Mesai dönüşü bindiğim Belediye Otobüsünde, hemen yanımdan, yanı başımdan yükseldi o bayan sesi;

“Şerefsiz!…”

Sinirden şakakları zonklayan(1), burun delikleri bir yarış atının finişe yaklaşan anındaki gibi açılıp kapanan, etli kor dudaklarının uçuklamasına ramak kalmış 20-22 yaşlarında, “Kaş-göz, gerisi söz” dercesine, siyah saçlı, karakaşlı, karagözlü, boyu benden uzun, en fazla 60 kilo civarlarında, bir manken yapısında 90-60-90(2) ölçülerinde tarifte zorlanacağım güzel bir kızcağızdı.

Ve karşısında pişmiş kelle gibi sırıtan(1), kirli sarı dişlerini göstermekten çekinmeyen, sözü üstüne alınmamış tavrında ve fakat eylemine devam etme arzusunda gözlerinde çipil çipil ihtiras kaynayan(1) bir insan müsveddesi vardı.

Genç kızı omuzundan tutarak kenarıma alıp, barikat(3) gibi aralarına yerleştirdim bedenimi. Bu hareketimde omzuna dokunuşum önce sinirlendirmişti genç kızı, sonra bir baş çevirmesiyle bakışları değişti, hüsnü kuruntu(4) olarak yorumlamam gerek galiba; hayranlık gibi geldi bana.

Ve şair de, bestekâr da ilham verir gibi dürtükledi düşüncelerimde beni; “… Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi / Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü sürmeli… / Şeytan diyor ki, sarmalı yüz kerre öpmeli…(5)

Hayallerle yaşamanın âlemi(6) yoktu, yaşadığım ana dönmeliydim;

“Ne dersin şerefsiz, hemen ilk durakta hesap kesmek(1) için inelim mi, yoksa şoföre söyleyeyim, genç kızla karakolda mı hesaplaşırsınız?”

“Hakaret edemezsin?”

“Ne oldu hanımefendinin sözü dokunmadı da, benim sözüm mü dokundu size?”

“Sabrımı taşırıyorsun, ‘Allah yarattı!’ demem, bak!”

Gerçekten enine-boyuna, güçlü-kuvvetli, baş edemeyeceğimi(1) sandığım pehlivan gibi bir şeydi karşımdaki. Ancak onun bilmediğini sandığım bir koz(3) vardı bende, ellerimde karşımdakini böğürtecek kadar güçlü ve beynimde bir bilgi, zamanında abilerden öğrendiğim.

Uygulamamın beni başarıya ulaştıracağından emindim, ancak öncelikle ve usulünce karşımdakini cesaretlendirecek şekilde konuşmalı, hakaret etmeye devam etmeli, el-kol hareketlerimle düşüncemi pekiştirmeli(1), onu kavga etmeye razı etmeliydim, karakola gidecek kadar güçlü bir yüreği olacağını sanmıyor, hatta aklımdan geçirmekte bile zorlanıyordum.

“Zile basıyorum, cesaretin varsa ilk durakta beraberce inelim, hesabımızı orada bitirelim kepaze(3), şerefsiz adam!”

“Yoo! Bu kadarına tahammüllü olamam! Çok kaşındın(1)!”

Daha otobüsten inip inmemeye karar veremediğini düşünürken elini kaldırmış yumruklama çabası yaşar gibiydi.

Arkamdan uzanan bir el kaldırılmış o yumruğu tuttuktan sonra, sesini yükseltti;

“Cesaretin varsa sabırlı ol! Hem haksız, hem edepsiz, hem de sabırsızsın. Otobüsten inin, kalıbının adamıysan(1), korkak değilsen, kozunuzu paylaşın, hatta şu anda gecikmemde sakınca olmayacak bir durumdayım, size hakemlik yapayım…”

Şerefsiz otobüsten indikten hemen sonra, belki de rahatça hareket edebilmek için ceketini çıkartmaya çalıştığı an, benim için en uygun andı.

Otobüsten iner inmez Yaradan’a sığınıp etrafımda 360 derece dönerek tam iki bacağının arasına, kasıklarına tüm gücümün yettiği kadarıyla tekme attım.

Böğürerek ellerini malûm yerine götürürken sağ yumruğumun da görev yapma vaktinin geldiğine kanaat getirip inanarak aynı dönüş hareketiyle midesine direkt, çenesiyle burnuna ortaya karışık(4) aparkat(3) şeklinde yumruğumu yerleştirip bana göre ve bence gereken işlemi tamamladım.

Böğürtü kesilir gibi olunca korktum birden, nakavt olmasını bekleyebilirdim, ama böğürtü modundan inleme moduna yönelmişti garibim. Bu arada sol elim de kendine görev verilmesini bekliyor gibiydi. Her ne kadar sağ elim kadar güçlü değilse de.

Hani bir boksör vardı(7); “Sağım öldürür, solum süründürür!” demişti. Eh! Yani! Öhöm! Sol yumruğum haddini bilmesine(8) rağmen, nedense ayarı bozuktu ve sağ yumruğumun işini tam yapamamış olduğu hissini yaşar gibiydi.

Şerefsiz, inleme taklidinde başarılı olamamış, tekrar böğürme moduna geçerek ayağa kalkmaya çalışırken sol yumruğum da görevini tamamlama vaktine eriştiği kanaatine ulaşmış olsa gerekti. İkinci kez aynı şekilde burnuna hizalanan(1) darbeye maruz kalan adamın burnu direncini yitirmiş kanamaya da başlamıştı.

Bence maçı idare eden hakem de olsa, antrenör gibi havlu atmasına(1) gerek kalmamıştı. Vatandaş, tariflerdeki gibi 2.80 olmasa da 1.70-1.75 uzantısıyla resmen nakavt olmuştu. Çevredeki insanlar onu yerden enkaz gibi toparlamaya çalışırlarken(1) bir el dokundu omzuma.

O ders verme amaç ve hevesimin gereğini gerçekleştirme çabam nedeniyle polisi, polis arabasının sesini ve ışıklarını fark etmemiştim. Gerçekten tezahürat mı vardı, yoksa ben işimi lâyıkıyla halletmek için duyarsızlaşmış mıydım?

Eee! Olacaktı o kadar! Uzun zamandır kullanmadığım halde hamlamamış, formumdan hiçbir şey yitirmemiş olmak(1) sevincimdi.

Diğer olay ise hiç istemediğim ve hak etmediğim halde “Kahraman Şövalye(9)” şeklinde görünümümdü. Çünkü o genç kız da bizden hemen sonra otobüsü durdurup otobüsten inmiş, şoför de muhtemelen yolcuların değil, seyircilerin(!) ısrarı ile otobüsü park edip millî bir spor ziyafetine şahit olmak için arenada(3) hazır bulunma gayretini yaşamışlardı.

Ancak…

Spor programlarından birinde şahit olduğum bir olay geçti hatırımdan. Bilmem ne kadar ödülü olan uçuk fiyat ya da bedellerle(4) biletlerin kapışıldığı bir boks maçında, boksörlerden birinin şaşkınlıkla ters yumruk almasıyla maç ilk raundun ilk dakikalarında sona ermişti.

Aklımda kalan; dünya kadar para ödeyip bilet alanların bir dakika gecikmeleri dolaysıyla o maçı kaçırmış olmalarıydı ki benim maçım da(!) abartı olarak düşünülse de o maçın rekoruna ulaşamamış olsa da, en fazla birkaç dakika fazla sürmüştü!

Hemen eklemem gerekli ki; kural mutlaka kuraldır, ama yasa değildir. Bütün bir yıl bir sınav için çalışıp hazırlanan bir öğrencinin bir dakika geç kalıp da sınava alınmamasının yaşattığı hüzün gözyaşlarını(4) bana anlatabilecek cesur bir yürek(4) çıkacağını sanmıyorum.

Keza yaşamımızda böylesine o kadar çok kural var ki? Sanırım bunlardan en önemlisi Kur’an’daki; “Ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra…(10) ayeti olsa gerek!

Neyse! Genç kıza döndüm, şaşkınca, mutlaka bir şey demek istiyormuş, ya da teşekkür bekliyormuşçasına gözlerine bakıp, yaşattığım seyredilen olay nedeniyle kendim için mi, yoksa genç kızın söylediği kelimenin uygun olmadığını belirtmek amacı için mi olduğuna karar veremeyecek bir biçimde;

“Yakışmadı!” dedim. Ama gerçekten neden?

Bu arada sopayı yiyip abandone(3) olan karaktersiz;

“Herkes şahit, beni dövdü!” diyerek beni polislere şikâyet etmekle meşguldü.

Genç polislerden biri arabanın torpido gözünden birkaç kâğıt mendil çıkartıp şerefsize verdikten sonra onunla benim arama kendisi girerek aracın arka kanepesine oturtturdu bizi.

Kurallar, yasalar nedir, böyle bir olayı daha önceden hiç yaşamadığım için bilmiyordum. Kelepçe gibi bir olay yaşamadık. Direksiyondaki memur o genç kıza ve olayın şahidi olan antrenör ve hakem olan genç adama;

“İstiyorsanız, siz de bir taksi tutup bizi peşimizden takip ederek karakola gelebilirsiniz!” dedikten sonra benim bodyguardımın(3) ve genç kızın taksi tutmalarını bekledi ve ondan sonra hareket etti.

 Camdan şöyle bir baktığımda genç kızla genç adamın anlaşamadıkları gibi bir kanaati yaşadım, konuyu kavramaksızın. Bu sırada polisin öbür tarafındaki artık sıfatını tekrarlamaktan utandığım TC vatandaşım dillenmişti(1);

“Sana ne yahu? Elin gâvurunu(3) korumak senin üstüne vazife mi?”

“Edepsizliğinizi arttırarak devam ettirdiğinizin farkında değilsiniz. Karşınızdaki bir insan, ülkesi, dili, dini ne olursa olsun, bir genç kız. Belki misafir, belki turist… Türk örf, âdet ve geleneklerine göre yaptığınız, taciz etmeniz, sarkıntılığınız doğru mu? Galiba canınız bir posta daha dayak…”

Polis arkadaşın can sıkıntısı ulaşılamaz bir boyutta olsa gerekti galiba;

“Susun be! Kafamızı şişirdiniz! Ne diyecekseniz, saklayın be! Karakola varınca Baş Komisere veya Âmire anlatın! Tekrar ikaz etmeyeceğim, bilesiniz!”

Zaten adam yerine koymak düşüncesinde değildim, karşımdaki…

Anında ad koyamadım bu sefer. Her ne kadar kutsal kitabımız “Demeyin!(11)” demişse de meselâ bu sefer “sülük(12)” ya da “solucan” diyeyim.

Ama bu benzetiş de bu hayvanlara hakaret olur. O halde şöyle demeye çalışsam; “Dünyaya neden geldiğinin farkında olmayan, bilemeyen, bilinmeyen bir varlık!” meselâ...

Arabadan indik, paldır-küldür öne geçti(1) o varlık, yol-iz biliyor gibi, bana göre Karakol Âmirinin odasının yabancısı olmadığı kanaatini yaşadım, yanılmış da olabilirim, tabii…

Baş Komiser, ya da Karakol Âmiri; daha “Konuş!” demeden, oturmamız için yer göstermeden, bizi getiren polisler, henüz açıklama yapmadan önce şikâyete başladı, tekme sırasını şaşırmayan yumruklarımın sahibi olan vasfı belli adam;

“Âmirim! Tanımadığım bu adam, hiç suçum, günahım yokken beni dövdü!”

Âmir önce ona bakıp halini süzdü, sonra bana baktı, babacanca(3) gülümsedikten sonra;

“Hele bir oturun, soluklanın, birer çay içip kendinize gelin, sonra da sırayla anlatın bakalım, neymiş derdiniz, öğreneyim!”

Sanırım polisler arasında; “Mühim, çok mühim, gayri mühim(4)!” ya da önemine göre belirlemeler, işaretleşme şekilleri olsa gerekti. Ki, Âmir gelen polislerden muhtemelen bu şekilde bir işareti almış olsa gerekti, kanaatime göre olayı sulh olmak şeklinde halledip kapatmaya meyilli, olayla ilgili olarak detaya girmeksizin, bir bakıma “Fransız Kalma Hakkını Kullanmaya(13)” niyetli gibiydi.

