“Mümkünse sadece ortalarından lütfen, bir hastaya götüreceğim. Almam gereken kenarları ayrıca paketleyin, onları da kendim için satın alacağım. Lütfen!”
Genç adamın dileği için ses çıkarmadı, elindeki ıspatula(1) ile işinde başarılı olmaya çalışan görevli genç adama göre daha genç görünen kız. Sessizliğine katkı yapan başının eğikliğinde muhtemelen dileğin yerine getirileceğini ifade etmiş olabilirdi. Bunun hasta için düzenini sağlamak için börekleri sinüslerini-kosinüslerini hesaplayarak(2) kutuya dikkatli bir şekilde yerleştirmek isteği de yorumlanabilirdi.
Eğitimli ve hanımefendi davranışlı genç kıza karşın asabi görünüyordu genç adam;
“Siz, ‘hasta için!’ dediğim halde söylediğimi yapmamakta ısrarcı mısınız? Bunun kaba bir şekilde diğer bir söylenişi de var; siz benimle dalga geçiyor, ‘Müşteri velinimetimdir!’ sözünü inkâr etme çabasında mısınız? ‘Lütfen!’ demiştim. Buna rağmen hastamın yemekte zorluk çekeceği köşeyi yerleştirdiniz kutuya. Vazgeçtim, almıyorum!”
Kapıya yöneldi genç adam, dükkân sahibinin dikkatinden kaçmayacak şekilde otomatik olarak açılan kapıdan dışarıya çıktı.
Genç adamın, kendi tavır, eda ve davranış biçimiyle, çalışmak mecburiyetinde olan genç kızın işine son verileceğini aklından geçirmesi mümkün değildi. Finişe yaklaşmış bir yarış atının hırsı ve hıncıyla soluklanırken kendi kendine söylenmeyi ihmal etmemişti;
“Bildiğin yerden şaşmayacaksın. Sadık Abinin ‘Her Sabah Taze” dükkânı varken nene gerek(3) bilmediğin yerden, yol üstü diye börek almak? Al iki kilo muz, ‘Al bunları annene götür!’ demek daha uygun değil miydi, maksat yasak savmaksa(2)? Ama olmazdı işte, meslektaşı çok değerli bir insandı…”
İçi elvermemişti genç adamın, kabalığı için özür dilemeliydi. Ertesi gün erkenden gitti börekçiye. Simasını unutmamışı börekçi ve karısı, konunun özüne inme düşüncesindeyken şakımaya(2) başlamıştı börekçi;
“Okulu bitirmişmiş. Devlet, babasından aldığı yetim maaşını her nedense kesmişmiş. Aslında öğretmenmiş, atanmasını beklemekten yorulmuş Havva. Boğaz tokluğuna gibi, boş durmaktansa, babası vefat ettiğinden dolayı, yatalak olup bakıma muhtaç olan annesinin dul maaşından sebeplenmektense, elinden geldiği için bulduğu bir iş olarak yanlarındaymış…
Devleti uzak bir yerlere atamasını yaparsa diye çekinikliği varmış. Gururlu kızmış, alacaklarının hesabını bile yapmadan, ‘Allahaısmarladık!’ demeyi unutmaksızın kendinden sonra anında ayrılmış dükkândan.”
Orta yaşlı dükkân sahibi adamın, karısının katkılarıyla anlattığı öykü bu kadardı!
Zaman(4), geçme hakkını kullanıyordu, her iki taraf için de, kurallara uygun olarak, geceler-gündüzler, saatler-dakikalar şeklinde. Öyle ki zaman dişini sıksa ayları, yılları bile tüketecek kadar güçlüydü! Ancak buna ne o genç adamın, ne de ondan biraz daha genç olan öğretmenin rızaları yok gibiydi, yaşadıklarını unutmamak, hatta daha gerçek bir dille unutamamak gibi…
Olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde, muhtemelen tesadüfen bir taraf hüzünle, diğer taraf merakla karşılaştılar.
“Bağırıp çığırmak yerine sessizce; ‘Kızım, bayan…’ veya içinizden nasıl bir hitap şekli geçiyorduysa dalgınlığımı ikaz etseydiniz, olmaz mıydı? Kaldı ki böreğin kenarını değil, kenarından içe doğru olan tarafını, kenardan uzak kızarmış görünen tarafını kutuya yerleştirmeye çalışıyordum...
