Olası bir olgu muydu? Türkiye’min en doğusunda olan bir yerlerde görev yapıyordum. Üniversitede burs alarak okuduğum için askerlik görevim sonunda Devletim; “Gideceksin!” demişti, bir yıl kadar önce gelmiştim buralara, tek başıma.

Ve yaklaşık bir yılım bu diyarda, bu yollarda, bu iklimde geçmişti. Bitti bir yılım. Asaletim tasdiklenmiş(1), iznimi hak etmiştim. Ailemi özlemiştim, mektuplar, telefonlar dışında.

Ailem Türk Bayrağı dalgalanıyorsa endişelerini yok eden, her tür düşüncelerini asla var etmeyen bir aile idi ailem. Burası Türkiye idi ve hepimiz Türk olarak yaşıyorduk, tüm insanlar, bu topraklarda yaşayan herkes gibi.

Biz bir idik. Hem hepimiz insan idik. Paylaşamadığımız, ya da düşünemediğimiz ne idi ki? Yıllarca el ele yaşamıştık, tüm yanlışlıklara göğüs germiştik el ele? Bizi birbirimize kırdıracak hiçbir güç olamazdı, ne şarktan, ne garptan, ne de uzak diyarlardan…

Yaklaşık bir ay kadar önce annem; selle-sümük(1);

“Gel artık! Özledim!” demişti ve hemen peşinden eklemişti;

“Askerliğini yaptın, ekmeğini de eline aldın, gelirin de yeterli bildiğimiz kadarıyla, artık evin büyük oğlu olarak bazı şeyleri gerçekleştirmek gerek ki, sıra diğer kardeşlerine de gelsin, değil mi?”

“Hayırlısı!” deyince de;

“Eee! Kız kardeşin Birsen’in taliplisi var. ‘Önce Ağabeyim!’ diyor da, başka bir şey demiyor. Biliyorsun sen tayin olmadan önce, hatta askerliğin sırasında bile istiyordu o çocuk kız kardeşini. Kardeşin de ‘Hayır!’ demiyor, bilmem anlatabildim mi? Bakarsın, ikinizi bir arada baş-göz ederiz(3). Gel şu dediğime ‘He!’ de, sen de!”

“Gene mi aynı konu anacığım?”

“Gene aynı konu ya! Nesi var ki şu kızın? Bir tutturdun ‘Gönlümün Sultanını arıyorum!’ diye, ara Allah ara ki, bulamadın gitti şu mübarek sultanını!”

Gerçekten de bulamamıştım, gönlümdeki, beynimde şekillendirdiğim Gönlümün Sultanını bugüne kadar.

Annemin beğendiği kızcağız; iyiydi, güzeldi, varlıklıydı ve bana karşı da oldukça, hatta ciddi-ciddi ilgiliydi, hissettiğim ve söylendiği kadarıyla. Ama o; benim sultanım değildi.

Yâd ellerde(4) bunalmıştım, bu izine ihtiyacım vardı ve meslekteki büyüklerim de mesleğimin ilk yılı olmasına rağmen bana hoşgörü ile izin vermişlerdi, işlerin oldukça sıkışık olduğu mevsimi hiç dikkate almayarak.

Annemi, babamı, kardeşlerimi, yuvamı, yurdumu özlemiştim. Yurdum dediğim; mahallem, sokağım, evim, ağaçlarım, elektrik-telefon direklerim, pencerelerimdi.

Okul arkadaşlarım, mahalleden çocukluk arkadaşlarım, komşular, kardeşler, çocuklar, bebeler burnumda tütüyorlardı.

İzine çıkmakta acele etmemin tek sebebi bu özlem değildi. Kız kardeşimin beni beklemekteki ısrarını kırmak, beklemekten vazgeçmesini sağlamak ve başının bağlanmasını temin etmekti.

Bir bakıma ben kusur olmak istemiyordum kimsenin indinde, hem asla. Öyle ya yirmi sekiz yaşındaydım, ama kırk yaşıma kadar da sürse Gönlümün Sultanı mutlak bir yerlerde idi ve ısrarla onu bekleyecek, bulacaktım da.

O halde kız kardeşim, gönlü de olduğuna ve karşılıklı olarak birbirini istediklerine, bildiğim kadarıyla “Her şeycikleri de hazır olduğuna” göre neden beni beklesinlerdi ki?

Eskidenmiş o, önceden ailenin büyüğünün evden ayrılması. Kendisi evden ayrılmaksa, fiziksel olarak ayrılmıştı hem çoktan. Ayrılışın illâ ki düğün-dernekle ve hanımını koluna takarak olması şart değildi ki kendine göre. Mutlaka gitmeli ve kız kardeşi için gereğini bu gidişinde, onun lehine halletmek için öncelikle ailesini ikna etmeliydi.

Bazen bazı şanssızlıklar insanları yıldırmaya çalışsalar da, insanlar konunun çözümünü kendilerine göre düşündüklerinde geriye adım atmaları gerekmiyordu. Nitekim kendisi için de yokluklarla, zıtlıklarla, tersliklerle mücadele etmesi esastı.

Şöyle ki; bir an önce yola çıkmayı düşünmesine rağmen uçakta yer bulamamıştı, yedeklerde bile sıranın kendisine gelmesi konusunda umutsuzdu.

Otobüs Terminaline yöneldi. En erken kalkacak otobüsün kalkış saatini, direkt, ekspres gibi konumlarını ve yer olup olmadığını sordu tüm firmalara. Otobüslerden kalkış zamanlarından biri kendi bekleyiş konumuna uygundu.

Kendiyle birlikte tayin olan ve kendilerinden bir süre önce gelen bekâr arkadaşlarıyla müşterek olarak kiraladıkları eve geldi. Bavul yerine çantasını hazırladı. Arkadaşlarının izin alacağından haberleri olmasına rağmen, bir sigara yakıp iki satır da olsa not yazdı onlara.

