“Gideceksin, gideceksin, göreceksin bir yapı... Yapıda bir kapı… Kapıda halka… Halkayı çalka!.. Çıkacak bir sakalı kaba… İşte o bizim baba…”

            Garip babamın sakalı bile yoktu, bırak kabasını, ancak tekerleme böyleydi ve anında sorgu-sual…

            “Nerde kaldınız ülenler(1)?”

            Aslında tek başıma ben olsam Miray olarak bu soruyu tekil olarak sorardı babam; “Ülen!” olarak, annemin; “Deme şunu yahu!” diye kırk bir kere değil, on yüz milyon bin kere(2) tekrarlamış olmasına rağmen.

            Kısaca; sözün çoğul oluşunun nedeni, yanımda kız kardeşim Mira’nın olması ve gecikmemizin nedeninin ise; kız kardeşimin gelirken yol üstünde sanki kendisi için(!) çizilmiş kareli, yassı bir taş atılarak, seksek şeklinde oynanan oyundan kendisini alamamasıydı.

Bir kez değil, hani iyi tarafıma rastlasa akşama kadar sürecek bir serüven gibi. Ama haddini bilirdi sekiz ya da onuncu sekmesinde; “Hadi artık!” demem en uygun komut biçimiydi, bilirdi ki ertesi gün tekrarının olmasında şüphe yaşanabilirdi!

            “Bir kerecik daha!”

            Dayanamazdım ki, yufka yüreğimin(3) dayanma cesareti bile olamazdı, “Son bir kerecik daha, peki!”

            “Ama sen de katılacan!”

            “Emrin olur, ablacım!”

            Yol biter, babamın sorusuyla birlikte;

            “Okuldan geliyoruz baba!”

Kardeşimin babamın kucağına zıplayarak atlayışı, önceleri sakınıyor gibi olsa da, şimdilerde yalakalığın en üst düzeyinde; “Şakalin batiy!” demekten vazgeçerek; “Aslan, kaplan, yakışıklı, bir tanem babam!” diyerek “Şapır şupur! Yarabbi şükür!” kardeşimin fendi(1) idi. Kısaca bu yaşlarda; kız kardeşimin fendi başlangıcı bir hanım olarak “Erkeği yendi!” şeklindeydi.

Biraz gerilere gideyim; Mira’dan öncesine.

Başlangıcımızda ben dâhil, ailem üç kişiydik! Annem; Mahisen, babam; Mahsun ve ben. Büyüklerimin de, onların büyüklerinin de hissettiğim kadarıyla “ay”a aşırı düşkünlükleri olsa gerekti. Şimdilerde yaş olarak ben oldukça küçüğüm, ilkokula bile başlamadım henüz. Ancak ilerleyen zamanda konuyu öğrenmek için babama ve anneme sorduğum halde ay konusunda yeterli ya da uygun cevabı alamamıştım büyüklerimden.

Yahut da uçuk bir betimleme; “Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez(4)!” kulak arkası edip(5) cevaplamamayı tercih etmişlerdi büyüklerim.

Bence Mahsun; “Ay sun!” anlamında bir babaya yakışmayacak gibi bir isim olabilirdi! Nitekim babam, art arda gelen birkaç oğlandan sonra kız bebek beklenirken (muhtemelen savunma amaçlı olarak) Müberra Halamdan önceki son erkek bebek olduğu için her ihtimale karşı; “Yeter! Sonol! Buson! İmdat!” gibi isimler yerine doğuşundaki asabiliği ve (belki de) suratsızlığı nedeniyle “Mahzun” ismini koymak istemişler.

Nüfus Memurunun tavrı her ne şekilde şekillendiyse ismini “Mahzun” yerine, “Mahsun (Aysun)” yapmış. Anne dedem Kara Osman ve anneannem Fatma da ismi uygun görmüşler.

Bu vesileyle ufak bir saplama yapmam gerek annemin ismi için, bu benim uydurmam, ileriki bilgilerime göre. “Mahi” balık demekmiş. Her halde anneme; “Sen aysın!” demek yerine “Sen balıksın!” demek istememiş olsalar gerekti dedem ve anneannem (Değil mi)?

Bir diğer konu; babamla annemin baş göz olmaları, yani izdivaçları, evlenmeleri…

Annem; baba tarafından çok varlıklı, babam; işsiz-güçsüz takımından biriymiş. Aşk mı, mahalle, sokak, okul tutkusu mu, görücü usulü(3) mü ne, hâlâ bilgim yok, ama bana göre (annem-babam oldukları için söylemiyorum!) yakışmışlar birbirine ve hissettiğim kadarıyla da mutlu idiydiler…

Annem çok güzel, akıllı, zeki ve çok iyi bir idareci, aynı zamanda lise mezunu idi, babam gibi orta birden terk değildi.

Evimiz şehrin orta göbeğinden uzak, kenar göbeğine doğru, köyümüze ikisi asfalt, ikisi toprak köy yolu olmak üzere dört kilometre kadar uzaktaydı. Küçükten büyük, ortadan küçük şehir, bir bakıma tıpkı bizim köyümüz gibiydi, aynen.

Babam yaz aylarında, Kara Osman Dedemden anneme kalan tarla, tapan, bağ-bahçe için, yine dedemden kalan asarı atika(3) WILLYS ciple (bazen annemle mevcutlu olarak) köye gider, uğraşır, didinir, toplar, satılacaklar dışında kalan gösterişsizler yanında mostralıkları(1) sepetlere koyarak eve getirirdi, annemden “Aferin!” alarak!

Sebze ve meyveye hiç para vermediğimiz gibi, yan taraftaki ilerilerde anlatacağım Aysev ve Bahadır öğretmenlerimle, Devlet Demir Yollarından emekli “Efendibaba” dediğim Ahmet Amca, “Efendinine” dediğim Ayşe Nenelerimi de gönüllerdi.

Bazen yetiştiremezdi işlerini, gece, “Annemden izin tazeleyerek” ailenin son geleni dul olan Müberra Halamda kalırdı babam, bu bir bakıma mecburiyet gibiydi, çünkü halamın oğlu Mirza (neden dolayı “Dayım” olduğunu asla bilemediğim) Dayım, babama bahçelerde olağandan öte yardımcı olurmuş!

Sanırım şehirden desteklerle de (tuz, pirinç, şeker vb. gibi) babam onlara, köy destekleriyle de (tarhana, bulgur, salça, keçi peyniri, torba yoğurdu, yumurta vb. gibi de) onlar bizlere kol-kanat gererlermiş(5)!

Sırası geldiği için söylüyorum; şehrin kenar göbeğinde Kara Osman Dedemden tapusuyla birlikte anneme kalan evimiz; tek çatı altında dört evden ibaretti. Dedem, anneannem yaşarlarken, 2 numaralı evde biz, 3 numaralı evde dedemler oturuyorlarmış, ben 2 numaralı evde doğmuşum.

Kara Osman Dedem, haşmetli, devletli, büyükten büyüktü. En çok kullandığı söz; “Fiyakanı bozarım!” veya “Zotkacı(1)” demekmiş, ah edenlere. Önceleri hiç bilip, anlamadığım. Söz etmem gerekli mi şimdi karar veremiyorum, ama bir ayağı poposunun altında, sedirde oturup bir ikindi ezanını beklerken benim doğum günümde bir kalp krizi sonucu yaşamdan ayrılmıştı. Bu nedenle doğum günlerim hüzünlüdür, benim için ve asla kutlamam.

Fatma Anneannem de güçlü kuvvetli bir Osmanlı kadınıymış(6), “Vurduğu yerden mutlaka ses getirirmiş(6)!” ne demekse? Dedemin ayrılışına dayanamamıştı, fazla gecikmedi, dedemin vefatının hemen ertelerinde arkasından gitmek için.

Ölümüne defin için rapor vermeye gelen doktor, onun yattığı odaya girdiğinde odadaki kokuyu hissetmiş; “Elma kokusu, mutlaka şeker komasından ölmüş!” demiş. Sonra alelusul nabzına, gözkapağını kaldırıp gözüne bakmış ve sonra hayret edip de unutamadığım bir şekilde cebinden çıkarttığı aynayı anneannemin burnuna tutmuştu, nefes alıp almadığını kontrol eder gibi ve sonra kesin kanaatini belirtmişti; “Ölü” diyerek defin raporunu yazmıştı, Nüfus Kâğıdına bakarak (“Ölü ölmüş!” sözü, benim uydurmam, kısaca).

Mezarları köyümüzde olan dedemi ve anneannemi yitirdikten sonra, “Tren vagonu gibi” diye vasıflandırdığım evin, 2 ve 3 numaralı evler arasındaki duvarı annemin de rızasını alarak yıktırmış babam, kısaca iki evi tek ev haline getirmiş. İki kapı numaralı, iki elektrik, su, doğalgaz saatli, iki mutfaklı, buzdolaplı, banyolu, helalı falan tek ev, tapuda ve yasalara göre çift ev olarak kayıtlı...

İkinci kapıyı, kapı duvar(3) hükmünde, çelik kapı şeklinde sabitlemiş babam. Kısaca, iki ev annem için angarya hükmünde gibi görünse de annemin rahatlığı olmuş, hele ki ilerleyen tarihlerde (anlatacağım inşallah!)…

Doğuya yönelik 4 numaralı evde, daha önce de belirttiğim gibi babamın arkadaşı Efendibaba ve (annemin kısa zaman içinde “ahretliğim(1)” dediği) Efendinine kira ödemeden ve batıdaki 1 numaralı evde ise çıkan kiracılar yerine gelen, boya-badana, bakım-onarım, kira gibi konularda sorun çıkarmayan yeni evli, yeni atanmış öğretmenler oturuyordu.

Akıl erdiremediğim konu kiracı Aysev Öğretmenimin her gün üstüne katlanır gibi daha çok şişmanlıyor olması gibi görüntüsü idi.

İçtenlikle itiraf etmeliyim ki; her diğer iki kapı da, el üstünde tutulduğum, bana her türlü ikramın esirgenmeksizin yapıldığı sık sık ziyaret ettiğim evlerdi, ilkokula başlayıncaya kadar. İlkokula başladığımda bu konumumda birazcık da olsa olağan ötesi gelişmeler olduğunu anlatmam gerek.

Yaşım gelmişti, ilkokula başlayacaktım, cicilerimi, bicilerimi hazırlamıştı annem. Okulum çok yakındı evimize, “Hemen hemen iki adım ötesi” desem, abartmış olmazdım. Komşumuz Aysev Öğretmenim çok şişmanladığı için okuldan; “Gelme!” demişlermiş, bu nedenle Bahadır Öğretmenim yardımcı oldu ilk gün anneme.