Dolaysıyla işimi yitirince ben de böyle sokak-sokak dolaşıp iş arıyor olmazdım. Şimdi karşılaştık işte. Nasıl, mutlu musunuz?”
“Özür dilerim, asabi bir davranış, yanlış yapmışım!”
“Yok abi! Ben bir şey demedim, siz de özür dilemediniz. Yaşadığım hüznü, sorunu, size de yaşatmaya çalışmamın mantığına erişemiyorum şu an. Asıl sizin durmanıza, duraklamanıza, sizi beni dinlemek mecburiyetinde bıraktığım için özür dilerim. Söz vardır, uçar gider(5), farz edin ki uçtu yok oldu. Her şeye rağmen, iyi günler dilerim!”
Genç kız yolunu değiştirmek için sırtını dönmek üzereyken kolundan tutup kendine çevirdi ismi şimdilik gereksiz olan genç adam. Cebinden bir bloknot ve kalem çıkartıp konuşma gayreti yaşarken, bir taraftan da kalemin bloknot sayfası üzerindeki gezintisine hükmetme gayreti yaşadı;
“Madem ben ağabeyim, sen de benim küçük kız kardeşimsin. Bilemedim, asabiyetimin, daha doğrusu kabalığımın senin işinin sonu olabileceğini. Bugüne kadar olanı tamir etmem, yok etmem mümkün değil, bedelinden söz edemem, ama bir öneride bulunsam…”
“Gereksiz abi…”
“Madem abiyim, o zaman sokak ortası demeyip dizime yatırıp seni dövme hakkım var, demektir. Ama bugün çok işim var, bunun için o kadar vakit ayıramam…”
Gülümsedi genç kız.
“Hah, şöyle! Gülümse ki, sorunlar yok olsun, devamı sonra…
Bak iki satır yazıyorum;
‘Bildiğim biri, ama kendisini tanımıyorum Sadık Abi. Bir bak! Sen bilirsin!’
Bak kızım, buradan, yine sol şeritten 300-500 metre kadar ileride, Bekdemir Sokağı köşesinde; ‘Her Sabah Taze” diye bir börekçi dükkanı var, sahibi Sadık Abi. Eşi ve kızı da yardımcıları, işçileri de var galiba, tam bilmiyorum. Bu kâğıdı gidip hemen ona ver, bekle ve dinle! Anlaştık mı? Bana da şimdi izin ver, sanırım, belki ileride görüşürüz, ya da mümkün olmayabilir, önemli değil. Haydi çabuk, şansın açık olsun!”
“Sadık Abiye sizi kim diyeyim?”
“Ben size sordum mu? Sadık Abi benim kim olduğumu bilir. Beni boş verin, içinizden geçerse yaşananı anlatın, bence ‘Anlatmayın!’ demek isterim, ama siz ona kendinizi tanıtın…
Ben çok geciktim küçük, güzel kız kardeşim, işime yetişmeliyim. Allah yardımcın olsun, Allahaısmarladık!”
Adam, genç kızın isminin Havva olduğunu biliyordu, ama söylememek için neden çekindiğini bilmiyordu sadece. Herhangi bir sözü tekrarlamaya gerek görmeksizin, bir bakıma asabiyetinin sonucunun tanışmak, daha ilerisini yaşamak olarak şekillenmesinin neşesini yaşayarak yanlarından geçen taksiye işaret edip binip yok oldu bir bakıma.
Genç kızın elinde “Hamili kart yakinimdir!” tipinde yazılı bir kâğıt ve gerçeği gerçek olarak itiraf etmek gerekirse beyninde çizili (silinememiş) bir siluetten hatta “hissettiğini” söylemekten çekindiği “şeyden” başka bir şey yoktu!
Peki! Karşısındaki kendinden bir an önce kurtulmak için kaçmayı meziyet(1) sayan adamda?
Sakınmaması gerek, genç adam da utancına ek olarak ve etkilenişini gizlemeksizin, bu yaklaşımını nasıl anlaşılacağından sakınmaksızın Sadık Abisine; “İşini yitirmesine ben sebep oldum, hatam bu, ilgilen abim!” şeklinde telefon etmekten de çekinmemişti.
Ancak beklentisinden de utanıyordu, ismini “Havva” olarak öğrendiği halde bilmediğini varsaydığı genç kız için. Genç kızın Sadık Ağabeyi tarafından işe alınacağından yüzde bin emindi, bu da kendisinin görünmemek, hissedilmemek için uzun süre salep, çay, poğaça ve böreklerden uzak kalacak olmasının işareti gibiydi.
