İyi sonuçlarla dönüyordum bu uzun süreli son görevden de. Bu olağandan uzun süren görevin bana zararı ahir ömrünü(1) yaşadığını iddia eden annemden uzak kalışım, onu yalnız bırakışımdı, babam yoktu zaten.
Ancak, hemen kayıt altına alıp söylemem gerekli ki, annemin dilek ve düşünceleri, ancak hayalimden şu anda hiç de geçmeyen olay(!) için takdir edilmemin görüntüsü, bir üst baraja ulaşmamın gereği, beklentiler, birikintiler ve pirimler dolaysıyla bu tip görevler, tasarruf tedbirlerini de uygun şekilde kullanmışsam benim için nimetti.
Patronun jesti, alicenaplığı(2), destek vermesi ve inancı ile babamın emekli ikramiyesine ek katkısı ile oturduğumuz evin sahibi olmuştu annem.
Miktarı her ödemede eksiltilerek tutulan defterde gün-günden, maaş artı primlerle, babamın da annemle birlikte borcumuzun bittiği müjdesini aldığı yaşamda olduğu sürede borcumuz bitmişti gerçekten.
Hemen eklemem gerek ki; “Borcumuz bitmeden, evimizde bir iki de olsa borçsuz yaşayarak namaz kılmadan ölürsem, gözlerim açık gider!” diyen babamın hevesi kursağında kalmamış borçsuz birkaç ay gönül huzuru ile evimizde yaşadıktan sonra emanetini teslim ettiği için gözleri açık gitmemişti!
Belirli bir süre için evin giderlerine “Lây Lây Lôm(1)!” tarzında maalesef asla, hiç ve pek katkım olamamıştı. Bunun şunun için belirtmekte gerekli gördüm. Ölmek için acelesi olduğunu düşündüğüm babamın emekli maaşına ek olarak “İleriye mahsuben avans almak” yanında, yine patronumun himmeti ile oldukça uzun süreler fazla mesaiye bile kalmıştım.
Övünmem gibi yorumlanmamalı, kendimi biliyorum; yüksek tahsilli, akıllı, zeki, bir miktar ekonomik çıkmazlıklar yaşamış olsam da ayırdığım bütçeme göre kendi çabalarımla gece kurslarına kesintili olarak devam etmiştim. Bu şekilde İngilizceyi okuyup, yazıp, konuşup, anlayacak, cevaplayacak, Almancayı ise ola ki Almanya’ya gidecek olursam, aç kalmayacak kadar öğrenmiştim.
Yine övünmeme eklenti gibi olacak, ama muhasebeyi de ve ayrıca kamyon ve TIR muavini gibi; “Gel! Gel! Sağ yap! Hop! İstop et!” diyecek kadar kamyon ve TIR kullanmayı da öğrenmiştim.
“Gel! Gel!” deyince aklıma geldi, kamyon ve TIR kullanma konusundaki başarım; “Profesyonel Ehliyet” alacak, motor ve şase aksamı ile tüm bilgileri kapsayacağım kadar ileri idi.
Yoksa patron kahrımı çekmek için neden sabırlı ve fabrikadaki en yüksek maaş seviyesini tutturmam için çaba göstermiş olsundu ki? Kısaca; patrona göre maharetli, etkili ve tepkiliydim, Newton’un(3) bana hak verecek kadar centilmenliğini kabul edecek gibi!
Seyahat, görüşme, teklif alıp-verme gibi görevim olan konular dışında bana en çok yararı olan konu, alelusul de olsa nefsimi körelttikten sonra otellerde uykum gelinceye kadar ders çalışmaktı(!) bir bakıma. Öğrenmem gereken o kadar çok şey vardı ki, ömrümün okumak, öğrenmek için yeteceğine inanmadığım.
Özellikle lisan konusunda ilerlemek için her türlü çabayı gösteriyor, imkânlardan yararlanmaya özel özen göstermeye gayret ediyordum, her ne olursa olsun. Örneğin; şaklabanlık modunda, bay-bayan fark etmeksizin; “Turkish Raki, kebap” gibi masraflara kendi çabamla kendi bütçemle katılmaktan kendimi esirgemiyordum asla. Bu hem Türk misafirperverliğinin gereği, hem de lisan haznemi genişletmemin gereği idi.
Örnek; bir insan yüzme bilmiyorsa, öğrenmesinin en kısa yolu onun denize atılmasıydı, doğal olarak bir kısım tedbirleri önceden almak kaydıyla. Can havli; debelenmeyi, debelenmek de su yüzünde ve hayatta kalmayı gerektireceğinden, kişi bir çırpıda öğreniverirdi yüzmeyi, özel olarak ders almasına gerek kalmadan.
Kişi, toplum karşısında konuşmaktan sıkılıyor, kekeliyor, içindekileri dışarıya taşıramıyorsa, onu ikindinin sonlarına, akşam ezanına doğru mezarlıkta, mezar taşları ile baş başa bırakıp “Konuş!” diye emredecektin, uluorta, “Karşındakiler taş değil, insan topluluğu” şeklinde empoze ederek(4).
Bu; benim için de geçerli idi, kim bilir kaç kez denedim; tarafıma ulaşan “Deli!” sözlerine tahammül etmeyi becererek.
Mola…
Nedeni şu;
“Evin borcu bittiğine ve artık ev senin olduğuna göre seni şöyle bir denize, kumlara, ya da kaplıcalara götüreyim, romatizmaların için…”
“Oh! Çok şükür Tanrım…
Bir şeyler senin-benim mi olurmuş? Bizim! Hemen para biriktirmeye başla, ahir ömrümde…”
“Sakın o cümleyi; ‘Falancanın kızı, filâncanın baldızı, okumuş, işi var, hanımefendi, güzel, varlıklı…’ gibi cümlelerle süsleyip tamamlamaya çalışma anneciğim. Tamam, söylediğin gibi para biriktireceğim, ama önce araba alacağım, (Yani; ‘Önce dört ayaklı, tasarruf edebilirsem sonra iki ayaklı!’ der gibi tuhaf bir yatırım şekli!) sana ülkemi gezdireceğim, dört başı mamur(1). Çalıştığım çok yerlerde tanıdıklarım var!..