Bu sırada aynı polis kapıyı çalmış, “Gir!” komutunu beklemeksizin içeri girmiş genç kızı işaretleyerek “Mağdur(3)”, vaktini israf etmekten çekinmeyeni “Tanık”, beni “Sanık!” ve sopa yiyeni…

Ne diye işaretlediğini bilemedim, muhtemelen “Şikâyetçi” olabilirdi Âmirine. Ama ben, ya da şöyle işaretlemem daha doğru olacak genç kızla biz aynı yöne, yani birbirimize bakıyorduk(14), bize baskı yapan ilâhi bir güç varmış gibi…

Genç kız ve şahit olan genç adam uzaktaki kanepeye bedenlerini iliştirmeye çalışırlarken genç adam genç kızın belki de merak dolu bana yönelik bakışlarını umursamaksızın söylemek gereğini hissetmişti;

“Bu genç kızın adı Maeve, İrlandalı, şu meşhur Man Adasından, ancak Dublin’de Üniversitede Öğretim Görevlisiymiş. İşaretle ve çat-pat İngilizcemle(4) anlayabildiğim bu. Türkçesi kıt, hatta bana göre ‘Yok!’ da diyebilirim…

Trafikte araçların zikzak çizmelerine, uyduruyorum yani slalom yapar(1) gibi hareketlerine şahit olmuş, birinden öğrendiği en kötü söz; ‘Şerefsiz!’ demek olduğu için yapılan her yanlışa bu sözü söyleyerek tepkisini belli ediyormuş. Bindiğimiz arabanın şoförü de nasibini başarılı bir şekilde aldı, onu da hemen eklemeliyim. Artık konuyu siz nasıl halledersiniz, onu bilmem mümkün değil Âmirim!”

“Âmirim benim lisanım var, ama bu elinde kâğıt mendiller olan adam tercümeyi kendimi haklı çıkaracak şekilde yapacağımı düşünebilir. Bu nedenle…”

“Merak etme, bu mevkie gelirken bana da bir miktar mürekkep yalatarak(1) lisan öğretmişlerdi. Sanırım kenardan köşeden(1) de olsa unutmadıklarımla ben de konuya vakıf olabilirim(1). Ama en iyisi ben bizim Komiser Yardımcısı Öztürk’ü çağırayım, o simultane(15) olarak konuşur ve tercüme eder. Mutabık(3) mıyız gençler?”

Sonra genç kızın yanına gelerek sessizce bir-iki cümle kurma gayreti yaşadı, çekinceyle. Genç kız başını eğdi sadece, kaçamak bakışlarını(4) gizlemeye çalışarak. Âmir;

“Bayanların önceliği var, ifadelerinizi ayrı ayrı alacağım…”

Zile basarak kapıya doğru bağırdı;

“Memur! Gel, öncelikle şu genç adamın yüzünü gözlerini yıkamasını sağlayın bir. Sonra bir-iki sual sormayı ihmal etmeyin ve GBT(3) durumunu da iyice tarayıp gözden geçiriverin. Çünkü yüzü bana pek yabancı gelmedi.”

Âmir daha sözünü tamamlayamamıştı, adını o ana kadar ve hâlâ öğrenemediğimiz sıfatı malûm adam, kendini götürmek için koluna giren Polis Memuruna direnip kendini kurtarmak istercesine bağırarak kendini savunmaya çalışıyordu;

“Ben hiçbir şey yapmadım! Bana hakaret ettiler! Dövdüler! Bunların hepsi yalancı, gâvur kızı koruyorlar…”

Âmir kısa kesti;

“Anladım! Sıran gelinceye kadar düşün! En son seninle görüşeceğim!”

İster istemez ve ne gereği vardıysa zihnimden o malûm söz geçti; “Olur böyle vakalar! Türk Polisi yakalar!”

Âmirin bizi efendice dışarıya daveti sonrası ikimiz birden kapıdan çıkarken genç kızın yüzüne baktım. Tıpkı şairin tanıttığı İspanyol gibiydi, İrlandalı olmasına rağmen, ama benim anlattığım gibi güzel ötesi güzel…

“Teşbihte hata olmaz!(16) derler, Tanrının bir boş vaktinde özene-bezene emek vererek, eksik bırakmaksızın yarattığı “Afeti devran(4)” deyiminde bir…

bir…

yani tarif edemeyeceğim, anlatmakta özel olarak sıkıntı çekeceğime inandığım bir ilâh gibiydi ve haddimi bilip hemen avucumu yalama(1) moduna dönmeliydim.

Yüzüme bile bakmamıştı, bakmazdı da. Nedeni; eğer ki ülke bazında değil, uluslararası nitelikte bir güzellik yarışması yapılsa garantili bir şekilde birinciliği elinden kimse alamazdı. Hani ülkenin birinde olduğu gibi(!) kızını kayırma, halamın, teyzemin, dayımın, amcamın kızı gibi konular, yani kısaca torpil(3) gibi benzer olaylara karşı direnir, en kötü ihtimalle mutlaka ilk üçe girerdi, öylesine yani…

Ve de ancak, dediğim gibi bana yakın olmasını değil umut etmek, hayal etmem bile zordu. “Kaş-göz, gerisi söz” denmişti, değil mi? Bana göre, hayal edemesem bile o söz; “Dudaklar ve gözler, gerisi ancak söz” olmalıydı, kafiye tutsa da, tutmasa da…

Âmir hepimizden Nüfus Kâğıtlarımızı istedi, çekincem yoktu, huysuzluk, huzursuzluk, hırsızlık, katillik gibi, hemen uzattım.

Şahit olan arkadaş önce biraz mızmızlandı(1); “Nüfus Kâğıdım yanımda değil, olayla da hiç mi hiç ilgim yok, insaniyetlik namına…” dedikten sonra yalvar-yakar pozisyonunda salıverilmesini istedi.

Âmir şahit hakkında oldukça işkillenmişti(1), çünkü genç adam Vatandaşlık Numarasını da bilmiyordu, ezberleyememişti!

Ancak, kıvırttırmakta ustalığı tartışılmayacak adam adını, soyadını, doğum tarihini ve baba adını da bilmiyor olamazdı ya! Ve de zile basıp, “Memur!” diye bağırdı yeniden Âmir.

“Bu arkadaşa da bir bakın bakalım, kimdir, nedir, nerden gelip, nereye gidiyordur? Onun da yüzü bana yabancı gibi gelmedi. Ben de ekrandan bakacağım, ama bir şey bulursanız gecikmeden bana haber iletin, beni fazla uğraştırmayın!”

Beraberce dışarı çıktık şahitle, Âmir tercüman ve genç kızla birlikte odada kaldı. Neler konuştuklarını bilmem/iz doğal olarak mümkün değildi.

Sonrasında Maeve içeride kalmış olarak diğer ikisi birden bir arada girdiler Âmirin odasına. Ben hâriçte kalmıştım. Söyleminin aksine sorgulama, ya da ifade alma her neyse o iş için beni en sona bırakmıştı Âmir.

Kapı önündeki sandalyede iki çay içimi kadar miskince misafir kaldıktan(!) sonra kapı açılınca önce yabancı hanımı yolcu etti Âmir, İngilizce (bana göre) biraz lügat parçalayarak.

Genç kadının, sürat ve telâşla, sağına-soluna bakmaksızın, etrafı ve de özellikle beni görmeksizin karakolun kapısından çıkıp gitmesi anlamsızdı, gibime geldi. Bir an kendimi yamyam gibi hissettim, doğruya doğru. Ancak kesinlikle ve şüpheye gerek kalmaksızın itiraf etmeliyim ki, onu yemezdim, dünya için böyle bir güzelin gerekli olacağını düşünür ve azat ederdim!

Komiserin özellikle genç kızın kaçmasından(!) sonra diğer ikisi ile sohbete devam etmesi, konuşması, belki de dilek, tavsiye ve nasihatlerinin uzaması, benim de uzunca bir zaman daha beklememe neden olmuştu, ama o kadar da uzun değil. İki çayla olay bitecek ve sanırım davet edilecektim. Ya misafire çay ikramı iki bardakla kısıtlı olmalıydı, ya da hareketlerim, tedirginliğim, şüphe duyulmayacağını sandığım davranışlarım üçüncü bir çay ikramına lüzum göstermemişti.

Bu arada Âmirin genç kıza sarkıntılık ve taciz edeni yuhalamak şeklinde sözlerle boğmasını(1), ya da nezarethaneye attıracak olmasını şükranla anlayabilirdim, ama şahit olarak bize kendi arzusu ile katılanı da aynı kapsamda düşünmesine doğrusu aklım ermemişti.

Her ne kadar iki çay hakkının kısıtlaması konusunda gıybet etmişsem(17) de uzayan serüven sonunda o üçüncü çay hakkımın da başarıyla üstesinden gelmiştim. Sonra, bir arkadaşımın bir sınav sonundaki durumunu abidik gubidik(4) tarifindeki gibi onlar morcivert(3) renkte ve pespaye(3) bir şekilde odadan çıkarlarken Âmir beni odasına davet etmişti (nihayet).

Her neyse! Âmirin yeni bir çay-kahve teklifine itirazı bir kayıtla(18) teşekkür ederken, yemeğe davetine de hayret etmemem mümkün değildi.

Zaman; sayılı da olsa, sayısız da olsa geçiyordu ve ben hemen kısa bir süre içinde tüm varlığıma egemen olan birini, bir kısım şeyleri(!) düşünürken geçen zamanda vaktin öğle olduğunun farkına varmamıştım ve Âmirin davetine hayret edişim bu nedenleydi.

Âmir, oturmamı işaretledikten sonra, bir süre arkası bana dönük, elleri arkasında kilitli, pencereden dışarıya doğru baktı. Sonra masa üzerindeki Nüfus Kâğıdımı alıp uzattıktan sonra oturmak yerine sanki tüm bedenini koltuğuna bıraktı.

Oldukça haşmetli bir şekilde oluşan “Fısss!” sesi koltuğa cüssesinin darbesi gibiydi, ellerini masa üzerine tokalaşır gibi bırakırken, ketum(3) tavrından eser yok gibiydi.

Sorma hakkımın olmadığının bilincindeydim. Polis sorar, karşısındaki tanık, sanık her kimse o da cevaplardı. Bildiğim yahut da öğrenebildiğim buydu.

“Ertekin Bey! Sizinle bu kadar ilgilenmemi merak etmenizi anlıyorum. Maeve adlı bu güzel kız kimdir? Ona sarkıntılık eden ve olayın şahidi bir şeyler olmamış gibi ellerini kollarını sallayarak neden defolup çekip gittiler, falan? Bunlar bilmeniz gerekmeyen konular…

Ama size, sizinle ilgili, belki bilip de farkında olmadığınız bir-iki hususu mesleğim, yaşım, medeni durumum ve tecrübelerim dolaysıyla aktarmak isterim. Ancak ‘Hayır!’ derseniz, saygı duyarım, siz de bu odanın kapısını öte tarafından kapatır gidersiniz, bir varmış, bir yokmuş örneği…”

“Hiç de ‘Hayır!’ deme niyetim yok! Vaktinizi almayacaksam sizi dinlemek ve önerilerinizi almak isterim…”

“Peki! Başlangıç olan şu; her ‘İmdat!’ diyenin koruyucusu olma(19)! Genç kız gerçekten tacize uğramış, anlatmakta bile sıkıntı çekti. Kimdir, nedir, hemen, şu anda bilmeniz gereksiz. Sanıyorum ki o, ihtiyaç duyduğu anda sizi bulmak isteyecektir, bulabileceği tek yer burası ve ben ona yardım edeceğimi sanıyorum. Diğer sağlam pabuç olmayan ikisine gelince, kendilerini bildiğimizi öğrenince genç kızın da saygı hak eden hoşgörüsüyle(20); ‘Bir daha kesinlikle hayır!’ diyerek inanamadığım bir şekilde teşekkür edip defolup yollarına devam ettiler. Sana gelince…”

“Lütfen devam edin efendim, dinliyorum…”

“Biraz evvel söylediklerime ek olarak bugünün tarihini 14 Mayıs olarak kaydediyorum. Bana göre; eğer o genç kız bana tekrar gelirse başlangıç olarak senin hakkında elimdeki bilgileri kendisine aktardığım, güvenlik kameralarındaki görüntüleri gayri resmi olarak izlettirdiğim için, onun hakkındaki bilgileri de not ettim. Ayrıca sima olarak görüntüsünü hatırlamak istersen aynı güvenlik kamerası görüntülerini size de izlettirebilirim. Her ikinizin de hakkı olmadığı halde, belki çöpçatanlık(3) gibi bir kavramı yaşamama izin verirseniz?”

“Enteresan! Neden hak ettiğimi de bilemiyorum!”

“Bunların tek sebebi; iyi bir insan görünmene, yalnız olmana rağmen kısmetinle bugüne kadar karşılaşmamış olman. Altın bilezik diyeceğim, mühendislik olarak sahip olduğun bir işin, evin, araban olmasına rağmen, anasız-babasızsın! Tesadüf; karşındaki genç kız da mühendis! Bu karşılaşmanın senin için kader olacağı inancı geçti içimden, zayıf bir altıncı hissim(21) olduğuna inanmama rağmen, ‘İnşallah yanılmış olmam!’ diye içimden geçiriyorum…”

“Yapmayın! Etmeyin! Saygı duyarım, ama bana yakıştırmayın lütfen! ‘Şerefsiz!’ dediği için adamın ağzını, burnunu dağıttım, o sözü sarf eden kişiyi bilmeden, tanımadan. Bırakın dilediğiniz gibi bir yakınlığı, arkadaş bile olaydık, değil mi ki Türk’üz, genlerimizde var, biri yanımızda, yakınımızda veya yakın olan birine değil sarkıntılık yapmak, yan gözle baksa(1) katil bile olmamız kaçınılmaz. En iyisi herkes yoluna be ağabeyim!”

