Yıllar ne kadar çabuk geçiyor, anlamak mümkün değil! Şimdi 2020 yıllarında bir virüsün tüm dünyayı etkilemesi, beni de etkileyen 1975 yılının tekrarlanan Asya Gribine götürdü. Başlangıçlarda önemsiz gibiydi sonraları önemini hissettirdi virüs olarak değil, “Ağabey” ve “Kız Kardeş” olarak…
Annem ağırlaşınca, babam annemi hastaneye götürmüş, yatırmıştı, evde yalnız kalma ihtimalime güvenemedikleri için de babam beni, hastane kurallarını ve ortamını alt-üst edeceğimi umursamaksızın “Misafir Sanatçı!” gibi yanında götürmüştü.
Gözlem altında tutulacaktı annem. Doktor, babama fısıldarcasına; “Yarın siz çocuğu (Ki o “Çocuk” ben oluyordum) birilerine emanet edin ve öyle gelin!” diyerek talimat verirken, koşuşturanları görmezden gelmem mümkün değildi.
Acil servis hemşire ve doktorları, bir sedye üstünde bağırıp, çağıran ortalığı handiyse(1) yıkacak şekilde ıstırabını belli eden, karnı şişkin ve bu şişkinlikte fark edilen kımıldamalarla, sedyeden sızan kanlara aldırılmaksızın bir kadını yoğun bakım odasına(2) doğru sürüklüyorlardı.
Babam beni kenara, duvar dibine itekledi, koşuşanlardan ağlayanlar, vahlayanlar, gözyaşı dökenler, bizim gibi kenara büzülmüşler bir kısmının muhtemelen dua için dudakları kıpırdıyordu. Aklım eriyordu bir kısım şeylere, ermesinin gerektiği kadar ve babam merakla sordu en yakınındakine;
“Geçmiş olsun, nedir?
“Babası inat etmiş, ‘Ebe doğurtursun!’ diye, bebek de ters gelmiş, ebe bir şey yapamayınca yetiştirmeye çalıştık!”
Tam bu sırada sesler kesildi, yoğun bakımdan, herkes ayağa kalktı, bekleyenlerin asırlar sürdüğünü düşündüklerine inandığım 3-5 belki 10-15 dakika kadar sonra, önce üstü-başı kan içinde doktor ve hemşireler ve sonra üstü örtülmüş, olarak bacaklarının arası dolu o teyze karnı boşalmış görünümle beyaz bir örtü altında dışarı çıkarıldı.
Doktorun yüzünde başarısızlığının semeresi(1) siyahlık belirgindi, başını hüzünle eğerek; “Başınız sağ olsun!” denilen bir ses ilişti kulağıma, ilk defa işittiğim bir sözdü, anlamını çıkartamadığım.
Ve o teyzenin gelirken herkesi irkilttiği ama çare olamadığı höykürüş(1), bu kez salonda yükseldi, ayrı ayrı, sedyeye asılarak, gitmesini engelleme çaresizliğiyle çığırıyorlardı.
“Ne olur? Nasıl olur? Daha gençti! Ölüm hiç yakışmadı(3)!” gibi benzer sözlerle gasılhaneye(1) doğru yönlendiler, asansörün alabildiği kadar nüfusla. Galiba ilk yönelenler, anne, baba, koca ve hastabakıcılar, hemşireler olsa gerekti.
Babam kafasını sallayarak kararını belirtti, benim ufacıcık kafamdaki o koca beynime parça parça, nokta nokta yerleştirmek istercesine;
“Annen doğuma geldi, biliyorsun, gelen kız kardeşin, mutlaka ebe olacak, Allah’ın izniyle…”
“Sen de doktor olasın dilerdim, ama nereden kafana koyduysan mühendis de, mühendis… Neyse ne olursan ol, ama çabuk büyü, tez oku, benim yükümü hafiflet, ben ölmeden önce işin başında göreyim seni, hem…”
Babam galiba susması gereken zamanı anında fark etmiş olsa gerekti, kim bilir belki de “Evlen! Çoluk çocuğa karış, 3-5-8-10 tane oğlun falan olsun!” gibi duaları da mı ekleyecekti ki sözlerinin sonuna? Bugünkü aklımla; “Yok daha neler?”
Tamam kız kardeşim, hemşire, ebe, hatta doktor da olabilirdi, bence hiç sakıncası yoktu, daha doğmamış bebeğe don biçmek(3) gibi bir yaşam şekline müdahale etmek için hakkım yoktu, o konuda ismi daha doğmadan önce hazır olan kardeşim Ekin, doğduktan sonra ilerleyen tarihlerde kendi karar verirdi artık.
Benim adım mı? Eh! Nerelerden ulaştıysa babamın takdiri, firmasının da adı olarak Tekin idi, zaten kardeşimin adının Ekin olması dolaysıyla ismimin Tekin olabileceği tahmin edilmiştir (sanırım)!
Uzun uzun anlatmama gerek yok, yıllar su gibi olmasa da normal bir şekilde geçti, büyüdük ve…
Üniversitedeydim, mühendis olacaktım; “Adam Olmak(4)!” için, bilmem ne kadar çok vakte, köprülerin altından bilmem ne kadar suyun akmasına(5) ve de dahi bilmem kaç fırın ekmek yemem gerekliliğini(5) bilmeksizin.
Kız kardeşim benim öğrenimimi bitirdiğim lise ayarında bir Sağlık Kolejinden mezun olmak üzereydi ve üstün başarısı dolaysıyla, takdir edilmiş bir öğrenci olarak kolejin de sahibi olan hastanede görevli olarak kalacaktı.
Annemin-babamın yaşadığı şehir ile kardeşimin mezun olup kalacağı İstanbul ili arasında Ekvator-Dönence kadar uzaklık, sağlık, mali ve hatta ruhsal sorunlar olduğundan, kardeşimin törenine Ankara’dan gelerek ben katılabilecektim sadece, ağabeyi olarak. Zaten kardeşim de;
“Ağabey, hiç olmazsa sen yanımda ol, bari!” demişti.
O koca şehirde kalacak yerim yoktu, tören için giyeceğim kıyafetle donanmış olarak gece treniyle gidip, gündüzü kız kardeşimle geçirip, gece dönüş için son trenin kalkış vaktine çeyrek kalaya kadar Mezuniyet Törenini yaşayacak sonra posta treni ile “Ver Elini Üniversite” diyerek büyük köyüme; Ankara’ya dönecektim.
O zamanlar nerede bugünün teknolojik imkânları? Teknoloji olmasa da; “İnsanlık” vardı, genç-yaşlı, sevgi-saygı vardı, yaşanan. Bugünlerde yok mu? Eh! İstisnalar(1) var, tabii, bugünlerde bizlerin o günleri yaşadığımız gibi.
Ufacık bir örnek; gençliğimin ilerleyen bir zamanında çocukluğumun ilkokul öğretmenimin yanından geçerken nasıl ki üstüme, başıma, tavrıma dikkat ederek selâm vererek geçiyorduysam, yanımda olan aynı öğretmenden benden önce ders alan (aramızda sadece 16 yaş fark olan) annem de, bana verdiği terbiyenin gereği aynı davranışı, aynı tavır, biçim ve şekilde gerçekleştiriyordu.
İnsanlar bugünün zorlukları gibi, dirsek-dirseğe, pabuçlarının uçlarını tokuşturarak, ya da ellerini kalplerinin üzerine bastırarak (yahut da benim gibi iki elini, “Tamam! Teslim oluyorum!” der gibi havaya kaldırarak) selâmlaşmazlardı. El ele tokalaşır, bazen diğer ellerini destek olarak bu elleri üzerine koyar, kucaklaşır, öpüşmeseler bile yana-yanağa da tokalaşır ve sevgilerini belli ederlerdi, birbirlerine.
Ayrıcalık; Ağabey-abla-kardeş arasında kucaklayıp öpüşme, anne-baba-evlât arasında ellerden evlât-anne-baba olarak saçların koklanması, kucaklanma ile gözlerden, hatta avuçlarının içlerinden öpme şeklinde gerçekleşirdi.
Bugünler ile dünler arasındaki mesafede kafa tokuşturmalar, politik anlamda manasız el-kol-parmak işaretleri, “Esselâmu aleyküm! Ve aleyküm üs selam ve rahmetullahü ve berekatuhu!” gibi selâmlaşmalar yanında alay biçiminde; “N’aber moruk! Merhabayin aleyküm! Selâmun hello layn! Selâm! Bay bay! Öptüm Çav!” vb. yanlışlıklarımız yoktu. “Günaydın!” derdik, “Merhaba!” derdik!
İngilizce, Edebiyat, Din Dersi öğretmenlerimizin bizlere, sınıftaki arkadaşlarımızın bir birimize bakışlarımızda bile farklılıklarımız yoktu. Siyasi ayrımcılık, hatta düşmanlığa uzanan farklılık yoktu, sadece birbirimizi kızdırmak için sempatizanı(1) olduğumuz spor takımlarının maçlarının sonuçlarını sergilemek başarımızdı.
Tüm bu sözlerle yaptığım açılış ukalalığından sonra geleyim elleşmek(3) istediğim konuya…
Okulun kapısına geldiğimde önce Nüfus Kâğıdım eşliğinde büyük bir sorgulamanın ertesinde, Allah’tan kız kardeşimle aynı soyadı taşıyordum(!), anne-babalarımızın isimleri de aynıydı.
Doğum tarihlerimizde tutarsızlık olmasına karşın (kız kardeşimden üç yıl önce doğmuştum, çünkü!) hatta doğum yerlerimiz bile bir biriyle tutmuştu da başarıyla okulun içine girmem mümkün olabilmişti! Birbirimize benzememiz de diğer bir avantajımız idi, saklamamam gerek!
İşte zurnanın zırt dediği(2), edepsizliğimin doruğa ulaştığı(3), belânın gelmek üzere oluşu değil de, belâyı hak etmeye adım-adım, saniye-saniye yaklaşmakta olduğumu fark edemeyecek durumda bir yaşam şekline dönüştüğümü bilmiyor, hissedemiyordum.
Yok, gece tren yolculuğu yapmışım da, yorulmuşum da, yok efendim, kız kardeşimle kucaklaşırken görmemişim de, fark etmemişim de…
“Ülen hanzo(1)! Medeniyetten nasibini alamamış gerzek(1)! Seni merak edip kız kardeşinin peşine takılıp gelmiş, senden mutlaka şu veya bu şekilde haberi olan, belki resmini de görmüş bir genç kız, sana gülümsemiş, “Ben şuyum!” deyip elini uzatmış ve onun eli senin saygısızlığınla havayı dövmüş! Medeniyetle ilgili kitabın hangi sayfasında böyle bir edepsizliğin savunması olabilirdi ki?
Hiçbir ikaza gerek kalmaksızın, o anda işlevini yitirmiş beynin, sonradan kendine gelme çabasını yaşamış olsa da tekrar karşılaşman mümkün müydü ki? “Belki” diyerek kendini savunmak için zorlasan da; “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş(6), bilmem nerenin pazarı geçmişse(6), atılan okun geri dönme çaresizliği yaşanıyorsa(6), dilin kemiği görevini yapamamış(6), alınıp da verilen nefesin tekrarı mümkün değilse(6) ve de atılan her adım ve alınan her nefes yaşamamızın sebebi gibi görünüp de bizi ölüme bir nefes yaklaştırıyorsa(6)” göstereceğimiz çabanın herhangi bir önemi olabilir miydi ki?
Ve o el, kaldığı yerde umursanmama(3) ezikliğine katlanmak istercesine sitemle sallanmaya devam ediyordu, fark etmesi gerekenin (maalesef o benim) fark edemediği.
Belki kardeşime sitemini belli etmiştir, hanzoluğumun tasdikini bekler gibi. Ya da kendinin sahiplendiği edep, terbiye ve öğütlerle susmuştur, bilmemin, düşünmemin bile mümkün olamayacağı.
Kardeşimle ben kaybolmak için okuldan dışarıya çıktık. Sanırım herkesin, arkadaşlarına, özellikle özel arkadaşlarına veda hediyeleri almak gelenek olsa gerekti.