Ve tesadüf; “Eti senin, kemiği benim!” dediği öğretmen de Bahadır Öğretmenim oldu benim! “Karada ölüm yoktu!” benim için artık, çok şeyleri değil, her bir şeyleri öğrenecektim, okulda eksiklerim kalırsa batıdaki 1 numaralı ev hangi gün için duruyordu ki? Çat kapı(3) giderdim, şişman da olsa abla öğretmenim, işi-gücü olsa da öğretmen abim destek olmaz mıydı ki?

Ha açıklamam gerek, okulda “Öğretmenim” idiler, ama evde; “Öğretmen Abla, Öğretmen Abi.”  Doğal değil mi?

Hayat güzeldi, eğer aşırıya kaçmazsam, yaşımı, haddimi, hududumu bilirsem ve dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi bir önceliğe yer vermezsem. Bazı olaylar vardır ki, ilerleyen zamanda bile akıl erdiremezsin, kronolojik bir sıra takip ediyormuş gibi, bu konuya daha sonraları tekrar yöneleceğim geçiyor aklımdan.

Okula başlayışımın kaçıncı günüydü, “Hemen hemen başlangıcın ertelerinde” diyeceğim, tam olarak hatırımda kalmamış. Bir ders sırasında “Müdür” denilen “Kocaman Öğretmen” Bahadır Öğretmenimi sınıf dışına çağırmış, sonra o Müdür Öğretmen;

“Bebeler! Birkaç gün beraber ders yapacağız! Bahadır Öğretmeninizin bir iş çıktı!” demişti.

Aynı gün Bahadır Öğretmenim beni eve geri getiremediği için beni okuldan almak için Efendibaba ve Efendinine gelmişlerdi. Çünkü köydeki Müberra Halam “Ağır hastalanmış” babam da bir şey bilmediği, aklı ermediği, anlamadığı için ciple gelip annemi alıp köye götürmüş (müş)…

Akşam babam geldi, karnımı doyurdu, yıkadı, derslerime yardım etti.

“Halanı doktora götürdük, getirdik, ilâçlar verdi. Annen biraz köyde halanın başında kalacak! Ramiz Dayın da (Halamın oğlu, yani kardeş çocuğu neden “Dayım” idi, hâlâ ve hiç bilmiyorum) bir şey bilmiyor, o nedenle onu da bize getirdim, akşamları bizde kalacak bir süre…” dedi.

Ne, ne idi, nedendi, niyeydi? İlkokula henüz başlamış, küçücük beyinli bir bebe olarak aklım ermiyordu hiçbir şeylere.

Bir sabah okula gitmeme çeyrek kala Bahadır Öğretmenim geldi kapıya;

“Gel bak! Bir kız kardeş geldi sana, adı; Umay!” dedi.

Öğretmenimi arkada bırakıp koştum onların evlerine. Aysev Öğretmenimi hastanede tedavi etmişler, zayıflar gibi olmuş, hemen hemen eski haline dönmüş gibiydi. Hastaneden “Aferin!” demişler ve zayıfladığı için de Umay bebeği hediye etmişler ona!

Ben eve ulaştığımda meme emiyordu, nedenini anlayamamıştım, sanırım ayak seslerimi duyarak yahut da kokumun farkına vararak benim geldiğimi hissedince emmeyi bıraktı, şimbil şimbil bakışlarını(5) izletti ve bana gülümsedi (tekrar; sanırım).

Ben bu yaşta aklımı yitirdim gibi oldum! İade ettim gülümsemesini gülümseyerek ve anlayacağını umarak.

“Okula gitmem gerek güzel bebek! Görüşürüz inşallah!” dedikten sonra tasdiklemelerini beklercesine ayrı ayrı baktım öğretmenlerimin yüzlerine;

“De mi öğretmenlerim?”

Sabahları “Günaydın!” diyordum, akşamları “Güle güle! Derslerin vardır! Derslerine çalış biraz!” denilip kovuluncaya kadar beraberdim Umay Bebekle (Yahut da köyden, annemden herhangi bir haber ulaşmadığı için babam; “Gel ülen!” yahut da Mirza Dayım; “Hadi koçum, ders çalışmamız gerek!” deyinceye kadar.

Oysa dayım ancak ilkokulu bitirebilmişti, köy ortamında, o da yarım yamalak, babasını erken yaşlarda yitirdiği için, annesine ve kendisine bakması gerekliliği ile. Yani; “Bana ders verecek kadar ilminden emin değildim!” diyeyim). Kısaca ben; mesken olarak ikiye bölünmüştüm, orası-burası, bizim ev, Umay’ın evi olarak (Öğretmenlerimin evleri değildi, o ev)!

Bu süre içinde annem halamı dayıma, komşusuna ve hatta babama emanet ederek görüntü itibariyle biraz Aysev Öğretmenime benzer şekilde şişmanlamış gibi görünmeye çalışmış olsa da öyle gelmemişti evimize. Sözüm ona bir kısım eksiklikleri tamamlamak, yemek yapmak, derslerimle ilgilenmek, öğretmenlerimden ders durumum hakkında bilgi edinmek, öncelik ve özellikle öğretmenlerime Umay Bebek için “Gözünüz aydın!” demek için.

Ek olarak Efendibaba ve Efendinineme; “Oğlum, inşallah sizlere zahmet olmuyordur, sıkıntı vermiyordur!” ve benzeri gibi sözleri dedikten sonra, köyden çağırdığı babamla çarşıya çıkmışlardı, “Bir kısım gereklilikleri” hazırlamak zorunda olduklarını belirterek. O yaşta bu zorunlulukların bir vefatın sonrasının gereği olabileceğini bilmem mümkünsüzdü.

Annemin sözlerinden, babamla, dayımla aralarında fısıldaşmalarından aklımın erdiğince anladığım kadarıyla halam kanserden mustaripti(1), evdeki tedaviler yeterli olmamış ve hastaneye kaldırılmıştı. Çok zaman değil, sonucu beklenen bir olay olarak her zaman devamlı şekilde annem başında refakatçı olarak kalmaya başlamış.

“Aklımın erdiğince” dediğimde bazı şeyleri aklımın erdiği zamanlar için kaydetmem gerek…

Annem akıllı ve zeki bir kadındı, tekrarlamalıyım. Halamı belirli bir periyot sonunda kanserden yitirince amcalarım sadece cenaze için değil, bir kısım sonuçların gerekliliği için toplanmışlardı, haber alınca.

Halam evin tek kızı olduğu için dedem ve ninem vefat edince bir kısım şeylerin kayıtsız olarak halamın sahibi olmasına ses çıkarmamışlardı amcalarım (ve dahi babam).

Halamın ve dayımın köydeki oturdukları ev ile birer evlek(1), yarımşar dönüm kadar olsa da, Kumbağlar, Cinlercevizi, Öteyaka, Bibiciyeri bahçe ve tarlaları Kara Osman Dedem üzerine tapulu idi ve amcalarımın (ve dahi babamın) bunlar üzerinde hakları var görünüyordu.

Halamın defninden sonra avuçlarını ovuşturan amcalarımı, babamı, köy muhtarını ve bir-iki bilge eski toprak köy yaşlısını rica ederek bir araya toplamış annem. Kara Osman Dedeme ait tapuları göstererek; “Toplam değeri ne kadardır?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkmış. Herkesi ayrı ayrı dinlemiş annem. En son ve en uçuk bedel “3” ise; “Tamam, toplam 5!” deyip hesaplatmış muhtara, babam hariç amcalarımın haklarını.

Ve amcalarımla babamı bir minibüsle önce şehrin Noterine, sonra da Tapu Dairesine yönlendirip imzalarını attırıp tescil ettirdikten(5) sonra, bankadan çektiği parayı her birine ayrı ayrı nakit olarak üleştirmiş; konuyu; “Sen sağ, ben selâmet!” şeklinde.

Konunun halli, dayım şu anda 15 yaşlarında olduğu için şu şekilde hallolmuş:

Babam, Ramiz Dayım 18 yaşına gelinceye kadar yedd-i emin(3) yahut da intifa hakkı(3) olarak tüm malların koruyucusu olacak, 18 yaşına bastığı gün üstündeki halama ait ne var ne yoksa hepsini dayıma verecekti.

Nihayeti üç yıl, geçerdi herhalde, sonrası Allah Kerim şeklinde.

Bir ölümün akasından her şeyin bu kadar kolay, çabuk ve sorunsuz çözümü mümkün değildi. Ramiz Dayım, halamın vefatından sonra evimizin bir ferdi olmuştu, çok zaman kendi evinde kalmayı tercih etmesine rağmen, zorunluluklar ve halledemediği sorunlar nedeniyle.

Dayım kendi bahçelerine baktığı gibi, az-biraz görünümünde olmasına ve babam yaşlanmış olduğunu kabul etmemesine rağmen bizim bahçelerimizle de ilgileniyordu ve gerçektir ki bu, babamın mutluluğuydu. Öyle ki babam çok zaman dayımla birlikte köydeki evde kalıyordu.

Halamın hastalığı sırasında, köyde bir doğum olmuş, köy adabı köy ebesi doğumu yaptırırken çocuğu sağ-salim kurtarmasına rağmen annenin ölümüne sebep olmuş.

Baba; “Ben, ben başıma ne ederim bu bebeyle?” diyerek bir tutam sıçanotuyla(7) bebeğin geleceğini düşünmeksizin canına kıymış ve bebek ortada kalmış. 

Halamın hastalık telâşı sırasında annem, muhtarın önerisi, ebenin ve köyden yaşlı iki kişinin muvafakati(1) ile Mira bebeği sahiplenmiş, çok zaman hastanede halamın başında olmasına rağmen, hastane personelinin engin hoşgörüsü ile, bebeğe bakarak...

Halamın defninden sona evimize gelmişti Mira Bebek. Annemin Aysev Öğretmenim gibi bebeğe meme vermemesi, babamın tarafsızlık gayreti, dayımın anlamsız bakışları dikkatimi çekmesine rağmen, annemin “Kardeşin” demesi nedeniyle Mira Bebeği kardeşim olarak çabucak kabullenmiş ve mutlu olmuştum, sanırım, bebek de beni kabullenmişti, o yaşta mutluluğunu hissetmemem makul olsa gerekti.

Yaşamaya meyillendiğim tek sorun biri devamlı yanımda olacak Mira Bebek, diğeri öğretmenimin bebeği Umay Bebek için ikiye bölünmemin gerekliliği idi ki her ikisi de canımdan birer parçaydılar, birini diğerinden asla ayrı tutmayacak, ayırt etmeyecek şekilde.

Zamanın geçmesini engellemek mümkün değildi. Zamanın duraklamak, yerinde saymak, hele ki durmak gibi bir lüksü yoktu, aksi takdirde ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonra(8) sözü hüküm olarak asla geçerli olamazdı.

