Belki de yeni seçilen Belediye Başkanının zorlamasıyla Belediye ilgililerinin nihayet akılları başlarına gelmişti(1).
İlgililer, Belediye Binasının tam karşısındaki çift yönlü, üçer şeritli yolun yokuş aşağı olan birini temelli kapatmış, yokuş yukarı olan yolun bir şeridini geliş, diğer iki şeridini gidiş için ayırmıştı.
Maksat; uzunca bir zamandır şikâyet konusu olan feleğini şaşırmış(1) gibi yukarıda-çukurda kalmış olan yağmur suyu ızgaralarının, su, elektrik, telefon, doğalgaz rögar kapaklarının(2) düzenlenmesi idi.
Bunun için tüm asfalt kazılmış, atılması, yapılması, onarılması gereken yerler için toplanan moloz yığınları götürülmesi gereken yerlere götürülmüştü.
Evet, Belediye Başkanı mazbatasını alıp(1) henüz yerine oturmuş, Kaymakamlığın da yer aldığı binada Kaymakamın da desteğiyle evvel emirde(2) bu geniş caddenin bakımına öncelik vermişti!
Savurganlık, tasarruf gibi konular daha sonra düşünülüp ele alınmak üzere şimdilik kaydıyla, ancak üzerlerindeki çalışmalar yürütülür durumda bir kenarda muhafaza altındaydı.
Gerek Kaymakam ve gerekse Belediye Başkanı konuyla ilgili olarak olağanın ötesinde titizdiler. Öyle ki; “Boş gezenin boş kalfası(2), kuluçkaya yatmış gurk tavuklar, ya da görücüye çıkmış evde kalmış, kız kurusu, kart kızlar(2)” gibi oturan tüm uzmanları, mühendisleri, teknisyenleri, sair elemanları, aletleri ile birlikte bu caddelerin neredeyse sinüslerin-kosinüslerin dikkate alınarak(1) düzenlenmesi için sahaya göndermişlerdi.
“Korkunun dağları beklemesi(2)” hem zaten “korkunun ecele faydası yoktu(2)” üstelik bu şart da değildi, ufacık, ama ses getirecek bir dedikodu yeterli olmuştu; tüm elemanların tam sayıda ve belirlenen zaman içinde işlerin bitirilmesi için;
“Kaymakam da, yeni Belediye Başkanı da arada sırada, hemi de beraberce pencerelerden yapılanları, çalışmaları özenle ve özellikle takip ediyorlardı!”
Öyle ki; işe girmek için attıkları taklalar, aradıkları eş-dost, hatırlı insan, hatta siyasetçi kalmayan, “Ne iş olsa yaparım abi!” diyenler vardır ya hani, bilinen. İşe alındıktan sonra; “Belediye ne veriyor ki zaten!” şeklinde, iş bulduğuna şükretmeyip, beğenmeyip somurtanlar yani.
“Bahçede bostan, yan gel Osman(3)!” deyip buldukları ile yetinmek, mutlu olmak yerine şikâyetçi olan (herkesin bildiği) bazı görevlilerden bir nebze bahsetmekte yarar olacak;
“Dostlar alışverişte görsün(2)!” örneği iş yapar gibi görünüp 5 dakika çalışıp(!) “15 dakka cıgara molası” veren (özellikle “çöpçü” ya da “Temizlik İşçisi” dediğimiz) görevliler bile, başlarını hiç kaldırmaksızın (ara sıra kontrol amaçlı olarak pencerelere bakmaları hariç) adalarda fayton çeken beygirler gibi harıl harıl çalışıyorlardı. Tüm çalışma alanları neredeyse; “Bal dök yala(2)!” titizliğinde görünüyordu.
Doğal olarak çalışmalar nedeniyle yokuş aşağı olan yol trafiğe kapalıydı. Ama nasıl ki deliye her gün bayramsa(2), üç-beş adım fazla yürümek zahmetine katlanmak istemeyen yayalar, özellikle pazardan, marketten dönen başta yaşlılar olmak üzere tüm tembel yayalar için her yer ve tüm yollar kendilerine serbest idi.
Bir de Belediye çalışanı Avukat Asuman Hanım, Serbest Avukat Asım Bey, bir kısım Belediye çalışanları ile Avukat Asım’ın elemanları vardı ki, bunlar oldukça ötesinde açıkgöz idiler. Çünkü bu zatlar inşaat başlar başlamaz yol kenarındaki yaya kullanımına ait kaldırımların Belediye Bahçesine kadar olan bölgelerini araçların sağından-solundan geçiş imkânı vermeksizin, neredeyse her iki tarafa da teğet olacak şekilde araç parkı olarak kullanır olmuşlardı.
Söylemek gereksiz bunların çoğu, hatta hepsi okumuş, yazmış insanlardı. Eee! Ne demişti o bilge amca?
“Ben sana ‘Araba sahibi olamazsın, avukat, kaymakamlıkta, özel sektörde çalışamazsın!’ demedim ki, ‘Adam olamazsın!(4)’ dedim. Aksi takdirde yaya geçişlerini engelleyecek, parka giriş kapılarını kapatacak şekilde, yasaklara değilse bile kurallara uymaksızın yayaların haklarını gasp etmezdin ki(1)! Yayaların haklarını kınanmayı(1) hak edecek şekilde davranmazdın ki!”
Ne doğru söz!
Yokuş başındaki; “Girmek Yasak! Tehlikeli!” yazılı, jalonlar(5) arasına gerilmiş plâstik bandı özenle kaldırıp, kepçesi kalkık dozeriyle geçen, sonra çalışır vaziyette el frenini çekerek geri dönüp, aynı bandı aldığı gibi özenle yerine yerleştiren efendi tipli operatör dalgın gibi görünüyordu günün oldukça ilerlemiş bir vakti olmasına karşın.
Dozerin el frenini indirip hareket ederken kepçenin önünden geçmeye çalışan yaşlı karı-kocayı görmemişti, farkında değildi!
İki kez kendine seslenen çatırtılar, tekerleklerin zıplayışı, çevredeki insanların; “Hop! Ağır ol! Dikkat et!” şeklindeki bağırışları dikkatini çekince, arkasına bakarken bir yaşlıyı daha altına alıp ezmişti, farkında değildi, bu sefer de…
“Kaçılın(5)! Katil geliyor!” diye bir kadının bağırışıyla iyice yitirdi kendini genç operatör, ne yaptığını bilmeksizin pedalları karıştırdı, ellerine ve ayaklarına egemen olamaksızın, hani o duvar kenarına park eden, haddini bilmez(6), adam olmayan birinin arabasına çarpıp onu duvara iyice yapıştırdı.
Yetmezmiş gibi, kalkık kepçe de arabanın üzerine düşmüş ve arabayı üstten alta doğru grapon kâğıdı büker gibi bükerek görevini hem enine, hem de boyuna şeklinde tamamlamıştı dozer…
Ölüler, yerde birikmiş kan gölleri kimsenin umurunda değildi! Kalabalık güruh(5), iki eliyle başını tutan genç adamı linç etmek yerine ellerindeki taşlarla recmetmek(1) düşüncesinde gibiydiler.
Asayişi temin için eğer Polis Aracı orada olmasa isyancılar görevlerini neredeyse gerçekleştireceklerdi!
Bağırış, çağırışlarla ilgilenen sadece Kaymakam ve Başkan olmasa gerekti. Ancak gelen insan, her şeyden önce adam olan Avukat Asuman isimli hanımefendi idi.
