O içinde para olmayan çanta gibi heybeyi(1) ben bulmayacaktım. Şairin dizelerindeki gibi, “Benden ayrılmasın, benim olarak kalsın!” düşüncesiyle “Kanatlarını kopardığım(2)” adı yerine çok zaman “Cancan! Boncuk! Canikom! Hedefim!” dediğim, unutmamın da yeniden aynı dünyada yaşamamın da mümkün olamayacağı Melek’le karşılaşmayacaktım.

Böylece omzuma tonlarca yük binmeyecek ve dermansız kalmayacaktım. Özeleştiri yapmam gerekirse, ayrılığın tüm sebebi ben olmama rağmen.

 “Lânet olsun(3)!” demek en kolay, çaresizlerin en çok kullandığı bir söz, en kolay, en çabuk kurtuluş yoluydu; “Lânet olsun!”

Şunu da belirtmem gerek ki; Kur’an’da, takılan isimler için; “Alaya alınmaması, kötü isimlerle çağrılmaması” emredilmektedir(4)! Benim sevdiğime inandığıma taktığım isimler tertemizdi. Bir insanın yakın gördüğü, yakınlığını hissettiği birine kötü lâkap takması mümkün müdür ki?

Klâsik(1) sözler vardır hani; en önemlisi bir yuva kurulurken Allah’a verilen söz gibi; “Allah’ın emri, peygamberin kavli…” diye başlayan, karşılığı “Gençler birbirlerini görmüşler, beğenmişler, sevmişler… Eh! Bize de ‘He!’ demek düşer!”  gibi.

Biz böylesine bir olayı, mizanseni(1), yaşam şeklini her ne denirse o şekli yaşamamıştık Burcu ile! Diyelim ki; “Görücü Usulü(5)” ama farklıdan öte farklı; bana sorulmadan, fikrim alınmadan, ben askerlik görevimi henüz bitirememiş olduğumdan kıza da sadece fotoğrafım gösterilerek işlem sonuçlandırılmıştı!

Türkçemize kayıtlanacak yeni bir Evlenme Sistemi olsa gerekti bizim beraberliğimizin başlangıcı, sağlam ve istisnai(1) bilgilerle donatılmış olarak; “Fotoğraftan Görücü Usulü(5)gibi.

Öykümüz enteresan, meselâ değil, gerçekten şöyle, annem otobüste karşılaşmış Burcu ile;

“Kimsin, kimlerdensin hanım kızım?.. Aaa! Soyadlarınız aynı! Bizim Ahmet’lerin torunu musun sen?... Aaa! Üstüme iyilik, sağlık… (6)

İçinden; “Oldu bu iş! Gökte ararken yerde buldum(3)!” demiş, benim için, benim adıma, dediğim gibi soru-cevap şeklinde bile bir iletişim söz konusu olmaksızın!

İki aile arasında gitmeler, gelmeler, aileler birbirini görüp, sevip beğenmişler, benim haberim yok, Burcu pek gönüllü değil!” ama aileler “He!” demişler aralarında, bizim için, bizim adımıza.

Askerden döndüğümde; “Sadece at ve dörtnal değil, atın dayanıp döşenmiş tavlası(1), yemi-suyu bile özet ve özel olarak hazırdı. İki tarafın da ne aceleleri vardıysa? Kızcağız genç, güzel evde kalma sorunu yaşamayacak bir insandı. Üstelik asker dönüşü doğal olarak işsiz olduğum da ayan-beyan(3) belliydi, o da kız tarafının babasının fabrikasında çalışmam şeklinde hazırdı!

Ancak daha ilk karşılaşmamızda kızda kuzeyin, haşin, soğuk ötesi dondurucu rüzgârları ile onun benden uzak duruşu, sessizliğin karşısındakinin (yani benim) aşağılanmak(3) eşliğinde yırtılması;

“Biz evlenecekmişiz yahu!”

Düğün-dernek, gelinlik-damatlık, takılar; “Hayırlı olsun! Bir yastıkta kocayın!” dilekleri hepsi zengin olarak beni satın almışlar gibi sahiplenen kız tarafına aitti.

Gelin Hanım ailesi varlıklı olmasına rağmen üniversite mezunu olduğundan, lisede belki de hatır-gönülle görevli ve kendince idealist(1) bir öğretmendi. Ancak öğrendiğim kadarıyla; hart-hurt(3) şeklinde, katı kurallarla, bağırıp-çağırıp sıfır rakamıyla donanımlı öğretmenlik yaptığını (affetsin lütfen, bence ve inanmamam gerektiği halde duyumuma göre) zanneden genç bir öğretmendi.

Ufacık da olsa bir parantez açıp bir şeyler söylemek gerekirse; öğrencilere karşı öğretme tavrını bir kenara bırakıp, dileklerini değil, istek, emir ve yasaklarını sıralamıştı, daha ilk derslere girdiğinde.

Bir bakıma tavrını; “Ben sizin öğretmenizim! Ben ne dersem, o olur!” şeklinde belli etmişti (affedilmem dileğiyle tekrar ediyorum, duyumuma göre) parantezi kapatmak en iyisi.

Ailelerimiz bizi her ihtimale karşı tanışmamız için bir odaya iteklemişlerdi, Burcu hazır ve hazırlıklıydı. Masanın bir tarafına oturdu, benim de karşısına oturmamı işaretleyerek, koynundan çıkardığı kâğıttan faydalanarak söylemek istediklerini sıralamaya başladı;

“Ailelerimiz istediler, biz de çaresizlikle kabullendik. Ne sen beni biliyor, ilgi duyuyor, seviyorsun, ne de ben seni. Bilmen gereken ilk konu ben görevine bağlı bir öğretmenim…”

“Evet! Üniversite mezunu, olağandan öte güzel, varlıklı, genç bir kız…

Ve senin beni niye reddetmediğine akıl erdiremeyen benim…”

“İznin olursa, kesmesen de devam etmeye çalışsam? Benim önemle üzerinde durmam gereken iki konu var. Evleneceğiz, karın olacağım. Kocam olarak görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan bir kadın olmaya çalışacağım. Ancak öyle zırt-pırt(6) değil, uygun olan zamanlarımda. Öyle çocuk falan da doğurmam, tedbirini sen alacaksın…”

Durakladı…

Bunun eklentileri için olacağını aklımdan geçirmem mümkün değildi. Dilediği gibi ve kadar, vakitli-vakitsiz, kural içi, ya da dışı ailesini ziyarete gitmesine ses çıkarmayacaktım, haber verip vermemesi şart değildi. Arkadaşları kendisini herhangi bir nedenle ziyarete geldiklerinde, eğer istemişse; “Kapı dışarı!” modunda bir dileğe karşı koymayı bilmeksizin uyacaktım.

Babasının adına aldığı ve her daim kendinde olan araba, herhangi bir istekte bulunma hakkı bile bulunmaksızın kendinde kalmaya devam edecekti, herhangi bir acil durum yaratılması, olması söz konusu olmayacaktı.

Her ne nedenle olursa olsun, eve geç geldiğinde, ya da gelemediğinde asla ve kat’a(1) sorgulamayacaktım. Zaten her gün yemek yapamama gibi özel bir kusuru olacaktı. Öyle günlerde mutlaka tedbirimi alacaktım. Bedavaya gitmiş görünse de satın alınmış bir kocadan, yani soğan erkeğinden(6) istenen davranışlar, “Mutlak bir beklenti” olmak gerekirdi…

Başka olumsuzluklar? Artılar; bir plân dâhilinde, hazırlanacak bir çizelgeye göre, eğer toplantı-moplantı gibi bir zorunluluk çıkmazsa; hanımefendinin sinema, tiyatro, yemek, tatil dilekleri itirazsız olarak ve mutlaka karşılanacaktı.

Diğer bir kısmı? Beynimin hafıza bölümü belirtilenlerin hepsini almak için yetersizdi! Gene de kişi tedbir almasını bilmeliydi; tedbir kendindeyse, takdiri de, tedbiri de düşünmek gerekliydi. Ne denmişti? Tedbir benden, senden, ondan, takdir ve gereği sadece Allah’tan!

Düğün dernek…

Evet! Düğünde talimatlarını yağdırdıktan sonra bir daha sıra gelmemişti bana dans için. Nüfus öylesine kalabalıktı ki düğünde, kız tarafı olarak. Annem, babam ve yanlarına sığıştırılmış diğer misafir komşu kişilerle kapıya yakın bir masada idiler.

Dikkatimi çeken, dayısının ve halasının oğullarının sayısının çok olmasıydı ve dans et, et, say, say bitmiyorlardı. Eh! Bir de araya birkaç öğretmen arkadaşının kocaları girince gecenin bitmek bilmemesinin sakıncası yoktu. Ancak ne oluyordu bana, daha şimdiden, ortada fol yok(6) modunda evlenmeden önce onu kıskanmaya mı başlamıştım?

Evliliğimizde ilk handikap(1) evveliyatından utanarak bahsetmem gereken ilk gecemiz ve ertesi balayı maceramızdı.

“Kirliyim, bu gece sen yalnız başına kanepede sabahlan! Sonrası sonra işte!”

Bir edebiyatçı olarak gayet makul ve mantıklı(6) ve veciz(10) bir şekilde bir kadının yaşamının gerçeğini, Regl(1) mantığını bir bilmeyene anlatmıştı!

Ertesi günlerde yaşamam gerekeni, yaşayacağım gerçeği bilmem mümkün değildi, hatta benim gibi herkesin hayalinden bile geçiremeyeceği bir balayı gerçeğini yaşayacağımı tahmin bile etmem zordu.

Bizim için değil, ailece, hatta yavan kalır, sülâlece balayına çıkmıştık ve denize sınırı olan bir otelin bir katı sadece bizler için ayrılmıştı; bizden sadece; ben ve karım olarak! Balayların böyle yapıldığını bilemediğim için(!) hayret etme imkân ve hakkımı kullanmamış, daha doğru bir ifade ile kullanamamıştım. Teferruata girmeyeyim.

Atalarımız zamanlarında “Bir demişler, ama pir demişler(3); ‘Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin!’ Mademki ailelerin kararıyla, gereken hiçbir şeye değer vermeksizin zoraki olarak, sanki meraklıymışsın gibi bu gelin denen adayla “Evlenmek” denen bu haltı yedin(3), o zaman hapırsan da, köpürsen de(6)

Olumsuzluklar ertesinde, birde olumlu yönlere bakmamın gereğini sergilemeliyim. Burcu ile sözleşmemizin tescillenmesi, yani nikâh, düğün-dernek, balayı(!) ertesinde hemen işe başlamam mümkün olmuştu, yani ne anlamdaysa…

Daha önce de dediğim gibi mal varlığı içinde yüzen zengin kayınpederim artık patronumdu. İşim vardı, ama yoktu. Elim kıçımda(3), boş gezenin boş kalfası(6), bahçede bostan yan gel yat(6) Bora, gözleri elecekte-delecekte(3) bir işin tek sorumlusuydum!

Kimler iyi, kimler maaşına zam, işine son şeklinde çalışıyor? Bu konuda rapor verecektim, gerekirse her gün. Bazı-bazen gece vardiyalarına da kalacaktım. Lâmı-cimi yok(6), patronun maşası, düpedüz ispiyoncusu(1) olacaktım. “He!” dedim, ama kesinlikle böyle bir görevi yüklenemezdim. Böyle bir insan olmak naturama(1) ters ve asla mümkün değildi. Bunun için gündüz bir-iki dolaşmanın sonrasında, insan sarrafı olmadığım(6) halde, gözüme kestirdiğim ustabaşılarından birine samimi bir tavırla yaklaştım;

“Biliyorsun hemşerim (neyi biliyordu ve neden-nereden hemşeri idi?)! Patronun damadıyım. Bana ispiyonculuk görevi verdi. Cık! Çık! Jık! Cıg! Hay Allah! N’apcakmışım, kim çalışıyor, kim kaytarıyor(3), kim iyi çalışıyor? Kim mükâfatlandırılacak, kimin maaşına zam, işine son?..

Böyle bir şeyi benden nasıl bekler ki? Gene de görevimi yapmam gerek, değil mi? Neyse! Ben bir kahve içip geleyim. Görev gecikmiyor ya! Yaparız bakalım yavaş yavaş!”

Söz, patron hariç tüm birimlere anında ulaşmıştı, it, ite, itkuyruğuna buyurur, örneği.

Karıma gece vardiyaları için haber vermeme gerek yoktu, o, benim de adım gibi bildiğim şekilde nasıl olsa bilir ve annesiyle kucaklaşmaya yönelirdi, günahına giremem, gece vardiyalarının sırf Burcu için babası tarafından ayarlandığı konusunda inanılmaz bir sabit fikrim(6), ya da şöyle düzeltmeye çalışayım; içimde tuhaf bir his vardı.

Bu üstelik benim için bilinmeyen bir konu da değildi. “Seni rahatsız etmemek düşüncesiyle” başlayan bir cümle ile filâncayla münakaşa, falancayla zıtlaşma, Öğretmenler Kurulu, Okul Aile Birliği Toplantıları, falan Özel Gün Toplantısı, filân bayram hazırlığı şeklinde öylesine sık gündemde olurdu ki benim gece vardiyası nöbetim.

Ayrıca nişan, nikâh, düğün gibi sosyal etkinlikler için de yalnız veya ailesiyle gitmek gibi güzel ve hoş bir âdetinden(1) de bahsetmek zor olmasa gerekti, hep de benim yaşadığım, yaşamam gereken gece vardiyası günlerine rastlayan.

