Fıkra bu, ya! Nasrettin Hoca ev bakıyormuş hatunuyla beraber, niyet olarak kiralamak ya da satın almak…
Önemi yoktu konunun o kadar! Hanımı titiz(1) hocanın…
Komisyoncunun yahut da emlakçının her neyse gösterdiği evleri beğenmiyormuş hatunu bir türlü!
“Mutfağı dar, salonu küçük! Ev ufak! Kuzey cephe! Önünden yol geçiyor, gürültüsü patırtısı(2) eksik olmaz! Merdivenleri dar, eşyaları nasıl çıkaracaksın ki? Üst kat! Asansörü yok, dizlerim dayanmaz in-çık yapmaya! Boya-badana külfet! Vs. Vb…”
Hocanın canı sıkkın, burnundan soluyor(3), ama “Datlım! Kıymatlım! Bidenem!” dediğine de toz kondurmak istemiyor, bir taraftan değil, her taraftan, her bakımdan. Nihayet yuvayı yapan da, gün boyu içinde yaşayacak olan da o. Saygısında kusuru olamazdı, herkesin bildiği gibi. Ama gene de içinden söylenmekte kusuru yoktu; “Lâhavle çekerken(3)!”
“Bunca yıllık kocanım, beni nasıl beğendiğin önemli değil de, nasıl sabırlı oldun bu kadar yıllar, ‘to be or not to be, işte bütün mesele(4)!’ kavramında.”
Hocamızın İngilizcesi hiç de fena değilmiş o zamanlar!
Son bir eve baktıklarında, o ev hocanın hatununun indinde “Şahane” kavramını hak etmişti, % 50 oranında görünse de!
Ev güney cepheydi; amenna(5)! Böyyükten de öte böyyüktü ve saddakna(5)! Bakıntılı; pek âlâ! Salon genişti, halı saha maç bile yapabilirdin, alüyyül âlâ(2)! Pencereler fevkaladenin fevkinde(6) kocaman, eski evindeki perdeleri için uygundu, yeniden masrafa girmesi söz konusu olmayacaktı! Üstüne üstelik bir de misafir odası vardı ayrıca, misafir geldi mi aç, gitti mi kapa! Vs. vb. Tekrar, iyi düşüncelerle donatılmış olarak!
Nasrettin Hocanın oldukça dikkatini çekmiş merdivenlerdeki, elini dayadığı duvarlardaki, dolaplardaki itina gerektirmeyen sesler, gıcırtılar, hışırtılar, badanalarla, boyalarla kapatılmaya çalışılmış kısaca yanlışlıklar denilecek olumsuzluklar, bir bakıma…
“Bunlar da neyin, nesi be bilader(1)?”
“Evin arsası ilk öncesinde bir Derviş Babaya aitmiş, o ara sıra zikredermiş(3), böyle!”
Nasrettin Hoca hemen hatununun koluna girmiş, kolundan tutup kapıya doğru acilen yönlendirmiş hatununu;
“Gel hatunum gel! Şimdi zikreden derviş(1), ya imana gelip namaza durup da secdeye kapanırsa…”
Sözünün sonunu “Yandı gülüm, keten helva!” dememek için tamamlamamış olsa gerekti, herhangi bir şekilde deprem veya benzeri bir olaydan söz etmeksizin. Muhtemeldi ki…
Sözün sonunu getirmeye gerek var mıydı ki?
İstisnalar kaideyi bozmaz(2), rahmetli babam kırk kez sorup-soruşturmuş, konuşmuş-edelemiş(3) (ne demekse?), vasıflarının iyi olduğu kanaatiyle bizim 11 numaralı dört katlı, sekiz daireli apartmanımızın üst katlara yakın, güney görünümlü 8 numaralı dairesinin sahibi olmuştu.
Ve; “Sen ve kardeşin erkeksiniz, bu daire bundan sonra kız kardeşinizin olacak, hele ki, on sekizine bassın ondan sonra!” demişti. Oysa kız kardeşimiz eloğluna gelin gidecekti, biz ise yapı taşıydık(2) bana göre, hani ben neyse neydim de…
Sırası gibi görünmesi de, “Bu ev İlknur’un, yani kızımın” ve ek olarak yani ki bizlerin “Kız kardeşimizin evi” sözüne bilemediğim, anlayamadığım bir şekildeki duygularla anında bir nebze(2) de olsa iliştirmem gerekli düşüncesindeyim, İlker Ağabey olarak, ilk çocuk ve en büyüksem de Soner ortanca olarak İlknur’dan küçüktü.
Kız kardeşim güzel bir kızdı ve bilip anlayamadığım, nedensiz, üstesinden gelemediğim duygularımla liseyi bitirir bitirmez hemen nasibi çıkmıştı. Biz sormadık, daha doğrusu soramazdık, kimse de bize anlatma gereği hissetmedi; aşk mı, mantık mı, ailelerin duygusal yakınlığı mıydı, yoksa bilmediğim, ya da bilmem gerekmeyen başka sebepler mi vardı bu acele evliliğin nedeni olan?
Bu konuda ne benim ne de kardeşimin asla söz hakkımız yoktu, herhangi bir şekilde, olamazdı da zaten (ataerkil aile varsayımını bir kenara koyuyorum). Ancak nikâh, düğün-dernek konularında kız kardeşimize karşı görevlerimizi yapmak zorundaydık ve gerçekleştirdik de.
Nikâhtan sonra belirli kurallar nedeniyle baba evine el öpmeye gelen kız kardeşimiz İlknur’a babam, evin tapusunu, tapu ile ilgili tüm giderleri de üstlenerek kızının yeni soy ismiyle tescillemişti(3), muhtemelen “Ölüp-kalırsam, her ihtimale karşı” düşüncesiyle olsa gerek.
Kız kardeşimizin iç güveyi olduğu gibi iç gelini(7) olduğundan şüphelenmek aklımızdan geçmezdi. Allah razı olsun; “Çıkın evimizden, biz oturacağız!” dememişti ne gelin, ne de damat. Çünkü damadın annesi, evi, arabası vardı! Bu nedenle babamın aklından (herhalde) geçmeyen, park edildiği durduğu yerde; amortisman, vergiler, muayene, yağ değişimi, sibop ayarı vs. vs. nedenlerle para yiyen arabayı da kız kardeşimiz üzerine yapmamıştı.
