Kaderleri daha doğumlarında beraberlikleri üzerine yazılmış gibi görünse de, ana konu malûmun ilâmı(1) olarak Satılmış idi. Kafasına taktığı bir şey (daha doğrusu çok şeyler) olunca bir türlü iflâh olmuyordu(2) beyni…
Diline egemen olamayan bir insanın sözlerini ve de eylemlerini örneklemek mümkün ve çok olsa da, tek örnek olarak; alınan-verilen nefesin bile tekrarının mümkün olmaması(3) gibi geri dönüşü olmuyordu. Özür dilemeler, af dilekleri, yalvarıp yakarmalar, her şey boşuna girişimler olarak yaşamın berilerinde(4) yer (Bir bakıma tarihteki yerini!) alıyordu(2), boş ve sonuçsuz heba olmuş(2) bir çaba olarak.
“Kader” dedim. Gerçekten yaşanması, düşünülmesi, hatta hayal edilmesi bile güç bir benzerlik vardı Satı ile Satılmış arasında.
Satı; üç ağabeyden sonra dünyaya gelip ismini gerçekten hak eden bir kız çocuğu idi. Doğumunda annesini ahrete yönlendirmiş, yalnız kalan, var olan nedenlerle babası da tekrar evlenmiş ve üç erkek kardeşi daha olmuştu.
Toplam yedi kardeş olan bir ailede dünya güzeli olarak bir tane gül goncası idi. Diğer özelliklerini saymama gerek yok!
Denden işaretini cinsiyet farkını göz ardı ederek kullanmak mümkün olsa Satı için söylediklerimin aynını Satılmış için söylemem de mümkün. Dediğim gibi şöyle; Satılmış da üç abladan sonra dünyaya gelmiş, ancak annesini gönderme hakkını kullanamamış(!) kendinden sonra üç kız kardeşi daha olmuştu.
Toplam yedi kardeş olan ailede dünyanın en yakışıklı ferdi idi, tüm aile için. Neticede nesil ve isim devam edecekti sayesinde.
Birbirine yakından olmasa da komşu ve tanışıkları olan iki ailede ikisi arasındaki diğer fark; Satı’nın Satılmış’a göre iki yaş daha genç oluşuydu, Satılmış iki yaş büyüktü. Bir diğer yakınlık dışındaki konu; yakışıklılığı tartışılmayacak Satılmış varlıklı bir aileden, Satı yoksulluktan nasipli, gerçekten ve tam anlamıyla dünya güzeliydi, tekrarlamam zahmet olmaz bana.
Cinsiyetlerini bir kenara koyarsak Satı da, Satılmış da fiziksel olarak aynı özelliklere sahiplerdi; boy-bos, renk; kısaca fiziksel görünüm olarak her bakımdan.
Ve daha da ufaktan büyük bir fark; Satılmış’ın kafasının sol alt kısmında yer alan beyin olarak belirlenen bölümünde eski Türk filmlerine uygun eskiler, hatırda tutulup unutulmayan, unutulmak istenmeyen hatıralar, ek olarak kin, nefret gibi duygular vardı. Satı’nın beyni ise her türlü fenalıktan, kötülükten azat edilmiş idi, tüm beyin hücreleri sevgi ile dolu olarak…
Ve yıllarının başlangıçlarında bir olarak başlayıp büyümeye devam ederlerken…
İşte bu yan yana üç nokta kaderin tarifi olacaktı.
Bazı şeyleri ne anlatmak, ne yazmak, ne de tarif etmek mümkündü, ancak yaşayan ve nasıl yaşarsa öyle bilir, bilebilirdi.
Bebekliklerini anlatmam gereksiz. Bir tarafta ağabeylerin, kardeşlerin sabahları peh peh deyişlerle(1) el üstünde tutarak şımarttıkları Satı isimli bir kız, öğleden sonra ablaların hava almaya çıkarttıkları Satılmış vardı.
Arabalarında ilerlerken her ikisinin de sağa-sola dikkatli bir şekilde bakınmaları, sanki arada yarım günlük bir zaman farkı olmasına karşın birbirlerini aradıkları gün gibi aşikârdı ve bu düşünceden uzak durmaları her iki aile için de mümkün değildi, gün, mutlaka bir gün gelecek ve kaçınılma olasılığı olmaksızın çakışacaktı.
Önemli olan (bence) Satılmış’ın arayışıydı. Çünkü daha o yaşındayken yaşına bile basmamışken ve yaşına bastıktan sonra da arkasına, önüne, sağına-soluna önem verircesine bir arayış içinde bakınmaları dikkatlerden kaçmıyor gibiydi.
Satı ise, hiçbir mecburiyetleri olmayan ağabeyleri ve kardeşlerinin gamsızlığı nedeniyle üç-beş dakikalığına da olsa hava almak için aynı parka yönleniyordu, insaf düşüncesiyle. Ancak bu, karşılaştıklarında her ikisine de yetiyordu, yüzlerinin pembeleşmesi için daha o yaşlarda.
Zamanın yerinde saymak gibi bir lüksü yoktu, zamanın ilerlemesiyle birlikte çocukların da büyümeleri zorunluydu. Hem önce doğması, iki yaş büyük ve iri kemikli olması nedeniyle Satılmış’ın okula başlaması gerekmişti.
Bu; o yaşta olmasına rağmen pembeleştiğinden ayrılması demekti ki, o ana kadar yazılıp eklenmemişti bu durum, bilmiyordu, galiba bilinmiyordu da.
Tüm ısrarlara, öneri, nasihat, hoşgörülü davranış ve vaatlere karşın kendine yakışmadığını bildiği halde ağlamış, sızlamış, yalvarmış, yakarmış, yatmış, tepinmiş, sonrasında “Peki, seneye, mutlaka!” sözünü aldıktan sonra, günde bir kere için de olsa pembeleşme hakkını garantilemişti Satılmış!
Öyle gizli-saklı değil, el ele, göz göze de değil, uluorta gönül birlikteliği yaşadıkları inancıyla, araya mesafe koyarak sokağın diğer çocuklarıyla birlikte yaşamışlardı beraberliklerini, Satı için günde bir kere, birkaç dakikalığına kadar maalesef!
Satı, cemiyetin şiddetle ve üstüne basarak belirlediği gibi bir kız çocuğu idi, annesine yardım etmesi, yaşı henüz erken olmasına rağmen öğrenmesi gereken çok ve önemli şeyler vardı. Onun zamanı yitirme lüksü yoktu. Hele ki alıp başlarını diyarı gurbetlere giden üç ağabeylerinden sonra geride kalan üç haylaz kardeşe bakma mecburiyetini yaşarken.
Bir yıl denen süre neydi ki, hayhuy içinde(1) geçen tadına bile varamadan...
Telâşlar…
Yaşanmadan…
Hem de vaktinden evvel hüzünle…
Ablaları pirüpak(4) ilkokul kıyafetini giydirmişler, neredeyse şehir bandosunun eksikliğini hissettirmeyecek şekilde, şaşaalı bir gürültüyle okula yönelirlerken Satılmış ancak göz ucuyla bakabilmişti Satı’nın penceresine hemen başladığını düşündüğü özlemle.
Satı muhtemelen temizlik aşamasında başına bir bürümcük(4) bağlamış, fark edilmesini istemediği bir şekilde bedenini evin içine siper ederek, görünür görünmez bir şekilde el sallamış, sonra dayanamamış olsa gerek ki, bürümcüğünün sallanan ucuyla muhtemelen gözünden akanları silme gayretini yaşarken hemen sırtını dönmüştü.