Başlarsın, aradan geçen bir zaman sonunda bitersin, doğmak da ölmek de elinde değildir, doğarsın ve zaman gelir ölürsün, günaydınla tünaydın arasına sıkışmış olarak. Hele ki eserin, eserlerin yoksa adam olamamışındır, fuzulidir yaşamın ve ilkokul serüvenine henüz başlamış olarak Miray isminde başlangıç yaşının eşiğindeysen…

Önce ilk üç sınıf, sonra ilkokulun bitişi ve yetmedi, artı iki yıl daha geçmesi gereken zaman okul olmaksızın.

İlk üç yılı özellikle belirttim; Ramiz Dayım 18 yaşına basınca mallarının sahibi olduğu gibi önceleri gayri resmi olarak, sakınarak kullandığı cipi ve el traktörünü kullanmayı da devralmıştı babamdan. İlerleyen yaşı nedeniyle babam, şahit olduğumuz bazı melekelerini yitirdiğinin, bazılarının zayıfladığının farkında değildi.

Bu devrede gerek annemin ve gerekse Aysev Öğretmenimin;

“Kocaman adam oldun, artık kardeşlerinle beraber yatıp uyumayı bırak!” demeleri bitip tükenmeyen ıstırap veren bir slogan haline dönüşmüştü, benim için. Herhalde; “Eşşek kadar olduğumu” söylememeleri dillerine yakışmamış olsa gerekti. Ben ise; 10 yaşlarında bir çocuğun “kocaman” veya “eşşek kadar oluşunu” öğrenme bahtiyarlığını yaşamıştım.

Bu arada Aysev Öğretmenimin ısrarı, teşvik ve desteği ile Umay ve Mira Anaokuluna başlamışlardı ve onlar için söylemek gereksiz gurk tavuk hüviyetinde olarak konuyu gündeme getiren de yaşayan da Öğretmenimdi. Gerçeği fısıldamak gerekir ki; annemin, benim ve Bahadır Öğretmenimin hiçbir katkımız yoktu.

Öğretmenim derslerini öyle bir ayarlamıştı ki; “Anaokulu paydos!” dendiğinde Aysev Öğretmenim civcivlerinin başında idi ve okul dönüşü kahvaltılarını hazırlamak için birkaç dakika yeterliydi kendisine. Bazen (daha doğrusu istekle, “meselâ” diyerek) ben de katılıyordum bu kahvaltılara;

“Soyunup-dökünmek yok! Beraber yatmak yok! Kahvaltıdan sonra mızıkçılık etmeden kardeşinle birlikte el ele evinize dönmek var!” komutu sonuçtu.

Böylece ilkokul bitti, kem (ya da kör) gözüm parmağına(9) deyimini hak eder şekilde.

Önemli olan konu; Ramiz Dayımın askere daveti idi. Babam, annemin desteğini alıyor olsa da “Tövbe!” diyerek söylüyorum ki; kendi başına köyün işlerinin üstesinden gelemezdi. İlkokul bitmişti, 12 yaşındaydım, babama yardım etmem gerektiğini düşünerek okumayı erteledim.

Trafikçi amcaların himmetlerine(1) güvenerek (hakkım olmadığını bile bile) sorumluluğumun farkında olarak bazen ilk iki kilometre de dâhil köyün tüm yol ve bahçelerinde gerek cipi ve gerekse de el traktörlerini kullandım. Yasalara, kurallara aykırı davranışımın hazmedebileceğim bir şey olmadığının bilincindeydim, bu nedenle bisiklet aldım kendime. Bu; babamın mutlaka benimle gelmesi, bana katılması, ya da benim ona katılmam mecburiyetini ortadan kaldırmıştı bir bakıma.

İlkokula başlayan kardeşlerimle öğretmenim meşgul olduğu için annem; “Oğlum! Biricik geleceğim! Yarınım! Kuzum!” tezahüratlarıyla bana acıdığı için, çok zaman değil, her zaman babama katılarak köye bana yardıma geliyordu.

Devlet Demir Yollarından emekli Efendibaba ve Efendinine, babamın gözlerinin arkasında kalmasına izin vermemek gayesiyle annemi destekleyerek yardımcı oluyorlardı. Yağmasalar da gürleyişleri(10) yeterliydi diyebilirim.

Hani bir türkü vardı; “Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur(11)!” şeklinde.

Tam olarak uymasa da, kışa tahammülleri zor gelmişti galiba ihtiyarlara. Köye git-gel, tarla-tapan-bahçe-okul derken çocuklarla meşguliyet, çok zaman köyde kalmamız onlarla gereğince ilgilenmemizi kısıtlamıştı. Kısa da sürse soğuk günlerin etkisi ile olsa gerek insanlar kukumav kuşları(3) gibi düşünceli, sıkıntılı, oturarak sokak kapılarını erkenden kapatıyorlardı.

Doğalgazları bitip de aldıracak birilerini bulamayan Efendibaba ve Efendinine soğuklara tahammül edemeyerek emanetlerini teslim etmişlerdi Hakk’a. Neden sonra farkına vardığımızda üzülmemizin kimseye yararı yoktu, hislerimizde yaşadığımız.

Bir sabah bir kamyonla gelen, öncesinde cenazeleri alıp kendi mezarlıklarına götüren çocuk-torun yahut da akrabaları evi boşaltmışlar ve anahtarları hüzünle teslim etmişlerdi anneme. Usulen sormuş olsalar da borçları-harçları yoktu, eve ait tüm yasal gereklilikler dedemin ölümünden sonra annemin üzerine kayıtlıydı ve dediğim gibi yaşlıların hiç borçları yoktu zaten!

Annem, Aysev Öğretmenimden memnundu, bu nedenle taliplisi çok olsa da “İllâ öğretmene kiralayacağım!” diye evi uzun süre boş tutmuş, kiralamamıştı.

Bu arada iki olayı içtenlikle itiraf etmeliyim.

Birincisi tahmin edileceği üzere herhangi bir nedenle kiralık ev arayan öğretmen olursa Bahadır Öğretmenim annemin evine bakmalarını önerecekti.

İkinci konu; derslerinin yoğunluğu ile de baş eden öğretmenim, özellikle cipi kullanmakta babama ve tavşan sidiği denize fayda(12) söyleminde köydeki ırgatlık işlerinde de bize yardımcı olmaya gayret eder olmuştu.

Bu konuda Aysev Öğretmenimin katkısını ve eşine aşırı tutkusunu inkâr edersem Allah taş eder beni. Bahadır Öğretmenimin eşine ismini söylediğini hiç duymadım, “İçişleri(13)” dediği yuvayı yapan dişi kuş, eşinin bize yönlenmesi için de “Talimat vermiş!” değil de “Ona söz söylemişti!” diyeyim.

Ve öğretmenimin sözünün devamı olan mecburiyetiyle her akşam ya babamı da alarak ciple yahut da tek başınaysa bisikletle evinde oluyordu (Bunu askerlikteki gibi “Tekmil Vermek!” şeklinde görmemek gerekir, meselâ; “Köyden, irattan hak ettiklerini eve getirme isteği” demek doğru olur, bence!) Ben öğretmenimin kuralları gereği yasaklı bir fert olduğumdan kardeşlerimi çok özlüyor olsam da her zaman değilse de çok zaman köyde kalıyordum.

Yaşamdaki tek güvencemin dayım olduğunu söylememde yarar var;

“Vatan borcum biter bitmez, sen okumaya devam edeceksin oğlum!” demişti.

Oğlu olmanın gururuyla askerliğini bitirmesini bekleyecektim. Okumayı istiyor, özlüyordum.

Annemin öğretmen dileği kabul olmuştu, ortaokul-lise öğretmeni olan yeni evli karı-koca, rahmetlilerden boşalan eve kiracı olarak talip olmuşlardı. Ev için kanaatleri müspet görünmüştü. Kira bedeli için söz etmemişlerdi, ancak titiz ötesi titizdi Öğretmen Emel Abla. Kocası Tarık Öğretmeni de yöneten o olduğu için eşinin de ondan pek farkı yoktu (denebilir). Bu da; annemin kafatasının atması, ya da nasıl deniyordu; kafasının tasının atması(5) için yeterli sebepti.

Evde yıllarca hiçbir etkinlikleri olmayan iki yaşlının oturmasının yarattığı eksikliklerinin, yıpranmışlıklarının, kusurlarının olmaması mümkün müydü?

Kombinin boruları, bacası temizlenecek, bakımı yapılacaktı. Klozetin kapağı, banyo, mutfak, tuvalet muslukları komple değiştirilecekti. Temizlik, boya-badana için eleman bulunması için yardımımız esirgenmeyecekti. Vs. Vs.

Doğrusu dileklerinde bir noksanlık yok gibiydi (yaşımın gereği tasavvurum!) Ancak annemin dediğim gibi kafasının tası atmıştı, titizliklerinin gösterişi yahut da isteklerinde iticilik sezmişti.

Anahtarı kapının üstüne takarak ciddi bir havada konuştu annem;

“Her ne ve nasıl istiyorsanız, yapın, yaptırın, temizlik, boya-badana için sizlere adam bulurum, pazarlığı siz yaparsınız. Makbuz, fatura, fiş-miş hiçbir şeye gerek yok, sözünüz Atatürk’ün öğretmenleri(14) olduğunuz için yeterli, kira karşılığı öder, hesabınızı yapar, maaşınızı ne zaman alıyorsanız o tarihten sonra kirayı ödersiniz. Kontrata da gerek görmüyorum, isterseniz yazın, imzalayayım. Bir bakıma devlete vergi vermek için buna mecbur olduğum aklımdan çıkmıyor…”

En can alıcı sözleri sona saklamış olsa gerekti.

“Kiraları her ay peşin ödemenizi ve 50 gram altını depozit olarak istiyorum. Anahtarı gördüğünüz üzere kapının üstünde bırakıyorum. Anahtarı aldığınızda şartlarımı kabul ettiğinizi var sayacağım. Sizin dilekleriniz varsa onları da dinlemek isterim.”

Emel Öğretmen sessizce dinledi annemi ve anahtarı eline aldı;

“Kabul! Sadece temizlikçi ve boya-badana işçilerini bulmakta hemen yardımcı olursanız seviniriz. Çünkü okullarımızın açılmasına çok az zaman kaldı, gecikmeyi dilemeyiz…”

Öğretmen kiracılarımızın anne, baba ve kardeşlerinin destekleriyle evlerine yerleştiklerini duydum, gördüm. Bizi evimizde ziyaretlerinde (ailenin söz sahibi bir ferdi gibi) tesadüfen ben de evimizdeydim. Amca konuştu öncelikle;

“Çaylar sizden, ikramımızı reddetmeyin lütfen. Çocuklarımız, gençler önce Allah’a, sonra da sizlere emanet. Bizler bugün yola çıkacağız inşallah. ‘Allahaısmarladık!’ demek istedik.”