İşlerini gönül rahatlığıyla yaptığına inanan babam, “Kız kardeşinize iyi bakın emir ve komutuyla” aynı gönül rahatlığıyla devir-teslim, el öpme töreninin hemen ardından Allah’ına emanetini teslim ederek, Allah’la kul arasında oluşmuş bir ceremeyle(1) ölmüştü (Kendi kendine, kendi başına vefat etmişti, anlamında)!
Gerçi biz damat kadar iyi bakamadık kız kardeşimize, ama damat iyi bakmış olsa gerekti kız kardeşimize, sene tükenmeden bir kızı olmuştu İlknur’un.
Söylenecek, hatta sorulacak çok şey vardı, ama susma hakkımızı kullandık iki kardeş. Annem kocaman, biz iki kardeş harçlıklarımızdan ve de burslarımızdan da fedakârlık ederek ancak ufak birer altın takabildik yeğenimize.
Annem yaşıyordu, başımızdaydı, ele, ellere muhtaç değildik. Soner lisede büyüyordu, ben üniversiteye başlamıştım. Beynimde bir düşünce, kendim bir tarafa annem de bizi terk ederse, ne yapmam gerektiğiydi. Annem yaşarken denilmeyen “Çıkın!” komutu, annemin vefatından sonra verilirse yahut da damadın etkisiyle (olacak gibi görünmese de) “Kira ödeyin!” emrini alırsak “Ne yapardım, yapmalıydım?” daha doğrusu Soner de kocaman adam olarak söz hakkına sahip olduğundan “Ne yapardı, yapmalıydık?” demem gerek!!
Atalarımız; ; “Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz!” demişler. Olur, olur, bal gibi olur(muş)! İkinci kez Nasrettin Hoca; “Ya göl maya tutarsa?” gibi.
Şimdilik bu kadarla kapatayım mevzuu, annemin ölümü, tapusu kız kardeşimize ait olan evin ve yerinde sayan arabanın anahtarını da iki kardeş elden kız kardeşimize teslim ettiğimizi sırası gelince anlatmaya çalışayım…
İddia etmem uygun değil, büyükler (ya da hükmün sahibi olan bir baba) her şeyin en iyisini, en doğrusunu ve gerekli olanları gereken zamanlarda yapıp uygulamayı bilirlerdi, değil mi?
Sokağın karşı çaprazındaki 8 ya da 6 numaralı aynı tipteki ve fakat bizim apartmandan farklı olarak en alttaki iki daire yerine bir market, onun üstündeki diğer iki daire yerine bir spor salonu yapılmış ve en üstteki daireye ise çıkıntı olarak sonradan dubleks yapı şeklinde yarım kat daha eklenmişti.
Enteresan olan taraf “Satılık” levhası ile süslü olan bu en üst kat 8 numaralı daire uzun zamandır boştu, yaklaşık altı aydan fazla zamandır da satılamamıştı
Yaygın söylenti; tevatür(1), şaka, yalan, dedikodu da olabilir, içinden çıkıp da satılığa çıkartan mal sahibi, derviş falan olmasa da evin ara sıra da olsa Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi zikrettiğini, secde tehlikesine karşı satılığa çıkardığını söylemiş(miş)!
İnsan hafızası…
Nasıldı o Atasözü; “Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür(8)” unutmak hükmüne sahipti ve söylemler zamanla unutulmuş ve açıkgöz bir emlakçı; tırınk para ile(2) evi oldukça ucuza sahiplenmişti. Mesleği buydu zaten; ucuza kapatıp, ne kadar zaman gerekirse o kadar zaman beklemek…
Bürosunun camına kocaman ve cafcaflı(1) harflerle süslü “Sahibinden” sözünü eklemeksizin yeni bir karton daha takmıştı emlakçı; “Kelepir(1), sudan ucuz, dubleks, şahane” Üstelik fiyat da belirtmişti; satın aldığı bedelin azıcık(!) üstünde, fazla değil % 50 kadarcık fazla, bir yerine bir buçuk gibi, çoğa tamah etmemeliydi(3) insan (yani emlakçı), azı karar, çoğu zarardı, hangi yönden bakarsan bak! Parantez açıp doğrusunu söylemek gerekir ki, bu bedel bizim ve civardaki dairelere göre gene de ehvendi(1)!
Her şeye rağmen insanoğlu tamahkârdı, parası çok olanın, galiba her zaman değilse de bazen aklı kıt oluyordu. Bir kısım nedenlerle ev arayan biri (ya da birileri) mal bulmuş mağribi gibi(2) bilip, araştırmadan, şöyle bir (hatta göz ucuyla) bakıp böyle bir evi sahiplenmek düşüncesini yaşıyordu.
Bu bir kısım nedenleri açmak gerekirse; almaya niyetli olan mal-mülk ve bedel umurunda olmaksızın gözünü karartan bir babaydı, kızlarına aşırı düşkün, biri üniversiteyi kazanmış, diğeri seneye tavrında olan. Herhalde onların öğrenci yurtlarında ya da kiralık evlerde müzmehel olmalarına(3) seyirci kalamazdı, onları sık sık gelip görmek, ziyaret etmek için yayla gibi bir eve sahip olmaları onlar için haktı, eh biraz da ana-baba olarak kendileri için de…
Al takke, ver külâh(2) emlakçı o artı % 50 den, % 1 eksiltmeye rıza göstererek evin satışına razı olmuştu (Buna avam da; “Gazlamıştı!(3)” ya da oldukça iyi(!) bir söz olarak; “Kazıklamıştı!” demek de mümkün), ancak tapu masrafları alıcıya aitti!
Ancak gazlamak konusunda yeteneği tartışılmayacak emlakçının insanî tarafını da inkâr etmek insaf ve hatta israf sayılmalıydı! Tapu Dairesinin hemen yan tarafında Bilumum Sigorta Şirketi vardı, insanların bir kısmı açgözlü, görmüş-geçirmiş deneyim sahibi emlakçı da o kadar açıkgözlüydü, ama hayırseverdi(!) açıksözlülüğü bir kenara bırakmak gerekirse. DASK denilen şey mecburiydi zaten.