Nereden bulup buluşturduğu belli olmayan havlu, tuvalet kâğıdı ve beyaz örtülerle önce toparlanmış büyük bir bohça halinde görünen yaşlı adam ve kadının üzerine eğildi. Görevli polisin “Dokunmayın!” uyarısına aldırmaksızın kocaman bir yumak halinde olan karı-kocayı birbirinden ayırdı, gözlerini kapattı.
Tam anlamıyla olmasa da yerleri temizlemeye gayret edip çöpçünün elindeki siyah torbaya kanlı kâğıt parçalarını attıktan, ölülerin üzerini elindeki beyaz örtüyle kapattıktan sonra diğer ölüye yöneldi.
O sadece ezilerek ölmüştü, yarası olmadığından etrafında bir damla kan lekesi bile yoktu. Ölünün üstünü diğer bir beyaz örtüyle kapatırken insan olmalarından şüphe duyduğu iki kişinin sözleri ulaştı kulağına;
“Çalışır şekilde duran dozerin önünde niye durmuşlar ki birader?”
“Neyse kilometreleri dolmuş sadece tüketen ve dünyayı kirleten yaşlı zavallıların. Çocuğa fazla ceza vermeseler bari!”
Genç kız; Avukat Asuman çıldırma aşamasında karşıdakileri cevaplaması gerektiği kanaatinde olsa gerekti;
“Ölenler sizlerin ana-babalarınız olsaydı, aynı sözleri söyler miydiniz?”
“Sizin yakınınız mı yoksa?”
“İnsansanız, olması mı gerek?”
“Değilse, niye car car edip(1) de kafa ütülüyorsunuz(1) ki bacım?”
Avukat Asuman’ı hafakanlar basmış(1), “i” harfini olağandan da fazla uzatarak avazı çıktığı kadar bağırmıştı(1);
“Polis!”
Pabuç pahalıydı(2), çapulcuların tabanları yağlamaktan başka çareleri yoktu, ya da kalmamıştı, o şanslarını kullandılar.
Genç kız savcının geldiğini öğrendiğinde hüzünle sırtını döndü. Birinci sebep; avukat olmasına rağmen resmi görevi nedeniyle genç adam için hiçbir şey yapamayacak oluşuydu.
İkinci sebep; dozerin ezdiği arabanın kendisine ait oluşuydu ki; hiç önemsemiyordu, sigortası vardı. Hem kapsamı öylesineydi ki; yangına, sele, çarpma, çarpılmaya, yaşanabilecek her türlü olasılığa karşı idi.
Ancak vakitsiz can kayıplarının ve genç adamın ölümlere sebep olması nedeniyle hayatının, verilecek hapis cezası nedeniyle kararacak oluşu her şeyden önemli idi, böylesine bir maliyet asla hesaplanamazdı...
Yaşam; kısa aralıklarla da olsa devam ediyordu mecburen. Belediye Başkanı, dozer operatörü elemanının cürmünü yüklenmiş, oldukça hüzünlü bir salâ verdirerek, gereğince, gereği kadar hazırlanıp kefenlenen cenazelerin tabutlarından birinin cami önündeki musallaya, diğer ikisinin sedir şeklinde masalara yerleştirilmesini sağlamıştı.
Genç Avukat Asuman da cenazeye katılmayı görev kabul etmişti, ancak, önündeki sedirlerde fazladan bir erkek cenazesi daha vardı. “Herhalde ölen bir başka erkek daha var!” diye düşünüp hocanın talimatına uygun olarak en arkadaki saflardan birine katılmıştı.
Abdesti, namazı, cenaze namazlarında Sübhaneke(7) okunurken “…ve celle senaük(7)” dendiğini biliyordu.
İki kadının fısıldarcasına konuşmaları, iki sözü uç uca ekleme çabaları(1) (bir bakıma dedikoduları) dikkatini çekmiş, daha doğrusu kulağına ilişmişti;
“Zavallı oğlan! Vicdan azabı çekmiş, intihar etmiş, son tabut onun!” demişti.
Hiç kimse (olaylara herkes şahit olsa bile) suçu mahkemece ispat edilinceye kadar sanık ya da suçlu olamazdı(8).
Genç adamın nezarethanede kalma süresi, soruşturma için bir zaman dilimi ayırılması, hapse atıldıktan sonra da bir süre geçmesi gerekliydi Avukat Asuman’a göre. Her şeyden önce olayda şüphe yer almalı, cenazeye otopsi yapılması, tüm belge ve bulgular, edinilen bilgiler uç uca eklendikten ve kesin kanaat oluştuktan sonra defnine izin verilmeliydi.
O kadar kısa süre içinde bunların yapıldığı inancı yoktu kendinde, olay bir “Oldu-bittiye getirilmek(1)” üzere gibiydi, Avukat Asuman’a göre!
Allah bazen kalbi temiz olanlara yardımcı olma hakkını kullanıyordu. Cami imamının cahil, bilgisiz bir dinci olması; “Ben intihar eden birinin cenaze namazını kıldırmam(9)!” deyip cemaatten ayrılması genç avukatın kendisi için bir kısım girişimlerde bulunmasının önünü açmış gibiydi.
Cenazeye katılan Kaymakam aydın bir insan olarak aynı kanaatte olmasa gerekti, ses çıkarmamıştı, keza Belediye Başkanı da imamın bilgisizce ve uygun olmayan tavrına göre değil, aydın, okumuş, bilgili bir insan olarak Avukat Asuman gibi acele defin konusunda beynine bir kısım şüphelerin yerleşmesine engel olamamıştı.
“Cenazeyi morga yerleştirin. Acele etmeye gerek yok! Müftüyle görüşeceğim. İntihar eden birinin cenaze namazının kılınmayacağını söyleyen bilgisiz ve yobaz tavırlı bir imam ne burada, ne de Türkiye’min herhangi bir yöresinde asla din adamı olarak görev yapamaz bundan böyle!”
“Ülkemin her yerinde böyle aydın, tarafsız Kaymakam ve Belediye Başkanlarına ihtiyaç var. At gözlüğü ile bakıp(1) saplantı, hurafe(10), batıl itikat(10), varsayım, yanlış gelenek ve göreneklerle kısaca bilgisizlikle hüküm verme gayretinde adam olmayanlara ihtiyaç yok ülkemde…” şeklinde düşünürken kaygılıydı Avukat Asuman.
Çünkü ölüm; soğuk, antipatik(5), siyah renkli bir sözcüktü ve insan hayatı boyunca o kadar çok ölüm yaşıyordu ki...(11)
Yanlış, hatta yanlışlar, yanlışlıklar belirliydi ve kendisine yön verecek, yardım edecek bir desteğe ihtiyacı vardı, güvenebileceği, inanabileceği, tarafsız kalarak kendisine yardımcı olacağına inandığı.
Resmi görevi nedeniyle böyle bir incelemeye hem hakkı yoktu, hem de her ne kadar değişik düşünceleri olduğunu bilmesine, devamlı olarak görevlerde iki arkadaş değil, iki rakip olmalarına rağmen “Ağabey” demekte ısrarcı olduğu kişiye danışmalıydı.