Annem sorup-soruşturmuştu. Doğalgaz konusu için servis gelmişti. Rica ettiği boya, badana, temizlik işçileri, pazarlık yapmaksızın ücretlerini tam olarak almışlardı. Üstelik klozet kapağını, armatürleri de yenileri ile değiştirerek, işi yapan işçiler eskilerini aralarında üleşir şekilde almışlardı.

Dediğim gibi annem insandı ve büyüktü. Zamanı olmadığı halde, geldiklerinde tahminen ev kirası şeklinde masaya koydukları zarf ve bir kutu içinde 50 gram altın bedeli görünen düğündeki takılarla onlar söyleyinceye kadar ilgilenmemiş, sanırım masaya göz ucuyla bile olsa bakmamıştı.

“Tanıştık, memnun oldum. Bu gençlerin yeni evlendiklerinden haberim oldu. Masraflar, borçlar, nakliye, bir ev için gerekenler…

Bir de; ‘Ev sahibi derdi!’ Evle ilgili giderleri ben ödeyecektim ve siz ödemelerinizi kiradan düşerek karşılayacaktınız. Sanırım zarfın içinde “Kira peşin” sözümün gereği saklı. Giderleri ödeyeceğim sözüm geçerli, kiradan düşeceksiniz ve eğer zarftaki eve ait ilk kira ise lütfen kabul edin; bu ailemizin size; ‘Gözünüz aydın!’ şeklinde ‘Evlenme Hediyemiz’ olsun…

Bir düğün ne denirse densin, aileye yük. Sanırım düğün takılarınız da kutunun içinde olsa gerek! Bunlara, sizlerin bu kadar masraflarınızı göz ardı ederek, bu yaşımda mal düşkünü yaşlı biri olarak el koyacağım aklınızdan geçmesin lütfen. Onlar sizin! Hayr dualarınız ve bundan böyle tıpkı Bahadır Öğretmen Ailesi gibi sizlerin de bize ‘Can Dostu’ olmanız kâfi…”

Sözler karşımızdakilere doping(1) etkisi yapmış olsa gerekti. Anne, anneme, baba hayret etme hakkını kullanarak babama sarılmış, kucaklamıştı. “Öğretmenlerin şaşkınlıklarını tarifte sıkıntı çekmem doğal!” diye düşünüyorum. Bu aynı zamanda Bahadır Öğretmenlerime getirdiğim Köy Sepetinin aynısını Tarık Öğretmenlere de getirmem gerektiğinin mecburiyeti gibi görünmüştü bana. Kim bilir Tarık Öğretmen de hobi olarak düşünürse köy işlerinde bize yardımcı olabilirdi.

Yaşamak ciddi bir şeydi(15) ve yaşam devam ediyordu, eğer dereyi görmeden, paçaları sıvamak gibi bir imkânsızlık yaşanmamış olabilseydi!

Dayım izin kullanmadığı için askerden izin süresi kadar erken dönecekti, terhis tezkeresi daha sonra gönderilecekti. Onun gelmesi babama yardım edecek olması bir tarafa, benim iki yıllık boşluğu sona erdirip okumaya devam etmemin müjdesi olacaktı.

İki yıllık eğitim eksikliğimi dikkate alırsam hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kesinlikle bilmeme rağmen, aynıyla devam edeceği bir safdilliği(1) yaşamamın sebebi idi.

Kız kardeşlerim büyüyorlardı, annelerin kızları için her bakımdan iyi gelecekler düşünmeleri kadar doğal ne olabilirdi ki? Ancak itiraf etmeliyim ki, belki kendinde saklı nedenler dolaysıyla annemin düşünceleri Mira için farklı hatta kısıtlı gibiydi.

Umay’ın anne ve babası, aileleri ve şehirleri dışında yaşadıkları serüvenin yeterli olduğu düşüncesiyle ileri ve büyük bir adım atmak arzusu taşıyarak, önceliği kızlarının eğitimi için büyük bir şehre, hiç olmazsa doğup-büyüdükleri şehre atamalarının yapılmasını istemişlerdi.

Atamaları gerçekleşmiş, ancak evi boşaltıp vedalaşırken en büyük ve ciddi hatayı yaptığının farkında olmamıştı Aysev Öğretmenim, art bir düşüncesi olmaksızın. Mira’nın kendilerini duyacak kadar yakınlarında olduğunu fark etmeksizin Mirza Dayımı giderayak bir kenara çekip sorgulamıştı;

“Yıllardır zihnimi meşgul eden bir konu. Aramızda kalacak. Anneni yitirdiğinde Mahisen Teyze doğum yapmadı, Mira bir başkasının çocuğu, yani Miray ve Mira kardeş değiller, değil mi?”

Mira, bir kenarda kulağına erişen bu sözler için, sırtı dönük olan Mirza Dayımızın hareket, mimik, söz ve davranışlarının karşılığını alamamış olmanın tedirginliğini yaşamıştı, o yaşlarında. Sözleri beynine saklamak gereğini hissetmişti, gelecek de bir gün gelecekti(16) mutlaka ve gerçek meydana çıkacaktı, her ne olursa olsun, bir gün mutlaka öğrenecekti bilmesi gerekeni. Şu anda bilgisi bir kısım şeyleri anlamak için kıt gibi görünse de, zaman ilerleyince büyüyecekti ya.

Oysa ben yaşadıklarımızın görüntüsünde, bilgi birikimimde bebekleri leyleklerin getirmediği bilinciyle çok şeyi tahmin etmiş, hatta bilmiştim. Mira’nın kardeşim olmadığını kimse tasdiklemese de, söylememesine rağmen biliyordum. Ortamı bulandırmamak için DNA Testi(17) gibi bir girişimde bulunmak gereksiz ve fuzuli idi.

Vedalaşıldı, Umay bana kalbimde bir yük olarak bırakmıştı kendini, gecikmiş olarak ortaokula başlayacağım o yaşımda.

Tam her şey yerine oturacak güzel günler başlayacak, hatta Tarık Öğretmenim beni okuluna kaydettirdikten sonra sözde babama da yardım edecekti (umuyordum). Oysa babamın yorgun bedenine kalbi de katılmak gayretini yaşamıştı!

Yitirdiğimiz babamı köyünün yağmurlarında yıkamaya(18) gittik. Annem ve henüz okula başlayan ben boşlukta, dayım çaresizlik içindeydi. Çaresizsen, çare sensin (kendinsin) boşlukta kalan avam bir söz gibi görünse de çevresinde olan, kendine ve dolaysıyla bizlere yardım edebilecekleri çok iyi biliyordu dayım ve bana uyarısı;

“Sen yeter ki oku! Büyük adam ol!” şeklindeydi.

Oysa benim adam olmaya(19) değil, sabırsız bir şekilde tek düşünce olarak Umay’ın olma yaşam hakkım vardı, üstelik daha ortaokuldayken, yaşım bile âşık olmaya yetmezken.

Babamın cenazesine sessizce katıldı Mira, muhtemelen yaşamında ilk katıldığı cenaze merasimi bu olsa gerekti. Efendibaba ve Efendinine cenazelerinden belki haberi bile olmamıştı. Ancak babamın vefatı sonrası gelen Kurban Bayramı nedeniyle mezarlarımızı beraberce ziyarete gittiğimizde, gördüğü mezarlar nedeniyle Mira’nın akıl dolu cevap vermekte zorlandığımız soruları yormuştu bizleri.

Mezar taşlarını babamın yaptırdığı mezarlardaki “Şaziment ve Kızı (isim yoktu!)” Şirzat (Şaziment’in eşi ve öncelikle hissettiğim ve dahi bildiğim kadarıyla Mira’nın babası), Halam Müberra ve babamın henüz toprak yığını halindeki mezarları, isimleri teker teker sormuştu öğrenmek isteğiyle.

Evet, sorular o yaştaki bir kız çocuğu için merak doluydu, belki de Aysev Öğretmenimden şüphe şeklinde aklında kalan cevap aramakta olduklarına arayış ve bulmak isteği olabilirdi. Annemin ve dayımın makul ve mantıklı(3) olduğuna inanarak verdikleri cevaplardan tatmin olmuş gibi görünmüyordu (Hislerim beni yanıltmazdı)!

Elimi tuttu medet umar(5) gibi;

“Sabırlı ol kardeşim, bana biraz daha zaman ver!” dedim. Çünkü gerçeği gerçek olarak his, düşünce, duyum ve tahminlerime göre değil, bilenlerin ağzından gerçek olarak öğrenmem gerekliydi ve ancak o zaman istediği gerçeği ona oluruyla bir düzen içinde aktarmalıydım. Bildiğim o ki hiçbir gerçek sonsuza kadar saklanamazdı, saklanmamalıydı da, sonucu ne olursa olsun, çünkü beklemek cehennem(20) (azabı) gibi bir şey olsa gerekti.

Mira, yaşamındaki belki belirsiz, ancak hissettiği kimliksizliğini, sorgulamayı ertelercesine büyüyordu ve fırsat buldukça annemin “Kocaman oldunuz!” sözlerine aldırmaksızın, beraber büyümemize katkı sağlıyordu. Mutlulukla eklemem gerekir ki, ben bir ortaokul öğrencisi olarak onun ilkokul derslerine öğretmen gibi önem verip çalıştırarak yardımcı oluyordum…

Ortaokulu bitirmiştim, liseye başlayacaktım. Mira, Aysev Öğretmene alışkanlığını yitiremediği için yeni öğretmenleriyle pek uyum içinde değil gibiydi, akşamları ona ders çalıştırırken hissediyordum bunu.

Başlangıçta annemin “Öğretmen Kiracı” takıntısı nedeniyle Aysev-Bahadır Öğretmenlerimin evleri de kiracısız olarak boş kalmıştı bir süre.

Sonra çıtı-pıtı(3), genç Yurdanur Öğretmen talip olup yerleşmişti. Dünyada ve ahrette kardeşim olsun, benden büyük ve çok güzeldi. Zaten Umay ile doluydu yüreğim ve onun dışında Mira dâhil herkes benim dünya-ahret kardeşlerimdi. Gerçi benim de 18 yaşıma çeyrek kala “Bir hayale âşık olmak” değil miydi davranışım, her ne kadar; “İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar(21)denmişse de? Ancak öneri veya nasihati de unutmamalıydı; gerçek olarak; “Hayallerin de bir sınırının olması(21)gerekmez miydi, gerçek olarak?

İnsan bazen ikilemlerle baş edemiyor. Örneğin; insan mı kadere yardımcı olur, etki eder, kader mi insana etki eder, yardımcı olur?