“Beni dinlersen, üç-beş kuruş daha feda et; depreme-mebreme, yıkıntıya-çöküntüye-göçüntüye, yangına, hatta sele karşı, gökten düşeceklere karşı da sigorta yaptır, zararın olmasın, gerçi işlemler için tapuya satış bedelini tam olarak bildiremedik, ama sen aldığın fiyattan yaptır sigortanı. Poliçeyi okurken ben sana yardım ederim, sevabıma. Hani aklındadır, ‘Az ile yetinmesini bilen, çok zarardan kurtulur!’ diye bir söz kalmış aklımda! (Emlakçının ayaküstünde uydurduğu söz; atasözü niteliği görünümlüydü, ancak zaman emlakçının sözünü onaylayacak gibiydi!)…
Bir Pazar sabahı saat dokuz civarlarında, güzellik uykumun en tatlı yerindeyken uyandırmıştı beni bir kısım gürültüler…
Satış işlemini başarıyla tamamlayan mülk sahibi amca, kızları için evin tadilâtına başlamıştı kendince, bilgisi olsa gerekti, herhangi bir şekilde araştırma yapmasına gerek kalmaksızın. Yığınla moloz ve aynı yoğunlukta yeni malzemeler…
Özel olarak motorlu bir vinç ve caraskal vardı, normal dairenin balkonunda. Molozlar için römorkuyla birlikte bir traktör Market Güvenlik Görevlilerinin izin verdiği kısımda beklemekteydi. Muhtemelen kızların ve onların analarının yani mal sahibinin eşinin zevk ve arzularına göre sipariş edilen malzemeleri getiren kamyonetlerin şoförleriyse yorulmak bir yana malzeme, aksesuar, hırdavat gibi malzemeleri getirip sonra karınca kararında(2) götürdükleriyle keyifliydiler (galiba).
Konularında uzman olan işçiler harıl harıl çalışıyorlardı(3), tahminen işlerin pazarlığı götürü usulü(2) yapılmıştı, ne kadar erken bitirirlerse o kadar yararlarınaydı zamanları. Kızları için canlarını feda etmeye hazır, eğitimlerine gecikmemeleri için hemen ev kiralayan anne-baba üç-beş kuruşun hesabını mı yapacaklardı ki?
Bu arada getirilen boyalar, tinerler, banyo, tuvalet, mutfağa ait malzemeler de evin odalarında uygun kenarlara dizilip yığılmakta ve sıranın kendilerine gelmesini beklemekteydiler. Kızların yaşamı için gereken yeni eşyalar; üf ki üf(2), onların dilek ve isteklerine uygun olarak gereken zamanlarda peyderpey(1) tamamlanacaktı.
Aslında şu gerçekti ki, Allah’ın hesabına-kitabına karışmak hiç de insanların elinde değildi, akıllarından geçmeyen garip bir söz dizisi olsa da; kazın ayağı hiç de öyle değil, şeklindeydi. Gelecekte edindiğim bilgilerin şimdiki sunumu bu söylediklerim…
Büyük kızın (Nihan) anlatılamayacak güzelliğinden, benim Soner dışında başka erkek kardeşim olmadığı için küçük kızın (Cihan) kıskançlığından bahsetmeyi de şimdilik erteliyorum. Uzun uzun değil canım, bir vesile ile onlar evlerini gezmeye geldiklerinde, ben de tesadüfen markete gidip bir şeyler almaya çalıştığımda öncelik ve özellikle Nihan’ı yakından görüp gözlerimiz aynı yöne bakarken(9) (benim şaşılaşma, şaşkınlaşma hakkım baki olmak üzere) şaşkınlığımı da… Anlatacağım, söz! (Sanmak hakkımı da erteliyorum bir vesile, bilvesile(1); hangisi doğruysa?)
Tadilât, tamirat, bakım, onarım işleri bir hayli uzun zaman aldı, sanırım bir ayı fazladan geçti. Kızların bir numarası üniversiteye, iki numarası lise son sınıfa başlamıştı, nerelerden, nerelere, nasıl gidip-geldiklerini herhangi bir şekilde bilmiyordum (başlangıçlarda). Bazı, bazen karşılaşıyordum Nihan’la (yalanım varsa diye yemin edemem, sadece bir kere doğrusu). O bir kerenin ilk keresinde bir raf önünde selâmlaştık bile (Onu selâm vermeye zorladığımdan bahsedilebilir, doğru da)!
Gerçeği söylemem gerekirse onunla tanışmam, onun da benim fakülteme başlamış olması dolaysıyla okulun kafeteryasında sınıf arkadaşı olan kardeşim Soner sayesinde gerçekleşti, uzun uzun cümlelerle vallahi! Adını, sınıfını, memleketini, kız kardeşinin (yakışmadığı kanaatini yaşamış olsam da, ‘Ablasının ismine kafiyesi uysun’ diye adını öyle şekillendirmem hariçten gazel okumak(3) gibi olurdu) Cihan olan adını o zaman öğrenmiştim, karşılaşmayı üst üste bindirmek için gayret ettiğim zamanlarda.
İsmi sorgulamam abesti zaten. Ailenin kararına saygı duymam gerekliydi. Nasıl ki büyük bir ihtimalle bana İlker adını koyan babam, arada sanki 8-10 kişi varmışçasına İlknur’u öz evlât kabul edip sonuncu diye kardeşime Soner adını koymuşsa o ailenin de böyle bir kafiye uygulaması yerinde olsa gerekti.
Allah var, Nihan güzeldi, hem çok güzeldi, Allah’ım ona nasıl can yakacağını daha doğmadan önce anne karnında öğretip zihnine yerleştirmiş olsa gerekti! Canım yanıyordu ve fakat bir mazoşist(1) gibi canımı yakmaya devam etmesi için her sabah yolunu bekliyor, gün boyu canımın yanmasının devamı için yanıyor, kavruluyordum.
Ders açıklarımı evde möleyerek tamamlıyordum, tamamlamak zorundaydım da, eğer gereken zaman sonunda o benim olsun istiyorduysam da, bunun sınıfta kalmak gibi bir lüksümün ispatı olarak yorumlanması mümkün(dü)!
Nihan? Belki o da, belki değil. Ailem için varlığımız söz konusu olmasa da, onun ailesinin ekonomik bakımdan güçlü olması her bakımdan belli idi…
Nihan’ın ailesinin o ya da Cihan sınıfta kalacak olsalar bile benim sahip olamadığım, olamayacağım, olmamın imkânsızlığını düşündüğüm tüm hakları sağlayacağından emindim (Tüm bu düşüncelere karşı neden tüm dünyama egemen olmasını dileyecek gibi Nihan’ı sevmemin, hatta aşkı hissetmemin nedenini bilemiyordum).
