“Kişi, bazen (elinde olmasa da) isyankâr(1) oluyor, “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur (2)” dizelerini ıslıkla çalma gayretinde olabiliyordu.

Babamı elli üç yaşında ve yirmi sekiz gün içinde yitirmiştik, kanserden(3).

Oturduğumuz bu site yeni yapılıyordu o zamanlar. Babam emekli ikramiyesinin tamamını (Bir kaynak, ya da saplama; o zaman altmış beş yaş zorunluluğu yoktu, yirmi beş hizmet yılını ve de elli yaşını dolduranlar, “Bana doyum olmaz!” diyerek emekliliklerini isteyebiliyorlardı.) peşinat olarak bu eve yatırmıştı.

Taksitler için de bankadan kredi almıştık. Daha doğrusu babamın emekli ikramiyesi dışında kalan peşinat bedelini karşılamak için bankadan kredi almış ve taksitler halinde ödemek üzere borçlanmıştık.

Babam emekli olduğu için taksitlerin ödenmesi onun maaşının miktarının az ve yaşının (eğer elli yaş gecikmiş bir yaş idiyse) gecikmiş olması nedeniyle sıkıntı yaratmıştı.

Ben çalışıyordum, her ay düzenli maaş alıyordum devletimden. Ev tamamlanınca da o evde oturacaktım ailemle. Söylemeye gerek yok, ailenin tek ve biricik oğlu idim. Evin ipotekli(4) olması gerekiyordu, banka taksitlerini ödeyecek olana.

Ufacık bir sorun vardı anlayacağım. Kredi benim üstüme alınmıştı, dolaysıyla da İpotekli Tapunun benim üstüme olması gerekiyordu, borç bitinceye kadar bankanın kendini garanti altına alması gibi bir şeydi bu. Ya yaşlılar ölürse imiş!

Behey gafiller(5), evi ipotek ediyorsunuz, ölen-ölür, kalan sağlar sizindir, evi yok bahasına da olsa satar kredi bedelini karşılar çekmecenize, ya da kasanıza koyarsınız, kalan miktar mı? Ne olursa olsun tabii. Ama ona da bankanın teklifi vardır: “Adınıza vadeli hesap, ya da fon hesabı açalım efendim!” Bu kadar basit!

Mal Sahibi olarak babası ya da annesi olmaz mı Tapu Sahibi? Olmaaaz! İlle de pürüz(6) olur, neme gerek, eşeği sağlam kazığa bağlayalım, değil mi? Bir de DASK dışında her ihtimale karşı zorunlu bilmem ne sigortası yaptırmazlar mı? Tabii ki onun bedeli de ev sahibinden!

Neyse konuyu dağıtmadan sadede geleyim(7); tapu benim üstüme oldu, utandım. Alın terimi silmeden nasıl böyle bir şeyin sahibi olurdum ki? Üstelik babamın yirmi beş yıllık alın terinin üstüne yatarak! Babam;

“Sorun etme bunu kendine evlât, biz toprak olunca ev zaten senin, ha o gün olmuş, ha bugünden senin, dert etme!” demiş ve eklemişti;

“Yeter ki ev tamamlansın, içinde bir gün bile oturmadan göçersem gözlerim açık gider!”

Ve gözleri açık gitti rahmetli babam. Ev; bilmediğim, bilemediğim, ya da öğrenemediğimiz çeşitli nedenlerle vaktinde bitirilemedi, babam ölünceye kadar bitmedi, desem daha doğru olacak.

Ama biz taahhüdümüz olduğundan oturmağa başlamamış olsak bile bankaya borçlarımızı ödüyorduk, her ayın bilinen bir vaktinde aksatmadan.

Dolaysıyla borcumuz her gün biraz daha azalıyordu. Vesile(8) olmuşken bankanın bir açıkgözlülüğünü bilen zaten biliyordur da, bilmeyenlerin de bilmesinde zaruret(1) yoktur(!) diye aktarıvereyim.

Örneğin Bankadan 1 yıllık (yani 12 aylık) 100.000 TL borç aldınız. Faiziyle tutarı atıyorum 120.000 TL oldu. Burada söylemek istediğim bankanın önce kendi faizini tahakkuk ettirip cebine koyması. Sonra anapara ödemelerine geçiş yapması…

Bankacılar alınmasın, tabii ki para kazanacaklar, ama şu kadar faizle deyip, faiz oranını düşük gösterip, sonra Dosya Bedeli,  Kart Bedeli deyip ek ücretlerle istedikleri faiz oranlarına kendilerini getirmeleri yanlışlık, hatta haksızlık bence krediyi alana karşı.

Bankacılık düzeninin darda kalan vatandaşa sömürüsü (ya da kaba anlamda kazığı!) da diyebilirim. Hani eskiden tefeciler(10) varmış, örneği. Tabii buna karşın bankacıların şu savunması var; “Almasınlar efendim! Razı olan, rızası olan alsın efendim! Bize göre hava hoş efendim!” Vs.

Az kaldı unutuyordum, Ödeme Plânını dediğim gibi tekrar ve abartarak da olsa aktarmaya çalışayım;

Aylık ödeme 10.000 TL olduğunda;

Birinci ay; 3.000 TL Faiz + 7.000 TL Anapara,

İkinci ay; 2.500 TL Faiz + 7.500 TL Anapara,

Üçüncü ay; 2.000 TL Faiz  + 8.000 TL Anapara (ya da kredi miktarı, her neyse)…

Önce faiz yavaşlar, cebe girer, tükenir sonra da anapara. Velhasılım kelâm(11) Aleykümselâm!

Geçtik dediğim gibi bir kelâm(12), döneyim kendimize. Taksit borçlarımız hafiflemiş, ben de devletin yaptığı zamlar, senelere göre kademe, derece, yan ödemelerle belimi oldukça doğrulttuğumdan(!) kenara köşeye de birkaç kuruş biriktirmiştik.

Annemin “İade edip yerine koyacağım!” vaadiyle el koyup bozdurduğum altınları, işte beraber çalıştığım iki mesai arkadaşımdan aldığım dolarları da hesaba koyunca ikinci el de olsa bir arabam bile olmuştu.

Dolar olarak borç veren mesai arkadaşlarım dışında eşim-dostum yoktu, ama annemin camilere, ramazanda ziyaretlerine, “Allah kabul etsin!” dediği fakir-fukara arayışları ihtiyacına cevap veriyordu arabam.

Zekâtımız yoktu; “Olsun!” diyordu annem, fitrelerimizi hazırlıyor, üşenmeden “Kulaklarına varmasın ha!” dilekleriyle muhtardan (yasal zorunlulukları göz ardı ederek) gerekli adresleri alıyordu. “Bizim var, Allah’ım olmayanlara da versin!” diyordu.

Bazen marketlerden aldığı, taşımak için ben yoksam taksi bile tutup eve getirdiği Yardım Paketlerini edindiği adreslere bıraktırıyordu.

Öyle ki; bilmesinler, tanımasınlar diye, yardım paketlerini ve hediye zarflarını, evin içerisinde insan olduğunu ses ve ışık hareketlerinden kesinlikle öğrendiğimiz evlerin kapılarının önüne “Lütfen kabul edin!” ya da benzeri yazılarla koyuyor, kapıyı elleriyle tıklatıyor, ya da zili çalıyordu. Annemin ricası dolaysıyla hırsız gibi kaçıyorduk arabamızla, o kapı önlerinden, tanınmamak için.

Genelde bu çalışmalarımızın özellikle Ramazan aylarında oluştuğunu söylememe gerek yok değil mi? Ve de adı çıkmış birinin kendisini saklamasının ne kadar mümkün olabileceğini? Anneme anlatamamıştım, hoş anlatsam dahi o “Nuh!” der ondan sonra oldukça uzun bir süre düşünürdü; “Peygamber” demek için.

Bu arada hemen eklemeliyim ki, “Kadrolu Dilenci” demeyeyim de, “Kadrolu Dilekte Bulunan İnsanları” da vardı annemin, haftanın belirli günlerinde yahut da belirli olmayan günlerinde gelen. Sitenin Güvenlik Görevlileri bile hem onları, hem de annemi tanımışlardı.

Onları evimize doğru yönlendiklerinde telefonla annemi haberdar ederlerdi, örneğin “Üç numara geliyor, çocuklu anne geliyor, kömürcü geliyor, ya da kambur amca yolda!” gibi. Çünkü annem eğer bir yere gidecekse, o gün gelmesi muhtemel “Kadrolu Dilekte Bulunacak İnsan” için mutlaka bir zarf hazırlar, Güvenlik Görevlisine bırakırdı.

Oldu, oldu, olmadı geri dönüşünde tekmil alırdı(13), onlardan.