“Görüşmek dileğiyle” diyerek ve kira karşılığı ve normal giderlere eklentisi olacak bir miktar parayı da pusulaya iliştirdi.

Terminale geldiğinde, otobüsün kalkışına yarım saate yakın bir zaman olduğunu, ancak otobüsün perona henüz gelmemiş olduğunu görerek kenardaki sandalyelerden birine oturdu, yanındaki genç adama “İzninizle” diyerek, bir sigara yakarken.

Gazete okuyabilirdi, ama nasılsa oldukça uzun bir yolculuğu olacaktı. Gazete okumaktan vazgeçip etrafına bakınmayı, çevresini incelemeyi yeğ tuttu(5).

İnsanlar vardı çevresinde, yöreye has giyim-kuşam, ses, lehçe ve sima ile. İnsanlar vardı etrafta genç, heyecanlı, neşeli, sigaralarının dumanlarını keyiflice tüttüren, ya da tüttürmeğe çalışırken ayakta duramayan.

Ancak kendi dikkati yanındaki delikanlıdaydı, düşünen, hareketsiz, hatta sadece ayaklarına bakan. Ve işin enteresan tarafı ne bavulu, ne çantası vardı, diğerleri gibi. Sadece yarım-yırtık bir poşet, muhtemeldir ki içinde çamaşır var gibiydi.

Otobüs terminale yanaşmış, şoförler ve yardımcısı hemen inip yazıhaneye yönelmişlerdi. Şoför Yardımcısı, genelde oralarda Muavin denen vatandaş önceden hazırlanmış olan su, bardak vs. gibi ikramları arabaya yerleştirdikten sonra, arabanın ön camına Ankara levhasını iliştirmiş ve “Ankara Yolcuları” diye oldukça yüksek, hatta heybetli(6)  bir sesle bağırır gibi anons etmişti.

Otobüse ilk binen eline poşetini alan yanımda oturan genç olmuştu. Daha sonra onu bavullarını bagaja teslim eden diğer gençler takip etmişti. Nasıl olsa vaktinden önce kalkması diye bir şey yaşanamazdı. Hem zaten bagaja konacak eşyaları oldukça kallavi(7) olan yolcular vardı, bagajlarının yerleştirilmesini dikkatle izleyen.

Çantasından alacağı kitapları ve gazete ile bilmece kupürlerini aldıktan sonra çantasını bagaja teslim edip koltuğuna yöneldi. Ve hayretle gördü ki, devamlı olarak ayağına bakan gencin yanı idi koltuk numarası. Koltuğa oturmuş, büzülmüş ve öylece kalakalmıştı sanki.

“Merhaba! İyi yolculuklar!” dedikten sonra, “Tezkere mi?” diye sordu.

“İyi yolculuklar abi, evet, bitti askerlik!” dedi ve suskunluğuna devam ettirmek için pencereden dışarıya bakmaya devam etti.

Otobüs hareket ettiğinde bile konumu ve bakışları değişmemişti terhis olan genç delikanlının. Düşünüyordu, düşüncelerini bilemezdim. Sadece konuşursa anlamağa çalışırdım belki derdini. Bu nedenle cebimden sigaramı çıkardım(8) onu konuşturmak için:

“Alır mıydın?”

“Sağ ol abi!” derken sigara paketine doğru elini uzattı. Sigarayı aldıktan sonra, aynı şekilde kibrite de elini uzattı, önce kendi sigarasını yaktıktan sonra benim sigaramı yaktı, kibriti geri verdikten sonra elini göğsüne bastırıp tekrar “Sağ ol!” dedi ve sonra sigarasından oldukça derin bir nefes çekerek tavana doğru üfledi.

Konuşmuyordu genç adam. Hiçbir isteği de olmuyordu muavinden kilometreler boyu. Kitabımı açıp okumak istememe rağmen, onun durgunluğunu merak ettiğimden satırlar üzerinde kaymıyordu gözlerim.

“Kitap, gazete okumak ister misin? Bilmece çözmek ister miydin?”

“Yok! Teşekkür ederim abi!”

Gençti, görgüsüz değildi, saygılıydı. İkinci sigara ikramımı reddetmiş, ancak kibriti elimden yine almış, kibriti yakmış, bir süre kibriti elinde beklettikten sonra sigarama uzatmış, yaktıktan sonra da kibriti söndürüp kibrit kutusunu iade etmişti.

Kilometreler tükeniyor, çakılı gibi devamlı yerinde oturuyordu genç adam. Hiçbir molada yerinden kıpırdamaması dikkatimden kaçmıyordu.

Hiç mi sıkışmıyordu ki, hiç mi canı bir şeyler içmek istemiyordu ki; sıcak ya da soğuk? Yahut da acıkmak, bir şeyler yemek isteği gelmezdi ki aklına?

Kurcalamalıydı, ama nasıl? Merak ediyordu. Atasından aldığı en güzel mesaj ve nasihatlerden bir kaçı; “Dertliyle dertlen!”, “Sıkıntı çekene ortak ol! ”Mahzunun hüznünü sen de yaşa! ”Komşun açsa, sen tok yatma! ”Sağ elinle verdiğinden, sol elinin bile haberi olmasın!”, “İyilik yap, denize at, bilen bilir! ”Hiçbir şey yapamazsan, güler yüz, tatlı dille selâm ver!”

Bunlar bir çırpıda aklına gelenlerdi.

Eğildim, ısrarla bir sigara daha uzattım. Çekinerek aldı genç adam. Bu kere kibrit kutusunu kendim uzattım ona. Kibriti çakıp önce kendi sigarasını yakan genç adam, sonra benim sigaramı yakıp kutuyu geriye bana uzattı. Bence zemin hazırdı artık;

“Neden?” dedim. Öylesine kapsamlı tek soru idi ki bu, başlangıçta anlamamış gibiydi soruyu, sonra dobra dobra(9) anlattı;

“Siz şehirliler mutlaka çok okumuşsunuz, çok şeyi bilirsiniz, ama bazı şeyler kitaptan öğrenilmez. Benim hareketim, Dedem Hacı Eminden bana kalan bir miras. Kibritin yanan eczasında zehir vardır. Bu, bana sigara ikram eden değerli bir insana değil, bana zarar versin, diye önce kendi sigaramı yaktım. Sadece sizin sigaranızı yaktığım zaman da eczasının bitmesi için bekledim, bir süre. Konu; bu kadar basit işte.”