Soner’in ummadığım yardımı ile belirli bir süre geçti, artık el ele, göz göze, diz dize, biz bizeydik, gözlerden uzak ama. Sabahları kucaklaşmak dışında bir yakınlığımız, gün boyu ders aralarında çay, öğle paydoslarında tost, simit yiyip, ayran, meşrubat içerken göz göze bakışmak artısında sadece derslerden ve gerekirse derslerine yardım etmekten bahsediyorduk, Cihan liseyi bitirme çabası yaşarken ve evin düzenleme işleri annenin titizliği nedeniyle hâlâ devam ederken.
Nihan bazı bazen evine götürmeme izin veriyordu kendisini ve hatta o bazı bazenlerde mahalle ya da sokak sınırlarına kadar elini tutmama da ses çıkartmıyor, aynı şekilde bazen koluma girerek ödüllendiriyordu beni. Hatta o anlarda belki Cihan’ın eve dönmemesi şansından yararlanıp sokağı kontrol ederek, pencereden avucundan öpüşünü üfürerek şımartıyordu beni, gerçeğimiz için umutlandırarak.
En güzel ve şaşırıcı olanı ise evinden daha birkaç santim uzaklaşmışken cep telefonundan; “Şimdiden özledim, yarına kadar nasıl sabırlı olacağım? Sabrı öğret bana!” demesiydi.
Onu evine bırakışım bir tatil arifesine rastlamışsa; “Şu kadar günü sensiz, sen olmaksızın, nasıl tüketeceğim?” diyordu. Ya da bunun benzeri gibi sözleri ileterek.
Evet! Tahmin edildiği, zannedildiği gibi resmi bir şekilde peşinden evine kadar yönelmem dışında tüm söylediklerim kendi tezahüratımla süslediğim bir kulun mabuduna karşı düşünceleri sadece…
Gün…
Günler yetmiyordu bana, hafta sonları eziyetti benim için ve o bunu bildiği için bazen evdeki gelişmeleri gözlemlemek için kendini feda ediyordu, ama tek başına değil, sevgili kız kardeşi Cihan’la. Kucaklaşmak imkânı/mız bile olmamıştı, bekçi hanımefendi Cihan nedeniyle. Onun iznini almak değil, bunu düşünmek bile abesti.
Daha ilerisi, meselâ öpmek? Deli olmanın belgesini tımarhaneden almak şart olmasa gerekti, doğrudan damgalanır, sokak köpeklerinin kulaklarına konulan küpeler gibi kulağıma “Deli Küpesi” takılırdı, malûm gömleğe ihtiyaç duyulmadan.
Benim yaşamam için ekmeğe, suya, havaya ihtiyacım yoktu, yeter ki taşınsalardı evlerine, en kısa zaman içinde. Bu; özlemimin sona ermesi mi olacaktı? Yoo! Bir umut işte sadece...
Seni uzaktan sevmek(10) bir şarkı idi sadece, ama sözleşip mölemekten arta kalan vakitlerimde konu-komşuya söz hakkı tanımaksızın başımla, gözlerimle onu üleşmeliydim kendimle.
Geriye döner gibi yapmam gerek ileriye bakarak; eğer aşk denilen mucize bu ise inandığım, emin değilim, ama onun da benim gibi inançlı olduğu düşüncesindeydim. Evet! Belki “İlk görüşte” sözü kanıksanabilir, ama ben resmen âşıktım, aşkı biliyormuşum gibi, ilerilerimden bihaber(1)! O üniversitenin başlangıcındaydı, benimse sona bir adımım vardı. Sonra? Sonrası? Meçhul…
Belirsiz…
Neredeyse ikinci ayı tamamlamak üzereydi evin tadilâtı. “Müjde!” demişti Nihan, “Yenilerine şimdilik gerek yok, evdekilerle, eldekilerle zorunlu olanlarla taşınacağız, en kısa zaman içinde, muhtemelen sömestre aralığında ya da sömestreye kadar…”
Eve uzaktan da, yakından baktığımda gerçekten ne traktör vardı ortalıklarda, ne de gelip giden kamyonetler, ustalar, işçiler…
Sadece vinç ve caraskal duruyordu, has evin balkonunda sanırım eşyaların yukarıya taşınmasında kolaylık olmasını düşünmüş olsa gerekti evin babası. Oysa taşınma konusunda uzman, profesyonel, vinçli kamyonlar ve onlarla beraber çalışan ustalar, işçiler vardı…
Keyifli bir Cumartesi sabahıydı, ya da ben umutla balkonumuzda çayımı yudumlamaya çalışırken onu görebilme arzusuyla, onu görebileceğimi zannederek umutlanma hakkımı kullanmaya çalışıyordum.
Vinçli eşya taşıyan kamyon marketin önünde, evine erkenden çıkan anne eşyaları getirenleri kontrol ve düzenli bir şekilde yerleştirmelerine nezaret etmek için dubleks dairenin has ya da esas olan katındaydı. Kızlar ve babaları görünmüyorlardı şimdilik, şu gerçek ki; benim heyecanım sadece Nihan’ı uzaktan da olsa görebilmek üzerine kurguluydu.
Vakit erkendi yahut da ben erkenden kalkıp çayı demlemiş, demini almasını bile beklemeden bir bardağa doldurup deyim yerindeyse hüplemeye başlamıştım. Başlangıcımda da söylediğim gibi, onu okulda görmem, onunla her türlü görüşmelerimiz benim için yeterli değildi, doymuyordum, doyurmuyordu o kısacık beraberlikler ve hatta uzaktan-yakından selâmlaşmalar beni. Buna karşın artısı taşındıklarında ben mezun oluncaya kadar hafta sonları dâhil tüm günlerde uzaktan da olsa onunla görüşebilmek nimet olacaktı benim için, bu heyecan kalbimdeydi peşinen.
O kadar gürültü-patırtı, ses-çığırış, gacır-gucur fren sesine karşın ne market, ne de spor salonu tarafında, bir-iki penceresi açılıp da havalandırılan ufak-tefek bir şeyler yanında kocaman bir şeyler de silkelenmeye çalışılan pencerelerde bir hareketlilik gözlemlenmiyordu. Parantez açmamda yarar var, aşağıda eşyaları taşımak üzere planlama yapan insanların üstüne silkeleniyordu pencerelerden o şeyler, onların varlıkları hiç önemsenmeksizin. Gene de şükretmek gerekliydi galiba işlem sokağın kalabalıklaştığı vakitlere sarkmamıştı, şükür!