Hele bir dolaşalım bakalım, ana-oğul. Sırasında veya sonrasında görücü usulü falan değil, gönlümün sultanı diyeceğim, ondan başkasını gözlerimin göremeyeceği bir nasip çıkarsa, söz veriyorum, senin rızanı alıp, para-pul düşünmeyip borç-harç demeksizin senin ahir ömrünün gecikmesi, ömrünün uzaması için onunla evleneceğim…
Ancak onun da benimle ilgilenmesini, azıcık da olsa onun da beni sevmesini beklemem bana hak olsa gerek, değil mi güzel annem, sevgilim, bir tanem annem? Yoksa karşımdaki dünyanın en güzel, en eğitimli, varlıklı, düzenli-tertipli kızı da olsa yüreğinde benim yerim olmazsa bu yaşam şekline sıcak bakamam anneciğim. Senden beklediğim de bu…”
“Ben de hoppa hop, ‘Şu kızı beğendim oğlum, onu al!’, ya da ‘Şöyle şöyle de, şöyle şöyle!’ diyecek değilim ya! Siz bir hanım kızla bir ömrü tüketeceksiniz beraber, benden sonra da devam edecek beraberliğinizle. Bunun için aynı yönlere bakıp aynı şeyleri görmeniz(6) gerek. Bu; şart! Ben, belki baban da bilemedik bunu…
Hır-gürümüz olmadı, hep aynı saygıyı gösterdik birbirimize. Peki, sevdim mi babanı? Emin değilim! Ama yaşasaydı eğer, gene de başımda taç olsun isterdim. Ne yemin, ne de inkâr etmeme gerek yok, belki de alışkanlık demem gerek, babanla tükenen ömrüm için!”
Âşık Veysel sevdiğim bir ozandı, yollar uzun ince değildi, devletin, hükümetin parası çoktu, harca-harca bitmez gibi. Uçan kuşa borcumuz varmış, ne umurumuzdaydı? Beş kuruş ödemeden, torunlarımızın bile ödemekte sıkıntı çekeceği geçiş garantili duble yollarımız vardı; “Bastın mı gaza(6), otomobil uçar giderdi(6)!” ve ben şimdi kısa olmayan, bu uzun ve de kalın(!), birkaç şeritli yollarda, sadece gündüzleri ilerliyordum.
Felsefe olarak, gece yol almak asla prensiplerim içinde yer almıyordu, sadece gündüzleri. Çok nadiren akşamın ilerlemek için acelesi olduğu vakitlere kalmışsam, annemin mantısına yetişmek için azıcık da olsa ecele etmem gerektiğini, gecikeceğimi anneme iletmemi söylem dışı bırakamam.
Sefer bitmek üzereyse yorgunluğumla baş etmek gocunma ihtimalimi yok ediyordu, yeter ki anneme, evime, mantıma, ılık bir duş sonrasında yatağıma-yastığıma kavuşma ihtimalimi yok etme gibi bir şanssızlığı yaşamayayım.
Bu görevimden de yatmaya ancak çeyrek kala evime ulaşacaktım, gibime geliyordu, her ihtimali hesaplamayı düşünerek. “Allah nasip ederse!” demek dualarımdaydı, benzin almak için yakıt istasyonuna girdiğimde anneme de telefon etmeyi kendime vaat etmiştim.
Her zamanki gibi anneme ulaşacağım vakti iki-üç saat tehirli gibi söylerdim, annem de bilirdi iki-üç saat öncesinde doğuma ulaşmayı bekleyen gurk tavuk gibi pencere önüne tüner, hüzünlü angut(1) veya gamlı baykuş(1) gibi geleceğim yöne bakardı devamlı, arabamı farlarından tanıması mümkün değildi. Ama selektör yapardım, merdivenlerden koşarak inerken bir gün pattadak düşeceğini defalarca söylememe rağmen umursamaz kapıda karşılardı beni.
Bildiğim yollardı, kim bilir kaçıncı kez geçtiğim. Abartsam ne olacaktı ki? Nerelerde kasisler var, nerelerde asfalt yamalı, trafik işaretleri, yol çatıları, viyadükler ve tüneli geçtikten 3-5 km sonra benzinlik, her zaman uğradığım…
Tünelden çıktığımda, emniyet şeridi içinde, dörtlü ikaz ışıkları yanıp sönen, bagajı ve kaputu açık beyaz bir araba çekti önce dikkatimi, sonra da o genç, uzun boylu kız, kadın, ya da bayan…
Her kimse, her neyse…
Aracın arkasına yanaşıp farlarla bir kez selektör yapıp ben de dörtlü ikaz ışıklarımı yakıp genç kızın yanına geldim;
“Hayırdır hanımefendi, yardımcı olmam gereken bir şey var mı?”
“Anlar mısınız?”
“Eh! Biraz diyeyim, hatta biraz ilerisinde sizi burada bırakmayacak kadar cesurum, diyeyim!”
“Tünelden çıkar çıkmaz, birden kırmızı ışık yandı, dikkatimi çekti hemen, korktum ve burada durdum hemen!”
“Affedersiniz, hangisi? Başka yanan ikaz ışığı var mı?”
“Yok! Bir de dörtlü ikaz lâmbalarının şimdi bile yanıp sönen ikaz ışığı…”
“Şöyle bir yana kaçılır(4) mısınız lütfen!...
Hım!...
Tamam!...
‘Kırmızı ışık yanar yanmaz, durdum!’ demiştiniz, değil mi? Yaklaşık kaç metre kadar ilerlediniz o ışığı gördüğünüz andan sonra?”
Bir taraftan da cep telefonumun ışığıyla motor bölümünü kontrol etmeye çalışıyordum.
“Yaklaşık 3 veya 5, bilemedin 10 metre kadar…”
“Yani en fazla 10 metre kadar?”
“Gibi!”
Her ihtimale karşı cep telefonumun ışığını sağa-sola döndürerek geriye doğru yürümeye çalıştım.
“Ne aradığınızı söyleseniz de ben de size yardım etmeye çalışsam…”
“Siyah, yılan gibi bir şey, en fazla, 1-1,5 metre…”
“Anne!” deyip “Yılan” sonrası sözlerimi anlamaksızın kucağıma zıplayıp ayaklarını da dört numara gibi büzmesi korkusunun delili idi...
“Halimden hiç şikâyetçi değilim, ama sözlerimle aradığımı anlatamadım galiba, basit, bayat, iğrenç bir espri, hakkım olmayan, hak etmediğiniz bir şaka gibi oldu. Özür dilerim, gerçekten. Arabada çocuğunuz var, muhtemelen yaşlı teyze de anneniz…
Hareketim yakışık olmadı, çekinmeyin, yılan falan yok, inebilirsiniz. Gerçekten öncelikle sizden ve sonra sopa yeme ihtimali olmaksızın karşılaşırsam beyinizden hassaten(2) özür dilemem gerek!”
Ses çıkartmadı, hatta “Yılan değilse, ne?” diye de sormadı, sormasına da gerek kalmadı zaten, kopmuş olan vantilâtör kayışını buldum.
“İşte yılan! İzniniz olursa bir şey sorabilir miyim?”
“Hı!”
“Ehliyetiniz?”
“Amatör!”
“Kaç yıldır direksiyon sallıyorsunuz?”
“Şey!”