Şöyle ki; Yurdanur Öğretmenim file veya pazar zembili ya da torbalarıyla muhtemelen pazardan dönerken, köyden bisikletiyle dönen centilmen köylü dayım ona rastlıyor;

“Abla! Affedersin! Yolum üzerindesiniz, yardım etmemi ister misin?”

Abla ve sen! Gerçekten dağdan inmiş sığır çobanı tarifinde olmasa da askerden yeni dönmüş köy ırgatı!

Abla(!) şöyle bir yüzüne bakıyor, anlayacağı umuduyla;

“Evet! Peki! ‘Abla!’ demek yerine; ‘Öğretmenim!’ demeyi tercih ederseniz?”

Anlıyor dayım; “Öğretmenim!” diyor, file ve zembili bisikletine asıyor ve yürüyerek farkında olmaksızın öğretmenin evine geliyorlar, dayım hayret etmek yanında, teklif etme hakkını kullanıyor,

“Aaa! Yeni gelen Öğretmen Hanım, siz yengemin kiracısıymışsınız. Bundan böyle pazara çıkmayın öğretmenim, cipimiz var. Sizden önceki kiracı öğretmenlerime, Emel Öğretmenlerime getirdiğim gibi, köyden, ya da şehirden size de ne isterseniz getiririm, yeter ki zamanınızın tümünü derslerinize ve öğrencilerinize harcayın…

Şehirden getireceklerimin bedellerini hesap ederim, isterseniz köyden getireceklerimin de, ödersiniz. Ya da ne bileyim, yengem köyde bana yardım etmekten dolayı fazla vakit bulamıyor, bir Cumartesi-Pazar börek-çörek yapar, yeğenlerimi ve bizi kahvaltıya davet edersiniz meselâ…”

Bunun (aradaki devasa(1) farklılıkları göz ardı edersem) olgunlaşacak bir başlangıç olacağını inkâr etmem mümkün değildi, hele ki yalnız iki insan birbirinde bir şeyler hissettirmek arzusunu yaşıyorlardıysa…

“Memnun olurum!”

Anlamı neydi bu cümlenin? İkisi de bilmek gereğini hissetmiyor gibiydi, biri bisikletiyle evimize yönelirken, diğeri (yorumuma göre tabii ki) kapıyı kapatıp da sırtını kapıya dayayıp kendi başına düşünürcesine soluklanırken.

Gelecek neler getirirdi, bilmek mümkün değildi. Gelecek, onu beklemesini bilenlerindi(22), gerçek olarak, çünkü hiçbir şey kendiliğinden (ve öyle ki “Ha!” dediğinde) olmaz, oluşmazdı asla. Şu gerçek ki; geleceğin iyi ve güzel şeyler getireceğini ummak da fazla iyimserlik sayılmamalıydı.

Servise, daha doğrusu servislere başlamıştı dayım. Havada bir “Love Story(3)” kokusu sezinliyor gibiydim. “Olmaz, olmaz!” denmesin, gül dalında gonca gibi üniversite mezunu çıtı pıtı, güzel bir öğretmenle, ilkokulu ancak bitirebilmiş, “Abla” diyen çölde kaktüs niteliğinde bir köy rençperinin gönüllerinin aşk olarak uyuşacağını insanın havsalası(1) kabullenemez miydi?

Köyden Yurdanur Öğretmenimin evine bir “Sepet Naklinde” dayım kapıyı çalınca kapıyı açan öğretmenim kapının eşiğinde hazırlamış kendini;

“Ellerim ıslak, sepeti içeriye koyabilir misin Mirza?” demiş dayıma adıyla ve kapıyı kapatıp öpmüş dayımı.

Dayım bilgisiz, tecrübesiz, yaşamında ilk kez heyecanlandığı bir şey. Kasmış kendini, kilitlemiş dudaklarını.

“Öpmesini bilmiyorum, bugüne değin yaşamadım böyle bir şey…”

“Kendini bana bırak, kasılma!”

Öğretmenim gözlerini yummuş, yardımcı olmak, belki de karşılığını görmek ister gibi.

Yanılmamıştım bu; “Aşk Hikâyesi” nin başlangıcıydı ve dile gelmişti dayım;

“Birincisi peşinattı, ikincisi ilk taksit. Seni seviyorum, doymadım, bir taksit daha ödesen?”

“Hadi arkadaşım, haddini bil(23), ödemeler tamam, doğru evine, tıpış tıpış…”

“Zalim!”

“Benim yüzümden yaşam boyu ne zulüm, ne de hüzün yaşamayacaksın, emin ol, sana bugünden söz veriyorum…”

Dayım eve geldiğinde; “Haddini bil!” sözü beynine takıldığından düşünmeye başlamış, bildiğimden değil, bir ara dertleşirken ağzından kaçırdığı için;

“O bir Çoban Yıldızı, bense galakside bir hiç, haddimi nasıl bilmem ki?”

Gönüldü bu, ancak ilk hareketin Yurdanur Öğretmenimden geleceği, bilgisizliğimin, cahilliğimin eseri olacağı aklımdan geçmemişti. Şöyle ki; Yurdanur Öğretmenim muhtemel geleceği düşünerek anne-baba ve kardeşlerini çağırmıştı evine ve daha sonra tatil günü usulünce kendilerini köy bahçelerine davet etmesi için dayımı zorlamıştı, bizimle beraber, ben bisikletle takip edecektim onları, Mira kardeşimle birlikte.

Doğal olarak çörekler, börekler ne gerekiyorsa hepsi cipteydi, çaydanlık-maydanlık, bardak-mardak, tüp vs. köydeki evden getirilecekti bahçeye.

“Pek olmaz ya; yılana, çıyana, kırkayağa, akrebe, karıncalara falan karşı yeni veya önceden kalan çizmeleri giymenizi öneririm. Tabiidir ki paketleri açılmamış yedek çoraplardan giyerek. Özellikle domatesler arasında gezinirken elbiselerinizin çiy akıntıları, kusmuklar ve ziftlerden kirlenmemesi için dolaşırken kirliklerin de üzerinde kalmasına dikkat edin lütfen…”

Yurdanur Öğretmenim fısıldamış dayıma;

“Ayaklarının kokusu olan çizmeleri, bedeninin kokusu olan kirliği ver bana ve hep yanımda ol, seninle nefeslenip, seni yaşayayım!”

Öğretmenim bu kadar uzun ve ahenkli bir cümle kurulabilir ve dayım bu sözlere karşı yerinde sabit bir şekilde durabilir miydi? Bilmiyordum, kardeşimle bisikletle köye gelmek biraz vaktimizi almış, olaya şahit olamamıştık (Hem zaten bu sadece benim uydurduğum beynimdeki bir kurgu, karşılaştığımızda bir sığır çobanının bakışlarındaki anlama göre; “olay; olsa olsa herhalde böyle şekillenmiştir!” gibi).

Ve içimden bir ses, dayımın bizim evimizden Yurdanur Öğretmenin evine taşınacağını, köydeki evin bir öğretmenin sesine alışacağını müjdeler gibiydi, yerinde sayması mümkün olmayan zaman, nelere kadir değildi ki?

Evet! Zaman kudretini sadece dayımla öğretmenim arasında uygulama kararında olsa gerekti. Oysa kalbi olan, sevgiyi bilip, o sevgiyle yaşayan sadece dayım ve öğretmenim miydi? İddialıyım ki, benim de kalbim vardı(24), hem Umay doğduğundan beri, sadece onun için çarpan…

Aşkı yaşayanları azat ettim, sadece gözlerimden, piknik sonrası bahçelerde annem ve dayımla yalnızlığımda cesur oldum;

“Hele çömün hele!” dedim, devam etmek üzere.

“Liseyi bitirdim, bugün yarın 18 yaşıma basıp üniversite sınavları için ayaklanacağım. Bugüne kadar aklım erip de sormadığım, belki Mira’nın da aklından geçirip soramadığı soruya cevap almam gerektiği düşüncesindeyim…”

“Ne gibi oğlum?”

“Bilmez gibi tavrını yadırgıyorum annem. Keza dayım senin de…

Halamı yitirdiğimizde en fazla bir-bir buçuk ay içinde Mira geldi evimize. ‘Kardeşim olduğunu’ söylediniz. Aklım ermediği için sevinçle kabullendim, hem bugüne kadar, hiç ses çıkarmadan. Şimdi bu yaşımın gereği soruyorum; kısa zaman içinde kardeşim olan Mira, kim?”

Annemin; “Hık! Mık!” şeklinde debelenmesine(5) aldırmayan dayım dillenmek mecburiyetini hissetti herhalde;

“Mezarlıkta dikkatini çekmiştir herhalde Mira, taşında; “Şaziment ve kızı” yazılı olan mezarda yatanın kızı. Şu anda babası da öldüğü için hepsi ahrete göçmüş olanların rızası ve işbirliği ile ‘ortada, kimsesiz, sahipsiz kalmasın!’ diye babanın da rızası ile annen nüfusunuza alarak kardeşin olarak sahiplendi Mira’yı. İsmi neden Mira, bilmiyorum, eskiden gelen, belki de Mira isimli anasız-babasız kalan birinden kalan sahipsizlik geleneği olsa gerek, bu bilgim kesin değil yalnız. Beni çok zorladığı için bundan sadece Aysev Öğretmenimin haberi oldu…

Muhtemeldir ki yaşının ve okuduklarının gereği olarak Mira’nın da bir şeyleri hissettiği düşüncesindeyim. Ama gerçeği bilip bilmediği konusunda yorum yapmam mümkün değil. Ancak bazı tavır, söz, iddialı soru ve davranışlarını dikkate alırsam gerçeği öğrendiği yahut da öğrenmek için fırsat kolladığı düşüncesindeyim. Konu artık sizindir…”

Mezarlığa gittim, kendime ait, kendime uygun ve söz verdiğim için Mira’ya onun gerçeği olan açıklamayı nasıl yapacağımı düşünmek üzere. Gerçeği oluruna bırakmak uygun olacaktı. Ancak kardeşimin beni ilk dürtükleyişinde gerçeği anlatacağıma dair kendime söz vermiştim.

Dayım ve annem köyde kalmaya karar vermişlerdi, niyetim şehirde Mira’yı yalnız bırakmamaktı. Bisikletimin gidonu beni mezarlığa yönlendirdi, bilinmedik yahut da bilemediğim beni itekleyen bir güçle.

Şaziment Teyzenin mezarındaki “Kızı” yazısı kaybolmuş, ay ışığında yahut da fosforlu bir kalemle, ya da gümüşi bir ışıkla; “Mira” yazılmıştı sanki. Yanılmamın imkânsızlığını yaşar gibiydim.

Ve yan tarafta son mezarın bittiği yerdeki bir mezarlık yerde bir mezar çukuru açılmış, tahtalar, çalılar, su dolu testi, testiye bağlı bir bürümcük(1), şal ya da başörtüsü hafif melteme karşın uçuşuyor gibiydi.