Gerçek anlamda ev sahibi ya da evde oturanların bu adamsendeciliklerine lâkayt kalmak içimden gelmiyordu, sanırım bana göre bu konuda ahlâken sükût etmişlerin(3) nüfus sayısı, Aziz Nesin’in Türk halkı için söylediği yüzdenin(11) çoktan çok üstünde olsa gerekti.
Alttaki vinçli kamyondaki işçiler plan ve stratejilerini tamamlamış olsalar gerekti. Eminim ki ilk boş seferde vinçle yukarı çıkıp anneyi “Selâmünaleyküm” diye selâmlayan iki işçi ile aşağıda kalan üç işçinin işe başlangıç duaları, abdest almaları gerekmeksizin; “Ya Allah bismillah Allahüekber!” şeklinde bir spor müsabakasında sporcuları teşvik eder gibi kendilerini teşvik ederler şeklindeydi. Konu Allah ile çalışacak olan işçiler arasındaydı, benim uzaklardan bir görüntüyle Allah ile işçiler arasındaki diyaloga karışmamdan söz edilemezdi. Allah ile kul arasına kimse giremez, her koyun kendi bacağından asılırdı, işte o kadar!
Vinçle ilk nakliye sülâle boyu terimini hak edecek aile boyu bir kanepe idi, streçlerle özenle sarılmış muhafaza alındaydı. Kanepe vinçle yükselirken işçilerden biri de dengeyi sağlamak için vinçle birlikte yükselmiş; “Ha gayret!” söz ve destekleriyle dubleks dairenin alt katına koymuşlardı.
Binanın sarhoş ritmini kaydetmesi için tek kanepe yetmişti, bu, muhtemelen tecrübe sahibi işçilerin dikkatinden kaçmamıştı. Evin diğer iki katı market ve spor salonu üzerine hızlı çekilen bir sinema filminin yavaş oynatılması şeklinde ehlen ve sehlen karakterinde oturmaya başlamıştı, tozu dumana katarak.
İşçilerin dikkatinden kaçmasa da, böyle bir olayla yaşamlarında ilk kez karşılaştıkları telâş ve heyecanlarından belliydi. Dehşet ve korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış işçilerden ikisi vincin sepetine hemen atlarken üçüncüsü akıl edip anneyi de belinden kucaklayarak sepete bindirmişti.
Operatör şoför de akılsız değildi, bir taraftan yıkıntıdan uzaklaşma çabası yaşarken bir taraftan da elektrik, telefon direk ve hatlarına dikkat etmesi gerekliliğiyle vinci aşağıya indiriyordu.
Evet operatör vinci indirmişti, çünkü zemindeki iki kat çökme işlemi tamamlandığında artık yoktu, üçüncü kat zemin kat olmuş gibiydi.
Vinçtekilerin “Sakin olun!” telkin ve seslenişlerine karşın 5 ve 6 numaralı dairelerdeki çoluk-çocuk, genç-yaşlı insanlar çağrıya uymaksızın açık pencerelerden şaşkın ve perişan bir şekilde sarkarak-sürünerek, handiyse(1) yürüyerek yalap şalap(2) denecek şekilde çıkarak sokağa ulaşıp kendilerini kurtarma çaba ve gayretindeydiler. Üst katta ki 7 numaralı dairedekiler ise, atlamak-zıplamak gibi bir kaygı haletiruhiyesi(2) yaşıyordu. 8 Numaralı (arkadaşımın oturacağını umduğu) daire zaten boştu.
Uzaktan, karşı balkondan olaya şahitliğim bu kadardı, aklım başıma gelinceye kadar…
Eşofmanlarımla yalınayak, başıkabak(2) koştum çöküntüye, tırmanmaya çalışırken “Nihan! Cihan!” diye bağırıyordum, aklım başımda olmaksızın. Kenarlara bir yerlere çökmüş annenin işçiler tarafından kurtarıldığını görmüştüm uzaklardan, ancak aklım başımda değildi (demiştim)!
“Onlar çıktığımız evin temizliğini yapıyorlar oğul, babaları da başlarında!” deyince kendimi zorladım, aklımın başıma gelmesi için.
Kamyon ve vinç operatörü olan sürücüye seslendim;
“7 Numaralı dairedekileri de telâşsız şekilde indirin, Kızılay’a, AFAD’a, Polise telefon edip olayı bildirin ve bu ekiplere saha yaratmak için derhal eşyaları aldığınız aynı adrese yönelin. Ben de aynı şekilde olayı aynı kurumlara iletmeye çalışacağım. Ne masraf çıkarsa çekinmeyin, hallederiz, ben evin annesini hemen o adrese götürüp kendilerine olay hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Umarım ki markette veya spor salonunda Güvenlik Görevlisi, bekçi gibi çalışanlar yoktu. Vardıysa kurtulmaları mucizelere bağlı ki düşünmek bile istemiyorum…”
Teferruatlarla uğraşırken kendimin farkında değildim.
“Anne! Montumu ve çantamı at!” diye bağırdım diafondan. Annem attı, kendinde değil gibi görünen hâlihazırda ismini bilmediğim annenin yanına geldim, arabayla. Mecali(1) yok gibiydi ayağa kalkıp, arabaya binmek gibi.
Neyse ki zorlanarak da olsa eve geldik, aynı şaşkınlığımın devamında cep telefonumdan haber etmeyi de akıl edememiştim Nihan’a. Zili çaldım.
“Nihan! Cihan! Eviniz çöktü maalesef, eşyalarınız indirilmeden kamyon aynen geri getiriyor şimdi. Anneniz iyi desem de şaşkın ve kısmen şokta. Fizyolojik olmasa da, psikolojik olarak doktor yardımı gerekebilir. İşinizi-gücünüzü bırakın, annenizle bir miktar ilgilenin ve ya biriniz, ya da ikiniz birden gelin annenizi hastaneye götürelim. Kamyon salon koltuğunuz hariç diğer eşyalarınızın tümünü geri getiriyor. İsterseniz babanızla kalın biriniz, isterseniz hep beraber gidelim hastaneye karar sizin!”
“Mal canın yongası değil, babamız ilgilensin eşyalarla, bizi ablamla beraberce acilen hastaneye götür, annemiz her şeyimiz, yalnız siz de toz-toprak içindesiniz!”
“Önemli değil, dönüşte duş yapar, üstümü başımı değiştiririm olur, biter!”