“Anladım! Tamam! Sormadım! Anladığım kadarıyla lâstik değiştirmek de dâhil olmak üzere bu; bu arabanın ilk vukuatı, ilk yanlışlığı herhalde. Önemli değil efendim, vantilâtör kayışı kopmuş, dolaysıyla şarj motoru çalışmamış ve şarj olayı gerçekleşememiş. Devam etseydiniz, radyatör su kaynatır, akünüz boşalır, falan filân izah da zorlanacağım sıkıntılar yaşardınız vs. vs…
Şimdi bagajınızdan yedek vantilâtör kayışı çıkarayım, beş dakikada yedek kayışı yerine takarım, rehberlik etmemi isterseniz peş peşe şehre ulaşırız, ondan sonrası siz sağ, ben selâmet!”
“Bagaj çok dolu, tatilden dönüyoruz, hem o dediğiniz şey de bagajda yok, eminim…”
“Tamam! Telâşlanmayın! Peki, stepnenin üstünde olması gerek çeki halatı?”
“O, nasıl bir şey?”
“Buralara kadar hiçbir kontrole yakalanmadan, eksikleriniz dikkat çekmeden, ceza yemeden gelmişsiniz, maşallah, bravo! Sanırım bunda kızınızın şans faktörü ve annenizin dualarının etkisinin olduğunu inkâr etmeksizin kabullenmelisiniz. Şimdi bagaj kapağını da, kaputu da kapatın. Sonra sizi burada, yani yolda bırakmamak amacıyla size ufacık bir bilgi vermeye çalışacağım…
Bu bölge benim sık sık gelip dolaştığım, görev yaptığım yer. ‘Avucumun içi gibi biliyorum!’ demem övünmem olur ki, yanlış! Üç-beş kilometre ötede bir benzin istasyonu var! Sizi çekerek oraya kadar götürmeye çalışacağım…
Aracınıza binin ve kontak anahtarınızı açık tutun, çalıştırmayın, tüm göstergelerin ışıkları yanık olsun, platin meme yapsa(7) da önemli değil, hallederim, ama direksiyon çalışmazsa aracınızı yönlendiremezsiniz, çünkü kontak açılmazsa direksiyonun kilitli kalacağını biliyorsunuzdur mutlaka…
Annenizi ve kızınızı ben yanıma alayım, her ihtimale karşı, sebebini sonra söylemeye çalışırım, eğer isterseniz ve ısrarcı olursanız. Benzinlikte vantilâtör kayışını bulursak ne âlâ, diğer ihtimali aklıma getirmeyi düşünmüyorum pek! Ama bu durumda ‘Götür bizi!’ şeklinde ricanız olursa arabanızı emaneten benzinlikte bırakır, bagajınızdakileri benim arabama alır, sizi evinize bırakırım…
Yarın bir tamirci ve vantilâtör kayışı ile gelir kayışı taktırır, arabanıza kavuşursunuz. Benim elimden gelebilecek olan ancak bu kadar. Anlaşılmayan?”
“Başka olasılık var mı?”
“Ha! Evet! Bana güvenmeniz halinde! Annenizle kızınız burada kalırlar, siz ya da üçünüz birden benimle şehre kadar gelirsiniz, ya da beni ben başıma gönderirsiniz, ben de şehirden vantilâtör kayışını alır, getirir, takarım, siz de yolunuza devam edersiniz, ya da artık nasıl isterseniz! Tüm bunların çözümü bir saat içine sığar, olan benim soğumuş mantıma ve neden geciktiğimi dinlemeden, anlamadan annemden yiyeceğim fırçaya bağlı kalır…”
“Peki, babanız?”
“Güzel bayan! Benim soğumuş mantım mı, annemden yiyeceğim fırça mı, yoksa rahmetli babam mı önemli? Boş verin hepsini, önemli değil. İnsan hatır için çiğ tavuk yemesini bile bilmeli. Böyle değerli yaşlı bir anne ve torunu için Şevket fırça yiyiversin, ne olurmuş sanki?”
“Yani onları tatile götüren, getirmek için çaba gösteren Şefkat’in hiç değeri, hatırı yok?”
“Siteminiz anlaşıldı güzel Bayan Şefkat Hanım Kardeşim. Anneme rica ederim, bir fırça da sizin için…”
“Hayır! İstemem! Dilemem! Bir anneanne, bir anne ve bir bebek için yaptığınız fedakârlık, gereğinin üstünde fazla, hem çok fazla! Bana benzinliğe gidişimi tarif etseniz, sizi takip etsem ve gecikmesek, ne dersiniz?”
“Ben sol camımı açık tutacağım ve kolum dışarıda olacak. Herhangi bir sıkıntı anımda frene iki kez dokunurum, bunu ‘Dikkatli ol!’ anlamında algılayın! İkimizin de ikaz lâmbalarımız çakar olacak. Bir sıkıntı hissedersen, iki kez selektör yap, durup seni dinlerim...
Elimi yavaş bir şekilde aşağı-yukarı sallamam dikkatinizi arttırmanızın, yavaşlayacağımın işareti olacak, nihayeti 5 bilemediniz 6 dakika için. Elimi tavandan sağa doğru işaretlersem, bu; yolculuğumuzun sonu, ‘Geçmiş olsun!’ dileğiyle benzinliğe girişimizin müjdesi olacak…”
“Anlaşılmıştır komutan!”
“Asla emir değil, güzel bayan. Yaşamımda ilk kez bir aileye yardım edebiliyor olmanın mutluluğu bu, sadece.
“Peki, Şevket Ağabey!”
Altı dakika dediğimiz zaman ne kadarcık kısa bir dilimdi ki; neydi ki? Geçivermişti, onun tedirginliğinin olup olmadığı konusunda herhangi bir kanaatim yok!
Durunca arabasının kapısını açtım.
“Sözünüzü tamamlamanıza fırsat bırakmadım. Ama inanın benim yaptığım bir fedakârlık değil, sadece darda kalmış, yardıma ihtiyacı olan insanlara bilgim dâhilinde yardımcı olmak. Şimdi kayışınızı almak için fikrinizi almama gerek yok, şehre bir koşu gidip, kayışı alıp, gelip, takarım…”
“Ben de sizinle gelmek istiyorum!”
“Gücendim şimdi, sizi burada bu durumda bırakıp da kaçacağımı mı düşündünüz!”
“Aklımın ucundan bile geçmedi!”
“Peki, yalnızken size tasallutta bulunabileceğim(4), sarkıntılık edeceğim, sizi taciz edeceğim(4) de mi geçmiyor aklınızdan, böyle bir şey kitabımda yazılı olmamasına rağmen, bana yakışmayacak türden bir eylem gibi görünse de…”
“Bir aileye yardım için gecikmeyi, annesinden fırça yemeyi göze alan mantısını feda etmekten çekinmeyen birinden ben niye çekineyim ki? Annem, kızım burada kalsınlar, ben sizinle gidip gelmek için hazırım, hem giderken, benzinliğe gelirken niye beni arabamda yalnız bırakıp da yaşlı ile bebeği yanınıza aldığınızı da anlatırsınız, ısrar ve teşekkür etmemi beklemeksizin!”