“Kahramanlığından da etkilendiğini sandığım genç kız için benimkisi küçük bir öneriydi. Tek olmak, yalnız olmak sadece Allah’a mahsus…

İrlandalı ile yuva kurman şart değil. Yaşın uygun, daha fazla bekleme, git, ara, bul! Ama ‘Sakın, ben, ya da şu, bu bir şeyler, dedi!’ diyerek sakın ola evlenmek için evlenme!”

“Hemen güzel fikriniz için bir saplama yapayım ağabeyim. ‘Ağabey’ dememin sakıncası varsa gene ‘Âmirim!’ ya da ‘Baş Komiserim!’ demeye devam edeyim?”

“Devam et evlât! Uzun zamandır böylesine güzel ve rahat bir sohbet yaşamamıştım!”

“Huzursuzluğu ve sıkıntısı ile bildiği tek kötü kelimeyi söylemeyi uygun görmüştü karşısındakine, benim için, bana yakıştırmaya çalıştığınız genç kız, kadın veya hanım, her kimse…”

“Genç kız!”

“Peki! Pek aklım ermedi, ama öyle olsun! Kulağıma ilişen tek kelimesi ile o genç kızı koruma içgüdüsüyle(22) onu taciz edeni tek kelimeyle haşat etmiştim(1). Oysa o odanızdan çıkarken sanki bir sığır çobanı hanzoymuşum(3) gibi sağa-sola-etrafına-yüzüme bile bakmadan koşarak uzaklaştı. Bu nedenle teşekkür beklemem bile abes değil mi, ağabeyim?”

“Görmemiştir canım!”

“Gerçekten, bakar kör(4) olmasın?”

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun? Olaydan, belki senden, kahramanlığından, onun için bir şeyler yapmış olmandan etkilenmiş, ya da acilen çözümlenmesi gereken bir sorun nedeniyle seninle görüşmeyi, teşekkür etmeyi akıl edememiş yahut da ertelemiş olamaz mı?”

“Sevgili ağabeyim. İyi niyetli, güzel ve titiz gözlemleriniz, önerileriniz için teşekkürler… Saklanmayacağım. Gönül gözüyle baktığımda(1) gerçekten güzel ve alımlı bir kız. Hoşlanmak, beğenmek bir yana sevebilir, hatta âşık olunacak biri olarak da görebilirim onu. Ancak şu gerçek ki, bu kadar güzel ve alımlı bir kızın kırk tane gönlü olsa, biri ile bile bana bakacağını sanmam, uluorta, gözüne girmek istercesine kahramanlık yapmış gibi görünsem de…”

Âmir genç kızı bana yakıştırmış, galiba ben de son sözlerimle şipşak beklenti(4) içinde olduğumu hissettirmiştim!

Karşımdaki kişi, Baş Komiser, Âmirdi o ve kim bilir bu makamı hak edinceye kadar nerelere, nerelerden, nasıl başarılı bir mesafe kat etmişti? Duygularını saklamasını bilemeyen, Allah’ın aciz bir mühendisinin salaklığını mı fark etmeyecekti ki?

Ne demişti atalarımız? “Yiğitliğin % 99’u kaçmak, kalanı görünmemek!” Şapşallığımla yeni doneleri Âmirin ellerine koz olarak sunmaktansa bu % 99 şansı hemen kullanmaya başlamalıydım; “Bana doyum olmaz!” tezahüratını da kendime saklamalıydım, ama…

Gerçekten, gerçeği saklamaksızın, saklanmaksızın, kendime karşı dürüst olmam gerekliliğiyle söylemem gerekirse güzel bir kızdı, bir anda görünüp hayal olan. Ancak benim ona ulaşabilmem için ya kırk fırın ekmek yemem, ya da varsa onun 40 gönlünden birini bana vermesi lâzımdı!

Sonrası? Sonrası sanki üç nalla bir at gibi her şey hazırdı da, tüm iş sadece bir nal edinmeye kalmıştı! O halde tek kurtuluş; “Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür(23)!” rehberliğindeydi. Gerçeğin; ne; “Umut etmekle yaşanacağını” ne de; “Umut, fakirin ekmeği, ye Ertekin ye!” şeklinde savunulması mümkün değildi.

O halde; “Bir varmış, bir yokmuş!” deyip avucumu yalayaraktan kendi yaşamıma dönmeliydim, yoksa şaire hak verme gayreti mi yaşasaydım; “Bir yokmuş” demeyi yasaklamış gibi? Nasıldı o dize; “Bana; ‘Bir varmış!’ de, ‘Bir varmış, bir yokmuş!’ deme! İçime dokunuyor. (24)

Filozof; “Boş değil, boşa geçen zaman var(25)!” demiş. Ne yani, bundan sonra işi-gücü bırakıp televizyon karşısına geçip çekirdek mi çitleseydim? Ya da cep telefonunda, PC(26)’de bilinen yahut da bilinmeyen oyunlarda başarılı olup kendim kendimi aptalca alkışlatsa mıydım? Aklıma ne geliyor, ne de düşüyordu herhangi bir çare…

Arasam nasıl bulurdum onu? “Bir çuval pirinç içinde bir taş parçasını bulmak” sözü pelesenk olmuş(1) insanların dillerine, onun yerine yağmur yemiş kiraz ağacındaki “İçinde kurt bulunmayan tek kirazı bulmak!” desem konu çok iyi anlaşılacak gibi. Ama asla; Âmiri görüp de; “Şöyle, şöyle de, böyle de böyle!” deyip genç kıza karşı önceki ilgisizliğimin sonrasında ilgimi belirterek tükürdüğümü yalamayı aklımdan geçiremezdim.

Peki, içimdeki yangın? Ve çaresizlik…

İzin değil, görev aldım müdürden, kendimi dağlara vurmak, öğrendiğim tek kelimeyi dağlara yazmak(27), taşlara kazımak için. Aklımdan geçiremediğim zavallılık, eğer Tanrının yaşamla ilgili bir yazısı varsa ki; var, içtenlikle inanıyorum, o halde her gidişin de bir dönüşü olmalıydı. Karanlıklardan sonra aydınlıkların, gecelerden sonra sabahların geleceğini düşünmek müneccimlik(3) olmasa gerekti, mutlaka bilinen bir gerçekti, safdillik(3) yerine…

İnsan, ne kadar akıllı, zeki olsa da, hatta altıncı hissi kuvvetli olursa olsun, beynindeki her şeye anında yetişecek gri hücreler(28) uykuda ise, o insanın yapacağı bir şeyler yok demekti!

Gün ola, devran döne(29) Kutsal kitabımızda bile; 2 kadın=1 erkek denmiş(30), karşı koymak için sadece Atatürk’ümüzün gerçekleştirdiği Medeni Kanuna(31) güvenmişiz. Genelde hep kadınların hakkı yenir. Oysa bir de sosyal kanunlar var; gerçekliği, gücü tartışılamayacak; “Kadının fendi, erkeği yendi!” gibi.

Mezarlarda hocalar ölülere talkın(3) verirlerken; Kur’an’da yeri olmamasına rağmen annelerin adıyla görevlerini tamamlarlar ve Türkiye’mde sadece kabalıklarda, yılbaşlarında ve gemilerin bağlandığı yerlerde “Baba” egemen gibi görünse de, hakkı yenen kadınların, öncelik ve özellikle annelerimizin her yerde üstünlüğü vardır, aykırılık asla mümkün değildir.

Dolaysıyla Maeve de çok düzgün(!), hatta şahane bir Türkçe ile(!) Âmiri sorguya çeker gibi beni tanımak için el koymuş;

“Şerefsiz iki değil, şerefsiz bir yok, no! No kim?”

Bunda, onun omuzuna dokunuşumu bir işaret gibi mi algıladığının tereddüdünü yaşamadım değil, ilgilinin(!) aktarmasında! Yoksa (ve belki de) onun için birini pataklamam gözüne girmeme mi neden olmuştu?

Âmirin onun hakkında bana aktardığı düşünceler nedeniyle, benim hakkımda da ona iyi sözlerle reklâmımı yaptığından emin gibiydim. Ancak Maeve telefon ettiğinde Âmirin değil reklâmımı yapmasını, Nüfus Kayıt örneğim kendinde olmasına rağmen, belki şu söz ile benzetişim haklılık sınırları dışında kalabilir; “Kol kırılır, yen içinde kalır!” örneği ne konuştuklarımızdan, ne onun beni görmeksizin, selâm vermeden çekip gitmesinden dolayı kırgınlığımı bile dile getirmemiş!

Maeve yalvar-yakar;

“Yabancıyım! Teşekkür etmeliyim!” diyerek ancak cep telefon numaramı almış ve ben dağ başlarında sığır çobanı gibi onun adını dağlara yazmaya çalışırken aramıştı beni.

“Merhaba! Maeve konuşuyor!”

“Ertekin! Ne yapmalıyım?”

Resmi tonda konuşmamı fark etmemiş olamazdı.

“Bir daha görmedim sizi…”

“Oysa siz bir yere yetişmek için olsa gerek koşarken, ben kapının hemen önündeydim!”

“Yalı Kazığı(4) gibi” şeklinde bir eklenti veremedim, İngilizce nasıl denirdi, ya öğrenememiş yahut da unutmuş olmalıydım.

“Tanrı beni affetsin, görmedim!”

“Yemin etme, inandım!”

Galiba bu söz de, “sen-siz” kavramı kalınlığında(!) cahil İngilizcem nedeniyle emir gibi çıkmış olmalıydı, itici bir şekilde dilimden ve edepsizce devam etmek zorunda kaldım, belki de farkında olmaksızın bağrıma, kalbime her neremeyse oraya taş basma(1) hakkımı akıl edemeyerek.

“Evet? Ne istemiştiniz?”

“Beni savunup korudunuz, teşekkür edemedim!”

“Burası Türkiye! Misafirimizdiniz, her Türkün başarabileceği bir konuda size yardımcı olmaya çalıştım, teşekkür etmeye değmez!”

“Israrcıyım, kız arkadaşınız var da çekiniyorsanız, komiseri de sizleri de ailece bir akşam yemeğine davet edeyim…”

Allah! Allah! “Türklerin kıskançlığı” diyebileceğim konuda o kadar çok şeyi öğrenmiş, ancak Türkçeyi öğrenememişti. Boş bulunup Türkçe delilendim(1);

“Ya sabır! Allah’ım günahım ne? Hem…”

“Anlamadım! Ya sabır, Allah’ım…”

“Anlamasan da olur!” dedim, içimden ve devam ettim sessize yakın, duyulacak kadar;

“Türkiye’mde misafir yabancı bir bayansınız ve siz bana benim ülkemde akşam yemeği ikram edeceksiniz, öyle mi? Ne kadar süredir ülkemdesiniz, bilmiyorum, ama bizi hiç tanımamışsınız! Arkadaşlarınıza tanışın, derslerinize iyi çalışın, lütfen! Eğer içinizden benim ikramımı kabul etmek geçerse, sizin bildiğiniz, istediğiniz bir yer, gün ve saatte sizi orada bekleyeyim…

Cevabınızı mesaj olarak iletin, lütfen! Ne teşekkür etmenizi, ne de özür dilemenizi asla beklemiyorum!”

“Ben sizi kızdıracak bir şey yapmadım, söylemedim de! O halde neden sitemli konuşuyorsunuz ki?”

“Bu, biz Türk erkeklerinin gecikmiş ergenlik huylarından(4) biri. Her neyse! Kabul eder elinizi uzatırsanız, ben de benim hakkımda yanlış bir kanaatiniz, fikriniz, düşünceniz olmaması için özür diler, teşekkür ederim!”

“Nasıl? Anlamadım!”

“Kabalığım için özür dileyip, geldiğiniz için teşekkür etmem gibi, meselâ. Çok merak ettiğim için sizinle tanışacak olmaktan mutlu olmak gibi meselâ…

Veyahut da şöyle söylemeye çalışayım; benim gibi kaba bir adama bir yemek yeme süresi kadar tahammül edebileceğinize inanıp bu süreyi ummak gibi. Eğer Âmirimin yanındaysanız ona saygılarımı iletmeyi unutmazsanız sevinirim. Lütfen! Hoşça kalın!”

Telefonu açan Maeve idi, telefonu ondan önce kapatacak kadar bilgi fukarası(4) hele hele centilmenlik fukarası değildim.

“Görüşebilmek umuduyla!” dedikten sonra telefonu kapattı karşımdaki. Yaşamımda ilk kez bu kadar uzun bir telefon konuşması yapmıştım. “Aramızda kalsın!” dileğiyle söylemem gerekli ki; isteyerek, çünkü sesinde istediğim ahenkle yaşar(1) gibi olmuştum, saklamamam gerek!

Sanırım saniyeler sonrası, tek kelimelik bir soru için yeniden açıldı telefon.

“Neden?”

“Cevabım aynı; Türküm, siz de misafirimizsiniz!”

“Ne zaman?”

“Şu anda sahadayım! Mademki acele…”

“…etmiyorum!”