Ayaklarımın, mont hariç çıplaklığımın, moloz ve cam kırıkları ve sırçalarıyla dolu taban ve ayaklarımın, dizlerimin kanadığından, arabandan inmeksizin yardım etme amacı güttüğümden ne benim, ne de herhangi birimizin birinden birinin haberinin yoktu (galiba).
Babamın hatırası dediğim asarı atika(2) dediğim araçla üstünkörü(1) de olsa temizliğini yaptıkları anneleriyle onları hastaneye götürüp indirdiğimde kopmak üzere olan film kopmuştu, başıma engel olamamıştım, kontağı kapattığımdan bile emin değildim. Viteste olan arabanın yerinde zıplayıp istop etmesinden sanki anlamıştım ki, kendimde değildim. En son hatırımda kalan, başıma hükmedemem, arabanın direksiyonuna başımı eğerken yaşattığım, bir hastane ortamına yakışmayacak bozuk korna sesi ve birilerinin ağzından haykırırcasına dökülen, kulaklarıma ancak erişebildiğine inandığım; “Çabuk! Çok çabuk! Acele!” kelimesiydi.
Bunun; ayaklarımda, tabanlarımda, dizlerime kadar olan bölümde, Nihan’ın çabasıyla (takdiren ve artı olarak Cihan dâhil) yaraların oluşturduğu baygınlık olabileceğini hatırladım. Ancak olaylar sonrasında sargılı ayaklarımın havaya kaldırılmış olduğunu, hemşirelerin serum, kan takviyesi ve röntgenler sonucu cam kırık ve kristallerinin, moloz artığı parçalarının temizlenmek olarak şekillendiğini, bir bakıma ölümden döndüğümü sonramda öğrenecektim.
Nihan’ın sözlerini duyacaktım, bir başka duyanın da olduğunu fark etmeksizin;
“Sana bir kere bile seni sevdiğimi söylemedim. Ve de ‘Bu kadar çok sevme beni, ya sana bir şey olursa ben senin sevgin olmadan yaşamaya nasıl devam ederim ki?’ demedim mi?”
Kendi kendine sessize yakın söylenmeye başlamıştı Cihan;
“Ablam bulmuş, bulması gerekeni, okul bitince muradına erecek sanırım. Bakalım bana hangi çulsuz rastlayacak?”
“Çulsuz? Bana mı dediniz?”
“Ne alâka?”
“Yakınınızda benden başka biri yok ki? Alınmam normal değil mi?”
“Bir saniye Soner, Cihan! Kendinize gelin! Soner; Cihan benim kız kardeşim. Cihan; Soner benim sınıf arkadaşım. Yıkılan evde annemizi kurtaran İlker’in de kardeşi aynı zamanda…”
“Kısaca ‘Sevgilimin kardeşi’ desen daha kolay ve çabuk anlardım abla!”
“Henüz sevgili değiliz, bunu ‘Yakın arkadaşlık’ olarak benimsesek daha uygun, önümüzde çok seneler var çünkü. Ama ayaklarındaki, dizlerindeki yaralar nedeniyle sadece benim için değil, bizim için ölmek dâhil fedakârlığı nedeniyle ‘Bizim yakınımız!’ demek isterim.”
“Affedersin Nihan! Bu ağzı süt kokan çocuğun senin kız kardeşin olduğunu tahmin edemedim, özür dilerim…”
Cihan tek ayağını kaldırıp sırtıyla beraber duvara dayadı, sinirlendiğini belli etmemeye çalışır gibi kesik kesik soluyarak;
“Bana baksana sen, ufak-tefek gördün de Karamürsel sepeti(12) mi sandın beni sen? Alırsam ayağımın altına, görürsün sen dünyanın kaç bucak olduğunu. Lise son sınıf öğrencisiyim ben. Ağabeyin fedakârlık yapmış, sen gururlanıyorsun, doğru mu bu?”
“Ay çok korktum Cihan! Burası bir hastane bağırarak konuşmak yakışmadı bize. Üstelik sözlerinin ikinci bölümünde yerden göğe kadar haklı olduğunu da söylemek zorundayım. Time half, yani mola, sulh olalım desem ne dersin? Sonra istersen dışarıda…”
“Asla olmaz Soner! Sinirle söylenen bir-iki karşılıklı kırıcı nitelikte sözü unutalım gitsin! Aslında ben haksızım!”
“Haksızlık sende değil bende. Bilmeden etmeden lise son sınıf öğrencisi genç ve güzel bir kıza yanlış bir yakıştırmada bulundum. Şu an üniversite birinci sınıftayım ve gerçekten de çulsuzum, ağabeyim gibi. İstersen ikimiz de büyüyelim, bizi zamana bırakarak. Belki ilerilerde sana çiçek alırım, kitaplar alırım, istersen parklarda gezdirmeye çalışırım, hava almana neden olurum belki, ama önce affını kazanmam için büyümeliyiz, liseyi bitirmelisin mutlaka, zaman neyi gösterir bilemem, ama Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Güzel, hem gerçekten çok güzel bir kızsın, etkileyecek gibi. Ama daha başlangıçta ağabeyim ve ablan gibi bir yakınlığı düşünmek bile hiç de gerçekçilik değil!”
“Doğrusu liseyi bitirdikten sonra bu sözlerini tekrarlamanı beklemek geçiyor içimden. Acele etmemem gerek, şu anı istesem de; ‘Neden olmasın?’ diyebilmeyi geçirmek istemiyorum içimden!”
“O halde; ‘Yeniyiz ve yeniden başlıyoruz!’ diyelim…
Pardon! O kadar çok benziyorsunuz ki sınıf arkadaşım Nihan’a. Yoksa siz Nihan’ın kardeşi misiniz?”
“Evet, ben oyum adım; Cihan! Siz de annemi can havliyle göçükten kurtaran İlker Ağabeyin kardeşi olsanız gerek!”
“Birbirimizin isimlerini bile bilmiyorduk henüz, şaşırdık, sanki ama olsun! Memnun oldum!”
“Memnun oldum, ben de!”
Sessiz, kısa bir tezahürat yeterliydi, ağabey-abla yakın arkadaşlığından belki benzer muhtemel bir yakın arkadaşlığın başlangıcından söz etmek (şimdilik) uygun değil (gibiydi).