“Bilmediğim bir şeyi öğrettiğin için, sağ ol! ‘Akıl yaşta değil, başta’ diyen doğru söylemiş. Okumakla adam olunsaydı, her okuyanı adam kabul etmemiz gerekirdi ki, bu mümkün müdür? Gelelim ikinci konuya. Hiç mi canın bir şey çekmez, istemez? Otobüse bindiğimizden beri yerinden kıpırdamadın da!”

“Canım istemedi de!”

Bu sırada bir Benzin İstasyonuna girmek üzereydi otobüs. Ve Şoför Yardımcısı “Yarım saat mola verileceğini” anons etmişti.

“Gel bakalım arkadaşım, farkında mısın, daha ismini bile söylemedin ki tanışalım. Benim adım Birol. Arkadaşlarım çok zaman ismim yerine kısaca; ‘Beypazarılı’ der. Köyden, koca köye göçmüşler pederler zamanında, kendi dediklerine göre. Ben ise görmedim bile Beypazarı’nı. Ama böyle çağırılmaktan çok hoşnut olurum.”

“İçinden mi?”

“Valla o kadar bilgim yok. İstersen gel, iki lokma atıştıralım, hem de konuşuruz. ‘İçinden mi?’ diye sorduğuna göre sende mi Beypazarılısın yoksa?”

“Evet, ama gelmesem ben. Rahatım yerinde!”

 “Sen gelmezsen ben de gitmem, sayende aç-aç devam ederim yolculuğa. Olur mu?”

“Peki! Geleyim öyle ise!..”

“Ne yersin?”

“Hatırınız için sadece bir çorba içeyim.”

Self servis olduğu için kendime ne aldıysam ona da aynısından alıp tepsisine koydum, ses çıkarmadı. Çorba, et yemeği, pilâv, yoğurt, tatlı ve su. Ekmek masalarda kavanoz içindeydi.

Dikkat ettim, ben çorbayı yavan içtiğim, et yemeğini pilâvla, yoğurtla katık ettiğim halde o hepsinde ekmeği yediklerine ortak etmiş, kavanozdaki ekmek dilimleri biter gibi olmuştu, neredeyse.

Lâvaboya da beraber gittik ve çaylarımızı yudumlarken sigaralarımızı da aynı minval(10) üzerine tüttürdük, otobüse binmeye çeyrek kalıncaya kadar.

Karanlık iyicene çökmeğe başlamıştı, henüz otobüse davet anonsu yapılmamıştı, şoförler hâlâ bir şeyler yemekle meşguldüler;

“Şimdi bana doğruyu söyle, ne zaman aldın tezkereni?”

“Dün öğlenleyin.”

“Yani dün öğlenden beri belki bir yerlerde çeşmelerden su içtin ve bütün gece terminalde sandalyeler, kanepeler üstünde bekledin, değil mi?”

Başını önüne eğdi sadece.

“Peki, neden direndin bu vakte kadar bana karşı? ‘Komşusu aç yatarken, kendi tok yatan bizden değildir!’ denildiğini bilmez misin? Bagajın yok, muhtemeldir ki paran da yok. Doğru mu?”

Başını kaldırmadı yukarı.

“Adını da söylemedin, memleketini de açık açık. Ankara’da otobüsten indikten sonra Beypazarı’na mı gideceksin?”

Sadece sessizliği dinliyor gibiydi;

“Ve paran yok!”

Sessizlik devam ediyordu aramızda. Otobüsün kalkacağı anonsunun yapılması üzerine yerlerimize yönelirlerken; sözlerimi çabukça bitirmek gayreti içindeydim:

“Bak kardeşim, benden çekinmene gerek yok, Mademki hemşeriyiz, karşılıklı helâlleşiriz!”

“Demek istediğiniz nedir abi?”

“Önce adını söyle! Sonra adresini ver, ondan sonra söyleyeyim.”

“İsmim İlhan Sinan Nur. Beypazarı’nın Argun Köyündenim. Şimdi de köyüme dönüyorum.”

“Tamam İlhan. Şu yazdığım benim cep telefonumun numarası. Ne zaman, ne sıkıntın olursa, ara beni hemşerin olarak. Şunu da aç bakayım cüzdanını, cüzdanına koy. İtiraz istemem. Ben de babamdan Beypazarı’nın neresinden olduğumuzu öğrenip seni ziyarete geleceğim ve borç olarak verdiğim bu parayı önünde-sonunda geri alacağım senden. Ama zamanını kestirmem şu an kesin olarak belli değil hiç. Sen de artık şu meşhur Beypazarı Güvecinden yedirmeden geri göndermezsin beni artık!”

“Olur Abi. Emrin olur hem. Benim telefonum yok. Ablam Beypazarı’nda öğretmen, onun var. Size numarasını vereyim, ben mutlaka sizi ararım. Siz de geleceğiniz gün ararsanız ablamı, geleceğiniz zamana göre güvecinizi hazır ederiz. Ancak gelirseniz, ailece gelin lütfen. Annem ve ablam da ikramı severler, bakmayın siz benim yâd ellerde parasız-pulsuz kalmama.”

Bir elektriklenme, bir sabırsız heyecan vardı not aldığım telefon numarasında sanki benim için. Hiss-i kabl-el-vuku(11) dedikleri olsa gerekti, bu.

Gece mola verilmiş miydi, belki de yediğimiz yemeğin ve yoğurdun rehaveti(12) içinde ikimiz de uyuyakalmıştık, sabahın ilk ışıklarına kadar, hani “Deliksiz uyku” denir ya öylesine, rüya görmeden, ama hayal kurmayı engellemeksizin.