Bunlar; onun ilk döktüğü gözyaşları idi, ne olduğunu o yaşlarda bilmesinin mümkün olmadığı, belki de nasıl isimlendireceğini bilmediği.
Her başlangıcın mutlaka bir sonu vardı, ancak gözlemlenen başlangıç umut edilen sonucun gerçekleşmesi için hiç de hevesli ve iyimser görünmüyordu. Konuşmaları, birbirlerine bir şeyler anlatmaları mümkün değildi.
İlk bir haftanın tezahüratı sona ermişti Satılmış için. Ablalarından biri;
“Kocaman okullu bir adam oldun, artık okuluna kendi başına gidip gelebilirsin!” diyerek onu tutukluluktan azat etmişti. Bu gerek Satılmış ve gerekse Satı, yani her ikisi için de memnuniyetti.
Satı; Satılmış’ın okula gidiş dönüş vakitlerini ezberlemişti saniyesi saniyesine. O vakitlerde hep pencere pervazına dayalı idi dirsekleri, her ne olursa olsun.
Satılmış da o saniyelere salisesi salisesine uymak için ne gerekiyorsa başarılı olmak için gayret ediyordu, sadece içten bir tebessüm karşılığı, el sallayarak, ancak zamanın neyi, nasıl kurgulayacağını bilmeksizin.
Cin gibi zeki, akıllı olmasına, öğretilenlerin hepsini öğrenmiş olmasına rağmen, zekâsına güvenerek tembellik sergiliyordu. Ancak yaşının gereği bilmesinin mümkün olamayacağı, bilemeyeceği bir gerçekten haberdar değildi.
Kendisi ne kadar zeki, açıkgöz, akıllı olduğunu iddia ederse etsin, bir öğretmen, öğretmen olma hakkını kazanmışsa bir öğrenciden en az bin, hatta milyonlarca kat zeki, açıkgöz ve akıllı idi…
Bu nedenle Satılmış’ın sınıfta kalmak, bir sonraki yıl Satı ile beraber okumak düşüncesinin suya düşmesi kesinlikle belli idi, “gibi” demek fazla idi. Bir bakıma şöyle tarif etmek daha gerçek bir ifade olabilirdi;
“Satılmış, sınıfta kalmayı becerememiş, avucunu yalamış, sene sonunda bir üst sınıfa geçmişti. Nokta!”
Ancak…
Nasıl ki demokrasilerde çare tükenmezdi, Satılmış’ta da sınıfta kalmak, Satı’nın kendisine ulaşmasını beklemek arzusu bitip tükenmeyecekti. Bir gün mutlaka! Ama ne zaman? Daha başlangıçta olduğunun bile bilincinde değildi. Belki de “Değillerdi!” şeklinde ikisi adına da konuşmak gerekti. Üstelik olası gibi görünmese de, ablalarından biri Satı’ya;
“Kardeşlerin küçük, bakıma ihtiyaçları var, sen de Satılmış gibi bir yıl, iki yıl gecikerek başlasan ilkokula?” deseydi, o zaman ne yapardı ki hem Satı, hem de Satılmış?
Neyse ki, ilerilerde yüreklere su serpilecek bir başlangıç; şimdiden söylemekte sakınca yok; “Korkulan olmadı!”
Zamana karşı durmak gibi zamana karşı yarışmak da mümkün değildi. Serbest bırakacaktın ki zamanı yaşam için, kadere nasıl etki edeceğine zaman karar versin. Bu konuda özellikle Satılmış gayretliydi, Satı’nın ise büyümekten başka bir imkân yoktu elinde. Onların hayatıydı yaşadıkları, kimsenin elleşmesinin mümkün olamayacağı.
Ancak…
Başka yaşamlar da vardı; “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” kavramında akla gelemeyecek…
Birbirinden habersiz, hele ki gönül birlikteliğinin olmasının bile hayal edilemeyeceği bir gerçek şekillenmişti, iki aileyi birbirine yakınlaştıracak, yakınlaşmanın adı ne olursa olsun.
İş yerinde bir sohbet, bir şakalaşma mı, göz aşinalığı mı, çarşıda-pazarda karşılaşma, beğeni mi?…
Her neyse…
Satı’nın büyük ağabeyi Salih ile Satılmış’ın büyük ablası Saliha’nın “Kalp kalbe karşıdır!(5)” ritminde olmasa da bir görücü desteğinde birlikte yaşam şekline dönüşecek beraberlikleri başlamak üzereydi.
Fazla teferruata gerek yok, dönüştü de. Her iki aileden de birer nüfus eksilip beraberlikleri dünyaya yeni bir aile olarak kaydedilmişti. Bu sırada Satılmış birinci sınıfı bitirmişti, ikinci sınıftaydı, Satı tertemiz bir şekilde ilk önlüğünü giyme heyecanını yaşamıştı ve geleceğin nelere gebe kalacağını kimsenin bilmesi mümkün değildi.
Ancak antrparantez olarak bir devlet memuru olan Salih’le, ev kadını olma hüviyeti saklı Saliha’nın aceleleri nedeniyle uzayan zamanda iki çocukları olduğunu belirtip onları öykü dışına iteklemenin yararlı olacağını söylemem yararlı olacak (tır).
Satı’nın annesinin sabah namazından sonra ıslattığı, elde çitilenmesi gereken çamaşırlar nedeniyle, sonrasında çamaşır makinesinde gereğini yapacak olsa da, evden uçan Salih yerine polis olan ikinci oğlu Salim’e; “İlk günün heyecanını yaşayan kardeşi Satı’yı okula götürmesi için işyerinden izin almasını emrederek Satı’nın okula götürülmesi konusunu” halletmişti.
Muhtemelen Satı’nın geri dönmesi için aklında olmasa da içinden geçen bir art düşünce olsa gerekti, Satı’nın, Satılmış’la birlikte “Kardeş-kardeş” dönmeleri gibi!
Uzak kapıda Satılmış’ın ablası Salime Öğretmene verilen talimat da Salim’e verilen talimattan pek farklı sayılmazdı. Ancak uzaktan da olsa farklılığı belirtmekte yarar vardı Öğretmen Hanım için.
“Oğlan daha iyice büyümedi, ikinci sınıfın ilk günü. Al okula sen götür! Koskoca öğretmensin. İhtiyacın yok, ama işin var, gücün var, ama kısmetin kapalı. Çocuğu okula bırakırken şöyle bir sağına-soluna bak yahu! Nerdeyse evde kalacaksın! Kısmetini bekleme, ayağına çağır!”
Doğal olarak Satı ile Satılmış’ın karşılaşmaları; Saliha ile Salih’in düğününde “Adam sende kibarlığı” ve nüfus yoğunluğu nedeniyle birbirinin farkında olmakta zorluk çeken Salim Polis ile Salime Öğretmen (Ana talimatına uygun olarak özellikle Salime) birbirlerine alıcı gözleriyle bakmışlar, ilk sesleniş de Salime’den olmuştu;
“Merhaba!”
Bu bir zorunluluk olsa gerekti. Satı, aynı uygulamayı yapmasının gerektiği düşüncesiyle Satılmış’a “Merhaba” dediğindeki gibi Salim de “Merhaba” demeyi ödeşme çabasında gibiydi. Bu zaman geldiğinde Satılmış için de bir mecburiyetti; “Merhaba!”
Sanki vasıfsız bir el ortamı germiş, o elin işareti ile sessizlik egemen olmuştu ortama. Salim ve Salime art arda, peş peşe bu egemenliğin etkisinde kalmışlardı, ta ki okula gelinceye kadar “Çocuktan al haberi!” konumundan uzak.