Olayların tümünü zavallı bir damat olarak bu kadar basite indirgemem(3) uygun değil. Çünkü nikâhta Burcu; “Evet!” deyip Nikâh Cüzdanını göğsüne (sutyenine) saklayınca, ilk dans sırasında öncesinde söylediklerini bir hafız gibi, ince eleyip sık dokuyarak(3) ezber gibi tekrarlarcasına sıralamıştı yeniden, sadece ufak ötesi büyük bir eklentiyle.

Bu; önceki şifahi sözleşmemize ek olarak “Tak-Şak(7)!” görüntüsünde(!) başka bir taahhütname olarak şöyleydi, Burcu’ya zahmet olmaması niteliğinde.

Ayşe yazılı sınavları için müsvedde olarak sorular hazırlayacaktı; D (Doğru)-Y (Yanlış), ya da E (Evet)-H (Hayır) şeklinde, dört ayrı sınıfı olduğu için, soruların yerleri değiştirilmiş olarak dört ayrı bir şekilde, aynı A-4 boyutunda.

Bu günkü sisteme göre kaçıncı sınıf olabilir, bilmiyorum, ama dünlerdeki Lise ikinci ve son sınıflar olsa gerekti.

Hemen eklemeliyim ki; bu ödevi verirken “Lütfen!” demeyi unutsa da aşağılamayı ihmal etmemişti;

“Her ne kadar lise mezunuysan da, büyüklerim, lisedeyken edebiyat bölümünde başarılı olduğunu, anlatmışlardı bana. Gene de bilmen gerekli değil, ama merak edersen neyin ne olduğunu sana anlatma gayretinde olurum.”

Bilgisayarda soruları hazırlayıp, dörderden sekiz ayrı çıktı hazırlardım, kontrol edip, gereken yerler için düzeltme yapıp onaylardı. Öyle ya; Betül (keçi), Betûl (bakire) demekti(8). Farkı benim ilerlemiş(!) bu yaşlarımda bilmem mümkün değildi.

Düzeltme sonunda yeniden hazırlar, hangi vakit olursa olsun Kırtasiyeci Faruk Amcadan anahtarı alır, Öğretmen Hanım için soruları öğrenci adedi kadar çoğaltırdım.

Biter miydi? I-ıh! “Oh!” deme hakkım kısıtlıydı. Burcu ayaklarını uzatarak dinlenmeliydi ki ben de rahatlamalıydım.

Burcu orijinal metinlerin yalnızca birinde doğru ve yanlışları işaretlerdi. Diğer metinlerdeki doğru ve yanlışların bulunmaları benim ferasetimin(1) eseriydi. Bazen gıcıklık(1) modunda kendi kendime, içimden ve onun arkasından söylenirdim; “Acaba diğerlerinde yanlış bir işaretlemeden çekiniyor olabilir miydi?”

İşlemi her bir kâğıt için ayrı şablonlar hazırlayarak tamamlamaya çalışırdım. Şu kadar; D, bölü şu kadar; Y şeklinde. D-Y sonuçlarına göre değerlendirme tamamen kendine aitti öğretmen eşimin. Bana zahmet olmasın diye not defterine kaydetmek de ona aitti.

“Burcu! Cimrilik etme, şu notları biraz yükselt yahu! Vatan, millet, Sakarya… Hepsi bizim çocuklarımız…”

Sözlerim yavan olarak havada asılı kalırdı(3).

İfade, kompozisyon şeklinde yazılı yoklama ve ödevler için edebiyat konusunda zayıflamış kıt bilgim, yeteneksizliğim nedeniyle yapabileceğim bir şey yoktu.

Bazen insanın elinde değildir; peşi peşine, üstü üstüne, sıra sıra, ardı ardına gelir musibetler(1), felâketler, kötülükler, hem hissettirmeden, bazı bazen gözüne sokar gibi…

En gelişmiş, zekâsı, aklı yerinde olan, hisseden varlık insan…

Ve Tanrı tüm olumsuzlukları insanüstüne yükler. İnsan olarak vasıflandırdığımız varlıklardan biri benim, diğeri Allah’ın “Yürü ya kulum!” dediği, yürümesini çok iyi bilen, karşısındakini bir karınca gibi görüp ezecek şekilde kahırlanan Burcu idi.

Akıl erdiremediğim konu; karı-koca olmak dışında hiçbir tamamlayıcısı olmayan, her yönüyle eksik bir evliliği sürdürmek Tanrı buyruğu muydu, yoksa ilerleyen zamanda hiçbir şeyden haberi olmayan, ancak evliliğin devamını isteyen büyüklerin kararı mı?

Böyle günler sıkış-tepiş(6) oluşlarına aldırmaksızın arka arkaya geliyordu, bazen sıra-seki dinlemeksizin(3).

Bir gün arkadaşlarımdan duyduğum bir fıkra hoşuma gitmiş ve espri niteliğinde eşime uygulayayım diye düşünmüştüm. Aynı etkiyi limoni tavırlı(6), asık suratlı(6) karımda da görebilecek miydim bakayım?

Nadiren evimize beraber döndüğümüz bir gün kapımızın önünde, arkasına geçip, gözlerini kapattım, daha tek söz bile etmeden esprinin içine etmek, kaçımımı kırmak(3) istercesine sordu;

“Ellerin temiz, değil mi?”

Hevesim yok olmuş(3) gibiydi, netice itibariyle bir yıla yakın bir zamanı birlikte yaşamıştık, duygusuzca olsa da, böyle bir espriyi yapmak için hakkım var gibime gelmişti, üstelik asık suratı, monoton bakışlarıyla karım bana sabırlı olmayı öğretmişti. Ben de o sabırla cevapladım;

“Evet! Sormak istediğim soru şu; ‘Ben kimim?’ Bilirsen seni yemeğe götüreceğim!”

“Napolyon, Mehmet Akif, Yaşar Kemal…”

“Amma da bildin ha! Hadi üstüne bir şeyler al da…”

“İşin-gücün şarlatanlık(1), zıpçıktılık(1), zevzeklik(1), şoparlık(1), sapıklık…

Bu kadın yorgun mu, argın(6) mı, eve yazılı, ev ödevi kâğıtları getirdi mi, işi-gücü var mı, düşünmek yok!”

“Bir saniye Burcu! Sözlerini günler geçtikçe ağırlaştırıyorsun. Bunu hak etmiyorum, senin de hakkın yok. Bir yıla yakın zamandır ne dediysen yaptım ve olmadı mı? Arkadaşım fıkrayı ‘Öpmek’ olarak anlatmıştı. Ben seninle ‘Yemek’ olarak üleşmek istemiştim. Ağzımın payını aldım(3), teşekkür ederim.”

Sinirlenmiştim. Ilık bir duş bana iyi gelecek, kanaatindeydim. Yarı soyunuk, pijama ve iç çamaşırlarımı alıp duşa girdim, yemeği, vaktin erken olmasını dikkate almaksızın.

Ve bir bakıma küserek yattım. Çünkü tamamen sessizliği yaşadığımız ortamda “Özür dilememe!” sessizliği vardı.

Hani bazı varlıklar vardır, kötülükleri için geceleri sahiplenen; vampirler, vampir yarasalar, sivrisinekler, hortlaklar, cinler, çakallar, vaşaklar…

Ve de aklıma gelemeyenler…

Gündüzler onlar için karanlıktır. Burcu’nun bu varlıkların tamamından, tamamen tersi bir yaşam sürdüğünü, yaşadığını ve yaşattığını iddia ederken zorlanmayacağım inancındayım.

Sabahın kör vaktinden, akşamın geç vakitlerine kadar hiddetli, şiddetli, aşağılayan, somurtan, asık suratlı, bağıran, çağıran Burcu yatağa girer girmez değişik sevecen, munis(1), seven, sevgiye değer veren, sevgisini esirgemeyen ve şefkatli oluyordu. Üstüm açık kalmışsa örten, sarıp sarmalayan, kucaklayan ve ona ihtiyacım olduğunu bilip anlayarak öpen, koklayan, sırtını asla dönmeyen bir varlık oluyordu.

Ben de öküz vasıflı bir hanzo(1) değildim, bana göre. Sevildiğini zannedip de o anda, anne ve babası ile birlikte yaşayan iki erkek kardeş nedeniyle olgunlaşamayan karıma istediklerinin tümünü sunmak için, kısaca; kendimi asla karımdan esirgemiyordum. “Hayat bayram olsa…(9)demiş sanatkâr, “Keşke hep gecelerde yaşasaydık!” diyesim gelir!

Yine böyle nadiren el ele tutuşmadan, göz göze gelmeksizin evimizde sözüm ona sohbet ettiğimiz bir akşamüstüydü.

Evliliğimizin birinci senesi hayhuylarla(1), bir bakıma yarı yarıya diyeceğim bir şekilde sona ermek üzereydi. Yarı yarıya? Anlamı şu; karım kendi ifadesi ile çok çalışıp çok da yorulan bir öğretmendi. Genelde; failâtun(10), cinas(10), kinaye(10), redif(10), teşbih(10), istiare(10), mecaz(10) vs. vs. artı hır-gür(6), surat asma(6) konularında uzman bir düşünür olduğundan yaz tatilini hak ediyordu.

“Ne dersin, ikinci balayımızı Avrupalarda bir yerlerde yapalım mı?”

“Birincisi gibi, gene sülâlece mi?”

“Onların bizi ne engellemeleri, bize ne zararları olur ki?”

“O halde son sözüm; sen ikinci balayına da sülâlenle git, bensiz!”

Kıyamet kopar(3) sanıyordum, suskunluk egemen oldu, mutlu oldum…

İnsanlar gün gün yaşıyorlar, çok zaman bölük pörçük(6), bazen akılda iz bırakmayan, bazen hafızaya yerleşip unutulamayan.

Her konuda kızına ve benim maaşıma cömert olan patron baba, bana karşı cimrilik hakkını kullanmış; “Bir eve bir araba yeter!” deyip, fabrikadaki boş, eski pikaplardan birini bana vermeyi aklına getirmek değil, düşünmemişti bile. Kendinin kaç arabasının olduğu ise beni ilgilendiremezdi, sormak da haddime değil…

Bu vesileyle hemen söylemem gerek ki evin bütün giderleri yanında her zaman değilse de çok zaman karımın arabasının benzin ve sair giderlerini de ben maaşımdan karşılıyordum. Nedeni; Burcu’nun inkâr edilemeyecek üstün vasıflarından biri olarak maaşının tamamını belirlenecek çocuklara burs olarak verilmek üzere dokunmaksızın Okul Aile Birliğine bağışlamış olmasıydı.

Mesai günlerimden birinin sonlarına doğru havada hissedilir bir miskinlik(1), bir sinsilik(1) gizliydi. Mademki patron vekili görünümlü, boş gezenin boş kalfasıydım, ağır yağmur damlalarına esir olup, sudan çıkmış sıçan haline dönme(3) ihtimaline karşın erkenden evime yönelmek için birilerine haber vermeme gerek kalmaksızın otobüse yetişmeliydim.

Gecikmiştim. Üstelik Belediye Otobüsünün beni evimin kapısına kadar bırakma mecburiyeti de yoktu.

Caddeden geçen araçların zifoslu sularından kendimi esirgemek, sıçan olma hakkımı en az seviyede tutmak için, yağmurda ıslanmaktan çekinmeksizin, kenarlardan-köşelerden, pabuçlarıma dolan sulara aldırmaksızın yürürken duyduğum korna sesi beni umutlandırdı birkaç saniye için; karımın arabasının korna sesiydi ve karımdı araç içindeki.

Suratı asık, asabi görüntülü, hiddetli, şiddetli, artık başka hangi sıfatları hak ediyorsa ve fakat beni büzülmüş görünce arabasına alan muhterem bir insan, sevgili bir eş.

Kızgın, küskün, hüzünlü, hatta (hak etmemiş olsam da) herhangi bir nedenle bana küsmüş ve dahi bana mecbur gibi görünmüş olsa da kendini bir eş olarak sevdiğimi biliyordu karım.

Kime ait olduğunu bilemediğim dizeler yerleşti dudaklarıma, sesli;

Bulutlar bile bırakıyorken / Kendilerini ağırlaştıran yağmurları / Sen hüzünleri, öfkeleri, korkuları neden tutuyorsun ki / Bırak kendini yağmura / Bir melodi dinler gibi… / Dans et / Yıka bütün duygularını / Yaşamı iliklerine kadar hisset!”

Ve dizeler ertesinde kulaklarıma erişti karımın sözleri;

“Zaten başım ılık…”

“Anlamadım?”

“Başım ağrıyor gibi hissediyorum, ama aslında ağrımıyor gibi yani. Ya Tufan (ilk kez küçük ismimi hatırlamıştı!) geri zekâlı mısın(6) sen, neden anlamıyorsun ki? Bir kırıklık var üzerimde, bıkkınca, ama bıkkınlığı sanki ertelenmiş gibi…”

Eee! Ben geri zekâlıyım ya, bu kadar edebi şekilde süslenip düzenlenmiş bir cümleyi anında hazmetmem(3) mümkün müydü ki?

“Sen, anneni özlemişsin, belki haberi de vardır, o da seni özlemiştir mutlaka, seni bekliyordur muhtemelen, ne dersin?” dediğimde, abartmış olsam da; “Haklısın!” demiş, beni silkelercesine gibi evin önüne atmıştı!

Arabasının sesi bile yoktu, sözünün bitiminde. Yaşamımızı belki de Kur’an’daki bir ayetten(11) etkilenmiş olarak asla bir saniye bile geriye sarmam mümkün değildi, hele ki bir saniye bile ilerlemem de ne hakkım, ne de mümkün değildi.