Yukarıda rica deyince konudan ayrılmadan hemen ekleyeyim; Annem arabayı almak için el koyduğum altınlarına; “Helâli hoş olsun!” demekle birlikte “Yalnız, gelinime takmak istediğim bilezik ve beşibiryerdeyi o gün geldiğinde, gerektiğinde kullanmam için mutlaka bana iade et!” demeyi de ihmal etmemişti.

Gelin mi? O da nereden çıktı dememem gereken bir olgu? Babam ölmeden önce de vardı benim için böyle bir konu, özellikle askerden döndükten sonra, bir süreliğine devamlı, belki de her gün diyebileceğim gibi tekrarlanıp sonra vazgeçilmiş bir konu gibiydi ayda-yılda bir kere masaya yatırılan. Babamı kaybettikten sonra konu, her hafta sonunda masaya yatırılıyordu, annem tarafından bizzat(14). 

“Hiç mi acıman yok annene? Çamaşır-yemek-bulaşık-temizlik derken belim bükülüyor. Ağız tadıyla komşuculuk bile yapamıyorum!”

Demek istediği herhalde; “İki lâfı uç uca getirip de dedikodu yapamıyorum!” demek olsa gerekti, galiba.

Konu anlaşılmıştır herhalde. Annem; gelin, can yoldaşı değil, hizmetkâr, ya da hizmetçi arıyordu kendine, tüm yüklerini yok edecek.

“O genç kız, beni sevse, istese,  âşık olsa, bana tapıyor ve karım olsa da senin gelinin olmaya yanaşacak mıydı bakalım anne?”

Diyemezdim tabii ki! Anlatamazdım, çekinirdim, gerçekten de çekiniyordum. Ve tahmin edilmeliydi ki; çekinmem gerekti.

Bu nedenledir ki hafta sonlarında, daha sabahlardan, amatör küme maçlarına gidiyordum. Kişinin annesinden kaçmak istemesinin normal olmadığı inancında ve düşüncesindeyim ama insan en çok sevdiği şey olan zeytinyağlı yaprak sarması, ıspanaklı kol böreği ve Antep fıstıklı baklavayı bile devamlı yese bıkardı, değil mi?

Bıkmıyor, ama bunalıyordum. Oysa evlenmem için aday adayı bile yoktu gönlümde. Annem de benden bekliyordu adayları. Bir gün bile “Bir münasip aday gördüm!” dememişti.

Ha! Pardon, pardon! Çarşıda, pazarda, markette gezerken elin genç kızlarını; evli mi, bekâr mı, sahipli mi, nişanlı mı, ya da sözlü mü, özürlü mü, ana kuzusu mu, dul mu, evde kalmış mı, bakıp, sorup, edip, dinlemeden gösteriyordu bana; “Nasıl?” diye.

Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş(15), ben de bulunmayacak Hint Kumaşıydım(15) ya! Söz aramızda Homongolos(16) değildim, ben de yuva kurmayı, gecikmeden çocuklarımı, hatta abarttım diyeyim ileriki tarihlerde torunlarımı okşamayı da istiyordum. Ama sipariş üstüne evlilik nerede görülmüştü ki, benim için görülsün idi?

Lâf aramızda demiştim ya, genelde kızlar için söylenen bir söz olsa da ben de (neredeyse) evde kalmış gibiydim. Yaşım kırka bir-iki adım kalmıştı. Peki, evde kalmış tarifinde kusur olabilir miydi yaşamım, benim için?

Maçtaydım. Sempatim olan birkaç amatör takım, takdir ettiğim birkaç hakem, çay ve çekirdek ikram eden birkaç dost bile edinmiştim, gide-gele. Bunların arasında en önemli yeri tutan Gobitçi idi.

Başlangıçlarda ismini öğrenmemiştim, belki gerekli de değildi. Bir alışkanlık bir çeşni(17) olmuştu, her hafta sonu onun gobitlerinden birini yemek…

“Merhaba!” derdim, cevaplardı “Merhaba!” diyerek. Ve başka bir şey söylemeden, arkalardan altlardan aldığı bir gobiti yarardı ortasından hemen.

Yine arka sıralardan alıp elinde tarttığı bir yumurtayı ihtimamla soyup, parçalardı gobitin ortasında, domatesi sinüsünü-kosinüsünü(18) hesap edercesine dilimler, yine arabanın alt tarafından çıkardığı kıyılmış yeşil soğanı gobitin dibine doğru teperdi.

Hususi diyeceğim şekilde özenle bir kenarda sakladığı maydanozu yumurtaların üstüne samimiyetle(!) yerleştirdikten sonra çok az tuz, bol pul biber ile destekler sonra gazete yerine beyaz samanlı kâğıda sararak verirdi bana.

Benden aldığı parayı önlüğünün cebine değil, pantolonunun cebine koyardı; “Bereketli” diyerek.

Nadiren de olsa, eğer o gün ben gelinceye kadar beklediğinin altında bir satışı olmuşsa;

“Senin gibi devamlı beş müşterim olsa, hiç aç kalmazdım!” derdi, demek istediğini.

İşçi emeklisiymiş. Emekli ikramiyesi, kendi dediğine göre eşler-dostlar sayesinde çarçur olmuş(19), elde-avuçta kalmamış! Maaşı yetmediği için çalışmak zorundaymış. “Nüfus üç, yetmiyor beyim!” demişti. “Mağdur(20) olmasına rağmen mağrurdu(20).”

Bazen kâğıt parayı, üstünü vermesin diye ben iteklerdim cebine doğru, “Kalsın!” anlamında, bozuk paralarla üstünü karşılar ve koyuverirdi o, hangi cebime rastlarsa rastlasın!

Bu Pazar günü yine baş başa idik böylesine, ayaklarımın üstüne yükselerek hem maçı seyrediyor, hem de oradan-buradan laflıyorduk(21), karşılıklı. Ayakta durmaktan yorulur gibi olunca da altındaki portatif tabureye oturtturuyordu beni o, neredeyse ite-kaka!

Arabasının alt tarafındaki boşlukta gizli bir piknik tüpü vardı. Bazen, eğer tüp bitmiş değilse, sıcak suyu çaydanlığında olduğundan mutlaka sallama olarak çay ikram ediyordu ve her seferinde, hem ilk seferden beri “Parasını vermem gerek!” teklifimi reddedercesine “Sus!" işareti yapardı, işaret parmağını dudaklarına götürerek.

Ve insanlığının bir başka yönü Gobitçinin. Açlığını belirtircesine kendine melül melül bakan(22) bir köpek görürse, anlardı, onlar için muhtemelen bir ya da iki gün evvelden kalmış gobitlerden o hayvancığısın doyumuna göre bir veya ikisini feda ederdi.

Bazen bu eylemden sonra sekerek hatta adımlarını açarak yürüdüğünü görürdüm. Bu ya çevresindeki kuşları ürkütmemek için, ya da karıncalara basmamak için yürüdüğünü anladığım bir gözlemdi. Doğal olarak onların da bayat gobitlerden kırıklar halinde faydalanma hakları vardı.

Öyle bir insandı işte Gobitçi.

İşte böylesine “Lâfla peynir gemisini yürütmeğe(23)” çalışırken günlerden bir gün çevredeki tüm işportacılar, tezgâhını kapan önce bir taraftan bir tarafa, sonra ötelere, öte taraflara doğru koşmağa başladılar. “Zabıta!” gibi bir ses geldi sanki kulağımıza.

“Çekilme vakti gelmiş evlât! Bunlar iki saatten önce gitmezler buralardan, bu da bugünkü açlığımızın resmidir işte!” dedikten sonra tabureyi kapattı, onu arabasının sap kısmının çengeline astıktan sonra herkesin gittiği yöne doğru arabasını iteklemeğe başladı.

İçimden bir ses; “Ona yardım et!” dedi. İteklemeğe yardım etmeğe çalıştım. Gülümsemeğe çalışırken, elini elimin üzerine koydu, okşarcasına, teşekkür eder, teşekkür etmek ister gibi. Çevremizdekiler süratlenmişlerdi, biz de süratlendik, bir yere kadar. Tüpün yanından bir örtü çıkartıp örttü arabasının üstünü ve çöküverdi kaldırım üstüne.

Zabıtanın arabası bize bakmadan, belki de bizi görmeden, belki de görmek istemeden geçti yanımızdan. Eski bir pikaptı ve kasası seyyar arabalarla ve birkaç gariban(24) ve perişan insanla dolu idi.

“İyi misin abi?” dedim.

“Bu kalp beni götürecek evlât! Avrat da, kız da ortada kalacak! Ben de gözleri açık gideceğim, ‘Cenazem bile nasıl kalkacak?’ diye düşünüyor, ölmemek için direniyorum.”