Çocukları okula teslim ettikten sonra Salim, Salime’nin yüzüne bakmaktan çekinerek;
“Vaktiniz müsaitse birer çay içelim mi, ağabeyimin nikâhında “Merhaba” demenizi iade etmek için bile tekrar karşılaşamadık, tanışamadık, ne dersiniz?”
“Üzgünüm, dersime yetişmeliyim, belki sonra, çoktan çok daha sonra…”
“Bir öğretmen olarak sözlerinizdeki istihzayı anlamamam mümkün değil, gene de sormak istiyorum, meselâ yarın?”
“Israrcısınız neden?”
“Ağabey ve abla tarafından sıhri de olsa akraba(1) değil miyiz, bu sebep olamaz mı?”
“Acaba?”
“Peki, güzel Öğretmen Hanım. Şu benim iş telefonum. Ola ki canınız çay içmek ister; ‘Çayı demletiver!’ dersiniz, ben de size çay ikram etmekten dolayı mutlu olurum!”
“Reddetme şansım?”
“İlginizi çekmemiş olabilirim! Hayhay! Bu doğal! Kardeşinizin ikinci sınıfta olduğunu biliyorum. Belki onu bir daha okula götürme mecburiyetiniz olmaz, karşılaşmayabiliriz de, ona da peki! Ancak henüz yol ve iz bilmeyen Satı’yı bir süre daha alışması için okula götürürken belki Satılmış’ı da bana emanet etmesi gerekebilir annenizin. Ola ki böylesine bir zamanda size rastlarsam teklifimi yenileyeceğimi bilin lütfen!”
“Bunun anlamı; ‘Ben bir sapığım! Benden kurtuluşunuz yok!’ şeklinde bir söz mü?”
“Söylediğiniz sıfat ne bana, ne de sizin dilinize yakışmadı öğretmenim! Etkilendim, gerçeğim bu. Sizi etkileyemediysem, güzel olduğunuzu bile söyleyememişsem, demek ki sizi hak etmemişim, hak etmiyorum öğretmenim...
Biliyorsunuz umut, insanların dayanağı, umutsuz yaşanamaz. Telefon numaramı yırtıp atmayın ki, umudum devam etsin. Bu arada ben de sizi sevme hakkına sahip olduğuma inanıp sevmeye başladığım şu andan sonrasına devam edeyim!”
“Güzel konuşuyorsunuz cesur ve cüretkârsınız. Bir çay içiminde bile karşı karşıya olmadan sevgiyi bu kadar kısa bir an içine nasıl sığdırıyorsunuz ki?”
“Sevgili Öğretmenim, mutlaka okumuşsunuzdur; insanın kaderindedir bazı şeyler. Beklersiniz, gelmez, umut edersiniz oralı olmaz da, görünmez de, düşüncelere sığmaz, rüyalarda, hayallerde şekillenmez. Amma hiç ummadığınız bir anda ki bu an çok önemlidir; çünkü ömrüne hükmeder, paylaşırsın, paylaşman gerekeni, paylaşman gerekenle, ya da biter, tükenirsin…
Ben dediğim bu anı hissettiğim inancındayım, ya da tükenip bitmek için hazırım. Çok meşgul ettim sizi, özür dilerim, size hemen bir taksi çevireyim, dersinize geç kalmayın!”
“Teşekkür ederim!”
Taksi geldiğinde genç polis içindeki Salim’le konuşma gayreti içindeydi;
“Sadece kuru bir teşekkür, işte bu kadar! Yaşam gerçekten zalim…
Toz konduramazsın, ama alçaktan uçan bir güvercin havadan şey eder üstüne, sözüm ona şans getirecektir, ancak mahveder tüm yaşamını. Bir zalim dikilir karşına, hiç ses etmez, bakarsın ki ‘Teşekkür etmiş!’ ve yok olmuş. O halde gereksiz bir ömrü tüketmek neden gereksindi ki?”
Rahat düşünmek istedi, bir parkta bir kanepeye oturup rahat düşünmek mümkün müydü?
“Allah sevgiline bağışlasın abey!” Avuç açan kucağında bebesiyle simsiyah bir kadın!
“Allah, ne muradın varsa…”
“Sağ ol! Sağ ol! Hiçbir muradım yok!”
Madem duan o kadar kuvvetli, kendin için dua etsene be kadın! Ya da kaba kaçacak, ama İtin duası kabul olsa gökten kemik yağar be!”
“Boyayım mı abi?”
“Simit! Gevrek!”
“Milli Piyango!”
“Üçü beş lira…”
Öğretmen Hanım “Sapıklığı” yakıştırmıştı kendine, “Bir-iki saat” deyip “Tüm gün izinli” kaydettirmişti kendini genç polis. Karnı acıkmamıştı, zamanın geçişinin farkında değildi, çocukların okulunun paydos olmasına az bir zaman kalmıştı.
Nasıl olsa boş gezenin, boş kalfasıydı, çocukların ikisini de okuldan alsa, Satılmış’ı evine teslim etse, herhalde bu görev eline yapışmazdı!
O, kendinden önce oradaydı. Selâm vermede kural neydi? Canı cehennemeydi kuralların;
“Merhaba!” dedi, karşısındakinin sessizliğini umursamaksızın.
Karşılıklı ve sessiz olarak çocukları beklediler, çocukların ellerinden tutup beraberce ve yine aynı sessizlikle aynı yöne doğru adımlarını sarf etmeye başladılar.
Etki, tepkiyi doğururdu(6), Newton’un yanılacağını düşünmüyordu Salim. Sükût, ikrardan gelirdi; “Peki, kabul!” diye mi, “Hayır!” diye mi?
Çocuklar birbirlerine; “Yarın görüşmek üzere, bay bay!” dediklerinde gün sona ermek üzereydi ve sessizlik devam ediyordu, uzak ara kapılar kapanırken.
Yaşamda hiçbir şey göründüğü gibi değildi(7). Tanrı nasıl şekillendirdiyse her şey öylece kader denilen çizgide yürüyordu, Tanrının emrine uygun olarak. Şöyle bir benzetme belki gerçeğin şekillendirilebilmesi için uygun olacak.
Nasıl ki bir insan denizin soğuk, ya da bir kaplıcanın havuzunun olağandan fazla sıcak suyuna alışmak için önce ayaklarını sokarak bedenini o ısıya alıştırıyorsa Salim ve Salime’nin de önce aynı yöne bakıp, aynı şeyleri görmeleri(8) gerekmez miydi?
Nitekim ilerleyen zamanda düşünürlerin dedikleri gibi öyle gerçekleşmişti, gerçekleşmesi gereken, aynı yöne bakıp aynı şeyleri görmeye başlamışlardı, el ele tutuştuklarında.
Öylesine gerçekti ki bu hal; kalpleri de aynı ritimle çarpmaya başlamış ve annesinin demediğini bırakmadığı Salime, evde kalmış kart bir kız kalmaktan kurtulmuştu. Yoğun talep(!) olmasına rağmen, evin kalabalık nüfusunu dikkate alan Salim ayrı bir evde mutluluğa ulaşmayı hak etmişti.
Salim, iç güveysi(1) kalmak gibi bir tehlikeyi Salime’nin babasına diğer bir hak edilmiş unvan olarak Salim’in “Cici Babasına” yalvarıp yakarması sayesinde yaşamamıştı.
Nikâh ve düğün için uygun zaman çocukların ilk yarı tatillerine başlayacakları gündü. Baş göz olma seremonisi sabırla o güne rastlatılmıştı. Onların da bir çocukları olduğunu belirterek onları da öykü dışına göndermenin yararlı olacağı düşüncemi ikinci kez belirtmemde yarar olacak!