Hayalimdi yahut da umarsız bir varsayımdı, belki de zayıf istemsiz bir dilek bilinçsizce şekillendirdiğim (galiba)…

Var gücümle çevirdim bisikletimin pedallarını. Kardeşim Mira beni ya da içimden geçenleri hissetmişçesine kapının önünde beni bekliyordu, hayretle açıktı gözleri. Bisikletin onun görünümünde kontrolsüz kalıp devrilmesi ve; “Kardeşim! Kardeşim!” şeklinde sarılıp, kucaklayıp da iki tarafa sallamama hayret edercesine;

“Hayırdır! Bir şey mi oldu abi?” sözünü cevaplayışım kasıtlıydı (sanki);

“Sanki ilk defa yapıyorum. Üniversiteye gideceğim ya, uzun süre ayrı kalmamız söz konusu ya, duygulandım işte birden…”

Nasıl derdim ki; “Gerçeği, gerçek ağızlardan öğrendim!” diye. Bazı şeyleri zamana bırakmak gerekliydi, galiba en iyi düşünce bu olsa gerekti…

“Uzayda bir hiçim!” dediğinin ertesi günü, ses çıkarmamak gayesiyle, cipi yerinde çalıştırmak yerine, belirli bir yere kadar itekleyip vurdurtarak çalıştırmayı arzulamıştı dayım. Annemden biliyorum, Allah’ın kadınlara bahşettiği üstün bir altıncı hisleri vardı, nitekim aynı his Yurdanur Öğretmenimin de egemenliğindeydi. Penceresi açıktı ve çabamızı fark edince çığırmıştı;

“Bakar mısınız? Sepeti almayı unuttunuz!”

“Söz bana ait değil herhalde dayı, hareketlen lütfen!”

Kontağı açık, arabayı viteste bırakıp yönelmişti öğretmenimin kapısına. Kapıda şöyle bir konuşmaya şahit olduğum düşüncesi geçti zihnimden, geçen süreye ve öğretmenimin hissettiklerini kurgulayarak;

“Kurtul şu üniversite-ilkokul aşağılık kompleksinden(1). Seni camım gibi seviyorum. Sensizliğe katlanmaktansa ölürüm. Sana bir hafta müsaade. ‘Hayır” mı? Peki! Sonunda tayinimi isterim bir yerlere. Devletim ‘Hayır!’ demez, sanırım! Gönderir bir yerlere. Oralarda sensizliğe dayanamayıp sensiz ölürüm. Sen de kurtulursun böylece benden. Hadi, şimdi günler senin…”

Akşamına dayım beni evin kenarlarında, köşelerinde bir yerlerde bırakıp şehre yöneldi, bir haftalık süreyi kullanmaya gerek görmemiş olsa gerekti.

Cipin sesini duydum, duyduk, duyması gereken de duymuş olsa gerekti, dayım öğretmenimin evinin kapısına geldiğinde kapı kendiliğinden açılmıştı (sanki).

Ayaklarına kapandı öğretmenimin dayım;

“Bir tam gün yaşamadım, karanlıklar içinde kaldım!”

“Sen yerlerde sürünecek değil, sevdiğim, başıma taç olacak adamsın, kalk ayağa!”

Dayım, yüzüğü cebinden çıkarıp parmağa takmaya çalışırken;

“Seni seviyorum, canım yoluna feda, canımdan çok seviyorum seni, evlen benimle!” demiş.

“Ben de bunun için ailemi yeniden ve tekrar çağırdım ya, artık bizi bu kez bahçelerinize piknik yapmaya mı, kuzu kesip, ateşte çevirmeye mi davet edersin, bu sana kalmış. Karşılığının mükâfatlandırma yahut da ödüllendirme olduğunu bilmesen de olur, ama gerçekleşme olasılığının yüzdelerin çok üstünde olacağını bilmen de hakkın…”

Bu; ikinci kez bahçelerimizi (sanırım bu kez daha ciddi ve gerçeğin gerçekleşmesine çeyrek kalasının müjdesi gibi) üleşmemizdi.

Bu kez dayım almıştı mikrofonu eline, öğretmenimden de yarınlar konusunda cesaretlenerek;

“Bu bahçeye Bibiciyeri adını koymuş büyüklerimiz, bir evlek kadar bir yer. Su kaldırır, kumu fazla olan toprak. Diğer bahçelerimizle aynı, ayırmaksızın fenni ve yeterince doğal gübreyi bir arada kullanırız. Her türlü sebzeyi sadece kendimiz ve sevdiklerimiz için bu bahçede yetiştiriyorum. Meyvelerimiz diğer bahçelerimizde, onlar da suluda, arkın altında. Kahvaltıdan sonra oraları da gösteririm sizlere, eğer isterseniz?”

Sabredemedi Yurdanur Öğretmen, kardeşlerinin ellerinden tuttu ve;

“Nurhan! Nurdan! Hadi, beraber gidelim, biriniz sepetleri alsın, meyve de toplarız belki…”

Gençler, bekçi olmalarının gereği, belki hissetmeseler de, bildiklerini sandıkları gerçeğin gereği peşlerindeydiler. Değil herhangi bir eyleme teşebbüs etmek birer sevgili gibi el ele tutuşmaları bile mümkün değildi.

Bahçeye geldiklerinde dikkat çekmek gereğini hissetti Ramiz;

“Karıklara dikkat ederseniz memnun olurum!”

Arktan akan sudan avuçlarını daldırıp yüzünü yıkarken sessizlik bozuldu;

“İyk! Kurbağalar var!”

“Dünyanın en temiz hayvanları onlar, her gün su içindeler ve sesini kısıtladı ancak Yurdanur’un duyacağı kadar;

“Beni ilk öptüğün peşinat ve ilk taksitte de yüzümü böyle yıkayıp gelmiştim önüne…”

Tekrarladı Yurdanur, aynı sessizlikle;

“İyk! Bir dahaki sefere avucunu yalarsın, konu; bu kadar basit!”

“Ağır olmadı mı?”

“Sen bil!..”

“Hadi çocuklar! Ceviz, badem, nar…

elma, armut…

Kirliklerinize dikkat edin! Sözüm size de ablaları…”

Sepetler doldu, yenildi, içildi, cip iki kez servis yaptı yolcular için, şehirden uzak, köye dört kilometre uzakta olan evlerimize. Alışkın olanlar da, olmayanlar da yorulmuşlardı ve görünen o ki, tüm insanlar mutluydular, biri hariç, o bendim işte, 18 yaşına çeyrek kalmış, gönlünde, yüreğinde hâlâ ilk günlerin heyecanını yaşayan…

“Ben bir üniversiteleri araştırayım!” deyip Pazartesi sabahı yola çıktım, üniversiteler, kitaplardan, kılavuzlardan, internetten de araştırılabiliyordu. Niyetim; anne ve babasından izin alarak Umay’ı görmek ve özlemimi dindirmekti.

Bildiğim sadece gittikleri şehir ve öğretmenlerimin adlarıydı. Sora sora Bağdat bulunduğuna göre, benim de öğretmenlerimi bulmam kaçınılmazdı, zor da olmadı, buldum da, ancak aşırı bir tepki ve nasihatle, kısaca;

“Umay çok küçük, bu yaşta aklını çelme, hemen geri dön!”

Ben de hemen geri döndüm!

Etki, tepkiye eşitti(25) insanlar hele ki anne-babalar ne kadar gizlenir ve gizlerlerse, saklanırlar, saklandıklarını zannederlerse zannetsinler sözler bir gün dolanıp dolaşıp gerçeğe ulaşıyor, bir yerlerde görüntüleniyordu.

Olmayacak gibi görünen üniversite sınavları sonucunda, “Acaba?” diye başlayan bir soru çorap söküğü gibi cevaplanmış, Umay, beni ve yasağı öğrenmiş, yemeden, içmeden kesilerek hastanelere yatmıştı.

Abartmak pek uygun görünmese de, zayıflıktan neredeyse kemikleri sadece bir deri ile sıvanmış gibiydi ve tek çare anne-babaya göre; bendim, yani; “Miray’dı!”

Baba Bahadır araba sahibi olmuştu, arabasıyla karşıma dikildi bir sabah…

Annem, Mira ve ben hazırlanıp ve de evimizde ne varsa hepsini bagaja yükleyip yola çıktık.

Bahadır Öğretmenim şaşkın, yorgun, telaşlı, hüzünlü ve melekelerine yeterince hükmeder gibi değildi. Dayım, henüz ehliyet almamış olsam da, uzun yol tecrübem olmasa da bana çok şeyi öğretmişti. Annemi yanıma oturtturdum, gerekirse ikaz etmesi için.

Ehliyetsiz olmam dolaysıyla yiyeceğim ceza umurumda değildi, öğretmenim kardeşimin yanına geçti, horlamasa da derin soluklarla uyumaya başlamıştı…

Şehre yaklaşınca uyandırdık ve hastaneye o ulaştırdı bizi.

Deyim yerindeyse, bir deri, bir kemik halindeydi Umay. Her yerinde kordonlar, torbalar, parmak, kol ve burnunda aletler vardı; beklenen ruhsal ölümü yanında fiziksel ölümü olsa gerekti.

Bahadır Öğretmenime ve Aysev Öğretmenlerime baktım göz ucuyla değil, doğrudan doğruya, anlamını asla izin almak şekilde yorumlamasınlar amacıyla.

Ancak anlaşılan o ki, onlar izin aldığımı düşünüp başlarını eğmişlerdi; muhtemelen; “Evet!” ya da “Peki!” anlamında.

“Benimle kalmasına izin verin birkaç gün, mutlaka kendine gelir gibi olacaktır, inanıyorum. Sonra reçetesini verin, ilâçlarını alayım, tüm sorumluluk bana ait, ölürse ben de yaşayamam, öldürürüm hemen arkasından kendimi. Bu nedenle annemin ve kardeşimin katkılarıyla onu iyi edip ayağa kaldıracağıma inanıyorum…”

Tanrımın beni ve Umay’ı güçlendireceğine inancım tamdı. Öğretmenlerimin evine yöneldik sonra. Annem çarşıya çıkıp tavuk aldı, tavuk suyu çorba yaptı, yanına oturdum, üfleyerek, kaşığın altını yalayarak uzattım ağzına. Bana bakıp içti kaşık-kaşık, erinmedi, iğrenmedi,

Beraber yattık anne-baba yatağına, Umay ortaya, ben bir yana, Mira diğer yana, yardım etmek, yardımcı olmak için Mira kenarda, ben duvar tarafındaydım. Annem de portatif bir yatak ve bir battaniye ile yanımızda idi, gurk tavuk gibi üstümüz açılırsa örtmek, Umay’ın saatinde içmesi gereken ilâçlar için guguklu saat gibi.