“Benimle geldiğiniz, hakkımda art düşünceniz olmadığı, bana güvendiğiniz için ben size teşekkür ederim. Benim yaptığım içinse teşekkür etmeye değmez, önemsiz Şefkat Hanım Kardeşim!”
“Evet! Dinliyorum!”
“Anlaşıldı, lâf kalabalığından hoşlanmıyorsunuz. Sebebi şu güzel kardeşim. Bazı konularda birinin fedakârlık yapması gerek. Tıpkı leyleğin yuvadan attığı yavru(8) hikâyesindeki yanlışlık gibi. Aracınızı sizin yönlendirmeniz gerekliydi…
Herhangi bir şekilde, ola ki arkanızdan gelen dikkatsiz bir şoför arabanızda ve sizde hasar meydana getirirse, ya da siz direksiyon hâkimiyetini yitirip yanlış bir hareketinizle yok olmanız gerekirse hiç olmazsa çocuğunuzu ve annenizi kurtarmış olayım, düşüncesini yaşadım!”
“Yani, ben değersizdim! Öyle mi?”
“Gerçeği saptırmakta ustalığınıza diyeceğim bir şey yok, ben ‘Meselâ’ ve ‘Her ihtimale karşı!’ demek istedim, çocuğunuz ve anneniz için fedakârlık yapmak sizin de aklınızdan geçmez miydi? Bana gönül koyma çabanız yersiz!..
Eğer sizin araç kullanmanızdaki becerinizden emin olabilseydim, benim arabamı kullanmanızı ister, ben sizin arabanızın direksiyonuna geçerdim, olabilecek, yaşanabilecek tüm riskleri çekinmeksizin yüklenerek!..
Bunun anlamı şu güzel bayan. Yolumu bekleyen, bir ayağı çukurda olan annem dışında kimsem yok! Bu nedenle sizi feda etmeyi düşündüğüm geçmesin aklınızdan. Böyle bir şey olsa ömür boyu vicdan azabı çeker, yaşayamazdım da. Ve şu andaki gerçeğimi söylememe izin verir misin?”
“Merak ettim, katil adayı Şevket Bey!”
“Keşke evli-barklı olmasan, seni ilk defa görüp yaşayan biri olabilseydim, hakkım yok, söylemedim farz et ve unut gitsin lütfen!”
Sesi çıkmadı, oysa direksiyonda olmama rağmen bağırıp çağıracağı, tokatlayıp, tekmeleyeceği geçmişti aklımdan.
Sezon sonu olmasına rağmen yoğunluğunu yitirmiş trafikten yararlanarak o kısa mesafeyi başarıyla kat ettik, döndük, ufacık bir farkla. Her ihtimale karşı şehire ulaşınca almak yerine, Nasrettin Hocanın burnuna yapıştırdığı sakız örneği; “Fakirin malı gözünün önünde dursun!” diyerek değil, “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!(9)” düşüncesiyle artı bir vantilâtör kayışını da yedek olarak bagaja koymak üzere satın almıştım.
Ancak Şefkat bozuktu, arabamın arka kanepesine oturdu, hatta yayılır, yatar gibi.
Arabamda sergilenmiş evrak, yetki belgeleri, firma ile ilgili teferruat, anlaşmalar, sözleşmeler ve yani kısaca ben vardım, uzatmaya gerek yok!
Caddeye arka arka manevra ile çıkmam gerekti, bunun için rica etmek zorunda kaldım, geriye dönerken;
“Öğretmenim, ya sağa, ya da sola çekilin ki arkamı görebileyim!”
“Yani, beni görmek istemiyorsunuz, o halde görmeyin!”
“Öğretmenim! İnanın çok güzelsiniz. Keşke enişte beyden önce size rastlamış olsaydım. O zaman size karşı değişik cümleler kullanırdım, sizi hak edeceğime, hak etmek için şansım olacağına inanmış gibi…”
“Gelirken de benzeri sözler sarf etmiştiniz, bir yardım seremonisi ertesinde bu sözleriniz ne kadar ayıp!”
“Bir de söz vermiştim! Yaptığım sözle taciz, sapıklık değil mi? Affedersiniz öğretmenim!”
“Hadi ben sizin mühendis, yetkili, sorumlu biri olduğunuzu buradaki kâğıtlardan öğrendim, hatta hiç de gerekmese, gerekmeyecek gibi olsa da, kartvizitlerinizden birini çalarak! Peki, siz nasıl anladınız benim ben ve öğretmen olduğumu?”
“Sanırım bazen park sorunu yaşıyorsunuz. Bu; size araba kullanmayı iyi bir öğreten olmadığının da ifadesi gibi, benim de yaşadığım kadar, park sorunu yaşadığınıza inanıyorum, çünkü park yaparken yanlışlığınızın başkalarını engellememiş olmasının arzusuyla arabanızın ön sol camına gerektiğinde ikaz edilmeniz için telefon numaranızın ve sadece adınızın olduğu bir kart iliştirmişsiniz…
Bağışlayın öğretmeninim, branşınız nedir, ne öğretmenisiniz?”
“İngilizce!”
“Allah! Gökte ararken yerde buldum öğretmenim! Ne olur bana İngilizce öğretin, yükselmem için bu şart. Ben ancak sözlükten; ‘Your name what?’ diyecek kadar İngilizce bilebiliyorum, ‘Senin adın kim?’ der gibi…”
“Beni iğneliyormuşsunuz gibi bir his var içimde? Ama söz, bana yaptığınız iyiliğin karşılığı olarak okulumuzdaki has İngilizce Öğretmenimiz Angelina ile tanıştıracağım sizi! Sanırım karşılıklı olarak birbirinize Türkçe, İngilizce öğreterek anlaşabilirsiniz. Hemen ekleyeyim, çıtı-pıtı, güzel bir İngiliz kızı, kim bilir…”
“Sevgili öğretmenim, mutlaka biliyorsunuzdur, ‘Gönül kimi severse, güzel odur!” Üstelik o büyük ozana, Âşık Veysel’e hiç kulak verdiniz mi; “Güzelliğin onpar’etmez, bu bendeki aşk olmasa!’ demiş. Ben gönlümdeki boşluğu doldurmak için muhtaç değilim. Evlenmek, yuva kurmak da aklımdan geçmese de, annemin ısrarı var...
Ancak asla annem istedi, istiyor diye bir genç kızın hayallerinin kurumasına, kararmasına sebep olamam, beni sevmiş olsa da. Yalan olmayan gerçeğim şu; sizden etkilendim, sevdiğimi hissediyorum, ama sahibiniz var ve benim size asla hakkım yok! En iyisi kapatalım bu konuyu! Unutmam hemen mümkün olmayacak, hatta unutacağımı da sanmıyorum, ama saygımı da yitirmemeliyim!..