O günden sonra Satı himaye kabul etmeksizin, Satılmış Ağabeyine emanet edilmişti. Hani nasıl denir, kuzu daha süt emerken palazlanmasına(2) çeyrek kalmış kurda teslim edilmişti.
Oh! Ho! Bu sözü etmek için zaman o kadar erkendi ki, köprünün altından nice suların geçmesi, bilmem kaç fırın ekmek yenmesi gibi. Ancak bilinen bir gerçek vardı; zaman durmuyor, durmaya da hiç niyetli görünmüyordu!
Cici baba son olarak büyük kızı Sabiha’yı da Sabih’le evlendirmişti.
Ve evlendirmeden önce iç güveyi olarak evine gelecek damattan söz almıştı; “Bana bir şey olursa, annene ve kızlara sen bakacaksın, ha!” diyerek. Sabiha, bu söz üzerine damadın iç güveysi hükmünü sahiplendikten sonra onun eşi olmuştu!
Sabih damadın işi zordu. Dışarıda kalan anne, baba, Sadi, Saim, Samim kardeşler, içeride eş, kaynana, kaynata ve Saide, Saime, Samime baldızlar ve kendisi toplam yedi Nüfus. Neyse ki kayınbaba emanet ettiğine güveni nedeniyle dünyadaki görevini bitirerek ahrete göçmüştü de nüfus kısmen de olsa baş edebileceği şekilde altıya inmişti.
Maddi kaygıdan söz edilemezdi, Sabih çalışmasa bile köyden irat, apartman dairelerinden kiralar olarak devamlı gelir şeklinde ömür boyu yeterdi kendilerine de; hatta torun-topalağa da araç arka cam yazısı gibi; “Kayınpederim Sağ Olsun!” şeklinde.
Satı ve Satılmış büyümeğe devam ederken bu sıralarda haberdar olmuşlardı, önce birinci evlenen kızın birincisinden ve sonra ikincisinden, sonra da ikinci evlenen kızın ilk ve tek bebesinden.
Evde fark edilen bir değişiklik yoktu başkaca, hatta mümkünsüzdü de denebilirdi, Sabiha’nın annesine ve kardeşlerine bakmasının gerekliliği dışında.
Evde ek bir ses de yoktu, bu istemedikleri anlamında yorumlanabilirdi belki yeni kurulan bir aile için. Ancak bunda damat da bir kusur olabileceği de geçmiyor değildi akıldan, hem o taraftan, hem bu taraftan; “Neden, niçin vb. gibi” sorularla yüklü olarak.
Peki, Sabih ve Sabiha mutlu muydular? Bu da o kadar kolay cevaplanacak bir soru gibi görünmüyordu, en iyisi “Belki” deyip sözü sonlandırmak en iyi çözüm olacak gibi görünüyordu.
Satı ve Satılmış bu arada kendi başlarına büyüyorlardı kimseye ne dert, ne de ayak bağı olmadan.
Satı ve Satılmış için büyümenin de, kalplerinin karşılıklı olarak çarpmasının da sınırları yoktu ilerleyen zamanda, özetin özetine bile gerek kalmaksızın. Seviyorlardı birbirlerini, “Seviyorum!” şeklinde önce diyenin kim olduğunun önemi yoktu, ortaokul sıralarında başlayan itirafları, korku modunda olsa da lisede de devam etmişti.
Üniversite sınavını Satı kazanmış, Satılmış başaramamış; “Ben de askere giderim! Askerlik görevimi çıkartırım aradan!” demiş, ayrılmalarının da, 24 aylık süreyi geçirmenin de zor olacağını bile bile Satılmış askerlik başvurusunda bulunmuş, hemen değilse de az ilerisinde başvurusu kabul edilmişti…
Hasretliğin nasıl tükeneceği konusunda hiçbir fikri yoktu her ikisinin de. Şu gerçek ki, seven bir kalp, ayrılık olunca çalışmıyordu.
Herkes gibi sigaraya başlamıştı Satılmış. Eğer nöbeti yoksa alarm, yürüyüş gibi bir ihtimal yoksa kendisi çarşı iznine çıkmışsa kendisi alıp getiriyordu zıkkımını(4), yoksa tertiplerden bir-ikisi kola getiriyordu kendisine, azıcık mazot yüklü olarak…
Nöbetçi Subaya yakalanmadıkça sakıncası yoktu. Göz hapsi mi, çarşıya çıkma yasağı mı, hapis mi? Umurunda değildi, yeter ki hasretlik olmasın, askerlik görevi bitsin, her ne şekilde, her nasıl olursa olsun!
Kendine ulaşmayan haberlerin kendi yaşamını da etkileyeceğinden bihaberdi Satılmış.
Satı, önce babasını yitirmişti, ayrı oldukları zamanlardan birinde. Handikap(4) sayılsa da içgüveyi olan en küçük ağabey Sabih ailenin başına geçmek zorunda kalmıştı. Satı’nın üniversiteden gelip cenazeye katılıp derslerinde başarılı olmaya devam etme gereğiyle geri dönmesi için geçen süre bir hafta kadar olmuştu.
Annesinin bu süre içinde ısrarlı çabası; “Derslerinden geri kalma kızım!” dileği daha fazla zaman yitirmemesi gerçeğini yaşatmış ve eksiklerini kalan arkadaşlarından tamamlaması zor olmamıştı.
Annesinin okumasındaki ısrarının nedeni ne kendinden önceki ağabeylerinin, ne de kendinden sonraki kardeşlerinin görüntü olarak böyle bir niyetlerinin olmaması şeklindeydi. Nihayeti evin tek okuyanı, tek kızı, tek üniversitelisi Satı idi…
Aslında bu konuda rijit(4) bir söz sarf etmemek akla daha yatkın görünebilirdi. Kim bilir, belli mi olurdu ki, ilerilerde bir zamanda küçük kardeşlerden biri ablasını görüp de okumak için niyetli olmasın!
Birinci ağabeyinin memur, ikinci ağabeyinin polis olduğunu söylemiştik. Üçüncü ağabey içgüveysi olan Sabih Sanat Enstitüsü mezunu olarak bir fabrikada (çalışması gerekmese de) ustabaşı olarak iyi bir mevkide idi.
Çalışmasının karşılığının neredeyse tümüyle kendi ailesine yardım etmesi; karısı ve karısının, yani Satılmış’ın ailesi tarafından onaylanmıştı. Çünkü babasından kalan dul ve yetim maaşları annesi ve kardeşleri için yeterli değildi, ağabeyleri ise burs almasına rağmen bir genç kız olarak özençleri için ancak Satı’yı destekleyebiliyorlardı karınca kararınca olsa da.
Bu yük, kendini üzmüyordu, sıkıntısı sadece evin neşesi olacak bir bebeğin sesiydi. Ancak omzundaki yükler ininceye kadar bu konuda da hayıflanmayı uygun görmüyordu. Zamanın kendisini haklı çıkaracağı konusunda emin olmaksızın kargaşa içindeydi.
İnsanın nereden ve nasıl bir darbe yiyeceği, bu darbeyi nasıl sindirip hazmedeceğini bilmesi asla mümkün değildi. Salih’in birkaç günlüğüne il dışına görevli gittiği bir gün içinde Saliha iki bebeğini de alıp “Bıktım artık!” teranesiyle anne evine taşınmıştı.
Aslında soğuk bir kadın olduğunun farkında değil, idrakten de yoksundu Saliha. Aşırı kaprisleri, dilek ve istekleri, baba evinde bulduğu rahatlık, imkân ve beklentileri koca evinde bulamamaktan dolayı Salih’i canından bezdirdiğinin farkında değildi.