Hatta “gibi” değil, gerçekti, çünkü “Her Sabah Taze” dükkânı yolunun üzerinde olma hakkını yitirmişti, dükkanın nüfusunun arttığını Sadık Abisi müjdelemişti kendisine.
Zamanla ilgili öylesine çok sözler vardı ki, cesareti olmayan, korkan, hatta çok şey için kendini uygun yahut da lâyık görmeyen adam için.
Mademki genç kızın adı Havva idi, o halde genç adamın da adam olmamasına(6) karşın isminin “Adam” olması gerekmez miydi, “Âdem” şeklinde. “Adam şeklinde isim mi olurmuş?” dememeli. Âdem cennetten kovulduğunda Adam’mış ismi(7). Hatta Amerikalılar acayip bir buluşla, düzden-tersten, Adam’ın kendini Havva’ya takdim ederken; “Madam I’m Adam!’ dediğini belirtmişler…
Günlerden bir Cuma akşamı vaktinde, uzun zamandır sesi-soluğu çıkmayan Sadık Usta, deyim yerindeyse; “Yana-yakıla” telefon etmişti Âdem’e;
“Kaç zamandır görünmüyorsun yahu! Evvelden, maydanoz ayıklamaya, hamur açmaya, yufka dürmeye gelirdin, bazı-bazen kasaya-telefonlara bakardın, yardım ederdin yahu! Ne oldu böyle? Küstün mü, gücendin mi? Ne yaptık yahu? Lâmı cimi yok(3)!..
Bu Cumartesi bir düğün için öğlene yetişecek börekler var. Bana dışardan adam arattırma. Havva’nın anasını doktora götürmesi gerekiyormuş. Takımlarını hazırla, giy, atla arabana hemen gel, işe akşamdan hemen başlamak gerek. Hanım ve kızım buradalar, işe başladık bile! Hadi çabuk!”
Mademki Havva dükkânda yoktu, problem yoktu, çekinmesi de gereksizdi. İlk defa yardım etmiyordu ki? Yıllar yılı abi-abla-kardeş gibiydiler. Küçük kız Rezzan Arzu ilkokula başladığında sahiplenmişti onu görür görmez; “Sevgili” olmuştu (Lâf ola-beri gele(3) tadında)!
Bu kez bir farklılık var gibi hissediyordu yüreğinde, apdala (daha doğrusu kendince aptala) malûm olurmuş(8) gibi. Havva, Sadık Abisinden kendi numarasını öğrenip de bir teşekkür etmez miydi canım? El kızı, Öğretmen Hanım…
Öğretmen Hanım, öğretmen Hanımdı da…
Peki, kendi de “Her Sabah Taze” dükkânına telefon edip de; “Nasılsın, iyi misin? Annen nasıl? Falan filân…” deyip de bilgiççe, bildiğini hissettirip telefon açarak hal hatır soramaz mıydı yani?
Hâşâ huzurdan(3) odun bile değil, tomruktu, insan, adam denilmekte zorluk çekilecek bir hanzoydu(1), eleştiri yaparken hiç olmazsa kendine karşı dürüst olmalıydı. Âdem dürüsttü! Genç kıza karşı hanzoluğunu, (kabaca hayvanlık şeklinde bile kabulleneceği) kabalığını kabullendi!
Ancak şu gerçekti ki, şu an için hakkının olmadığına inansa da kalbinin çabasını engellemek geçmiyordu Âdem’in aklının ucundan bile, bir yanlışlık, bir karşılaşma ve unutamayış…
İnancı o idi ki; yoğun bir sevgi ile yüklü bir kalpte günahlar, haramlar, yasaklar, çirkinlikler yer alamazdı, çünkü kalp hürdü.
Giyindi, üstelik lây-lây-lôm(3) hakkını kullanmayı düşünmeksizin alelacele. Arabasıyla geldi dükkânın deposu da sayılan fırınının depo kapısı önüne; “Bu vakitten sonra gelen-giden olmaz, pek!” diyerek park etti.
Motor sesini duyan Sadık Usta yerine kızı Rezzan Arzu karşıladı onu ve utanma, çekinme gibi bir düşünce yaşamaksızın önce yutkundu, daha ortaokul öğrencisi olduğunu aldırmaksızın, ele-güne karşı sözlerini umursamadan önce “Sevgilim” sonra “Abiciğim” diyerek kucaklayıp devam etti;
“Özlettin! Ben büyüyünceye kadar evlendin, evlendin (ikinci kelimede “i” harfini uzatmıştı), yoksa ben büyürüm ve başına çorap örerim, bilmende yarar var!”