Arabanın arka kanepesinde de emniyet kemeri var, takarsanız sevinirim. Hem eşinize, sizi bekleyenlere haber vermişsinizdir, değil mi? Merak etmesinler! Üç-beş dakika içinde kayışı yerine takarım, gecikmeksizin evinize ulaşacağınızı umacağım!”
Sesi çıkmadı! Dikiz aynasını bir yöne çevirip tamamen kapattım, arkaya dönüp öğretmenimin durumunu kontrol etmeme gerek yoktu, ben de sesimi çıkartmadım. Ancak bazı cahiller gibi tek rakibim THY, ya da YHT der gibi de sürat yapmadım benzinliğe ulaşmak için.
Benzinliğe girip de arabayı park ettiğimde sessizliğini merak ederek ona yöneldiğimde evraklar kucağında resmen uyuyordu. Hayret etmem de, uyandırmam da gerekli değildi, şimdilik.
Galiba oldukçanın ilerilerinde sıkışmış, sıkılmış, bunalmışlardı nine-torun. Görevlilerden biriyle arabasını iterek-kakarak düzenli bir şekilde ışıkların altına getirdik. Şefkat’in arabasının anahtarı bendeydi. Anneanne ve kızı “Lây-Lây-Lom!” tavrında koşuştururken, gürültülere rağmen uykusundan ayrılamamıştı, güzeldi, hatta yemin edebilirim ki güzel ötesinde güzeldi, benim değildi ve canım yanıyordu.
Yanlışlık onda mıydı, benim gözlerimde mi? Sorgulamam gerekti edepsizliğimi, bu taciz ileri boyutta cehennemde yanmamın gerekliliği değildiyse de, ne idi?
Muhtemelen ben İngiliz anahtarını almak için bagaj kapağımı açmaya yeltendiğimde, ya da küçük kız koşup arka kapıyı açıp “Teyze” diye bağırınca, genç kız uyandı, yerinden sıçrayarak. Ben merak içinde ve zaman kavramını yitirmiş olarak şaşkınca; “Günaydın!” dediğimde o mahcubiyetle oluşan rüzgârdan dolayı dağılan kâğıtları “Affedersiniz!” teranesiyle toplama telâşındaydı.
Hani “Uyku sersemi” diye bir deyim vardır, Şefkat, küçük kızın teyzesi olduğunun farkında değildi, benim kadar. Küçük kızın, özlemişçesine sarılıp öpmesini cevaplama çabası yaşıyordu.
“Tezahürat bittiyse, yüzünüzü yıkayıp gelirseniz, tekrarını hiç yaşamayın istememe rağmen ola ki aynı olayı yaşarsanız ya da yaşayan birine yardımcı olmanız gerekirse anlamında ayaküstü öğretmen olmasam da kısaca anlatmak, öğretmek istiyorum.”
“Tabii ağabeyim. Tekrar özür dilerim. Gel bakalım Ayşecik! Amcayı kızdırmayalım, hemen gidip yüzümüzü yıkayıp dönelim ve ‘Aferin’ denmesini hak edelim!”
“Ben kızmam, hele ki Ayşecik gibi güzel kız çocuklarına…”
Sözlerim kulaklarına ulaşsın diye biraz cesurca, yürekli, hunharca ve kuvvetlice bağırmış olmalıydım ki benzinlikteki birkaç kişinin bakışlarını bana yönlendirmelerini engellemem mümkün değildi, engelleyemezdim de zaten…
Döndüklerinde galiba resmi olmam gerektiği kanaatinde olsam gerekti;
“Bakın Şefkat Hanım! Işığın neden yandığını artık kısmen de olsa biliyorsunuz. Öğrenmeniz için işlemleri hem seri bir şekilde yapacak, hem de anlatmaya gayret edeceğim. Ancak öncelikli tavsiyem; yedek vantilâtör kayışınız bagajınızda, ancak böyle bir şeyi tekrar yaşamamak için elimdeki anahtar ve tornavidadan birer adedini mutlaka sağlık çantanız ve Yangın Söndürme Cihazınız gibi bagajınızda bulunmasına mutlaka dikkat ediniz!..
Ha! Aklıma gelmişken bir de stepnenizin havasını arada bir kontrol etmeniz için ölçü aleti ve birkaç sibop kapağını aynı yerde muhafaza etmeniz yararlı olabilir. Bunu her benzin alışınızda diğer dört lâstiğin havalarını kontrol ettirirken de yapabilirsiniz. Ola ki başka şeyler de öğrenmek isterseniz, sınava girip de geçerli not alma mecburiyetiniz varmış gibi, aracın Bakım ve Kullanma Kitabını okuyup, gerekirse bir tamirciye sorabilirsiniz…”
“Yani size soramam…”
“Güzel bayan, iyi öğretmenim. En fazla yarım saat sonra buradan hareket edeceğiz. Evli evine ulaşacak, bir varmış, yokmuş örneği. Unutmak kolay, hatırlamayacaksınız bile…”
“Peki! Siz?”
“Zor soru! 24 Kasımları hak eden gerçek bir öğretmeni ve Ayşecik’i hemen unutmam zor olabilir! Ama zaman nelere kadir değil ki? Öyle değil mi? Hadi, karanlık basmadan, sizi şehre ulaştırmak için tamiri bitireyim ve yola çıkın lütfen!”
Ceketimi çıkartıp gömleğimin kollarını sıyırdım, arabadaki ameliyat eldivenlerinden bir çiftini ellerime takıp, bir çiftini de kendisine uzattıktan sonra; “Şu gördüğünüz şarj motoru…” dedikten sonra çenem yoruluncaya kadar tarif ederek işlemleri tamamlayıp sordum;
“Yani işlem tamam mı öğretmenim?”
“Sorduğunuza göre bir eksiklik olsa gerek?”
“Bravo! Çünkü vantilâtör kayışı ne esnek, ne gevşek, ne de haddinden fazla gergin olmalı. Kayışa elinizle bastırdığınızda bir buçuk ilâ iki santim kadar esnemesi yeterli. Ben kontrol ettim, siz de denemek ister misiniz?..”
“Tamam! Şimdi çalıştırın arabanızı…
Vukuat var mı? Yok! Haydi, sizlere iyi yolculuklar! Müşterilerinizi unutmayın!”
“Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Üstelik gömleğiniz kirlenmiş, bedelini ödemek, ya da yenisini almak isterim!”