“Konuşma, gözlerinle işaret et, rahat mısın?.. Rahat vermiyorsam, ayrılayım mı yanından?...”

İlk sorum için kolunu attı göğsüme doğru, gözlerini kırpıştırdı ve başını eğdi, bu; “Evet!” demekti, yorulacağına dikkat etmeksizin başını sallama gayreti yaşadı, ikinci sorum için; “Hayır!” demesini anlayıp, alnını öptüm, mükâfat gibi. Sevdiğimdi; iyi olacaktı, inanıyordum.

Annem diğer günlerde; kelle-paça-işkembe ve kemikler aldı. Benim de alışkın olmadığım, favorim olan şeyler değildi, ama öğürse de, böğürse de (söz yakışmasa da) teptim ağzına (“sanki” demem gerek, tıpkı tavuk suyu çorba gibi).

Mira ve annem ilâçlarını vaktinde verdi, sadece eczacı hanım serumunu bağlamak ve serum içine sıkılacak ilâç için telefon ettiğimizde gelip-döndü. Oda bizim ve Umay’ındı, anne-baba ve kardeşi Tümay’ın kapıdan bakmaları ve hal-hatır sormaları için iznimiz oldu, ancak! Çünkü bizler bir bakıma kendimizi dezenfekte edilmiş(5) sayıyorduk, gereğini de öğrenmiştik zaten doktorlardan. Bu nedenle Umay’ı korumak için gereken mesafeyi korumak önemliydi bizim için.

Günler geçtikçe dirilmeye başladı sanki Umay. Kulunçları fark edilmeye, kol ve ayaklarındaki deriler canlanıp dolmaya, dolgunlaşmaya başladı, öyle ki utandığı için bazı gereklilikler nedeniyle dışarıda olmam gerektiği halde, ihtiyaçlarını kendi görmek için belirli yerlere yönelme dileğini bile sergilemek istedi. Ancak henüz o kadar hazır olmadığının farkında değildi. İlâçlarına, işkembe, paça ve kelleye hapırsa da-köpürse(3) de devam edecekti!

Bir ara biz bizeyken bana dönüp, dermansızlığına utanarak gibi aldırmaksızın kucaklamak ister gibi hareketinde ilk kez konuşma gayreti yaşadı, sessizce, fısıldar gibi sanki;

“Seni çok seviyorum!” dedi.

Ölmezdi, ölemezdi, insan severken ölür müydü hiç, hele ki sevgi karşılıklıysa mutlaka iyi olacak, kendine gelecekti…

Bu arada destek için kontrole gelen Doktor, Umay’ın görünümünü tasdiklemiş ve; “Bu; sevginin eseri!” demişti. Haklıydı, çünkü ben üniversiteyi, Mira okulunu, annem bağı, bahçeyi, tarlayı, tapanı unutmuştuk.

Sadece Yurdanur Öğretmenim evinin telefonundan merakını gideriyordu; “Nasılsınız?” sorularıyla ve haberlerini alıyorduk kendisinden, dayımdan ve mutlu oldukları seslerinden anlaşılıyordu, ara sıra dayım eve dönmüşse.

Bu arada Umay’a ulaştırılması dileğiyle vaatlerini süslemişlerdi;

“Umay iyi olup düğünlerinde dans edeceğine söz verirse, o zaman nikâhlanacaklardı. Birbirini çok seven insanların sabırlarını takdir etmek de kural olsa gerekti, görünen köy kılavuz istemez örneği…

Yaşamda hiçbir şey “Ha!” dediğinle gerçekleşmiyordu, Umay sağlığına tekrar erişmek için on alırsa, ancak bir parçası gerçekleşiyordu sağlığı için, aşırı sevgimize rağmen. Rızalarından emin olmasak da, “Tebdili mekânda ferahlık vardır(26)” felsefesinden hareketle, “Acaba biraz köy havası alsa, köy gıdaları ile beslense daha mı iyi olurdu ki?” dediğimizde ailenin öyle bir şiddetli, hiddetli “Hayır!” çığırışları yankılandı ki ortamda korkmadık desek, yalan olarak görünürdü. Anne-baba çığırışlarına Umay’ın söyleyeceği bir karşılık olamazdı, kulağımıza da erişmemişti zaten. Ancak annem ısrarcıydı;

“Özlem olsa da sağlığın önceliği vardı. Kaybetme riskine karşı ki bu Miray’ı da kaybetmem anlamı taşımakta, tereddüdü ortadan kaldırmak için kazanma amacını göz ardı etmemek gerekir!”

Annemin sözü üzerine yumuşayan anne-baba kızlarını Tümay ve annemle birlikte köye götürdü. Mira ve ben otobüsle döndük. Dayım bizi karşıladı, önce köye, akşama da evimize teslim etti.

Annem ve Umay köyde kalmışlardı, daha sonra aile belki de gözleri arkada kalarak okullarına dönmüşlerdi, Tümay dâhil.

Şu gerçek ki köyün havası ve belki de gıdaları iyi gelmişti Umay’a. Öyle ki zaten fiziksel işlerini evdeyken kendi görebiliyordu, köye geldiğinde ise iddialı bir söylem gibi görünse de ayağa bile kalkmıştı.

Gülümsüyordu, ekmeği, etleri ısırarak yemeğe başlamıştı dayım gibi, benim gibi. “Imh! Imgh! Igh!” ya da benzeri sesler çıkararak memnuniyetini belli etmeye gayret ediyordu.

Bunun yanında (eğer biz bize isek) sık sık elimi sıkıyor, kucaklama hamlelerinde bulunuyordu. Bilmiyordu ki, onun yüzüne bakmak bile ibadetti benim için ve hissediyordum ki; âşıktım, gerçekten seviyordum onu ve inancım o ki sırılsıklam diye nitelediğim sevgim kısa zaman için de kendini toparlamasını sağlayacak, iyi edecekti onu.

Her ne kadar Yurdanur Öğretmenim ve dayım örnek olarak karşımda olsalar da bizimki gibi bir aşkın dünyada(27) hiç yaşanmadığı iddiasındaydım.

Geçen zaman utandırmadı beni, bizi, biz de dayımın başlangıcındaki gibi bazı şeyleri bilmiyorduk. Umay bir sabah yüzünü yıkadıktan sonra dudaklarını değdirdi dudaklarıma lâvaboda. Öğrenmiştim.

“Sen beni öpmedin, biz öpüşmedik bir tanem!” deyip ona öpmeyi öğretirken galiba utandı, 13 yaşında(28) bir genç kız olarak öpmeyi bilmemesi doğaldı.

Kendine geldi, “karnı doyanın gözünün yolda olması” gibi, sevdiği yanında olsa da, o yaşta bir genç kızın anne-baba ve kardeşini özlemesi normal değil miydi? Peki ben? Egoist bir tavır; ben!”

Üniversite sınavına girdim, abidik-gubidik(3) bir bölüm; bilmem ne filolojisi(1) kazandım. Hem derslere, hem de sınıftaki arkadaşlara alışamadım. En iyisi dayıma yardım etmekti.

Umay, dans etmek için gelmese de öğretmenim ve dayım evlendiler.

Mira okula devam etti, belki de ailesine kavuştuktan sonra hiç haber etmeyen Umay gibi. Üniversite sınavlarına hazırlandım, deliler gibi, Yurdanur Öğretmenimin bitip tükenmeyen destek ve yardımlarıyla.

Günlerden bir günün sabahında Mira ısrarla; “Beni köye götür, annemi rüyamda gördüm! Mezarını ziyaret edeceğim!” dedi. Bu, annemin annesi olmadığını bilmesi demekti, ses etmeden sormayı gerekli gördüm.

“Ne, ya da neler ve ne kadar biliyorsun?”

“Her şeyi! Ağabeyim olmadığını meselâ. İçimdeki sevginin ikilem şeklinde tartışılmazlığını, keşke ağabeyim olsaydın diye yaşamışlığımı…

Hadi götür beni abi!”

Kendini nerden, nasıl öğrendiğini bilemedim, soramadım da, sorsaydım da anlatmazdı gibime geliyordu, yılların kendine yüklediği inkisarıyla(1). Kucağına iki saksı almıştı, çiçekleriyle. Bisikletle götüremezdim. Not bıraktım eve;

“Mira’yla birlikte köye gidiyoruz!” diye ve cipi ittirerek çalıştırdıktan sonra Mira’yı yanıma oturtturdum. Mezarı düzeltmek, çiçekleri dikmek için çepin, çapa ve kürek de alıp koymuştu cipin arkasına.

“Sen çiçekleri dik, ben hem cipi bırakayım hem de çiçekleri ve mezarları sulamak için güğüm alıp geleyim!” dediğimde bu sözlerimin ona son ulaşan sözlerim olacağını bilemezdim.

Doğal olarak ayaklarında çizme, üstünde kirlik yoktu. Onun yalnızlığını mal bulmuş mağribi(3) gibi değerlendirmek isteyen sarı bir yılan, bacağını anında ısırıp zehrini akıtmıştı. Can havliyle yılanın kafasını çepinle ayırmasına rağmen kardeşim için yapacak bir şey yoktu başına geldiğimde. 

Genelde köyümüzde, dağlarımızda, bahçelerimizde, çevremizde yaşadığını, nereden ve nasıl geldiğini bilip görmediğimiz, kardeşimin kaderi gibi olan yılanın sinsi ve gaddar bakışları ölmüş olmasına rağmen kardeşime yönelikti.

Mira’nın mezarı hazırdı. Kim, ne zaman kazmış, hazırlığını bile yapmıştı, belli değildi…

Saksılardaki çiçekler kendi mezarına nasip oldu, cenazesinin defninden sonra. Annesinin mezarındaki parlak yazı yok olmuştu sanki. Mezarının çökmesini beklemeden, sadece başucuna konulmak üzere, ne işe yarayacağını bilmeksizin mezar taşını yaptırdım hemen; “Şeyma Kızı Mira” şeklinde.

Üniversiteye başlamıştım, öğretmen olmak için. Yüreğim biri ölüm, diğeri gittiğinden beri sessizlikle yüklü ayrılık olarak iki acıyı birden kaldıramıyordu.

Kör-topal şeklinde ilerliyordum derslerde, beklentim yoktu yaşamdan. Başaramadım. Önce eve anneme döndüm, sonra da köye…

Yurdanur Öğretmenim dikildi karşıma;

“Aklını başına topla, oku, adam olmayı dene, öğretmen ol, geleceğinde göremeyeceklerini, yaşamadığını um, geleceğinde göreceklerini düşün, hayal et, ümitlen, mutlu olursun. Unutmak da bir çare…” dedi kulaklarımı çeker gibi.

Deneyecektim, geçmişime sünger çekip öğretmenimi dinleyip, öğretmen olacaktım, hem de çok iyi bir öğretmen…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.