“Peki! Sizi bekletmemek için ben acele ediyorum, şimdi oldu mu? Akşama imkânsızlıklar yaşamazsam şehre döneceğimi düşünüyorum, o takdirde size bilgi vermeye çalışırım, dönemezsem de yine aynı şekilde…

Eğer gelebilirsem; ister sabah, ister öğlen ya da akşam…

Eğer samimiyetimi ayıplamaz, seçimi bana bırakırsanız; sabahlar benim için kâbus(3) gibidir, size suratsız bir şekilde görünmek istemem. Yarın günlerden Cuma, öğlen vaktinde dinimin gereği bir görevim var, yerine getirmem gereken, size vakit ayırmam mümkün değil…”

Karşımda sessizlik vardı, belki de merakı dolaysıyla, devam ettim;

“Ben biraz da olsa kendimi biliyorum, egoistim! Güzel bir bayana, onu memnun edecek iyi bir lokantada ikramda bulunmak isterim. Seçim gene de sizin Miss Maeve! Ne, neyi, nerede, ne zaman, nasıl isterseniz, Türkiye’mdesiniz, ‘Hoş geldiniz!’ dileklerimle sizi davet etmekten memnuniyet duyacağım!”

İngilizceme hayranım, hayrandım da; içimden “Sen” demek geçse de “Siz” zırhına sarılıp(1) “You” diyordum, olup bitiyordu. Bir de “Yes or no?”  deyince; “Yes, please!” ya da “No, thank you!” demek kararsızlık yaratmayacak şekilde belirtici oluyordu.

Türkçemizde, öyle miydi ya? Cevap; “Teşekkür ederim!” “Evet mi, hayır mı, yahu?” Yazı-tura atsan bir türlü, somurtup ikinci kez sorsan gene bir türlü!

Ancak Maeve’in cevabı soru işaretliydi;

“Umarım; ‘Güle güle!’ dileklerinizi de duyarım!”

“Daha karşılıklı olarak ‘Merhaba!’ demeden ayrılık?”

“Sanırım yarın akşam bu konuda konuşmam gerekecek!”

“Bence sakınca yok, konuşuruz tabii!”

Galiba akşam yemeğine zorlamıştım onu. İyi, gürültüsüz, detaylı ve özenli bir program yapmalıydım, hem de “Akşam olup da hüzünlenmeden(32)” önce…

Saklamamam, saklanmamam gerek. Bu; hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmamın şartı idi ve hüznüm “Güle güle!” demek konusunda idi; daha sabah başlarken “Geç bulup, çabuk kaybetmek…(33) gibi bir şarkı dilime asla yakışmayacaktı, tam da rüyalarımın gerçekleşeceğini(34) umarken…

“Merhaba!”

“Sesiniz suratsız olduğunuz anlamını vermiyor?”

“Eee! Açan her gün yeni bir başlangıcın aydınlığı(35)… Söz bana ait değil, ama söylemek istediğim buna benzer bir şey işte. ‘Bari bugüne suratsız başlamayayım!’ diye düşündüm!”

“Katkım?”

Tek kelimelik sorularla karşısındakinin düşüncelerini sorgulamak hobisi olsa gerekti;

“Olmaz mı? Sabahtan akşama kadar, sensiz geçecek bir zaman dilimi içinde sensizliğe nasıl tahammüllü olacağım düşüncelerimde...”

“Bu söz biraz erken ve acele, değil mi?”

“Zamanı boşuna geçirmek gereksiz bir israf, bence! Ama gene de düşüncenize saygı duyuyorum. Deminden beri sizi meşgul ediyorum. Daha giyinip işinize yetişeceksiniz, bu nedenle sustum, kapatıyorum. Günün plânını sizden bana ulaşacak habere göre yapmaya çalışacağım…”

Bu sabah hava berrak, her şey billurdan gibiydi(36)!

Ve gerçek; uzanıp sahiplenmeyi istediğim asmadakinin üzüm değil, koruk olduğu gibi bir düşünce(37) zihnimde yer almıyordu.

Ve tekrar dahi aklımdan geçti; somurttum, ben kimdim be yahu?

Bir gölgeye, gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir rüyaya(38), bir hülyaya…

Nerdesin şair(39)? Aklıma hâkim ol! Bir bakışın anlattıklarından(39), bir söz ya da çağrının aklımın başımdan gitmesine engel ol Tanrım!

Daha neler? Yüreğimdeki fırtına dinmek yerine coştukça coşuyor…

Kendim kendime yalan mı söyleyeydim yani? Uzun mesafeleri kat etmek atılan ilk adımla başlarmış(40)! Peki, Başlangıcı bile olmayan bir birliktelik özleminin devamı için ne yapmam gerekir?

Ya korkarsa karşımdaki atmak istediğim uzun menzilli adımdan(4)? Sanırım, kendimi bu kadar kaptırdığıma göre Mazhar Osman’a(41) görünürdüm, o da gereğini gerçekleştirirdi her hal!

Beklenir ve beklenen zaman gelirdi, değil mi? Sabahtan akşama kadar, yaklaşık on saat kadar süreceği düşünülen zaman, asırlar kadar sürmüşse nasıl getirilebilirdi ki? Kolay mıydı gerçekten? Saatler…

Pardon! Asırlar öncesinden hazırdım oysa kukumav kuşu(42) gibi pencere pervazına tünemiş, gözlerim cep telefonuna takılı, âdet olduğu için değil, özlemle çalmasını bekliyordum.

Ve aklımdan geçiyordu. Acaba Tanrı ikimizi aynı tezgâhta imal ederken, imalât hatası yapmış olabilir miydi “Kader” şeklinde yorumlanacak; benim kalbimi ona, onun kalbini bana yerleştirmek, onu Havva gibi bir diyara, beni Âdem gibi bir başka diyara doğum için yönlendirmek gibi(43)?

Yine bencilliğim, sadece kendi adıma değil, onun adına da düşünmek gibi, üstelik Tanrının işine karışmak…

Hadi diyeyim ki varsayımım doğru; Maeve’in kalbini bana yerleştirdi? Peki, benim kalbimin de ona yerleştiğinden nasıl bu kadar emin (gibi) olabilirdim ki? Şaşkınlığın bedeli olsa, ya da para ile değerlendirilse kim bilir bu saçmalıkla ne kadar zengin olurdum?

Ne ahkâm kesmeye(1), ne de lügat paralamaya(1) gerek vardı, vazgeçtim!

Artık diyorum ki kendime; “Ey gönlüm! İçimden geçenleri ve kendime yalan söylemeyeceğimi biliyorsun. Her ne kadar Doğrucu Davut(44) olmasam bile, yemin edip kefaret ödemek(1) mecburiyetini bilerek yemin ederim ki…

Ne yani? Cümlem yarım kaldı! Belki de Tanrı telefonumu çaldırarak yemin edip ıstırap çekmemi önlemek istemiş olabilir miydi?

Hatam; telefon çalar çalmaz açmam ve karşımdakinin IQ(26) konusundaki başarısını aşağılamamdı(1). Daha ondan ses gelmeden yalanımı onun zekâsını hiçe sayar gibi sergilememdi;

“Akşam oldu mu? Bu kadar çabuk?”

“Bu şekilde konuşmak diline hiç yakışmadı! Bıraksaydın da telefon hiç olmazsa ikinci kez çalsaydı?”

Doğrudan doğruya “Yalan söylemem” yerine “Dilime yakışmadığını” söyleyerek benim yerime “Gentlewomen” (mademki erkekler için “centilmen” deniyorsa) olmayı şekillendirmişti!

Maeve, benim kaz gibi düşünceli(1) sessizliğimi anlamış ve sormak istediğini sormayı istemişti;

“Yarın, nerede bekleyeyim sizi?”

“Siz” miydim, “Sen” mi? Önemsizdi, derin bir yalakalık kültürüne sahiptim!

“Olur mu hanımefendi? Herhangi bir yerde sap gibi dikilip(1) beni beklemenize nasıl rıza gösteririm ki? Bir yer söyleyin lütfen, arabam var, oraya gelip ben bekleyeyim sizi. Telefon ederim, arabamı bilip tanımasanız bile sizi beklediğimi görürsünüz!”

“Umarım! Adınızı karakolda ‘Ertekin’ demiştiniz. Benim adım; hafızanızda mı?”

“Tabii Maeve Hanım!”

“Neyse bu ‘Hanım (Miss)’ konusuna daha sonra bir ara döneceğimi sanıyorum. Kaldığım otel Tren İstasyonuna da, çalışma yaptığım iş yerime de yakın, ikisine yakın bir de pastane var. Bunlardan birinde bekleyebilirim seni. Bence otelin önüne gel ve mutlaka telefon et ki, seni bekletmeyeyim…”

“Peki, otele geleyim, bu arada dileğini de öğrenmek isterim. Daha önce akıl edip de herhangi bir yere telefon edip yer ayırttırmadım. Ama eğer kabul edersen bir seferle yetinmeyip bildiğim birkaç yerde özel Türk yemekleriyle sizi tanıştırmak isterim!”

“Ben de isterdim ki, birazcık da olsa hissedebildiğim kadarıyla utanç, merak ve heyecan olmaksızın bir masanın iki uzun kenarında, karşılıklı olarak oturup konuşalım?”

“Sabah, istediğin vakitte, meselâ kahvaltıdan önce en geç saat dokuza bir dakika kala otelin önünde olurum!”

“Bekleyeceğim!...”

Bir genç kıza kuru ya da taze fark etmeyen beyaz bir gül yakışırdı, bana göre ona bir de kırmızısını eklemeliydi ki her yerde gördüğü Türk Bayrağı aklından (hiç) çıkmasın. Doğal olarak ben de bu vesileyle aklından hiç çıkmayıp aklının bir yerlerinde temelli olarak ikamete mecbur kalsam hiç de fena olmazdı (gibime gelirdi, “Kaymaklı ekmek kadayıfı” gibi. “Yeme de, yanında yat!” uygun bir deyiş olarak kapsama alanımda yer alamazdı)!

Kadayıf diye düşününce hemen aklıma geldi; kadayıf, baklava çeşitleri, künefe, ayva tatlısı…

Eğer; “Şişmanlarım, kilo alırım!” gibi korku yaşamazsa mutlaka ikram etmeliydim.

Ne yani; 90-60-90 yerine kısa süreli 90, 60-65 arası, 90-92 arası ya da fazlası olsa kıyamet mi kopardı(1) ki? Ne onu beğenmem, ondan hoşlanmam değişirdi, ne de artık kendime itiraf etmemde sakınca yok, ona sevgimde değişiklik olurdu.

Aşk olarak erken gibi görünse de umduğum elektriği alırsam; “Oldu bu iş!” derdim. Derdim, demesine de, ama nasıl?

“Gel! Kal!” desem, teklif etmem bile zor, hem ortada fol yok, yumurta yokken.

“Gel, beraber gidelim!” dese, Türkiye’min benim gibi zıpır(3) bir mühendise ihtiyacının olmadığına emin olsam da benim Türkiye’me ihtiyacım vardı hizmet etmem için. Ülkemin havası, suları, denizleri, ırmakları, taşı, toprağı, güneşi, ayı ve yıldızları…

olmazsa yaşayamazdım ki!

Ve bildiğim, altına imzamı atacağım ancak bana değil hepsi değerli bir şaire ait olan sözler döküldü dudaklarımdan;

“Sevgili, arayıp da bulduğun birisi değil. Hiç aklında yokken âşık olduğun kişidir. (45) 

“Ne sahip olduğundur hayat, ne de umdukların bunca zaman. Yüreğin kadardır hayat! Seviliyorsan renkli, Seviyorsan siyah beyaz... (45)

“Her yürek sevebilseydi eğer ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten ‘Aşk’ bu kadar basit olmazdı! (45)

“Haykıracaksın ama isyan etmeyeceksin. Ağlayacaksın ama belli etmeyeceksin. Onsuz kalacaksın belki; ama asla vazgeçmeyeceksin…(45)

Ve diğerleri;

“Gerçekte yapmayı istediğiniz şeyi yapmaya çalışmaktan vazgeçmeyin. Aşkın ve ilhamın olduğu yerde yanlış yola sapamazsınız.(46)

“İlhamı ve hayatta kalma arzusunu, ancak acı çeken bir kalpte görebilirsin.(47)

Sevgi bir duygudan ibaret değildir; bir sanattır. Sanatta olduğu gibi sevgide de ilham yetmez, emek vermeden olmaz.(48)

“Merhaba…”

Beklenti dolu Türkçe bir sesleniş… Bekliyor olsa gerekti, hüsnü kuruntum, ya da kendimi nimetten bir şey sanıyor(1) olsam da.

Arabamı daha valeye vermeden görünmüştü kapıda. Ve ben her zaman olduğum gibi ikilemler(4), üçlemler(4) arası cereyanlardaydım.

“Merhaba!”

İçimden geçiyor olsa da; elini mi sıkmalı, kucaklamalı mı, hatta kucaklayıp öpmeli miydim?

“Bu ne samimiyet, daha başlamadan?” şeklinde bir sözün yaratacağı tehlikeyi göz ardı edemezdim!