“Dikkat etseydim de, kirlenmeseydi, benim kusurum! Yani üç kuruşluk bir iş için, beş kuruşluk gömlek mi alacaksınız ki, bana? Rica ederim! Ayıp! Teyze! Kızınız tanıştırmadı, ama elinizi öpeyim. Güzel Fıstık! Tatlı Çocuk Ayşecik! Derslerinde başarılar! Ama üstüm-başım kirli, seni kucaklamayayım. Öğretmenin sizin için de aynı dileklerim…
Ve davranışlarımı bağışlamanız da arzum…
Ben sizlerle birlikte yola çıkmayı düşünmüyorum. Öne geçsem sürat yaparım, yetişmek istersiniz, bir yanlışa sebep olmak istemem. Aynı nedenle arkanızdan sizi takip etmem durumumda da geçerli. Üstelik beni gözden kaçırmamak için ikide bir dikiz aynasına bakıp tedirgin olmanız yanında, sürat yapma çabanıza benim engel olmam da cabası olur araç kullanmanızda...
Ben bir süre daha burada kalmayı düşünüyorum, tedarikim var, öncelikle elimi yüzümü yıkayıp gömleğimi değiştireceğim tabii. Sizlere iyi yolculuklar…”
“Görüşmek üzere…”
“Sanmıyorum, ama inşallah diyeyim, gene de…”
Ben lâvaboya doğru yönelirken, onlar da çıkışa doğru yönelmişlerdi…
Geri dönüp de bagajdaki çantamdan bir gömlek çıkartmak üzereyken, onun oldukça geniş bir “O” ya da “U” harfi çizip arabamın yanına geldiğini görmemin anlamını anında çözmem mümkün değildi.
“Yanıma çantamı almadığım için vantilâtör kayışlarının bedellerini siz ödemiştiniz! Az kaldı borçlu olarak dönmek üzereydim. Borçlu kalmak istemem. Ödemem gereken borcum…”
“Peki, öğretmenim, fiş cebimde. Ama vermeyeceğim! ‘Görüşmek üzere’ demiştiniz. İşte sizin, belki de benim için bir fırsat ya da imkân! Birilerinden kayış bedelini öğrenir, ‘Bedelini ödeyeceğim, çayı hazırlat!’ Ya da ‘Şu gün, şurada ol, şuraya gel, ayaküstü borcumu ödeyeceğim!’ dersiniz! Ben de annemle birlikte dediğiniz yere gelmeye gayretli olurum!..
Malûm; bu küçük adam şeklinden söz edilmeyecek yarım yamalak bir iyilik yaptı ya size, üstüne kat-be-kat himmet yüklenerek ödemeniz ne kadar hoş olur değil mi?”
“Bu kadar kısa zaman içinde nefretinizi kazanacak ne yaptım ki, öyle nefret edilecek biri olarak mı göründüm size gerçekten? Öyle mi tanıdınız beni şu kısacık zaman içine sığdırarak?”
“Özür dileyerek söylemek isterim ki, mutlaka defalarca işitmişsinizdir bu sözü, bırakın gönül kimi severse, güzel odur gibi klâsik söylemleri. Siz gerçekten benim indimde güzel ötesi güzel bir öğretmensiniz. Keşke umudum olsaydı da yanlışımdan dönebilseydim ve dönünce de sizi tanıyacak başarım olsaydı!..
Oysa sahipli olduğunuz için inancıma ters olmasına rağmen sizi bir, birkaç kez daha görebilmek için, İngilizcemde öğrenim olarak seviyemden endişem olmamasına rağmen ‘Bana İngilizce öğretin!’ dedim…
Bu hakkım olmayan yakınlaşma olmasa da hiç olmazsa yanınızda olma arzumdu. Ve cevabınız; ‘Bir İngilizce öğretmeni var, tanıştırırım!” şeklinde oldu. Bak güzel Şefkat; demek ben seni değil, sen beni pardon affedersin “Siz” demek mecburiyetini unutmuşum, siz beni iyi tanımışsınız!...
Şu vantilâtörün kayışının bedeline ait fiş. Ödeyin ve iyi geçmesini dileyeceğim yolculuğunuza hemen başlayın, bildiklerim de bana kalsın. Ancak demem o ki; her şeyin karşılığı bedel olarak para değildir, bir tebessüm bütün ödemelerin gerçekleşmesini sağlayabilirdi. Bunu değerinden şüphem olmayan bir öğretmene hatırlatmamın gücüne gittiğini bilmenizi isterim.”
“Anladım! Ödemiyorum! Gün gelecek, mutlaka telâfi edeceğim!”
Vedalaşmadık yeniden, Ayşecik’in arka camdan el sallamasıyla yetindim, arabanın arkasından duygularımı zapt etmekte zorluk çekerken.
Ayrıldık, bir kaz kafalı olarak onun bende kaldığının farkında değildim. Umudum; beklentim olmadığı halde onun kayış bedelini ödemek ve yanlışlığını telâfi etmek için başarılı olacağını iddia, belki de itiraf etmesiydi. Benimse “Ver paramı” ve “Hadi gülümse artık!(10)” demek gibi telefon etmem yakışık olur muydu?
Ve yaşamam, daha doğrusu öğrenip bilmem gereken bir konu vardı; “Ayşecik, Şefkat’e neden ‘Teyze!’ demişti? Gerçekten Şefkat, Ayşecik’in teyzesi miydi? Neden o kadar konuşma süresi içinde yanlışını düzeltme gayreti göstermemişti? Gene de evli olma ihtimali? Tek ihtimal; “Bu deveyi gütme ihtimali olmayınca bu diyardan gitmek” olmalıydı! Hele ki sıfıra sıfır, elde var sıfır gibi bir görüntü varsa.
Öyleyse yaşarken ölmeye devam etmektense, öğrenip bir kere ölmek daha evlâ değil miydi? Her şeyi unutmaya çalışsam da bir kere de, hem kısa süre içinde gerçekten iliklerime kadar işleyen onu pattadak unutamazdım ki, unutmayı nasıl başarabilirdim ki, bana “Hiç” ilgisi olmasa bile?
Kaç günler geçti aradan kendimi yiyip yiyip de bitiremediğim, bitirmemin mümkün olmadığı, bitirmekte zorlandığım. Aklım da, ben de vazgeçemiyordum. Onun da o kadar duyarsız olacağı geçmiyordu aklımdan, “Telâfi etmek” yaşamak istediğim umuttu.
Arabamda fabrika ile ilgili bir işaret yoktu. Ancak kartlarımdan birini aldığını söylemişti, yalan olabilir miydi? O halde aramaması normaldi, benden mi bekliyordu ki? Ya kartım elindeyse ve aramıyorduysa?
Unutmak mı? Yoksa başka bir neden mi vardı? Şüphem gerçek miydi yoksa? Evli-barklı, ama çocuksuz gibi? O halde borcu da olsa, unutmak en yüce hakkı değil miydi ve bana iletilen ihbar; “Unut onu sende!(11)” gibi.
Çözüm? Giyinip kuşanıp okulun önüne gittim, kalabalık bir genç grubuna yaklaştım, yoksa çözümsüzlük öldürecekti beni;
“Affedersiniz gençler! İngilizce Öğretmeniniz Şefkat Öğretmenin beyi de okulda mı?”