“Sen dert etme bunları. Kimsenin cenazesi ortada kalmamıştır, devletimiz büyük! Sen şimdi burada otur, ben bir pikap-mikâp bir şey bulup getireyim. Sizin bugünkü çalışmanız bitmiştir. Bütün gobitleri ben alıyorum!”

Şöyle bir baktı yüzüme, anlamamış gibiydi;

“Ev yakındı oğul, arabayı sürüyerek giderdik.”

Öylesine yakındı ki mesafe, bilenler bilir, Ankara’da 19 Mayıs Stadyumu neredeydi, Kayaş nerede? Ve ikisi birbirine yakındı, dediği gibi!

İşin yanlış, ya da benim anlamadığım tarafı, Gobitçi abi bu mesafeyi her Cumartesi-Pazar, ya da maçların olduğu günlerde hep arabasını yürüterek gidip-geliyordu. Belki de benim tanıştığımdan beri, belki de yıllar-yılı.

Eşya taşıyan, zabıta aracı gibi bir kamyoneti bulup getirdim. Kaykılmıştı(25) abi sırtı duvara doğru ve nefesi kesik-kesikti;

“İyi misin abi? İlâcın falan yok mu abi?” dedim. Güvencesi olduğunu bilmeme rağmen duraklayarak cevap verdi;

“Ekmeği zor yetiştirirken, ilâç farkını kim yetiştirecek ki oğul?”

Dertliydi, gücenikti, belki de; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim(26)?” kahrı içindeydi. Onu aracın ön tarafına oturtturdum ve gobit arabası devrilmesin diye, yaşamımda ilk kez kamyonet kasasında yürüdüm!

Evine ulaştık. Evi; salaş(27) bir gecekondu idi. Kamyonetin sesini duyunca bir kadın, bir de genç kız dışarı çıktı, bu gecekondudan koşarcasına, telâşla, kucaklamak için Gobitçiyi.

“Ona iyi bakın! Bana lâzım çünkü!” diye seslendim, eve götürmeye çalıştıklarında onu. Olayın hemen içine girdiklerine göre, sanırım bunu ilk defa yaşamıyordu Gobitçi.

Gobitçi abinin arabasını kamyonetin sahibi ile beraberce indirip, park yeri(!) olduğunu düşündüğümüz yere bıraktık. Kamyonetle benim de, onun beni götüreceği herhangi bir yere kadar gitmem yararlı olacaktı. Çünkü o muhitte ne yol biliyordum, ne de iz…

Vesile olmuşken bir prensibimden bahsedeyim. Amatör küme maçlarında çok olaylarla karşılaştığım için arabamı stadyuma getirmiyor, dolmuşlarla gidip gelmeyi tercih ediyordum maçlara.

Tam kamyonete binerken Gobitçi abinin kızı gelip tuttu kolumdan; “Kimsiniz?” dercesine, minnet(28) duyar gibi, sesi çıkmamıştı, ama anlamıştım;

“Bir dost! Gene geleceğim!” dedim. Çaresizlikti belki yaşadığı… Başını eğdi sadece.

Oradan ayrılırken, yaşamımda ilk defa, alıcı gözüyle baktığımı hissettim bu genç kıza. Ve onun hakkında söyleyebileceğim tek söz; “Güzelliği” idi. Aksi takdirde sarf edeceğim her kelime; yaşlı adam için yaptıklarımın bir menfaat, bir çıkar gözetimi gibi görünürdü gözüme.

Gene de, hem her şeye rağmen güzelliğini; “Harikaydı!” deseydim, ayıplanır mıydım? Ve bir şarkının dizeleri geldi dudaklarımın ucuna; “Kalbe dolan o ilk bakış, unutulmaz… (297)

Eve durgun döndüm, elimde olmaksızın. Annem başka türlü anlamıştı gelişimi hemen, ya da hiç anlamamıştı;

“Gene senin tuttuğun takımlar yenildi değil mi? Şöyle büyük takımları tutsan da, ara sıra da olsa böyle üstünkörü(30) değil, neşeli gelsen, şen dönsen evimize olmaz mı?”

Daha sonra söylediklerinden hiçbiri kalmadı aklımda, çünkü gönül dünyamda fırtınalar kopmuştu bir anda, o genç kızı görür-görmez, bu nedenledir ki dünyam yıkılıyor gibiydi. Yıkılacaktı da ve neden sonra anlayacaktım ben bunu. Anlayacak mıydım, muhtemelen; evet!

Annemin sözüne kulak vermem gerektiğini, ikinci söyleyişinde anladım. Üst katta oturan Nazile teyze’nin bebeği olmuştu. Annesi-kayınvalidesi bir-iki haftalığına gelip dönmüşler, onların da işleri-güçleri, bakacakları varmış, kocalarından aldıkları süreli izinle yüklendikleri işleri bitirir-bitirmez ayrılmışlar, apar-topar geri dönmüşlermiş!

Babalar, yani dedeler bilmem kaçıncı çocuktan, bilmem kaçıncısı olan bu torunlarının cinsiyetini bile merak etmeyip yerlerinden kıpırdamamışlar. Muhtemelen annelere göre daha çok ve daha güçlü-kuvvetli işleri vardı diyemiyorum, maalesef.

Ben de erkeğim, ama yaşlanmış erkeklerin çoğunun işinin kahvelerde pineklemek, taş-kâğıt ve saire oynamak, hoca çağırdığında da yalap şalap(31) abdest alarak hocanın arkasına dikilmek olduğunu öğrenmiştim!

Nazile abla, meme izni mi, süt izni mi, gebelik, ya da annelik izni mi her neyse o denilen süreyi bebeğiyle geçirmiş. O üç-beş ya da altı ay bitmiş. Eee, izin bitince işe gitmek mecburiyetinde olduğundan ne yapacağını düşünüyormuş.

“Kızını torunum sayarım, bakarım, üç gün-beş gün-bir hafta-birkaç ay hatta. Ama sonra takatim dayanmaz, yetmez, yetemem, devamlılığa!” demiş annem.

“Zere(32)!” dedim, bir-iki gündür annemi çok mutlu görüyordum, demek ki bebeğe bakmak mutlu ediyormuş onu.

“Allah razı olsun! Biz de, en kısa zaman içinde buluruz birilerini inşallah” demiş Nazile abla.

Aklıma belki de egoistçe(33) Gobitçinin kızı gelmişti, annemin bu sözleri üzerine.

“Söz değil, ama tanıdığım bir ağabeyin kızı vardı, belki bebek bakmayı kabul eder, ben de üst komşularımızın yaralarına merhem olmayı denemiş olurum anneciğim!”

Hiç âdetim olmadığı halde ertesi gün, servis yerine arabamla gittim iş yerime. İçten pazarlıklı(34) olmak kötü bir şeydi, biliyordum ama hayalimde yaşattığım ve daha yenice görebildiğim biriyle tekrar karşılaşmayı istemek, onu düşünmek, hatta ummak yanlış mıydı, ayıp mıydı?

Belki; “İyilik yaptım, karşılığını bekliyorum!” demek yanlıştı, yanlış olabilirdi. Oysa benim çabam, gördüğüm ve gerçekten hissettiğim kadarıyla birbirine ihtiyacı olduğunu sandığım iki insanı karşı karşıya getirmek gibi bir şeydi.

Akşam o kadar geç oldu ki! Ben ki sürati sevmeyen adam, mesai bitiminden sonraki yarım saat sonrasında onların kapısının önündeydim, yani Gobitçi abinin. Yoksa mesaiden erken mi çıkmış, ya da avam tabirle(35) kaçmış mıydım işimden?

Bilmiyordum, bilmem de hiç gerekli ve de önemli değildi zaten. Yaşamda her şey olacağına varırdı, daha öncesinden hesaplandığı gibi değil. Ve düşündüm ki; karamsar olmak marifet değildir.

Kapı, ben çalmadan açıldı. İşte hayalimdeki, tüm dünyamdaki tek aydınlık gene karşımdaydı, soran, merak dolu bakışlarla, tıpkı ilk karşılaşmamızdaki gibi. İçeri girmeme izin vermez bir tavrı var gibiydi. Sonra çekinerek de olsa kenara çekildi, içeri girmem için.

Gobitçi abi, giriş kapısından sonraki tek odada, cam kenarına iliştirilmiş bir sedirde yatıyordu, kolunun birini yorgandan dışarı çıkartıp, aşağıya doğru sarkıtmıştı.

“Hoş geldin oğul!” dedi.

“Hoş bulduk abi. Nasılsın düne göre? Arabayı kaçırmamak için biraz acele edip yalnız bıraktım seni, affedebilecek misin?”

“O ne demek oğul? Sen beni ortalıkta bırakmadın, masrafa girdin, ‘Ben senin hakkını nasıl ödeyeceğim?’ diye düşünürken, sen neler söylüyorsun?”