Kumbağlar, Cinlercevizi, Öteyaka, Bibiciyeri köyümde ailemize ait birkaç evlek ya da dönüm bahçelerin mevkileri.

Miray; Farsça; Ay gibi ışık saçan. Ayın ilk günleri.

Mira; Mira ismi birçok dilde kullanılan bir sözcüktür; Sanskritçede, Farsçada, Rusçada, İspanyolcada ve İbranicede… İspanyolcada; “Bakmak” Sanskritçede; “Okyanus” Rusçada; “Dünya…” İbranicede; “Sınır” manasını taşır. Farsçada; “Emir veren komutan” demektir. Arapçada ise; “Tartışma” anlamındadır (Bir öyküden alıntıladığım bilgi). Bense öyküde (aklımca) “sahipsizlik” olarak nitelendirdim.

Mira ismi Kur'an'ı Kerim'in Kehf suresinde geçmektedir. Kehf suresinin 22. ayetinde İnsanların Ashab-ı Kehf hakkındaki tartışmalarını ifade ederken kullanılmıştır.

Arazi üzerinde seçilmiş bir işaret noktasının düşeyini gösteren, yön belirlemek için uzaktan aletlerle gözlenen, geometrik biçimli tahta lata.

Mahisen; Öykü içinde de belirtildiği gibi; “Sen aysın”

Mahsun; Hüzünlü, tasalı. Kaygılı, mükedder. Güçlendirilmiş, güçlü. Sarp, sağlam.

Umay; En eski Türkçe kelimelerden birisi olan Umay kelimesi Divân-ı Lügati't-Türk'te, günümüzde ana rahmindeki plasenta kelimesini karşılayacak şekilde, “son, kadın doğurduktan sonra karnından çıkan sonu” olarak geçmektedir. Orhun Yazıtlarında da geçen UmayTürk ve Moğol mitolojisinde bir bereket tini olup hamilelerin, doğmuş ve henüz doğmamış çocuklar ile hayvan yavrularının koruyucusudur. (Kazakça: Ұмай ана, Rusça: Ума́й veya Ымай), Türk mitolojisinde doğum ve bereketin sembolü olan en önemli kutsal varlıktır. Omay, Imay, Ubay, Humay olarak da anılır. (Um/Om) kökünden türemiştir. Ummak, Dilemek, Korkutmak kökünden, “Ay’ı um, umut et, ümit et!” anlamında  da düşünülebilir.

Müberra; Hazreti Muhammed'in isimlerinden biri olan Müberra, 7. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Küçük büyük tüm günahlardan arınmış, her türlü beşeri zaaf ve ihtiyaçtan uzak olan, hiç kimseye veya şeye ihtiyacı olmayan, Allah'ın haram kıldığı şeylerden uzak duran takva ehli kişiler. Müstesna (İlgisi alâkası kalmamış, arınmış, arındırılmış), Asude ve Münezzeh kelimeleri bu isim ile eş anlamlıdır. Müberra ismi Kur'an-ı Kerim'de (Nur Suresi 26. ayet) geçmektedir.

Mirza; Farsçadan dilimize ulaşan isimlerden birisidir. Tek başına “soylu kişi” anlamında kullanılır. Genellikle bir unvan olarak kullanılan bu isim eski Türk devletlerinde soyu ve asaleti belirtmek için tercih ediliyordu. Ayrıca bazı kişiler için hükümdar soyundan gelen anlamında da kullanılmaktadır. Soyu belirtmek için genel bir kısaltma olarak kullanılan Mirza ismi, soyluluğun kelime olarak yansıtılmış halidir. Bu nedenle Mirza ismi soyluluk açısından sıklıkla kullanılan bir isimdir.

Şaziment; Allah’ın adamı, Allah’a ait olan. Allah yolundan giden kişi. Kimseye benzemeyen, farklı, tek, eşsiz.

Şirzat; Aslan gibi güçlü, kişilikli kimse.

(1) Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.

Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine verilen ad. “Bürüncük” de denilmektedir.

Devasa; Dev gibi, çok büyük.

Doping; Kimi bedensel özellikleri değiştiren ya da çok arttıran uyarıcı bir ilâcı çok az miktarda vermek. Bir spor yarışması sırasında vücuda üstün güç ve hareket vermek amacıyla yarışmadan önce kullanılan güçlendirici, uyarıcı ilâç.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Fent, Fend; Düzen, hile (Kadının Fendi Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ)

Filoloji; Kelime Sevgisi. Dillerin yapısını, tarihsel gelişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalı.

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı; gönül kırılması,  ilenme, ilençtir.

Kompleks; Hemen kavranamayan, çözümü, kavraması güç olan, ruhsal karmaşa, karmaşıklık.

Lan, Ulan, Ülen; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kur’an’da ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.

Mostralık; Göstermelik. Sembolik.  Sözde. Kötü ve yersiz davranışlarıyla göze batma. İsmen var olma.

Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.

Muzdarip (Mustarip); Istıraplı, acı çeken. Sıkıntılı, ızdırap çeken. Bir tarafları sızlayan, ağrıyan.

Safdillik; Saflık, kolayca aldatılma,  temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Zotkacı (Zırtapoz, Zıpır, Zıpırdak) ; Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan (Zırtapoz; Genelde “İşe yaramaz” anlamında ve küfür şeklinde kullanılmaktadır).

(2) On yüz milyon bin; Sonuna “Baloncuk” eki de konmuş bir reklâm spotu. Anlatılmak istenen ifade dilemeyecek bir miktar denebilir.

(3) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalar.

Çat Kapı; Aniden, hiç beklenmedik bir anda, kapı çalarak.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun her hal ve şartta vaz geçmeksizin uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

İntifa Hakkı; Kişinin başkasına ait bir bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, yeterince sabırlı, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlık vurgulanmıştır).

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Yedd-i (Yedi) Emin; Birden çok kimse arasında hukuksal durumu çekişmeli olan bir malın, çekişme sonuçlanıncaya değin emanet olarak bırakıldığı kişi.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(4) Ses Kesini, Fazla Lâfın Lüzumunu Alâkadar Etmez; Yedek Subay olarak askerliğimi yaptığım dönemde bir çavuştan duymuştum bu sözü. Bu sözü söyleyecek kadar sinirlenişi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sözün birinci bölümünü; “Kes sesini!” olarak tercüme etmem zor olmadı! Anladım da. Ancak ikinci bölümde çavuş ne demek istemişti, hiç anlamamış, anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de, anlayamamış olmama hâlâ şaşarım!

(5) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

Dezenfekte Edilmek; Mikroplardan arındırılmak.

Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Kulak Arkasına Atmak (Kulak Arkası Etmek); Önem vermemek, dinlememek.

Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

Şimbil-Şimbil (Şipil Şipil) Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini iyice açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir (Şipil şipil; Ayrıca suların taşlara vurmasıyla çıkan ses olarak da kullanılmakta).

Tescil Ettirmek; Bir şeyi resmi olarak kaydettirmek, resmileşmesini sağlatmak, kütüğe geçirilmesini sağlatmak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.

(6) Osmanlı Kadını (Kızı) Çocuğu; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip, eşine, çocuğuna, büyüklerine, ailesine düşkün, saygılı kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

Vurduğu Yerden Ses Çıkarmak; Giriştiği bir işi çok iyi yapmak. (Yumruğu çok güçlü kimsenin işlevi)

(7) Baldıran Zehri (Sıçanotu); Vücuttaki uyarıları değerlendirip yanıt veren sinir sistemini bozup insanı kısa zaman içinde öldüren zehir.

(8) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(9) Kör Gözüm Parmağına; Kör-kör gözüm parmağına, kör parmağım, kör gözüne, kör parmağım gözüne    şekillerinde de kullanılan bu deyim, Çok belli, Göze batacak kadar ortada, gerçeği görmeyen, gerçeği görmekten ısrarla kaçınan şahıslara gerçekleri gözlerine sokarcasına göstermek anlamındadır.

(10) Yağmasa da Gürlemek; Yapacakmış gibi davranıp hiçbir şey yapmamak, yapmasa da kavga, gürültü, sesini yükselterek yapıyormuş gibi davranmak.

(11) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(12) Tavşan Sidiği Denize Fayda (Kâr); Sözün aslı; Fare (Sıçan) sidiği denize katık (fayda) şeklindedir. Yani küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının ifadesidir.

(13) İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir.) Konuyla ilgili olarak, eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri de kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı, sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi, cennetim, Kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum, narım, narenciyem, hayatımın aydınlığı. Gönlümün sultanı, varlığımın anlamı, tüm ülkelere bedel sevdiğim…." Kısaca; Ülkenin içerdeki yönetim, güvenlik vb. gibi işleriyle alâkasızdır.

(14) Öğretmenler!... Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. Mustafa Kemal ATATÜRK

Öğretmenler; yeni nesli Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcilerini sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin becerinizin ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Mustafa Kemal ATATÜRK

Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bu günkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır. Mustafa Kemal ATATÜRK

Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. (Öğretmenler için) Mustafa Kemal ATATÜRK

(15) Yaşamak ciddi bir iştir. Nazım Hikmet RAN

(16) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır. Erol KARATEKİN Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA

(17) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

(18) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(19) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES

(20) Beklemek cehennemdir. William SHAKESPEARE

(21) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte.

(22) Gelecek, onu beklemesini bilenlerindi. Uğur DÜNDAR

(23) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(24) Aşkımla oynama kumar değildir… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Benim de canım var, ben de insanım, benim de kalbim var, ben de insanım” şeklinde olup, eserin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İsmet Nedim SAATÇİ’ye ait olup eser; Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(25) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(26) Tebdili Mekân (Terki Mekân) da yarar var; Mekânı, bulunulan yeri bırakıp gitme, teketmenin uygunluğu. Gizlenme, saklanma maskeleme, maskelenmenin faydalı olacağının ifadesi.

(27) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.

(28). Ufacık bir hatıra; Büyük anneannemin kaç yaşında evlendiğini bilmiyorum. Ancak anneannem 13, annem 15 yaşında evlendiklerinden 1957 yılında yitirdiğim büyük anneannemim bana; “Torunumun torunumu göreyim!” diyerek ortaokul yıllarımda (yani 15 yaşıma gelmeden evvel) her türlü imkânı kullanarak beni evlendirmek istediğini belirtmek istiyorum. Oysa bu konuda erken diyebileceğim ancak 27 yaşımda başarılı olabildim!

Torununun Torununu Görmek; Bu düşünce Anadolu’da yaygın olduğu gibi köyümde de söylenir ve öyle zannedilirdi. Genelde bu yanlış dua için evlenmeler çok genç yaşta neredeyse akıl baliğ olur olmaz şekillendirilmeye çalışılırdı. Hurafe veya batıl itikat.