Şefkat Öğretmenin okulunu nereden bilip bulmuştum ve dünyada bir öğretmenin kocasının da aynı okulda öğretmen olacağı nasıl geçmişti ki aklımdan? Ama “Şefkat Öğretmen evli mi?” diye de soramazdım ki? İnsan bir kısım şeyleri akıl ettiğini zannettiğinde bile akılsızlığının farkında olamıyordu, maalesef, tıpkı benim gibi.
Gençler önce birbirlerine baktılar, belki de; “Ne alâka” anlamında, sonra da yüzüme baktılar, sorgular gibi;
“Şefkat Öğretmen evli değil ki! Yanındaki anaokuluna giden yeğeni Ayşecik…
Hem niçin sormuştunuz ki acaba?”
“Pardon yanlış okula geldim galiba, burası lise değil mi?”
“Burası Kız Meslek Lisesi Amca! Kocaman da levhası var, herhalde dikkatinizden kaçtı. Şefkat Öğretmen bizde de var, ama aradığınız Şefkat Öğretmen başka biri olsa gerek! Size kim tarif ettiyse yanlış tarif etmiş, lise şehir içinde…”
Gerçekten “Kadının fendi, erkeği yendi!” sözü de “Kadınların erkeklere göre daha zeki oldukları” da, sözlerini de hak edenlere, “Nalını, mıhını esirgemeksizin sapladıkları” da gerçekti! Bunun için kocaman kızlar olmalarına da gerek yoktu, Meslek Lisesi Öğrencisi olacak kadar büyümüş olmaları ve Şefkat Öğretmen gibi öğretmenlerinin olması yeterliydi.
Yalan söylemem, hele ki öğrencilerin bana göre bilinçli bir şekilde “Amca!” demeleri moralimi müthiş bir şekilde etkilemişti, Şefkat’in “Evli olmadığına” sevinememiştim bile, oysa taklalar atmam, hoplayıp zıplamam, hatta kendi kendime oynamasını bilen çocuklar kadar olmasa da “Erik Dalı(12)” oynayacak şekilde neşelenmem gerekmez miydi? Onu sevmek, ona âşık olma hakkı kazandığımı nasıl inkâr edebilirdim ki?
Madalyonun bir de öteki yüzü vardı: Bu genç öğrenciler, kadın dayanışmasının gereği olarak Şefkat Öğretmene gidip de; “Şu tipte, şu yaşlarda bir amca(!) kaza ile bizim okula gelip sizi sordu, okulumuzun adını bile tam öğrenememiş nınnırınınnın!” demiş olabilirlerdi. “Nınnırınınnın” yerine hangi sıfatı yerleştirdiklerini bilmem mümkün değildi, tabii!
Oysa öğrenciler lisede Şefkat adında İngilizce Öğretmeni olmadığını bilselerdi, hem beni itin bilmem neresine sokup çıkartmakta aceleleri olmaz, hem de bir çuval incirin berbat olmasını anında becerirlerdi (gibime gelirdi)!
İnsan hafızası unutmaya meyilliymiş(13), ya da öyle bir şey! Yalan! Ne bana “Amca” denmesini, ne de Şefkat’i unutabildim, günler, geceler boyu.
Ve artık onu aramaktan da korkar olmuştum. Evli olmadığını öğrenmiştim.
Evet, ama sırf aynı öğrencilerle karşılaşıp da o istihzalı bakışlara muhatap olmamak için teneffüs saatleri dışında, onu belki uzaktan da olsa görmek umudunu yaşıyordum. O; sevdiğim, ancak bana en ufak ilgisinden bile haberdar olmadığım bir genç kızdı ve o, benden habersiz, beni bilmeden aynı şehirde nefes alıyordu, yaşadığımın sapıklık olduğundan habersiz.
Annem söyledi, ama hatırımda kalmamış, akrabalardan biri mi, gelini mi ne hastalanmış mı, doğum mu yapmış (mış) her ne ise, işte öyle bir şey için şehir dışında bir yerlere gitmişti. Biletini alıp uğurlamıştım, iyice yalnızlığa gömülmüş, bunalım içindeydim, hatırlamayı düşünemediğim. Annemin yokluğunu; fırsat bu fırsat deyip yasakladığı konuyu değerlendirmek geçti aklımdan.
Canım doya doya(13) değilse bile, şehrin bütün meyhanelerini dolaşmak(13) yerine, sevdiğimi evimde, kadehlerde ve ufacıcık şişemle(13) üç-beş adet leblebi içimde bulayım istedim.
İnsan gerçekten ve hele ki içmesini de bilmiyorsa, eş-dost arasında, düğün-dernekte bile bir bardak biranın yarısını bırakırken, kendini öksüz sanırken(13), hissederken nasıl ve ne şekilde içerdi ki, elindekine kahırla bakarak?
Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptı, başladım…
Gerçekten şişede durduğu gibi durmuyormuş, hele ki masa boşsa, gözlerin şeşi-beş görürcesine kaymaya başlamışa.
Kişileri intihara sürükleyen şey; benim yaşadığım gibi unutulmak, aranmamak, bir de böyle içmesini bilmeyip de, sarhoş olmak için, acelesi varmışçasına lıkır-lıkır içmek olsa gerekti. Tamam! Acele ediyorum! Ölüyorum! Annem ortada kalacaktı, ama böyle de yaşanmıyordu ki!
Karar değiştirdim. Tamam! Annemi babamın yanına yolcu ettikten sonra ölmeyi deneyecektim, eğer içimdeki bu sevgi beni normal bir şekilde Allah’a ulaştırmazsa. Ulaştırırsa ne âlâ, ulaştırmazsa devam edeceğine inandığım bu sevgi için Allah’ıma ulaşmak için ona yardımcı olacak ve bedenime gereken müdahaleyi yapmakta asla gecikmeyecektim.
Ancak bu Şefkat’in mutluluğu olacak mıydı, hem de gerçekten? Belki beni hiç bilmeyecekti. Anlayıp anlamadığını, dinleyip dinlemeyeceğini, hatta sevdiğimden haberi olup olmadığını bile öğrenemeyecektim.
Nefes alamaz olmuştum. Üstelik ani bir kararla yerimden kalkıp sanki adresini biliyormuş gibi, evine gidip yüzüne karşı onu sevdiğimi söyleyip, plânladıklarıma boş vererek intiharı düşünsem fena olmayacak gibime geldi.
Kalkarken değil, kalkmaya niyetlendiğim anda, o kadar uzun olmamama rağmen (bir bilinen eylemdeki gibi) 2,80 uzanmıştım! Kalkma çabam semeresizdi. Şişe ve dibinde bir yudum kalmış bardak…
İkisi de bana bakıyorlardı, bir de aralarına yerleşmiş şeytanın gülücükleri ulaşır gibiydi bana. Hiçbirinin hatırını kırmayıp bardaktakini de, şişedekini de birer yudumda sünnetledim(8).