“Benim yaptığım, senin durumunda birini görüp de herkesin yapacağı bir şey. Minnet duymana değil, teşekkür etmene bile gerek yok! Şimdi söyle bakalım hangi Sağlık Ocağına, ya da Aile Doktoruna bağlısın? Gidip getireyim o Doktoru ve sonra gerekliyse hastaneye de gideriz, ilâçlarını da alırız. Söz; bunları sana borç olarak vereceğim ve yaşarken hepsinin bedelini de çatır-çatır geri alacağım sizden.”

Hepsi gülümsedi; “Nasıl?” dercesine. Bu gülümseme bana cesaret verdi. İsmini bile henüz bilmediğim genç kıza döndüm;

“Bebek-çocuk bakabilir misin?”

“Tabii abi!”

Abi? Üstünde durmam gereken bir kelime idi. O; devam etti;

“Kız Enstitüsü, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü mezunuyum. Komşuların birçoğunun bebelerinin doğumunu bile ben yaptım, annemin yardımı ile. Çoğunun bebeğinin bakımında, büyütülmesinde yardımcı oldum, meccani(36) olarak. Şimdi o okulların statüsü ve isimleri değişmiş, ya değiştirilmiş galiba?”

Neden sorduğumu sorar gibiydi;

“Söz vermiyorum, ama iyi bir aile olduğunu iddia edeceğim üst kattaki komşumuzun bebeği olmuş, bir miktar da büyümüş. Ablanın kendisi çalışan biri. Söz aramızda; varlıklı biri de. O; bebeğine bakacak birini arıyormuş. Tanıştırsam sizi diye düşündüm. Hafta sonları hariç, yatılı da kalabilir misin? Bakar mısın, bakabilir misin? Bebek; kız onu da söyleyeyim hemen. Bilirsin kızlar daha sessiz, sakin ve az yaramaz olurlar. Oğlanların nazının-niyazının(37) da bitmediği bir gerçek! Annen-baban nasıl olsa birbirine yeterler, sen de kazancınla onlara destek olursun. Ne dersin?”

“Neden olmasın ki abi? Hem babam çalışmamış olur, ilâçlarını vaktinde ve düzenli olarak alır ve eski sağlığına da kavuşur inşallah!”

İkinci kez abi? Ben; “İçten pazarlıklı değilim!” deyip, neler düşünüyorum, o oralı değil. Yaşama küskünlük olabilir miydi elinde olan, yaşamın kendinden esirgediği? Ben barıştırabilir miydim onu acaba yaşamla? Ve devam etti;

“Sen arada olduktan sonra, ben ‘Hayır!’ demeyi aklımın ucundan bile geçiremem, yeter ki karşısı beni kabul etsin abi!”

Bir kez daha ve son olmasını dilediğim bir “Abi!” idi bu. Son cümlesinde ki “Abi” hariç, tüm yaptıklarımın minnet borcunu ödemek gibi geldi bana “Abi!” deyişi ve ileriye doğru bakınca yeşil bir ışıktı sözleri.

“Hazırlan o zaman hemen. Ne olur, ne olmaz, diplomanı da al yanına. Teyze hazır olursan sen de gel kızınla. Senin de gözün tutsun. Gidelim ve karşılıklı görüşün. Oldu, oldu, olmadı geri getirir, evinize bırakırım sizi. Karşılıklı anlaşacağınızı umuyorum. Hemen fısıldayıvereyim, bunda bizim de, yani annemin de menfaati olacak.”

Bunu söyleyip söylememekte tereddüt geçirmeme rağmen devam edeyim istedim;

“Çünkü babamızı yitirdiğimizden beri annem yalnız, bebeğe baktığı birkaç gün haricinde. Muhakkaktır ki boş zamanların olacaktır. Belki sıkılıp da dertleşmek isteyeceğin, bebeği hava aldırmak için çıkarırken bir can dostu arayacağın. Belki bebeğin bir eksiğini almak için markete gitmen de gerekebilir, bebeği emanet edebilirsin anneme, uyuyorsa başında durur, uyanıksa eğlendirir. Artık bebeğin bakımı için her ne gerekliyse! Biz bir alt kattayız, annemin zilini çal. O da seninle birlikte olmaktan, ya da senin bir arzunu yerine getirmekten mutlaka hoşnut olacaktır, bence.”

Her şey olmuş bitmiş, anne-bakıcı pazarlığına ulaşılmış gibi hayret edercesine baktı genç kız yüzüme. Bu bakışlara karşın artık yaşamaz gibiydim. Duygularımı anında hissetmiş miydi ne? Oysa belki dikkate alınmıştır, ne birbirimizin adını, ne annelerimizin, ne de Gobitçi Babasının adını biliyordum.

Yaşadıklarıma kendini adapte edenlere(3) hemen fısıldayayım, onun adı Şükriye, babasının adı; Şükrü, annesinin adı; Şükûfe, annemin adı Resmiye, komşu ablanın adı daha önce söylediğim gibi Nazile idi. Bebeğinin ismi tabiidir ki Nazile ablanın annesinin adı olan Müzeyyen olacaktı.

Benim adım mı? Regaip Kandili gecesi doğmuşum; Regaip yerine Ragıp yazmış Nüfus Memuru. Mutlaka insanlar bir suçlu bulurlar ya bazı şeyler için, benim suçlum da o memur idi…

Gobitçi abiye döndüm;

“Sen de bizimle beraber gelmek ister misin baba?”

Son kelime ağzımdan kaçmıştı o denli. Analı-kızlı hayret edercesine bakınca, Gobitçi abi de hayret edenler içinde olmasına rağmen öksürüp boğazını temizledi;

“Şimdilik gidecek halim yok oğul! Çabuk gidin, çabuk dönün, beni fazla yalnız bırakmayın!”

“Merak etme abi. Kuşkanadıyla gidip-geliriz(39). Seni yalnız bırakmayız fazla. Söz!”

 “Sürat de yapmayın ama…”

“Söz…”

Arabaya bindiğimizde ikisi de arka koltuğa oturunca;

“Şoförünüz nereye gitmek istediğinizi sorar!” dedim. İnce istihzamı(40), ya da sitemimi(40) anlayıp gelip hemen yanıma oturmuştu Şükriye.

“Eşim ol!”

“Sevmiyorum ki seni!”

“Seversin!”

“Sevmiyorsun ki beni!”

“Kim dedi? Nereden biliyorsun!”

Sağ avucumu açtım. İstedim ki elini avucuma koysun, sıkayım. Tereddüt geçirdi bir an, ne yapması gerektiği, ya da ne yapacağı konusunda. Sonra avucumda hissettim elini. Bu iyi bir başlangıç olmalıydı…

İnsan ne kadar çabuk dalıyordu değil mi hülyalara?

Arabayı bile çalıştırmamıştım henüz hülyamın esaretinde, analı-kızlı hayretle bana bakışlarını hissettim üzerimde.

Keşke hülyam, kendi-kendimle konuşup-cevapladığım o anda devam etse istedim, arabayı çalıştırmak gayretimde. Sonra çalıştırıp hareket ettim. Hülyamın devam etme mecburiyeti yoktu. Benim de o hülyaya esir olmama.

İki tarafı birbirine tanıştırdım. Tanıştılar…

Her iki taraf da memnun görünüyordu konuşmalardan…

Konu; aylık ücrete gelmişti. Nazile abla; “Altı yüz?” dedi, sorarcasına. Tepkilerini beklemedim analı-kızın;

“Abla, ta Kayaş’tan hasta babasını bırakıp yatılı gelecek. Haksızlık etmediğine emin misin?”

“Ama rayiç(41) bu, dediler!”

“O; gönlü fakirlerin rayici. Oysa senin gönlün zengin ve ben bunu biliyorum.”

“Peki, sekiz yüz, her ay da iki yüz lira yol parası, oldu mu?”

“Abla, muhteşem bir insansın!”

“Sen de öylesin yakışıklı komşum, kardeşim, gönül elçim! Artık kızım Müzeyyen’i arada bir parka götürüp hanım kızımızın da yükünü hafifletirsin, olur mu, komşu dayısı? Biliyorsun ben egoistim(33). Onun için komşu amcası demedim, demem de, ona göre!”

Genç kıza döndü abla. O vakte kadar kimse kimseye ismini söylememişti. “Gobitçinin Kızı” demem, herhalde ilkellik olurdu. Tavrımı hisseden genç kız, atik davrandı, ablanın sorarcasına bakışlarına karşılık;

“Şükriye, efendim!” dedi.

“Peki Şükriye! Hafta başından itibaren gel, desem!”