Mutfak masasının üzerine; “Bıktım, ayrılıyorum, başının çaresine bak!” yazılı bir kâğıt bırakmış, bebelerinin ve kendi Nüfus Kâğıtlarıyla sadece yolda harcamasına yetecek kadar bir parayı cebine alıp çocuklarının ve kendi giyimlerini bavullara istiflemişti.
Kendindeki paranın dışındaki geri kalan tümünü, ziynetlerini bir çıkın halinde aynı kâğıdın yanına bırakmıştı, görünür bir şekilde, hiçbir şeyde gözünün olmadığının ifadesi gibi.
Eyleminin adı kesinlikle evi terk etmek, bunalıp kocasından kurtulmak için en kolay olan yol olarak kocasından kaçmaktı, bencilce, sadece kendi için, kendi adına, o kadar yılı beraber tükettiğini yok sayarak. Bir babayı evlât özlemi ile arkada bırakmak hangi anne için haktı ki?
Bu nedenle Salih, yorgun-argın olmasına karşın, notu okur-okumaz soyunmadan-dökünmeden aynı kıyafetiyle kaynanasının evine yöneldi. Kapıyı çaldığında karısının annesi, yani kaynanası çıkınca, ona elindeki anahtarları uzattı;
“Evi babası Saliha’nın üstüne almıştı, tapu onun üzerineydi, yani evini terk etmesine gerek yoktu, bana ‘Git!’ derdi, asla yalvarıp-yakarmaz, sebebi sorup öğrenmek için çaba göstermez hemen çıkar kaybolurdum. Şimdi izninizle çocuklarımı son kez görüp, öpüp, koklayıp defolayım efendim!”
Satılmış’ın annesi çocukları iki koltuğunun altına sıkıştırmış olarak geri döndü ve “Buyur!” demeksizin bebeleri damadına uzattı. Karısı nedensiz bir kahırla öylesine yüklüydü ki, ne görünmek, ne de görmek istemiş olsa gerekti kocasını.
Salih öptü, kokladı çocuklarını defalarca, kaynanasının gözetiminde, çocuklar fazla sevgiden sıkıntılarını belli edince bebekleri geriye uzatırken;
“Ben bu idim, bu kadardım, ben dünyada cehennemi yaşarken Saliha’nın bu davranışı gücüme gitti anne! Bilmeniz gereken haklarım varsa hepsi sizlere helâl hoş olsun. Şimdi buradan ayrılıp doğru cehenneme gideceğim ve her şeyi Allah’ımın takdirine bırakıyorum!”
Geriye dönmeksizin sırtını dönüp bir meçhulü gerçekleştirmek amacıyla merdivenlerden inerken eve dönmeyi düşünmeksizin kararlı adımlarının farkındaydı. Bir görenden gözlerini kaçırması asla mümkün değildi, bu nedenle başı eğik yürüdü banliyö istasyonuna kadar.
Üstündekilerden tümünü kendini ele vermeyecek şekilde bir torbaya doldurdu, içine kartlarından birinin arkasına anne-babasının evinin adres ve telefon numarasını yazdı; “Zahmet olmazsa, lütfen haber verin!” şeklinde yalvarışını karaladı büyük harflerle.
Bir diğer kartı torbadaki ceketin cebine iliştirdi; “Benden kimsenin haberi olmasın lütfen!” sözlerini karaladı, itina göstermeksizin, kargacık, burgacık bir şekilde.
Kesin kararlıydı. Gençlerden birini gözüne kestirdi, tren yaklaşmak üzereyken torbayı zorla o gencin eline tutuşturup kendini hatta attı. Görenlerin şaşkın bakışları altında “Ah!” sesi katılmamış bir “çatırt!” sesi duyulduktan sonra, dudaklara ilişen bir sessizlik yaşandı.
“Bir varmış, bir yokmuş” idi sadece, Salih yok olmuştu dünyadan…
Satı’nın? Satılmış’ın? Saliha dâhil Satılmış’ın ailesinden kimsenin haberi olmadı Salih’in sonundan, vasiyeti gereği, sadece Demiryollarının ve polisçe tutulan kayıtlar ve ailesi dışında.
İstasyondaki torbayı sahiplenen şahit sadece görevini yapmıştı hüzünle, sebebini bilmeksizin. Söylenmesi gereken sadece; “Bir garip ölmüş, diyeler…(9)” şeklinde olsa gerekti.
Sabih, annesi, küçük kardeşleri suskun kalmışlar, Salim “Operasyon var!” yalanıyla evinden ayrılıp, ağabeyi için yapılması gerekenleri yapmaya gayret etmişti, parçalanıp elle tutulan bir yeri kalmayan bedenini morgdan alarak, sessizce, sessizlikle, ses çıkarmadan, defnetmişti…
Hani bir ara, belâ; “Geliyorum!” demez, gelir, ne zamanını, ne nerden geldiğini, ne de niçin geldiğini anlamazsınız gibi bir söz etmiştik. Gerçekten bazı şeyleri, hele ki örneği olup olmadığı bilinmezken yaşadıktan sonra öğreniyordu insan.
Salime de kocasından şikâyetçiydi. Kıskançlıklarıyla baş edemiyordu, bazen öyle anlar oluyordu ki, bıçak kemiğe dayanıyordu, “Yok şununla konuştun! Yok bu yoldan geldin! Neden geç geldin? Niye erkenden yola çıkıyorsun? Bebeği ikide bir annene bırakmak zorunda mısın? Nöbet tutmasan olmaz mı?” ve en önemlisi; “Kazancım evimizi geçindirmeye yeter, öğretmenliği bırakacaksın!”
Ve hepsinden daha önemlisi doyumsuz bir erkekti, devamlı banyo yapmaktan kasıkları ağrır olmuştu ve sadece kendisi doyuyordu!
Ve Salime’nin kendini rahat hissettiği zamanlar Salim’in nöbetinin ve operasyonların olduğu günlerdi! Canına tak etmişti!
Salime, kocası Salim’in yalanla evden ayrıldığı gün, okullar da bir vesile ile tatil olduğu için bebeğini alıp annesini ziyarete gittiğinde ablasıyla karşılaşınca hem hayret, hem de merak etmişti. Sohbet sonrasında olayı öğrenince;
“Ben de sıkıntıdan başka ne mürüvvet gördüm ki abla? Evlendikten sonra, evlenmeden önceki eski hayatımdan bi gıdım bile fazla mutluluğum olmadı! Eski halimden hiç eser yok, üstelik anlatamayacağım öylesine çok dertlerim var ki, yaşamak istemediğim, yaşamayı düşünmek bile istemediğim…
Mademki evimi babam aldı, bebeğe siz bakar olun, ben bir koşu eve gideyim, adamın eşyalarını toplayıp bir bavula koyayım; “Anahtarı bırak!” diye not bırakayım. O da ağabeyi gibi hangi cehenneme defolursa defolsun, ben de başımı dinleyeyim.”
Evine giden, daha doğrusu buna bebeğini emanet bırakmış olmasının telâşı, hesabı kısa kesip, kocasının defterini hemen dürme arzusu nedeniyle evine koşarak ulaşmıştı demek daha gerçekçi bir ifade olurdu.
Kocasının tüm eşyalarını yerleştirmek yerine sıkış-tepiş doldurma gayreti yaşadı, bavulları yatak odasına bıraktıktan sonra üzerine en can alıcı bir cümleyle donatılmış not kâğıdını bıraktı;
“Ne dünü yaşattın bana, ne bugünleri. Eşyalarını al! Anahtarı bırak! Defol!”
Üzgün ve hüzünlü olarak eve dönen Salim kapıda cipi ve kendisini telâşla bekleyen arkadaşını görünce; “Hayırdır!” demesiyle, “Operasyon var, acele et! Yarım saattir seni bekliyorum, yenge de yok evde!” deyince karısının annesine gittiğini düşünüp eve girmeksizin cipe atlayıp görev yerine gitmişti.
Operasyon kıyafetleri hem ailesi, hem de etraftakiler telaşlanmasın, bir şeyler hissetmesin diye devamlı olarak karakoldaydı, ya da özel yeri neresiyse orada.
Ağır bir operasyondu, Salim ve yanındaki iki arkadaşı şehit olmuştu, Salim’in arkadaşlarına göre farklılığı terk edildiğini asla öğrenmeyecek oluşuydu. Şehit olduğu haberi karısına ulaştığında hüzünlenmiş olabilir miydi şehit karısı olan eşi? Bilmek duygusal olarak mümkün değildi, ama Türk Bayrağı asılan evden hıçkırıkların duyulması da olağandı.
Bu kadardı işte bir ömür boyu üleşileceği vaat edilip de birkaç sene içinde sona erdirilmek istenip de Allah’ın lütfuyla, emriyle kendiliğinden sona eren.
Anne evinde nüfus artmıştı; 3 +2 daha eklentisiyle. Evin muhtarı gibi olan damat için ekmek elden, su gölden kavramı, “Bostan, yan gel(10)” tavrında görünse de evdeki düzen bozulmuştu, mevcut; bir futbol takımı kurmak için yeterli haldeydi.
Damat babasını yitirdiği için artık sadece annesini yalnızlığa terk ettiği için hicran dolu olarak bir burukluğu yaşıyordu ve pimi çekildiğinde bir bomba gibi patlamak üzereydi ve patladı da;
“Eee! Hepinizin kahrını çekmeye mecbur muyum yahu? Üstelik ağaç var, meyvesi yok, kusur bende olsa bile biz karı-koca mıyız be? Alın malınızı mülkünüzü, ben gidiyorum. Hepsi sizin olsun!” deyip sadece ceketini alıp kapıdan çıktığında arkasından seslenenin olmamasına hayret etmek yerine memnun olmuştu, evine ulaşıp da annesini kucakladığında mutlu olacağına da emindi.
Satılmış’a haberler ulaşmış olabilirdi, ama öyle intihar, şahadet, boşanma gibi değil de, ablalarının dul kaldığı şeklinde belki. Satı’nın ise hiçbir şeyden haberi yoktu, zaten de olmaması gerekliydi, okuyan ve finalleri olduğu için finallere hazırlanmak mecburiyetinde olan bir kız olarak.
Sınavların bitiminde belki de eve döndüğünde kopacaktı kıyamet ve o zaman teselli cümleleri asla kabul edilir bir biçimde olmayacaktı.
Annesi Salih’in yanındaki mezar yerini kendisi için satın almıştı, o mezar yerinin ikinci oğlu Salim’e nasip olacağı aklından geçer miydi hiç? Hem de bir hafta bile olmadan, hangi yürek dayanırdı ki buna?
Olayın bir başka boyutu, Salih intihar etmiş olsa da, Salim de şehit olduğundan devlet Salih’in eşine ve çocuklarına, Salime öğretmen olup devletten maaş alıyor olduğundan sadece çocuğuna yetim maaşı bağlamıştı, ihtiyaçları olup olmadığına bakmaksızın.
Salih’in intihar ettiğinden bu şekilde haberi olmuştu Saliha ve etrafının, yapmacık, içten gelmeyen bir hüzün ve teessür gösterisiydi yaşanan. Salim’in şehadetinden tüm ailenin haberi olmuştu zaten.
İnsanların bazı beklentileri için söylenen bir söz vardı; “Dilenen tek gözdü bir kör için, Allah vermişse iki göz, neden şükretmesindi ki insanlar?” Ancak bu sözü Salih’in intiharı, Salim’in şehadeti için kullanmak doğru olur muydu? Koca dertleri kalmamıştı gelinlerin, kocalar damızlık görevlerini yapıp yaşamlarından çekilmişlerdi.
Üstelik birinin iki, diğerinin tek çocuğu vardı. Yetmemiş, maddi durumları iyi olmasına rağmen devlet ayrıcalık yapmaksızın birine dul ve iki yetim maaşı, ötekine yetim maaşı bağlamıştı, kocalar öldüklerinde nüfus kayıtlarında evli göründükleri için.
Üçüncü, iç güveyi olan bereketi olmamış görünen damat mı? O hâlâ evli görünüyordu, ancak evden çıkışı göz önüne alınırsa boşanmak için “Eli kulağında” sözü uygun bir kullanış olabilirdi.
Üstelik taassup(4) yüzünden kusur oğlanda mı, kızda mı belli değildi, ya olası ki muayene olur da kusurun aslı tespit edilirse yahut gönlü bağdaşır da yeni bir evlilik sonucu üremesi gerçekleşirse idi?
Satı gelmişti gelmesine de, yengelerine ait olayları ilk ağızdan duyup öğrenince, neredeyse çılgına dönecekken önce ağabeylerinin mezarlarını ziyaret ettikten sonra kin dolu bir öfke ile ve bir bakıma evlerini başlarına yıkmak üzere evlerine yönelmek üzereyken annesi dikilmişti kapı önüne;
“Ölümü gör, gidersen! Gitme! Eden bulur! Hiçbir şey karşılıksız kalmaz! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!”
Annesinin sözlerindeki Satılmış ile ilgili gizlilikleri hissetmeyecek bir kız değildi Satı! Yaşamda tek kalan ağabeyi de desteklemişti annesinin sözlerini. Ve Yunus Emre’nin, Mevlâna’nın sözleri çınladı kulaklarında;
“Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! (11)”
“Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. (12)”
“Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye…(13)”
Ve eklenen ağabeyinin sözleri;
“Sen sadece okumaya ver kendini. Yakın olduğunda ne karar vermen gerektiğini düşün. Beni dinlersen, haberleşme, görüşmen varsa sonlandır. Gene de sözlerimi tahakküm(4), yönlendirme gibi kabullenme lütfen! Üniversitedesin, aklın yerinde, mantıklı karar vermekte yeteneklerini kimsenin inkâr etmesi mümkün değil, kararını kendin kendine özgürce kendin ver kardeşim…”
İkinci sınıf sessizlikle geçti Satı için. Ne mektuplar açıldı gelen, ne telefonlara, ne de mektuplara cevap verdi, üç maymun senaryosu, görmedim, duymadım, söylemedim şeklinde. Üstelik gelen mektupları, üstünde gönderenin adresi tamam değilse, sol el yazısıyla tamamlayarak “Mahrecine iade(1)” şeklinde geri gönderdi.
Satılmış ya izin almış, ya da firar etmişti, Satı için önemi yoktu, üniversite kapısında karşılaştıklarında;
“Neden?”
“Sence?”
Aslında sözü ağzından çıkardığında ablalarının yanlışları için sevdiğini suçlamanın, cezalandırmaya kalkışmanın, kendinden vazgeçtiğinin bilincindeydi.
“Bilmece gibi konuşma!”
“Farkındasın! Sorguluyor, ama ‘Lütfen!’ demeyi esirgiyorsun. Dünyadan haberin yok, anlıyorum, evinden de mi haberin yok! Sana şimdi, şu anda tek bir söz bile söylemek istemiyorum, yıllara dayanan birlikteliğimiz ve hukukumuz nedeniyle! Git evine, öğren ve yüzün tutacaksa yine gel, karşıma! Ben okumaya devam edeceğim!”
Ayrılık ateşten bir oktu(14), ama bilinen anlamda değil. Evine gitmekte olan Satılmış’ı inzibatlar yakalamışlardı, hapis cezası bir yana askerliği de sigara, içki yanlışlıkları, firarları da dikkate alınıp dâhil edilince askerliği olağandan öte uzamış, “Kıdemli Asker” olmuştu, bir bakıma, hem de gereği şeklinde rütbesiz.
Bunda Satı’nın da şikâyetlerinin, daha doğrusu Satılmış’ı İnzibat Subaylığına ve Emniyete defalarca bildirmesinin de etkisi yok sayılamazdı. Bir umut, askerliğini yasalara uygun olarak bitirmesi içindi, içindeki sevgi kırıntılarını yok edememenin ezikliğiyle.
Satı; karşısına dikilmek isteyip de dikilemeyenin askerliğinin uzaması nedeniyle şükran dolu olarak okumuş, üniversiteyi tüketip mezun olmuştu. Tercihi öğretmenlik olunca da Anadolu’nun ücra köşelerinden birine yeni mezun olarak ataması yapılmıştı!
Gideceği yerde yalnızlığına çare için annesine el koyamaz, cesaret bile edemez, emanet olarak bile alamazdı annesini yanına, evdeki ağabeyini ve küçük kardeşlerinin ihtiyaç ve himayelerinin gerekliliğini düşünerek. En küçük kardeşi Samim kendine hami olur, kendisi de ablalık yapar okuturdu onu atandığı mahalde.
Teklifi Samim dâhil tüm aile tarafından onaylanmıştı, aldığı ilk maaş, yolluğu ve annesinin desteği atandığı mahalde oradakilerin desteği ile ev kiralaması ve orada bir düzen kurması için yeterli olacaktı, bir-iki gün misafirhane, otel sıkıntısı çekecek olsa da.
Satı ve kardeşleri büyüdükçe, askerden kaçtıkça askerliği uzayan Satılmış’ın küçük kız kardeşleri de, kaprisleri de, özençleri de, arayışları da büyüyordu.
Ve öğretmen Salime’nin annesi bu kez diğer büyümekte olan Saide, Saime ve Samime kızları için tıpkı Salime’ye söylediklerini tekrarlamaya başlamıştı;
“Kocaman kızlar oldunuz, yahu! Yok, üniversiteyi bitirecekmiş! Yok, mastır yapmak(2) için Avrupalara gideceklermiş! Henüz gönlünün sultanıyla karşılaşmamış, karşılaşmayı bekleyecekmiş! Eh! Biraz yakışıklı, evi, arabası olsun, kardeşleri de, anası da olmasınmış. Sık sık tiyatroya, sinemaya, her yıl yaz tatiline götürsünmüş, arada bir Avrupa Tatillerine de götürse fena olmazmış. Zamane(4) kızları! İstekleri say, say, yaz, yaz, bitmiyordu ki?”
Annelerinin yarış atları gibi burnundan solumasının, toslumbağa gibi (Kaplumbağa diyecekken dili sürçmüş olsa gerekti!) kabuklarından çıkıp da kabuklarını beğenmeyen kızlara nasıl söz dinletebilsindi ki?
Annelerinin sözlerine karşı ablalarının her üçünün de yaşadıklarını gözleri önüne getirince kızların hiçbiri gelecekleri için hazırlık yapmayı hatta hayal etmeyi bile uygun görmüyordu, evlilik konusunda.
Satılmış bir gün tüm barikatları aşıp Satı’nın okulunu, kardeşiyle birlikte yaşadığını öğrenip şehre gelmişti. Şansı yardımcı olmuştu, Satı bir gün önce hafta sonunda nöbetçi kaldığından dinlenmek için evindeydi.
Satılmış, Satı’nın evinin zilini çaldı korkusuzca ve hatta saklamasına gerek olmayan gizli bir ihtirasla ve beklentiyle.
Satı, yaşamının en büyük hatalarından birini yapacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Kardeşinin okuldan geldiği düşüncesiyle kapıyı açmak gafletinde bulunmuştu. Karşısında yılların birikimi beklentisi olduğuna inanmak istediğini, saçı-sakalı birbirine karışmış, pejmürde(4) bir şekilde görünce şaşırmıştı.
Bu; ne düşünebileceği, ne de umacağı bir şeydi. Başına gelecekler ihtimaliyle korkmuştu. Satılmış korkusunu fark etmişti onun. Sokak kapısını içeriden kilitledi.
“Korkma!” dedi. “Sadece seni istiyorum, çocukluğumuzdan beri senden başkasını gözüm görmedi, kulaklarım işitmedi, ne de bir başkasını diledi gönlüm. Ömür boyu üstelik lekeli bir şekilde devam edecek askerliğim, sensizliğimle. Ablalarımın, ağabeylerinin yaşamlarını yok ettiklerini öğrendim, biliyorum, ama benim suçum ne Satı?..
Ben sana, ailene, size, sizlere ne yaptım ki Satı? Seni sevmekten, seni özlemekten, seni istemekten başka ne dileğim oldu ki senden, sizden, ülkemden, dünyamdan Satı? Var mı günahım söyle! Beni nasıl yok sayıp, cezalandırmaya, kendinden uzaklaştırmaya çalışır, kıyarsın ki Satı?”
“Otur, konuşalım! Sen ne istersen yapacağım, yerine getireceğim, beni vermek dâhil, söz veriyorum, kabul, ama zorla değil!...
Ben dünyaya gözümü açtığımda; ilk seni gördüm, kulağıma erişen ilk ses; senin sesin oldu. İlk ve tek elimi tutan, kucaklayan, dünyaları bahşedercesine öpen de sen oldun. Beni okumam için teşvik eden de sendin, benim tertemiz kalmamın tek sebebi de sen oldun, bu yaşlara kadar. Senin hakkını ödeyemem, senin sevginden emin olduğum kadar, seni aynı şekilde sevdiğimi de inkâr etmem Tanrının bile ayıplayacağı bir düşünce olur…
Ben hep senin kaldım. Ben senden başkasının olmayı asla aklımın ucundan bile geçirmedim, ne bu kalpte, ne gönülde, ne de bu bedende senden başkasının yaşayacağına asla inanma. Şimdi izin ver, mutfakta urgan ve koli bandı var. Kaçmamam için beni bağla bir yerlere, ağzımı bantla, ses etmeyeyim, gir banyoya, benim erkeğim, eşim olarak temizlen, temiz ol, Tanrı huzurunda senin olayım!”
“Gerçekten kendinden vazgeçecek kadar mı sevdin beni?”
“İnanmakta neden zorlanıyorsun ki? Senin hatan yok! Başlangıçta inkâr ediyor gibi görünmüş olsam da buna hakkımın olmadığına ve davranışımın yanlış olduğuna inanıyor, seni üzdüğüm için pişmanlık duyuyorum. Yeminle söylerim ki sen benim namusum, şerefim, haysiyetim, inancım, her şeyimsin. Senin olurum, ama asla karın olmam, olamam, olamazdım da zaten. Çünkü ezerdin beni. Kan kanı çeker, ablalarına uyardın mutlaka gün geldiğinde. Hadi gereğini yap, bağla, bantla beni ve seni beklememe izin ver!”
“Haklısın! Bugüne kadar hep yönlendirildim. Üstelik okumayı bilemedim, beceremedim.. Askerliği, içmeyi, kaçmayı öğrendim. Ve en önemlisi sevdiğimi, özlediğimi söylemeyi değil, onu isteyecek kadar bencilliğimi ve alçaklığımı sergileme gayretini yaşadım. Oysa karşımdaki yılların özlemini anlatma dileğiyle, sevgisinde hiçbir noksanlık olmadığının ifadesiyle dürüstlüğünden ödün vermeden kendini feda etmeye hazırken…
Dersimi aldım Satı. Seni hak edecek kadar beklemeyi göze alarak askerliğimi tamamlamak üzere kaçıyorum…”
“Kaçma! Allah’ın izniyle git! Bir ömrü kaç yıl sonra olursa olsun paylaşacağımıza inanıyorsan dön, beni, seni bekliyorken bulacaksın!”
Tam bu sırada kapıda anahtar sesi duyuldu. İçeriden anahtar takılı olduğundan kapı açılmayınca Samim’in sesi yükseldi.
“Abla!”
Kapıyı açtı Satılmış, Samim’in hayret dolu bakışlarını bir nebze gerileterek;
“Gel bakalım genç adam, ben dersimi aldım, gidiyordum!”
“Benim de senin gibi adım var Satılmış Ağabey! Konu nedir? Hem bizi nasıl buldunuz, Türkiye’min sınırları içinde olsa da bu şehirde?”
“Uzun bir hikâye Samim! Ben yanlışımı bilemiyordum, öğrendim. Şimdi hemen gidiyorum, sizi Allah’a emanet ederek!”
Vedalaşmak istemez gibi, belki de arkasına bakarsa niyetinden vazgeçme korkusunu yaşayarak kapıyı usulca açıp, arkasından yavaşça kapattı.
Samim deli gibi çılgın ve kahırlıydı, üstelik bilmediğini bilmediğinin de farkında değildi. Pencereyi açtı, sinirle, bilinçsizce, gürültüyle, ablasının engellemesine fırsat bırakmadan.
O anda oradan bir polis devriye aracının geçtiğini, Satılmış’ın da montunun yakalarını kaldırıp gizlenerek kaçmaya çalıştığını görüp fark edince sesinin olanca gücüyle bağırdı, ablasının engelleme çabalarına şiddetle karşı çıkarak;
“Tutun! Kaçıyor!”
Anlamını ne haykıranın, ne duyanların, ne de kaçanın anlayabileceği bir sesleniş değildi bu. Üstelik araçtan silâhlarını alarak peşinden koşanlara inat gibi var gücüyle koşmaya başlamıştı Satılmış.
Polislerden biri, en öndeki ya bıkkınlıktan, ya yetişememe çekincesinden, ya da yorgunluktan dolayı, konunun ne olduğunu anlayıp bilmeye tenezzül etmeden diz çöktü, yanından koşarak geçen Satı’ya aldırmaksızın silâhı doğrulttu ve bir el ateş etti.
Satılmış birkaç saniye yerinde sallandı ve olduğu gibi bir külçe halinde kapaklandı asfalta.
Kurallar; “Ayaklarına” diyordu böyle durumlarda polislerin ateş edecekleri yer için. Ya diz çöken polis kurallara boş vererek iyi nişan almış, ya da serseri kurşun kuralları çiğneyerek sırtından kalbine girmiş ve Satı’ya Satılmış’ın başını kucağına alıp iki cümle kuracak kadar şans tanımıştı;
“Şans; seni sevmek gibi, seni beklemeyi başarmak imkânını bile vermedi bana. Seni sevdim, hem çok, hakkını…”
Cümlesini tamamlayamadı son nefesi üfürüklerle boşalmıştı Satılmış’ın ağzından.
İki üç yerden ambulanslar çağırılmış olsa da Satılmış için yapacak, yapılacak hiçbir şey yoktu.
Bedeni ambulansa yüklenirken kontrolü yapan doktor, hiçbir farklı eyleme yönelmeksizin nabzına ve gözlerine baktı Satılmış’ın ve o meşum cümleyi kurdu;
“Eks, maalesef!” şeklinde işaret verdi hemşireye. Aracın sedyesine cenaze yerleştirildiğinde yanına büzülen Satı’ya sormak gereğini hissetti doktor;
“Neyinizdi?”
“Hiçbir şeydi, ama her şeyimdi, bana kimsesizliği ve yalnızlığı bıraktı…”
Ambulans, doktorun talimatıyla acil servise değil, morg kapısına yöneldi, kendilerini takip eden polis arabaları, görevli polis ve şaşkın Samim’le birlikte…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü 1960’lı yılları tasvir ediyor. İlkokulların 5, Ortaokulların 3, Liselerin 3 yıl olduğu zamanlar. Doğal olarak o günlerde ileri teknolojiden bahsetmek de mümkün değildi.
(*) Satı; Uzun ömürlü olması için doğumundan önce ermişlere adanan kız çocuk. Satma, satış. Alışveriş. Düğün armağanı.
Satılmış; Uzun ömürlü olması için doğumundan önce ermişlere adanan erkek çocuk.
(1) Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çabayla. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültüde.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
Mahrecine İade; Asıl anlamı; Gümrüğe gelen bir eşyanın vergileri yatırılmadan satıcısına ya da aynı ülkedeki başka bir alıcıya gönderilmesi olmakla beraber, meselâ nişanda takılan bir kısım ödüllerin, nişanın bozulması nedeniyle sahibine iade edilmesine, bir mektup, bir tebligat kabul edilmemişse gönderildiği yere iade edilmesine dair kullanılan söz.
Malûmun İlâmı Olmaz; Bilinen bir şeyin tekrarı. (Kesinlikle emin değilim, bildiğim bu, ancak söz belki yanlış olarak Türkçemize yerleşmiş olabilir, aslı belki de “Malûmun İlânı” şeklinde olabilir.
Peh Peh Deyiş; Ne güzel şeklinde yüksekten bakış şeklinde beğenme belirten ünlem.
Sıhri Akrabalık (Hısımlık); Kan bağı ile değil, kanuni yollarla oluşan akrabalık. Medeni Kanunda belirtildiği üzere eşlerden birinin kan bağı ile olan akrabalığı diğer eşe sıhri akraba olup bu akrabalık eşler ayrılsa bile bozulmamakta sona ermemektedir.
(2) Heba Olmak (Etmek), Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Yok olmak. Ziyan olmak.
İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.
Mastır (Yüksek Lisans) Yapmak; Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda sadece mastır olarak da adlandırılır. Üniversite diplomasıyla doktora arasındaki akademik araştırma.
Palazlanmak; Gelişmek, irileşmek. Kuşların büyüyüp etlerinin yenilecek hale gelmesi.
Tarihteki Yerini Almak; Yaşanan ve gereğince önemi olmayan bir olayın, kişinin önemsenmeksizin sadece tarih kitaplarında yer alması gerektiğini, unutulmasının yaşanan halin gereği olduğunun belirtilmesi.
(3) Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(4) Beri; Konuşana göre, önünde bulunan iki uzaklıktan kendisine yakın olanı, bu uzaklıkta bulunan.
Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine söylenen söz. “Bürüncük” de denilmektedir.
Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.
Pirüpak (Piripak); Çok temiz, lekesiz, tertemiz.
Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı, ters.
Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Zamane; Çağ, devir, şimdiki zamana ait olan.
Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(6) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(7) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(8) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(9) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(10) Yangel Osman; Şekilci, gösteriş budalası ve tembel insanlar için kullanılan bir deyim. Aslı; “Kırk (ya da dört) dönüm bostan, Yangel Osman” şeklindedir.
(11) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
(12) Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(13) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(14) Ayrılık ateşten bir ok… Güfte Yazarı bilinmemekte. Beste; Fahri KAYAHAN’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.