“Aç tavuğun kendini darı ambarında gördüğü” gibi benim hayalim de “Gönül Sultanım” üzerineydi;

Sarışın, uzun saçlı, çakır gözlü, yaşı-yaşıma, boyu-boyuma, huyu-huyuma denk, güzel-çirkin fark etmeksizin, hanım-hanımcık, hanımefendi. Hayalimde bile o şarkıyla birlikte şekillendiriyor ve anıyordum hayalimi; “Olur ise olsun!(13) diyerek.

Sabah kahvaltısı… “Benden olsun!” dedi İlhan.

“Olur mu, köyüne gidinceye kadar benim misafirimsin. Artık köyde mi olur, şehirde mi güveç de senden, Allah’ın izniyle. Biz de bir minibüs dolusu geliriz artık!”

“Biz başımızla beraber karşılarız, hiç endişeniz olmasın!”

“Şakadır kardeşim, annem, babam ve ben dâhil üç kardeş, beş nüfusuz. Arabamızla geliriz köye kadar, ya da şehre kadar derseniz, şehre kadar. Sadece güveç lütfen. Başka hiçbir şey için zahmete girmeyeceğinize söz verirsen ancak öyle geliriz, yoksa unutursun beni. Alacağımı almak için bile gelmem, telefonlarına da cevap vermem asla. Tamam mı?”

“Anlaştık!”

Uzun, upuzun yol, sohbetle öğle yemeği ile bitmişti. Hatıra olsun diye Birol eski basımlı kitaplarından okuduğu ikisini hediye etti İlhan’a;

“Yükselmenin Merdiveni Beş Basamaklıdır(14)” ve “Seviniz, Birleşiniz, Bir Olunuz. (14)

“Ailene selâm, sevgi ve saygılarımı götür. ‘Annem, ablam’ var demiştin. O kadar mı?”

“ Evet! Maalesef babamı kaybettik.”

“ Allah rahmet etsin. Demek ki biz iki kişi fazlayız.”

“Ömür biter, yol bitmez!” denir ya Herhalde bu söz Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Yolcu ve Arabacı”(15) şiirinden esinlenerek söylenilmiş olmalıydı.

Bazen bu sözün doğruluğundan şüphe duyulmalıydı. Yolumuz bitmişti çünkü.

Ve ayrılık anı gelip çatmıştı.

Ben Ankaray-Metro Hattına yönelirken, İlhan değiştiğini öğrendiği güzergâhta Beypazarı Otobüslerinin ya da Dolmuşlarının nereden kalktığını öğrenme çabası içindeydi.

Koskoca yolculuk çabuk bitmiş, ancak Ankaray-Metro yolculuğum bitmek bilmemişti bir türlü…

Eve geldiğimde de sohbetin koyuluğu bitmemişti uzunca bir süre. Konu; bilinen konu idi, neredeyse daha adımımı kapıdan içeri atmamla birlikte. İşin içinden;

“Sıramı kız kardeşim Birsen’e veriyorum, çok ısrar ederseniz sıramı Birgün’e de aktarabileceğimi bilin. Ben Gönül Sultanımı beklemekte, arayıp bulmakta gerçekten ısrarcıyım ve bu konuda ‘Bana tekrar yönelmeyin!’ demek istiyorum, tekrar. Ben buradayken haber verin karşı tarafa, ben geri dönmeden, söz ve nişan olayını halledelim derim, lütfen tabii. Düğün-dernek konusunu sizler ve gençler, aranızda halledersiniz. Bana bir-iki gün önceden haber verirseniz o güzel güne de yetişmek için her türlü imkânımı kullanırım.”

Babam son şansını kullanmak istercesine;

“Ciddi misin oğlum?” dedi.

“Allah’ını seversen babacığım, şaka yapar gibi mi gözüküyorum?”

“O zaman günah bizden gitti!”

“Ne günahınız olsun ki? Bu; benim tercihim, sadece kendi adıma.”

Sözlerimi bitirirken, kız kardeşimin gözlerindeki pırıltı da kaçmamıştı gözlerimden…

Günlerim monoton geçiyordu. Neredeyse iznimin haftası sona ermek üzereydi. Geç vakitlere kadar arkadaşlarımla oluyor, gecenin oldukça ilerleyen vakitlerine kadar televizyon seyrediyor, sabah geç kalkıyor, arkadaşlarımın işyerlerine, dairelerine gidip onları ziyaret ediyordum.

Sonra bazen onları kıramayarak, akşam yemeğinde beraber oluyorduk onlarla, sözlü-sazlı-çalgılı ve neşeli. “Neşeli” dememin ne anlama geldiğini, bilen bilir işte.

Gene sabahın ilerleyen vakitlerinde evden çıkmıştım. Ziyaret ettiğim arkadaşımın bürosunda cep telefonum çaldı. Kız kardeşimdi;

“Akşama vaktinde gelmen mümkün mü? Nedenini sormadan söyleyeyim. Konu; benim!”

“Peki! Şimdiden hayırlısı olsun! En geç yedide evde olurum!”

Telefonu henüz kapatmıştım ki, yeniden çaldı;

“Alo abi, ben İlhan. Bir hafta oldu görüşmeyeli. Ses-seda çıkmayınca ‘Arayayım!’ dedim. Ne zaman geliyorsunuz?”

“Sorma! Söylemeyi unuttum. Bu akşam kız kardeşimi istemeye gelecekler, her şey hazır, aramızda nişanı da yapalım, diye ısrar edeceğim. Nişan için tuttururlarsa herhalde bir zaman tespit ederler, o zaman Çarşambaya veya duruma göre en geç Cumartesi geliriz. Ama gelmeden bir gün evvel bu telefon numarasına mutlaka haber veririm. Merak etme alacağımı almadan bırakmam senin yakanı.”