O günler için aklımda kalan bir uygulamayı anlatmamın tam sırası şimdi. Memleketin özellikle geri kalmış yöreleri için öğretmenlere olduğu gibi sağlıkçılara da ihtiyacı vardı. Bu nedenle günün koşullarına uygun olarak kısa zaman içinde atananlara maaşları ve yollukları hemen verilerek mehil müddeti(2) kullanma konusunda ısrarcı olmamaları dileğiyle hemen atandıkları yerlerde göreve başlamaları rica ediliyordu.
Sanırım dikkatten kaçan bayan görevlilerin sıkıntılarının göz ardı edilmesi o günün gençleri için dikkate alınmıyor olsa gerekti.
Kız kardeşim Ekin’in aynı okula ait hastanede görevlendirilmesi nedeniyle böyle bir sorun yaşayacağını pek geçirmiyordum aklımdan. Göreve hemen başlamak için içten bir sevinç ve arzu doluydu gibime geliyordu davranışı.
Nihayeti revirde kalır, eski hemşirelerden medet umar(3), kendi gibi hastanede kalanlarla birlikte ev tutar vs. vs. başının çaresine bakardı. Erkek milleti gibi miskinliği(1) yoktu ki genç kızların!
Maaşını aldığı, başlangıç için herhangi bir sorun yaşamayacağı düşüncesiyle bana dönüş biletimin bedelini ödemiş, anne ve babama da; “Sen daha yakınsın! Üstelik gidip gelebiliyorsun!”
Ve; “İlk maaşımdan hatıra!” diyerek ayrı ayrı iki zarfa kâğıt paralar yerleştirip bana vermişti.
Dolaşırken, bir genç kızın arkadaşlarına alacağı hediyeler için benim fikrime ihtiyaç duymaksızın(!) sık sık dükkân ve mağazalara girip çıktığını söylemem gereksiz.
Ha! Kardeşimin özel arkadaşı var mıydı? Bilemezdim, hem öğrenmem gereksizdi, hem de bana göre hakkım yoktu. İş-güç sahibi genç bir kızdı, hakkı olan da hakkı olduğuna inandığı tarihte inandığını gerçekleştirmek, gerçekleştirmeyi düşünmek konusunda serbestti, olmalıydı da. Kimsenin kız kardeşine sap gibi(3) müdahale yetkisi olmamalıydı, olamazdı da zaten…
İstanbul’un kazan, benim kepçe olmam ihtimalimden bahsedilemezdi. Üstelik sınırsız bir vakitte şair; “Bir sengine yekpâre Acem mülkünün feda edilmesi(7)” gerektiğini söylemişti.
Kardeşim;
“Bana doyum olmaz!” ritminde “Benim geri dönmem gerek! Sen gez dolaş! İstanbul zaten aşk dilinde, otur bulabilirsen bir ağacın altına(8), ya da bir İstanbul bankına, yalnızlığın türküsünü çığırma gayreti yaşarken, hiç umudum yok cebindekilere İstanbul’u sığdıramazsın, ama bir iki dize döşenebilirsin sanıyorum. Ancak lütfen İstanbul’u Boğaz’ı sahiplenmeye çalışma, o hepimizin. Ve de aklında kalması gereken en geç akşam sekize çeyrek kala dinlenmiş olarak yanımda ol!”
Emir, demiri keserdi, yazmaktan, dizmekten başka bir işim yoktu. Mezuniyet töreni için annem-babam adına da, kendi adıma da bomboş hazırlıklı(!) idim, rutin tüm gereklilikleri savsaklamış(3) olarak, ancak ilham meleğimi(9) sahiplenmiş, saklamış, üstlenmiş olarak hazırdım.
Kendini kendi şehrinden azat edenlerin doluştuğu, hayhuyun sergilendiği(10), ıssız, sakin bir yer bulmam mümkün değildi, bu koca şehrin beton yığınlarının arasında. Tanrı yardımcı oldu, denizi gören bir caminin kanepelerinden birine oturdum.
Varsın ezan okunurken beni yerimde sabit otururken gören hacı-hocalar “Gâvur” desinler bana. Onlar bana “Aferin!” desinler diye değildi ki, inancım, gayretim, davranışım. Eğer durumum uygunsa, içimden geldiğince zaman düşüncem olmaksızın ibadetimi yapardım, asla ve kat’a(2) fark edilmeyecek şekilde, biçimsiz, hakkı olmayan, hakkı olmadığını bilmeyen kullarının değil Allah’ın bilmesi yeterliydi sadece.
İlham meleğim sevap yazan bir melek gibi sağ omzuma oturdu, emri kesin ve açıktı; “İstanbul’u dizelere sığdırman mümkün değil, ama dene! Uyaklarda yardımcı olmaya çalışırım sana, eğer gerekirse…”
İstanbul’u gücüm yetmese de şekillendirmeye çalıştım dizelerde, diğer şair, ressam ve sanatkârlar gibi eksikli olarak, ama içtenlikle;
“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul’u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!
İstanbul paylaşılır mı, bir kısmıyla bile?
Ne denizi, ne gökyüzü, ne doğası hele,
‘Harika, fevkalade...’ Kelimeler yetersiz
Duygular; şiirle, müzikle gelemez dile.
Âşık olunmaz mı yaşam dolu bu şehre, ah?
Güzelliği ortadadır her akşam, her sabah,
Neler karşılanırsa karşılansın olağan
Saklı kalmaz İstanbul’da, gizlenen her günah.
Her türlü zenginlik var, toprağında, taşında,
Huzurlusundur, hem suyunda, hem de aşında,
Tarihini sorgulamaya gerek yok asla
Tarihi yazılmıştır, İstanbul’un başında.
Gök, deniz, beyaz muhabbet, toprak, kara keder,
Tanrı ve insan İstanbul’da el ele gider,
Suç-cezasız, yalnızlık ortaktır kendisiyle
Gidene söz yok, gelen hep İstanbul’a eder.
‘Bir sengine, bin acem mülkü fedadır!’ amma,
Deniz pis, yer çirkin, gök sıkıntılı daima,
Yaşamaktan yorgun düşmüş gibi beşeriyet
En büyük dert işte, güzeli anlatamama.
Müzik dinlemek veya bir şiir yazmak gibi,
Ömrün başlangıcı vardır, hem görünür dibi,
Anlamak, anlatmak için hiç çaba gerekmez
Anlamayan onu, hem aptaldır, hem de gabi(1).
Her adım atışında şehir istiyor para,
Mal-mülk olsa da düşersin İstanbul’da dara,
Zengini Harun gibi, fakiriyse garip hep
Gönül açık olsa da, baht yazılmıştır kara.
Yazılamaz iki satırla; tenkit, kin, nefret,
İstanbul’un tümünedir; sevgi, saygı, hayret,
Şiirle, şarkıyla anlatması zor gerçekten
Gösteremezsen çaba, sıfır kalır tüm gayret.
Bedbin bir ruh hali mi bilmem, hatta bilemem?
Nedense huzursuzluğumu asla silemem,
İstanbul’a gelir-giderim, sebep nedir ki?
Gelirken ağlayamam, giderkense gülemem! (11)”
Cahit Sıtkı TARANCI ve Orhan Veli KANIK’ın iteklemelerine (aflarına sığınarak ve dayanamayarak) kıskançlıkla yaşadığım dizeler;
“Ne vakt-i kerahet için
Abbas yanımda
ne de İstanbul’u dinlemek için
kapatıyorum gözlerimi
İstanbul avuçlarımda
bırakmak istemiyorum
sonsuza kadar
Çekici
(ne demek itici?)
bir martı sesi kulaklarımda
‘İstanbul’u seviyorum’
Kulaklarım,
gözlerim ve
ağzım açık…(12)”
Diploma töreninin yapılacağı Konferans Salonuna erkenden yönelmemin gereği de, âlemi de yoktu. Ancak yarım saat kadar önce gidip de kardeşimle ve (Kabul edileceğimden hiç umudum olmamasına rağmen, eğer kabul ederse) o, ismini bilmediğim güzelle de karşılaşabilmeyi ve de özür dilemeyi zihnimden geçiriyordum.
Tecrübesizlik, bilgisizlik, ilk kez yaşayış, salaklık…
artık ne ad verilirse, Konferans Salonu ben diyeyim zımbacık(3), başkaları desin lebalep(1), iğne atsan yere düşmeyecek gibi doluydu. Boş koltuklar; konulmuş çanta, manto, kazak gibi giysilerle ya gelecek olanlar için rezerve edilmiş(3), tutulmuş değilse de tutuklanmıştı yahut da dışarılarda sigara içen, lâklâk edenlere(3), çene yarıştıranlara(3) ait olsa gerekti.
Müthiş bir uğultu, gürültü, koşuşturan çocukların ayak sesleri, bir bakıma ipini koparan(3) salona doluşmuştu denebilirdi. Sen istediğin kadar tüm hastanelerin duvarlarına, elini dudağına götürmüş “Sus!” işareti yapan hemşire resimlerini as, donat, sonuç? Türkiye’mde; “Yasakların uygulanmamak üzere konulduğu” belirtisini yaşıyordun!
Kepleriyle dolaşan hemşireler ve onların peşinde edepli salon köpekleri gibi dolaşan iyi giyimli aile bireylerinin delikanlıları ve (belki de muhtemelen sevgililer) gözlerime ilişiyordu, dediğim gibi herkesin benim gibi kız kardeşinin ağabeyi olma gibi mecburiyetleri ve gereği yoktu!
Salonun en arka diplerinde, izbe(1) gibi bölümde belki de bir kısım sakıncaları nedeniyle üç-beş koltuk her nasılsa boş kalmış gibi görünüyordu. Belki biraz ağır bir terim olsa da, garibanlar(1), çulsuz(1) yorgunlar için ayrılmış gibi görünen bu kısma uyuz(1) sokak köpekleri bağlansa bile oralara oturmaya iltifat göstermezlerdi gibime geliyordu.
Ancak gerçek şu ki, insan kardeşi için çiğ tavuk yemeği(3) bile bilmeli, her mihnete tahammül edebilmeliydi(13), bir dirhem(1) bal karşılığı, bir çeki(1) odun çiğnemek(3) gibi keçiboynuzu ikram edilmiş olsa bile…
Duvara yakın en son koltuğa oturdum, nasıl olsa kardeşim dâhil, arayanım, soranım olmayacaktı. Yan koltukların da “Oturacak, tezahüratı yaşayacaklar” tarafından benim gibi üleşilip sahipleneceği aklımdan geçmiyor değildi. Nitekim yanılmayacaktım, yanılmadım da…
Önce kalın, haşmetli(1), gürültüyü bastırmak üzere öksürük sesi ilişti kulağıma. Sonra pehlivan gibi heyulâ(1), iyi beslenmiş, ense-göbek yerinde bir varlığı fark ettim sahnede, kürsü arkasında, sanırım baş doktor, başhekim, mal sahibi, başkan falan gibi efendilerin efendisi(2) biri olsa gerekti.
Seslerin zayıflamasında bile başarılı olamayınca, galiba ilk defa yaşadığı bir şey olmasa gerekti, tecrübeliymiş gibi bir intibaa(1) yarattı bende;
“Aziz şehitlerimiz, görevlilerimiz için üç dakika saygı duruşu lütfen, sonra İstiklâl Marşı ve Diploma Töreni…”
Oldum olası, saygı duruşlarının üç dakika ile sınırlı olmasına hayret etmişimdir, kaba bir ünlemle “Allah hakkı üçtür!(14)” anlamında mıdır, neden beş dakika değildir, örneğin?
Ve devamlı “İstiklâl Marşımız!” denmesi. “Ulusal Marşımız” denmemesindeki mantık zihnimi meşgul eder. Rahmetli Mehmet Akif ERSOY “İstiklâl Marşı” dediği için mi, 12 Mart 1921 yılında bu isimle kabul edildiği için mi İstiklâl Marşıdır, “Milli Marşımız” yerine?
Neyse! Pehlivan Amca kendini nutuk atacak kadar da cesaretli görememiş olsa gerekti, ancak gürültü-patırtı olsa da reklâm amaçlı olarak böyle bir toplulukta nutuk atmadan, vatan, millet, Sakarya edebiyatı(2) yapmadan kenara çekilmek olur muydu?