İnsanoğlunun her konu için bir tahammül gücü vardı, benim de öyle. Aradan birkaç günün mü, bir haftadan fazla bir sürenin mi geçtiğinin farkında değildim. Ama iyileşmiş ve taburcu olmuş, okula devam etmeye başlamıştım. Nihan’ın yüzünde çiçekler değil, güller açmıştı, mutluluğun belgesi olarak, ben de gülümsemiyor, gülüyordum, dolu dolu. Ve Soner’i takip ettim hüznünün doruğunda oluşunu hissederek.
Lisenin önüne gitti, lisenin dağılmasını, kalabalığın ufalıp Cihan’ın yalnızlığını bekledi.
“Cihan?”
“Soner!”
“Sensizliğe ancak bu kadar tahammül edebildim. Bağrıma taş basar, sana söz gelmemesi için uzak dururum, ama bil ki seni seviyorum, çok seviyorum seni. Sensizliğe sen liseyi bitirinceye kadar gayretli olacağım ancak. Çok, çoktan çok özlüyorum seni. Kazan üniversiteyi, gerekirse sınıfta kalayım, yetiş bana, beraber okuyalım…
Bu; ilk ve son kez peşine düşüşüm. Kuralların bir lise öğrencisi olarak önüne geçmemi engellediğini biliyor, çekiniyorum. Ve biliyorum ki; seni benden başkası, beni de senden başkası bilmesin. Sonsuza kadar sürse de, seni sevdiğimi bilmeni dileyerek seni bekleyeceğim.”
Bir pop şarkısına başladı Cihan oynar gibi, sekerek; “Oldu en sonunda oldu… Benim de artık bir sevgilim var(13)!”
“Sevdiğini söylemedin, ilgini hissettirmedin bile!”
“Delil mi istiyorsun, içeriği belli şarkıyı söylemem, şakımam, sekmem yetersiz mi? Seni seviyorum, ilk çulsuz olarak göründüğünde gönlüme girdin, göz göze gelip de ağzımın süt koktuğunu belirttiğinde…”
“Unutsaydın, hatırlamasaydın şu süt kokusu olayını, başıma kakar gibi söylemen şart mıydı?”
“İlk itiraf, ilk kavga…”
“Kavga sayılmaz…
Benim sen olduğumu nasıl silebilirim ki hafızamdan? Kucaklamak, öpmek bir yana, ellerimiz bile uzak uzak, taşra korkusu gibi, adres sormuşsun da, ben de tarif ediyormuşum gibi. Telefon numaranı ver, ya da şu an bizi izleyen biri varsa verme, ben edinirim…”
“O zaman bana seslen, aklından ne geçiriyorsan, içinden nasıl bir sesleniş geçiyorsa, yaz. Ablama verebilirsin. Ketumdur(1), sır saklar, seven bir kadındır, anlar, kesinlikle okumaz. Ama cevap vermemi bekleme, sana ayırmam gereken zamanı sana çabucak ulaşmam için ders çalışmama ayırmamı hoş gör. Şiirler gönder bana, ister şairlerden, ister içinden geçenlere ek olarak derleyeceğin, saklayayım, dinlenip dinlenip okuyayım…
Sabretmeyi öğret bana, özendir beni büyüyüp sana en erken zamanda kavuşmam için mezun olmaya gayretlendir beni. Zararı yok ne gecelerin, ne de gündüzlerin bizden uzak olmasının. Ama hayallerimde gece-gündüz bırakmaksızın tut ellerimi. Ben mezun olayım, ama sakın benimle bir ve beraber olmak için sınıfta kalmayı geçirme aklından…
Dileme, ama sonuma, sonsuza kadar seni sevgi dolu olarak bekleyeceğimi bil çulsuz sevgilim benim. Hayallerinde, rüyalarında, düşüncelerinde sıkı sıkı sar beni, kucakla, öp beni, hayallerinde bile beni öptüğünü kimseler bilmesin, görmesin. Ve öğret dediğim sabrı öğreneyim sende sevgiyle, mutlulukla…”
Çok konuştular, ayrılmak da ayrılık da zor, hem çok zordu onlar için…
Enteresandır, geç haberim oldu, daha doğrusu sakladığı için uzun zaman sonra bana telefonundan mesaj olarak gösterdiği. Belki başkaları da vardı kıskandığı, belki kendinin de dizeleyip göstermek istemedikleri, bildiğim, gördüğüm yalnızca bu dörtlüktü;
Emret hemen! Senin için çabuk büyürüm,
Rüyalarımda ol, mutlu olur, görürüm,
Ve nasip etmemişse Tanrı seni bana
Kalmam dünyada, ben senin için ölürüm(14)!
Hani; insanın aklına gelen, başına gelirmiş, ama hemen, ama gecikerek de olsa bir gün. Bebeğin doğumu, annemin vefatından sonra selâmımız-sabahımız olmayan enişte okula teşrif etmiş, hatta dersten çıkmam/ız için bir miktar sabırla beklemişti.
Kızların yanında, çekinmeksizin;
“Kardeşim evleniyor, onlar bizim evde oturacaklar, evimizde tadilat yaptıracağız, evimize taşınacağız, onun için çıkın!” dedi, emir verir gibi, üzüntü gibi bir eser yaşamaksızın. Eee! Daha önce de söylemiştim; Emir demiri keserdi, kesecekti, kesmeliydi, hem müdana etmeden(3) en kısa zamanda.
Nihan; yakınlarında zemin katta, biçilmiş kaftan şeklinde 1 + 1 bir kiralık ev olduğunu dersten çıkar çıkmaz bakmamızda yarar olduğunu söyledi. Gerçekten uygundu. Ev sahibi üst kattaydı, anlaştık.
Kızlar destek çıktılar; birikmişimiz yoktu, borç olarak taksitle alelacele çiftli bir ranza ile gerekecek bir-iki parça bir şeyler aldık. Ev sahibi de, kızların ailesi de desteklediler ıvır-zıvır için. Hemen eve yöneldik, bir çöp bile almaksızın, kitaplarımızı, kişisel giyimlerimizi aldık, elektrik, su saatlerinin numaralarını işaretleyip ertesi gün ödemek üzere not aldık. Kızlar bavul getirmişlerdi kişisel eşyalarımız için.
Soner ve ben evin, ne olduğunu bilemediğimiz araca ait anahtarları ve damadın telefon numarasını vererek hemen evin boşaltıldığını, mümkünse durumu damada bildirmesini istedik, karşı komşumuzdan. Karşı karşıya gelmemize hiç mi hiç gerek yoktu.
