikteliğimize…

Senden sonucunun olmayacağını bilsem de etkilendim Alina. Vaktin uygunsa gel oturalım bir yerlere, değilse zaman belirt, istediğin yerde bekleyeyim seni…”

Çok uzun konuşmuştum, bu konuşma içine “Etkilendim” dedikten sonra “Seni sevmekten korkarım, çekinirim!” gibi sözleri eklemem mümkün değildi. Ancak gerçek hakkım, haddim olmasa da kavrulup kül olurcasına yanışım belirgindi. Cehennemde bile usulünce Yaradan’ın kararına göre yanış benim bu yanışımdan farklı olmasa gerekti.

İnsan ömründe beş gün ne kadar bir süreydi ki, üstelik hepsi bana ait olmayan. Sadece avuç içinin öpülmesiyle renklenen, günaydın-tünaydın, bilemedin “İyi akşamlar!” arasına sıkışarak şekillenen. Gez-gez bitmeyen Ankara güzellikleri, Ankara’nın kısmen sahiplendiği; İskender-künefe, tandırdır, kebaplardır arasında gezinirken, balık ve deniz ürünlerinden uzak. Ankara’da zaten deniz yoktu ki, balıkların da kara yolculuğu yasaktı zaten!

İzinliydim. Sözlümün ve de dahi iki taraflı ailelerimizin meraklı bakışları ve her nedense sorgulamalarından, şüphelerinden uzaktım. Bir rüzgârdır gelir geçer(8) denmeyecek kadar yakınsam da o, o kadar uzaktı, hep bir mesafe vardı aramızda. Kuzey’in kızı akıllıydı da.

Bizde âdet olsa da, o geleceğin de geleceğini bilerek “Olmayacak duaya ‘Âmin!’ dememek” gerektiği kanaatindeydi. Ona uymalıydım. Uydum da…

Uğurlarken, annesi yanımızda, ama biraz uzaktaydı. Önce elini uzattı, sonra dudaklarını değdirdi ıslak yanağıma. Ben onu öperken onun yanakları da ıslaktı, aynı mantıkla.

Çoğu insan, çok zaman yaşamış gibi, hayalindeki “Yaz Macerasını” anlatırdı. Bizimki de; “Siz?.. Hoş!.. Şans!..” şeklinde özetlenecek bir Yaz Macerası idi, derin yara izleri bırakan, asla onmayacak!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Agata (Rumca); İyi, âlâ.  Agate (Rumca); İyi kalpli.

Agata; Erdemli (Lehçe). Aline; Parlak, güzel (Lehçe).

Farah; Neşe. Mutluluk. Anlayışlı olan. Manevi açıdan bakıldığında; gözü pek ve cesur.

(*) LodzPolonya'daki üçüncü en büyük şehirdir. Ülkenin orta kısmında yer alan şehir Varşova’nın 135 km güney batısında yer alır ve ismi denizle ilgisi olmamasına  rağmen “Bot” anlamına gelir. Müze ve üniversitesi ünlüdür.

(1) Aganigi; (Naganigi eki ile beraber) kuşdili bir söz değil, “Sevişmek, aynı yatakta beraber olmak” anlamlarında kullanılan ne idiği belirsiz bir söz dizisidir.

Ahval; Haller, durumlar.  Olaylar.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Gerzek; Geri zekâlının (IQ’su eksik, düşük, zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.

Meşru; Yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu. Doğru, haklı, yasal olan.

Mutat (Mutad); Alışılmış, alışılan yol, tarz, şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

(2) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.

Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

İnnaminna (İnna Minna Yapmak); Tatlı Yemek, Çikolata Yemek, Akşam Yemeğe Çıkmak…Vb gibi sözler ailelerin karı-koca beraber olmak için aralarındaki sözleşme işareti. (Büyüyen çocukların olaydan haberdar olmaması için sık sık değiştirilmesi gereken şifre!)

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.

(3) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/  İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”

(4) Alzheimer: bireyin ilerleyen yaşlarda bilişsel yeteneklerini yıkıma uğratan bir hastalık olarak bilinmektedir.

Demans: Zihinsel becerilerin giderek azalması durumu olarak tanımlanabilmektedir. Günlük aktivitelerin yapılamaması halidir

(5) TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi); Tipik bir tüketicinin satın aldığı belirli bir ürün ve hizmet grubunun fiyatlarındaki ortalama değerleri gösteren kriter. Yıllık enflasyon değerini ölçmekte kullanılan bir değerdir. Belli bir yıl temel olarak seçilir ve hesaplama bu yıl kriter alınarak hesaplanır.

(6) Paldır Küldür Söze Girmek; Büyük ve düzensiz kaba gürültü çıkararak karşısını dinlemeden, beklemeden, özellikle telefonla görüşürken söze başlamak. Ansızın,  yol yordam ve yöntemlere uygun olmaksızın bilgisi ve fikri olmayan konuda söz etmek.

Sıkış Tepiş Sığışmak; Dar bir yere balık istifi, üst üste ve çok sıkışık bir durumda yerleşmek. Kıpırdamanın mümkün olamayacağı bir şekilde bir arada bulunmak.

Töhmet Altında Bırakmak; Suçu, suç işlediğinin düşünülmesini istemek, suçlamanın yapılmasını istemek.

(7) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır. Erol KARATEKİN Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA

(8) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.