Bunun bilinçli bir cümle olmadığını, aralarında hesabı-kitabı belirsiz dağlardan yüce farklılıklar olduğunu biliyordu Rezzan Arzu, Âdem ise dozunun farkındalığı ayarlanamamış bir şakanın olduğunun.
Görevine başladı Âdem; öylesine çok ayıklanıp, yıkanıp, kesilip-biçilip hazırlanacak maydanoz yığını vardı ki masa üzerinde. Kendi satışları için biraz kıyma-haşlanıp ezilmiş mercimek, ıspanak yeterliydi, ama düğün sahibi sadece lor-ekşimik-peynirli ve patatesli sigara böreği tipinde sarma börekler istemişti.
İş kolay gibi görünüyordu, hele ki ileri konumda Âdem’in yardımı istenirse ağırbaşlı, vakur(1), ciddi görünümlü olsa da anne ve kızından göz hırsızlığı(3) için her şey serbestti. Zaten onlar da akıl satmak konusunda oldukça ötesinde becerikli ve arzulu görünmekten çekinmiyor gibiydiler.
Sinsi bir yağmur, gecenin mahmurluğunda dijital saatte 10.01 dakikalarında sinsiliği yargılama çabası yaşarken; “Malûm oldu!” mu denir, “Hissetmiş!” mi denir, öyle bir zaman dilimindeydi herkes. Her neyse maydanozlarla ilgili gerekli işlemler yapılıp teslim-tesellim işlemleri bitmiş, yufkalar usulüne göre kesilip sıralanmış, hazırlanan peynirimsi şeyler ve patatesler maydanozlarla barıştırılarak yuvarlanmaya başlamışken kapı sanki gümbürdemişti karanlıkta, duyulması, tüm işlerin bırakılıp açılmasının istenişi gibi.
Gözü duvardaki saate ilişince heyecanlanmıştı Âdem. Dijital saatin aynadaki 10.01 görüntüsü hırsının, bir bakıma uğur serüveninin şekillenişi idi, ama tek yönlü değil, hayr veya şer(3) gibi, ya da iyi-kötü gibi. Hayr olsun diledi.
Kapı açılınca, yanan elektrik lâmbalarına karşın ortamın güneş doğmuş(9) gibi aydınlandığına inandı Âdem. Hatta öyle ki onun girdiği kapının fırın bölümünden kendinin bulunduğu hazırlık bölümüne doğru ışık değil, nur seli aktığını geçirdi olmayan ya da kalmamış olan aklının köşesinden.
Havva tedavisi için doktora götürüp, ilâçlarını alıp, annesini yatırıp dükkâna gelmişti, yardımcı olmasının ihtiyaç olacağı düşüncesiyle, gecenin o vaktinde, hem tek başına…
Havva giyinip eldivenlerini de takıp tezgâh bölümüne gelip de Âdem’le karşılaşınca hayret etmiş gibiydi. Kardan Adam gibi kirpiklerine kadar una bulanmış yüzüne tanımışçasına bakıp “Merhaba Abi!” dedi.
Âdem, daha önce bahsedilmiş olan unvanı hakkedercesine yaşamının fark edilecek ilk yanlışını yapmıştı, bilmemesi şeklinde davranması gerekirken bilerek;
“Merhaba Havva!” dedi.
“Evvelden sık sık uğrarmışsınız. Ben işe başlayalı neredeyse bir ay oldu, hiç görüşmedik!”
Havva’nın sözleri, Âdem’in yanlışından pek farklı sayılmazdı.