O kim? Kimdi kısaca? Koca şehirde tarifi içine sığan tek bir insan vardı. Belediye ile vatandaşların ihtilâflarının(5) olduğu davalarda her zaman karşısına çıkan, davaların çoğunda kendisini morartarak aşağı-yukarı % 60-65 oranında başarılı olup kazanan Avukat Asım Bey…
Üstelik en önemlisi;
“Sevdiğini bilmesem de, istediğini düşünebileceğim iyi ve güzel bir kadınsın! Seni seviyorum, gel, inat etme, boşa geçmesin günlerimiz ve kalan ömrümüz; üleşelim!” demişti bir keresinde.
Aynı sözü değişik şekillerde tekrarlamıştı da. Güvenebileceği, inandığı, ilgisini hiç eksik etmediği, kendine itiraf etmekte zorlansa da, sevmese de Asuman, Asım’ın tavır, hareket, dürüstlük ve sözlerinden her daim memnundu.
Ancak tüm bu güzel, iyi ve gönül okşayıcı tavırlarına karşı; bir, birlikte ve beraber olmaları asla mümkün değildi, sevse, hatta âşık olsa, yuva kurmayı düşünse bile. Görev konuları itibariyle iki rakip idiler ve bu şekilde bir birliktelik şike(5), ya da danışıklı dövüş(5), “Al gülüm, ver gülüm!(5)” olarak yorumlanır ve hiç kimse tarafından hoş karşılanmazdı.
Asuman’ın kanaatine göre; intihar eden değil, bilip akıl erdiremediği şu ya da bu nedenle kazaya uğrayan, hatta öldürülen bir genç adamdı, operatör. Karşılardan hüznünü, iki eliyle başını tutarak üzüntüsünü, eziyet çektiğini görüp öyle, o şekilde hissetmişti.
Her ne kadar, çaresizliği nedeniyle davranışı belki de “İlân-ı Aşk” gibi görünecek olsa da Avukat Asım’dan başka yardım dileyeceği biri yoktu. O da, babası gibi bu ilçenin yerlisi idi, elinin-kolunun isteyeceği, istediği, arzuladığı her yerlere kadar uzun(2) olduğu inancındaydı, bir şeylere, yerlere ulaşmak isterse kendisini engelleyecek bir güç olmadığı inancındaydı, tecrübeyle sabit.
Çünkü tüm davalarda kesinkes şüphe ya da garanti yoksa şahitler nedeniyle kazanan hep o idi; amma doğru, amma yanlış, amma haklı, amma haksız…
Asuman’ın kendisi için tek sakınca; beğenilecek tarafları çok olan iyi bir “Ağabey” olmasına rağmen, onunla ilgili içinden asla geçmeyen gereksiz duygulara hiç mi hiç sahip olamaması idi. Yani ona karşı bir şeyler hissedememesi, kısa ve kesin olarak sevememesi, bunu bilip açıklayamaması idi.
Gururunun incineceğini göz ardı edip, başını eğerek bürosuna gitti, tümü cam bölmelerle ayrılmış odalarda çalışanları umursamaksızın, ama saygısını da yitirmeksizin kapısını çalıp “Gel!” denmesini beklemeksizin, karşısındakinin şaşkınlığını önemsemeksizin odasına girdi.
“Hoş geldin sevgili Asuman! Nihayet beni sevdiğine inanıp aşkını itiraf etmeye mi geldin? Olmaz böyle şey! Emretseydin, bir ‘Alo!’ deyişinin sonrası ben dizlerinin önüne çökerdim!”
“Saçma sapan tezahüratın bitti mi? Olmayacak duaya ‘Âmin!’ demekten(1) ne zaman vazgeçeceksin ki saygı duyduğum ağabeyim? Oturabilir miyim?”
“Pardon! Tabii! İçecek bir şey…”
“Gereksiz! Belki daha sonra… Seni bir ağabey olarak sevip, saydığımı, her ne kadar başarılarını kıskanıyor olsam da, takdir ettiğimi ve benim duygularımın aşk gibi, sevgi gibi olmadığını da biliyorsun. İkide bir, bulduğun, imkânın olan her boş vaktinde bunu tekrarlaman hoş değil! Gönlüme sıkıntı veriyor gibi gözükse de her kadın gibi mutlu oluyorum, itiraf etmem gerek, ama sık sık değil!”
“Ben seni sevmekten bir an bile vazgeçmedim. Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da(12) Asuman. Benim seni sevdiğim kadar olmasa da, senin beni sevmen o kadar mı zor yani Asuman?”
“Bilemiyorum, hem hissedemiyorum da. Belki beni engelleyen kurallar, yasalar var, farkında olamadığım. Benim yaşamımda sen dâhil hiç kimse yok. Belki…
Her neyse, şimdilik erteleyelim bu konuyu…”
“Yani tekrarlarsam, eskisi gibi sırtını dönüp, kızıp-gücenip, bağırıp-çığırmayacaksın! Sözlerini böyle mi anlamalıyım?”
“Daha öncekilere göre daha mutedil(5) davrandığımı şu ana kadar hissetmediysen, bana müsaade lütfen! Giderken kapıyı arkamdan kaparım!”
“Dur! Gitme, lütfen! Öğle yemeğine beraber çıkalım mı?”
“Bak! Bu çok iyi fikir! Birincisi; karnım her bakımdan tok, herhalde anlatabildim! İkincisi; tüm şehir bizi baş başa görsün, birbirine karşı iki ayrı kurumda avukat olarak görev yaptığımızı bilerek aramızda bir şey var, sansınlar, ağızlarıyla değil, bilmem nereleriyle gülüp ahkâm kessinler(1). ‘Oh! Aha! Asım Avukatın keyfi kekâ(1), bundan böyle ona karada ölüm yok, Belediye ile ilgili davaların hiçbirini kaybetmez artık!’ desinler! Öyle mi? Galiba saklı isteğin, sevgi değil, bu olsa gerek! Cürmüme göre beni Belediyedeki görevimden atsınlar, hemen mal bulmuş mağrubi(2) gibi üstüme çullan ve…”
“Yanlış! Sen beni sevip, beni ve benimle çalışmayı istemezsen asla ve kat’a seni zorla sahiplenmek istemem. Ancak şunu bil, yaşamımda gözümü açtığım ilk anda ilk ve tek olarak seni gördüm. İçimdesin ve ömrüm tükenecek olsa da senden başkası yer almayacak gönlümde. Bekleyeceğim!”
“Bu kadar, beni inandıracak kadar sevme beni. Ya ölürsem?”
“Allah korusun! Ağzından yel alsın(1)! Bu; bil ki benim de sonum demektir, hatta terk ettiğini hissettiğim anda bile. Neyse! Şimdi bu tatsız tutarsızlıklara son verelim. Ne içersin, önce onu söyle! Ve ne istiyorsun, anlat ve iste, lütfen!”
“Tamam! Ya da okey! Biliyorsun, iki gün önce yapılan yolda bir kaza oldu; sonuç üç ölü ve pert(5) olan bir araç. Bugün camide dört cenaze vardı, kazaya neden olan dozeri kullanan operatör çocuk da; denilene göre intihar etmişmiş! İmam denilen sıfatını telâffuz etmekte sıkıntı çektiğim sıkıcı, adam hatta insan olamayan insan, onun cenaze namazını ‘İntihar etmiş!’ diyerek kıldırmadı! İyi ki de kıldırmadı, tabutu morga kaldırıldı, onun ölümüyle ilgili şüphem var çünkü…”
Durakladı ve şüphelerini sıralama gayreti yaşadı;
“O çocuk linçten kurtarıldıktan ne kadar sonra karakolda oldu, ne zaman ifadesi alındı, ne kadar süre nezarethanede kaldı, ne zaman hâkim karşısına çıkıp hapishaneye girdi, ne zaman intihar etti, hem neyle? Gerçekten intihar mı etti, intihar etti süsü verilerek cinayete mi kurban gitti? Otopsi yapıldı mı? Yapılmadıysa, neden? Ailesine haber verildi mi? Yok muydu ailesi? Neden…”
“Bir saniye! Böyle makineli tüfek gibi soruları dizersen hem soruları, hem de ne istediğini anlayamam ki!”