Bana göre nutuk atma şansını mutlaka şu veya bu şekilde “Bugünkü hökümete; Hörmetlerini de sunarak” mutlaka yapacaktı, deneyecekti, önünde, sonunda, ama mutlaka!
Bu sırada çekimser, hatta bir bakıma endişeli gibi iki genç adam, gecikmiş olmalarının utancı ile usul gereği başlarını hafifçe eğip selâm vererek yanımdaki boş koltuklardan ikisini üleştiler.
Gecikenler sadece onlar değillerdi, saygıda kusur etmeyen, İstiklâl Marşını sigaralarını atmaksızın, sessiz kalmaları gerekirken sakız çiğneyerek, çenelerini oynatarak ayakta duranlar da yığınak halinde salona yönelince salon kapısını zahmete girmeksizin tıkamışlardı!
Özellikle geciktiler mi, havasız kalmaktan mı koktular, yoksa ortama uyup da nasıl olsa yerlerimiz garanti deyip çene yarıştırmaya mı çıkmışlardı, teyzeler ve amcalar dünleri yaşamamışlar gibiydiler. Saygı kelimesini dürtüklemeksizin(3) kenara atıp sevgide sözüm ona kusur etmeksizin, ayakta duranları umursamaksızın, oflayarak, puflayarak(3) kendilerinin “tapulu sahibi” oldukları koltuklara ulaşma gayreti yaşıyorlardı.
Bazılarının çeneleri gibi, benim gibi bazılarının da gözleri kahırla görev başında denetimde gibiydi.
Pehlivan Amca nihayet kuru gürültüye(2) rağmen mikrofonunu sahiplenmiş, hiç anlaşılmayan mekanik sesiyle, sanırım; “Dedim ki, dedim ki!” modunda bir şeyler söylemeye çalışıyor muhtemelen de zırvalıyordu(3)!
Dışarıdan içeriye giren iki teyze dışarıda bitiremediklerini, hatibe saygıları nedeniyle olsa gerek(!) kulaktan kulağa fısıldayarak tamamlama gayretindeydiler. Galiba sloganları(1); “Burası Türkiye!” ve felsefeleri mangalda kül bırakmamak(3) olsa gerekti.
O baş olan, yani deminden beri “Pehlivan” unvanıyla tarif etmeye çalıştığım amca(!) cesaretini yitirmemiş olarak bir iki söz, hatta kelime ve hatta harf söyleme gayreti yaşadı, başarısız bir şekilde.
Anlaşılır anlaşılmaz bir şekilde günün mana ve ehemmiyetine binaen(1) bir öğretmen sırasını savdıktan sonra, akrabalarının, arkadaşlarının tezahüratlarını kabullenen bir öğrenci; kutsiyet(1), hususiyet, hüsnüniyet, masumiyet, mecburiyet, mahrumiyet gibi kelimelere vurgu yaparak(3) bir konuşma yaptı!
Merak edip yanımdaki gençlerden bana yakın olana sordum; “Ne dedi? Ne dedi?” diye. O genç alt dudağını aşağı doğru sarkıtıp, omuzunu salladı, demek istediğini anladım, tıpkı ben! Bu arada hemen ekleyeyim ki, kürsüye her çıkan ve inen, kim olursa olsun sempatik alkışlarla şükranla selâmlandı. Ne de olsa “nınnırınınnın(1)” (gereken sıfatı bulup iliştiremedim!) milletiz ya!
Sonra sanırım yaşlıca olan öğretmen olduğunu sandığım bir teyze elinde rulo halinde, kırmızı kurdelelerle sarılmış bir sürü (sözüm ona diploma sanılan) “Üniversiteyi bitirdiniz, aferin size!” yazılı Dekan, Rektör hangisiyse onun imzası olan Mezuniyet Belgelerini gençlere vermek için sepetle podyuma çıktı, görücüye çıkmış evde kalmış kart bir kız edasıyla(2).
Öğrenciler üçer-beşer çıktılar, her birine isimleri anons edilen ayrı bir amca veya teyze belgelerini sundu, kucaklama, öpme, beraber fotoğraf çektirme şeklinde. O görücüye çıktığını söylediğim teyze adları ezberlemişçesine sıralanmış belgeleri hiç şaşırmadan ilgiliye, ilgili de aynı şaşırmama hakkını kullanıp mezun olan öğrenciye verdi ve Allah’ıma bin şükür olay bitti!
Unutmadan söyleyeyim ki, beni öncelikle gururlandıran tablonun baş artisti(!) kız kardeşim Ekin’di, okul birincisi olarak. Sonra ismini bilemeyip de o an öğrendiğim Esin ikinci idi. Üçüncü de bir hanım kız olup, ayrıca özel ödülleri de vardı takdir edilenlere takdim edilen.
Bu sırada ben alkışlamakla yetinirken, yan tarafımdaki genç adam, kendini tutamayıp; “Bravo Ekin! Bir tanem!” demesine ek olarak daha sonra yanımdakinin ağlar gibi; “Ah! Ah! Esin! Anlasaydın beni ne olurdu?” demesi kulağımı çınlatmıştı(3).
Tesadüfün tesadüfü gökten halka yağsa biri bile geçmezdi de başından, yaşamında birincisi asil, ikincisi saygısızlığının bedelini ödemen, belki, muhtemelen, meselâ, faraza(1) ilgisizce ilgilendiğin(!) kişinin gayri resmi sahibi olarak iki genç yanımda, yanı başımda idiler.
Sükût altındı(15), altınla ilişkimi yeterli görüyorduysam da sanırım kız kardeşim üzerinde ağabeyi olarak hakkım olmalıydı. Ancak her genç kız gibi akıllı, zeki, altıncı hissi(16) hak ettiğince(3) sahip olduğuna inandığım kız kardeşimin neyi, ne zaman, nasıl açıklayacağına dair kanaatim tamdı.
Nitekim antrparantez olarak söylemeliyim ki, akşama ulaşmadan önce kız kardeşimin stajı sırasında hasta olan annesini ziyarete gelen Erkin, kız kardeşim Ekin’in kalbini (ç)almış, değiş-tokuş gibi kendi kalbini de kız kardeşime vermişti, muhafaza etmesi kaydıyla.
Sonrası…
Sonrasından haberim olmadı. Derslerimin hafiflediği bir tatili vesile edip annemi, babamı ziyarete gittiğimde, kız kardeşimin söz, nişan, nikâh olaylarının “Bu ne sürat?” denilecek şekilde gerçekleştiğini öğrenmiştim.
Henüz üniversite yaşamım sona ermemişti, ağır-yoğun derslerim vardı, kazandığım bir bursla stajımı yapmak için yurtdışında olmam gerekti, geçmiş günlere bu virüs günlerinde gönül koyucu tavrım olmasa gerekliydi…
Törene dönecek olursam anlayamadığım şey; orada olmamasına, nasıl bir katkısı olduğunu bilmememe rağmen cumhurbaşkanımıza, esamisi olmayan(3) başbakanımıza, özel kalem müdürünün temsil ettiği valiye, koruma polisinin temsil ettiği kaymakama neden teşekkür edildiği idi.
Hemen eklemekte yarar var ki, kıymeti tartışılmayacak böylesine muhteşem bir görevin başlangıcına adım atanların bu güzel gününe, yoğun işleri olmasına rağmen birkaç milletvekilinin, valinin, kaymakamın, belediye reislerinden bir kaçının özenle ve özlemle katılmalarını beklemek aklımdan geçmedi değil.
“Maalesef!” deyip tavırlarını hoş görmek(3) yerine teessüflerimi(1) iletme çabası yaşasam neye yarardı ki?
Hadi onu da bir kenara koyayım, böylesine mübarek(1), kutsal(1) bir göreve başlayacak olanlara bir başarı dileği telgrafı göndermek de mi akıllarından geçmemişti ki? Aklımdan geçen; danışmanların, özel, genel kalem müdürlerinin ne işe yaradıkları idi?
Nerde kalmıştım? Evet! Benim yaşımdaki bazı gerzekler, beyinlerinin bir köşesine yerleştirdiklerini noktasına, virgülüne kadar hatırlıyorlardı da, yarım bıraktıkları konulara geri dönmekte bir hayli zorlanıyorlardı, tıpkı gözlemlenen, sıfatı eksik bana benzer bir yaşlı gibi…
Giyimlerim, tedariksizliğim nedeniyle dışarıları sahiplenmemi engelleyen bir yaz yağmuru başlamıştı, herkesin, daha doğrusu sadece arabası olanların telâşlarını görmezden gelirsek, bir kısım insanların şaşkın ördeklere(2) benzer tavırla, ağzı açık ayran meraklısı(2) gibi hareketsizliklerine ya da tam tersi heyecan dolu davranışlarına akıl erdirmeğe çalışmak üstüme vazife değildi.
En kötü ihtimalle bir taksi ile gara gider, tren garından, trene binmeden önce; “Nasip değilmiş kardeşim!” şeklinde iki satır mektup yazarım, diye düşüncem vardı, yerimde çakılı durarak.
Öyle olmadı ama. Yağmuru yağdırarak nedenini bilemediğim kadere hükmeden Tanrı, gelecek için de hazırlığının olduğunu belli eder gibi, yakınlardan bir sesi, dinmekte olan yağmurun sesine eş gibi üzerime yüklemişti; “Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor! (17)” şeklinde sanki.
Akşamlar hüzün getirmezdi(18) daima. Gözlerimin önünde görüntü olarak hep Esin’in o boşlukta sallanan eli duruyordu, gitgide katmerleşen(2) bir şekilde.
Mezuniyet Töreninin kutlaması, ya da şöleni(1) her neyse daha büyük ve geniş bir salonda yapılacaktı, kokteyl(1) gibi ya da kokteyl şeklinde. Görmemişin oğlu gibi erkenden gitmeme, törendeki gibi altta kalanın canı çıksın tavrında da çok gecikmeme gerek yoktu.
Başlama vaktinin üç-beş dakikasını geçe bir tek tekçide bir duble kokusuz içki takviyesi ve her ihtimale karşı fark edilmesi imkânsız nesebi gayri sahih(2) eşantiyon bir şişe takviyesi ile cemaat mahalline(!) ulaşmam yeterli olacaktı kardeşime ve ortama görünüp sıvışmam için…
“Ağabey!” sesiyle irkilmem gereksizdi. Çünkü biri, yani Ekin bir yerlerden seslenecek, ya da ben onu arayıp bulma çabası yaşayacaktım, gelmemin sebebi onun bu güzel gününde yalnızlık çekmemesi için değil miydi? Kimsenin bana ayrıca yol göstermesine gerek yoktu.
Bir yudum da olsa alkolün verdiği rahatlığın artısı olan kokuyu mentollü şekerlerle izole(3), örtbas(3) yani yok etme çabası yaşıyorken, yanlarından geçtiklerime mecburi, sahte gülücüklerle selâm vererek olayı yaşayacağım mahalle geldim!
Kardeşim Ekin bana yönelip elimden tutma çabası yaşamıştı, masaya gelene kadar rehberlik(1) amaçlı ve hoşgörümden(19) yararlanma amacındaydı (sanırım).
Masada, eli açıkta kalmış, henüz emin olmasam da tahmin ettiğim içten pazarlıklı, kindar(1) karşısındakini kullanmak için intikam yemini etmiş gibi meyilli olduğunu hissetmeme rağmen beni 40 yıllık(!) dost gibi karşılayan Esin, “Bravo! Bir tanem!” sözlerinin sahibi Erkin vardı.
“Ağabey… Bu benim ciddi erkek arkadaşım Erkin, bu da…”
“Ciddi kız arkadaşın Esin, sanırım özür dilemek mecburiyeti yaşamam gereken…”
“Estağfurullah(20) efendim! İnsan yorgun, dalgın, düşünceli, sorunlu, hatta kaba biri bile olabilir, dert etmeyin!”
Taşı gediğine koymakta(3) üstattı(1), soğuk bir esintinin başlangıcındaydık, esintinin rüzgâr haline gelmesine ve dalları kırmasına(21) en kısa anda özür dileyerek izin vermemeli, karşımdakinin yumuşamasını sağlamalıydım, zaten onun için “Ah!” çeken biri vardı, hatırladığım.