“Biliyorsun, o gün işe taksi ile ancak yetişebilmiştim, iş-güç işte…”
“Sadık Abi seni çok seviyor. Dükkânda müşterilerine ait resimlerin en başında sizin resminiz var, biliyorsunuzdur herhalde. Her gün iş-güç, kıyı-köşe, börek-poğaça, çay-salep gün boyu yorulmadan işlerini vaktinde yetiştiriyor. Yoruluyor da tabii. Akşamları kadrolu garibanlarımıza vermemiz gerekenleri verdikten sonra, dükkânı kapatıyor, evim evlerine yakın olduğu için beni de arabasına alıp evime bırakıyordu…
Yolumuza sizin evin olduğu yerden başlıyorduk, sayılır. Orada geçerken Sadık Abi perdelerinizde ışık varsa kornaya bir defa basıyor, ‘Bizim oğlan ev dönmüş!” diyordu. Bu demektir ki, akşamın o vaktinde evinizde olabildiğinize göre ‘İş yoğunluğu’ sözünüz biraz abartı gibi göründü bana. Hatta gerçek değilmiş gibi, bir çekinik durum varmış gibi…”
Havva sorarcasına Âdem’in yüzüne bakarken, Âdem tepsilerden birini önüne çekip hazırladığı yuvarlak börekleri tepsiye yerleştirme gayreti sergilemeye çalışırken sözlerine devam etme gayreti yaşadı Havva ve;
“Yalan değilse de gerçekten sapmak hiç yakışmadı dilinize. Üstelik gerçeği söylemediğinizde dudaklarınız ses çıkarmaksızın titriyor, şakaklarınız ise bozuk devlet dairesi asansörleri gibi durup-kalkmak, inlemek şeklinde bozuk bir şekilde hareket etme gayreti yaşıyor. Dikkatli ol abi! Sadık Abinin de böyle bir yanlışı var. Yalan söyledi mi eli burnuna gidiyor, burnunu kaşıyor, daha yaşlanmadan burnu Pinokyo burnu gibi kocaman oldu…
Meselâ günde bazen bir, bazen birkaç kez telefon geliyor, sözler kulağıma çalınıyor çok zaman; ‘İyi! İyi! Merak etme! Annesi de iyi! Çok hamarat(1)! İyi ki tanıdık! Sağ ol!’ Benden bahsedildiğini, ama beni nasıl tanıdığını bilmiyorum, aslında bahsedilenin kim olduğunu anlıyor, hissediyor, hatta biliyorum, buna rağmen; ‘Kimden?’ diye sorduğumda; ‘Dostlar sağ olsunlar! Arıyorlar işte!’ diyerek kestirip atıyor...
Aradan üç-beş dakika geçtikten sonra yakalandığının farkında olmaksızın soruyor; ‘Annen nasıl kızım? Bir şeylere ihtiyacınız var mı? Bir şeyler lâzım mı?’ falan gibi. Abi sen bunun ne anlama geldiğini bilebiliyor musun?”
“Bana niye soruyorsun ki, ben nereden bileyim? Kendine sor istersen!”
“Ona sordum, sadece burnuyla meşgul, burnu büyüyor. Ama ben beni merak edip soranı biliyorum, iddialıyım da…”
“Tövbe! Tövbe!”
“Dudaklarını, şakaklarını oynatmadan cevap ver…
Gerek kalmadı, peşin peşin oynuyorlar! Hem Allah zaten bazı şeyleri bilemesek bile, hissetmemiz için siz erkeklerden farklı olarak bizlere artı bir his, yetenek vermiş…”
“İyi! Peki! Anladım! Benimle evlenir misin?”
“Bu ne acele? Hiç olmazsa öncesinde sevdiğini söyleseydin!”
“Seni sevdiğimi hissettirmedim bile, üstelik buna hakkım olmadığını da çok iyi biliyorum.”
“Dur bakayım yüzüne…
Anladım…
Devam et!”
“Hanzoluğum, kabalığım nedeniyle özür dilemek için çalıştığın dükkâna gittim…”
“Etkilendin! İlgi duydun! Beni bilip öğrenmek için…”
“Farz et ki, öyle! Öğretmen olduğunu, henüz atanmanın yapılmadığını, babanı yitirmiş, yardım etmen gereken annenin olduğunu ve ismini öğrendim…”
“Eee! Bu durumda benimle karşılaşmak için tesadüfü hazırladın değil mi?..
Ve beni bilmene rağmen Sadık Abiye yönlendirip kayboldun. Ha? Öyle mi?”