Şimdi artık iki kardeş İlker ve Soner olarak bir kulübemsi yapıda gerçekten çulsuzduk, çulları olan ikilerin karşısında, uykusuz kalıp minnet altında yaşayan, gelecek yaşamları kesinlikle belirsiz (gibi görünen)…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Bilvesile; Bu vesile ile, yeri gelmişken.
Birader; (Yöresel olarak; Bilâder) Aslı erkek kardeş olmakla beraber, “Arkadaş, dost, hey, yahu” anlamında kullanılan bir deyiş.
Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi (çilekeşliği) benimsemiş, alçak gönüllü, tevazuu sahibi, kanaatkâr, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç.
Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Kelepir; Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek şey.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Mazoşist; Acı çekmekten zevk alan, hatta hazza ulaşan. (Sadist; Acı çektirmekten hoşlanan. Sadomazoşist; Acı çekmekten ve çektirmekten hoşlanan)
Mecal; Can, dinçlik, derman, kuvvet, takat, canlılık, güç.
Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.
Tevatür; Çok yaygın söylenti. Bir haberin ağızdan ağıza yayılması.
Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
(2) Al Takke, Ver Külâh; Uğraşa didişe, çekişe çekişe. Aralarındaki senli benli dostluğu sürdürerek.
Aliyyülâlâ (Aliyyül âlâ, Osmanlıca); Pekiyi, en yüksek, en üstün, andan birincisi yok. Birincilerin birincisi.
Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalar.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Götürü Bedel (Usulü Pazarlık); Bedelin taraflar arasında önceden, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açık ve net bir biçimde kararlaştırılmasıdır. Kural olarak, götürü bedel sözleşmenin sonuna kadar geçerlidir ve taraflar bu bedelin değiştirilmesini talep edemezler.
Gürültü Patırtı; Hızlı bir biçimde meydana gelen, oluşan, kavga, hengâme, şamata, gürültü, telâş ve olaylar zinciri.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
İstisnalar Kaideyi Bozmaz; Kural dışı olan, az rastlanan şeyler genel kuralları yıkamaz.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Trink (Trınk, Tırınk) Para; Peşin, hemen ödenecek para anlamına gelen söz.
Üf Ki Üf; Mutluluğun, hüznün, kederin abartılı bir şekilde ifadesi.
Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Yalınayak, Başıkabak; Yayan Yapıldak. Herhangi bir vasıta olmaksızın çıplak ayakla, yayan, üstünde başında handiyse bir şey olmaksızın yürüyerek.
Yapı Taşı; Esas, temel. Binanın ağırlığını çeken esas taş.
(3) Ahlâken Sükût Etmek; Ahlâk konusunda gerekenleri yerine getirmemek. Susmayı, konuşmamayı bilmemek. Söz söyleme edebi konusunda noksanlık yaşamak.
Burnundan Solumak; Çok öfkelenmiş olmak, işi başından aşkın, ya da çok sinirlenmiş olduğundan dolayı gözünün hiçbir şey görmemiş olması, hatta hiddetli, bir şekilde nefes alıp vermesi.
Edelemek; Teferruatlı bir şekilde düşünmek, araştırmak.
Gazlamak; Bir şeyi birine haksızca ceza gibi vermek. Gazyağı sürmek. (motorlu taşıtlar için) motora fazla benzin gitmesini sağlayarak aracın hızını artırmak için gaz pedalına daha çok basmak, motora daha çok gaz vermek.
Harıl Harıl (Vızır Vızır) Çalışmak (Deyim); Çok ve durmadan başarılı olmak için çalışmak.
Hariçten (Dışarıdan) Gazel Okumak; Bir konuyu iyice bilmeden üzerinde görüş ve düşünce belirtmek. Bir konuşmaya yersiz ve zamansız katılmak.
Lâhavle Çekmek; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim” şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).
Müdana Etmemek; Kendini borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üzerinde durmak, kimseye açıklama gereği duymamak, hissetmemek. Yaranmaya, iyi görünmeye çalışmamak.
Müzmahal Olmak; Yöresel olarak “Müzmehel, müzmahil olmak” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmek, yok olmak, çökmek, yenilmek, mağlup olmak, yıkılmak, sefil olmak perişan olmak” şeklindedir.
Tamah Etmemek; Beğenmemek, edinmek istememek. Açgözlülük etmemek, açgözlü davranmamak.
Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek.
Zikretmek; Sözünü etmek, adını anmak.
(4) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jüliet (Romeo ile Jüliet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Juliet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(5) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(6) Fevkalâdenin Fevkinde (Fevkalâde); Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur. Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek. Söz; iyinin iyisi, ya da kötünün kötüsü gibi söylediğimiz sözlerden farklıdır. Bir şey iyiyse iyi, kötüyse kötü, harikulâde ise harikulâdedir. Bir sanatkârın uydurduğu ve bugüne kadar kimsenin düzeltme amacı gütmediği bir deyim olduğu için haddim olmayarak da olsa düzeltmek amacıyla kullandım.
(7) İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafın kadın ve kadın tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(8) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür (Atasözü); İnsan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir).
(9) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(10) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhret yolunun bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(11) Türk halkının % 60'ı aptaldır! Dillerimize pelesenk olmuş sözdür. Aziz NESİN (Mehmet Nusret NESİN), 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, Sivas Madımak Olayları patlak verince referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir. Daha sonraki bir sohbette ise bu oranın hakaret niteliği taşıdığı ifade edilince; “Değiştiriyorum, Türk halkının % 40’ı aptal değildir!” yahut da; “Türk milletinin % 40’ı akıllıdır!” demiştir. Ancak Atatürk'ün 29 Ekim 1933 de 10 yıl Nutkunda söylediği “Türk Milleti; zekidir, çalışkandır” deyip sonunda “Ne Mutlu Türk'üm Diyene!” sözüyle ters düştüğü için üzüldüğümü de belirtmem gerek.
(12) Ufak Tefek (Kara Kuru) Gördün de Karamürsel Sepeti mi Sandın; Herhangi bir şeyin küçümsendiği fakat, sonunda da mahcup olunan durum.
(13) Oldu en sonunda oldu bim bam bom Rüyalarım gerçek oldu bim bam bom Duyduk duymadık demesin hiç kimse… şeklinde başlayan Oktay YURDATAPAN Eseri, Yasemin KUMAL meşhur etmiştir.
(14) Emret hemen! Senin için çabuk büyürüm… KARATEKİN, 2023 Yılı, bu öykü için kaleme alınmış dizeler…