“Sevgili kardeşim! Erkin’le tanıştırmaya gerek kalmasın, bir duvar kenarında gayri resmi tanışmıştık, dert etme! Açıktan açığa, beni bilmeden, tanımadan, belki tahmin bile etmeden tüm yüreğiyle ‘Bir tanem!’ diyerek tezahürat yapanla birlikteliğinize, mademki bu kadar ciddisiniz, benim sarf edecek bir sözüm olmayacak, mutlu olmak ve yaşamı kontrol sadece sizlerin ellerinizde.”
Sanırım “Bir tanem” ve “Ciddi” sözlerim hak etmedikleri halde hemen yanı başlarındakinin “Kaba biri” sözü gibi yerli yerinde bir söz olsa gerekti.
Bu sırada orkestranın çaldığı bizim yöremize ait bir oyun havası zapt edemez olmuştu kız kardeşimi de “Ciddi arkadaşını” da. Çift kişilik oyunu ben de biliyordum, ancak partner(1)? İşte onun için hem cesaretim, hem de o yoktu karşımda, kafamı kaldırır kaldırmaz, kabalığımı bilip anladığı gibi niyetimi de anlamıştı bakışlarımdan;
“Hiç halk oyunu bilmem!”
Kim ne derse, desin; “Kadınlar, erkeklerden daha akıllı, IQ(1) olayında biz erkeklere fark atarlar!” Üstelik ta karşılarda ağlamaklı bir model, benim “Koruk(22)” ya da “Mundar(22)” şeklinde ulaşamayacağımı belli eder kavramında bize doğru bakıyordu.
Fark edip bunu karşımdakine espri(23) hatta şaklabanlık(1) yaparak anlatmak için bir giriş sözü bulmalıydım, buldum da (aptalca);
“Çok güzelsin, biliyor musun?”
“İki parça boyayla mı?”
“Hayır! Ta karşılardan bana ulaştığı gibi sana da ulaştığına yüzde yüz emin olduğum kişinin, yanıyor olduğunu bilmiyormuş gibi davranman uygun değil, hoş da değil. Çocuk küskün senin için canını verip ölecek gibi ve sen bunun farkında değilsin!”
“Kim? Ha! Şu karşıdaki Emin mi? Çocukluktan beri arkadaşım, bu okula başladığımdan beri de peşimden ayrılmadı hiç! ‘Ölüyom, bitiyom, seviyom!’ şeklinde klâsik sözlerle devamlı saçmalıyor. Üniversite mezunu. Bugün-yarın askere gidecek. Ailesi varlıklı, zengin, benden ona yâr, karı olmaz. Davul bile dengi dengine çalar, değil mi?”
“Sen” sözleri ile sözüm ona girişimde bulunmuş olmama karşın, onun karşısındakini bu kadar iyi tanıdığına göre deyip de aklımı başıma devşirememem(3) garabetti(1). Yanmanın karşılıklı olduğunu anlamayacak kadar gabi, sersem, uçuk beyinli(2), duygusuzdum.
“Bence bu arkadaş (nerden oluyorduysa?) Diploma Töreninde yanımda olma şanssızlığını yaşamasına karşın seni seviyor ve seni kazanmak için bir şansı hak ediyor gibime geliyor!”
“Bence de ‘Herkes kendi işine baksın, kendi gönül dünyası ile ilgilensin!’ demek isterim!”
“Affedersiniz, haddimi aştım(3) galiba, değil mi?”
“Yani! Sizce?”
Biz bu şekilde “Dedim ki, dedim ki” şeklinde kavga eder gibi sözüm ona sohbet etmeye çalışırken, çalmasına an için ara veren orkestra, ayakta olanların ricası üzerine bir dans müziğini çalmaya başlamıştı.
“Niyetini de, amacını da hissediyorum, hatamı kabullenmem gerek, kabalığım affedilir gibi değil, bir genç kızın elini açıkta bırakmak gibi…”
“Her harekete, her söze verecek cevabım var, ama karşımdakinin hak edip etmediğine önem vermek gerekirse…(24)”
“İmza; Mevlâna! Hak ettim, özür dilememe izin ver, lütfen!”
“Gereksiz, hem umurumda da değil!”
“Nasıl yani? Şimdi elimi uzatsam, gel dans edelim desem?”
“Dene! Ailem uzanan hiçbir eli gereksizce, düşüncesizce ve saygısızca açıkta bırakmamayı en basitinden gerekirse tavrımı belli edip reddetmeği öğretti bana?”
“Bunun aile ve aile terbiyesi ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok güzel kız, hanımefendi! Bir adam, odun olarak dünyaya gelip kendini biçimlendirip hiç olmazsa kereste haline getirememişse kendini, başaramamışsa adam olmayı bunda ailesinin hatasının olduğunu varsaymak haksızlıktır…
Bu; o kişinin tamamen odun oluşunun göstergesidir. Tekrar özür dilerim. Hakkım yok, haddimi de biliyorum, ama hanzoluğum devam etmesin isteğiyle gene de elimi uzatıyorum, benimle dans et!”
“Lütfen, dedin de ben mi duyamadım? Yoksa sözünüz; ‘Dans eder misiniz?’ şeklindeydi de ben mi aklımda tutamadım! Üstelik hem hani o uzanan el?”
Onun sözlerinde kendime odunluktan kurtulamadığımın, keresteliğin bile bana yakışmadığının farkında değildim, hep söylenildiği gibi; ‘Bir musibet bin nasihatten evlâ!(25)” idi ve ben akılsızca hâlâ onu sahiplenmek arzusuyla direniyordum(3)...
Gerçekten o sanatsal(1), mucizevi(1) güzelliğinin şaşkınlığı içindeydim, bizi izleyen, farkında olduğum halde dikkatimden kaçırmağa çalıştığım o genç adamın yanışının farkında değilmişim gibi davranma gayretindeydim.
Üstelik “Allah’ım sağ ol! Teşekkür ederim!” diyecek kadar bir mantıksızlıkla o genç adamı defterden silerek karşımdakinden vaz geçemeyecek şekilde etkilenmiş olarak sevmeye başladığımı kendime itiraf etmekte hiç de zorlanmıyordum! Ancak teklif benden gelmesine rağmen dans etmesini bile bilemeyen bir hanzo görünümünden kendimi nasıl uzak tutabileceğimi de bilemiyordum…
Önce ayağına bastım, öylesine canı yanmıştı ki, hissettirmemek istese de alt dudağı ağzında dişlerinin arkasında kaybolmuştu, diğerleri ise alışkanlık haline gelmiş olsa gerekti, ya sakınmakta başarılı olmuş, ya da tepki vermek istememişti.
“Öyle sıkı sıkı sarma, göğüslerimi sıkıştırıp acıtıyorsun!..
Tamam, kibar, centilmen bir salon erkeği gibi sırtıma sadece başparmağınla sözüm ona dokunur gibi olman iyi, güzel de, öyle narkozsuz(1) böbrek ameliyatı yaparmışçasına bıçak sokar gibi davranmasan memnun olacağım, hem tırnakların biraz uzun galiba?..
Hop! Biraz yukarı dediysem, öyle sutyenimin kopçasını arayıp bulup açacakmış gibi değil!..
Elimi öyle sıkı sıkı tutma, terledi!..
Sahi sen benimle dans mı ediyorsun, beni öğrenmek mi, bedenimin resmini beynine çizmek için mi gayret ediyorsun?”
Ağzımı açmadım hiçbir sözüne karşılık, hareketlerimin, davranışlarımın, aklına gelebilecek diğerlerini de sıralamak gayreti yaşayacağını aklıma getirmem bile mümkünsüzdü. Hani yıpratma, aşağılama, azarlama, üzme hatta sadistlik desem diz boyu(2) kavramının çok ötelerindeydi, ama ne kadar ötesinde, değil bilmem, tahmin etmem bile zordu.
Gençler masaya geldiler. Suskunluk egemendi sadece masamıza değil. Görüyordum, hissediyordum, ama nodulu(1) yemeden hareket etmekte zorlanan yaşlı bir öküz gibi anlamamakta direniyor, üstelik vazgeçmek, uzaklaşmak, kaçıp kurtulmak gibi bir eylemi de akıl edemiyordum.
Esin vermesi gereken tüm mesajları vermişti, hakaret çizgisine ulaşmaksızın oldukça yaklaşmış olarak. Karşıdaki genç “Ahlayan!” dediğim çocuğun Ramazan davulu gibi çarpan kalbinin sesini neredeyse duyuyordum, bir orman yangını gibi yanmasının kokusu genzimi yakıyordu.
Diğer tüm ses ve yangınlar kendilerinden uzaktı bu ses ve yangının görüntüsünde, benim gibi anlamak istemeyen gabi birinin anlamamak için direnişine boş verir gibi.
Gönül kimi severse =sevgili= o imiş(26). Ben uydurdum, şimdi, ayaküstü hem. Çocuk ta başından, çocukluğundan beri onun olmayı istemiş, kabullenmiş. Ama karşısındaki insafsız ve kalpsiz…
Hadi, ben neyse neyim de, başarısızlık abidesi yalancı, yeteneksiz bir aktördüm de karşılarımdaki biri yanımda, biri uzağımda görünen iki “kalbin karşı karşıya çarpması(27)” gerekmez miydi, bu kadar zamanı hiç mertebesinde(1) bu kadar uzak yaşamalarının sebebi ne olsa gerekti? O kalplerin çarpmasını engelleyen bir şey mi vardı, ben kaybedecek olsam bile yok edilemez miydi?
Öğrenecektim, öğrenmenin yaşı da, okulu da, şusu da, busu da yoktu! Ancak insanın mantığı, sonuç olarak görüp yaşayacakları vardı, zamanı geldiğinde kulağına kurşun gibi dalıp, beyninin tüm hücrelerini zapt edecek gibi.
Saatime baktım; “Ziyaretin kısası makbul! (28)” anlamında değil, defolmamın vakti için trenin hareketine yarım saat kadar zaman olduğunu fark ettim, acele işe şeytan karışır diye düşünmeksizin jet değil, ışık hızıyla(2) caddeye inmeliydim.
Kardeşimi, ciddi damat adayını “Şimdiden tebrikler” dilekleriyle kucaklayıp öptüm yanaklarından. Meraklı bakışlara karşı ne yapacağımın karmaşası içindeydim, Ekin’in gözlerine bakarken.
Esin, umursamaksızın elimi tuttu, avucuna sakladı, uzandı, yanaklarını değdirdi, her iki yanağıma da öpmeksizin, belki de Ekin’le konuşmuşluğu olsa gerekti. Ancak iğnelercesine(3), bir sırrı ifade edercesine seslendi;
“Benim atamam Ankara’ya yapıldı, belki görüşürüz!” ve en insafsız kelimeyi ekledi, sözlerinin sonuna, ufak bir sessizlikten sonra;
“İstersen!”
Ankara? Ama neresi? Özellikle ve ustaca gizlemiş, gizlenmişti. Kız kardeşime soramazdım, hem neden ve niye sormalıydım ki? Ekin Esin’in kime, ya da Esin’e kimin âşık, sevdalı olduğunu bilmiyor olamazdı, mademki aralarında inkâr edilemeyecek bir yakınlık vardı.
Ve üstelik Mezuniyet Törenine Erkin’le adını bilemediğim o çocuk beraberce gelip oturmuşlardı yanıma. Onlar arasında da bir arkadaşlık olduğunu düşünmek herhalde normal bir davranış olurdu, safdillikten(1) uzak.
Ve yine üstelik o genç çocuk eğer hakkı yoksa böyle bir kokteyl ile ilintisinin olmadığı apaçık ortadaysa nasıl katılabilirdi ki ortama üstelik “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli…(29)” dercesine sadece uzaklardan yakın gibi?
Trene yetişip yola çıktığımda gamlı bir baykuş(30) hükmünde olsam da, gerçekleri ve karşımdakinin tüm ters tavırlarını hazmetmiş yapıda görünsem de, unutamamamın salaklığıyla çaresizlik kavramını beynimde tükenmemiş bir umut çaresi olarak düşünmeye başlamıştım.
İnsan, amacını saklamak istese de, Ankara kocaman bir kazan olsa da kepçe olmak hakkını mutlaka kullanmayı düşünüyordu, umut yüce dağların ardında kendisini ikamete mecbur ediyor gibi görünüyorduysa da.