“Peki! Kısaca; hüznü nedeniyle birçok şeyi akıl edemeyecek bu çocuğun öldürüldüğü düşünce ve ihtimalini yaşıyorum!”
“Delil?”
“Olsa, herhalde önce söyler, sonra yardımını isterdim, değil mi? Hem bu; ikimizi de hiç ilgilendirmese de vicdani bir sorumluluk(2) ve eğer varsa suçun belli olup suçluların yakalanmasını gerektirir. Bir genç çocuğun hatası olsa bile herhangi dış güçlerin yasalar yerine kana kan, diyet(5) gibi bir genç insanı cezalandırması asla mantıklı değil. Sence de öyle değil mi ağabey?”
Zurnanın zırt dediği anlara(2) gerekli söz veya sözleri sığıştırmakta kimse Asuman’ın eline su dökemezdi(2); “Ağabey” bunun deliliydi; “Ağabeyciğim” şeklinde “…ciğim!” eki olmasa da.
“Seni tanıyorum, uzun zamandan beri. Celâllenmeni(1), lâfı gereğine, gediğine usulünce sokuşturmanı(1), sinirlendiğinde nefes alp verirken burun kanatlarının nasıl açılıp-kapandığını… Umarım; evlendiğimizde çocuklarımız senin gibi asabi olmazlar…”
“Asım! Senin aklından zorun mu var kuzum? Arkadaş olma teklifin bile sallantıda, sen evlenmişiz de, çocuğumuz olmuş gibi abuk sabuk konuşuyorsun!”
“İçimden geçen; ‘Beni sevdiğin, ama saklandığın, bir gün bana mutlaka evet, peki, seni seviyorum, sensiz bir yaşam düşünemiyorum deyip evlenme teklifimi kabul edeceğin. Hatta şimdiden söyleyeyim ilk çocuğumuz kız olursa ismi Aslı Gül olacak, senin isminden ufak bir çalıntıyla…”
Asuman ayağa kalktı, Asım’ın tarifindeki gibi, çantasını koluna takıp kapıya yönelirken;
“Allah’ım sana nasıl asi olup, ne günah işledim ki, beni delilerle muhatap edip(1) imtihan ediyorsun?”
Asım kapıya kadar koşup Asuman’ın kolundan tuttu ve getirip aynı koltuğa oturtturdu;
“Deli eden, geciktiren, beni geç bırakan sensin. Benim suçum sadece seni deli gibi sevmek ve biraz aceleci davranmak…
O kadar! Hadi, tüm konuştuklarımızı bir kenara koyup, unutup ‘Seni tanıyorum!’ diye başlayıp seni üzmeyecek şekilde yeniden cümleler kurmama izin ver lütfen!”
“İyi tarafıma rastladın, dinliyorum seni, ama şaşırırsan, ayağa kalkıp hemen nereye doğru yöneleceğimi biliyorsun, sanırım!”
“Çok güzelsin!”
“Nerden bildiğini sormayacağım, daha önce de söylemiştin çünkü!”
“Ne söylesem, söyleyecek olsam, biliyorsun. Bir adım öne atsam, kızıyor, güceniyor, bana izin verdiğin günlerde bile aramamı istemiyor, ne de telefonu açıyorsun. Hele ki beraber girdiğimiz dosyalarda davayı yitirince suratın bir karış, aradınsa bul, iki güzel, ufacık kelime…
I-ıh! Bilemiyorum. Herhalde seni beklerken dünyamda oluşuma kahredip sana doymadan öleceğim galiba…”
“Zırvaladığının farkında olup olmadığını sormayacağım sana, her zamanki gibi. Çok nazın âşık usandırdığını bildiğimi de. Evet, bende belirli bir yerin var, ilgi alanımdasın, inkâr etmiyorum da. Yasalara göre davayı kaybetsem de düşüncelerimde değişiklik yapmam mümkün değil. Ancak yanlış yapmamak için sana ve zamana karşı direniyorum…
Şu sıralarda ne olur daha fazlasını bekleme benden. Daha önce de dediğim gibi yaşamımda kimse yok, sen dâhil. Biri gönlümde yer edecek olursa bu ancak sen olabilirsin belki, ama şimdi veya şimdilerde değil. Direncimi yitirdiğimde bunu sana mutlaka işaret edeceğim. Beklemen zor gibi görünse de; beni sevmeye devam et, bunu istiyor, beni istemeni diliyorum da…
Ufak bir ayrıcalıktan sonra konuya döneyim mi?”
“Evet! Dinleyeceğim!”
“O kaza ile ilgili olarak, aslında o genç operatörün konusu dışında benim kendi adıma ve kendi başıma halletmem gereken sorun sayılmayacak bir konu daha var! Ancak üstünde durmama gerek yok, hallederim!”
“Ne gibi merak ettim, yardımcı olmam gerekmiyor mu?”
“Yok! Önemli değil! Hallederim ben. Rahmetli operatörün ezdiği araba var ya, o; bana ait, belki senin dikkatini hiç çekmemiştir. Sigortası var!”
“Aaa! Sahi mi?”
“Yol tamir oluyor diyerek emniyetli diye oradaki kaldırıma park etmiştim, yanılmışım! Hadi şimdi şu genç oğlanın ölümü konusuna dönelim. Ne, nedir, niçin, ne yapabiliriz, ne yapmalıyız? Hiçbir şey kazanmayacağız, eminim, ama çok şeyi bilgi dağarcığımıza yükleyeceğiz, hak yerini bulacak, bundan eminim!”
“Peki, başlayalım!”
Tereddütler…
Rastlantılar…
Tahminler…
Kural dışılıklar…
Ricalar…
Minnetler…
İçtenlikler karşılığı kazanımlar…
Ve sonuç!
Her cezayı adalet uygulayıp da adalet verecek değildi ya! Hem insanların aceleleri vardı, hem de geciken adalet, adalet değildi. Annesini ve babasını o kazada yitiren polis, annesini-babasını ne kadar çok sevdiğini ispat için kanun adına(!) davranarak iki arkadaşıyla birlikte genç adamın idamına karar verip uygulamıştı!
O gün Baş Komiserin ve yardımcısının bir görevle dışarıda olmalarının da kendilerine yardımcı olduğu düşüncesini taşımışlar.
Ancak cellât olmadığı için uygulamasında oldukça fazla açıklar, falsolar vermiş, bir kısım ipuçlarını yok etmeyi, saklamayı akıl edememişti o anne-baba sahibi polis ve ona yardım edenler...
Genç operatör içinde sıkıntı olduğunu, boy abdesti(13) alırsa rahatlayacağını söylemiş, dileği anında kabul edilmiş! Ancak havlu yerine kendisine çarşaf verilmesinin cevabı yoktu. O çarşafın ilmek haline getirilmesi profesyonel bir görünümdeydi, önemli bir konuydu bu.