“Tamam Abi! Sen yeter ki gel, ziyaretiniz mutluluğu olur, İlhan kardeşinizin.”

O gece normal seremoni(16) ile bitti. Bakışlar her şeyi anlatıyordu.

“Hayır!” denilmezdi, “Evet!” denilmesi için de düşünülmesi gereksizdi. İşte o sırada dile getirmiştim düşüncemi, patavatsızlığımla(17);

“Yüzükler yanınızda ise ve başka tören düşünmüyorsanız, ben oldukça uzaktayım, nişan yapmaya kalkarsanız, ben gerek yok diye düşünürüm, çünkü o özel gününüze katılmam zor olabilir, o nedenle söz vermek değil, aramızda yapıverelim şimdi nişanı.”

Bizimkiler; “Aaa! Ooo!” gibi anlamsız sözler çıkardılarsa da, gelin-damat adayı da, karşı taraf da dünden hazırdılar teklifime sanki. Sözlerim onlara destek gibi gelmiş ve işlem tamamlanmış ve de dahi bitmişti bir anlamda, nişan yüzükleri takılınca.

Bundan sonrası kendi aralarında konuşulup anlaşılacaktı. Ben görevimin birinci bölümünü bitirmiştim.

Ha! Unutmadan söyleyeyim ki; kız kardeşime patavatsız olacağımı şöylece bir fısıldayıvermiştim, kapıdan girerken. Memnuniyetini gözlerinden okuduğumu söylememe gerek yok, değil mi?

O günden sonraki gün rahat bir zamanda sorguladım babamı. Buna sorgulama demek belki tuhaf gelebilir, ama babamın soyağacı hakkında bilgi alabilmek için de başka bir kelime bulamamıştım zihnimde. “Beypazarılıyız!” diyoruz, ama “Neresinden? İçinden mi, yoksa köylerinden mi? Var mıdır, kalmış mıdır, akrabalarımız oralarda? Dayıoğlu, amca torunu, teyzekızı, hala torunu gibi…”

 “Argun Köyündeniz. Yıllar önce çıktık köyden. Vardır, herhalde akraba-taallukat(18), ama kim bilir?”

Gerçekten bazen tesadüfler tıpkı Türk filmlerindeki gibi oluyordu;

“Götüreyim o zaman sizi oraya bir sabah, geri dönmeden önce?” dedim sorarcasına.

 Beklemiyordum, ama öylesine içtenlikle “Olur!” demişti ki babam, hemen gününü sordum;

“Birgün’ün kursları var. Cumartesi sabahı vakitlice gider, vakitlice döneriz.”

“O zaman güveç yemeden geldik dersek, çevremizdekiler bizi ayıplamazlar mı? Hem Birsen’e de gümüş takı falan alırız, orada meşhurmuş, diyorlar.”

Nedense sürpriz yapacağımı söylememiş, söylemek istememiştim. Telefonu açtım;

“Alo!”

Karşıdan bir hanım sesi gelince;

“Affedersiniz, ben Birol, herhalde İlhan’ın ablası olmalısınız!”

“Evet?” Sabırsız bir soru gibi idi, cevabı.

“Kendisi yakınınızda mı?”

“Hayır, o köyde, ben okulumdayım şu anda!”

“Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama kendisiyle sözleşmiştik, bu Cumartesi durumu müsaitse kendisini ailemle birlikte ziyarete geleceğimi söylemek istemiştim. Ona bildirmeniz mümkün olabilir mi acaba?”

“Muhtarlığın telefonu vasıtasıyla ulaşmağa çalışacağım kendisine. Geleceğinizi bize söylemişti. Buyurun, şimdiden; ‘Hoş geldiniz!’ diyeyim.”

“Sağ olun! Sizi nasıl çağıracağım, ya da isminizi bağışlar mısınız?”

Nurefşan, ama çevremdekiler Nur der, yani isimli-soy isimli Nur Nur gibi bir şey!”

“Teşekkür ederim, telefonda da olsa tanıştığımıza memnun oldum. İlhan’a, annenize ve akrabalarınıza selâm ve saygılar.”

“Ben de memnun oldum efendim! Aynı dileklerle!”

Telefonda da olsa çekici bir sesi vardı. Cumartesi birdenbire ve şimdiden özlem olmuştu gönlümde, belki de bilinçsiz bir nedenin etkisiyle.

Ertesi gün telefonum ısrarla çaldı, değişik, bilmediğim bir numarayla;

“Abi, haberini aldım. Ailece bekliyoruz, güveç yanına emrettiğiniz gibi hiç bir ilâvemiz yok. Sadece bahçeden toplayacağımız; domates, salatalık, biber gibi salata malzemesi dışında. Sadece yayık ayranı yapmamıza da izin verirseniz sevineceğim. Siz de elinizi çabuk tutun, erkence ve elinizi-kolunuzu sallayarak gelin lütfen!”

“Peki, madem ısrar ediyorsun, ayrana da ‘Peki!’ diyeyim tekrar!”

Gerçekte ilk Peki’yi söylerken hiç de samimi değildim. Çünkü Pastacı İlker Ağabeye iki kutu değişik cinste tatlı ısmarlamıştım, Cuma akşamına hazır olması için.

Ve İlhan’ın ölçülerini unutmadığım için ona bir gömlek-kravat, ablasına da kız kardeşimin bir ölçü büyüğü bir bluz almış, önce dolabıma ve daha sonra da tatlılarla birlikte geceden arabanın bagajına yerleştirmiştim, kimse görmeden. Anneye ayrı bir hediye yapmamış, tatlıyı onun için yeterli görmüştüm, herhalde.

Trafikte yol işaretlerine bakarak Beypazarı’na gelmiştik. Arabayı bir kenara çekip köy yolunun adresini sormak üzereydim ki, babam müdahale etmişti;

“Devam et oğlum! Kırk küsur yılda köyümün yollarını unutacak değilim herhalde!”