Üstelik her ne kadar tartışılmayacak vasıflarım (kötü ya da yanlış) varsa da elimde bir koz(1) olduğunu bilecek, ancak ne işe yarayacağını bilmediğim kadar beynime hükmedebildiğim kanaatindeydim.
Esin, sadece hemşire değil aynı zamanda ebe idi de ve onu bulmak için benim Bağdat’a kadar gitmeme gerek yoktu. Ama ne? Niye? Niçin? Karşılığını vermemiş olduğu gibi görünse de onun için cayır cayır yanan, tutuşan, kül olduğunun belirtisi çökmek üzere olan bir bedene, sadece onun için çarpan bir kalbe, cismini, canını, ruhunu yok etmeye neredeyse ezelden beri hazır bir genç vardı.
Bense; haddimi bildiğimi iddia etsem de, haddinden habersiz, ama sevgi yüklü (olduğunu zanneden) aciz bir mahlûktum…
Arayan belâsını da Mevlâ’sını da bulurmuş(31). Belâmı bulacağımı biliyordum bir gün, ama ne zaman? Ve o, beni mutlaka ulaştıracaktı Mevlâ’ya. Çünkü benimkisi bir hezeyandan(1), heyecandan, yalnızlıktan kurgulanmış vasıfsız, haksız bir sevgi, yanlış bir düşünce ile aşk diye sahiplenmek istediğim, zamanında, yerinde durmasını, ilerlememeyi bilemediğim, kaderime, geleceğime razı olmakta geciktiğim bir duyguydu.
Arayıp bulmuştum sanki onu. Son bir kere görsem, istemesem de, isteyenin lehine vazgeçsem…
Tanrı ceza olarak haksızlığımın ispatı gibi ikinci bir görüşü nasip ederse, bu; “Ömrümün sonu olsun!” dileğindeydim, hem nasıl olursa olsun!
Mezun oldum, asla düşünmeyi, bilmeyi, görmeyi, aramayı aklımdan geçirmeksizin. Hem zaten en önemli unsur saygım yanında cesaretim de yoktu, üstelik kimliksiz.
Ve saklamaksızın itiraf etmemde sakınca yok ki, görürsem haksızlık dediğim sınırları aşıp edepsizliğimi ayyuka çıkarıp, inancımı yitirip yanlışlar yaşayabilirdim. O halde hakkın; hak edenin hakkı olduğu düşüncemde sapma olmamalıydı, olmaması gerek ve şarttı, yüreğime neler basmam gerekirse gereksin!
Askere gitmek üzere başvurdum. İşim yoktu, gücüm, yoktu. Baba parasıyla dayalı-döşeli bir ev kiralamış, yalnızlığımı bitirip, unutmayı deneyip, kendimi kendimle tüketip askere gideceğim gün için günleri saymaya bile tenezzül etmeyip(3) bekliyordum. Ve bulup da şaşmaksızın devam eden korku dolu da olsa karşılardan onu görerek, yetinemediğimi bile bile yetinerek.
Ve o gün geldi, ayrıcalığım olmaksızın. Saçım-sakalım birbirine karışmıştı, arkadaşımdan arabasını istedim, halim perişanlık değil, gizlilik kapsamında (tebdili kıyafet gibi) olsa gerekti,
Biliyordum, kendimi engellememe rağmen hep onu yaşadığım, gözlemlediğim, kendimi bile inkâr ederek hep peşinde olduğumu açıklamam gerek. Esin o gün Doğumevindeki gece nöbetinden çıkıp evine gidecekti, onun tüm günlerini beynime işaretlemiştim, beni bilmediğine, görmediğine inanarak günler boyu izleyerek uzaktan sevmeye, onun olmayı düşleyerek.
“Bekledim de gelmedin!(32)” sabırsızlığını yaşarken gecikmesini anlamlandıramıyordum, kapısının önünde. Erken çıkıp da evine erken gelmiş, ya da nöbeti uzamış olabilir miydi o gün? Umutsuzca, hatta çaresizlikle, korkup kaçma tandansı(1) ile yüklü olmama rağmen kapısını çaldım parmak uçlarımla, duymasını istemeksizin, içimi karartarak. Düşünceler içindeyken, kapı açıldı;
“Merhaba Tekin! Bir şey mi söyleyecektin?”
“Evet, Esin! Askere gidiyorum da, ölüm var, kalım var! Bana güceniksin, kendimi affettiremedim başlangıcımızdan beri. O nedenle sana ‘Allahaısmarladık!’ diyeyim, özürlerimi hiç olmazsa askere giderken kabullen, dönersem, yine kaldığın yerden devam edersin demek için uğramak istemiştim…”
“En başta yalan söylemeye çalışmanın bile senin diline yakışmadığını söyleyeceğim, ayaküstü de olsa. Cevaplamana gerek görmediğim o kadar çok sual var ki zihnimde, ancak hiçbirini sormayacağım! Ancak şunu söylemem gerekli ki, içimi bilip de cesaret edemediğin için, tayin olup da buraya geldiğimden, beni bulduğundan beri, aşağı-yukarı her gün diyebileceğim bir şekilde beni takip ettiğinin, beni gördükten sonra, sanki bir şeyleri kabul ettiğinin belgesi gibi başını eğip gittiğinin farkında olmadığımı sanma…
Sanırım bugün de beni uzaktan görüp kaybolup gidecektin. Askerliğe başlaman mı, yoksa başka bir neden mi cesaretlendirdi seni, bilmem mümkün değil, şimdi kapımdasın, anlamsız bir mazeret belirterek ve üstelik askerden sağlıkla dönersen devamı için açık kapı bırakarak kaybolup gidecektin…
Ben sana asla hiç ümit vermedim, elimi dans için istemeksizin uzatmamın anlamı da asla seni cezalandırmak anlamında değildi. İsterdim ki, Ekin’in peşinden koşarak geldiğim, senin geldiğin günde elimi uzattığımda senin de elini uzattığını görebileyim, içimi avucunda yaşayayım, kendime bir umut dünyası yaratayım…
Beni sevdiğine emin olduğum, ancak yalnızlığıma çare olamayan yerine sen çare ol, ilâç ol, arkadaş ol, içimde olduğuna emin olmadığım unutmam gereken ne varsa unuttur, söylemen gereken ne varsa içinden geçirdiğin gibi söyle, beni avut(3), kalın bir urganla bağla beni kendine. Boşa geçti bunca zaman ve üzülmeni asla aklımın ucundan bile geçirmem ki şu an her şey için çok geç. Zamanın boşa değil, boşuna geçtiğini(33) anlatmak çabam…
Elbette gidip de gelmemek, gelip de görmemek(34), hatta hiç mi hiç görmemek var! Güle güle git! Umarım güle güle de dönersin. Tekrar görüşür müyüz? Bu; benim düşünce, tasavvur ve hülyalarımda yer almıyor. Yineliyorum, gücenmeni, üzülmeni istemem, ama içimden geçen bu. Sonramı bilecek kadar kâhinliğim(1), müneccimliğim(1) yok! Ancak bilmen ve kesinlikle öğrenmen şu ki; kalbimdeki dolmak beklentisi olan boşluğu doldurmadın, dolduramadın. Doldurmak isteğin bile olmadı hatta bana göre…
Bu nedenle sana ben; ‘Allahaısmarladık!’ ve ‘Unut beni!’ diyorum, hadi git!”
Ek bir harekete gerek görmeksizin geri dönüp kapısını kapattı. Hani hakkı olmayan sokağa giren köpeklerin, sokağın sahibi köpekler tarafından görülmesiyle korkudan kaçma eylemleri vardır.
Kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp, yarış kabininden çıkmış yarış atları gibi dörtnala koşuya başlaması gibi aynen. Bu benim halimin tasviri olsa gerekti, belki yarış atı gibi olmasa da bir hecin devesi(2) gibi ehlen ve sehlen(2).
Fark edilmişim, ama fark edildiğimin farkında değilmişim. Bu; Esin’le benim o günden sonra ilk karşı karşıya gelip iki-üç kelimeyi bile başaramadan, ilk kez gözlerine bakışım, son kez görüşümdü, ya da bana öyle gelmişti, ilelebet gibi. Ondan sonra kör oldum, dünyam kararınca başka ne olabilirdim ki zaten?
Zamana hükmetmek kimin haddineydi ki? Öyle bir geçiyordu zaman ki(35), ilgili sanatkârın dediği gibi? Bazen göz açıp kapar gibi, bazen asırlar sürmüş gibi.
“Askere gel!” demişlerdi, babam hastalandı, işler-güçler, devlet baba, asker amcalar “Eh! Biraz gecikebilirsin!” dediler, babam iyi olmamakta direndi, ama her işin bir kuralı vardı ve devlet baba; “Her ne olursan ol(36), görev vakti, mutlaka gel, askerliğini yapmalısın!” diye emretti, Mevlâna’dan ders almış gibi.
Askere gittim, karınca kararınca(2) devam ediyordu, yıllar sonrasında yarı yaşımdakilerle birlikte, hüzünle, unutacağımı zannederken, bilakis(1) yarama tuz basılmış gibi unutmaksızın, üstelik henüz başlangıçların az ilerilerinde, ötelerinde, habersiz.
Geçen süre içinde doğurganlığını bazı böyyük adamların dediği gibi gücünü üç çocukla başarmış olan ebelik olan işini kendisi de kendi üzerinde gerçekleştirmek istediği halde başaramayıp yardıma ihtiyaç duyan Ekin’in bir haberi ulaştı bana;
“Özledim!” diyordu, “Ankara’ya yakınsın, bir arkadaşımın nikâhı ve düğünü var Ankara’da, ‘Ailece gelin!’ diyor, gel de görüşelim, özledim, çok özledim!” diyordu. Oysa o kadar özlemesi gereksizdi. Babamı ziyarete kaç kez gelmişlerdi, karı-koca, ‘Özlenmiştir!’ diyerek bebeleriyle.
Ben en aşağı üç kez başlarında olmuştum, bebelerin doğumunda, babamı yalnız bırakmam mümkün olmadığı için annemi başında, fabrikayı başsız bırakıp en fazla iki günlüğüne, gereken hediyelerle yüklü olarak, fabrikanın başında fahri(1) değil, yetkili, sorumlu mecburiyetiyle.
Askerliği artık kim nasıl vasıflarsa vasıflasın, şans, kader, kısmet gibi kelimelerin söz edilemeyeceği bir şekilde, mazeret olarak babamın eskimeyen, iyileşme emaresi(1) göstermeyen rahatsızlığı nedeniyle hemen Ankara’nın köşe başında bir yerde yapıyordum. Bu, bedenim fabrikadan ayrı olsam da, güvendiğim, güvenmem gereken, güvenme mecburiyetim olan kişilerle fabrikanın idaresi için yeterli oluyordu.
Zaman geçiyordu, kardeşimin haberini aldığımda işler yoğun değildi, ama askere geç gitmemin hamlığı(1) ve tenkit edilecek bir zulmü ve zahmeti vardı üzerimde, inkâr etmemin mümkün olmadığı. Mektubunda kimin, neyin nesinin, kimin fesinin olduğu belirtilmiyor, sadece tarih, saat ve yer ayrıca otelin adı ve rezerve edilen oda numarasını belirtiyordu kardeşim.
Nasıl olsa babam-annem vardı, bana yer ayırtılması gerekli değildi, Ekin de herhalde babamları ziyaret etmeyi unutmazdı gibime geliyordu, otelde yer ayırtıldığına göre gelin, ya da damat çok yakın birileri olsa gerekti.
Özlemiştim ben de, her ne kadar benim haberim olmadan evlendikleri için, içimde bir gönül kırıklığı olmasına, bunu defalarca başlarına kakmaktan bıkmasam da kardeşimdi, üstelik birbirlerini seven çoluk-çocuğa karışmış iki insandılar ve en önemlisi; benden küçük bir kız çocuğu olsa da benden büyüklüğü, üstünlüğü tartışılmayacak kadar büyüktü kız kardeşimin.
Karşıladım kardeşimi havaalanında, arkadaşlarının belirttiği otele yerleştirip özellikle annemin yıldıracak suallerine uzaktan-yakından muhatap olmamak için bir oda da kendi adıma ayırttım, sağa-sola bakmaksızın, kendi halimde.