Sessizce ön sağ kapıya gülümseyerek yönelince kapıyı açtım, elini uzattı, bu bir nimet, bu bir ikramdı, âdeta elini bırakmak istemeksizin oturmasına yardımcı oldum.

Hem arabam, hem çenem hareket etti, günlerden hatırlayamasam da bugün, çenemi tutma mecburiyetim yoktu. Azat edilmiş gibi çenem düşebilirdi(1), ancak karşımdakine gına gelmeden(1).

Sordum, anlattı, öğrendim onu. Sormadı, belki erteledi, benim de anlatma niyetim olmadı beni. Zaten ben; ne isem, o idim, kendimi ve içimi bilmiyor muydum, dillendirmem, öğretmem gerekli miydi sanki?

Maeve, doğum yerinde değil, Dublin’de yaşayan, anne tarafından İrlandalı, baba tarafından Hollandalı bir genç kızdı. Soğuk ülkelerden birinin sıcakkanlı üyesi (kızı) Şimdi, şu anda bir soysuza “Şerefsiz!” dediği andakinden daha, çok daha da çok güzeldi (Ve bilgiççe bir tahmin; çocukluğundan bugüne kadar da güzel olsa gerekti)!

Buraya kadar yaşadığım güzel bir gözlem, ama ilerisini de zihnimden geçirme mecburiyetim vardı. Güzeldi! Hissettiğim kadarıyla o; güzel olduğunu da, canımı nasıl yakacağını da çok iyi biliyordu. Daha önce can yakıp yakmadığını yahut da kaç can yaktığını sorup bilmem, öğrenmem konum dışıydı!

Şimdi, şu anda…

Çekiniyor olsa mı gerekti, bana hiç bakmıyordu, ya da ben öyle zannediyordum. Veyahut da görevi dışında şehirde ilk kez geziyor olsa, ya da ben bu başarıyı kutluyor olsam gerekti.

Gözlerini, dudaklarını, burnunu…

kısaca yüzünü saklıyordu benden. Oysa durmak mecburiyetinde olduğum her kırmızı ışıkta, her sollayışta, her soruma dönerek cevap verdiğinde onu saçlarının tellerinden, topuklarının uçlarına kadar gözlüyor, gözlemliyordum.

Kısaca; o benim olmalıydı!

Da? Nasıl?

Tam bu sırada sağımızdan jet hızı ve cehennem sıcağıyla yeni model bir araba geçince sabırlı olamadı Maeve ve tüm haşmeti ve sesinin izin verdiği, yettiği desibelde(3) açık olan camdan Türkçesini ilerletti, bir bakıma;

“Şerefsiz!”

“Hop! Maeve!”

Daha önce adını bu kadar içtenlikle söylemiş miydim, hatırımda değil, ama onun hatırında kalması için bir-iki cümleyi arka arkaya dizmem gerekliydi, bana göre. Arabayı kaldırıma yanaştırıp durdum ve ona döndüm, yüzünü bana dönmesini bekleyerek;

“Etrafa sonra bakarsın! Şimdi bana dön lütfen! Benim ülkemde, benim dilimde bazı kelimeleri ayıp sayar, pek kullanmayız. Sana kim öğretiyse o kullandığın kelimeyi yanlış öğretmiş! Biz Türkiye’mde böyle yanlış kelimeler kullanan çocukların ağızlarına acı kırmızıbiber süreriz. İstersen alayım?”

Önce Türkçe ve sonra İngilizce cevap verdi;

“Affedersiniz! Satın alma!”

“Peki! O zaman sana güzel Türkçe kelimeler öğreteyim!”

“Bugün dâhil on günde?”

“Görevin on gün sonra mı bitiyor, bitmesin! Daha yeni karşılaşıp tanıştık!”

“İrlanda beni istiyor, gitmeliyim!”

Şoke olmuştum ve ne söyleyeceğimi bilemez gibiydim. Yetersizliği gün gibi aşikâr bir on günü, onun çalışmak için ayıracağı zamanı dikkate alarak tasarruflu kullanmam ne kadar mümkündü ki? Aklımı başıma devşirmeli(1) bu on günü onun iznini de alarak ona yaşatmalı, imkân olursa ben de yaşayabilmeli, yaşamalıydım!

“İznin olursa sana şehre ait kılavuz, rehber olacak bir kitap alayım, ya da seni gezdirecek bir rehber bulayım, şehrimizi tanı! Ayrıca bildiğin yemek, kebap, tatlı çeşitlerini, ya da benim sana ikram etmek istediklerimi tattırayım. Bu arada yettiği kadar da Türkçe öğreteyim sana, sen de bana İngilizce öğretirsin, tamam mı?”

“Yalanci, pis…” İngilizce Türkçesi çok iyi idi, Türkçe tamamlamasına fırsat bırakmadım;

“Acı kırmızıbiber alıp geliyorum!”

Koluma dokunup “Affedersiniz!” dedikten sonra eliyle ağzına fermuar çekiyormuşçasına kapatır gibi yaptı. Bu hareketin sadece Türkiye’me has bir işaret olduğunu sanıyordum, şaşırdım, hem öylesine ki, tuttuğum eli hep avucumda hapis kalsın ister gibi.

Gülümsedi. Yanmak bir tarafa canım acımaya da başlamıştı. Farkı fark ediyordum gerçekten. Tanrının da beni, bizi yaratırken gerçekten şaşırdığına inancım kuvvetlenmeye başlamıştı!

Öğrendiklerim, bilmek isteyip de bildiklerim bana kalsın. Garanti Belgem yok elimde, buna rağmen hafızasına yerleştim gibi bir kanaat yaşıyorum, belki de başlangıcımızda Tanrının lütfu(49) olarak düşündüğümle.

Kitapçıya uğradım, ona yararlı olacağına inandığım kitapları aldım. Öğle yemeğini İskender ve künefe şeklinde gerçekleştirdim. Akşam yemeği için özencinin ne olduğunu sormamama rağmen ona sürpriz hazırlamayı yeğledim, o lâvaboya yöneldiğinde cep telefonumdan.

Gezdik, dolaştık şehirde arabamın motor gücüyle, bazen çimlerin, çimenlerin, parklardaki her cins çiçeklerin, ağaçların kokusunu sindirerek sakin bir şekilde serbest adımlarla, bilinip anlaşılacak bir şekilde yürüyerek. Tek eklenti; elimi tutarak bana cesaret vermesiydi, diyebilirdim. Dedim de…

Ama içimden tabii!

Hava serin olsa da, sıcaktı yaşanan gün içinde. İki kalp de (sanki bilirmişim gibi) aynı ritimde çarpıyor olsa da (meselâ) sevgide (İçimden demek geçse de; “Aşk” diyemiyorum) ne kadar ilerleyebilirlerdi ki? Üstelik (kendim için kırmızıbiber hak edecek şekilde bir söz sarf etmemeye gayretliyim) bir Türk adam(!) olarak onu gezdirirken Türkçe öğretmeye, benle, bizlerle, ülkemle ilgili tüm yanlış bildiklerini unutturmaya çalışırken…

Akşamüzerine doğru, yorgunluğunu hissetmiş olarak;

“Seni oteline bırakayım (İngilizce; “Let’s” “Haydi” demek miydi, o an hatırlayamadım, kelimeyi özen göstererek harcamadım da!) Biraz dinlen! Herhangi bir mecburiyetin yoksa seni akşam yemeğine değişik bir yere götürmek istiyorum!”

“Çok para harcama! Hem sen otelde kal, beni bekle, yüzümü yıkayıp hemen geleyim!”

“Maeve!  Daha 24 saatlik birlikteliğimiz dolmadan sen beni üzmek mi istiyorsun? Yoruldun! Biraz da olsa dinlenmen gerek. Tamam, ben salonda, ya da lobide oturup bir çay ya da neskafe içip seni beklerim. Ancak bil ki içtiğimin bedelini ödemem, çünkü cimriyim, hesabına kaydettiririm!”

“Peki! Kabul! Dinleyeceğim seni, başka?”

“Gitmeden önce kucakla beni desem, herkesin huzurunda, seven ve saygı duyan biri olarak karşısındaki güzel bir bayandan dayak yemek istemem!”

“İyi olur, doğal olarak…”

“Beni Allah korudu, ‘Ya öp beni!’ deseydim? Güvenlikten silâhını alıp vururdun beni herhalde, değil mi?”

“İnanır mısın?”

“Kıyamaz mısın yanında 24 saati bile doldurmayan karşındaki adama? Hadi git, dinlen, fazladan 3-5 dakikanı çaldım, affedersin!”

“Affedersin! Bu ne demek? ‘Affedersiniz!’ demekten farklı mı?”

“Ha! Doğru söyledin! Aradaki fark şu; ‘Affedersin’ samimi, doğal, içten. ‘Affedersiniz!’ ise resmi, yani insanlar hiç tanışmamış bile olabilirler. Nasıl desem? İnsanlar meselâ ‘sen-ben’ gibi Maeve-Ertekin şeklinde yakınsalar, hataları olursa ‘Affedersin!’ derler. Meselâ garson gibi uzaksalar; ‘Affedersiniz!’…”

“Ha! Öyle mi? Anladım! Affedersiniz!”

Kinaye(3) miydi, kendini bana henüz o kadar yakın hissetmediğinin ifadesi miydi, yoksa amacı canımı yakmaya devam etmek mi? Anlayamadım. Yüzü dönükken hiçbir mimik ya da işaret yoktu yüzünde. Sırtını dönerek asansöre yöneldi.

Anlamam gereken herhalde; “Haddini bil! Daha başlamadık bile!” demek olsa gerekti ki, bu da benim “Süt dökmüş kedi gibi” azar işitme modunda mahcup, boynu bükük, sessiz ve akıbetini bekler pozisyonumun gereği olarak yeterliydi. Çayın da, neskafenin de canı cehenneme(4)! Başıma dikilip isteğimi soran garsonu, sanki suçlu, sanki dereyi geçmeden önce paçalarını sıvayan oymuş gibi tersledim!

Aradan geçen boş sürenin farkında değilim, ne gazetelere, ne dergilere göz atmış, sadece alık alık sağa-sola bakınmıştım(1), etrafımdakileri rahatsız etmeyecek şekilde. Bir de teyit etmek(3) için balık konusunda uzman olan lokantaya telefon etmiştim…

Geldi, henüz yaşlarımız kırk olmamış olsa da, kırk yılın içtenliğiyle gibi eğilip yanağımdan öpüp ayağa kalkmama sözüm ona yardımcı olup koluma girdi. Hiç, ama hiçbir şey olmamıştı, aptallığım şaşkınlığım gözlerimden okunuyor olsa gerekti.

Ve o…

Arenadaki bir gladyatörün(3) makam işaretini almış gibi arabaya binerken gülümseyerek öldürücü darbeyi indirdi Türkçe;

“Affedersin Ertekin!”

İtiraf etmeliyim ki; dünyalar benimdi. Pir Sultan Abdal gibi değil, benim gibi aptal âşıkların da aptalca düşünceleri(4) oluyordu. Hiçbir tarafında deniz olmayan yaşadığım ilde, deniz ülkesi bir diyardan gelene balık yemeyi teklif etmek bu aptalcalardan biriydi sadece.

Şiddetli bir şekilde; “No, thank you!” demedi, ama seçenek olup olmadığını sormadan da geçmedi.

Acaba ise, dumana, et kokusuna, et kokusunun üstüne-başına sinmesine tahammülü olabilir miydi ocak başı(4) gibi bir perişanlığı yaşamak ister gibi? Kısaca tahammülsüzdü, parantez açmasına, “Şey!” diyerek sözü uzatmasına gerek kalmaksızın.

Bugünün tek çaresi; mahalleden ağabeyim olan Selçuk’un yöneticisi olduğu otelin müzik katkılı, havuzlu, roof denilen teras katıydı.

Teklif ettim, kabullendi, Selçuk Ağabey de “He!” dedi.

Gittik, masaya kurulduk ve felâketim başladı. Mezelerin tümünün ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Lisan konusunda Fransız olan Selçuk Türkçe anlatıyor, ben de aklımın erdiğince, hatırımda kalmayan, olmayan İngilizce kelimeleri “Falan-fıstık(4)” diye geçiştirerek tercüme etmeye çalışıyordum. Belirli bir noktadan sonra anlatımlarım “Falan-fıstık” heyecanından “Etc. Etc.(26)” şekline dönüşmüştü!

Öyle ki bazılarının Türkçesini anlayamıyordum ki, İngilizceye çevireyim. Doğal olarak “Falan-fıstık” sözünün anlamını, ne olduğunu bilmeyen Maeve, akıllı kadın olduğundan “Etc. Etc.” şeklinde söylenenleri menü listesinden Selçuk’a göstererek işaretlemişti.

Bunun anlamı; “Ahiret Sualleri(50)” şeklinde sözlü yoklama olacaktı (tahminen)! Resmen de söyledi zaten; “Sonra sen bana anlatacaksın, ben de öğreneceğim!” şeklinde.

Ve Maeve, sanki daha önceden de görmüş bilmiştim de, bu gece sanki daha güzeldi(51), çoktan çok daha da güzeldi ve ben ona bir şeyleri anlatmaya çalışırken gözlerimi ondan ayıramıyordum, o, benim felâketim olacaktı, kesin olarak inanmaya başlamıştım.

Birkaç kez pirzolanın kemiğini kesmek için başarılı olmaya gayret edip başarılı olamayışım gülmesine neden olmuş, başını her kaldırışında ona bakıyor olmamı gördüğünde eliyle yüzüne bir daire ya da “O” harfi çizip soran bakışlarını gözlerime dikmişti.

Bunun anlamı herhalde ya; “Niye bakıyorsun öyle aval aval(1)?” veya “Karşında komiklik yapan biri mi var?” gibi bir soru, ya da garipseyeceğim daha mantıklı bir soru, ya da komiklik kelimesi yerine başka saçma-sapan(4) kelime, kelime dizileri de olabilirdi!

Musiki durmuş, salonda sadece kaşık, çatal, bıçak sesleri ve kıkırtılar yer almıştı.

“Devamlı yüzüme bakış, kemiklerle mücadele ve başarısızlık vs. vs. ve beceriksiz sessizlik… Karşımdaki sen misin? Sensin, şüphem yok, ama tereddüdüm var…”

“Ne gibi demeye çekiniyorum, yanlış bir sözle sendeki kredimi yok etmekten korkuyorum…”

“Ne yani? Ben döver miyim seni, Türkçe kötü söz mü söylerim, ısırır, tırmalar, yamyam gibi yer miyim seni yoksa?”

“Şu anda hakkım olmayan sözleri söylememi bekleme benden. Elimdeki tek imkân olan on gün gezdireyim seni, seninle geçecek günleri yaşadığım inancını taşıyayım tüm varlığımda. İçimdekileri, yaşama ait düşüncelerimi söyleyemesem bile, yazarım sana, gitmeden önce elinde olur tüm içim ve beklerim!”

“Yazma! Bekleme de ve söyle, hemen, şimdi!”

“Kızmayacaksan! Alıp başını ayrılıp gitmeyeceksen! Seninle paylaşıp yaşamayı düşündüğüm bu on günde beni terk etmek geçmeyecek aklından, sana inanayım mı, güveneyim mi?”

“Bana bak Ertekin! İlk hareketin dikkatimi çekmese sana vakit ayırmayı düşünüp seni aramazdım. Sen de bana karşı aynı yakınlığı hissetmesen bana cevap vermezdin. Haydi, cesaret et, söyle adımı, atmaya gayret et şu adımı, söyle içinden geçeni…”

“Çok güzelsin Maeve! Seni, sesini ilk duyduğumda etkilendim, görmeden. Kahramanlık içgüdüsüyle, seni kazanmak için değil seni korumak için o adamla karşılaşmaya cesaret ettim…

Ve sonra seni gördüm, farklı duygular içinde kaldım, hakkım olmadığını bile bile. Ama sen beni görmedin, hiç şansım yoktu ve sen beni aradın! İçim içime sığmadı(1)!”

“Biliyorum. İlginç bir öykü... Peki, sonuç?”

“Seni seviyorum, ifade edemeyeceğim Tanrımın bana bağışladığı bir birikimle. Sen benim için Tanrımın belki öncemde içime yerleştirip sonra önüme çıkarttığı bir mucize, bir kadersin. Ama bunun sonucu olmayacak bir aşk olduğunun da farkında ve bilincindeyim!”

“Neden sonucu olmazmış? Ya Tanrı aynı birikimi karşındakinin kalbine de aynı şekilde yerleştirmişse, ya karşılığı varsa. ‘Otobüsteki tacizden sonra, 24 saat içine sıkışan güzel bir yaşamdan bahsetmiyorum, dediğin gibi Tanrı birbirimizi, birbirimizin gönlünde saklayarak yaratmış olamaz mı? Ben de seni seviyorum. Bir anda, seni görür görmez yaşamaya başladığım bir duygu değil bu, seninle karşılaşır karşılaşmaz Tanrının bir nimeti olarak fark ettiğim bir duygu bu…”

“Seni seviyorum. Beni sevmen için zorlamıyorum seni. Sana sevgim ülkemde geçireceğin son on günde bilmen gereken tek gerçek olarak yer alsın gönlünde. Sen, yemin ederim ki yaşamımdaki ilk, tek ve son olarak kalacaksın, ömrümün sonuna kadar. Eğer ki, sana baktığım bu gözlerle bir başkasına bakarsam bu gözler kör olsun. Tanrı adına yemin ederim ki…”

“Tek bir Tanrı var Ertekin, o ikimizin de Tanrısı. Sen elçisine Muhammed diyorsun, ben İsa…

O halde ben de Tanrımıza yemin ediyorum ki; bu gözler, bu dudaklar, sözler ve ben senden başka kimsenin olmayacağım.”

“Haydi, kalkalım artık! Ben yarından itibaren yıllık iznimi alacağım ve hep telefonunu, seni bekleyeceğim. Sensiz bir dakikayı bile boşa geçirmemek amacım olacak.”

“Her boş anımda sana Türkçe ‘Merhaba!’ diyeceğim ve Türkçe öğreneceğim!”

Selçuk Ağabey hesabı gizlice kendisi aldı! Çıktık, arabaya bindik.

“Zamanımız boşa geçmesin, sana hemen Türkçe öğretmeye başlayayım mı?”

“Okey!”

“Seni…”

“Seni…”

“Sevi…”

“Sevi…”

“Yorum!”

“Yorum!”

“Beraberce lütfen; ‘Seni seviyorum!”

“Seni seviyorum! Ne demek?”

“I love you! Je t’aime! Ich liebe dich!(26)

“Türkçe güzel; seni seviyorum!”

“Ben de seni seviyorum!” desem uzun uzun tercüme etmeye çalışmam gerekecekti! Dolaysıyla ben de İngilizce kısaca; “Seni seviyorum!” dedim.

Yola çıktığımızda ağzından devamlı olarak aynı cümle çıkıyordu; “Seni seviyorum...” Ben de onun gibi, şarkı modunda ona iştirak ediyordum;

“Will you always love me, tell me what you will? (26)

Bir adım daha ileri gitmenin sakıncası olur muydu? İkaz ışıklarını yakarak bir lâmba direğinin altında durdum;

“Öp beni!”

“Öp?”

“Beni!”

“Beni!”

“Tekrarla lütfen; öp beni!”

“Öp beni!”

“Ne demek?”

“Kiss me?”

İkinci kez tekrarlatmadı. Usulca dokundu dudaklarıma ve geri çekilirken sesini duyan olacakmış gibi, sessizce;

“Seni seviyorum! Öp beni!” deyince sözü tekrarlamasına gerek görmedim, Türkçemize yakışan deyim; “Ya olacak, ya da olacaktı!” ve tüm bunlar 24 saat içine sığacak kadar uzundu!

Çamlar arasından süzülürken mehtap(52), yıldızların altında ibadet(53) gibi bir şeydi şu ana kadar yaşadıklarımız, ikimize göre de.

Sayılı günler çabuk geçermiş. Uygulama ile doyamadım ve öğrendim, yoksa “Öğrendik!” demem mi daha uygun bir söz dizisi olurdu?

Doktora çalışması yaptığı üniversiteyi, fakülteyi ve kendine her türlü yardımı esirgemeyen kurumu gösterdi, bildiğim yerlerdi, yönetici ve Eğitim Görevlisi olan arkadaşlarıyla tanıştırdı. Birkaç klâsöre düzenli olarak yerleştirdiği çoğu müsvedde halinde görünen notlarını gösterdi.

Evet, meslektaştık, ama konularımız ayrıydı ve onun titizlikle çalıştığı konu hakkında zerrece(3) bilgim yoktu. Aslında belki çok insan tarafından önemsenmeyecek bir konu gibi görünüyordu çalışması. Benim bu şekildeki yanlış bir gözlemim; hem beklenen sonucun elde edilmemesi, hem de bir meslektaşıma, yabancı bir bayana karşı ayıp ötesinde düpedüz terbiyesizlik olurdu.

Doktora konusu; “Kafes tavukçuluğunda hangi yem karışımıyla tavuklardan sarısı daha koyu, daha belirgin yumurta elde edileceği” idi. Doğrusu konu ilgimi ilgi ötesinde çok çekmiş olmasına rağmen, onunla geçireceğim zamanda kısıtlama olmaması için notlarına göz gezdirmeyi “Ev Ödevi(!) olarak” kabul etmiştim.

Bu alanda çalışan meslek arkadaşlarıyla beni tanıştırırken İngilizce; “Benim erkek arkadaşım Ertekin” şeklinde tanıştırması neşem, sevincimdi. Sanırım karşımdaki herkes benim gibi düşünüyor olsa gerekti! Nasıl bir arkadaşlık ve ulaşılacak nasıl bir sonuç?

Benim ona benim işyerimi gösterip konumu anlatmam hiç de önemli değildi.

On günün sona ermesine daha zaman vardı…

Bazı öneriler, tarifler, yerler öğrenip telefonla yer ayırtıp, “Yabancı bir misafirle geleceğimi, yakın ilginin eksik edilmemesini” rica edip muhtelif Türk lezzetleri, kebapları, tatlıların çoğu ile tanıştırdım Maeve’i, uzak-yakın mesafe kaygısı yaşatmaksızın şehri gezdirirken.

Belki enteresan gelmiş olabilir, ona anlayabileceği bir şekilde evimi göstermek istedim. Aslında bana ait olup da, görevli geldiğinde anahtarı olduğu için çat kapı kullanan(1) bekâr ablamın, aynı nedenle gelen ağabeyim ve yengemin ve de yaşamdaki üniversite arkadaşlarımdan şimdi askerlik görevini aynı şehirde yapan yakınım da olanın kullandığı bir evdi evim, mahallede, sokakta herkesin bilip, görüp tanıdığı.

Kısaca; evim yolgeçen hanı(4) gibiydi. Bazen günü birlik gelip dönerlerdi, masa üstüne bırakılmış ufak notların bırakılmış olmasından anlardım, acele-fecele(4), acil işler için gelip-döndüklerini. Bazen günlerce kalırlar görüşürdük.

Ve buzdolabım neşelenirdi, (asker arkadaşım hariç) hangisi gelirse gelsin, evim mis kokardı, yapılan temizlikle.

Ağabeyimin, ablamın ayrı çarşaf, pikeleri, portatif yatakları vardı. Asker arkadaşım kanepeye kıvrılırdı eğer kalırsa, yazı-kışı, geceyi-gündüzü umursamaksızın, sıcağı-soğuğu bilmeden.

Anlam veremedi ona anahtarı uzatıp; “Git, gir, gör evimi!” dediğimde. Açıklamam gerekti.

“Çevremde meraklılar, dedikoducular, şüpheciler, ar, namus edebiyatı yapanların olduğunu söyledim!” ama o kadar kelimeyi nasıl yan yana getirebildiğime hayret ederek. Oysa kısaca; “Şerefsizler” desem hem Maeve anlamakta sıkıntı çekmezdi, hem de ben kan-ter içinde kalmazdım(1)!

Kulağımı tersten göstermek(1) gibi davranışıma rağmen, demek istediğimi anlamış ve hatta;

“Sen yanımda değilsen, evini neden ziyaret edeyim ki?”

“İnceldiği yerden kopsun(54)!” diye düşünerek, bana göre; nasıl olacağını bilemememe, hayal olarak bile beynime sığdıramama rağmen “Eşim olmayı hak eden!” birine evimi neden göstermeyeydim ki? Karşılıklı ısrarcı olmaktan vaz geçip beraberce girdik evime ve kapıyı kapatır kapatmaz ödülümü aldım;

“Seni seviyorum! Öp beni!”

“Şurası baş başa kaldığımız yer(55), şurası seni öpüp kucakladığım yer, şuraya resmini bıraktığın, şurası mendil bırakıp da, hurafe(56) de olsa ‘Ayrılık getirir!’ diye kabul etmediğim yer, şuralar senden sonra yalnızlığımı, sensizliğimi üleşeceğim yerler…” dedim, bir şarkı ezgisiyle, nasıl söyleyebildiğime hayret ederek, kim bilir kaçıncı kez.

 Mendili kabullendim gene de, karşıma çıkan ilk kuyumcudan, “M” harfli bir kolye alıp kutusuyla ve mendille birlikte hediye ettim ona, üstelik kelime oyunu yapma hakkımı kullanarak. “Maeve ‘M’ harfini 90 derece çevirirsen bak o zaman da ben oluyorum; ‘E’ harfi gibi…”

Duygu sömürüsü(57) yapmak ne zamandan beri biz hanzoların hakkı idi ki;

“Artık aklına gelmemi istersen, kolyeye bakıp beni hatırlarsın!”

Pişmanlığımı örtmem mümkün değildi, hüzünlenmişti;

“Seni, ömrümün son anına kadar unutmayacağımı bile bile bana eziyet etmekten zevk aldığına inanamayacağım bir sadist olamazsın sen!”

Uzandım, izin vermedi kucaklamama, öpmeme. Küsmüştü. Hak etmiştim.

Sanatkâr; “Ayrılık zamansız gelir(58)!” demesine rağmen, nasılını fark edemediğim/iz bir şekilde zamanında gelmişti.

“Çalışman, bitmemiştir, kal!”

Küskündü, hınç almak(1) ister gibiydi, nedensiz duygu sömürüsü yapmamın izlerini taşır gibi konuştu lobide otururken;

“Devletimin bana ayırdığı süre ve nakit bu kadar, gitmeliyim, ama nasıl, bilemiyorum. Gönlüm, beynim burada kalacak, bedenim ülkemde olsa bile…”

Öpmedi, kucaklamadı, koklamadı. Ben de otelde kaldım, ayrı bir odada, “Sabah olmasın!” dileğiyle, sırf ona yakın olmak, bir bakıma edepsizliğimin yarattığı kinini yok etmek ister gibi, atalarımıza hak verircesine. Dilin kemiği yoktu, iki kulağa karşı, tek dil vardı, boğaz üç bölümdü. “İki işit, üç yutkun, bir söyle anlamında!” Patavatsızlık(3), yayından boşalan bir ok gibi geriye çevrilmesi mümkün olmayacak bir davranıştı, küsmüştü ve ben hak etmiştim.

Havaalanına giderken mahzundu, mahzunduk, son kez kucakladı, öpmeden, öpmeyi unutmuş gibi, öpmesinin hüsnü kuruntum gibi gözükse de ayrılığını zorlaştıracağına inanır gibi;

“Gitme!”

“Sen gel!”

İmkânsızlığı tartışmaya gerek yoktu. Bankların arkasında kaybolmadan önce elini kaldırdı, bu “Son” anlamında gibiydi benim için.

Saatime, kalkan tüm uçaklara baktım, sıra sıra ve ben dönmeliydim, avuçlarımdaki, dudaklarımdaki, bedenimdeki sıcaklığı temelli unutarak, bir rüya gibi…

Bir el dokundu omuzuma, kalbim duracak sandım, döndüm, gitmemişti, valizi almış başını uçağın bagajında memleketine giderken, o elindeki çantayla gelmişti yanıma;

“Beni evine götür!” dedi, alacaklıymış gibi sıkı sıkı sarılırken, çevredeki kimselere önem vermeksizin doymayacakmış gibi öperken.

Kurtulmam zor olmadı çeşitli düşüncelerle arabayı çalıştırıp evime ulaştığımda, dünya umurumda değildi.

“Bu fedakârlığını kabullenemem. Bilgisayar orada, aç; ‘Uçağını kaçırdığını ve bilet bulur bulmaz geleceğini’ yaz! Seni bugünlere getiren ülkene benim için sırt çevirmeni asla kabullenemem, istemem. İşyerime gidip izin alacağım ve seninle geleceğim. Oluru, olmazı irdeleyelim(1), gidelim ve beraberce dönelim!”

Yazdı, burnunu çekerek, yanında olmamı isteyerek, affetmiş gibi, ikide bir sarılarak, öperek, “Sensizliğe tahammül edemem!” diyerek!

Akşam oldu pencerede(59)! Aç susuz değildik! Beklememiz gereken bir süreyi bekleyerek gerçekleştirecektik.

Yatağıma gitti uzandı, çantasında bir şey yoktu ki, hepsi İrlanda’ya doğru yoluna devam ediyordu. Ablamın geceliklerinden birini verdim, ablam ona göre biraz kilolu olsa da giyindi ve gönül yorgunluğu(1) öylesine belirgindi ki, belki de bir gece öncesinde hiç uyuyamamış olabilirdi.

Ben de yanına uzandım, uzandı, öptü, farkıma varmış gibi “Sensiz yaşayamam!” dedi, uykuda olup olmadığını bilmeksizin.

Gece sokak kapım açıldı, gelen ablammış, bildiğimden değil, ancak yatak odamın kapısında durduğunu hissettim sanki.

Sabah, masanın üzerinde bir kâğıt buldum, tek kelime; “Evlenin!” yazıyordu. Tercüme ettim, Maeve Türkçe bildiği kelimeler içine ekledi bu sözü de…

Zaman nasıl geçti, sevgiyle, heyecanla, badirelerle(3)?…

Geçen zamanın farkında olmadık. Hükümetler engel olmayı başaramadı sevgimizi. Diğer akla ne gelirse, örneğin din gibi…

İlk çocuğumuz, yani kızımız Türkiye’mde, Türk olarak doğacak ve adı; “Aşkım” olacak, “Aşkımız” anlamında…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Şerefsiz; Onursuz. Erdemsiz, yüreklilik olmaksızın ve yeteneksizlikle kötü edinilmiş ün.

Doğrusu; Öyküdeki İngilizce olarak Ertekin’in söylediğini belirttiğim cümleleri o kadar iyi, akıcı ve yeterli İngilizcem olmadığına inancım nedeniyle Türkçe oluşturduğuma inanılması arzum.

Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Cameo Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.

Bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.

Bu öyküdeki Maeve; gerçekten İrlandalı arkadaşımdı. Man Adası sonraları siyasi, aktüel bir ada olarak literatürümüzde yer almış olsa da üniversitedeki bir arkadaşımın penfriend olarak yazıştığı kızın yaşadığı ada idi. Ertekin; İsmimin baş kısmı ile soyadımın sonundan türettiğim bir isim ve 14 Mayıs, Efendibabamın (Anne dedemin) ölüm tarihidir.

(1) Abandone Olmak; Boksta boksörün rakibinin üstünlüğü karşısında dövüşemeyecek duruma düşmesi durumu ve kendi isteği ya da antrenörünün müdahalesi ile müsabakayı bırakması (Havlu atılması).

Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.

Ahenkle Yaşamak; Uyumlu, anlaşmalı bir yaşam şeklinde olmak. Etrafındakilerle ve egosuyla iyi geçinmek.

Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.

Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Aval Aval Bakmak; Aptalca, aptal aptal bakmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Baş Edememek; Gücü yetmemek. Başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek. Güç gerektirecek bir durumda güç yetirecek durumda olamamak.

Burnuna Hizalanmak; Burnuna doğru hizalamak eylemine konu olmak (Hiza; Doğru çizgi üzerinde bulunma durumu, düzgün sıra. Birçok kişi düz çizgi durumunda olmak, düzgün sıra oluşturmak).

Çat Kapı Kullanmak; Aniden, beklenmedik bir anda gelinen, misafir olarak kullanılan yer.

Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.

Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.

Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.

Düşünceyi Pekiştirmek; Düşünceyi sağlamlaştırmak, kavileştirmek.

Enkaz Gibi Toparlamak; Gücü, kuvveti, takati tükenmiş birini yerden kaldırım, üstünü başını silmek, yardımcı olmak (Enkaz; Döküntü, yıkıntı).

Formundan Bir Şey Yitirmemiş Olmak; Özellikle yaşı dolaysıyla eski durumunu, güç, kuvvet, tecrübe, yetenek ve yetilerini aynen ve hâlâ muhafaza ediyor olmak.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…

Gönül Gözüyle Bakmak; Bir çift gözün görebileceğinin çok ötesini görmek, sevgi dolu olmak, maneviyatı yüksek olmak.

Gözlerinde Çipil Çipil İhtiras Kaynamak; Küçük ve birbirine yakın gözlerin ısrarcı, teklif edici, cinsel içerikli arzulayıcı bakışlarının tasviri.

Haşat Etmek; Bozmak, işe yaramaz hale getirmek.

Havlu Atmak; Bir işte, bir olayda yenildiğini, karşılık veremez durumda olduğunu kabullenmek. Boksta sporcunun fazla hırpalanmaması için yenilgiyi kabul ettiğini bildirir şeklinde, boksörü çalıştıranın ringe havlu atması. Pes etmek.

Hınç (Hıncını) Almak, Hınçlanmak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin duymak, beslemek. Kin tutmak.

İçi İçine Sığmamak; Çok sevinerek coşkunluk göstermekten kendini alamamak. Aşırı ölçüde sevinmek.

İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak.

Kalıbının Adamı Olmamak; Görünüşünden beklenen işi yapacak bir kişi olmamak, görünüşünün umdurduğu gibi çıkmamak.

Kan Ter İçinde Kalmak; Çok çalışmak vb. den çok terli, yorgun ve perişan bir durumda sırılsıklam ter içinde olmak.

Kaşınmak; Öyküdeki anlamı; “Kötü bir karşılık gerektiren davranışlarda bulunmak”  Kendi kendini kaşımak, kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak.

Kefaret Ödemek; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günah, söz verilip de sözden dönülmüşse Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

Kenardan Köşeden Öğrenmeye Çalışmak; Hiçbir destekleyici unsur ve bilgi olmaksızın, kendi kendine, duyum ya da uyduruşlarla, bildiğini zannettiği kimselerden aldığı yalan yanlış bilgilerle bir kısım sözleri söylemek, hatta inanmak ve inandırmaya çalışmak.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.

Kıyamet Kopmak; Gürültülü karışıklık, gürültü, patırtı yapmak, bağırmak, çağırmak, ağlamak, sızlamak, tepinmek.

Kulağı Ters Taraftan Göstermek; Kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak

Lügat Parçalamak (Paralamak); Süslü, sanatlı, ağdalı bir dil kullanarak konuşmak.

Mızmızlanmak; Her şeyde kusur bulmak, hiçbir şeyden memnun olmamak, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olmak.

Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

Paldır Küldür Öne Geçmek; Büyük ve düzensiz kaba gürültü çıkararak önlerde bir yerlere geçmek. Ansızın,  yol yordam ve yöntemlere uygun olmaksızın geçmek, yürümek.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk) Olmak; Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte “Pelesenk Olmak” şekliyle; konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcükler, söz dizisi anlamındadır.

Pişmiş Kelle Gibi Sırıtmak; Yersiz şekilde tüm dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir şekilde, anlamsız bir biçimde gülmek. Kuzu kellesi pişirilip, fırınlandıktan sonra aldığı şekilden (gözlerin pörtlemesi, ağzın açık kalması, dişlerin görülmesi gibi) esinlenerek düzenlenmiş Türkçe bir terim.

Sap Gibi Dikilmek (Dikili Kalmak) Sap Gibi Ortada Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.

Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.

Sözlerle Boğmak; Lâfa Boğmak. Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, kaba gürültüye getirip uzatmak.

Şakakları Zonklamak; Şakakların nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması, sancıması, belli belirsiz hareketi.

Vakıf Olmak; Öğrenmek, bilmek, anlamak.

Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Zırha Sarılmak; Karşısındakinden çekinerek, gizlenmeye, yalan söylemeye, savunmaya çalışmak.

(2) 90-60-90 Ölçüleri; Bu ölçüleri herkes bilir. Elbette ki vücut ölçüleri. Ama bir de 200-70-60 var. Unutmayın bu da tabut ölçüleri.  Sunay AKIN (Aklımda kalınca ekleyeyim istedim).

(3) Aparkat; Boksta bükük kolla aşağıdan yukarıya doğru atılan yumruk çeşidi.

Arena; Eski çağlarda gladyatörlerin  (gladyatör savaşçılarının) dövüştüğü, daha sonraları, güreş, boğa güreşi, yarış, oyun gibi türlü gösterilerin yapıldığı şimdilerde ülkemde Atatürk isminin geçtiği tüm spor salonlarına Atatürk’ü unutturmak gayesiyle konulan isim. (Siyasal çekişmelerin, ayak oyunlarının döndüğü yer).

Babacanca; Babacan gibi. Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek tipinde.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

Çöpçatanlık; Evlenme arzusunda olup da birbirine açılamayan, niyetlerini belli edemeyen kadın ile erkeğin arasını bulma, evlenmelerine aracılık etme.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.  (Yöresel olarak) Yabancı, el.

GBT; Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.

Gladyatör (Savaşçısı); Eski Roma’da profesyonel savaşçılara verilen ad. Yaşanan dünyamızda birbiriyle kıyasıya mücadele anlamında kullanılan, birinden birinin mutlaka kazanması ile sonuçlanan olay.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kepaze; Çok kötü nitelikli, gülünç, değersiz.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.

Morcivert; Sinirlenince, mahcup olunma, morlukla, lâcivert arası bir görünümde olmak (Türkçemizde böyle uydurulmuş bir kelime yoktur, belki argo olabilir).

Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, Astronomluk.

Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.

Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. Eskiden KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa yandaşın arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!

Zerrece; Hiç, asla, zerre kadar. Altın renginde olan, sarı, parlak.

Zıpır (Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.

(4) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Acele Fecele; Alelacele. Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Aptalca Düşünce;  Miskince. Uyuşukça, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça, düşüncesizce düşünce. Sağduyusu anlama ve sezme gücü aptala yakın düşünce.

Bakar Kör; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı.

Bilgi (Akıl) Fukarası; Bilgi (ve akıl) konusunda zafiyetleri, kusurları, cahilliği olan, konu hakkında bilgisini kullanamayan veya kullanıp da ahkâm kesen.

Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.

Cesur Yürek; Cesaretle, korkmaksızın, eğilmeksizin, yasalara ve örflere uygun yaşamı devam ettiren.