Günlerden Pazartesi bitmişti henüz. Öksürüp araya girmek isterken niyetimi anlamışçasına cevapladı Şükriye, Nazile ablayı;

“Hemen yarından itibaren bile gelmeye başlarım efendim. Hemen yarın Müzeyyen bebekle aramızda bir bağ oluşturmağa çalışayım. Siz işe gittiğinizde sizin eksikliğinizi hissetmesin, sizi arayıp da huzursuz olmasın güzel bebek. Tıpkı şimdi olduğunu hissettiğim gibi rahat rahat uyumayı bilsin. Bebekle ve sizle beraber yaşayacağım süre ne kadar uzun olursa o kadar başarılı oluruz bebek de, ben de…”

Nazile abla hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı, odasına gidip elinde bir zarfla geri döndü;

“Bu senin! Avans falan değil, hediye. Ragıp adında çok kuvvetli bir referansın olduğu için öyle uygun gördüm. Belki başlangıç için ihtiyaçların olabilir…”

“Henüz hak etmedim, alamam efendim, kabul edemem hanımım!”

Annem, annesi, ben öylesine kalmış, kalakalmıştık. Şükriye, aynı babası gibi; mağdur ama mağrurdu! Hatta babasından da ileri! Ne demişti Nazım HİKMET; “Ben babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim!” diye. O; o idi işte.

Söz aramızda, hayallerimi de boş verin, o benim sevdiğim, eşim olmasını dilediğim biri idi. Ben ona kendimi yakıştırmıştım da, o beni kendine yakıştırmış mıydı, yakıştırıyor muydu acaba? Hem de iki gün içinde?

Hadi canım sen de! Oysa bilmezdim çeyizinin bile hazır olduğunu, daha önce kendini düşünenlerin tümünü bir tekmeyle kapı önüne koyduğunu.

Ya herrü, ya merrü(42)! Bir-iki zaman içinde kahve falı gibi, üç gün mü desem, bir ay mı desem, ya da daha uzun? Ben de şansımı deneyecektim, denemeliydim hem. Ellerim böğrümde bomboş kalmasındansa diğerleri gibi o tekmeyi yemeyi göze almayı düşünmeliydim!

Zarfı ben aldım Nazile ablamın elinden, elimle Şükriye’ye “Sus!” işareti yaparak ve annesinin yeleğinin cebine koydum. Ertesi gün, onu akşamüzeri yine ben getirecek ve Nazile ablanın evine bırakacaktım. İlk günün mesaisine böyle başladıktan sonra başının çaresine kendisi bakacaktı Şükriye.

Geri dönmek üzere arabaya bindiğimizde;

“Sen ne yaptığının farkında mısın abi? Bizi ihya ettin. Ben bu işi aylık beş yüz liraya bile yapacakken, sen bin liraya çıkarttın. Hakkını nasıl ödeyeceğiz ki şimdi senin?  Babam kesinlikle çalışmayacak artıkın(43). Onlara ben bakacağım. Ve tek dileyeceğim şey; ‘Allah senden razı olsun, Allah gönlüne göre versin!’ Neyse dileğin?”

Annesinin “Âmin!” deyişi yanında, oldukça gürültülü bir şekilde çıkmıştı benim “Âmin!” deyişim.

“Öylesine bir ‘Âmin!’ dediniz ki! Yoksa hissettiğim gibi evli değil misiniz yoksa?”

Kısaca; “Sesimden, davranışlarımdan, bakışlarımdan belli olmuyor mu?” demek geçti içimden ve fakat; “Kendin bul! Kendin bil!” dercesine cevaplamadım sorusunu. Ancak terbiyesizlik etmemiş olmak için “Hayır!” anlamında iki tarafa salladım başımı.

Ertesi akşam, yeni aldığı elbiselerle bir içim su haline gelen Şükriye’yi, babasının elini öperek, annesinin arkamızdan su döküşünü izleyerek ve oldukça hafif yüklü bavulu ile alıp Nazile ablaya teslim ettim. Fiili görevim bitmiş, fiili yalnızlığıma dönmüştüm, daha doğrusu odama, monoton(44) yalnızlığıma demem gerek!

Monoton yalnızlığımın tek değişeni; biriktirdiklerimizle alıp anneme iade ettiğim bilezik ve beşibiryerde oldu. Hani annemin “Gelinime takacağım!” dediği. Tek farkla ki, madem gelinine takmayı düşünmüştü o ziynetleri, buna niyetli olanın da alyansları onların yanına koyması gerekliydi, değil mi? Alyanslar da onların yanına çöreklendi, içleri herhangi bir isim yazılmadan, tarih konulmadan…

Onunla bazen ve hatta çok nadiren asansörde karşılaşıyorduk, bebeğe hava aldırmak için bebe arabasıyla dışarıya çıkarırken. Sadece ufacık bir gülümsemeyle başını eğiyordu, nefes aldığını bile hissedemiyordum. Bebek dışında hiçbir şey onun umurunda değil gibiydi. Bu; “Kişisel özleminin de göstergesi olabilir!” diye düşündüm.

Bir gün, akşamın ilerlediği, gecenin henüz başlamakla, başlamamak arası tereddüt geçirdiği bir vakitte, kapımız parmak uçlarıyla çalındı, rahatsızlık vermek istenilmezcesine. Açtım. Nazile ablaydı kapımızı çalan;

“Telefon geldi, Şükriye’nin babası vefat etmiş aniden. Bebeğe bakıverirseniz ben arabamla onu bir koşu evine götürüvereyim. Kendisinin henüz haberi yok. ‘Baban hastaymış!’ diye yalan söylemeyi düşünüyorum.”

“Gecenin bu vaktinde, ben varken sizin gitmeniz hiç uygun olur mu abla?  Yalnız böyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyor, bilemiyorum!”

“Benim düşündüğüm gibi; ‘Hastaymış!’ dersin, gidince öğrenir gerçeği. Hem ağlayıp-sızlayıp arabada üzmez seni. Ben arabamın anahtarlarını ve Şükriye’yi getireyim.”

“Anahtara gerek yok abla. Ben aşağıya inip arabamı kapı önüne getireyim, siz gerekli bilgiyi oluşturup Şükriye’yi getirin, yeter!”

Şükriye geldi, süklüm-püklüm, elinde sadece bir zarf. Bana uzattı.

“Abla gönderdi!” dedi sessizce, anlamıştım.

Bir şeyler yapmak, meselâ elini tutup teselli etmek istiyordum. Mecalimiz(45) yoktu karşılıklı herhalde. Onun bakışları sabit olarak yoldaydı. Anlamıştı belki ne olduğunu, tavır ve davranışlarımızdan. Sabit bakışları arasında sorunun çözümünü düşünüyor olabilirdi, bundan sonrası için, sessiz, sakin.

Eve ulaştık ve kızılca kıyamet koptu, düşündüğüm gibi.

“Yapmam gereken bir şey var mı?” dedim kızına göre daha metin görünen annesine.

“Yok oğul!” dedi tıpkı Gobitçi abi gibi. Aslında Gobitçi abinin sesinde her zaman bir çağırış belki de bir özlem vardı; “Beyim” derken, “Evlât!” derken, “Oğul!” derken. Aynı sesi işitmiştim Şükûfe annenin sesinde de, Şükrü Babada da olduğu gibi.

Evin içinden komşuları olduğunu sandığım kadın sesleri geliyordu yalnızca. Kur’an okuyor gibiydiler. Arabanın ışıklarını söndürdüm, koltuğumu yatırdım, camı hafifçe aralayıp, onları acıları ile baş başa bırakıp uyumağa çalıştım. Dinlenmeliydim, çünkü ertesi gün Şükriye ile yapacağımız çok şey olacak inancındaydım. O acılı, dolaysıyla dalgın olabilirdi. Benim dinç olup ona yardımcı olmam gerekti.

Gecenin oldukça ilerleyen bir vaktinde camımın tıklatılması gözümü açmama neden oldu, baktım o, elinde dumanı tüten bir fincan;

“Sen bekleme abi! Yapacak bir şey yok, ya da kalmamış, babamı temelli kaybettik. Yarın bebeğe bakamam, babamın defniyle ilgili işleri yapmam gerek. Bebeğe annen bakıverirse, ertesi gün ben gene görevimin başında olurum.”

“Ben ne güne duruyorum Şükriye? Böyle günlerde ben ve annem, sana ve annene destek olmazsak nerede kalır benim ağabeyliğim? Bırak ya da unut demek istediklerini. Hadi üşüme gir içeri. Sabah ola, hayrola! Ben buradayım, başınızdayım babanız gibi. Merak etmeyin, hele bir sabah olsun. Ölenle ölünmez ve her şeyi hallolur, merak etme sen. Hem atalarımız ne demiş, hatırlatayım; ‘Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmayaydı(46)!’ Bu deyiş; sabitlenmiş olarak kalsın aklında, gün gelir tekrarlamak gerekebilir!”