“Yorgunum, nöbetten çıkmıştım, izin almak için dil dökmek de yorgunluğumun diğer sebebi, siz keyfinize bakın, programınız ne ise uyun!” diyerek, kapıyı açıp, üstümü başımı çıkartacak vakti ancak ayarlayıp öylece yattım yatağa…
Ne de olsa kardeşimdi, yorgunluğum nedeniyle, kapıyı açık bırakıp neredeyse anadan yarı üryan(2) baygın bir şekilde yorgunluğumla uyumama kıyamamıştı. Giyinmiş, kuşanmış, karı-koca süslenmişler ve Danışmaya en geç şu saatte ağabeyimizi uyandırın!” diye talimat verip salona gitme yarışına girmişlerdi.
Ta İstanbullardan ta Ankaralara geldiklerine göre çok yakın arkadaş olsalar gerekti. Kim bilir belki de nikâh şahidi(2), gelin yengesi(2), damat sağdıcı(2) gibi görevleri de olabilirdi. Belli mi olur?
Otelin terzi, temizleyici, temizlikçi her neyse o adını bilmediğim görevlisine, perde arkasına saklanarak alelusul(1) da olsa, yalapşap(1) ütü sürdürdüm elbiselerime. Kardeşimle düğün üzerine herhangi bir paylaşımım olmadığı için, her ihtimale karşı, düğünün ertesi günü babamı ve annemi ziyaret edecekleri düşüncesiyle otel paralarını ödedim.
Ve düğün salonu olan yere bir taksiyle gittiğimde hayret etme hakkımı kullandım. Söz konusu yerin üç ayrı salonu vardı ve üçünde de düğün vardı, kardeşimin katılacağı düğün acaba hangisindeydi?
Atla deve değildi ki, sora sora bulmak da gerekli değildi, yukarıdan aşağıya salonlara şöyle bir kafamı uzattım mı, aradığımı, ararken de edebiyatımıza pelesenk(1) olmuş deyimle belâmı da bulurdum (Tahminimde isabet kaydedeceğimi bilmem mümkün değildi).
Sanırım daha önce de söyledim mi, yoksa sadece aklımdan geçirip de, söylediğimi mi sanıyorum, neyse, önemli değil, tekrarda fayda görüyorum Ekin (benden) akıllı, zeki, tedbirli bir kızdı. Çünkü benim adıma da cafcaflı(1) kutusuyla çeyrek bir altını hazır etmişti, her ihtimale karşı, “Gelin Tarafı” diyerek. Bilmediğim; bu son bilgiyi beynime ne zaman akıttığı idi.
Binaya girdiğimde düğünlerin yapıldığı katları dolaşmam gerekse de, gerekmediği gerekçesini yaşayacağımı bilemezdim, çünkü üç panoya gelin ve damatların muhtemelen salon sahibi tarafından çekilmiş veya edinilmiş fotoğraflarının olduğu bilgiler donatılmıştı.
Oldum olası, yaz tatillerinde yapılan düğünlere, çok insan yaz tatilinde olduğundan katılım bereketi (yani düğün masrafının aza indirilmesi yahut da balayı için, takı, para vb.) konusunda eksiklikler yaşanacağı için hayret ederdim.
Evli, çoluk-çocuklu olup da kaç kişi Ekin ve damat gibi bir düğün için çoluk-çocuğu emanete bırakıp da bir yaz günü kilometreleri, merak ve endişelerini arkada bırakıp da bir düğüne nasıl katılırdı ki, hem de ağabeyleri için katkıda bulunmayı akıl ederek.
Salon levhaları en üst kat için “Saadet” ismiyle, ikincisi “Mutluluk” ismiyle dişleri gözüken gelinlerin fotoğrafları ile süslüydü, damatların görüntüleri ciddiyet kokan, zoraki bir şekilde gülümseme belirgin ise de sirke satıyor(3) gibi görünüyordu sanki!
Ve anlayamadığım, henüz düğünleri yapılmamış olduğu halde panolarda “Evlendik, mutluyuz!” sözlerinin yazılı oluşuydu. Galiba tahminen düğün öncesi nikâhları yapılınca konu mutluluk olarak çözümleniyor muydu ne?
İsteyenin düğüne katılamasa bile her türlü anlamı yüklemesi mümkündü bu; “Evlendik, mutluyuz!” sözüne yorum olarak! Bir yaz macerası sonucunda başa gelen bir olay olması, zengin kız-fakir oğlan, ya da zengin oğlan-fakir kız gibi tehlikelere karşı kızın ele kaçmasının, oğlanın alıp başını gitmesinin önlenmesi, kaza-mecburiyet, mal-mülk-miras, hak-hukuk (mesleki ilişkiler) ve halt yemek(3) meseleleri gibi gereksizlikler ya da kısaca akla gelebilecek, akıldan geçirilebilecek, ya da hiç akla gelmeyecek çok şey (meselâ)…
Üçüncü panonun ismi değil, görüntüsü çekti dikkatimi, yıkılacak gibi olmamla birlikte. Çünkü sehpada Esin’le ona yanık oğlan Emin’in resmi vardı. Nihayeti Esin hidayete ermiş(3), gerçeğini bulmuş, kendi için çocukluğundan beri yanıp-tutuşan, Kerem misali kül olmak(37) üzere olanla yaşamını üleşmeye karar vermişti.
Diğerlerinden farklı olarak, onların tablosunda, ilk ikisine göre değişik bir slogan vardı, belki de kendilerinin ısrar ettikleri bir yazım olarak; “Evleniyoruz, mutlu olacağımıza inanarak!” gizlilik içeren, anlamı sakıncalı bir sözcük gibi gelmişti bana, takdir etmeme, en doğru, isabetli bir seçim ve sonuç olduğuna inanmış olarak.
Gene de neredeyse ta sokağın alt başından bile okunacak kadar kocaman yazılmış bu yazılar kahrımı yok edememiş, hazmetmem(3) gerektiği halde hazmetmekte zorlanmıştım.
Ve diğer ilk iki panodaki resimlere göre benim saygı duyduğum, nikâhlarının yapılmak üzere olacağına inandığım gençlerin her ikisinin de henüz başlamamış olduğuna inandığım evliliklerinin yüzlerindeki mutluluk ifadesini diğerleri ile kıyaslamam mümkün değildi. Mutlu olmak için hazır ve hazırlıklı idiler, bence Esin de, Emin de...
Kafamı uzatmama gerek kalmadı, salondan alkışlar yükseldiğinde, galiba olağan ötesinde gecikmiştim, sağa-sola bakıp, kendimce yorumlar yapma çabası yaşarken. Alkışlar yanıp-tutuşan oğlan için olsa gerekti. Çünkü kulağıma, Ankara’nın en ücra(1) köşelerine kadar ulaştığına inandığım; “Evet! Evet! Sonsuza kadar evet!” sesi ulaşmıştı Esin’in, daha çılgınca alkış sesleri öncesinde.
Hiçbir şey, daha doğrusu her bir şey aklımdan geçiyordu, ya da o intibaı yaşar gibiydim şu an; “Ben Esin tarafından kullanılmış bir konu mankeniydim(2)!”
Komilerden(1) birini çağırdım yanıma, birkaç kâğıt para verip, öylesine önemli ve bulunduğum her yer ve anı bildirme mecburiyetinde olan bir yedek subaydım ki, bir yalan iliştirdim kulağına;
“Kışladan(1) bir cip gönderilmişti, çağırılmıştım. Acele etmem gerekmişti ve ben de emre uyarak acele etmiştim!”
Not, kız kardeşime iletilecekti. Bunun o sıralarda Asya’yı kasıp kavuran, ciddi miktarda ölümlere neden olan bir virüs olduğunu, Türkiye’min ve gerekli kişilerin umursamadığını bilmem imkânsızdı. Ben kendim uydurmuştum, karargâha gelince de kendim karşılaşmıştım gerçekle.
Kız kardeşimin eşine zaten “Damat” demiyordum, o bana “Ağabey” dedikçe, ben ona ya adını söylüyor, ya da “Kardeşim” diyordum. Sevdiğim insanın beyine de “Damat” demem de, “Kardeşim” demem de uygun değildi, peki, ya ne demeliydim? Gerek yoktu bir şey söylememe, Esin’e iyi dileklerimi, Ekin’in kontrolünde uzaktan iletmem herhalde yeterli olurdu (galiba).
Bu dünya artık benim dünyam değildi ve hazırlıklarımı tamamlayıp benim olmayan bu dünyayı terk etmeliydim. Üstümü başımı değiştirip kışlaya Nöbetçi Subaya telefon ettim.
“Canın sıkılıyorsa, bir cip gönder, arkadaşın olayım, sıkılmıyorsa gene bir cip gönder, sen benim canımın sıkıntısına arkadaş ol! Yok! Olmaz diyorsan, varsa işin-gücün gene bir cip gönder, ben geleyim nöbete, Nöbetçi Amirine haber ver, sen git evine, ben yerleşeyim Nöbetçi Subaylığına, hangisi işine gelirse…”
Cip gelmedi, bir taksi beni kışlaya yakın bir yerlerde bıraktı. Kışla karargâhına girmek üzereydim, şeklim-şemalım(2) önemsiz! Depolardan birine yaklaşırken, bir ses gürledi, yakınlarımdan;
“Dur! Kimdir o?”
“Teğmen Tekin!”
Fısıldadı;
“Güneş!”
Allah kahretsin, ne parolayı, ne de işaretini biliyordum!
“Akşam yemeğinde ne yedik?”
“Akşam burada değildim ki?”
“Kusura kalma komutanım! Kaldır ellerini! Sizi tanıyorum, ama bana verilen bir görev var!” derken silâhına da mermiyi sürmüştü.
“İşte benim Türkiye’min askeri” diye düşünerek önünde esir gibi yürürken, Nöbetçi Çavuş sökün etti(3) önümüzde, asker ona da eğildi; “Güneş!” dedi ve cevabı aldı;
“Ağaç” olarak ve beni esir alan asker tekmil vermeye(3) başladığında sözünü kestim;
“Oldu mu gençler? Şimdi parolayı da, işareti de öğrendim. Olmadı! Bir daha lütfen dikkatli olun, ben şu anı yaşamadım!”
“Başüstüne komutanım!”
Nöbetçi Subay arkadaş nöbetini değiştirmedi, nedensiz bir gerilim(1) içinde en iyi şeyin revire gidip yataklardan birini sahiplenmek olduğuna karar verdim, aklıma koyduğumu gerçekleştirmek için şeytanın dürtüklemesini beklemem gerektiği inancındaydım.
Nöbetçi Amiri Muvazzaf Subay Teğmen, Yedek Subay Disiplin Subayı Asteğmen ve Yedek Subay Tabip Asteğmen nöbette ve yoğun bir sohbet içindeydiler.
Disiplin Subayının odasında karşılıklı sohbet, yalan-yanlış da olsa hovardalık(1) anıları her zaman revaçtaydı(1), kapıdan kafamı uzattım;
“Abiler! Bana doyum olmaz! Tamtamlar çalıncaya(38) kadar somyalardan birini işgal ediyorum. Sabah kahvaltım için aranızda bir zahmet kura çekin lütfen!” deyip kapıyı kapattım, bana göre hemen hazırlığa gerektiğine inandığıma girişmek için.
Şeytan da yardımcı olmak için anında dürtükledi beni, “Artık” diye başlamam gereken bir cümle yoktu, mademki kaybetmiştim, umudum olmaksızın, umutsuzluğa da, yaşamaya da tahammülüm yoktu ve bitmesi gereken bitmeliydi, hem ne olursa olsun!
Bu arada, gazete haberlerinden mi öğrenmiştim, yoksa kız kardeşim mi telefon etmişti, “Yeni evliler” beni göremedikleri için üzüntülerini, hediye için teşekkürlerini ilettikten sonra, damadın özel arabasıyla balayına çıkmışlarmış, bana da selâm bırakarak!
Ve yine haber aldım; biri sevdiğim, biri ona yakışan, balayları için düğün ertesi yola çıktıklarında karşıdan gelen hatalı sürüşü olan kamyon her ikisini de ahretlerine yolcu etmişti. Üzülmek; doğrulara ulaşmak, hatası olanı cezalandırmak için yeterli olmuyordu.