Çat Pat İngilizce; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük bir şekilde İngilizce lisanına vakıf olmak.

Falan Fıstık; Falan filân, vb. vs. anlamlarında, konuşurken sözün akla gelmediği zamanlarda kullanılan deyim.

Gayri Mühim; Türkçemizde böyle bir deyim yok. “Önemsiz, ehemmiyetsiz, lüzumsuz, lâzım değil, gereksiz” anlamında uydurduğum bir kelime.

Gecikmiş Ergenlik Huyu; Aslı; Gecikmiş Ergenlik fizyolojik bir olgu. Ancak öyküde saygısızlık ve özür dilememek için kişinin gizli-saklı diyebileceğimiz bir şekilde saklanma isteği.(Türkçemizde veya Tıp Dilinde böyle bir söz dizisi sanırım ki yoktur).

Gönül Yorgunluğu; Depresyon. Kronik beyin yorgunluğu. Bir şeyler yapmama, bitkinlik hali.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Hüzün Gözyaşları; Yitirilen herhangi bir şey için üzülen bir insanın belli olacak şekilde ağlayışının tasviri.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır. Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.

Kaçamak Bakışlar; Bir şeye belli etmeden, gizlenerek, belli etmemeye çalışarak gizlice gözetleme, bakma.  Ara sıra yapılan ve başkalarınca hoş görülmeyen bakış, durum.

Ocak Başı; Ocağın başında genelde et türünden ızgara türünde yiyeceklerin, yemeklerin yenildiği yer.

Ortaya Karışık; Genelde lokanta ve gece kulüplerinde menüdeki listede olan et, salata, meze türünün karışık bir şekilde istenmesi. Öyküde; boksta kullanılan hamlelerin artarda sıralanması tarif edilmek istenmiştir.

Saçma-Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Şipşak Beklenti; Çabuk, çabucak, Hazırlık gerektirmeyecek şekilde olmasını bekleme.

Uçuk Bedel; Deli, dolu. Değerinden fazla. Uygulamada haddi hesabı olmamakla birlikte, değerlendirme konusunda yanlış bir maliyet 

Uzun Menzilli Adım; Ulaşılmak istenen oldukça zor bir emel için kişinin sarf etmesi gereken emek, amaç anlatılmak istenmiştir.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

Yol Geçen Hanı; Girip çıkanı, geleni gideni çok ve belirsiz olan yer.

(5) … Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi / Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü sürmeli… / Şeytan diyor ki, sarmalı yüz kerre öpmeli… Yahya Kemal BEYATLI’nın  “ENDÜLÜS’TE RAKS” şirinden bir bölüp olup Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında bestelenmiştir.

(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(7) Solum süründürür, sağım öldürür; Eski boksörlerden Muhammet Ali CLAY’e ait söz.

(8) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(9) Kahraman Şövalye; Aslı; derebeylik zamanından kalma soyluluk sanı, atlı savaşçı olmakla birlikte bugününe ulaşılan zamanımızda zamanenin atılımları, centilmenliği, bir bakıma jest ve kur niteliğinde yaptığı gösterişi, sahiplenmeye ilişkin eylemleri.

(10) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(11) Kur’an, Hucurat Suresi. 11. Ayeti; Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

(12) Sülük; Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar. Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı.

(13) Fransız Kalma Hakkını Kullanmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamlarını kapsayan baştan savıcı bir deyim. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmak şeklinde bir deyim.

(14) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE.

(15) Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.

(16) Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.

(17) Gıybet Etmek (Yapmak); Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Hucurat Suresinin 12. Ayeti; “Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” Gıybet, Acizlerin işidir. Hazreti ALİ

(18) İtirazı Kayıt; “İhtirazı Kayıt” denmesi gerekti. “Çekince kaydı” anlamında genelde hukuk terimi olarak kullanılmaktadır. Öyküde “reddetmek” anlamında kullanılmıştır.

(19) Her “İmdat!” diyenin koruyucusu olmak; Yardıma ihtiyacı olanlara, kavga edenleri ayırmaya, herhangi bir tehlikeyi sezdiğinde tehlikeye karışana müdahale etme. (Ancak; argo da olsa; “Her hıyarım var diyene, bir avuç tuzla koşma!” deyişini de söylemem gerek!)

(20) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(21) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

(22) İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.

(23) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(24) Bana; “Bir varmış!” de, Bir varmış, bir yokmuş!” deme! İçime dokunuyor. Can YÜCEL

(25) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE

Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ

(26) I love you! (İngilizce) Je t’aime! (Fransızca) Ich liebe dich! (Almanca); “Seni Seviyorum!”

Will you always love me! Los Bravos ekibinin en güzel eserlerinden biridir.

Etc. Etc (İngilizce); Ve Benzeri Gibi. Vb. Vs.

PC (Personel Computer); Kişisel Bilgisayar. Şahsi kullanım için tasarlanmış (Masaüstü, dizüstü, tablet) uzmanlık ve operatör yardımı gerekmeyen bilgisayarlar.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

(27) Adını dağlara yazdım yâr… “Kış Masalı” olarak ünlenen “Gözyaşım kederden miydi?” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği Aşkefza Makamında olup Bestesi; Âdem GÜMÜŞPALA’ya Bestesi; İsmail ÇELİKER’e aittir.

(28) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.

(29) Gün ola devran döne (Gün olur devran döner, Gün ola, harman döne); Bir kişinin bir konudaki fikrinin gelecekte değişebileceğini, bambaşka şeyler düşünebileceğini; bir kişinin durumunun ya da başka birisinin durumunun ileride çok farklı olabileceğini anlatan, insanın sübjektif düşünen ve zaman içinde değişebilen bir varlık olduğunu gösteren özlü söz.  Bir şeyden söz ederken; “ileride onun da zamanı gelir!” anlamında.

(30) İslâm’da Kadın-Erkek Eşitsizliği; İslâm Hukuku (Fıkıh); “Zina, içki ve hırsızlık gibi ceza gerektiren suçlarda ve kısasa kısas gibi suçlarda kadını muaf tutmuş, onun şahitliğini kabul etmemiştir… Aynı hukuka göre; Alışveriş, ticaret, nikâh, talâk gibi davalarda ise iki erkek yoksa bir erkekle iki kadının şahitliği şart koşulmuştur. Kur’an, Nisa Suresi, 11. Ayet; “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda erkeklerin paylarının, kızların iki katı olmasını emretmektedir…” Kur’an; Bakara Suresi, 282. Ayet Meali, “Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek unuttuğunda, şaşırdığında diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir…” Kur’an; Nisa Suresi, 34. Ayet Meali; Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler. O sebeple ki erkekleri, kadınlardan üstün kılmıştır…”

(31) 17 Şubat 1926 Medeni Kanun’un Kabul Edilmesi. Atatürk'ümün ülkesinden esirgemediği devrimlerden biri.

(32) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.

(33) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(34) Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Hulki SANER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir. Ernosto CHE GUEVERA

(35) Başlangıcın Aydınlığı; Süzgeçten geçirilmiş gibi; “Her yeni günün, yeni bir başlangıç, yeni bir sabah, yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir kurtuluş, yeni bir bereket olduğunun” “Her karanlık, siyah, umutsuz gecelerin ardından aydınlığın karanlıklara egemen olduğunun resmi” olduğunun izahı.

(36) Bu Sabah Hava Berrak; Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Bu sabah hava berrak, / Bu sabah her şey billurdan gibi / Gök masmavi bu sabah / Güzel şeyler düşünelim diye…”

(37) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(38) Gerçekleşmesi Mümkün Olmayan Rüyalar; Rüya; Düş demek. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir durum. Uykunun genel karakteristiklerinden biri olup görülenlerin gerçekleşmesi mümkün değildir. Ancak bu konuda yapılan araştırmalar verimli gerçeklere ulaşmamış olsa da, iddiam şu ki; gündüz ya da gece boyu yaşadıklarıma rüyalarım (belki de oluşturduğum hayallerim) öykülerimin gerçekleşmesine sebep olmaktadır. Örneğin yaşamımda kullanmadığım, sözler, kelimeler ve hatta cümleler bana empoze edilmektedir ki bilemediğim bu sözleri italik harflerle bile şekillendirdiğimde; “Acaba (ç)alıntıyor muyum?” şeklinde tereddüt yaşıyorum. Çünkü arıyorum, bulamıyorum

(39) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean Jack ROUSSEAU

Bazen bir bakış, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz.   William Tecumsah SHERMAN

Bir bakış baktın, canımı (kalbimi) yaktın… şeklinde dile getirilen Türk Sanat Müziği eserinin aslı  “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın / Aşkın kemendi…” diye ünlenmiş eserin Güfte ve Bestesi; Cevat ULTANIR’a ait olup, eser; Rast Makamındadır.  (Bu beste de; “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” olarak da bir bölüm bulunmaktadır.)

İlk Aşk; İlk aşk diye bir şey yoktur, insanın yaşamında yaşayabileceği tek aşk vardır, insana her bakımdan egemen olan. İlk aşk sözünü; masumane bir bakışla, küçük yaşlarda, hiçbir art düşünce olmaksızın platonik denilecek bir seviyede hoşlanma, sevme, ilgilenme olarak tercüme etmek mümkündür.

Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Dünyanın üstüne çıkabilen bir bakış onu anlayan tek bakıştır. Robert WAGNER

(40) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU

(41) Mazhar Osman; Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, nöroloji, psikoloji, akıl hastalıkları, ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olup, Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Türk hekimi. Görevli olduğu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bir süre Başhekimi olması nedeniyle “Mazhar Osman Hastanesi” olarak anılmıştır. Türkiye’de akıl ve sinir hastalıklarının çağdaş yöntemlerle tedavisine öncülük etmiş, bu nedenle bu hastalığı gösterenlere “Mazhar Osmanlık” deyimi kullanılmıştır. Maalesef bu değerli insanı 1951 yılında yitirdik.

(42) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

(43) Âdem-Havva Buluşması; Yazılanlara göre; Cennetten kovulduktan sonra Hazreti Âdem; Hindistan’a, Hazreti Havva ise Cidde’ye inmiş, yıllar sonra Arafat’ta buluşmuşlar. Ahiretteki Arasat Meydanı da bu düşünüşün ürünü.

(44) Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

(45) Sevgili, arayıp da bulduğun birisi değil. Hiç aklında yokken âşık olduğun kişidir. Can YÜCEL

Ne sahip olduğundur hayat, ne de umdukların bunca zaman. Yüreğin kadardır hayat! Seviliyorsan renkli, Seviyorsan siyah beyaz... Can YÜCEL

Her yürek sevebilseydi eğer ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten ‘Aşk’ bu kadar basit olmazdı! Can YÜCEL

Haykıracaksın ama isyan etmeyeceksin. Ağlayacaksın ama belli etmeyeceksin. Onsuz kalacaksın belki; ama asla vazgeçmeyeceksin…”  Can YÜCEL

(46) Gerçekte yapmayı istediğiniz şeyi yapmaya çalışmaktan vazgeçmeyin. Aşkın ve ilhamın olduğu yerde yanlış yola sapamazsınız. Ella FITZGERALD

(47) İlhamı ve hayatta kalma arzusunu, ancak acı çeken bir kalpte görebilirsin.  Aleatha ROMIG

(48) Sevgi bir duygudan ibaret değildir; bir sanattır. Sanatta olduğu gibi sevgide de ilham yetmez, emek vermeden olmaz. Paulo COELHO

(49) Tanrının Lütfu; Tanrının iyiliği, Tanrının hoşgörüsü, bağışlayıcılığı (Kur’an Maide Suresi, 54. Ayet; “İşte bu Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniş olandır. Hakkıyla bilendir).

(50) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

(51) Bu gece sen daha güzelsin; Ay ışığında saçların dalgalı denizler gibi… Ay ışığında gözlerin, parlayan yıldızlar gibi... Kayahan AÇAR şarkısı.

(52) Çamlar arasından süzülürken mehtap… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(53) Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında… Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ömer Bedrettin UŞAKLI’ya, Bestesi; Kaptanzade Ali Rızâ Beye aittir.

(54) İnceldiği Yerden Kopsun; Ya Herrü, Ya Merrü ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi denilebilecek bir deyimdir. İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.

Eğer inceldiği yerden kopmasına izin vermezsen gün gelir en sağlam yerinden kopar. Canın yanar canını yakar. Sunay AKIN

(55) Günlerdir içime çöktü ayrılık… diye başlayan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; Şurası göz göze geldiğimiz yer, / Şurası söyleşip güldüğümüz yer, / Şurası baş başa kaldığımız yer, / Buralara sık sık gelişim ondan” şeklinde olup Eserin Güftesi Yahya BENEKAY’a, Bestesi Sadettin ÖKTENAY’a aittir.

(56) Bir sevmek, bin defa ölmek demekmiş;  Rahmetli Barış AKARSU’ya ait “AYRILIK ZAMANSIZ GELİR” şarkısından bir bölüm.

(57) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(58) Akşam oldu penceremde, Yorgun rüzgâr esiyor geçiyor renkler suskun, Bir mahzun mor menekşe, Ağlıyor mu ne? Kayahan AÇAR