O nedenle de “Keşke” demek geçmedi içimden. Ancak eksikleri de mutlaka tamamlamam gerekecekti ilerleyen zamanda…

Her insanın bir tahammül, her sabır taşının da bir çatlama derecesi vardır yahut da bardağı taşıran son bir su damlası…

Burcu; “Geç gelcem, toplantım var, anneme gitcem!” gibi kesik, kısa cümleler şeklinde derdini saklamaksızın haber verirse benim için yaşam konusunda önemli bir mesele yoktu. Dışarılarda bir yerlerde yer-içer, nefsimi köreltirdim(3).

Ama haber vermez, ya da veremezse (Meselâ?) eve geldiğimde de oldukça fazla miktarda bana havale ettiği ev ödevi şeklinde öğrenci kâğıtları nedeniyle “Kendin pişir, kendin ye!” hazırlığı zahmet olurdu bana!

Saldığım makarna, hazırdan bilmem ne umurumda olmayan EC kod derecesi(12) fazla olan poşet çorba, envaı çeşit(6), her tür için hazır yumurta yemekleri…

Böyle bir gün “Zahmet olacak sözü” esirgenerek telefon gelmişti ve dışarılarda ziftlenerek(3) evdeki görevimin başına gelmiştim!

Ve görevim bitmişti.

Ertesi gün haber çıkmadı benim için. “Eh!” şeklinde sevinç, ya da keyifli bir söz yakışmazdı dilime. “Dün yoktun, hadi tamam! Bugün niye adam yerine konmadım ki habersiz?”

Aslında sormama gerek yoktu, çünkü bilmece çözmeye çok meraklıydım! Bir akşam öncesi hazırladığım ev ödevleri (muhtemelen memnuniyetle) alınmış, yerine yeni bir deste ev ödevi konmuştu masa üstüne.

Sıkıysa yapma! Pabuç kadar bir dil(6), bir karış…

Yok! Yok! Birkaç kulaç, ya da bir adam boyu asık surat, ağzından tek bir kelime bile çıkmaz, şu ya da bu mealde, eşekten düşmüş karpuz gibisindir(3), ya da itin bilmem neresine sokulup çıkartılan(3)

Gene de yaşamını üleştiğin kadındır, küsüp yatmasına kıyamazsın, gecenin ilerleyen vakitlerine dek, ev ödevini yapar, yanına usulca uzanırsın. Çünkü bizim evliliğimiz, her ne olursa olsun, gündüzler hariç, geceler berrak bir beraberlik üzerine idi.

Uyumamış, uyuyamamış, belki de bana inandığı için uyumak istememiş, beni beklemişti. Öğrenmişti, soğan erkeği görüntüsünde olsam da, soğan erkeği olarak görünsem de, beni evinin ve kendinin erkeği olarak kabullenir ve mutlaka ödüllendirirdi!

Mutluluğu hissettiğim anlamında anlatmak isteyeceğim konu; kesinlikle Not Defterine, sömestre veya yılsonundaki Not Cetvellerine daha önce de söylediğim gibi notları kendi elleriyle doldurmasıydı.

Ancak ilk sözleşmemizin ya da en dokunaklı haliyle söyleşmemizden üzerinden geçen zamanı inkâr etmemem gerek. Çünkü “Benim için dert değil! Öğrencilerinden hiçbiri kırık not almış olmayacak, karınca kararınca(6) da olsa, elimden gelenin en iyisini esirgemem, bil!” demiştim ve olası bir angaryada, alnımın akıyla ve başarılı bir şekilde savunma sergilemiştim.

Dediğim gibi haber verilmeyen üçüncü gün, bardağın taştığı son olay olmuştu.

Masa üzerinde yeni ödevler vardı, telefon edilmemiş, not bile bırakılmamıştı. Her zamanki adreste olduğunu bilmek için müneccim(1) olmam, ancak benim de onun gibi hiddetli, şiddetli, normal bir ton üstünde istihzalı bir şekilde konuşmama da gerek yoktu. Cep telefonundan aradım;

“Ev ödevlerinde bir-iki yeri gözden geçirmenin(3) gerektiği düşüncesindeyim. Gel, lütfen!”

“Oku bakayım, nereleriymiş oralar?”

“Bir kere de anla beni be Burcu! ‘Gel!’ dedim, ‘Lütfen!’ dedim. Ailene karşı uydurman gerekebilecek sebebi ben uydurdum. Atla arabana ve gel! Ha! Gelmek istemezsin, ya da gelmez misin? O da son defa öncesinde senin bileceğin bir şey!”

Yarım saat kadar sonra Burcu yanımdaydı. Sanırım bu kadar zaman içinde ilk kez tehdit eder gibi söylenmem, işe yaramıştı.

“O kadar acele etmene gerek yoktu! Ev ödevlerim neredeyse bitti, bitmek üzere. Aşırıya kaçan beni habersiz bırakman, evde olmaman konusunu iki medeni insan olarak konuşalım amacındayım. Yaklaşık bir yıl kadar kesintili olarak devam eden, etme gayretindeki yaşamı birbirimizi kırmadan, incitmeden ve tekrar ediyorum iki medeni Burcu ve Bora olarak bitirelim istiyorum…”

“Neden icap etti, durup dururken?”

“Sence? Durup dururken mi?”

Burcu biraz beklemek gereğini hissettirdi, ben buna “Siftinmek(3)” adını verebilirim. Ev ödevimi bitirme gayretine büründüm. Kesin karar vermiştim. Evet, üstelik belki de durup dururken, gelmemesini, haber vermemesini mesele ederek, belki de şeytanın dürtüklemesiyle(3). Dürtükleyenin şeytan olup olmadığını bilmeme gerek yoktu.

Burcu hareketlenmeye niyetlendiğinde;

“İki dakika sabret, ödevler hazır, ben bu eve çulsuz gelmiştim…”

Sözümü tamamlamama gerek görmedi, belki de ciddiyetimi kaale almadığını(3) belirtmek istercesine, mutfaktan aldığı poşete yerleştirdi hazırladığım iki dakika içinde tamamlamam gerekenleri, kendisinin tamamlayacağını belirtir gibi.

Ses etmedi hem hiç, söyleyip söylenmeden kapıyı açtı ve kapattı. Titiz olmasına karşın evimize ilk kez pabuçları ile girmişti, çıkartmadığı gibi/için giymesine de gerek yoktu!

“Sakın yanlış bir şeyler yapmaya kalkışma, düşünme bile. Ben seni sevmeye, yaklaşmaya, yakınlaşmaya alışmaya çalışıyorum Bora!”

“Hayır Burcu! Sen beni sevmeye çalışmıyorsun. Bir ara söylemiş miydim, pek hatırımda değil, farz et ki ilk kez söyleyeceğim; Sen beni hırızma(1) ya da hızma(1) veyahut da tasma(1) her ne deniliyorsa onu takıp nodüllü sopa ile(6) beni yönlendirip sana bir ailenin koca hüviyeti taşıyanı olarak sevgimi yitirmeyişimden yararlanarak kullanmaya devam etmek istiyorsun. Birlikteliğimizde aşk zaten yok, keza sevgi de. Sadece maddi, bedeni ve medeni ilişkilerimiz var, o kadar!”

Suskunluk devamını getirtirdi;

“Gerçi anneler için söylenmiş bir söz; ‘Dünyadaki tek güzel çocuğa sadece o annenin sahip olduğu’ şeklinde(13). Sözü değiştirip yeniden düzenlemeye çalışacağım; ‘Dünyada tek ve güzel bir anne vardır ve dünyadaki bütün çocuklar da annelerinin o olduğuna inanırlar!’ tıpkı senin gibi. Farklı düşünüyor gibi görünsen de bil ki tıpkı benim gibi, dünyadaki tüm çocuklar gibi.

Mesleki konun nedeniyle anne üstüne yazılmış, anlamlı söz, şiir, öykü, atasözü, vecize(10) gibi çoğumuzun bildiklerini tekrar etmeyeceğim, ama bil ki bir evlât pir olsa da anneye muhtaç(14)!”

Uzun, hatta uzundan da uzun bir süre düşündüm. Çeşitli başlıklarla bir veda sözleri, yani “Son Mektup(15)” yazayım istedim. Yapamadım, yazamadım.

Bir dilekçe yazdım Aile Mahkemesine sunulmak üzere, sadece. Ayrı ve ufak bir kâğıda; “Sen de istersen imzala, bitsin, bitelim, bitirelim, ikimiz de kendi yollarımıza yönelelim!” diye yazdım.

Ayrıca imzalamayacağı düşüncesiyle kendim için de ayrıca bir dilekçe hazırladım aynı mahkemeye kendi adıma sunmak üzere. Hemen ertesi gün evraka verecektim, işleme konulmak üzere. Maksadım vazgeçirmek için telkinde bulunmak isteyenler olursa, bu gayretlerinden vazgeçmelerini sağlamak için. Veyahut da Burcu’nun; “Devam edelim!” gibi bir düşüncesine karşı direnmek için.

Burcu’nun evden ayrıldıktan sonra, neyi, niçin olduğunu anlayamadığım merakıyla, arabasıyla karanlık bir köşeye saklanıp salon ışığımızı takip ettiğini bilmem asla mümkün değildi, aklımın ucundan bile geçemezdi, öğrenecektim!

Evin anahtarlarını, Nüfus Kâğıdım dışındaki fabrika ve bizle ilgili her türlü kart vb. olduğu cüzdanı, patronum kayınpederimin adıma bastırdığı “Müdür” unvanlı kartvizitleri, fabrikaya ve Burcu ile evliliğimle bana verilmiş olan tüm kredi kartlarını ve buluşturduğum Nikâh Cüzdanımızı masa üstüne bıraktım, niyetimin ciddiyetinin anlaşılması umuduyla.

Akıl edemediğim; tüm eleman ve mühendislerden bile fazla aldığım maaşımın yatırıldığı, handiyse(1) evimin ihtiyaçları dışında (anlatacağım) hiç kullanmadığım diyeceğim, maaşımın neredeyse tümünün biriktiği maaş kartımı neden masa üstüne koymadığımdı, belki de kullanmayı düşünmüş olabilir miydim, bilemiyorum.

Ancak koymamın gerekli olmadığını ve nasıl olsa el konulacağını (sebebini bilmekte sıkıntı çeksem) de öğrenecektim bir vesile ile. Oysa kimsenin hükmedeceğine inanmadığım kişisel bana ait bir karttı o.

Bilinmesi gereken bazı gerçekleri inkâr etmek mümkün değildir. Gece bu evde mi kalayım, anne ve babamın yaşadığı eve mi döneyim, daha boşanmadan? İkilem(1) içinde kendim kendimle boğuşurken annemden telefon aldım, hüzünlü bir sesle; “Babanı yitirdik! Hemen gel!” şeklinde.

“Anne, dur!” dememe gerek kalmadı, sonraki arayışlarıma ise cevap vermedi, belki de veremedi. Bu; cep telefonunun da sahibinin kim olduğunu anlamını hissettirmiş, onu da asıl mal sahibinin sahiplenmesi için masa üstüne bırakmıştım.

Direkteki butona bastım. Burcu’yu fark etmem mümkün değildi, onun da beni fark etmesini (öğrenmiş olsam meselâ) umurumda olamazdı!

Taksiye binip eve gittim. Gerçek ki; babam yoktu artık. Annem tevekkül(1) halinde sükûn(1) içindeydi, bazı şeyleri bekleyiş yahut da beklenti durumunda olsa gerekti, benim bilmediğim, bilmeme imkân olmayan.

Merhamet dilenciliği(6) gibi bir beklentiye, sağa-sola ve özellikle bazılarına(!) haber vermeye asla gerek yoktu.

Yan komşularımız dışında kimselerin haberlerinin olmadığı üç-beş gün ve ben hariç komşularımızdan üçünün babamın tabutunu taşımak için varlıkları yeterli olmuştu.

Annem yalnızdı artık. Başında olmalıydım hep, demek ki hissi kabl el vuku(6) gibi hissetmiş ve tam zamanında karar vermiştim, ayrılmak için. Yahut da Tanrı benim kararımı benimsemiş, uygun görmüştü.

Babamı yitirmem, beş gün ve daha sonraki günlerde kimselerin haberleri olmaksızın ortalıklarda görünmemem, evdeki masa üstüne bırakılanlar ve büyük bir ihtimalle Burcu’nun tepkisi ve (günahını almış gibi olmayayım amma) belki de yönlendirişi sebebiyle Patron Baba benimle ilgili ne varsa sadece iptal, bloke etmek(3) değil, yok etmiş, yok ettirmişti.

Genel Vekâletname, alma, verme, yatırma, çekme…

Akla ne gelirse, kişisel bankamatik kartıma bile hangi güçle olduğuna inanamayacağım bir şekilde “Geçersizlik” ya da ne bileyim ne deniyorsa, örneğin “Reddi Kart” ya da “Bloke Etme”  şeklinde itiraz veya muhalefet şerhi(6) gibi bir şeyler koydurtmuştu.

Cep telefonum yoktu ya, önce annemin evine gelmeyi düşünmüş mutemet ya da muhasebeci olan, ya da ne olduğunu bilmediğim kişi. Sonra tereddüt ederek annemin telefon numarasını edinmiş, her nedense. Telefonu ben açtım tesadüfen.

Karşımdaki kişi; “İşime son verildiğini” söyledi. Kovulduysam neden olduğunu bilemediğim şekilde, belki tazminat ödememe hakkını kullanmamam amacına yönelik olarak, bir dilekçe ile istifa etmem gerektiğini anlatmaya çalıştı. “Umurumda değil!” dedim, telefonu kapattım, numarayı reddedilecekler listesine kaydetmeyi unutmaksızın.

Her türlü düşünceyi beynimden azat edip bundan böyle annem için yaşamayı düşünecek, yaşayacaktım. Ancak; sorunum vardı; anneme babamdan kalan “Dul Maaşı” neyimize yetecekti ki, eğer bir iş bulamazsam, asgari ücretle olsa bile. Ve ben acilen bir iş bulmalıydım!