Resmi elbiselerimi çıkardım, don-gömlek kalarak. Ecza dolabında ne kadar ilâç bulduysam, tarihlerine kullanılış biçimlerine bakmaksızın hepsini bir çanağa doldurup avuç avuç içtim, hatta şurupları da çöküşüme “Derman(1), katkı olsun!” diyerek ilâçların üstüne döküverdim, mideme süratli bir şekilde ulaşmaları için.
O an için adını bilmediğim, poşetini yırtınca içinden çıktığında memnun olduğum jilet gibi eni dar, jiletten daha keskin görünümlü(39), eni en fazla bir santim olan şeyi kolumdaki isabet noktası gördüğüm yere sürttüm, tıpkı kurban bayramında kurbanlık kesilişlerinde olduğu gibi “Bismillâhi, Allahüekber!” demeyi unutmaksızın!
Dayak yemiş bir çocuğun huysuzluğunun(1), şımarıklığının, arsızlığının(1) simgesi gibi; “Acımadı! Acımadı ki!” diyerek akan kanın etrafı kirletmemesi için kolumu temizlik kovalarından birine doğru uzatarak cehennem yolculuğumun başlangıcı olarak ancak bir süre seyredebildim, sonrasını hatırlamam mümkün değildi zaten.
Ancak can çekişirken(3) olsa gerek istemediğim halde, üstümü başımı, yatağı-yorganı kan içinde bırakmam bir yana, kolumu kıpırdatacak dermanım olmadığına inandığım halde kovayı da devirmeyi nasıl başardığımı anlayamadım. Sözüm ona gebermem kimseye zahmet yaratmayacak şekilde temiz bir biçimde olacaktı!
Bırakmamışlardı arkadaşlar beni, rahatça ölmem için yahut da diğer bir deyişle sevip, sevmede, sevdiğimi sahiplenmede başarılı olamadığım gibi intihar etmeyi bile becerememiştim, ikmale kalmıştım(3)!
Hastane, istirahat ve askeri kurul gıyabımda toplanmış(3), askerliğimi tamamlamamı sakıncalı bularak ve fakat diskalifiye(1) kelimesini uygun görmeyerek kalan 3-5 aylık süremi hava değişimi(40) sayarak erken teskere verip azat etmişlerdi beni. Lekelenmiştim. Lekeliydim artık (bana göre).
O 3-5 ayın çoğunu şurda, burda, tatillerde, genelde babamın yanında fabrikada geçirdim. Evet, üniversite mezunuydum, ama kafam çalışmıyordu, zırnık(1) kadar bile. Babam, benim iflâh olacağım(3) kanaatini yitirince, “Ne halin varsa, gör!” anlamında aldı başını ahrete gitti, daha sonra beyinsiz halimi içine sindiremeyen annemi de gecikmeksizin aldı yanına!
İşleyen demir ışıldardı(41), işlemeyen beyin n’apsındı ki? Damat gücünü denedi, başa geçti, kız kardeşim babamın vasiyeti gibi olan görevi bırakmaksızın, tayinini bekledi, eş durumundan, kocasına destek olmak üzere.
Yıllar geçti böylece. Ara sıra geri gelir gibi olup yine yurtdışından Türkler gibi kesin dönüş yapan beynimdeki işe yaramaz loblar, hücreler 2020 yılının bu virüsünü kucaklamak isterlermiş gibi dileklerini bana sundular!
Ben ki…
Sevmekte de, beni yok etmekte de başarıyı yakalayamamış biri, yok olmak için bir mucize bekliyordum. İşte bu mucize ayağıma kadar gelmişti. Birinci virüsün çok ertelerinde de olsa kaybetmemem gerekeni ve sonrasındakileri kaybetmek konusunda başarılı olmuştum, ancak Allah canımı almamayı uygun görmüştü.
Şimdi teşrif eden(3) bu virüs tam bedenime lâyıktı. Nerde kalabalık varsa, ben oradaydım. Pazar, market, metro, otobüs, merdivenler, hastaneler, stadyumlar, bankamatikler, her ne olursa kuyrukların, kalabalıkların yaşandığı akla ne gelirse her yerler ve yakalayacak olan olursa maskesiz…
O çıkan, hükümetin, devletin önemsemediği virüs can almaya ve seyahatine devam ediyordu, Türkiye’mde uyuyan çoktu, uyanık olansa azdı, tedbir? Ne gerek vardı, biz Türklere ne işlemişti ki kıçı kırık(2) bir virüs ilişsindi ki? Hem ben de bir Türk’tüm, bakalım dedikleri gibi söz doğru muydu?
Bu son virüsün akılsız olduğunu hiç zannetmiyorum, tahmin etmiyorum, bir gün bulacak beni mutlaka, inanıyorum, sanırım virüsün benim için fazla çaba göstermesi de gerekmeyecek.
Bir gün…
Ama bir gün mutlaka…
Ve ben yaşamının sonunu bekleyen filler(42) gibi bir yerlere sinip ulaşacağım yere ulaşmak için beklemeye başlayacağım…
Öleceklerine yakın
öleceklerini hisseden
(diğer bir deyişle;
yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden)
filler
mezarlarını -arar- bulurlarmış
(en kısa zamanda).
Ve sükûn içinde ölmek için
(orada)
beklerlermiş, sonlarını…
Hepsi tamam
(da)
ben önce sükûn bekliyorum,
gerisi kolay!(43)”
…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Virüs; Bilgisayarda genellikle yazılımlara zarar vermek amacıyla yaratılan, disket değiş-tokuşu yoluyla bilgisayarlara bulaşabilen, öteki yazılımları kendisinin çalıştırılabilir bir kopyasını da kapsayacak biçimde güncelleştiren, değiştiren, sistemin olağandışı davranışlarına yol açan yüklenen bilgilere vb. zarar veren yazılım. Bulaşıcı hastalıkları yapan mikrop.
Asya Gribi; 1957-1958 Asya gribi pandemisi, Güney Çin'deki Guizhou'da ortaya çıkan küresel bir enflüanza A virüsü alt tipi H2N2 salgınıydı. Pandeminin neden olduğu aşırı ölüm sayısının dünya çapında 1-4 milyon olduğu tahmin ediliyor ve bu da onu tarihin en ölümcül pandemilerinden biri haline getiriyor.
Kullanılmak; Kullanmak işine konu olma (Kullanmak; Belli bir amaçla yararlanmak. bir kimseyi bir hizmette bulundurmak, çalıştırmak. Yararlanmak, tasarruf).
Ekin; Bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının topu. Tahıl tohumunun ekildiği andan harman oluncaya değin aldığı duruların ortak adı.
Tekin; İçinde cin, peri gibi doğaüstü varlıklar bulunmadığına inanılan, uğurlu. İçinde kimse bulunmayan, boş, ıssız yer.
(1) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Arsızlık; Utanmak, sıkılmak gibi meziyetleri olmama, sırnaşıklık, yılışıklık, yüzsüzlük. İyi yetiştirilmemiş, şımarık çocuk vasfı.
Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.
Binaen; Dayanarak.-diği için, -den dolayı, -den ötürü.
Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
Çeki; Odun, kömür, kireç gibi kaba ve ağır şeyleri tartmakta kullanılan ve iki yüz elli kiloya eşit olan ağırlık ölçüsü. Tartı.
Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
Derman; Bir şeyi yapabilme gücü. Bir hastalığı iyileştiren şey (İlâç).
Dirhem; Eskiden kullanılmış olan, çok küçük ağırlık ölçüsü birimi.
Diskalifiye; Yarış dışı bırakmak.
Emare; Belirti, ipucu, iz.
Fahri; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan (iş, görev).
Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, ola ki…
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
Gerilim; Gerginlik, tansiyon.
Hamlık; Vücudun hareketsizliğe alışmasından ileri gelen gevşeklik, idmansızlık, ham olma durumu.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
Hovardalık; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
Huysuzluk; Huyu iyi olmama, şirretlik, geçimsizlik, rahatsızlık.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).
Kâhinlik; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber verme işi. Geleceği bildiği düşüncesinde olma safsatası. Kâhin olma, kehanet sahibi olma durumu, bilicilik.
Kışla; Askerlerin toplu olarak barındıkları büyük yapı. Dağlık yerde, kışın oturulan dam.
Kindar; Kinci, kin tutan, kinli.
Kokteyl; Yeri ve zamanı önceden saptanmış olan, ayaküstü söyleşilerin yapıldığı içkili toplantı. Çeşitli içkilerin belirli ölçeklerde karıştırılması ile yapılan içki.
Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.
Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Kutsal; Güçlü bir dinsel saygı uyandıran ya da uyandırması gereken. Tapılacak ya da yolunda can verilecek denli sevilen.
Kutsiyet; Kutsallık (Kutsal; Güçlü bir dinsel saygı uyandıran ya da uyandırması gereken. Tapılacak, ya da yolunda can verilecek denli sevilen).
Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.
Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
Mucizevi; Mucize gibi. Tabiatüstü, olağanüstü şaşırtıcı, hayran bırakan doğaüstü, hayal ve aklın alamayacağı gibi.
Mübarek; Kutlu, kutsal, uğurlu, bolluk getiren, bereketli, verimli.
Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.
Narkoz; Uyuşturucu özelliği olan bir ilâçla sağlanan ve vücutta bir ya da birkaç işlevin azalmasına yol açan uyku durumu.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Nodul; Köy ortamında öküz ya da davarı yönlendirmek için sivri ucu dışa dönük olarak çivi bulunan sopa [Normal olmayan doku büyümesi nodül ile karıştırılmamalı. Her nodül kanser belirtisi değil. Örneğin benler de birer nodüldür (Anormal doku büyümesi)].
Partner; İş arkadaşı, ortak. Eş. Cinsellikte taraflardan her biri. Kâğıt oyunlarında ortak.
Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
Rehberlik; Kılavuzluk (Bir bakıma; Psikolojik Danışmanlık). Öğrencilerin özel durumlarıyla, sorunlarıyla yakından ilgilenip onlara bunları çözmede yardımcı olma.
Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Sanatsal; Sanatla ilgili.
Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.
Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.
Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
Teessüf; Esef bildirme, yazıklanma.
Uyuz; Son derece kolay bulaşan, sonbahar ve kış aylarında yoğunluğu artan, okul, revir, hastane, kışla ve özellikle bakımevlerinde rastlanan bir hastalık. Kaynağı; Uyuz Böceğidir (Sarcoptes Scabiel Von Hominis).
Ücra; Çok uzakta, en uçta bulunan.
Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.
Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası. Arsenik.
(2) Ağzı Açık Ayran Meraklısı; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.
Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.
Damat Sağdıcı; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.
Efendilerin Efendisi; Efendi; Üstat, hazret, beyefendi, bey şeklinde saygı duyulan bir unvan anlamında. Bu şekilde bir hitap ve bu unvan hak edenlerin de üstünde olan bir bireyin tarifidir.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Evde Kalmış, Görücüye Çıkmış, Kız Kurusu, Kart Kız; Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.
Gelin Yengesi; Anadolu’da geline yardım eden kişiye verilen ad.
Hecin Devesi (Camelus Dromedarius); Batı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan deve türü. Tek hörgüçlü, ince yapılı, uzun bacaklı, hızlı koşan, binek hayvanı.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kıçı Kırık; Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.
Konu Mankeni; Yaşanmış bir olayı televizyon haberlerinde kullanılmak için, konuyu canlandırmada rol alan kimse, ya da oyuncu.
Kuru Gürültü; Gereksiz, yaygara şeklinde, önemsiz, hiçbir etkisinden söz edilmeyecek, olmayacak, söz ya da davranışlar.
Mehil Müddeti; Devlet memurlarının ilk defa, yeniden, ya da yer değiştirme suretiyle atamalarında kullanılan bir deyim olup “Atama işleminin tebliği tarihinden itibaren göreve başlanması gereken son gün mesai bitimine kadar olan süredir.”
Nesebi Gayri Sahih, Nesebi Belli Olmamak; Soyu, soy bağı belirsiz, nesebi gayri sahih, varlığının nedeni olanlardan babanın hatta anne ve babanın belli olmaması.
Nikâh Şahidi; Nikâhın kıyılacağı sırada hazır bulunan şahitlik ettiği kişinin evlenme isteğini serbestçe yaptığına, kimliğinin doğruluğuna ve nikâhın yapıldığına tanıklık eden, şahit olan kişi.
Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.
Şekli Şemaili; Dış görünüşü. Huy, karakter, tabiat.
Uçuk Beyinli; Deli, dolu, yeterliliği tartışılacak akıllılık dolu olduğu sanılan beyinli kişi. Kontrolünde zorluklar olabilecek davranışlara sahip beyinli kişi.
Vatan, Millet, Sakarya (Edebiyatı); Kuru, yüzeysel hamaset (Yiğitlik, yüreklilik). Vatan için ölebileceğinin ifadesi, gerçekleşmesi mümkün belki, ancak savaş verip de şehit olmasını bilmek şeklinde düşünülmesi daha doğru.
Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.
Yoğun Bakım Odası, Yoğum Bakım Ünitesi (YBÜ); Sağlık sorunu kritik düzeyde olan ve yakından takip edilmesi gereken hastaların takip, tetkik ve tedavi hizmeti gördükleri yataklı servistir. Yoğun bakımda tedavi gören hastalar 24 saat boyunca gözetilir.
Zurnanın Zırt Dediği Yer; Yapılmakta olan bir işin en önemli, en özen isteyen, en can alıcı yeri.
(3) Aklını Başına Devşirememek; Aklını derleyememek, toplayamamak, düzgün duruma getirememek. Akıllı işler yapmaya çalışmakta zorlanmak
Bir Dirhem Bal İçin Bir Çeki Odun Çiğnemek; Keçiboynuzu Tat Tarifidir. Yani zahmeti çok, ama verimi çok az bir işle uğraşmak.
Çene Yarıştırmak, Çan Çan Çene Yarıştırmak, Çene Çalmak, Çene Açmak, Car Car Konuşmak; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlayarak, inatlaşarak, ısrarla ve saçma bir şekilde şurdan-burdan konuşarak vakit geçirmek.
Diz Boyu Azarlamak, Aşağılamak, Üzmek; Azarlama, aşağılama ve üzmenin abartıl bir şekilde çokluğunun anlatımı.
Doğmamış Çocuğa Don Biçmek; Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
Edepsizliği Doruğa Ulaşmak; Utanç verici işlerde hiç utanmadan sıkılmadan, terbiyesizce, ahlâksızca, sınır tanımaksızın, konunun nereye varacağını umursamaksızın utanmazca davranmak.
Esamisi Okunmamak (Olmamak); Kendisine değer verilmemek, adı anılmamak.
Gıyabında Toplanmak; Kendi yokken, kendisi hakkında toplanıp arkasından konuşmak, söz etmek, karar vermek.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hatır için çiğ tavuk yemek; İnsan, sevdiklerinin hatırı için yapılmayacak işleri bile yapar.
Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.
Hidayete Ermek; Doğru yolu bulmak. İslâm dinini kabul etmek.
Hoş Görmek; Müsamaha etmek. Tolerans tanımak, görmezden gelmek, göz yummak.
Işık Hızı İle Yönelmek; Olayın süratle yapıldığının mecazi bir ifadesi (Işığın Boşluktaki Hızı; 299.792.458 Metre/Saniye yaklaşık 300.000 Km/San olarak fiziksel bir sabiti gösterir).
İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.
İkmale Kalmak; Sınıfı geçemeyip bütünlemeye kalmak(Bütünleme; İkmal, ikmale kalmak, sınıfı geçememe, mezun olamama konusunda bir sonraki devreye kalmak).
İpini Koparmak; Bağlı bulunduğu kuruluş ya da yakınlığı bulunan kişiyle, bağlı bulunduğu yerle ilişkisini kesmek. Aradaki anlaşmazlığı artırmak… İlişkiyi artık, bir daha düzelmeyecek şekilde bozmak, aradaki anlaşmazlığı artırmak
İzole Etmek; Tek başına bırakmak. Yalıtmak.
Kulağını Çınlatmak; Birini iyi duygularla anmak. Kendisi orada yokken başka biri için gıyabında iyi niyetli olarak düşünmek, söz söylemek, konuşmak.
Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında zekice ve yerinde söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.
Lâklâk Etmek; Gevezelik etmek.
Mangalda Kül Bırakmamak; Yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söylemek, yüksekten atmak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Oflayıp (Ahlayıp) Puflamak; Sıkıntısını “Of! Ah! Puf!” diyerek belli etmek.
Ölüm Yakışmamak; Genelde genç yaşında ölenler için kullanılan bir deyim; “Ölüm hiç yakışmadı!” şeklinde. Ancak evlât dahil insanlar saklamak gereğin duysalar de, yaşlı, kaprisleri ve nemrutluğu, ya da ölmesi, ızdırap çekmemesi için ölümcül hastalığı olan insanların ölümünde “Ölümün yakıştığını” söylemek zorunda kalırlar (Bu konuda mira gibi konulara girmek herhalde olamaz)!
Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
Rezerve Edilmek; Bir lokanta, otel ya da eğlence yerinde önceden yer ayrılması.
Sap Gibi Dikilmek (Dikili Kalmak) Sap Gibi Ortada Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.
Sökün Etmek; Birden bire görünüp arkası kesilmeden gelmek.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.
Vurgu Yapmak; Bir hece, kelime, ya da cümlenin hissettirilecek şekilde üstünde durularak sorulması. (Bir izahtan sonra, cevap beklendiğinin belirtilmesi için; “Efendim?” şeklinde sorulması gibi).
Yüzü Sirke Satmak; Yüzü tatlı olmayan bir anlam taşımak, hiç gülmemek, hoşnutsuzluğu, kızgınlığı yüzünden belli olmak. Suratı hep asık olmak.
Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
(5) Köprülerin altından bilmem ne kadar suyun akması; Bir şeylerin olması için zamana ihtiyaç duyulması, zamanla çok şeyin değişmesi gerekmekte. Eski ve yeni durumların dikkatle düşünülmesi zorunluluğu.
Bir Fırın Ekmek Yemek; Bir konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, uzmanlaşmak, bilir hale gelmek için çok çalışmanın, tecrübe edinmenin, bunun için yetenekli olma durumuna göre uzuncana bir zamana ve emek vermeye ihtiyaç olmasının gerekliliği konusunda deyim.
(6) Atı Alan Üsküdar’ı Geçti; Fırsat kaçtı, iş işten geçti. (Atı alan Üsküdar’ı geçer de, ah’ı alan Sırat’ı geçer mi, bilmem. Bedirhan GÖKÇE)
Namdar Rahmi KARATAY’ın GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDEYE” şiirindeki satırlar şöyledir: “Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin? / Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? / Şöyle bir dairede müdür bile değilsin. / Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…”
Ağızdan çıkan söz söylendiğinde, zaman geçtiğinde ve güven yitirildiğinde asla geri dönmezdi! Sözün Aslı; “Ağızdan çıkan sözü, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… (Ek olarak; kaçan fırsat, giden gençlik) DIMME” şeklindedir.
Dilin Kemiği Yok; İnsan doğru ya da yanlış her şeyi söyleyebilir.
Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(7) Bu şehr-i Stanbul ki bi misl ü behadır, Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedadır… şeklinde başlayan Nedim’e ait dizelerin bugünün Türkçesi ile anlamı; “Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona, Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına.”
(8) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(9) İlham Meleği; Genelde bu konuda İslâm Âlimleri diyeceğimiz zevat olayı hep dini açıdan yorumlamakta. Oysa bir entelektüel, hatta sadece ve kısaca bir şair, bir yazar, bir dünya görüşüne sahip insan için “İlham Meleği” duygu ve düşüncelerini kâğıda dökmesine yardımcı olan sanal bir varlıktır.
(10) Hay-Huy Sergilemek, Haydan gelen huya gider; Kolay ve emeksiz elde edilen şeyler kolay harcanır. Türkçede kullanılan , “Hayy'dan gelen Hu'ya gider" sözünde demek istenen aslında “Allah’tan gelenin Allah’a döneceği” anlamını taşır. Hayy, Allah’ın isimlerinden birisidir ve “diri, dirilten, yaşamın kaynağı olan” anlamına gelir. “Hu!” gene Allah demektir ve eskiden dervişler arasında kullanılan bir selamlaşma, zikir sözüdür. Eş anlamlı gibi; “Davuldan gelen zurnaya, selden gelen suya gider” sözleri de kullanılır.
Ayrıca; Hay (Ermeni ilinde); Ermeni, Huy (Rum dilinde); Rum demekmiş. Ermeniler kuyumculuk ve ticaret yapar, yeniçeri ağası da bunlardan rüşvet (haraç) alırmış. Rumlar ise bar, pavyon, meyhane, gazino işletirlermiş.
Kısaca; Yeniçeriler Ermenilerden aldıklarını Rumlara ait yerlerde harcadıkları için Ermeni’den alınan Rum’a gider (Haydan gelen huya gider!) şeklinde bu söz uydurulmuş.
(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR”
(12) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “İSTANBUL BİTER Mİ? BİTMEEEZ!”
(13) Mihnete Katlanmak; Üzüntülere, sıkıntılara, gama, kasavete, düşkünlüğe katlanarak yaşamaya çalışmak (Ve gönül Tanrısına der ki… Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden… Cahit Sıtkı TARANCI “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN”).
(14) Tanrı Hakkı Üçtür; Genelde İslâm’da abdest alırken, guslederken, ibadete bağlı bir kısım işleri yaparken üçer kez tekrarlamak âdet halindedir. Hatta sevap bile umulur. Ancak bazı müfessirler bunun yanlış hatta şirk olduğundan bahsederler, Cahiliye devrinde Lat, Manat ve Uzza’nın Allah’ın kızları olduğu varsayıldığından dolayı (Kur’an, Necm Suresi 19., 20., 21. Ayetler.) Oysa Türkçemizde çekirgenin bile üç defa zıpladığı söylenirken bu sözdeki yanlışlığı anlayabilmiş değilim.
(15) Söz gümüşse, sükût altındır; Konuşmak, kimi zaman insanın başına iş açabilir. Onun için insan konuşmasına dikkat etmelidir.
(16) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
(17) Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor… Güfte ve Bestesi; Vedat YILDIRIMBOĞA’ya ait Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(18) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(19) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.
(20) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(21) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere. Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).
(22) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.
(23) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam. Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…
(24) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(25) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(26) Gönül kimi severse güzel odur! Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. Neşet ERTAŞ
(27) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(28) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(29) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(30) Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.
(31) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.
(32) Bekledim de gelmedin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser. Nihavent Makamındadır.
(33) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz. Rabindranath TAGORE Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
(34) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.
(35) Öyle bir geçer zaman ki / Dediğim aynıyla vaki… şeklinde başlayan Erkin KORAY şarkısı
(36) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.
(37) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(38) Tamtamlar Çalmak; Tamtam; Afrika yerlilerinin çaldığı davul ve orkestradaki bir Çin Gongunun adıdır. Genel olarak savaş çıkmasını istemek anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber öyküde; Sabah “Kalk!” borusunun çalınması veya ikazının yapılması anlatılmak istenmiştir.
(39) Neşter; Söz konusu aletin adı olup hekimlerin kan almak, küçük apseleri açmak, aşı yapmak için kullandıkları, çok keskin, küçük bıçak.
(40) Hava Değişimi; Bir kısım görevler kolay gibi görünse de oldukça zorlu bir süreç içinde geçer, fiziki, ruhi, psikolojik olarak bir kısım sıkıntılar yaşanır. Bu durumda görevlilere belirli bir süre tatil verilmesi kuraldır. Hava değişimi tatilinde amaç gerekiyorsa fizikman, psikolojik olarak dinlenmedir.
(41) İşleyen demir ışıldar; İş yapmaksızın duran kimse hantallaşır, çalışma yeteneğini yitirir, oysa çalışan kimse daha da açılır, kendini gösterir.
(42) Fil Mezarlığı; Fillerin öleceklerine, ya da ömürlerinin sona ermesine yakın olduğunu bilip “Fil Mezarlığı” olarak belirledikleri bir yer sükûn içinde ölmek için gidip, ölümlerini orada bekledikleri, bu nedenle böyle mezarlığı bulan biri, ya da birilerinin fildişleriyle ihya olduklarını bilmek gerekti, sanıyorum!
(43) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI”