“Zaaflarını(1) biliyorum Serdar. Bana olan aşırı düşkünlüğünü de. Seninim, biliyorsun bunu. Senin olmaktan mutlu olduğumu da, ama bugün de, yine daha önce yaptığımız yanlışın tekrarını isteyeceksen, bu hem anlamsız, hem de bugünler için gereksiz olacak. Yine; ‘Seni seviyorum, beraber olalım!’ gibi sözlerin gayretiyle beni baştan çıkarmak için eve ders çalışmaya davet ediyorsan, cevabımın; ‘Hayır!’ olacağının bilincindesindir, sanıyorum. Yok, gerçekten ‘Derslerimize çalışmakta ileriye gidelim, mezuniyetimize doğru bir adım daha atalım!’ diyorsan, sana niye ‘Hayır!’ diyeyim ki?”
“Beni bu kadar iyi tanıdığın halde zihninde niye böylesine çok şüphe yer ediyor, anlamıyorum. Bizi Allah karşılaştırdı, biliyorsun, bir uzak kentten geldin buralara, benim olmak için. Bil ki; ben de sana ait olmanın hazzını yaşıyorum Serap. Eee?”
“Her şey bu kadar basit mi Serdar? Taşralılığımı(2) asla inkâr etmedim, etmiyorum da. Çevrem, özellikle annen bunu devamlı olarak yüzüme vursa da bundan erinmiyorum(3). İşte bak yine bir taşra sözü ettim, durup dururken, vazgeçemediğim. Taşralı olmaktan utanmıyorum demem gerekti, değil mi?”
“Durma böyle şeylerin üzerinde. Önemli olan ne? Biliyorsun bunu. Diğerlerine boş ver, aldırma!”
“Ama en yakının annen, hatta baban bile bana karşı hoşgörülü(4) davranmıyorlar. Yaptığım yanlışların doğrusunu göstermek yerine üstüne basa basa yanlışımı yüzüme vurup yalnız tenkit etmekle, hatta lütfen sözlerime gücenme, benimle alay etmekle yetiniyorlar.”
“Tabii ki anam, atam bildikleri bazı şeylerin, istedikleri gibi güzel olmasını isteyebilirler, bunların üstünde durma, dediğim gibi. Hem sonra biliyorsun, ileride biz bize olacağız yalnız, onlarla değil ki. Niye üzüyorsun kendini?”
“Bir kez daha gizli-kapaklı tekrarladığın evlenme teklifine candan teşekkür ederim, ama önce okulumuzu bitirelim, diyorum. Ondan sonra geleceğimize ait düşüncelerimizi yorumlayarak şekillendirme gayretinde oluruz. Şimdi tekrar ediyorum, acilen önemli derslerimizi çalışıp sınavlara hazırlıklı olmamız için söz veriyorsan, büyüklerinin tüm istihzalı(5) bakışlarına, beni kabulde direnişlerine rağmen size gelmeyi ve beraber ders çalışmayı kabul ediyorum.”
“Canımsın, karımsın Allah indinde, ama niye bu kadar tedirginsin(6) anlamıyorum, anlayamıyorum. Söz vermezsem, cevabın; “I-ıh!” mı olacak?”
“Vallahi doğru, ‘Hayır!’ ın diğer sesini şekillendirdin sen!”
“Peki Serap! Söz veriyorum, elimi bile dokundurmayacağım sana. Tamam mı? Ders çalışmaya, hem fazla gecikmeden, zamanı gücümüzün yettiğince iyi değerlendirmek için haydi bize, çabukça gidelim!”
İki genç, Üniversitenin kafeteryasında karşılıklı olarak oturmuş, ara sıra kitaplarından uzaklaşan ellerini birleştirerek önce gözleriyle, sonra dilleri ile konuşuyor, daha doğrusu konuşmaya çalışıyorlardı.
Genç kız yirmi iki, belki yirmi üç yaşlarında gözüküyordu. Esmer, kısa siyah saçlı, koyu kahve, belki de kara gözlü idi. Makyajsızdı. Giyimi-kuşamı ve elbiselerinden pek varlıklı olmadığı ve de kendi deyimi ile bir “Taşralı” olduğu söylenebilirdi.
Üniversitede okuyan, varlık bakımdan da yeterli değilse bir genç kız neleri, nasıl giyebilirse o şekilde giyinmişti. Sadece sağ elinin yüzük parmağında gösterişsiz, ama çok yeni olduğu fark edilebilen bir yüzük vardı. Oysa ne saçlarında bir toka, ne kulaklarında bir küpe, ne kollarında herhangi bir şey, ne de yakasında, çantasında başka bir aksesuar gözükmüyordu.
Genç adam, belki de delikanlı demek gerek, genç kıza göre fizik olarak daha genç görünmekle beraber, aynı yaşlarda gibiydi. Bu varsayım(7), karşıdan gören biri için doğal sayılabilir. Çünkü genç adam şehir şartlarında, genç kız ise köy şartlarında büyümüşlerdi.
Bir diğer deyişle genç kız leyleğin yuvadan attığı yavru(8) gibi, oğlan çocuk bekleyen bir ailenin beşinci, belki de altıncı kız çocuğu idi. Genç adam ise Nüfus Plânlaması örneği bir ana babanın tek çocuğu, tek erkek çocuk idi. Al-bebek-gül bebek büyütülmüş, her türlü olanak onun için seferber edilmişti.
Bilinen bir gerçek vardı ancak, ikisinin de birbiri için yaratılmış, birbiri için gerekli oldukları idi. Başlangıçta kendileri öyle söylemişlerdi, tanıştıklarında, daha sonra arkadaş olduklarında ve ilerleyen zamanda daha, daha sonra da bir güzel anda birbirinin olduklarında.
Bugün yine düşünceleri öyle idi, kim ne derse desin. Sevgi, Tanrı’nın insanlara en büyük lütfu idi. Onlar da onu paylaşmışlardı, paylaşıyorlardı. Mutluydular. Öyle hissediyorlardı. Mesuttular ve saadetleri devam edecekti, öyle inanıyorlardı.
El ele tutuşarak yürürlerken gönüllerinde geleceği yaşıyorlardı. Bir büyük düşünürün görüşleri şekilleniyordu gönüllerinde: “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”(9) gibi. Geçmiş geçmişti, gelecek gelecekti ve geleceğe hem çok vardı. Öyleyse şimdi yaşanan önemli idi. Yaşamayı hem de çok ve uzun yaşamayı istiyorlardı, beraberce, el ele yaşamayı seviyorlardı. Bu isteklerini kim engelleyebilirdi ki?
Yol hem otobüse kadar, hem otobüste, hem de otobüsten inip Serdar’ın evine gidinceye kadar hep el ele devam etmiş, eve ulaştıklarında çaldıkları zil cevapsız kalmıştı. Serdar’ın annesi; ya “Komşuculuk Ziyaretleri”nde, ya “Yardımlaşma Özentisi” tedavisinde ve yahut da bir başka olağan gösterinin şekillenmesinin gösterişinde idi, Serap’a göre.
Gerçektir ki, ne Serdar’ın annesi sevmişti onu, ne de o ısınabilmişti Serdar’ın annesine. İletişim bozukluğu mu, yoksa bir kaynana-gelin sıkıntısının erken başlangıcı mı idi bu, bilinmez. Aslında bilinir de, bilinmez.
Analar oğullarının dizlerinin dibinden ayrılmasını istemezler, elkızı oğullarını ellerinden alırlarmış gibi yorumlarlar(mış). Hele hele böyle el bebek-gül bebek, tek oğlan ise, tüm geleceklerinin garantisi olan.
Eve gelir-gelmez mont ve ceketlerini alelacele çıkartıp kanepenin üstüne attılar ulu-orta, düzensiz-tertipsiz. Zamanı en ekonomik şekilde kullanmak istercesine salondaki masaya tüm defter ve kitaplarını koydular. Sanki zamana karşı yarışıyordular. Bu anda, kaçamak gibi yorumlanacak karşılıklı candan bir öpüşmeyi bile kendilerine fazla görmüşlerdi. Belki de birbirine söz vermiş olduklarından olsa gerek.
Derslerine çalışırlarken zaman, hiçbir yoruma gerek göstermeyecek bir şekilde geçmişti. Kesintisiz ve karşılıklı olarak bilgilerini tazeleme çabaları onları oldukça yormuştu. İkisi de yaşlarının yanlış alışkanlıklarına sahip değillerdi, örneğin sigara içmek gibi.
“Bir çay demlesen?” dedi Serdar sorgularcasına.
“Hiç gerekli değil o kadar zamanı harcamak. Ben mutfağa meyve bakmaya gideyim. Sen de tabakları, çatal-bıçakları bir koşu getiriver, istersen. Bu şekilde zamanı daha tasarruflu ve yararlı harcarız. Ben meyveleri soyarken sen anlatırsın, diğer konuda meyvelerimizi yerken ben anlatırım ve birbirimizin eksiklerini tamamlarız, tamam mı?”
“Okey anacığım! Hemen! Emrin olur! Annadın mı?”
Bu deyişler stajını yaparken bir izlenimden arta kalmıştı Serdar’a. O da yeri gelince espri olsun diye diline hâkim olmaksızın döküvermişti, gönlünce ortalığa. Serap’ın gözlerinde mutlu bir gülümseme belirdi önce, sonra bu gülümseyiş yayıldı, gamzelerinin tümünü kaplayıp etkilercesine.
“İşte meyveler, iki portakal bizler gibi ve üç adet elma, ikisi kırmızı, biri sarı, gelecekte sahip olmayı dilediğimiz çocuklarımız gibi; iki kız-bir oğlan, ya da iki oğlan-bir kız gibi…”
“Ben de servisleri hazırladım. Vakit oldukça gecikti. Annem de gecikti. Babam da herhalde gece nöbetinde. Artık bu akşam yurda dönmezsin, “Yok” sayılırsan da beis yok(10). Annem telefon eder yurda, bu gece misafiri olduğun için dönmeyeceğini söyleyiverir, yerin her zaman hazır, biliyorsun. Gücümüzün yettiğince verimli bir şekilde çalışırız bu gece. Söz verdim, sana elleşmeyeceğim. Onun için rahat ol. Nasıl, senin gibi konuşabildim mi?”
“Sağ ol! Ve gönlümle söylüyorum. Allah senden razı olsun! İyi ki seni sevmişim.”
“O nasıl söz öyle? Ben seni sevdiğim için mutluyum. Haydi, fazla gecikme de masaya ulaşalım…” derken genç kadın meyve tepsisi ile masaya doğru ilerliyor, genç adam da elindeki meyve bıçağı ile masa yönünü işaretliyordu.
İşte tüm olanlar bu evrede gerçekleşti ve sonuçlandı onlara göre. Ağır ama önce mutluluk gibi, ama sonra acı dolu ikinci bir ses ünlendi, salonun duvarlarında;
“Ah!”
Serap’ın meyveleri getirdiği tepsi, dengesizleşmiş ve elinden düşüreceği endişesi ile ayağının kaymasına engel olamayan Serap, gelişini bekleyen Serdar’ın üstüne doğru, onun elindeki bıçağın tam kendi kalbini nişanlamışçasına düşmüştü.
Olay, bu kadarla da bitmemiş ve düşen Serap’ın vücudunun altında kalan Serdar’ın başı da tüm şiddetiyle taban betonuna çarpınca, iki gerçekdışı olayın bütünleşmesiyle iki gencecik beden boylu boyuna betona uzanıvermişlerdi…
Olaydan sonra yaşanan süre ne kadardı? Esasında bunun farkında olan tek bir varlık yoktu. Hele analar için, hele babalar için, hele okumasını bekledikleri kızları için ağıt düzenler için…
Tükenmişti yaşananlar, başka bir söz, başka bir deyiş anlatamazdı duygularını, yaşadığını sananlar için…
Hâkimin sesi, Mahkeme Koridorlarında mübaşirlerinin(11) sesi ile çınlıyordu…
“Anlatın Hanımefendi!…”
Yaşlı kadın anlatamıyordu, ya da anlatmıyordu. Kocası;
“İzin verir misiniz Hâkim Bey?”
“Peki, buyurun!”
“Esasında bıçakta karımın parmak izleri bulunmasına, karım ölen kızı pek sevmemesine, gelin olarak kabul etmemesine rağmen onun bu cinayeti işlediğinden emin değilim efendim. Oğlum Acil Serviste ve yoğun bakımdan çıkmadı hâlâ. Oğlum sağlığına kavuştuğu takdirde çok konunun aydınlığa kavuşacağını sanıyorum efendim...
Boğazını temizleme gayretini yaşadı yaşlı adam öksürür gibi ve devam etti;
“Bu nedenle olayın açıklığa kavuşması sağlanıncaya kadar davanın sonuçlanmamasını ve eşimin aydınlık sağlanıncaya kadar salıverilmesini talep ediyorum efendim. Ekonomik durumumuz, memur olmamız dolaysıyla kendimizi temsilen avukat tutmamızı mümkün kılmıyor. Bu nedenle davanın ertelenmesini bir kez daha arz ve talep ediyorum efendim.”
Hâkim, görmüş-geçirmiş, her şeyden önemlisi böylesine konuların hâkimi, yargının üst düzeyde bilgili bir görevlisi idi. Ayrıca açıklanamayan bilinmesi gerektiği halde belirlenememiş çok sorunun farkındaydı.
Dolaysıyla sonuç, konuyla ilgili görüntülerin doğallığında; “Peki!” anlamında şekillenmişti.
Ancak Allah, görmek için tek göz isteyene onu da vermiyordu bazen.
Başlangıçta mezara giden Serap’ın arkasından, Serdar da onu yalnız bırakmamış, düşüşün gerçekleştiği anda geçirdiği ağır beyin sarsıntısı, onu da, sevdiği ve “Canım, karım” dediği insanın yanına ulaştırıvermişti sessizce, tüm sorunları ve gereken çözümlerini bir sır gibi arkasında bırakarak.
Kara toprak, bir emanetin daha kendine sunulmasından mutlu gibiydi. Hiç ayrılmak istemeyen iki beden, ölümlerinin farklı zamanlarda şekillenişinden dolayı parseller arası boyutta ceset olarak ayrıydılar, ama ölümlerinde ruhları birleşmişti, el ele idiler…
Yaşlı adam tüm hayatını gözden geçirircesine yalnızlığını kendi evinde, kendisiyle paylaşıyordu. Olayın olduğu gün eve gelişinde, evlerinde aşırı bir yoğunlukla karşılaşmış, olayların şekillenişi şok etmişti onu.
Oğlu Acil Servise kaldırılmıştı. Karısı bir köşede oturmuş, daha doğrusu bir sandalye üstüne iğreti(12) dokunmuş bir şekilde bir görevlinin sorularına karşı suskunca, merakı başka yöne kaymışçasına yalnızca dalgın dalgın bakıyordu.
Görevli kişi, eve gelişinde aynı yaklaşımla bu kere onu soru yağmuruna tutmuştu. Hiçbirini hatırlamıyordu şimdi soruların, gerçek olan yaşadığı ve yaşayacağı yalnızlığı ve birbiri arkasına şekillenen olaylardı…
Cenazelerin arka arkaya kalkışları, ölen kızın ailesinin beddualarla yoğunlaşan sözleri ve harcanan bir ömrün arkasından bir mahzunluğu gönderiş, karısıydı o, suçlanan…
Olayın ya da olayların şekillenişi, yani gerçekle hiçbir ilişkisi yoktu yaşlı adamın. Görevli kişi, karısını, ölen kızın başında elinde bıçakla gördüklerini, cinayetlerin önce kızın oğlanı öldürmeğe çalışması, sonra karısının genç kızı öldürmesiyle şekillendiğini düşündüklerini söylemişti. O anda suçlunun karısı olduğunu sandıklarını, ancak karısının devamlı olarak sustuğunu eklemişti.
Dağılmış meyveleri, oğullarının sırtüstü yatıyor olmasını, kızın kalbine saplanan bıçağın sırtından çıkışını çözümleyemediklerini, karısının o bıçağı genç kızın vücudundan nasıl çıkardığına da hayret ettiklerini belirtmişti. Anlatılanlar bunlardı.
Karısı, bir ömrü paylaştığı karısı, o günden sonra hiç konuşmamıştı, hem hiç kimseyle, kendisiyle bile. Kendisinin yardım etmek amacıyla söylediği tüm sözleri donuk bakışlarıyla yanıtlamıştı.
Yaşlı adam bulmaca gibi yorumladığı olayda, yaşanan eksik ya da tamamlanmamış kareleri çözümleyemiyordu. Algıladığı tek şey, karı-koca olarak yaşadıkları otuz yıla yakın beraberliğin sonunda şu anda yaşamaya çalıştığı ve fakat anlayamadığı yalnızlığı idi.
Sonraları iyice yalnız kaldı yaşlı adam. “Veren alıcıdır da” denmesine rağmen karısı, bunalımını çözememiş ve yanında olanların bir gaflet(13) anını değerlendirerek, hapishanenin tuvaletinde, borulara bağladığı çarşafla kendini asarak hayatına son vermişti.
Yaşlı adam kendisine hayata bağlayan tüm yaşam sebeplerini kısa bir süre içinde, hem de anlayamadığı bir şekilde tüketivermişti.
Oğlu, karısı ve hatta oğlu istediği için gelini olmasına hazırlandığı genç kız terk etmişlerdi, kendisinin de tükenmesini beklercesine.
Sonra gün döndü. Yaşamak beyhude(14) idi. Yaşamak için ne içinde bir istek, ne de bir beklenti vardı yaşlı adam için artık.
Ömrü tükenmişti gerçekte, yaşayan sadece et-kemikten ibaret bedeni idi yalnızca, hem yaşama arzusu hiç olmayan. Plânladığını gerçekleştirmek, tahammülde zorlandığı acısına son vermek, sonuca kısa ve kesin bir zaman dilimi içinde ulaşmak için eline aldığı uzunca bir çamaşır ipini, dolaplarda bulduğu mumla sıvamağa çalışırken yalnızlığını da tüm boyutları ile özümsemek çabasında idi. Hazırlıkları bitmişti. Her şeyin bitmesi için sandalyeye çıktı, tavana bağladığı ipi boynuna geçirdi, sandalyenin yuvarlanışında bir tek kelime çıktı ağzından;
“Allah!”
Belki bu kelime ile isyanını da sonlamış oluyordu yaşlı adam. Çünkü son olan gerçeği, kimse bilmiyordu; Serap, Serdar ve Allah’tan başka…
YAZANIN NOTU:
(1) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(2) Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse.
Taşra; Bir ülkenin başkenti, ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü.
(3) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(4) Hoşgörü (Müsamaha); Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak.
(5) İstihzalı; Alaylı bir şekilde.
İstihza; Alay.
(6) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
(7) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış olmakla birlikte kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(8) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(9) Gün geçmez bölmelerde yaşa! Dale CARNEGIE’in “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinden bir başlık.
(10) Beis Yok; Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
(11) Mübaşir; Mahkemede duruşmaya girecekleri ve tanıkları çağıran, yargıcın emirlerini bildiren, kâğıt, belge ve dosyaları getirip-götüren görevli, çağrıcı.
(12) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici. İyi yerleştirilmemiş olan, yerini bulmamış olan.
(13) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
(14) Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.