Neden böyle demek gereğini hissetmiştim, bilmiyorum. Bildiğim şey; kızcağız can derdindeyken, acılar içinde kıvranırken, benim ondan ilgi bekliyor gibi olmam, buna yönelikmiş gibi cümleler kurma gayretinde olmam, düşünmem cismimin diğer yanında olan canımı incitmişti.

Bu anda bile; “Senden sadece beni sevmeni istiyorum!(47)” demek gibi bir düşünce geçiyordu içimden. Egoistliğin acunda(48) tarifi bu olsa gerekti.

Ertesi gün tüm işlemleri bitirdik, bir tek Mahkeme İlâmı(49) denen alınması gerekli olan bir belgeyi ertelemek zorunda kalmıştık. O cenazeden sonra da olabilirmiş, Gobitçi Şükrü abiyi İkindi Namazına yetiştirdik ve gereken yere teslim ettik. Nazile ablanın verdiği zarf, tüm masraflar için yetişmiş, artmıştı bile.

Mezarlıktan dönerken annem yanımda, onlar arkada idiler.

“Tebarekelerini(50) okutacam” dedi annesi. Annem;

“Seni bu acılı günlerinde yalnız bırakmayayım kardeş!” deyip ona katıldı. Şükriye boynunu büktü, annem onlarda kalınca, aracın arka kanepesindeki yerinden kalktı, daha önceden olduğu gibi gelip yanıma oturdu.

“Dolapta bir şeyler var oğlum, olmazsa sen başının çaresine nasıl bakacağını biliyorsun. Ben Şükûfe teyzeni yalnız bırakmayayım oğlum, bir-iki gün sabret, Ramazan da geliyor zaten. Bakarız bir şeylerin çaresine…”

Annemin bu sözleri mesaj gibiydi bana. Beyninde bir şeyleri kurguladığını, ya da kurgulamak üzere olduğunu hissediyordum, ama kurguladıklarını çözümlemek için daha çok okumam, haydi doğrusunu saklamadan söyleyeyim; “Daha çok fırın ekmek yemem gerekti!”

Şükriye’yi eve götürürken hâlâ bencilliğim üstümde idi. Eline uzandım, elimi elinin üstüne koydum. “Kutupta yaz gibiydi(51)” sıcaklığı. Çekmedi elini, ya çekecek takati yoktu, ya da çekmek için kendince bir gerekçesi.”

“Başın sağ olsun, tekrar!”

Tek kelime etmedi bana, sadece gamzeleri belli oldu, belli belirsiz, bakışlarını yönlendirdiğinde.

Onu nöbetine teslim etmek için kapıya geldik beraber. Cenazeyi defnetmek için ben de, Nazile abla da Şükriye yerine bebeğinin bakım nöbeti için(!) tam gün olarak almıştık izinlerimizi.

“Seninle böyle bir günde seni teselli edecek sözlerle beraber olmayı isterdim. Ama bürodan çağırdılar, hem siz gelmeden yarım saat kadar önce, bir kere daha. Müzeyyen sana emanet. Kal sağlıcakla!”

Kapıdaydım ben de;

“Acil bir durum varsa, ben götüreyim seni abla!” dedim.

“Yok, ben kendi arabamla giderim. ‘Teselli et kızcağızı!’ diyeceğim ama site büyük ve fakat insanlar küçük, beni dinlersen sen evinde istirahat et. Sonrası Allah Kerim. Demek istediğimi anlatabildim, değil mi komşum? Ben, annen evde varsak her şeye okey, ama biz yoksak lâf olmasın. Hiçbirimiz altından kalkamayız, ama öncelikle darbeyi bu çocuk, sonra ben yeriz. Benimki tedavi edilebilir olsa da, o yıkılır ve sanırım bir daha da ayağa kalkamaz!”

Bence zehir-zemberek(52), can atıcı ve doğru bir açıklamaydı bu! Çünkü boyu-boyuma, huyu-huyuma, yaradılışı-yaradılışıma uygundu ve en önemlisi o “Abi” demekte dirense de ben ona karşı boş değildim, dolu olmam ise sınırlarımı zorluyordu.

Zamanı gelecek ve gönlümdekini mutlaka deneyecektim, sonunda ölümüm yoktu, ya! Üstelik onun adına iddialıydım da; Benim dışımda; “Sen kimseyi sevemezsin(53)” demek geçiyordu içimden.

Eve döndüm, başımı yastığa koyar-koymaz, beynimdeki tüm düşünceleri azat ederek(54) uyku âlemine geçmiştim.

Birkaç gün sonra Şükrü abinin (Artık Gobitçi abi demek içimden gelmiyor, hatta böyle bir düşünce beni inkisara(55) yönlendiriyordu) Hatim Duası(56) ya da ne deniyorsa o duası varmışmış.

Ramazan da gelmek üzereydi. Bakkallarda, marketlerde Ramazan İmsakiyeleri dağıtılmaya başlanmıştı bile. Nazile abla, bu dua için gereğini yapmakta annesine yardımcı olması için Şükriye’ye iki gün izin vermişti, kendisi izin alarak.

Yine ben götürdüm Şükriye’yi kendi evlerine. Annem zaten Şükûfe ablanın evini mesken tutmuş, beni unutmuştu (galiba)! Galiba o duadan sonraki gün Pazar olacaktı.

“Pazar akşamı, ya da Pazartesi sabahı Nazile abla için almaya geleyim mi seni?”  dedim. Minnetle baktı yüzüme bir şey demeden. Anlamıştım;

“Tamam, Pazar akşamı gelir alırım seni!” dedim…

Pazar akşamı geldiğinde bir sürpriz bekliyordu beni. Annem, annesi ve o hazırdılar. Da; ellerinde ki bavul ve poşetler ne anlam taşıyordu anlamamış, anlayamamıştım.

Anlatmaya başladı annem, arabaya binip daha nefeslenmeden. Hem bu sefer Şükûfe teyzeyle onlar arkaya, Şükriye benim yanıma oturmuştu. Beynim bir şeylere kurguluydu ya menfaatime idi onun yanıma oturuşu.

Nefesini yakından duymanın benim için neler ifade ettiğini anlatmam zor, benim dışımdakilere. İçten pazarlıklı olabilir miydi annem? “Acaba…” diye başlayacak herhangi bir cümlenin bana yakışmayacağının bilincinde idim.

Dul annelerimiz birbirine destek olmaya, ayrılmamaya karar verip özellikle de; “Sen ayrı, ben ayrı, sen yalnız, ben yalnız, yakışmaz bu Ramazan bize ayrı-gayrı(57)!” deyip Ramazanı bizim evimizde karşılayıp bizim evimizde devam ettirmeye karar vermişler.

Hatta Bayramı bile. Ancak Şükriye araya girip “Babamın vefatından sonraki ilk bayram, ne deriz konu-komşuya çevremize!” deyip ikisini de ikna etmiş.

Behey şaşkın kız! Ele ne senin acından? Ev kapalı olsa ne olacak, açık olsa ne? Bir başka evde sensizliğin acısını yaşayan kişiyi düşünmek hiç mi aklından geçmezdi ki? Ramazan bu sene sırf bana gıcıklık olsun, onu bir gün daha az görebileyim diye yirmi dokuz gün olacaktı.

Çıksam gökyüzüne, hilâlin önüne geçip geciktirsem miydi ki bayramı? Bir gün gecikmeyle, kazancım ne olacaktı ki? Hiç! O benden ayrı olmayı kafasına koymuşsa olacak, olacaktı o kadar.

Tek umudum, bayramın üçüncü günü yalnız otağımıza gelecek olmasıydı. Malûm bayramın en geç üçüncü günlerinde büyüklerin elleri öpülmeye gidilirmiş(miş), nereden uyduruyorsam?

Eh! Bana; “Abi”, anneme; “Teyze”, Müzeyyen’in annesine; “Hanımım!” dediğine göre el öpmeğe gelirdi herhalde, değil mi canım? Bu arada yanlış anlaşılmasın, Müzeyyen’in babası, yani Nazile ablanın kocası vardı da, biz onu görmüş müydük, gördüysek de ne demiştik ona, hatırlamıyordum.

Ramazan başladı. Gerçekten hürmet edilecek on bir ayın sultanıydı o, benim de sultanımla (meselâ) beraber sahur ve iftar ettiğimiz günlerdi o günler. Akşamları Nazile abla yetişmiş oluyordu iftara, tutamıyor olsa da çevresine saygısı yüzünden vaktinde gelmeye özen gösteriyordu.

Sahura ise, Şükriye sessiz, bebeğin başına konulan megafon(58) mu, diyafon(58) mu ne denilen ve bir adedi de kendisine verilen dinleme aletiyle birlikte geliyor, sahur yemeğini alelacele yedikten sonra, dişlerini bile fırçalamıyor, bebeğinin evine dönüyordu…

1000 aydan daha hayırlı olduğu söylenen Kadir Gecesinde helva yapıp getirmişti kapımıza. Tabağı uzattığı anda, belki de imanla da aydınlanmış yüzü ve başörtüsü ile kırbacı eksik bir mahkûmun cezalandırıcısı gibi karşımdaydı.