Genç adam banyoda çarşafı boynuna dolayarak iki ayaklı merdivene çıkıp intihar ettikten sonra, merdiveni “Başkalarına zahmet olmasın!” düşüncesiyle (galiba!) alışkanlıkla katlayarak duvara yaslamış ve öylece unutmuştu!
Müdürün ufak bir telkin(5), tehdit karışımı müdahalesiyle bülbül gibi şakımıştı o polis. Diyet, ya da kısasa kısas(2) bugünün Türkiye Cumhuriyetinde uygulanan bir ceza şekli miydi? Kimin haddine, kimin izniyle ve hem nasıl?
Konu, bu kadar basit değildi, iki avukat da meslekleriyle ilgili olarak çok şey öğrenmişler, dönüşte acemi ve çok zaman davaları yitiren Avukat Asuman, diğerini yani; Avukat Asım’ı kucaklayıp yanağını onun yanağına dokundurarak bir bakıma teşekkür etmişti. Bu; asla karşısındakinin umduğu gibi bir ödül değildi, çünkü her şeye karşın genç kız, karşısındakinin yemek teklifini kabul etmemişti.
Açık kapı(2)?
Belki ikisi de farkında değildi. Yardımını esirgemeyen Baş Komiser onların bu durumunu görmüştü. Baş Komiserin ketum(5), ya da çenesi düşük biri olup olmadığı hakkında bilgileri yoktu ikisinin de. Bilselerdi herhalde, özellikle Asuman masumiyet dolu bir kucaklamanın yanlış anlaşılmaması için ona göre fikrini güçlüce donatıp tedbir konusunda dikkatli olabilirdi.
Bir, belki de birkaç gün sonra, belki de sabırsızlığının engelleyemediği bir zaman sonrasına denk gelmişti Baş Komiserin Avukat Asuman’ı ziyareti. Resmi giyimiyle gitmişti Belediye Başkanlığındaki Avukat Asuman’ın odasına.
“Avukat Hanım?”
“Ooo! Amirim! Hoş geldiniz! Nasılsınız?”
Baş Komiserin sözü uzatmaya hiç niyeti yok gibiydi, babacan(5) bir tavır takınarak, nasihat verme düşüncesiyle olsa gerek, derhal konuya girdi;
“Sizi gördüm!”
“Anlamı ne bunun? Ne demek? Neyi, kimi gördünüz? Anlamadım Âmirim!”
“Sizinle o genç avukatın öpüştüğünüzü…”
“Pardon! Bir ölümün nedenine ve sonucuna erişmenin heyecanıyla kutlar gibi bir ağabeye sarılıp ufak bir şekilde, hiçbir art düşünce olmaksızın, masumane bir şekilde yanağına yanağımla dokunmamın adı öpüşmek mi sizce?”
“Başkası, ya da başkaları da benim gibi düşünebilir, içten pazarlıklı olarak bazı kanaatler besleyebilirlerdi…”
“Affedersiniz, ne gibi meselâ?”
“Siz maaşlı bir görevlisiniz Belediyede. Karşınızdaki ise bir bedel karşılığı vatandaş adına avukatlık yapıyor ve sizler sık sık karşılaşıyorsunuz…”
“Ve genelde de Belediye kaybediyor. Danışıklı dövüş, şike, menfaat karşılığı avantajlar…
Bu kadarına tahammül edemem. ‘Asım Ağabey!’ dediğim birine karşı beni neyle suçlamaya çalıştığınızın farkında mısınız siz? Babam yaşındasınız, hemen özür dileyin ve kovmama fırsat bırakmadan karakolunuza dönün, lütfen!”
Her şeye rağmen saygısını yitirmemek düşüncesinde olsa gerekti Asuman.
“Kimsenin duygusal hayatı, mesleki davranışı, sosyal konumu beni ilgilendirmez. Sadece sizi bir hanımefendi olarak gördüğümden dolayı belki yanlış olarak abartarak, belki hemen konuya girerek dikkatinizi çekmek istedim. Önerim; benim gibi düşünebilecek olanları göz ardı etmeksizin Belediyede bir başka bölüme geçin, ya da tayininizi isteyin bir başka ile, ilçeye veya neresi olursa…
Veyahut da istifa edin görevinizden. Bence en iyisi bu olsa gerek, daha sonra göze batmaksızın avukat beyle beraber çalışırsınız belki…”
Sözünü kesmek zorunda kalmıştı Avukat Asuman, çünkü Baş Komiserin haddini aşıp(1) “Evlenirsiniz…” ve devamı cümleler sarf edeceğinden endişeliydi.
“Her insanın bir tahammül sınırı vardır Âmirim ve sizin bunu aştığınızı söylemeliyim. Saygımı yitirmeseniz…”
“Dost acı söyler! Şu andan itibaren ne komiser, ne de âmirim. Çocuklarını seven bir amca olarak sana endişe ile içimden geçenleri söylemek istedim kızım. Keşke mesleğinin gereği olarak biraz mutedil ve sakin olabilseydin, ben de daha detaylı anlatabilseydim içimden geçenleri. Burası küçük bir ilçe, pirelerin her zaman deve olması mümkün…
Sözlerimi nasihat olarak değil, tavsiye olarak dinlemiş olman dileğim. Keşke yaşadıklarımdan edindiklerime, tecrübelerime göre daha çok örnekler vererek…”
“Özür dilerim, devam etmemenizi dileme şansım?”
“Gönlüm yoruldu kızım. Dilersen uygun bir zamanda gel, sana kahve ısmarlayayım. Malûm; 40 yıl hatırı vardır!”
Baş Komiser ayağa kalktı, beklemedi fazla, Asuman’ın emrinin gereğinin kapıyı dışarıdan kapatmak anlamında olduğunu biliyordu, kapattı kapıyı dışarıdan küskünce.
Asuman, bir süre ne yapacağını bilmeksizin şaşkınca döner koltuğunda ayaklarını sallayarak koltuğu sağa-sola doğru döndürmek ister gibi oynattı. Dilin kemiği yoktu, elin ağzı torba değildi ki; büzesin, sinek de küçüktü ve mide bulandırırdı!
Örneğin Asım, herhangi bir yerde, centilmenlik örneği; “Buyur!” diyerek kendisine yer göstermeye kalksa, içi fesatlık(5) dolu biri, bir mizansen(5) uyduruverirdi ikisi hakkında, görmese bile. Sonrasında ayıkla pirincin taşını. Baş Komiser haklıydı, hem de tam anlamıyla yerden göğe kadar…
Başkanın sekreterine telefon etti, aldığı cevap kendisini geriletmesine rağmen en uygun vakitte şansını denemeyi tekrarlamaya karar verdi.
“Patron sinirli, barut gibi! Odasından hiddetli-şiddetli sesler geldi. Hangi dağda kurt öldüğünü bilmem, ama bizimkilerden bir kaçı süt dökmüş kedi gibi, yüzleri pancar kıvamında kös kös odalarına döndüler(1). Beni dinlersen, ne diyeceksen; ‘Ertele biraz dileğini!’ derim. Meselâ akşama, ya da yarına kadar. Gene de karar senin sevgilim!”
“Kaç defa söyledim, bana ‘Abla!’ de, ‘Çirkin Kız, Kardeşim!’ falan de, şu ‘Sevgilim!’ demeyi unut be kardeşlik!”
Akşamın serinliği şehre inerken, kararlı bir şekilde girdi Asuman sekreterin odasına;
“Garp cephesinde(14) sakinleşme gibi bir oluşum…”
“Valla, o vakitten beri kapı duvar(2), telefon bağlamamı falan istemedi. Derin bir sessizlik var, hani fırtınadan önceki sessizlik derler ya, patronunki fırtınadan sonraki sessizlik gibi…
Kısaca; ‘Sen bilirsin!’ Şart değilse, ‘Bugün git, yarın gel!’ klâsik söz!”
“Ama önemli!”
“Ne kadar önemli sev…”
“Bir gün buraya kör bir bıçak, ya da kör bir makasla gelip o ısrarcı kelimede ısrar eden dilini çatır-çatır keseceğim, bilesin!”
“Çatır-çatır denmez, bir kere akıllım! Ay! Hemi de çok korktum, ay! Ay!”
“Çatır-çatır…”
Başkanın oda kapısı açıldı, sakin görünür gibiydi;
“Neymiş o çatır-çatır?”
“Valla başkanım, sekreteriniz kızdırdı beni, benim de ağzımdan böyle anlamsız bir hiddet sözü çıkıverdi, işte!”
“Bakın kızlar! Kavga ederseniz, sizi ayıracakmışım gibi hiç güvenmeyin bana, bugün hiç havamda değilim. Siz de gözüme görünmeyin, doğru evlerinize. Harç bitti, inşaat paydos! Yarın, yeni bir gün olur inşallah!”
Anlamı derin, düşünülmesi gereken bir duaydı Belediye Başkanının ağzından çıkan. Bu; genç kız için fırsat gibi de yorumlanabilirdi.
Asuman bir ara Başkanın evine gitmeyi, derdini anlatmayı düşündü, sonra vazgeçti.
Sabah ise sürprizle karşılaşınca düşüncesini uygulamaktan vazgeçmiş olmasının mutluluğunu yaşadı. Başkan iki adet poğaça almış, kendi masasına oturmuş, çayını yudumlarken onu bekliyordu.
“Anlat bakalım çatır-çatır güzel kız!”
“Önce beni onurlandırdığınız, bana önem verdiğiniz için teşekkür etmek isterim.”
“Çayın soğumasın, sonra söyle! Sözlerin, ya da danışacakların uzun süreceğe benzer!”
“Kısaca anlatmaya çalışacağım efendim. Biliyorsunuz, asfaltı yenilettiğiniz bölümde bir kaza olmuş, üç kişi ölmüş, dozer şoförünün de bunalıma girip intihar ettiği söylenmişti. Nasıl intihar ettiği hakkında bilgi alamayınca içime de kurt düşünce(1), bu konuda engin bilgisinin olduğuna inandığım ve ‘Ağabey’ dediğim Avukat Asım Ağabeyden yardım etmesini istedim…
Onun buluş, inceleme ve çabalarıyla olayın intihar değil, cinayet olduğunu tespit ettik, cinayeti işleyenleri adalete teslim ettik. Ancak olay sonrası teşekkür ederek kucaklayınca Asım Ağabeyin bana karşı tavrı değişti, yakınlaşmak çabasıyla beni yemeğe davet etti.”
“Başka şekilde teşekkür etmen de mümkündü, değil mi güzel kızım?”
“Belki bilmeden, istemeden, farkında olmadan, söylediğim hareket dışında hareket ve sözlerimle onu umutlandırmış olabilirim ki, bu bana ne özel ne de yasal bakımdan asla yakışmaz. Çünkü ben Belediyeye ait bir görevliyim, karşımdaki ise kendi adına çalışan bir avukat. Birçok keşif ve davada hep karşı karşıya olduk. Bu davaların % 60-% 65’ini Belediye kaybetti. Söylediğim, ancak benim yönümden asla olmayan yakınlıkla ne bana, ne size, ne de Belediyeye yanlış şeylerin ulaşmasını istemem, arzulamam…”
“Çıkar ağzındaki baklayı, isteğin?”
“Hukuk mezunu avukat ağabeylerden birini, benim yerime, bana verdiğiniz yetkilerle donatarak yerime oturtmanız ve beni bu badireden(5) kurtarmanız. Bana vereceğiniz her türlü görevi kabulleneceğimi bilin lütfen! Olmazsa yasal konumumu araştırayım, benim bir başka ile ya da ilçeye tayinim için tavassutta bulunun(1), yardımcı olun, lütfen!”
“Yasal süreyi biliyorsun; on beş gün! Düşün! Eğer teklifinde ısrarcıysan…”
“Hemen şimdi, mazeret bildirmeksizin dilekçemi yazayım efendim!”
“Yaz! Yaz! ‘İstifa ediyorum! Gereği!’ de!”
“Fena fikir değil. Annem kaç zamandır; ‘Bize gidelim!’ diyordu. Babamı yitireli beri beni bu ilçeye bağlayan bir sebep yok. Annemin doğup büyüdüğü şehre gider, bir büro açarım. Bir süre aç kalırım, ama sonraları ya açlığa alışırım, ya da annemin hemşerileri benim aç kalmama rıza göstermezler…”
“Gerçekten inanarak ve şimdi düşünerek mi kurguladın düşünceni, sözlerini?”
“Evet, ama sizin düşüncenize ve kararınıza uymak önceliğim tabii…”
“Peki! Süren yasaya göre on beş gün, biliyorsun. Hukuk mezunu adamlardan ikisini senin yerine görevlendireceğim. Bunun anlamı; şımarmayacağından emin olduğum için söylüyorum, bugüne kadar hep iki kişilik görev yüklendiğinden emin olmam. Biraz dinlenmen hakkın. Arkadaşlarına görevi öğreteceğin bu süre içinde, boş kalacağın zamanlar için ne yapman gereğini düşüneceğim. Şimdilik bu süre içinde aklımdan geçen; üst kattan alt kata kadar tüm ayaklı kül tablalarını temizlemen olacak!”
“Hiç çekinmeden, yılmam ve yaparım. Zorlanırsam da annemi alır…”
“Çatır-çatır gidersin yani. Zırvalama! Otur, oturduğun yerde. Çay için teşekkürler…”
“Afiyet olsun efendim, poğaça için teşekkürler…”
Asuman kendince aydınlığa kavuştuğu inancındaydı. Görevlere, keşiflere, duruşmalara ön bilgileri verdiği “Abi” dedikleri katılıyorlardı artık.
Ve konuda önemli bir gelişme yoktu, abiler de tıpkı kendisi gibi davaları kaybediyor, ya da kazanıyorlardı, aşağı-yukarı aynı yüzdelerle dese de, bunun Asım tarafından azaldığı düşüncesindeydi. Çünkü tek yönlü ve aşk denilen sevginin insanı aptallaştırdığını(15), makul ve mantıklı(2) düşünme yeteneklerini kısırlaştırdığını biliyordu.
Peki bu konuda Asım’ın yaşamı? Günler sonra bir sabah erkenden gelip her zaman darmadağın, karma-çorman(2) karışık olarak aynen bıraktığı masasına oturdu, başını eğerek elleri ile avuçları arasına hapsetti.
Düşünüyor, düşünüyordu; Asuman’ın aklından geçirdiği gibi tek yanlı, bir başına, aptalca yaşadığı bir aşktı, içinden geçen ve gerçekten.