“Farz et! Ya da dediğin gibi olsun. Felsefem; ‘Sağ el-sol el(10)’ kargaşasını yaşamamaktı. Şimdi ise ‘Benimle evlen!’ dememin sebebi seni unutamamak, ya da sevgi değil, sana yardım etme arzum. Milli Eğitim Bakanlığı başvurulara göre bu senenin öğretmenlerini atamaya başlama kararı almış. Dileğin kabul olur da seni uçsuz-bucaksız bir yerlere atarlarsa perişan olursun endişesiyle sana yardım etmek amacıyla öyle dedim, dilekte bulundum…
Nikâh Cüzdanı, annenin Sağlık ve Bakıma Muhtaç Raporu dikkate alınırsa bu şehirde bir okula atanabilmen olasılığı geçti aklımdan. Ev-bark, falan-filân hiç önemli değil. İş bitince de Nikâh Cüzdanını çöpe, benim de popoma bir tekme atarsın, sonrası sen sağ, ben selâmet, unuturuz, olur-biter…”
“Bu yardım değil, doğrudan doğruya acıma Abi, kabullenemem. Sevseydin, daha doğrusu itiraf etseydin…”
Sadık Ustanın eşi ve kızı hazırlanmış tepsileri almak için fırın bölümünden bulundukları yere gelince sesini kısmak zorunda kalmıştı Havva…
Anındaki sessizlik gariplerine gitmiş gibi görünse de, onlar da sessizliğe katkıda bulunmak istercesine sessiz kalarak görevlerine geri dönmeyi tercih etmişlerdi. Sadık Usta işbaşı yapmak mecburiyetindeydi. Fırından henüz getirilmiş tepsilerdeki börekleri, birbirlerine yapışmış olmaları ihtimalini yok etmek amacıyla ıspatulayla barışmış ve tepsileri oyana-buyana çevirerek ikram edilmek üzere usulüne uygun olarak ayırma işlemine başlamıştı.
“Devam edin gençler! Bilin ki uzun burunlu bir sağırım ben, üstelik bildiğini asla inkâr etmeyecek bir ağabey. Kimi duvardaki fotoğrafa bakar hüzünle. Kimi gün sektirmeden sorar da sorar. Fırın bölümünde ana-kız fısır-fısır neler konuşurlar, bilmezler. Canım da öylesine bir nohutlu düğün pilâvı çekiyor ki, bir bilseniz. Biraz cesaret çocuklar, bildiğinizi birbirinize anlatmanız zor olmasa gerek!”
Âdem ile Havva birbirlerine baktılar sadece. Âdem;
“Dediğim gibi hakkım yok, ama seni seviyorum Havva, ilk karşılaştığımız anda başladığına inandığım bir sevgi ile, gizlemeye, gizlenmeye çalışmama gerek yok…”
Cevap anında şekillendi Havva’dan;
“Hakkın var, ben de seviyorum!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Rezzan; Ağırbaşlı, vakur, ciddi.
(1) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Spatül (Spatülâ, Ispatula); Cerrahide, ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.
Vakur; Ağırbaşlı, onurlu.
(2) Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek (Hesaplamak); Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek (ötücü kuşlar için).
Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.
(3) Göz Hırsızlığı; Bilmediği birşeyleri karşısındakine bakarak öğrenmek.
Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileğini, özür dilemeyi anlatan söz.
Hayır (Hayr) ve Şer; İyilik ve kötülük.
Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.
Lâmı-Cimi Yok (Kalmamış, Olmamak); Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz.” Değişmez. Kesin, başka yolu yok.
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Nene Gerek; Seni niye ilgilendiriyor ki?
(4) Zaman bekleyenler için çok yavaştır, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenenler için çok kısa; ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DIJK
(5) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(6) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
(7) Âdem ile Havva; Dinlerin yaratılış mitolojisine göre ilk erkek ve kadındı. İnsanlığın özünde tek bir çift atadan geldiği inancının merkezinde yer alırlar. Ayrıca, Yahudilik veya İslam’da yer almasa da, Hıristiyanlıkta önemli inançlar olan insanın düşüşü ve aslî günah doktrinlerinin temelini oluştururlar.
Âdem-Havva Buluşması; Yazılanlara göre; Cennetten kovulduktan sonra Hazreti Âdem; Hindistan’a, Hazreti Havva ise Cidde’ye inmiş, yıllar sonra Arafat’ta buluşmuşlar. Ahiretteki Arasat Meydanı da bu düşünüşün ürünü.
(8) Aptal-Abdal; Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır. Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(9) Sen geldin ya, güneş doğdu sandım; Bu sözün öyküsünü anlatmam gerek; Fuzuli cam kenarında sevdiğinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar; eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar; “Az önce mum yanıyordu, şimdi niye söndü?” Fuzuli'nin cevabı manidar ve derindir; “Sen geldin ya, güneş doğdu sandım!”
(10) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.