Devam etmiş, kırk yıl öncesine göre, babamın hatırında kalanlara göre kasisleri(19) düzeltilen, bir bölümü de asfaltlanan yoldan köye ulaşmıştık;

“Şu ev, bizim evimizdi işte. Şimdi kim bilir kimindir? Bir soralım bakalım, ‘Tanrı misafiriyiz!’ diyelim.”

“Siz gidekoyun, ben de arabayı çevirip, bekleyeyim sizi!” demiştim.

Maksadım o kısa zaman içinde İlhan’a haber ulaştırmaktı. Hemen cebimi açıp bendeki tek numara olan ablasının telefonunu çaldırdım;

“Camdan bakıyorum, bizim evi hiç tarif etmeden nasıl buldunuz hayret ediyorum. Arabanız ve siz kapımızın önündesiniz Abi, sanırım bizim eve doğru gelenler de aileniz olsa gerek!”

Kapıyı Nurefşan açtı;

“Hoş geldiniz!” derken babam;

“Merhaba Kızım! Biz Tanrı…” demeğe çalışırken;

“Biliyoruz, siz Birol Beyin ailesisiniz. Yoksa söylemedi mi kendisi?”

“Yoo! Herhalde sürpriz yapmak istedi. Ama siz oğlumu nereden tanıyorsunuz?”

“Vallahi, henüz tanışmadık, bir kere telefonla konuştuk, o kadar. Ama askerlik dönüşü kardeşimle aynı otobüsle gelmişler Ankara’ya kadar. Birbirlerine söz vermişler. Ama siz bu evin bizim evimiz olduğunu nereden bildiniz, daha biz bir kere dahi haberleşmeden?”

“Bu ev sizin mi?” Babam hayret içindeydi.

“Evet!”

“Kırk yıl kadar önce bizimdi!”

“Kırk yıl? O zaman siz Mevhibe Ciciannenin oğlu olmalısınız?”

“Evet, ama sen nereden biliyorsun bunu?”

“Biz hatıralarla büyüdük, bizi unutanları unutmayarak!”

Bu sözler eve girerken duyduğum ilk muhteşem sözlerdi, devamı gelen.

“Benim ismim her ne kadar Nur diye çağırılsam da Nurefşan. Büyük anneannemin, yani teyzenizin ismi. Yani onun torununun kızıyım. İzninizle elinizi öpüp sarılabilir miyim, hepinize de ayrı ayrı…”

Hayat gerçekten anlaşılması ve ispat edilmesi zor tesadüflerle devam ediyordu, tıpkı şu anda hepimizin yaşadığı gibi. En çok etkilenenler de ben ve İlhan Sinan idik. İlhan ve Sinan ayrı ayrı büyük dedelerimizin isimleri idi.

Diyar-ı gurbette(20) otobüse binip de aynı koltuklara oturduğumuzda bunu bilebilir miydik, ikimiz de? Asla! Böyle bir şey Milli Piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmak kadar zordu herhalde.

Ben, sedirde oturduğum yerde, ayaklarımın birini diğerinin üstüne bastırmış, sesinden etkilendiğim gibi, cisminden de etkilendiğim Nur’u kaçamak bakışlarla süzüyordum. Ne büyük bir tesadüftü ki, Gönlümün Sultanı diye çizdiğim resim tamamen o idi. Oysa o, ilgisizdi cismime ve bana karşı, sanki.

“Kahvaltı ettik de, çıktık Beypazarı’na doğru yola!” desek de, hepsi köyden olan keçi peyniri, yumurta ve bazlama ile çay ikram etmişlerdi, ikinci bir kahvaltı olarak bizlere. Taze salatalık, domates, biber hemen dallarından kopartılıp konulmuştu sofraya. Anne Evşen’in telâşı bir başka idi akrabalarına karşı, baba olsa ne olurdu, olmasa ne olurdu, zaten yoktu ki. Duvarda asılı çerçevede asık suratlı görüntüsü anlatıyordu olmamasının nedenini.

“Bahçelere gidin!” dedi Evşen Anne sonra. “Dudu, kirazı, kızılcığı, eriği dallarından yiyin. Dönerken de götürmek için toplayın sepetlere. Sonra kutulara yerleştiririz. Çardak fırınını yaktım. Oğlum güveç için söz vermiş. Siz dönünceye kadar da onu hazır ederim ben. Oğlum, kızım siz sebze toplayın, özellikle sırık fasulye. Sazan kılçıklıdır ama severlerse, yerlerse, çaydan İsmail Amcanızın dönüşüne göre öğrenin, yanlarına balık da koyalım!”

“Söyleyecek başka sözüm, bir şeyim kaldı mı?” dercesine bir süre düşünür gibi kaldı Evşen Anne. Sonra;

“Fazla gecikmeyin. Güveç soğursa hiç bi b.ka yaramaz. Güveç soğumasın. En fazla iki, bilemediniz iki buçuk saat sonra burada olun!” demeyi de, emredercesine unutmadı.

Grup bahçelere doğru yönelirken İlhan beni kolumdan tutup hafifçe çekti ve;

“Siz, gide koyun, biz hemen arkanızdan yetişeceğiz!” dedi.

Elini cebine daldırdı, çıkardığı parayı vermeğe teşebbüs etti. “Aldım, kabul ettim!” deyip söz verdiğim gibi kabul etmiştim.

Ve arabamızın bagaj kapağını açıp tatlıları ve hediyelerimi eve götürmesini rica ederek verdim kendisine ve daha sonra yola koyulduk beraberce bahçelere doğru.

Aklımdan çıkmıyordu Nur! Beynimde ne çizdiysem o; o idi, Allah inandırsın! Azıcık da olsa ümit var olmayı, birazcık da olsa gözlerinde beni cesaretlendirecek bir ilgiyi görmek için neler feda etmeyi göze almazdım ki?

Elinde yüzük falan yoktu, ama onun da gönlü bir başkasında, onun da kralı, ya da prensi bir başkası idiyse, benim Gönlümün Sultanı olmasını dilememe rağmen nasıl sorar, nasıl sorabilirdim ki, hem kime? Hem nasıl isterdim ki onu kendime?