Birbirimizin nefesini duyacak kadar yakınlaşmıştık birbirimize. “Kandilin mübarek olsun abi!” dedi. Elini tuttum, azıcık, biraz, annem gelinceye kadar. İkimiz de oruçluyduk, kalbimizde fesatlık(5) yoktu asla, içimizden herhangi bir cinsellik geçmediğini de biliyorduk böyle mübarek günlerde, ama oruçlarımızı sakatlama endişesini de yok sayamazdık, uzaklaştık birbirimizden..

Bayram geldi, Nazile ablalarla bayramlaştık ve annemin ısrarı ile onlara, yani Şükriye’lere gittik. Şimdi siz bu ısrarı annemin yaptığına inanmıyorsunuz, değil mi? Annem de bu kanaatte idi zaten.

“Ne zaman dedim, ne zaman söyledim?” ve benzer soruların ötesinde, “Bura nere, ora nere? Yoksa ‘Şükûfe hasta’ filân diye bir lâf duydun da benden mi saklıyorsun oğlum?” dedi.

İlâhi anne! Yanında yanan var, duymuyor, hissetmiyorsun da bana mı soruyorsun bu soruları bir de? Yıllardır çevrende bakıp, sözüm ona gördüklerin için teklifte bulunuyorsun da, neden yanında, yanı başında duran oğlunun yangınını görmüyordun ki?

Bayramlaştık tabii. “Abi!” dediğinde, kucaklamak bahanesiyle kulağına eğildim. Bu şansı iyi, çok iyi kullanmalı kendimi ona göstermeliydim;

“Bana ‘Abi’ deme bir daha!”

Gözlerini gözlerime dikti, büyümüş gözbebeklerine engel olmak istemiyor gibiydi. Başarmış mıydım, yoksa bana mı öyle gelmişti. İnsan görmek istediğini görür ya, sadece. O hadiste söylendiği üzere “Allah katında duadan daha şerefli bir şey yokmuş!(60)

Yoksa şereflenmiş miydim? “Kabul mü olmuştu?” onsuz gecelerimde, yalnızlıktan bunaldığım anlarda ettiğim dualar?

“Ana gibi yâr olmaz!” diyen düşünürün dediğine (ya da atasözüne) uygun olarak içimdeki yangını fark etmemesi mümkün müydü annemin? Onun düşüncesi varmış, sonunda başıma gelmesi için plânladığı, ağzımı şöyle bir bile aramadan.

Bir Cumartesi sabahı, ufak bir kamyonet birkaç parça eşyayla yanaştı kapımıza. İki gün izinli olan ve Naile ablasına; “Bu son!” diyen Şükriye’nin iznini de asansörde çocuğu ile çıkan abladan öğrenmiştim; “Şükriye iki gün izinli!”

Annem bize gelmeleri konusunda çok uğraşmış. Annemin ağzına pelesenk(61) ettiği bir deyiş vardı, başarı oranının azaldığı anlarda sıkça kullandığı. “Nuh!” demiş, “Peygamber” dememişler, beraberce, Şükriye ve annesi.

“O halde ölümü öpün!” deyince, yelkenleri suya indirip “Peki!” demişler. Annem de “deveye hendeği atlattırmanın(62) mutluluğunu yaşamış, duygularında. Konu-komşuya vermişler, gerekli olmayan her şeyi, hatıra değeri ve gerekli olanlar dışında.

Hem zaten beraber yaşamamızda bir sorun yoktu ki. Hani daha önce Nazile abla söylemişti ya, onun gibi bir şey yoktu, ya da olamazdı işte. Şükriye devamlı olarak Nazile ablasında kalıyordu. Bebek büyüyünce de Allah Kerimdi.

İşte tam bu satıra yakışan bir lâf dilimin ucuna kadar geldi, ama söylesem mi tereddüdünü yaşadım? Gene de cesur olup söylemeğe çalışayım. Resmiye sekizinci ayını yürüyordu, o daha da büyüyünceye kadar kamuoyu oluşturur, Şükriye’nin ağzından girip-burnundan çıkar, Şükriye’yi benim olmaya, eşim olmaya ikna ederim gibime geliyordu.

Baktım başarı oranım düşük, anneme söylerdim, annesine kaş-gözle işaret ederdim, ya da dizlerimin üstüne çöker, “Seni almama izin ver!” ya da “Benim olmaya ‘Evet!’ de!” diye yalvarırdım. Sanırım, bunu yaparsam bunun dünyada ilk defa denenmiş bir evlenme teklifi olacağından adım gibi emindim (meselâ, bir kere daha).

Sadece benim için anlamlı, onca anlamsız bakışlarımız oluyordu. Bir gün sabah işe gitmek üzereyken asansörde karşılaştık, biz bize. Resmiye kucağında ve kokusu ciğerlerimin en ucuna kadar ulaşıyordu.

Dayanamadım, öptüm onu yanağından sadece ve şiddetli bir tokat yedim yanağıma anide. Sanırım katlarda asansörü bekleyenler vardı ise mutlaka duymuşlardı o tokadın haşmetli(63) sesini.

“Çocuğun yanında ne yapıyorsun, deli misin sen A…”

O kelimeyi kullanmasın diye ikinci bir tokat yeme riskini göze alıp kapattım ağzını. Anlamıştı ve cümlesini bitirmek gereğini hissetmişti;

“Peki, senin dediğin gibi olsun Ragıp!”

Dünya benimdi artık. Hele bahçe katına inip de kimseyle karşılaşmamaktan dolayı ihya olmuştum(64). Şükriye;

“Rahmetli babam, senin için ‘İyi çocuk!’ demişti. Gerçekten iyi bir çocukmuşsun, asansörde yalnız yakaladığın, kucağında bir bebek olan bir genç kızı öpen bir çocuk! Eğer bu şekilde duygusuz davranan birine ne denildiğini bilseydim, o kelimeyi de sarf etmekten çekinmezdim, terbiyem engel olacak olsa da. ”

Sözlerin, kelimelerin sükût ettiği(65), tükendiği noktadaydım;

“Şey… Yani… Duygusuz deme bana. Aslında duygularıma hâkim olamadım, engel olamadım kendime. ‘Sapık!’ demek istedin, ama değilim. Sadece seven biriyim.”

“Diyorsun? Ama seven biri bunu sadece sevdiğinin elini tutmakla, ya da asansörde sıkıştırıp öpmekle ispat etmek gayretinde olmaz değil mi? Bir sürü şekilleri olsa gerek. Bilmiyorum, ama her ne olursa olsun, hemen öpmek gibi bir cinselliği belli etmek yerine, bir başka şeyler yapma, ya da söyleme gayretinde olsaydın keşke!”

Döndü ve gitti. Oysa açık açık çok şeyleri söylediğinin farkına varamayacak gibi bir başıma kalmıştım, hem ne yapacağını bilmezcesine, aptalcasına… Gibi değil, gerçekten.

Gün bitmek bilmedi, ama ben bittim galiba. Eve dönmek onun ellerini tekrar tutmak, onu ne kadar sevdiğimi yüzüne söylemek istiyordum. Kısıtlı cesaretim ise gözükmemeği öğütlüyordu bana.

Onun katında indim asansörden özellikle. İçimde ne varsa söylemek dileğindeydim. Artık kocaman da olsa Müzeyyen bebek uyuyordur diye kapıyı parmaklarımın ucuyla dokunarak tıklattım. Kapıdaki göz penceresi karardı ve sonra açıldı, hafifçe, hem aralık;

“Ne istiyorsun?” Ya da; “Ne var?” anlamında soran bakışlarıyla ne diyeceğimi şaşırttı bana. Elimle sadece bir işareti yaparken çıkmadı sesim.

“Rahmetli babam; ‘İyi çocuk!’ demişti senin için, daha önce de söylediğim gibi. Annen doğal olarak evlâdı olduğun için aynı sözü söyledi. Anlayamadığım şey; asansörde fırsat bulduğunda beni sıkıştırıp öpecek kadar “İyi çocuk(!)” olduğunu annemin ve Nazile ablamın da söylemesi, hem defalarca. Demek ki ya ben iyinin ne olduğunu bilmiyorum, ya da sen anlatamadın kendini bana iyice. Elinle yaptığın bir işaretinin anlamını da çözebilmiş değilim hem şu anda.”

Tüm bu sözleri kurulu bir ses düzeni, ya da ezberlenmiş bir şiir gibi kapı önünde, ben dışarıda, o içeride iken söylemişti Şükriye. Ben de elimle bir diye işaret ederken ne demek istediğimi unutmuştum ve inanılması zor gibi gelebilir ama “Hazır ol!” komutu almışçasına dinlemiştim.