Ceplerini karıştırdı, masa üstünü kolunun tersi ile siler gibi yaparak boşalttı, ceplerinde ne varsa hepsini masasının üstünde biriktirdi; cüzdanı, saati, cep telefonları, kalemleri hatıra olarak taşıdığı babasına ait şövalye(2), annesine ait nişan yüzüğünü parmaklarından çıkartıp gerekliymiş gibi uygun bir şekilde masaya dizdi.
Masanın gözünü kendine doğru iyice çekti, diplere, ilerilere sakladığı; “Her ihtimale karşı” diye düşündüğü tek taş yüzüğü(2) diğer yüzüklerin yanına bıraktı. İstiflemesinin uygunluğunu kontrol etti, gerekliymiş gibi. Bir beyaz kâğıt alıp yazmaya başladı, müsvedde yapmasına gerek yoktu.
Sabah, görevli elemanı geldiğinde; “Sonra!” dedi, en çok kullandığı kelime olarak ve elinin tersiyle de işaret ederek sözünü destekledi. Çalışanlarının tüm odaları cam bölmelerle ayrılmış, tüm elemanları birbirinin gözünün önünde gibiydi, camlı tek kapı kendi odasındaydı Asım’ın.
Kapıya kadar gidip askıda duran “Sonra” sözü yazılı kartonu okunacak şekilde kapı ön yüzüne çevirdi, kimsenin en acil durumda bile kendisini rahatsız etmemesi için başını önüne eğip yazmaya koyuldu.
“Merhaba…
‘Sevgili’ diye başlamak isterdim, oysa adını da, sevgi cümleleri ile sana seslenmemi de yasakladın bana. Sevgi ile çarpan yüreğimi de durdurmak için aldığın tedbir olarak kendi isteğin olan görev değişikliği ile seni bana yasakladın da. Çaresizliğimde üzüldüğümü bilmen dileğim.
Seni keşiflerde, duruşmalarda, adliye koridor ve salonlarında görmek bile bana yeterken benim düşünceme göre araya bir duvar örmen üstesinden gelemeyeceğim hüznüm oldu. Peşinden bir salon köpeği gibi gelmek, yalaka bir şekilde dikkatini çekmek, çeşitli şekillerde gönlünü kazanmak, seni elde etmeye çalışmak bana yakışmazdı. Hiçbir şeyin yok iken var olmadığını, var iken de yok olmadığını(16) ifade eden bilim adamının sözünü inkâr etmek olurdu bu.
Sözü uzatmama gerek yok: Seni başlangıcımda sevdim, sonuma kadar ve sonumda da sevmeye devam edeceğim. Seni son bir defa uzaktan, sana hissettirmeden görecek ve yaşamından temelli çekileceğim.
Unut! İyi yaşa! Başarmanı dilediğim şekilde mutlu ol!
Vedalaşmak âdetten! Allahaısmarladık!”
Adını yazması, imzalaması gereksizdi! Yazdıklarını bir zarfa koydu, elemanları birer-ikişer, yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı; tutması mümkün olmayacak “Günaydın!” dilekleriyle. Onlarla vedalaşmak içinden gelmedi. Sadece içlerinden birine işaret ederken, diğerlerine de sözleri ulaşsın dileğindeydi, renk vermemeğe, plânını hissettirmemeye çalışırken;
“Biraz işim çıktı gençler, ben dışarıya çıkıyorum. Ha! Kemal sen benimle gel biraz, Belediyeye kadar. Sizler de işlerinize devam…”
Yola çıktıklarında Asuman’ın göreve gecikmiş olmasını diler gibiydi. Son duası olarak Tanrı kabullenmişti, oysa okumuş, öğrenmişti, yapmayı plânladığının Tanrı indinde “Ebedi Cehennemlik(9)” bir kusur olduğunu çok iyi biliyordu.
Zarfı Kemal’e verdi, götürüp Asuman’a bizzat ve elden vermesi için. Kabullenmesi umuduydu, klâsik söz; “Elçiye zeval olmazdı!” kabullenmezse Kemal mektubu masasına iliştirecekti, “İster okusun, ister okumasın!” dileğiyle, umurunda olmaksızın.
Kemal, Belediye Binasına girip kayboldu, biraz sonra tekrar dışarı çıktı, eliyle Asuman’ın henüz göreve gelmediğini ifade eder gibi bir işaret yaptı. Tek kez arabasının farlarıyla selektör yaparak anladığını belirtip bekledi bir süre daha.
Asuman kapıya doğru yaklaşırken Kemal önüne geçti ve mektubu kendisine uzattı. Fazla direnmedi genç kız, mektubu alıp çantasına koydu, alelusul gibi görünse de. Ancak teşekkür eder gibi Kemal’in omzuna dokunuşu gelecekten zerre kadar hissettiği bir duygu yaşamadığının ifadesiydi.
Asım, Kemal’in yeni işaretini alınca arabasıyla yola çıktı. Gideceği yeri bilmiyordu, belki de biliyor da, kendinden saklamaya çalışıyordu. Kemal’in işareti işlemin bekleme süresinin bittiğinin ifadesi ve tamamlanmasının gereği demekti.
Şairin sözleri çınladı içinde; “Genç ölüyü bile beklemezdi mezar(17), benim seni sevdiğim, seni beklediğim, umutsuzluğum beni kahredene kadar Asuman!”
Sözler ölmek, diğer bir terimle intihar etmek kavramındaydı. Her ölüm erken ölümdü(18) ve artık demir almak günü gelmişti zamandan(19). Yaşamının belli bir bölümünü kördüğüm haline getiren aşkı çözemediği için, yaşama yeniden başlamak yerine(20) sonuna ulaşmayı tercih ettiğini biliyordu, hem de ahret yerine cehennemde olacağını bildiği halde Tanrıya isyan edercesine.
Gemi kalktı! Arabası ile bir kaya yığınına çarpan, sevgi konusunda susuzluğunu(20) anlatamayan Asım’ın dileği; anında ve acı çekmesine gerek kalmadan gerçekleşti.
Haberi alması gerekenler zaman farkıyla da olsa habere ulaştılar. Şairin sözüne bir kez daha kulak vermek gerekirse; ölümün erken gelmesi yaratılanın elinde değilse de, ölümün de bazen ayrılık gibi zamansız geldiği(21) tartışılamazdı.
Son mesele; Asuman ve onu şu veya bu şekilde yönlendirmeye, içindeki yönlendirilmemiş fırtınayı tetiklemeye çalışan Baş Komiser vicdan azabı çekmeli (miydi)?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(1) Ağzından Yel Almak; Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “Ağzını hayra aç!” anlamında söylenen bir söz.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.
At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine duyarsızca bakmak, bakınmak.
Avazı Çıktığı Kadar Bağırmak; Bir insanın bağırabilme sınırlarını zorlayan, en son var gücüyle bağırması anlamında bir söz dizisidir. Mümkün olduğu kadar çok, uzun ve var gücüyle bağırmak da denebilir.
Car Car Etmek (Vıdı Vıdı Konuşmak); Sıkıcı bir şekilde etrafındaki insanları rahatsız edecek şekilde sürekli konuşma tarifi.
Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.
Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve hiçbir iş yapamaz olmak.
Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
İçine Kurt Düşmek; Kendisine veya birine zararı dokunacak bir durum meydana geleceğinden kuşku duymak, şüphelenmek.
İki Lâfı, Lâkırdıyı, Kelimeyi, Sözü, Bilgiyi Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü, bilgiyi uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.