Usul usul yürüyorduk bahçelere doğru, sessizliğin sebebini anlayamıyordum. Nasıl derdim ki; “Yarım saat-bir saat içinde ablandan etkilendim!” diye İlhan’a.

“Allah’ın emri, Peygamberin kavli…” diye başlayıp “Benim olsun ablan!” nasıl diyebilirdim ki, bir çırpıda? Deveye hendek atlatmak, Kaf Dağının arkasındaki Zümrüdü Anka kuşunun altın yumurtasını bulup getirmek, bir fili minareye çıkartmak bile daha kolaydı benim için, ama bakışlarına karşılık duygularımı anlatmak o kadar zordu ki.

Ve bundan sonra yaşamamın da zor olacağının bilincindeydim, hele ki gurbet ellerde, illerde, yalnız başıma, tükenmesi imkânsız yalnızlığım ile.

Bahçelerde beraber olamadık onunla bir saniye bile. Çekiniyor muydu, yoksa yaşam tarzı mıydı bu? Yoksa onunda mı vardı bir beklediği? Nasıl ki ben Gönlümün Sultanını arıyorsam, onun da gönlünün prensini araması, beklemesi kadar doğallık olamaz mıydı ki?

Neden olmasındı ki? Öğretmendi, gençti, güzeldi, tahsilliydi, bilgeydi, yeterliydi ve hanımefendiydi. Kim istemezdi ki böyle birini kendine eş olarak? Bir kızı kırk kişi isterdi, o; birine varırdı. O biri; ben olmak istiyordum; erkekçe! Ama nasıl?

Kararımı kesinleştirdim. Ya geri dönmeden önce ona iki kelime söyleyecektim, ya da telefonu vardı nasıl olsa, derdimi anlatacaktım. Ama o ne diyecekti, hem nasıl?

Yorulmuştum, düşünmekten. Hem galiba dalgındım. Ne kimseyle ilgileniyordum kanımca, ne de kimsenin ilgisini çekiyordum, kendimce.

Yerlere, toprağa bakıyordum devamlı, ayaklarıma değil. Bir salyangozun kendisini sürüklemesini takip ettim bir süre. Bir leyleğin ıslak toprak üzerinde tepinmesini ve şaşkınca başlarını yağmur yağıyor zannıyla topraktan çıkaran solucanları midesine indirmesini iğrenerek seyrettim, yalnızlığımda.

Cıvıl cıvıl(21) sesleri doğanın ve insanların; yani benim ailemin, neşe olmalıydı bana da. Ama olmuyordu. Ya da olamıyordu. Bunu ancak bir kişi, beni etkileyen tek kişi anlayabilirdi belki. Dua etsem, belki de bu, bu kadar tez gerçekleşemezdi.

Omzuma dokunmuştu bir el. Bu; hiç hissetmediğim bir dokunuştu yaşamımda, heyecanlandığım. Kıpırdamak istemedi gözkapaklarım(22), merakım üstündü, yavaşça döndüm, o idi ve avucundaki kirazları bana uzatıyordu;

“Ne kadar güzelsin!” dedim, başka söyleyecek sözüm yokmuşçasına. Genç kız, yanlışlık gibi, duyduğunu duymuş, ama ürkmüş bir kertenkelenin kuyruğunu bırakması gibi avucundaki kirazları avucuma bırakmış ve hızla uzaklaşmıştı yanımdan, dallar, yapraklar, çiçekler arasına.

Yaptığım yanlış değildi. Belki aceleci davranmış olabilirdim. Sayılı günüm vardı çünkü dönüşüm için. Ne naza, ne niyaza ayıracak zamanım yoktu. Mademki başlangıç dökülmüştü dudaklarımdan, devamını getirmeliydim.

Anne ve babamın, daha doğrusu hepsinin olduğu gruba yöneldim. Kimi ağaç üstünde, kimi eğilmiş dallar arasında sürmeli dut yiyordu, konuşa-konuşa. O ise, kız kardeşlerimin yanında duruyordu, suskun, gözleri durgun, şalvarı rüzgârdan sallanarak, başörtüsünün kenarından saçları savrularak.

Sonra hareketli, Birsen’in yanına iyice sokulup dut yerken, Birgün ve Birsen’le siperlenmeğe çalıştığı bakışlarıyla beni inceliyordu, sanırım.

Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş, ya o mesel yani. Farkındaydım ve farkında olmalıydım da gönlümce. Yöneldim;

“Kirazlar çok güzeldi. Dutlar da o kadar güzel ve tatlı mıdır?”

“Sürmeli dut deriz biz bu duta. Bir tane tatmak ister miydiniz?”

“Senin elinden olduktan sonra, zehire bile ‘Hayır’ demem!” demeyi geçirmek istedim zihnimden. Ama hem zaman, hem zemin, hem de onun yanındaki kişiler uygun değildi. Ama gene de uzattığı elinden dutu alırken; “Güzel!” dedim ve sessizce ekledim;

“…siniz!”

İlhan’a döndüm;

“Kardeşim Birsen gönlünün prensini bulmuş, nişanını yaptık. İlhan var mı senin Gönlünün Sultanı? Bak, varsa düğününe çağırmazsan gücenirim.”

“Nerde abi! Benim gibi bir çulsuza(24) sultan mı gelir ki?”

“Canım sözün gelişi işte o. Örneğin ben Gönlümün Sultanına rastladım!”

Sözüm, yıllardan beri bu konuda dillerinde tüy biten, ya da başımın etini yiyen annemin de dikkatinden kaçmadığı gibi, kardeşlerime de yeni bir söz olarak yansımıştı.

Bahçeden döndük, Evşen Annenin talimatına uygun olarak.

Sonra güvecin başına çöreklendik(25) yer sofrasında, tabla üzerinde. Bazlama da yapmıştı Evşen Anne.