Film kopmadan önce, ancak Şefkat’in numarasını çevirip, sadece “Şefkat!” diyebildiğim hatırımda, gerçekten film kopmuştu, sonrası hatırımda yok, hem de hiç. Hatta tahminim bile yok!
Ancak, akıllı kadının aklı başındaymış…
Üstelik görmemiş olsa da açık kalan telefonun ucundakinin sarhoş ve perişan bir durumda olduğunu hissedecek kadar duygusal…
Nasıl, ne şekilde, (aklından şüphem olmadığı halde) kim tarafından, kapımın açılışını, adresimin bulunmasını akıl etmekten uzak kendime getirildiğimde (gerçekten) hastanede özel bir odadaydım. Başımdaydı Şefkat mahzun ve yorgun gözlerle…
Umursamadım, ikinci kez, bu kez gözlerim kapalı, onun arabadaki uyuyuşunu hayranlıkla izlediğim edepsizlikten farklı olarak;
“Ölmek istiyordum, ölmemişim kim yardım etti ki?”
“Sen istedin, ben de yardım ettim!”
“Nasıl yani?”
“Çağırdın, ismimi söyledin!”
“Mümkünsüz! ‘Telâfi edeceğim!’ dedin, aramadın bile. Para-pul önemli değildi. Sesini işitebilmem benim için dünyalara bedeldi, değerimin olmadığını söyleseydin bile…”
“Beni aradın, yalan söylemiyorum. Kendimi savunmayacağım da. Sadece bilmen gerek! Haram mı ettin, yoksa meşgulken kartını geri mi aldın, geri mi verdim, bilemiyor, hatırlayamıyorum, sana ulaşma ihtimalim olmadı. Öğrencilerimden beni öğrendin, ama yanıma gelmeyi aklından bile geçirmedin…
Zeki bir adamsın, telefon numaram aklında olmasına rağmen; ‘Arayıp da Şefkat’i utandırayım!’ demek aklının ucundan bile geçmemiş olsa gerek! Sadece kahır ve sonuç için kendine kıyma, kendini yok etme hamlesi…
Benim de bir kalbim olduğunu, aynı acıları sensizlikle benim de çektiğimi, yaşıyor olabileceğimi eminim düşünmedin bile. Şimdi duygu sömürüsü yapma gayretiyle üste çıkmaya çalışıyorsun, ölmek istiyordum, ölecektim gibi saçmalıklarla…
Yaşamak hakkın, ölmek de tercihin. Sana içimi açayım ki, ikisinden birini seç…”
“Senin olmadığın, olmayacağın bir yaşamda işim ne, benim? Birden, bir anda sevip bağlandım sana. Aklımdan çıkmadın, ama aklında da olamadım senin…”
“İşte benim söylemek istediğim de bu! Seni can kulağı ile dinledim. Arabada seni dinlerken uyuyakalmışım. Sırf sana cesaret vermek için benzin istasyonunda o geniş manevrayı yaparak geri döndüm, saklamayacağım, seni birkaç saniye fazladan görmek, duygularını derlemene fırsat vermek için…
Söyle bana bunların hangisi yalan, senin için çaba gösterdiklerimin hangisini fark ettin. Sen söylemeyi esirgedin. Telefon bile etmediğin gibi, edemeyişim için de azarlıyorsun beni…
Bilmen gereken şu; seni seviyorum. Dövsen de, sövsen de, ölsen de, öldürsen de benim yerim hep senin yanın. Seninle karşılaşıncaya kadar ben yaşamamışım, ölürsen, ben de yaşamam, ölürüm...
Şimdi gidiyorum. Karar da, tercih de senin, ikimiz adına. Seven insan gurur yapmaz. ‘Gel!’ dersen koşarak gelirim. Öldüğün haberi ulaşırsa bana, ben de ölürüm. Vedalaşmıyorum, netice itibariyle, dünyada da ahrette de hep yanında olacağım…”
Söz hakkı tanımadı bana. Odadan dışarı çıkıp kapıyı kapattı, silueti bile yok oldu buzlu camlarda, ayak seslerini duymadım. Telefonumun tuşlarına dokundum; dediğine tek söz ekledim sadece;
“Gel sevgilim!”
Vantilâtör kayışı oldukça güçlüymüş, buzlu camlar ötesindeki duvar kenarındaki siluetin kaybolmasına izin vermemiş.
Kapı anında açıldı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şevket; Görkem, güç, büyüklük, ululuk, heybet.
(*) Vantilâtör Kayışı (V Kayışı); Motor gücünü eksantrik milinden alarak muhtelif dişliler vasıtasıyla su pompası, şarj dinamosu ve vantilâtörün hareketi için ileten kayıştır.
(1) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
Dört Başı Mamur; Tam istenildiği gibi olan, eksiksiz, kusursuz.
Gamlı Baykuş; Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi.
Hüzünlü Angut; Bomboş, donuk bir şekilde, küskün ve hüzünlü bakış tasviri (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen ölen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuştur).
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
(2) Alicenaplık (Âlicenaplık); Bağışlayıcılık, yüce gönüllülük, cömertlik. Şerefli olma.
Hassaten; Özellikle. Hususi olarak. Bilhassa.
(3) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(4) Empoze Etmek; Özellikle bir düşünceyi, bir görüşü birine zorla ve baskı kurarak benimsetmek, dayatmak, zorla kabul ettirmek.
Kaçılmak; Yöresel bir söz olarak “Çekilmek” anlamındadır.
Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.
Tasallutta Bulunmak; Genellikle kadınlara sataşmak, lâf atmak, rahatsız etmek, huzurunu bozmak, sarkıntılık yapmak.
(5) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(6) Otomobil uçar gider, gönlüm gibi kaçar gider! Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait Mahur Makamında bir Türk Sanat Müziği eseri.
Onun arabası var… Mustafa SANDAL Şarkısı
(7) Plâtinin Meme Yapması; Distribütörde sıralı ateşlemeyi sağlayan bir parça. Kontak açık olup da araba çalıştırılmadığında ateşleme sağlanamadığından sabit kalan plâtinin uçları birbirine yapışır. Bu olay; “Plâtin Meme Yaptı!” şeklinde işaretlenir. Çözümü kolay bir sorun olup zımpara kâğıdı ile üstesinden gelinebilir.
(8) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(9) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(10) Gülümse, hadi gülümse… Sezen AKSU Şarkısı (Kemal BURKAY kitabının ismi; Hadi GÜLÜMSE)
(11) İçin için yanıyor bu gönlüm… diye başlayan Şekip Ayhan ÖZIŞIK’ın güfte ve bestesini sahiplendiği Muhayyer Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Ah! Unut onu gönlüm, unut onu sen de!” şeklindedir.
(12) Erik dalı gevrektir… şeklinde başlayan ve güzel figürleri olan Burdur yöresine ait oyun havası.
(13) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(14) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.
Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.