“İzin ver bir dakika, oturayım!”

“Ha? Demek istediğin o demek? Bebek uyuyor. Ablamın işleri çokmuş, mesaiye kalacakmış bugün, şu anda duvardaki saat; 18.17’yi gösteriyor ve sahip olduğun sürenin yirmi saniyesi de geçti bile.”

Pabuçlarımı çıkarmamla salonun kanepesine ulaşıp oturmam arasında beş saniye ya geçmiş, ya da zaman durmuştu işte. Yaklaşık otuz saniyeye sığdırmalıydım tüm söylemek, ya da yaşamak istediklerimi. Çünkü “Aşkını saklamıştım bir sır gibi(66), geceleri rüyamda ismini sayıklamıştım”, asansördeki taciz olayını da kendime hâkim olamayıp duygularımın belirtisi gibi sunmamı da, kendimi anlatmak isteyişimi de unutmam en iyisi idi.

Yanıma oturduğunda tüm söylemek istediklerimi unuttururcasına dudaklarıma dokundu, dudaklarıyla. Gerçekten bu sadece bir dokunuştu, öpmek değil, hem asla değil.

“Süren bitti!” dedi.

“Uzatmak mümkün değil mi?”

“O; senin elinde!”

“Bir ömür boyu!”

“Tabii ki!”

Sanırım kimse, kimseye böyle evlenme teklif etmemişti.

Ben de dudaklarına değdirdim dudaklarımı, ömür boyu dilekleriyle…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gobit: Baget de denilebilecek pideye benzer, özel bir ekmek içine haşlanmış yumurta, kıyılmış yeşil soğan ve baharat konularak yenilmesi sağlanan, bir bakıma “fast food”  tipi yiyecek (simit gibi meselâ). Bunu satana da “Gobitçi” denilmesinden daha doğal bir şey yoktur, gibime gelir.

(**) Zorunlu Emeklilik (65 Yaş); 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununa göre zorunlu yaş haddinden emeklilikte 65 yaş tarihinin tamamlandığı tarih esas alınmaktadır.

(**) Olayı yaşayan, anlatan Ragıp’ın bir kısım yanlışlıkları gözlerden kaçmamış olsa gerek. Örneğin; Hatim Duası; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirmekten sonra okunan duadır. Ölü için okunan dua değildir. Kur’an’da buna ait herhangi bir ayet olmayıp, peygamberimize atfedilen bir kısım hadisler vardır. Bence en iyisi ölüyü rahmetle anmak, kusur ve günahları için Allah’tan affedilmesini dilemek, yalvarmak ve mümkünse Yasin okumak olmalı. Mevlit adlı Süleyman Çelebi’ye ait şiirin yararının ne olduğu ise merak konusudur.

Keza; Ragıp’ın megafon, diyafon ve bebek telsizi konularında bilgi sahibi olmamasını hoş görmeli diye düşünürüm.

İhya Olmak ise; Daha iyi duruma gelmek, hatta mutluğa kavuşmak anlamındadır ki, bence (kişisel görüşüm olarak!) öyküde belki de tasavvur edilecek bir durum gibi görülmemektedir.

(1) İsyankâr; Başkaldırıcı, başkaldıran, isyan eden, isyancı, asi.

(2) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(3) Söylediğim kişi aslında öz annem. Babam, anneme göre on altı yaş büyüktü ve rahmetli annemden sonra yirmi bir yıl daha yaşadı, bazen kendi başına, çok zaman bizlerle. Ölen babammış gibi öyküyü rahmetli babama göre kurguladım. Ayrıca, belki hiç gereği yok, ama Efendibaba dediğim (annem tarafından) dedemi de 63 yaşında 1 dakika içinde kalp krizinden yitirmiştik.

(4) İpotek; Bir borcun ödeneceğine güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işlenen kayıt.

(5) Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.

(6) Pürüz; Bir işte, bir konuda ortaya çıkan engel, güçlük. Bir şeyin düzgünlüğünü bozacak kabarcık, çıkıntı, gedik ya da kusur.

(7) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.

(8) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(9) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(10) Tefeci; Darda kalanlara çok yüksek faizle el altından ödünç para veren kimse.

(11) Velhasılım Kelâm; Kısacası.

(12) Kelâm; Söz. Söyleyiş biçimi. Söyleme.

(13) Tekmil Almak; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesinin karşılığı.

(14) Bizzat; Kendi, kendisi, şahsen.

(15) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey

(16) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)

(17) Çeşni; Tadımlık. Hoşa giden tat, lezzet.

(18) Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

(19) Çarçur Olmak (Etmek); Boş yere harcamak.

(20) Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.

Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

(21) Lâflamak; Dereden tepeden konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek.

(22) Melil Melil (Melül Melül) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.

(23) Lâfla Peynir Gemisi Yürütmeye Çalışmak; Herhangi bir vaatle yapılması gereken işin gerçekleşmeme işi yapamama durumu.

(24) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(25) Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.

(26) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

 (27) Salaş; Aslı sebze-meyve satmak için kurulu eğreti, derme-çatma, dükkân ya da baraka. Bu şekilde Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış çok kötü görünen evlere de böyle denilmekte.

(28) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(29) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(30) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

(31) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.

(32) Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.

(33) Egoistçe;  Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâmlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.

Egoist; Bencil. Öncelikle ve yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâm, egoizm ve bencillik öğretisine inanan. Kendisiyle ilgili sürekli bir takım özelliklerinden bahseden birey.

(34) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(35) Avam Tabir; Genel Anlatım. Halkın anlayacağı bir deyiş. Herkesin anlayabileceği bir terim.

(36) Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

(37) Naz Niyaz; Naz; yapmacık, suni hareketler, işve, cilve vb. gibi hareketler. Niyaz ise; kulun yalvarma ve dilemesi, ihtiyacını Tanrı’ya belirtmesi anlamında olup, Naz niyaz; Hem kişisel becerisini hem de Tanrı’yı istekleri yönünde karşısındakine empoze etmek (dayatmak) anlamında yorumlanabilir.

(38) Adapte Olmak; Uymak.

(39) Kuş Kanadıyla Gidip Gelmek; En hızlı bir biçimde gidip dönmek.

(40) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(41) Rayiç; Bir malın satış değeri. Bir mülkün piyasa koşullarındaki alım-satım değeri.

(42) Ya Herrü, Ya Merrü:  Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.

(43) Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

(44) Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(45) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

(46) Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın Kitabe- Seng-i Mezar isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”

(47) Seninle buluşmamız ne kadar güç olsa da… diye başlayan şarkının Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi Bilge ÖZGEN’e ait olup eser; Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(48) Acun; Evren, dünya.

(49) Mahkeme İlâmı; Bir dava ile ilgili olarak mahkemenin aldığı kararı bildiren resmi yazı.

(50) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi. Genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.

(51) Kutupta yaz gibi… diye başlayan en iyi yorumu (bence) Zeki MÜREN’in yaptığı, Güftesi; Aşkın TUNA’ya, Bestesi; Halil KARADUMAN’a ait Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(52) Zehir Zemberek; Son derecede acı, ağır ve sert biçimde. Konusunda uzman kişiler topluluğu.

(53) Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… diye başlayan Güftesi; Doğan IŞIKSAÇAN’a, Bestesi; Kâmuran TAŞKIN’ a ait Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(54) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.

(55) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

(56) Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirmekten sonra okunan duadır. Ölü için okunan dua değildir. Öyküyü anlatan Ragıp’ın hatası olarak kabul edilmelidir.

Hatim Duası; Hatim indirdikten sonra okunan dua.

Hatim; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirme. Sona erdirme, bitirme.

(57)  Ayrı Gayrı; İnsan ilişkilerinde resmiyeti anlatan bir sözcük.

(58) Megafon; Sesi büyütüp, yükseltip uzaklara ileten koni biçiminde bir aygıt.

Diyafon (Diafon); İş yerlerinde, apartmanlarda, taksi duraklarında kısa süreli karşılıklı konuşmayı sağlayan alet. Aslına bu aletlerle bebek telsizini karıştırmamak Ragıp için herhalde iyi olurdu.

(59) Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

(60) 60Allah katında duadan şerefli bir şey yoktur. Hazreti Muhammed’e sıvanan bir hadis.

(61) Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

(62) Deveye Hendek Atlattırmak; Birisine yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak anlamında bir deyim.

(63) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.

(64) İhya Olmak; Daha iyi duruma gelmek, mutluluğa ulaşmak.

(65) Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik.

(66) Gündüzüm seninle, gecem seninle… Güfte ve Bestesi;  Erol SAYAN’a ait olan Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri. “Aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım” sözü vardır.