Hem karınlarımız, hem de arabamızın bagajı şişmişti, hani “Zımbacık dolu!(26)” denir ya, işte öylesine, ısrar, yalvar-yakar, para etmeden. Para teklif etmek asla olmazdı, olamazdı, akrabamıza karşı.

Herkes birbiriyle kucaklaşarak vedalaşıyordu ayrılırken. Evşen Annenin elini öptüm; “Hakkını helâl et, çok zahmete soktuk sizi!” diyerek.

İlhan’la kucaklaşıp öptüm onu da yanaklarından. Nur, uzaktan uzaktan elimi sıkıp uzaklaşmak istedi, elini tutup kendime doğru çektim, öpmeden sarılırken, kulağına doğru fısıldadım;

“Gönlümün Sultanı sensin!”

Başını eğdi sadece, tek kelime bile söylemeden.

Bizimkiler hatıralarıyla, ben gönlümdeki yükle yöneldik evimize…

Günler geçti, her gün telefon ettim ona, iznim bitip de iş yerime dönünceye kadar. Hiçbirine cevap alamdım. Başlangıçta çalıyor, kapanıyordu, sonraları hiç açılmaz oldu.

Okulunu biliyordum. Ayaklarına kapanmamı istiyorduysa ve bu gerekli idiyse; yapardım, ufacık bir ışık huzmesi(27) görseydim, hissetseydim yahut.

İçimi içime döküp, döndüm görev yerime. Gerçekten istememe rağmen, ben, eski ben değildim. Kapıp koyuvermem doğru değildi kendimi ve fakat o kadar çok yanlış yapar olmuştum ki!

Son bir kez daha denemek istedim şansımı. Yoksa ben, beni kaybetmek üzereydim. Ve geberecektim bunaltıdan, kim inanmazsa inanmasın.

Telefonda “N” harfine bastım, başka “N” harfli tanıdığım yoktu ki başka. Karşımdaki telefon açıldı, ses beklercesine;

“Gönlümün Sultanı?”

Karşımdaki, beni bana bağışlarcasına ve devamını beklercesine cevapladı;

“Evet!”

Dünyalar benimdi artık!

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gönlümün Sultanı; Kişinin gönlünde yaşattığı, hayal, rüya ve düşüncelerinde oluşturduğu, eşi olmasını istediği bir biçimin adlandırılışı.

Nurefşan; Aydınlık veren, ortalığı ışık içinde bırakan, çevresini aydınlatan anlamında bir bayan ismidir.

Evşen; Şen olan ev, eve mutluluk, şenlik ve neşe getiren.

(**) İlhan (Ağabey), Evşen (Abla) ve Sinan bir ailenin bireyleri olarak yaşamışlardır ve hepsi rahmetli olmuşlardır. Özellikle İlhan Ağabey çok genç yaşında bir trafik kazasında, oğlu Sinan ise çok genç yaşta, bir yılbaşı gecesinde, kanserden vefat etmişlerdir. Nur (Nursan) yaşamaktadır.

(***) Beypazarı, eşimin öğretmenliği nedeniyle bir süre beraber yaşadığımız ve hatıralarımızın yüklü olduğu bir ilçe. Argun kelimesinin de bizim için önemi var, ancak özellikle kullandığım bu isimde Beypazarı ilçesine bağlı bir köy yoktur.

(1) Asalet Tasdiki; Hizmetçi eğitim alarak aday olan memur, eğitimler sonucu sınava girerek ve konusu olan yerde bir yıl çalıştıktan sonra memurluğunun tasdiki.

(2) Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

(3) Baş Göz Etmek; Evlendirmek.

(4) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

(5) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

(6) Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.

(7) Kallavi: Aslı; Vezir ve Sadrazamların giydikleri bir çeşit kavuk olmakla birlikte, değişmeceli manada çok iri, kocaman anlamında kullanılmaktadır.

(8) Sigara Yasağı Kanunu;  4207 Sayılı Kanun 19.OCAK.2008 ve 26761 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kanun. Öykünün kaleme alındığı tarihlerde henüz söz konusu değildi.

(9) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(10) Minval; Biçim, yol, tarz.

(11) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denilebilinir.

(12) 12Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.

(13) Olur ise böylesi olsun; “Ben kalender meşrebim, güzel çirkin aramam” diye başlayan Rast makamında türkü.

(14) Yükselmenin Merdivenleri; Kendilerini; “Dünya Sevgi Birliği Vazife Grubu” diye adlandıran bir grubun derlediği; “Yükselmenin Merdiveni Beş Basamaklıdır” adlı kitap.  Bu kitap; 14.05.1966 tarihinde rahmetli annem tarafından kendi el yazısıyla bana hediye edilen ve halen Kütüphanemde muhafaza ettiğim bir kitaptır.

Seviniz, Birleşiniz, Bir Olunuz; Dr. Refet KAYSERİLİOĞLU’na ait kitap.

(15) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait YOLCU İLE ARABACI şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(16) Seremoni; Tören. Genellikle resmi yerlerde, resmi işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü.  Maça çıkan sporcuların tanıtımı ve birbirlerine şans dilemeleri, hakemlerin sporcuları kontrolleri.

(17) Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.

(18) Akraba-i Taallukât; Yakın-uzak bütün hısım, akraba, yakınlar ve aile çevresi.

(19) Kasis; Karayollarında bulunan bozukluklar ve çukurlar.

(20) Diyarı Gurbet; Gurbet diyarı, yabancı bir şehir, ülke.

(21) Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.

(22) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(23) Mesel; Ders alınacak söz. Atasözü.

(24) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(25) Çöreklenmek; Bir yerde orada yaşayanları rahatsız etme pahasına sürekli kalmak, yerleşmek.

(26) Zımbacık Dolmak; Türkçe de lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb: Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(27) ık Huzmesi; Işın demeti, ışın bağlamı, belirli bir yönde yol alan ışınım, ışık ışınlarının oluşturduğu demet.