Kafa Ütülemek; Saçma sapan konuşarak, gevezelik ederek etrafındakileri rahatsız etmek, çok ve gereksiz konuşmak.
Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.
Kınamak; Yapılan bir işin, bulunulan bir davranışın, söylenen bir sözün, yersiz, uygunsuz, çirkin, kötü görüldüğünü bildirir bir biçimde söz söylemek.
Kös Kös Geri Dönmek(Uzaklaşmak); Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek, uzaklaşmak.
Mazbata Almak; Mazbata aslında “Tutanak” anlamındadır. Ancak seçimlerden sonra kazananın görevi alması için verilen belgeye verilen belgenin adıdır.
Muhatap Etmek; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmasını sağlamak.
Oldu Bittiye Getirmek; Emrivaki yapmak, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.
Recmetmek; Recm; Taşlamak, kovmak anlamındadır. İslâm Hukukunda terim olarak zina yapan evli erkek ve kadına uygulanan taşlanarak öldürme cezasıdır.
Sinüsünü-Kosinüsünü Dikkate Almak; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek için dikkat etmek, emek harcamak, titizlikle incelemek.
Taşı (Lâfı) Gediğine Koymak; Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.
Tavassutta Bulunmak; Yardım amacıyla araya girmek, aracılık etmek, ara bulmak, aracılık yapmak, yardımcı olmak.
(2) Açık Kapı (Bırakmak); Üzerinde görüşülen sonunda son ve kesin sözü söylemeyerek konunun yeniden ele alınabilmesine imkân tanımak.
Bal dök, yala; Bir yerin çok temiz ve pırıl olduğunun anlatımı.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Deliye Her Gün Bayram; Her fırsattan yararlanarak eğlenen, her şeyi eğlenceli yönleriyle ele alan, kaygısız kimseler için söylenen söz.
Dostlar alışverişte görsün; Gösteriş olsun, amaç iş yapmak değil, iş yapıyor görünmek anlamında söz.
Eli, Kolu Uzun; Her yerde adamı olduğu için sözü geçer, gücü yeter, güçlü (kimse).
Eline Su Dökenin Olmaması; Değerce herkesin kendisinden aşağı olması.
Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.
Görücüye Çıkmış, Evde Kalmış, Kız Kurusu, Kart Kız; Aşağılayıcı bbir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi.
Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.
Karman Çorman; Çok karışık, düzensiz, karmakarışık.
Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Korkunun Ecele Faydası Yok; İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir söz dizisi.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Mazgal (Rögar) Kapağı; Genel olarak yuvarlak, üretimi ve taşınması kolay, genelde pik malzemeden yapılmış mazgal ve rögarların üstünü kapatan (bazen şerit şeklinde delikli de olabilen) kapak.
Pabuç Pahalı; Bir kimsenin uğraşmaya çalıştığı kişinin kendinden güçlü, dişli çıkması durumunda söylenen bir söz. Herhangi bir durumun ya da girişilen bir işin sonunda zararlı çıkma olasılığının belirtisi.
Şövalye Yüzük; Kaşı kalın ve köşeli bir çeşit yüzük.
Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan genelde pırlanta olan yüzük.
Vicdani Sorumluluk; Vicdani Yükümlülük. Vicdani Mesuliyet. İçinin elverdiğince konunun sahibi olmak, hükmetmek, taşımak, kabullenmek.
Zurnanın Zırt Dediği Yer; Yapılmakta olan bir işin en önemli, en özen isteyen, en can alıcı yeri.
(3) Yan gel Osman; Şekilci, gösteriş budalası ve tembel insanlar için kullanılan bir deyim. Aslı; “Kırk (ya da dört) dönüm bostan, Yan gel Osman” şeklindedir.
(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(5) Antipatik; Karşıt duygulu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşayan.
Babacan; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek.
Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.
Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk.
İhtilâf; Anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık, ayrılık.
Jalon; Arazideki farklı noktaların geçici olarak saptanmasında ve engebeli arazilerde doğrultunun belirlenmesinde kullanılan bir 2-3 metre uzunluğunda, 3-4 santim çapında silindirik bir çubuk olmakla beraber, sportif çalışmalarda bedeni hareketler için plâstik şekilde yapılmış ucunun sivri olması şart olmayan çubuktur.
Kaçılın; (Yöresel olarak) Kenara çekilin, ortamdan uzaklaşın, kaçın.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Mutedil; Ilımlı. Ilıman.
Pert; Bir aracın % 70 nin veya daha fazlasının hasara uğramış olması.
Şike; Bir çıkar karşılığında anlaşarak maçın sonucunu değiştirecek biçimde, uzlaşmalı bir spor karşılaşması yapma. Bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir işi yapma, danışıklı dövüş. Danışıklı Dövüş; Şike. Evvelden haber verilerek, hazırlıklı olarak yapılan eylem. Al Gülüm, Ver Gülüm; Bir kimseye yapılan hizmetin karşılığını hemen bekleme durumu. İki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları durumu. Bilinen bir şeyin, bilinmeyecek şekilde gerçekleşmesi.
Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
(6) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(7) Sübhaneke; Sünni mezhebinde namazın başlangıcında tekbir alındıktan sonra okunan dua.
Ve Celle Senaük; Cenaze namazlarında Sübhaneke içinde okunan ölü için edilen af ve merhamet duası.
(8) Evrensel İnsan Hakları Bildirisi; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi “Hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”, Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi “Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.” Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten…
(9) Öyküde geçen olaylar için tarafsız kalmam mümkün değil. İçimden geçenler yerine edindiklerimi, bilgilerimi paylaşmak isterim.
İntihar Etmek; Söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak insan vücudu, “Tanrının hikmetidir”, denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir.
Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı? Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”
Kur’an, Nisa Suresi 92. Ayet; “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azat etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir.” denmektedir.
Kur’an, Maide Suresi. 32. Ayet; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.”
(10) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
Batıl İtikatlar, Hurafeler; Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.
(11) Ayşe KULİN’e ait Füreya Romanındaki sözün aslı; “Yaşam insanlara affetmeyi de öğretiyor, ölümü kanıksamayı da. Ölüm! Soğuk, antipatik, siyah renkli sözcük. Ne çok ölüm yaşıyor insan hayatı boyunca.” şeklindedir.
(12) Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da! Erol KARATEKİN
(13) Boy Abdesti, Gusül Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir. (Bu vesile ile İngilizce ufak bir espri; oğlanlar “Boy” abdesti alınca, kızların da “Girl” abdesti mi almaları gerek?)
(14) Garp Cephesi; Doğu Cephesi. Öyküdeki anlamı “yeni bir gelişme olup olmadığının” sorusu şeklindedir. Buna benzer bir söz. “Garp (Batı) cephesinde yeni bir şey yok!” şeklinde bir roman ve film ismidir. Orijinal ismi; “Im Western Night Neues” olup Erich Marie REMARQUE’e ait eser.
(15) Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor? Cemal SÜREYA
(16) Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” (Antoine) Lavoisier’e ait kanun. Daha sonra (Albert) Einstein tarafından; “Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiştir.
(17) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(18) Her ölüm erken ölümdür. Cemal SÜREYA
(19) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar.
(20) Geçmişin kördüğümünü çözdüğünde hayata yeniden başlarsın. (Kördüğüm) Ayşe KULİN
Sevgiye susamış bir insanım ben. (Gizli Anıların Yolcusu) Ayşe KULİN
(21) Ayrılık zamansız gelir! Barış AKARSU Şarkısı.