Salaklıklar parayla değildi. Olsaydı eğer, dünyada ben dâhil o kadar çok zengin adam olurdu ki! Yanlış anlama olmasın, salaklık sadece adamlara mahsus anlamında değil, söylemek istediğim; adam-kadın olsa da cinsiyet söylenmeksizin adam olamayanlara!

“Be adam! Bazı gerçeklerin, babanın ölümünden önce yerine getirilmesinin sana zaman kazandıracağını nasıl düşünmezdin ki? Dünyaya kazık çakmak gibi bir derdin mi vardı ki, sanki ölmeyecekmiş gibi kenara-köşeye birkaç kuruş neden yığmazdın ki? Belagate Sandığın(6) yok muydu ki içinde bir-iki parça dünyalığın(1) olmasındı ki? Bunlar, işten kovulduğuna göre sana biraz da olsa rahatlık vermez miydi, zaman kazandırmaz mıydı, iş bulana kadar?”

Babam ölmüş, annem yalnızlığı kucaklamış, ben neler düşünüyordum ki, böylesine? Her şey oluruna varırdı, yükle semer üstüne, ya da sırtına tüm gaileyi(1) rahvan git(3)!

Çaresizlikle iş arıyordum, başım eğik, kaldırımlarda bazen taşlara tekme atıyordum, ama kaldırımların kenarlarına doğru, “Başkalarına dert olmasın!” kabilinden, hiç olmazsa. Bazı, bazen tekmelemeye ayaklarımın gücünün yetmeyeceği, taş, tuğla, çöpleri ise ya alıp kenarlara koyuyor, ya da en yakınımdaki çöp konteynırına atmak için sadakatle(!) taşıyordum.

Cebimde üç-beş kuruşum vardı, simit alıp nefsimi köreltecek gibi ve elim kulağımdaydı; “Uzun ince bir yoldayım…(16) namesiyle.

“Sen ne diyon be hemşerim? İş mi? Ekonomik göstergeler, enflâsyon, boyuna zamlar, yaprak kımıldamıyor(3) be! Sen en iyisi açlığa nasıl talim edilir, onu öğrenmeye çalış!”

Yollar boyu iş talepleri, hep bu şekilde değilse de benzer şekildeydi.

Yol kenarındaki çalılar ve yapraklar arasında bir çanta çekti dikkatini, öncesinde önemsenmemiş olsa da. Sonra belki şeytan, ya da melekler dürtükledi, geri döndü, fermuarı açıktı o çantanın, şöyle bir içine baktı. İçindeki cüzdan da açıktı.

Etrafta para görünmüyordu, ancak değerli olması mümkün kartlar, kâğıtlar vardı bir sürü, hepsi bir kişi adına ve bir de cep telefonu. Şifre veya kodu her ne ise o yoktu, tıpkı kendi eski telefonu gibi, ama daha pahalı, daha bir asorti(1).

Kanımca profesyonel olmayan, üstelik alık(1) ve korkak, hatta çocuk olduğuna inanacağım bir hırsızlık olayı olsa gerekti. Ve kart sahibi ensesi kalın(6) birisiyse, çalan da Güvenlik Kamerası gibi bir varlıktan habersizse defterinin dürüleceğinden(3) adım gibi emindim.

O halde, çantayı ben bulmasam bile konuşturulacak olan kişi yerini işaretleyecek ve ilgili kişi parasına değilse de önemli belgelerine kavuşmuş olacaktı. Demek ki zahmete girmem gereksizdi.

Benim olmayan bir şey elimi yakardı, telefondaki ilk; “Bir tanem” yazılı numarayı tuşladım.

“Hanımefendi ben Bora Tufan…”

Karşımdaki birden sessizliğe bürünmüştü sanki…

Bekledim, ses gelmeyince devam ettim;

“Özür dileyerek söylemem gerek. Sanırım acemi bir hırsız, babanıza, kardeşinize yahut da eşinize ait bu telefonun olduğu çantayı çalmış ve içindekileri bir bahçeye atmış, ben buldum!”

“Peki, maksadınız ne?”

“Eğer cüzdandaki isimle çakışacak bir belgeyle görevlendirebileceğiniz biri cüzdanın size ait olduğunu ispat edebilirse, Yenimahalle’deki “Bilir Bilmez Büfesi” önünde o görevliye teslim edebilirim. Ancak paraları benim aldığımı düşünürseniz, itiraz hakkım olmasa da şu anda maalesef ödemek için param da, işim de yok efendim. Senet-sepet ne hazırlarsanız imzalarım ve işe girince de öderim efendim, söz!”

“Anlaşıldı! Şoförümüzü gönderiyorum. Babamın kendini belli edecek üzerinde artık ne kaldıysa ispatı olacak bir belgeyle. Peki, siz?”

Ses, uzak, çok uzaklardan unutmamın mümkün olmadığı bana heyecan veren bir ses gibiydi, hayal etmekte bile zorlandığım.

“Ne adım, ne de cismim önemli hanımefendi, sadece Allah’ın eksikli bir kulu…”

Duraklamıştı karşımdaki göremediğim yüze ait ses, belki de bana öyle gelmişti. Aynı durağanlığı sanki ismimi söylediğimde de mi hisseder gibi olmuştum? Hayal dünyamda gezinir gibiydim. Her ne olursa olsun bunalım içindeydim, kuruntulara neden gerekiyorduysa; “Meselâ” dememe hiç gerek yoktu.

Üstelik babam da, evim-barkım-karım, işim-gücüm, hatta harçlığım bile yoktu, çıplak, çulsuz, hedefsiz, gayesizdim, ayakta dikili şeyim bile yoktu!

Lüks bir araba durdu hemen yanımda, camları film kaplı, içini görmemin mümkünsüz olduğu. Şoför indi şoför mahallinden, sorarcasına;

“Bora Bey?” derken mal sahibinin elinde başka bir şey kalmamış, yokmuş gibi bir tapu gösterdi. İsimler uygundu, teslimatı gerçekleştirdim, sen sağ, ben selâmet adabında;

“Şoför efendi! Sen yoluna, ben yoluma…”

Böyle olmadı, ama…

Burcu’nun öğrencilerine eğitim verdiği, o ana değin farkında olmadığım yandaki okul dağılmıştı. Kafasızlık işte, sanki tarif edecek başka yer yokmuş gibi tam da şu anda olduğum yeri tarif etmiştim, çanta sahibi olduğunu zannettiğim kişiye.

Ben durum muhakemesi(6) yapma çabasındayken o lüks arabanın kapısı açıldı, sadece bir miktar. Biri kapıdan çıkmak istedi, sanırım, sonra vazgeçip kapıyı kapatıp, sadece camı araladı biraz.

Vebalı, lepralı(1), bulaşıcı bir hastalık sahibi miydim ki, çekinircesine görünmek istememiş olabilirdi? Gücüme gitmişti(3), öcü değildim, mikrop hiç değildim.

Şoförün yerine geçmesine izin verecek kadar sabrettim, sonra yarı aralık içini ve kendisini göremediğim cama doğru, içeriden görülebildiği inancı ile elimi çevirerek camı açma işareti yaptım. Cam kapandı, kapı açıldı…

Öğrenciler ve tek-tük(6) de öğretmenler yanımızdan geçmeye başlamışlardı. Beni tanıyan öğretmenlerden biri selâmlayarak yanımdan geçerken Burcu göründü uzaklardan. Yakınlaştıkça, ya da beni tanır gibi olunca fark edilir bir kararsızlığını ve merakını hissettim.

Arabadan inen liseden arkadaşım Melek’ti ve saklanmadan, sakınmadan, saklamadan söylemem gerekli ki, o benim ilk ve tek aşkımdı, ancak bağışlanmak dileğiyle söylemeliyim ki; insafsızdı.  

Melek sorgulayışında, üstelik eziyet eder gibi sınırların çoktan çok üstünde;

“Birine mi benzettiniz beni?”

“Yaşamımdaki tek çaresizliğimin sebebini unutmamın da, yeniden yaşamamın da mümkün olamayacağı bir ismi unutmam mümkün mü Melek?”

“Senden kaçmamam için kanatlarımı kopartmana karşın, çevremden ilk ve tek kaçıp uzaklaşan sendin!”

“Çok güzeldin! Varlıklıydın! Benim için tabu(!) olan bir ilâhtın(1)! Haddimi bilmeliydim(3)!”

“Okul biter bitmez askere kaçtın ve biliyorum ki, evlisin!”

“Evet! Şu anda bize yaklaşmakta olan ve öfkesini kusmak(3) için hazırlık yapar gibi gelen ve tıpkı senin gibi varlıklı öğretmen olup da ailelerimizin şaşkınca kararlarıyla, özellikle annemin ısrarı ile direnemediğim için beni satın alan ailenin kızı olan karım Burcu…

Şekilde gördüğün gibi boynumdaki iz, özellikle annemin taktığı tasmanın izi, zinciri de dünlere kadar Burcu’nun elindeydi!”

“Bugün?”

“Geldi işte! İstersen kendin sor, istersen…”

“Hayırdır! Bir hafta-on gündür ortalıklarda gözükmüyorsun, eve gelmiyorsun, telefon ediyorum cevap vermiyorsun ve şimdi seni bir bayanla sohbet ederken görüyorum, kimdir bu kadın?”

“Belki uzun olacak söylemim. İkinizin de beni dinlemeniz arzum. Karşımdaki hanımefendi, yani genç bayan, liseden sınıf arkadaşım Melek! Saklamama gerek yok; Melek benim ilk göz ağrım, sevdiğim, yaşamımda âşık olduğum, senden önceki elim, ayağım, tüm dünyam olan tek varlıktı o, ancak haddimi bilip uzaklaştığım kişi…

Lise bitip de ayrıldıktan sonra ne aradım, ne sordum, ne de şu veya bu şekilde haberleştim. Bu tesadüf ilkti, inanman güç gibi görünse de Burcu! Seninle yaşamımızı üleşmeye başladıktan sonra yaşamımda hiç kimsenin olmadığını anlatmakta zorlanacağım kesin ve senin bunu anlamak istemeyeceğini de tahmin etmem zor değil. Ama bundan sonrası için neler olur, bilemem, bilemiyorum…”

Nefesimin tükenmesine izin vermeksizin sözlerimi tamamlamak için gayret etmeliydim;

“Ancak bilmeni istediğim konu şu Burcu. Yasalara saygım var. Senden boşanmak için mahkemeye başvurmuş olsam da sana ve evliliğimize saygım nedeniyle hiçbir kimsenin elini bile tutmam mümkün değil. Keşke sen de, ailen de benim yaşadığımı kısmen de olsa yaşayabilseydiniz! Telefonlarına cevap veremezdim, telefonum babanın şirketine aitti ve alındığı için aradığından haberimin bile olmaması doğal, telefonum olmadığını bilmemen ise…

Ne diyeceğimi bilemedim şimdi! Fabrikaya ait tüm belgeler yanında, bilemiyorum, yasal bir hak mıdır, maaş kartımı da bloke ettirmiş babanız. Bu nedenle param yok! Hava almaya, iş aramaya yürüyerek gidip geliyorum. Evimize gelmek için ise anahtarım da yok, gelesim de…

Anlaşılmayan?”

“Ben karı-koca olarak sizleri baş başa bırakayım. Huzursuzluğunuza veyahut da huzursuzluğunuzun devamına neden olmak istemem!” deyip arabasına binip kapıyı kapattı Melek ve uzaklaştı ortamdan.

Burcu, bir-iki kez kaldırımı tekmeledi.

“Görürsün sen!” diyerek parktaki arabasına doğru yöneldi, her zamanki gibi hiddetli, şiddetli, asık suratlı ve asabi olarak, ben yokmuşum, hatta hiç olmamış, yaşamamışım gibi. İyot gibi açıktaydım(3), yalnız, kimsesiz, yokluklarla savaşma amaçlı, yayan!

Akşamüzerine doğru eve döndüğümde annem mor, ya da morcivert(1) diyeceğim bir yüzle karşıladı beni.

Doğru-dürüst saklamaksızın, saklanmaksızın Melek ile yaşamımı sergilemem (affedersiniz) sorgusuz-sualsiz kudurtmuştu Burcu’yu. Telefonumun olmadığını bildiği (daha doğrusu öğrendiği) için annemi aramış, saygısını yitirmeden olsa da ağzına geleni öfkelenme tedbirini alarak(!) saymış, sıralamıştı, annemin morluğu o yüzdendi;

“Oğlun avucunu yalasın(3)! Ömür boyu boşanmayacağım ondan!”

Kendine ne yararı, bana ne zararı olacağını bilmeksizin sıralamış annemin tekrarlamakta güçlük çektiği diğer sözleri. Üstelik babamı yitirdiğimi bilmediğini tahmin edebiliyorum, neden günlerce ortalıklarda görünmediğimden de zerre kadar haberi yoktu, eminim!

Ben sadist değildim, acımasını dilemeksizin yokluğumu anlatmalıydım;

“Bir yıl kadar sürmüş olsa da, karı-koca-aile olarak hukukumuz var, asla çiğnenilmeyecek göz ardı edilemeyecek. İster senin olan evine geleyim ki; gerekirse sesini yükselt, bağır, çağır, hiddetlen, şiddetlen, incit, hakaret et, kahırlan, hüzünlen, tekme at, başıma ne istiyorsan fırlat… 

Yani ne istersen onu yap! İstersen bir pastaneye, kafeye oturalım, sakin sakin. Anlatayım, dinlemeye gayret et, sessiz. Ya da neyi, nasıl istersen! Sonrasına sakla içinden ne geçiyorsa, söz veriyorum, bir yerlerde boynumu eğip, yapacağın her bir şeye tahammüllü olacağım…”

“Evimize gidiyorum hemen!”

“Evimize?”

Ve “Hemen!” Söz kendi için miydi, yoksa her zamanki gibi, bana emir niteliğinde mi?

Şu andan sonra önemi yoktu o sözün, bana göre asla (yoksa “Şimdilik!” demem, daha mı doğru olurdu ki?)

Hemen deyişine uydum, kapı aralıktı. Masanın başında oturuyordu, diğer sandalye masanın diğer bir ucundaydı ve ayakkabılarımı çıkartma sesini işitince olsa gerek, ayağa kalktı.

Sandalyeyi alıp yanına getirdim, sarılıp öptüm;

“Düşman değiliz!”

“Aklıma gelen söz şu; ‘Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?’ ‘Ayrılalım!’ diye dilekçe veriyorsun, beni sevgilinle tanıştırmaktan utanmıyorsun ve gelip sıkılmadan öpüyorsun…”

“Bir yıla yakın iyi ya da kötü beraberliğimizi inkâr mı edeydim? Gelişimde ayağa kalkarak bana saygını belli ettin, duyarsız mı kalmalıydım? Üstelik cevapladın öpüşümü, ayrı kalsak da ayrılamamışız demek ki, galiba?..

Ve şimdi bana sağlıkla cevap vermeye çalış Burcu, lütfen! Senden önce olan ve sonrasında asla yaşamadığım biri için sana yalan mı söyleseydim, yalan söylememi mi ister ve beklerdin?”

“Keşke!”

“Peki! Farkında mısın, sana karşı dürüstlükten bir kez bile ayrıldığım, bir kez bile ‘Yalan söylüyorsun!’ dediğin oldu mu? Üstelik yaşamı geriye sarmak(17) ne kadar mümkün ki? Bunun için karşılıklı olarak birbirimize söz vermemiş miydik? Hani ‘Keşke!’ demeyecektik, yaşamımızda hiçbir şey ‘Eksik!’ olmayacaktı(17)?”

“Susuyorsun! Haklı olmaktan, haklı çıkmaktan nefret ediyorum! Şimdi rica ediyorum sevgili Burcu! Telefonunun şarj durumu uygunsa tüm söyleyeceklerimi kaydet lütfen, nasıl olsa ailen bazı şeyleri bilmek, öğrenmek isteyecek ki bu doğal olarak onların hakları. Bir yuvanın kurulmasına onlar, ya da ailelerimiz karar verdiler kısaca…

Senden ayrılmak için kesin kararlı değilim, ama “Ayrılma dileğimi” dile getirir getirmez yapılan uygulamaları mutlaka hatırlayacaklardır, özellikle baban. Bu nedenle de benim söylemlerimi ilk ağızdan duymaları uygun olacaktır, düşüncesindeyim!”

Ufak da olsa neden kuşku dolu olduğunu anlayamadığım tedirginliğini hissetmeme rağmen üzerinde durmadım. Telefonunu çantasından çıkardı, muhtemelen şarj durumunu kontrol etti ve telefonu sesimin kolayca ulaşabileceği bir biçimde önüme doğru iterken;

“Aslında kaydetmeme gerek yoktu, anlatırdım, sen istediğin için uzatıyorum!” dedi.

“Öncelikle kültürlü bir bayan olarak henüz acısı dinmemiş, hüzünlü bir anneye fevri(1) davranışın için seni ayıpladığımı bilmeni istiyorum!”

Bir şeyler söylemek, hareket etmek, hatta ayıplanacak gibi görünsem de hakaret etmek ister gibi davranışını engellemek gereğini hissettim;

“Not al, lütfen! Ben sözlerimi bitireyim, ondan sonra sitem mi edersin, gözünü yumup, çevreni karartıp ağzını mı açarsın, öfkelenip söylenip tekmeler misin, o sana kalmış! O geceden başlayacağım. Ancak bir bardak su alabilir miyim?”

“Hemen getireyim!”

“Sağ ol!”

Cevapsız kaldı sözüm! Demek ki düz mantığıma göre(6); “Ölmem” tercihi olsa gerekti.

“Sen evden çıkıp, gittikten sonra…”

“Gitmedim, merak ettim, arabamın içinde yol kenarında bekledim!”

“Nerde? Fark etmemişim! Neyse! Düşünmek istedim masa ardında uzun süre, doğrularla yanlışlar arasındaki rekabette yanlışlarım daha ilerilerdeydi maalesef! İstemediğim halde ceplerimde ne var, ne yoksa hepsini boşaltmış, bir de not yazmıştım…

Tüm hazırlıklarımı tamamlamış olmama rağmen yanlışlardan dönmek arzusunu yaşıyor gibiydim. Ne oluyordu bana, ne yapıyor, ya da ne yapmak istiyordum ben, kapris gibi…

Ve önüme bakıyordum, ellerim masa üstünde yumruk halinde, deyim yerindeyse tıpkı öküzün trene baktığı gibi…

Başlangıçtan belirli bir süre sonra etle-tırnak gibi birbirimize yakın olduğumuzu, başlangıçta kabullendiklerime, şimdilerde neden sabırsız olduğumu sorgulama gayreti yaşadım. Tam özür dileyip, “Beni kabullen!” demeye yönelmişken annemden aldığım haberle toparlayamadım kendimi birden. Babamı yitirmiştim, babam yoktu o andan sonra…”

“Salonda yanan lâmbanın sönmesini fark edip, aşırı bir tepki, hüzün ve acele ile evden dışarı fırlayıp taksiyle eve yönelmeni, art bir düşünce olarak benden kurtulmak isteğinin sevinci olarak yorumlamıştım. Eve girip de belki o telâşla ne yapman gerektiğini bilemediğin masada bıraktıklarını ben görünce ne yapmalıydım? Ya da şöyle söylemeye çalışayım, aldığın haberi bilmediğimi varsay, sen öyle bir durumla karşılaşsaydın, benim yerime, sen ne yapardın?..

Farklı nasıl bir düşünce geçerdi ki aklından? Vefat gibi böyle bir şeyi akıl edebilir miydin? Ben edemedim, özür dilerim, başın, başımız sağ olsun!”

“Aç ve açıkta kalmama karşın, imkânlar olsa da haber alınamamış, gecikilmiş olsa da özrünü kabul ediyorum, hele ki ‘Başımız sağ olsun!’ deyip acımı paylaşınca. Ancak ne senin anneme bilmeden, etmeden ettiğin sözlerini, ne de babanın yaptırım çabalarını makul görmem(3) mümkün değil! Gene de peşinen özür dilediğimi bil, lütfen!”

Ne diyeceğini bilemez bir şaşkınlık içindeydi Burcu.

“Müşkül bir durumda, eşten-dosttan yardım alarak kaldırdım babamın cenazesini ve o gün-bugün iş ararken karşılaştım Melek’le, hiç aklımda yokken ve hâlâ da yok! Ben seni istemesem de, sen beni istemesen de yasalar asla umurumda değil. Tanrı indinde sen benimsin, benim eşim, karımsın, ben de sana ait olmamın hükmündeyim…

Ne zamanki birbirimizi birbirimizin gönlünden azat ederiz, o zaman sen de, ben de yalnızlığımıza döneriz…”

“Yani koşa koşa sevgiline dönersin?”

“Belki! İşim-gücüm olursa ve o da beni isterse neden olmasın? Ama şimdi değil, üstelik soyadı dâhil onun hakkında okul arkadaşlığımız dışında hiçbir şey bilmiyorum. Aslında beni ayrılmaktan vazgeçirsen, koşulların, hiddetin, şiddetin ne olursa olsun, bir başkasına yönelmektense ömür boyu seninle olmak ve seninle yaşamak ve seninle yaşamımı tüketmek isterim…”

“Ne dediğinin farkında mısın sen, ayrılığı konuşurken gizli saklı ilânı aşk bu söylediklerin!”

“Ömrümün bir yılını beraber yaşadığım karıma gizli-saklı değil, açıkça söylemekten çekinir miyim hiç?”

Elini tuttum, gözlerine baktım, yanlış olsa da baba-kız olarak bana tüm yaşattıklarını unutmaksızın, bağıra-çağıra değil, sessizce, usulca;

“Seni seviyorum Burcu! Karım olduğun, sana ihtiyacım olduğu için değil, seni sevdiğimi hissettiğim için!”

Bu duygusal ve duygu sömürüsü yüklenişimin önünde durabilir miydi Burcu?

 “Bu ayrılık sana gerçekleri yansıtmış. Sanırım bana da. Bundan böyle seni kocam olarak mecburen ve sadece gecelerde değil, günümüzün her anında yaşamımdaki tek sevgili varlık olarak sevmeye çalışacağım, hep benim olarak…”

Mülâhazat hanesi boş(6), ya da ucu açık bırakılmış bir söylemdi(6) bu; “Yetmez, ama evet!” demem gereken. Dedim de…

“Ben seni sevdiğimi söyledim, ‘Ömür boyu’ diye de ekliyorum!”

“Anlamı?”

“Edebiyat Öğretmeni sensin. Hiçbir şeyin göründüğü(18), hissedildiği, düşünüldüğü, zannedildiği gibi olmadığını anlatmak istedim. Bazı şeyler çok etkili olsa da, görünse de yeniden bir başlangıç yapan biri için o eski defter yeniden açılmamak üzere kapanmış, tarihteki yerini küllenmiş olarak yitirmiş demektir. Çünkü yeni bir başlangıç, ya da ilk adım, ebediyete kadar ulaşacak bir yaşamın sakin bir görüntüsü olmak zorundadır…

Söylemim; başlangıcımın şu an değil, sana ‘Evet!’ dediğim, eşim olduğun ilk andır!”

“Anladım. Seni üzmemeğe gayret edeceğim. Yani seni üzmeyeceğim şu andan sonra…”

“Seni seviyorum!”

“Bağırıp, çağırmayacağım!”

“Bu olmadı işte güzel karım! Ara sıra yap, ya da taksitlendir, azar azar eksiltmeye çalış, yoksa kanıksarım(3), hasta olurum meselâ…

I-ıh! Olmaz! Göreve devam!”

“Ev ödevlerimi kendim yapacağım!”

“Bu; hiç olmaz! Beni bu zevkli hizmetten mahrum etmeye hakkın yok! Hem öyle yaparsan annene gitmek için ne sebep bulacaksın ki?”

“Haklısın! Ara sıra da olsa onları beraberce ziyarete gideriz, değil mi?”

“Özür dilerim, sırası değil! Ama annenin elini öpmek isterim. Sen maaşını burs olarak öğrencilerine bağışlamışsın. Benimse işim yok! Sakın babana benim için iş olarak ricada bulunma. Zaten böyle bir şeyle karşılaşsam bile, kabul etmem asla! Bazı şeyler unutmadığımdan dolayı benim için ‘Yok!’ hükmünde. Umarım kısa zaman içinde bir iş bulurum, olmazsa, bir süreliğine açlığa talim ederiz, kimse açlıktan ölmemiş ya!”

“Senin babama tepki göstereceğini, kin tutabileceğini aklımdan geçirmemiştim!”

“Bir babanın evlâtlarını sevmesi normal, hatta kızına aşırı düşkünlüğünü de makul ve mantıklı görebilirim. Ama ortada fol-yumurta yokken, eyleme geçmesinin ve bunu aşırı şekilde gerçekleştirmesinin uygun bir davranış olduğunu söylemem mümkün değil! Haksız mıyım?”

“Neyse! Bu konuyu şimdilik sonraya erteleyelim. İş konusunu ise dert etme. Maaşım yok, ama biraz birikmişim var, aç kalmayız yani, sen iş buluncaya kadar. Tekrar ediyorum, içimde varmışsın, vazgeçemeyeceğim gibi ve kadar…

‘Seni üzmeyeceğim, kırılmayacak, bağırmayacağım, küsüp surat asmayacağım!’ dedim. Belki çok erken bir söylem de olabilir, ama…”

Söyleyip söylememe tereddüdü yaşıyor gibiydi, belki de yerin kulağı olabilir(3) endişesi yaşıyor olabilirdi. Yerinden kalktı, kulağıma eğilerek;

“Evlât sahibi olma arzunu biliyorum, çocuklarımızı bile doğururum, bana hiç zahmet olmaz!”

“Çabuk! Çarçabuk! Hemen kalem-kâğıt! ‘Ömür boyu ben senin kulun, kölenim!’ diye yazıp imzalayacağım!”

“Gerçek mi?”

“Nasıl ispat edebilirim ki?”

“Hadi beni yemeğe çıkar! Merak etme, cebine borç olarak ödemen kaydıyla para koyacağım. Yani yemeği bana sen ısmarlayacaksın!”

Burcu odamıza yöneldiğinde odamızdan bir tıkırtı, bir ses mi geldi, yoksa ben mi öyle sandım? Burcu, belki de alelacele girdiği odadan giyinip hemen çıktı;

“Haydi, gidelim!”

Aklım odamızdan geldiğine inandığım tıkırtıdaydı. Ancak sokakta evimizin karşısına doğru neredeyse arka arkaya park ederek sessiz duran, birinin içinde sanki birilerinin olduğuna inancımın yüksek olduğuna inandığım iki siyah araba daha çok merak çekiciydi, benim için.

“Yemekten önceki dileğimi, ‘Yemekten sonra inşallah, ben evime dönüyorum!’ diye pattadak(1) söylemem uygun olmaz. Alışkanlığımı da nasıl yok edeceğim konusunda hiç bir fikrim yok! Şu anda perçinlenmiş, nasılı konusunda fikrim olmayan bir yaşam arifesindeyim ve sensiz bir anım bile geçmesin dileğindeyim…”

dediğimde ses çıkarmadı Burcu. Sessizliğine herhangi bir anlam yüklemem mümkün görünmüyordu.

Yemekten dönerken Burcu’ya özellikle ve kısmen de olsa söz dokundurarak(6); bizim olup da sessizlikle barınmakta bocalayan evimizin önünden geçerken anneme uğramamızı rica ettim Burcu’ya. Bana göre; ne de olsa özür borçluydu!

“Anladım!” anlamında bacağımı sıkıp tokatladı, sadece.

Evet! Dikkatimi çekti, kendimizin, bizim olan evimizin önünden geçerken, evin biraz ilerilerine büzülmüş olan iki araba da yerlerinde yoktu. Merak edip sormak, sorgulamak arası fısıldadım Burcu’ya;

“Yemeğe giderken şurada arka arkaya park etmiş iki siyah renkli araba vardı, şimdi yok!”

“Eee?”

“Biri; plâkasını görmedim, ama galiba babanın arabasıydı gibime geldi!”

Ses çıkarmadı, tepki göreceğimi sanıyordum. İlerilerde havalar ısınıp da soğukluklar giderilince, bir vesile ile o gün telefonuna sesleri kayıt etmiş olmasına rağmen Burcu’nun anne ve babasının, bizim yatak odamızda, bizim barışmamıza ait seslerimizi dinleyerek tanık olduklarını öğreneceğim asla mümkün değildi.

Zere(1) fareler olsaydı bile o kadar pehlivan tıkırtısına sebep olamazlardı, o an, ya da durumu öğrendiğim an değil, düşüncem şimdilerde bu şekilde.

Ancak…

Ve peki! İkinci siyah araba neyin nesiydi, kimindi, üstelik birbirlerinden habersiz olsalar gerekti (mutlaka)! Öğrenemeyecektim! Hem ömür boyu! Kime ait olduğu hakkında şüphe ile tahmin etmem mümkün gibi görünse de, tahminimin hayalden öteye girmesi mümkün değildi, eğer ilerilerde gerçekle karşılaşmasaydım!

Yaşamda bazı gerçekler sorumluluktur değiştiremeyeceğin ve değiştiremediğin için de üstesinden gelemeyeceğin, gelmenin mümkün olamayacağı. Velev ki(6) Tanrı elini uzatıp yardımını esirgemesin, yaşamını desteklemek için kararlı olsun!

Burcu;

“Evimiz yayla gibi geniş, annemizi de evimize alalım, bizimle yaşasın!” dediğinde, ilk kez “Annemiz” dediği için mutlu hissettim kendimi. Ancak eskilerine bağlı bir Osmanlı Kadını(6) olan annem, kısa, kesin, öz ve açık bir dille; “Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz!” deyip kestirip atmıştı(3) tüm ihtimalleri.

Özlemiştik birbirimizi, karım; o eski kadın değildi. Tamamen değişmişti. “Değişmeyen” desem de inanılması güç olan şey; ev ödevlerimdi. Zira inanılması güç, anlamam, öğrenmem gereken o kadar çok şey vardı ki, beraberliğimizde.

Seslendiğimde tuvalette de olsa, öksürerek durumunu belli ediyor, gerekenlerden sonra gelip öpüyor ve; “Sor, bakiym!” diyordu.

Yaşamımız o olayın yarattığı düzenle monotonluktan kurtulmuştu. Erken, hem çok erken görünmesine, elde-avuçta yalnızca bize ait, bizim olan bir şeyler olmamasına karşın, yeni heyecanlar için ikimiz de hazır ve hazırlıklıydık, unutmak mecburiyetinde olmasak da unutmamız gerekenler zihnimizden silinmişti.

Zaman?

Belirsizdi doğal olarak.

Bir tatil günü, hiç aklımdan geçirmemişken;

“İş aramaya arabayla git, istersen!” dedi Burcu.

“Hangi geri zekâlı iş aramaya arabayla giderdi ki?” diyebilir miydim, diyemezdim tabii ki; “Uygun değil!” dedim sadece.

Ve günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak; “Şu yakanı, paçanı aynaya bakıp düzeltmesini öğretemedim bir türlü, ölürsem gözlerim açık gitcem valla…

İyk! Şu ayakkabılarının tozuna bak! Hep ben mi akıl verip fırçalayacağım ki?”

 Kızınca kelimeler kendiliğinden kısalıyordu ve önceleri bu kadar güzel değildi kızdığında, şimdilerde tarifsiz…

Fırçalamak başka, fırça atmak başka bir şeydi, aynı anlamda gözükür gibi olsa da!

İşte öyle bir gündü, karımla mutlu, güle oynaya vedalaşıp evimden çıkmış efendi-efendi iş arıyordum.

Unutmuşum; “Arayan Mevlâ’sını da, (değişiklik olsun) işini de bulurmuş(19)!

Buldum da, az ücretle, ama olsundu. Bağımsız olarak, minnet(1) altında kalmadan, müdanam(1) olmaksızın, baş eğmeksizin, “Evet, efendim! Sepet efendim! Başüstüne efendim!” şeklinde yalakalık etmeksizin alnımın akıyla kazanıp evime ekmek götürecektim ya!

Bilmediğim yeni patronumun içten pazarlıklı(6), kayınpederimle aşık atan(3) biri olmasıydı. Ancak sabırlıydı hissettiğime göre, karşısındaki gardını almadan(3) önce nasıl yumruk atacağını bilen profesyonel bir boksör gibiydi.

Ve patronumun bilmediği, övünecekmiş gibi görünecek olsam da, maaşımı hak edecek gibi çalışmamdı. Kayınpederimin fabrikasında çalışırken, her ne kadar boş gezenin boş kalfası görünümünde olsam da, çok makine ve işler hakkında bilgi sahibi ve her şeyden önce insan, diğer bir şık(1) olarak adam olmuştum(3).

Bir makine keyifsizlenmiş, fabrikada çalışanların gramerlerine “Kaçılın(20)!” fiilini yerleştirmiş ve makine durursa, yeniden çalıştırılması için oluşacak zararın önüne geçmeyi bilmiştim.

Hımbıl(1) bir pehlivana kolileri araca yüklemesinde yardımcı olmuş, eski işyerimden ehliyet, belge ve tecrübelerimden ve dahi alışkanlıklarımdan yararlanarak forklift(1) kullanmakta sıkıntı çekmiyordum, doğal olarak asil görevim dışında görevliler gecikmişse, gelememişlerse falan gibi zamanlarda. Kimsenin işinde, işçiliğinde, meslek ve ustalığında asla gözüm yoktu.

Eli oldukça ağır yaralanan bir hanım kız için, iş gömleğinin eteğinden şerit kopartıp kanın durması için kolunu sıkmış;

“Patronuma iletin, hastaneye yetiştirmem gerek!” sözü ekinde genç kızın sigortasının olduğunu öğrenmekten mutlu olmuştum. Şoförlerden biri genç kızı hastaneye yetiştirmeme yardımcı olmuştu, sorumluluk bende, benimleydi.

Her şey bir yana göze girmiş, “Aferin!” almış, maaşıma zam yapılmış, şimdiki patronum, geçmişteki patronuma, yani karımın babasına gereken memnuniyetini gerektiği şekilde iletmişti, vallahi billâhi hiçbir yönlendirme ya da telkinim olmaksızın.

Karımın iletişim olmasına karşın benimle ilgili olarak hal ve tavrında değişiklik yoktu, anlamını çözmek gibi bir konu ile uğraşmam da gerekli değildi doğrusu.

Aslı; “Belâ; ‘Geliyorum!’ demez (Pattadak) gelirdi!” Ya da “Eğer şanssızsa kişi, muhallebi yerken bile kırılırdı dişi!” Veyahut da; “Gökten halka yağsa, biri bile şans olarak geçmezdi başından, ama kazık düşse…”

Devamına gerek yok!

Çalıştığım fabrika, diğer fabrikalar gibi sanayide, şehirden az biraz uzakça idi. Çalışanlar, vardiyalar için servisler vardı şehre. Ancak çok zaman bazı işleri yarım bırakmak işime gelmiyordu, bu da servisleri kaçırmama neden oluyordu, önemli değildi.

Annem de, Burcu da geç kalınca Belediye Otobüsleriyle gecikerek gelmeme alışmışlardı. Fabrikadan ne adıma bir araç talebim olmuş, ne de o kadar mühendis, teknik eleman varken lise mezunu birine araç tahsis etmek gibi bir teklifleri olmuştu büyük patronların, ya da ve saire olan güçlülerin.

Kaba anlamda yaşamda ev-fabrika arası yuvarlanıp gidiyordum işte.

Bir akşamüstü, fabrikadan öylesine gecikerek çıktığım bir vakitte, bir araba durdu yanımda aniden, otobüs durağına yönelmek üzereyken. Ön sağ kapıdan inen badigard(1) mı, şoför mü olduğunu kestiremediğim iri yarı, pehlivan gibi bir adam;

“Hanımefendi arabaya binmenizi rica ediyor!”  dedi.

Hani; “Davet ediyor!” dese anlayacaktım, çünkü hanımefendi; Melek’ti.

“Yani; ‘Emrediyor!’ demek istedin galiba? Peki!” dedim ve direksiyonda olan Melek’e selâm verip arabaya binip kapıyı kapattım, o ayazda kaldı.

Melek bana bakıp gülümserken, ben ona seslenme zorunluluğu hissettim;

“Son arzum olabilir mi, bilmiyorum, ama idam mahkûmlarına bile böyle bir soru sorulduğu düşüncesindeyim. Herhalde bir telefon etmeme izin verirsin, değil mi? Pardon! Mümkünse iki…”

“Benimle beraberken çok gecikeceksin, belki de hiç dönemeyeceksin evine! Oluruyla söyle(3! Merak etmesinler!”

“Niyetin ciddi, yani?”

“Galiba! Ya hep, ya hiç!”

“Anneciğim, iş çıkışında bir arkadaşa rastladım. Muhtemeldir ki bu akşam sana uğrayamayacağım anneciğim, ellerinden öperim…”

“Burcu? Hatunum? İyi misin? Sen bugün bana kızma, öfkelenme, bağırıp çağırma haklarını kullanmış mıydın?...

Peki! O hakkını saklı tut! Eğer imkânım olursa, anlatırım. Olmazsa; ‘Hakkını helâl et!’ demek isterim…

İşten çıkışımda liseden arkadaşım olan, senin de tanıdığın Melek’le karşılaştık, beni arabasına aldı. Eskilerden konuşacağız biraz. Sonrasını ben de bilmiyorum. Anneme haber verdim ben. Sen de arayıp onu telâşlandırma lütfen! Her zamanki gibi seni sevgiyle öptüm, bir tanem! Seni sevdiğime inandırmam artık gereksiz, biliyorum ve de biliyorsun!..”

Ben değil, elime müdahale ederek(3) Melek kapattırdı telefonu.

“Medeni cesaretin(6) oldukça fazla, görüyorum!”

“İnsan yanlışlıklarla mücadele edecekse, hazır ve hazırlıklı olması gerek, hele ki ucunda olasılığı fazla görünen bir ölüm varsa. Seni dinlemeden önce bilmeni istediğimi söylememe izin ver lütfen! Hem nereye gidiyoruz? Sebebini ben konuştuktan sonra söyler misin lütfen!”

“Belirli bir istikâmetim yok! Beraber yürüyelim istiyorum. Seni seviyorum, hem de çok seviyorum ve sensiz benim yaşamam çok zor!”

“Ben seni gizli saklı hep sevdim. İlktin ve tektin! Söyler misin bana, annen kimdir?”

“Dünyada değer verdiğim, başımın üstünde taç, bir dediğini iki edemeyeceğim, yaşamımdaki tek kutsal varlık…”

“İtirafın yerinde, çünkü o, benden de önceki tek insan. Benim için de annem öyle. Seni biliyor, hem çok iyi biliyordu, senden haberi vardı, sana olan duygularımdan da haberi vardı. Ama seni ne gördü, ne tanıdı, ne de bildi. Ben askerdeyken tüm bildiklerini unutup kararını verip yuvamı kurmuş annem, daha doğrusu ailelerimiz…

Annemin, özellikle annemin çizdiği o çizginin dışına çıkamazdım, içinde kaldım ve sevmeye hatta senden kalanları bile devredip bana, benim için uygun görüleni sevmeye karar verdim, anneme söz vererek…

Dinliyor musun? Boşa konuşuyorsam, susayım, sen de devam et, nereye kadar ve nasıl istiyorsan…”

“Benden vazgeçmeni hüzünle de olsa dinlemek isterim, devam…”

“Hazırlandım. Sana sevgimi unutmam çok zordu, unutmaksızın yeni bir sayfa açtım yaşamıma ve o sayfadaki senin olan, sana ait olan tüm sevgiyi karıma verdim, seni unutmak dileği ve beni unutman arzusuyla. Az kalmıştı, başardığımı sanıyordum, ta ki şu ana kadar…”

“Ne söylememi istiyorsun? Ben sana, benim hepsimi verdim. Bende ben kalmadı! Bu; sensiz yaşamayacağımın ispatı, delili, belgesi, ne dersen de! Öleceğim, sensiz yaşamam mümkün değil. Bunu sadece senin bilmenin yeterli olacağına inanıyorum. Hadi in arabadan ve seyret beni, burasının az ilerisi benim yok olmayı plânladığım yer…”

“Seni yalnız göndereceğimi mi sanıyorsun? Hem intihar edersen, Allah sana büyük günah yazar(21). Seni ne çok sevdiğimi(22) biliyorsun. Ama senin yaşadığın aşka kendimi sığdıramıyorum. Senin yaşadığına inandığın böyle bir aşk görülmedi dünyada(23)! Ya da ben duymadım, okumadım. İnanıyorum. Çekil kenara, hiç olmazsa senin için hiçbir şey yapmamış olmak yerine, cehennemde senin için, sevgimiz, aşkımız için ben yanayım!”

“Hayır! Olmaz! Olamaz! Seni karın kendine aldı. O seni benden çok seviyor! Sen ona aitsin…

Sözlerin özel, güzel ve yumuşak, ama kandıramazsın beni…”

Zapt edemeyeceğim bir boyutta tepinmeye çalışıyordu. O daracık yerde sağa-sola, öne-arkaya sallanmaya çalışıyor, kafasını, yumruk haline getirdiği ellerini kafasına ve direksiyona vuruyor, devamlı tetiklemelerle bana da vurmaya devam etmeye çalışıyordu. Çılgın(1) gibiydi, ya da çıldırmıştı(3), ne yapmam gerektiğini bilmiyor, bilemiyordum.

Telefonu çaldırabildim ancak. Sakinleştiremediğim gibi, zapt edemeyeceğim kadar güçlü ve kuvvetli oluşu endişelendiriyordu beni.

“İmdat!” yerine, “Çabuk!” diyebildim Acil Servis, Hızır Servis, 112 önce, 114 sonra, daha sonra da 155…

Neden gerektiyse ve her neyse aklımda işaretli o numaralara. Bildiğimden değil, telefon numarası sinyalinden veya bilmem ne numarasından üstün yetenekli görevlilerimizin bize ulaşacaklarından emin olarak.

Sakinleştirmek için asla tokatlamadım onu, yüzüne serptiğim pet şişelerdeki sular bitmişti. Kolonyalı mendiller de azdı zaten, tükendi. Mentollü şekerleri ise kabullenmiyor, tükürüyordu boyuna Melek.

“Yaktın beni Bora! Ne kötülüğümü gördün ki, ha? Seni sevmekten, senin olmayı dilemekten başka ne suçum vardı ki benim Bora? Senin için ölmeme bile izin vermedin Bora! Neden? Zalimsin Bora! Sende hakkım varsa, helâl etmiyorum sana, Bora!”

Çırpınıyor, tepinmeye çalışıyor, olağandışı hareketler sergilemeye çalışıyordu. Kapıları kilitledim, pencereleri araladıktan sonra kontak anahtarını alıp cebime koydum, sakinleşsin umudundaydım, başını omzuma dayadı, uyumak, ancak sonsuza kadar uyanmamak şeklinde uyumak istiyor gibiydi. Nefesini kullanmamak, nefesini tüketmek arzusunda gibiydi.

Zaman geçmiyor, ya da geçmek bilmiyordu bize ulaşması gerekenlerin ulaşması için. Kanlı, canlı, diri, güçlü, kuvvetliydi, iyi besleniyor olsa gerekti. Başı omzumda olsa da, elleri sıkı sıkı ellerim içinde olmasına karşın direnmekte güçlük çekiyordum ona karşı.

Tükenmek? Belki de son kertelerinde olsam gerekti, bilemediğim, ya da daha doğrusu hissedemediğim, gönül üzüntüsünün ve dermansızlığın etkilediği.

Arabanın aküsü zayıf olsa gerekti herhalde. Farlar sönükleşmeye, dörtlü ikaz ışıkları kendilerini yitirir gibiydiler. Yolda kalmamalıydık. Son takatinde motoru çalıştı arabanın, uzak arkalardan önce trafik polislerinin, sonra ambulansların çakarları göründü çifter şekilde aciliyet kavramını yaşamışçasına.

Görevlilerin Melek’e iğnesi, benim de rahatlamam, aklımın başıma gelmesi demekti. Onun cep telefonundan “Babası” nı aradım, sanki yaşadıklarımızı biliyorlarmış gibi;

“Melek sakinleşti, ambulans Melek’i hangi hastaneye götürsün istersiniz efendim? Melek’in arabasını ben kullanarak söylediğiniz yere getireyim efendim!”

“Nihayet! Siz O’sunuz değil mi? Çıldırttınız Melek’i! Şimdi mutlu musunuz?”

“Hastane? Lütfen! Efendim!”

Bir yer söyledi babası, anlamadım, eskort(1) olan polis arabasındaki memur da, ambulans şoförü de anladılar, ben onları takip ederken, şüphe, endişe ve heyecanımı engellemeye çalışıp, zorluk çekmeme karşın telefon açıp Burcu’nun da aynı hastaneye gelmesini istedim.

Sakinleştirme çabalarım gereği eskiye yönelik olarak itiraf etmemin bedelini ödemeli, kendimi Melek’in de söylediği şekilde savunmalı, şimdiki gerçeğim olarak sevgimi itiraf etmeliydim karıma.

Eksiğim “Anneme gecikeceğimi söylemiştim, yeniden haber iletme!” demeyi unutmuş yahut da akıl edememiş olmamdı.

“Arkadaşı hastalanmış, hastaneye kaldırmak zorunda kalmış Bora. Merak etme, ben hastaneye gidiyorum, oradan haber veririm size!”

“Benden saklıyorsun kızım, doğruyu söyle, Bora’ma bir şey mi oldu?”

“Yok anne! Vallahi, billâhi Bora’nın hiçbir şeyi yok!”

Telefon kapanmış… Burcu’nun bir şeyler bilmesi, hissetmesi, tahmin etmesi, kendi kendine yorum yapması mümkün değil gibi geliyordu bana. Hastaneye geldiğinde Melek yeni bir krizi atlatma hevesinde gibiydi, doktorlar hemen üstesinden geldiler. Babası tekrar;

“Hep seni andı, hep seni yaşadı, okulu bitirdikten sonra askere gidinceye kadar hissettirmeksizin hep senin peşinde idi, sözüm ona üniversiteye gidiyordu. Askerdeyken, o kadar yolu tepip çarşı izinlerinde seni uzaktan da olsa görmek onu mutlu ediyordu, ama hep saklanıyordu. İsteği onun sana değil, senin ona koşmandı. Yıkılacak gibi olmasına karşın, düğününüze de katıldı uzaktan, uzaklardan. Onun dünyası, yaşam şekliydin, anlamanın da, anlatmanın da mümkün olamayacağı…”

Hüznüyle tıkanmıştı, nefes almayı yeniledi, devam etti;

“Ve sonra ipin ucunu kaçırdı(3). Doktorlar tereddütsüz iyi edeceklerini, sağlığına kavuşacağını iddia ediyorlar. Ama nasıl, nerde ve ne kadar zaman içinde? Size kin duyamam, kin tutamam. Ancak tebrik edebilirim; ‘Keşke!’ demeden. Eşinle sen birbirinize yakışıyorsunuz, Melek’in sevgisini de alıp daha bir bütünleşin! Bize gelince; ‘Kader utansın!’ ve ‘Tanrı hepimize yardımcı olsun!’ dememiz gerek!”

“Âmin!” dedik Burcu ile bir ağızdan. Karım olayı ne sordu, sorguladı, ne de ben “Savunmam gerek!” dememe rağmen böyle bir ihtiyaç hissettim.

Üşümüş gibi koluma girdi, arabasına yönelirken, yaşıyorduk beraberce, ancak hava soğuk muydu, soğumuş muydu, bilemiyorum. Ancak kolumdan kulağıma uzanıp da ses verdiğinde, ateş basmıştı(4) tüm mevcudiyetimi;

“Bebeğimiz olacak, müjde!”

“Allah’ıma çok şükür! Yeter ki annesi de, kendi de sağlıklı olsun, duam bu!”

“İnsan bir baba adayı olarak hoplar, zıplar be sevgilim!”

“Doğal olarak ertelememin mümkün olmaması gereken bir sevgi gösterisi olmalıydı bu. Ama sen bana öncemde, benim sana esir olmamı sorgulamayacak mısın?”

“Bana sevgini anlatıp tırlattırmışsın güzel kızı. Senden sevgin dışında ne isteyip ne bekleyeyim ki daha? Üstelik bebeğimizin olacağını dünya-âlem(6) bilse de, kimse eksiltemez sana olan sonsuz sevgimi ve bebeğimizin varlığını…”

“İstersen ben kullanayım arabayı!”

“Şimdiden böyle tezahüratlara başlarsan, gelecek yedi aylık sürede nasıl engel olabilirim ki sana?”

“Endişen olmasın! Bundan sonra sadece okula ait ev ödevleri değil, eve ait bulaşıktır-mulaşıktır, çamaşırdır-mamaşırdır eve ait tüm ödevler de hepsi benim görevim, rüşvet olarak dokunarak da olsa ufacık bir öpücük karşılığı…”

“Israrcı olsan da senin için ağzımdan asla ‘Şımarma’ gibi bir söz çıkmayacak!”

“Dedin bile!”

“O, örnek olarak tasnif dışı…(6)

“Anladım!”

Anneme uğradık, kapı açılmadı.

Açtık!

Annemin yüreği, benim için şüphe duymasına bile dayanamamıştı. Bunun nedeni babama kavuşmak için acelesi mi, yoksa torununa, torunlarına bakmamak için; “Bana güvenmeyin, başınızın çaresine bakın!” tavsiyesi miydi, bilmem mümkün değildi.

Eee! Tanrı kutsal kitabında; “Her canlı ölümü tadacaktır!(24)dediğine göre görevimizi yapmaktan başka bir şey gelemezdi elimizden!

Ama Burcu’nun annesi, annemin vefatını duyunca “Başımız sağ olsun!” dedikten sonra Burcu’nun sözlerine ulaşınca, bir ölüm anı yaşadığımızın farkında olmaksızın içten gelen bir tezahüratla “Yaşasın!” deyince yüzümüz aydınlanmıştı, karanlıktan çıkarırcasına.

Belki bebek de annesinin karnında aynı heyecanı yaşamış olabilirdi, annesinin karnını okşayarak ona sevgisini belli ettiğinde.

Aslında Burcu’nun iki de ağabeyi vardı, evde.

Ama bu; Burcu’nun annesi için demekti ki…


YAZANIN NOTLARI:

(*) Zoraki; İstemeye, istemeye, zorla.

(*) İzdivaç; Evlenme. Bağ. Birliktelik.

(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Alık; Akılsız, aptal, bön, budala, salak, sersem, şaşkın.

Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.

Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

Çılgın; Deli. Mecnun. Coşkun. Azgın. Akıl ve ruh dengesi bozulmuş olan. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan. Davranışları aşırı ve taşkın olan, aşırı davranışlarda bulunan, düşkün.

Dünyalık; Mal, mülk, servet, para, varlık.

Eskort (İngilizce); Eşlik eden, önemli bir görev için gidenin önünde arkasında, ya da yanında kılavuzluk, rehberlik eden, koruma ve yönlendirme amaçlı şey.

Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.

Fevri; Birdenbire ve düşünmeksizin yapılan, pek düşünmeden, ansızın, öfkelenerek, sinirlenerek, böyle davranma biçimi.

Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.

Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

Gıcıklık; Karşı tarafın sözleri, hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu.

Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Hayhuy (Hay-Huy); Boş ve sonuçsuz durum. Herkesin aynı anda konuşmasından ya da eğlenmesinden oluşan gürültü.

Heybe; İçine öteberi koymaya yarayan, genellikle kıldan, pamuk ipliğinden ya da yünden dokunmuş, birbirine kendinden bir parçayla bağlı, bitişik bulunan bir tür özellikle taşıma hayvanlarının sırtlarına konan) torba.

Hımbıl; Uyuşuk, tembel.

Hırızma; Azgın hayvanların ağızlarına, ya da burunlarına takılan demir halka.

Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkalara da verilen ad.

İdealist; Ülkücü. Düşünceci. İdealizme öğretisine bağlı filozof. Bilgide düşüncenin temel olduğunu öne süren, düşünceyi temel alan ve varlığı insan düşüncesinin oluşturduğunu, kurduğunu kabul eden öğretilerin sahibi.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İlâh; Tanrı. Bir alanda yaratıcılığıyla hayranlık uyandıran, çok beğenilen, çok sevilen, çok tutulan kimse.

İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.

İstisnai; Bir kimse, ya da bir şeyin benzerlerinden ayrılığı. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey hüviyeti.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Klâsik; Üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak gösterilen, görülen. Sanatta kuralcı. Alışılagelmiş olan, yenilik getirmeyen, geleneksel. Eski Yunan, Roma, Fransız sanat ve yazılarıyla ilgili olan şeyler.

Lepra; Cüzzam. Bulaşıcı bir deri hastalığı.

Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Morcivert; Sinirlenince, mahcup olunma, morlukla, lâcivert arası bir görünümde olmak (Türkçemizde böyle uydurulmuş bir kelime yoktur, belki argo olabilir).

Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan.

Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

Müdana; Minnet.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.

Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.

Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücutta dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa mens, ya da menstürasyon, Menstürasyon Kanaması, ya da âdet, âdet kanı,  âdet kanaması, aybaşı.

Sinsilik; Sinsi olma durumu, huyu. Sinsice davranış.

Sükûn; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma hali.

Şarlatanlık; Bilir geçinen, kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimselerin, aslı suç olan niteliği.

Şık; Seçenek. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum, alternatif.  Yerinde gereği gibi. Güzel, zarif, modaya uygun ve bu şekilde giyinmiş olan.

Şoparlık; Genel olarak, Çingene çocuklarının hareketleri için kullanılan bir deyim olmakla birlikte, “şımarıklık, küstahlık, yaramazlık” anlamlarında daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir deyim.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Tasma; Kimi hayvanların boynuna takılan, onları çekip götürmeye, bir yere bağlamaya yarayan, kemer biçiminde bağ. Nalının ayağı tutan meşin bölümü.

Tavla; At beslenen yer, at ahırı. Bir plâtform üzerinde iki zar, 15 siyah, 15 beyaz taşla iki kişi arasında oynanan dünyadaki en eski, çeşitli ülkelerin sahiplendiği bir oyun.

Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.

Zevzeklik; Türkçemizde genel olarak “Gevezelik” anlamında kullanılırsa da, yöremde boş-boş oturma, örneğin televizyon seyretme, çekirdek çitleme gibi gayesiz bir yaşantının, vakti boşuna öğütmenin bir şekli olarak dillendirilmektedir.

Zıpçıktılık; Görgüsüzlük, fırsatçılık.

(2) MELEK Şiiri; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “MELEK” isimli şiirinde Zeynep isimli bir kızın annesi ile sohbeti anlatılıyor. Melek dediği halde kanatlarının neden olmadığını soran kızına annesi şöyle cevap veriyordu; Cevap verdi annesi, / “Üç yavrum daha vardı / Onlar kanatlanarak / Elimden uçmuşlardı. Hepsi yalnız bıraktı / Bu talihsiz kadını. / Bari sen uçma diye / Kopardım kanadını...”

(3) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak.

Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Ateş Basmak; Bir sıkıntı dolayısıyla yüzünde, vücudunda sıcaklık artmak.

Avucunu Yalamak; Umduğunu elde edememek.

Ayan Beyan Belli Olmak; Aşikâr olmak. Besbelli, ortada olmak. Gizlisi, saklısı olmamak, açık, apaçık, açık seçik olmak.

Basite İndirgemek; Bir şeyi karmaşıklıktan kurtarıp kolayca anlaşılır bir biçime sokmak.

Bloke Etmek; Kullanılmasını engellemek amacıyla el koymak. Savaş durumundaki bir ülkenin öteki ülkelerle ilişkisine engel olmak. Futbolda kalecinin topu yakalaması.

Çıldırmak; Genellikle sevinçle ne yapacağını bilemez bir durma gelmek, aşırı bir duyguya kapılmak. Aklını kaçırmak, delirmek, aklını oynatmak.

Defteri Dürülmek; İşine son verilerek uzaklaştırılmak, ölmek, öldürülmek.

Eli Kıçında Dolaşmak; Aslı daha kaba söylenen bir deyim. Boş, bomboş, hiçbir iş yapmaksızın, hiç kimseye yararı olmaksızın, tufeyli gibi dolaşan, iyi niyetli olmayan varlık.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, donup kalmak.

Gardını Almak; Savunma durumuna geçmek. Müdafaa pozisyonu almak.

Gökte Ararken Yerde Bulmak; Çok güçlükle elde edebileceğini, bulabileceğini, görebileceğini sandığı bir şeyle ya da kimseyle karşılaşmak (Gökte ararken yerde bulduğum olmadı hiç. Ama yerde bulup da göklere çıkarmışlığım çoktur.  Murathan MUNGAN).

Gözden Geçirmek; Bir şeyin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamak için her yanına bakmak, incelemek, muayene etmek, denetlemek.

Gözleri Eğecekte Delecekte Olmak; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde etrafına bakmak, bakınmak, bir bakıma gözleri fel fecir (vel fecri) okumak şeklinde de kullanılan bir söz.

Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Hart-Hurt Etmek; Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkartarak anlamlarında iğneleyici, sitemli, hatta küfürlü sözler söylemek.

Havada Asılı Kalmak; Verilen bir sözün, yapılması gereken bir eylemin sudan sebep ve bahanelerle yapılmaması.

Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.

Hevesi Yok Olmak; Çok istediği, imrendiği, dilediği bir şeyi elde edememek, üzüntü yaşamak.

İnce Eleyip Sık Dokumak; Titizlik göstermek, bir şeyleri en ince ayrıntılarına kadar araştırmak gözden geçirmek.

İpin Ucunu Kaçırmak; Bir yeri yönetmede, işte veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olmamak, çıkmaza girmek. İşi düzgün bir biçimde, yolu-yordamıyla, gereğince yürütme imkânlarını yitirip artık duruma egemen olamamak.

İtin Bilmem Neresine Sokup-Çıkarmak; Deyim ayıp olduğu için kelimesi özellikle yazılmamıştır. Anlamı; Birini olabilecek en berbat bir şekilde aşağılamak, bunu çokçasın toplum içinde yaparak karşısındakini rezil etmek, içinden güç çıkılacak badirelere iteklemek.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Kaale Almamak; Önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.

Kaçımını Kırmak; Yöresel olarak hevesini, arzusunu, isteğini, yapmasını engellemek.

Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.

Kaytarmak; İş yapmaktan kaçınmak, yapılması gereken işi savsaklamak.

Kestirip Atmak; Derinlemesine düşünmeden kesin yargıya varmak, kesin konuşmak.

Kıyamet Kopmak; Gürültülü karışıklık, gürültü, patırtı yapmak, bağırmak, çağırmak, ağlamak, sızlamak, tepinmek.

Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.

Makul Karşılamak (Görmek); Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlamak. Sözleri akla yakın bulmak.

Müdahale Etmek; Araya girmek, el atmak, karışmak. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmalarını sağlamak.

Nefsi Köreltmek ( Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Oluruyla Söylemek; İncitmeksizin, makul ve mantıklı bir şekilde, kabul ettirecek şekilde söz söylemek.

Öfkesini Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek.

Pir Demek; Bir meslekte görmüş, geçirmiş kimse gibi demek. Adamakıllı, iyice söylenmiş olmak.

Rahvan Gitmek; Hayvanın koşarken biniciyi sarsmayan koşu biçimi. Belli bir hızda telâşsız, gamsız yürüme biçimi.

Sıra Seki Dinlememek; Kurallara, sıralara uymaksızın her şeyi oluruna bırakıp, bir bakıma kaderine, olacaklara rıza göstermek.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Sudan Çıkmış Sıçan Haline Dönmek; Başarısız olmak, istediğini anlatamamak. Üstü başı çok ıslanmak, sırılsıklam olmak.

Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.

Yaprak Oynamamak (Kıpırdamamak, Kımıldamamak); Satış, alışveriş, iş vb. konularda hareket olmaması durumu.  Havanın rüzgârsız ve çok durgun olması durumu.

Yerin Kulağı Olmak (Var!); Gizli konuşulan bir şeyin umulmadık bir yoldan başkalarınca da duyulabilmesi endişesi.

Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.

(4) Kur’an Hucurat Suresi, 11. Ayet; “Bir kısmınız diğer kısmınızı alaya almasın. Belki de alay edilenler, kendilerinden daha iyidir. Birbirinizi ayıplamayın. Kötü lâkaplarla çağırmayın, anmayın…”

(5) Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Fotoğraftan Görücü Usulü; Görücü usulünün fertlerin birbirini görmeden sadece fotoğraflardan tanıması olayı. Fiziksel beğenmeme olayının görücü usulünden önce velev ki reddedilmesinin bir bakıma gerekçesi.

(6) Asık Surat; Somurtak. Somurtuk. Somurtkan. Sürekli somurtan, devamlı asık suratlı. Yüzü gülmez. Sıkıntılı, çekilmez.

Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.

Dünya Âlem ( Cümle Âlem, El Âlem) Bilmek; Kim var, kim yoksa herkesin bilmesi.

Düz Mantık; Bir olayı fazlalıkla derinlerine inmeden, ilerisini berisini kurcalamadan olduğu gibi anlamak. En kolay mantık biçimi. Ancak şaşırmak da mümkün. Örneğin; “Bir gemi okyanusu altı günde geçerse, altı gemi okyanusu bir günde geçer!” mantıksızlığı gibi.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Envaı Çeşit; Türlü, çeşitli, çeşit çeşit.

Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.

Geri Zekâlı; Zekâ seviyesi yaşından geride olan. Gerzek.^

Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

Hır Gür; Kavga ya da tartışma. Kavga  veya tartışmanın yapılması olasılığı.

Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

İnsan Sarrafı; Huy ve ahlâk yönünden insanları tanımlayabilen.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Limoni Tavır; İnsan ilişkilerinde bozukluk, tatsızlık yaşanma durumunun göstergesi.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Merhamet (İstismarı) Dilenciliği; Duygu sömürüsü. Acıma duygusunun istismarı. Şefkat, ilgi, koruma,  iyilik yapılması için dileme.

Muhalefet Şerhi; Karşı oy ve karşı oy yazısı.

Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

Nodüllü Sopa; Sığır çobanlarının ve de kağnı sürücülerinin büyükbaş hayvanları yönlendirmek için kullandıkları ucunda sivri bir çivi olan sopadır. O çiviye yöresel olarak nodul denir, anormal doku büyümesi anlamındaki “nodül” ile karıştırılmamalıdır.

Osmanlı Kadını (Kızı); Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

Pabuç Kadar Dil; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.

Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı. Statik düşünceli.

Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.

Soğan Erkeği; Hiçbir şeyden anlamayan, her şeyi bildiğini sanıp da karısının (sevgilisinin) sözünü daima tasdikleyen, kendine özgü fikirleri ve düşünceleri olmayan, eşinin (sevgilisinin) güdümünde, özellikle partneri varlıklı ve çok zenginse, “Evet efendim” ci tipli, soysuz, kimliksiz, boynuzlanmaya meyilli kişiliği olmayan kişi.

Söz Dokundurma; İğneleme. Tariz. Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatı. Birini küçük düşürmek, onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözü ters söyleyerek amacı belirtmek (Tembel birine; “Ne kadar çalışkansın!” demek gibi).

Tasnif Dışı; Sınıflara ayırmaktan vazgeçme, bölümleme, sınıflandırma, sıralama yapmama, söylenilen, düşünülen şeyi o konumun dışında bırakma.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Ucu Açık Soru (Açık Uçlu Soru, (Eylem); Basitçe “Evet” ya da “Hayır” şeklinde cevaplanamayacak soru (Eylem).

Üstüme İyilik Sağlık; Tanrı beni esirgesin! Tanrı korusun! Tanrı saklasın! “Aaa! Hiç öyle şey olur mu?” anlamında bir sözcük.

Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

Yangel Osman; Şekilci, gösteriş budalası ve tembel insanlar için kullanılan bir deyim. Aslı; “Kırk (ya da dört) dönüm bostan, Yangel Osman” şeklindedir.

Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.

Zırt-Pırt (Zırt-Zırt); Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere.

(7) Tak-Şak Kavramı (Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak); Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemize ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!

(8) Kur’an’dan Alınan Yanlış İsimler; O kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; sıkıntı-belâ, İrem; sahte cennet, Sanem; put gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!”  Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “inkilâp=bu köpekler, inkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak).

(9) Hayat bayram olsa… Şenay’ın meşhur ettiği Kuzey KÖKER’e ait pop şarkı.

(10) Edebi Sanatlar; Yazınsal. Düşünceler, duygu ve hayalleri edebiyat kurallarına göre anlatış.

Cinas; (Yazılışları aynı, anlamları farklı kelimeler); “Niçin kondun a bülbül dalımdaki asmaya, ben yârimden ayrılmam götürseler asmaya.

Failâtun; Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birinin başlangıcıdır. (-.- -/-.- -/-.- -/-.-) Failâtun/ Failâtun/ Failâtun/ Failun. Açık heceler (.) kapalı heceler (-) ile gösterilir.

İstiare; Eğretileme. Türk edebiyatında bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka varlığın adıyla anma sanatı. Benzeyen ve benzetilen iki öğeli, açık ve kapalı olmak üzere iki çeşidi vardır.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Mecaz; Bir sözcüğün gerçek anlamından bütünüyle uzaklaşarak kazandığı, yeni anlamıyla yapılan edebi bir sanat türü. Yeni bir kelime gerçek anlamı dışında bir başka kelime ile benzetme yapılmaktadır. (Örnek; Yüreğin yanması…)

Redif; Şiirde genellikle kimi ikiliklerde ya da dörtlükte uyaktan sonra yer alan, yinelenen sözcük ya da ek. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde askerlik görevini yerine getirdikten sonra yedeğe ayrılan yer.

Teşbih (Benzetme); Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetmek, gibi. Örnek; Çocuk; tilki gibi kurnaz biriydi)

Vecize; Özdeyiş. Söyleyeni belli kısa anlamlı söz (Veciz; Kısa ve anlatımı, içeriği çarpıcı, öz söz).

(11) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(12) E Kodları (EC Code); Her bir gıda maddesi için Avrupa Birliği tarafından belirlenen kod numaralarıdır. Gıda katkı

(13) Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ

(14) Anne Üzerine Söylenmiş Sözler; Hepsini bir araya toplamak mümkün değil bence, ancak bir, kaç örnek vermem gerekirse şunları sıralayabilirim;

Anne başa taç imiş, Her derde ilâç imiş, Bir evlât pir olsa da anneye muhtaç imiş. Yunus EMRE

Ana kucağı insanın her yaşta aradığı yerdir.

Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem.

Anasının bastığı yavru incinmez.

Ana kucağı, cennet bucağı.

Ana hakkı ödenmez…” gibi.

(15) Anla artık, anla beni diye başlayan… Son Mektup adlı eserin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi ise; bu tür bestelerin uzmanı olduğuna inandığım Rahmetli Yıldırım GÜRSES’e ait olup eser; Nihavent Makamındadır (Bir kanalda Güftenin de Yıldırım GÜRSES’e ait olduğu belirtilmiştir. Bilgi eksikliğim lütfen bağışlansın).

(16) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(17) İki saniye dahi geriye saramazsın hayatı. Bu yüzden ne bir “keşke” ne de bir “eksik” bırak!

(18) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir insan gülüyor olabilir, ama aklında nelerin olduğunu, daha önceleri neler yaşadığını bilemezsiniz.

(19) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.

(20) Kaçılın; (Yöresel olarak) Kenara çekilin, ortamdan uzaklaşın, kaçın.

(21) Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?

(22) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(23) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.

(24) Kur’an, Al-i İmran Suresi. 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz” şeklindedir.