Rüyalara acayip bir şekilde abone olmuş gibi abondene(1) gecelerden çıkar olmuştum, her sabah. Öyle ki; gariban telâffuzunda “Korkunçlu” ya da tutarlı olarak kâbus(1) gibi değil, ama bir kısmı reenkarnasyonla(1) ilgisiz, dejavu(1) şeklinde sanki daha önce yaşamışım gibiydi.

Diğer kısmı ise akla, hayale gelmeyecek gibi; gerçek hayal(!), imkânsız, olası değil, siyah, simsiyah, karanlık, mitomani(4), yalan, günah, yasak, çirkin, mağlubiyet, mahcubiyet, borç… vb. gibi şeyler idi.

“1177”? Nedir Allah aşkına? “Asgari Ücret!” desem, değil! “Fakire yardım, fitre, fidye, zekât?” Bana uymuyor! Malazgirt Savaşı? O; 1071 de, değil yani! Mühimlerden bir zatı muhteremin(2) doğum, ölüm, keşif, icat, ya da bilmem neyin nesinin tarihlerinden biri? Nasıl bilebilirim ki? Girdi rüyama işte, çık işin içinden(3)!

Rüyanın devamında Apartman Yöneticisi (Ki bu; ben oluyorum; Zekeriyyâ) nasıl oluyorsa kendimin başıma dikiliyorum; “Şu kadar zamanın aidat borcu?” Hay Allah razı olsun benden, üşütecektim kafayı, gerçek olmasa da, bravo bana! İtiraz ediyorum, doğal olarak! “Hey! Bana da mı Lo! Lo! Lo!”  Sonrası Sezen Aksu; Manifesto(1)!

Arkadaş, (yani ben) sen deli misin, manyak(1) mısın, nesin? Niye düz hesap 1000, 1100, 1200 gibi bir rakam değil de 1177?  Yoksa sen faiz… Pardon, hacı, hoca kelâmı; “Faiz haram be! Belki günahtır!” da! Şuna; “Masraf Artığı, Ticari Kazanç, Para Getirisi” gibi bir eklenti mi yaptın? Tüh sana! Benim bana, ancak bu kadar moktan bir suali, ya da deyişi olabilirdi, maşallah oldu da!

Sonuç; o adını tekrarlamayı istemediğim nalet yönetici çatır çatır ödetti borcumu, üstelik erinmeksizin(3) o Eskişehirli kardeş gibi; paranın üstünü de verdi “Bır, kı, üj” diyerek (bir, iki, üç anlamında) sarhoş ağzıyla. Sabah sabah içki? Tövbe, tövbe! Ya ben zamanı karıştırdım, ya da o zamanda gecikmiş olsa gerekti!

Bu arada özür dilemem gerek, kızgınlıkla “lanet(1)” demek isterken harflerin yerlerini “nalet” olarak değiştirivermişim! Bir de “Hıyar!” demek geçiyor içimden ama hangimizin hangimize demesinin gerektiği karıştırıyor kafamı! Sözler işte böyle her bakımdan her şey için uygun (gibi) oluyor!

Adım; Zekeriyyâ, tekrar ediyorum, yararı olur! Neden ve üstelik çift “Y” harfi ile. “Bana sual sormayın cevap müşküldür(4)!” tadında bir esnemeyle içim geçmek üzere…

Yaşım; on beşler civarı (Meselâ)…

Denizdeyim. Pehlivan yapılı bir amca çekiyor dikkatimi. Uçurumdan düşen bir kamyon gibi görüyorum kendisini. Yalanın da bir adabı(1) var, ama aklımdan geçmiyor tabii ki, mitomani olayını saf dışı bırakamıyorum maalesef bir türlü. Deniz ortasında öylesine sabit duruyor amca, muhtemelen ayakları denizin dibine, tabana, kumlara değiyor olsa gerek. Belli ki bir şeyler karıştırıyor, hadi bilmediğimi düşüneyim.

Birden ellerini iki yana savurdu, pervane gibi, sahile doğru bir iki adım kadar yürüdükten sonra (resmen!) sırtüstü döndü, gökyüzünü, belki de martıları seyretmek istercesine yüzer gibi ikide bir ayaklarıyla tabanı döverek dengesini sağlamaya çalışıyordu.

Ve de kişisel tahminim; denizin üre(1), ürik asit(2) konsantrasyonuna(1) bir nebze(2) de olsa katkıda bulunmuş gibi bir his vardı içimde. Yanlış anlama olmasın bu işi cinsiyet farklılığı asla olmaksızın çoook kişinin başarıyla gerçekleştirdiğine dair bir saplantım, kanaatim ve göreceliğim var benim.

Ben de katkıda bulunayım istedim, o göbekli amcanın önce yayılıp sonra ayrıldığı yerde gereğini yapmak için. O amcayla tek farkımız onun büyük olduğu halde küçük, benim küçük olduğum halde büyük işimi halletmek çabamdı!

Amcanın görevini tamamladığı mahallin biraz daha sahile yakın bölümünde mayoysa mayo, şortsa şort, donsa don sıyırdım hafifçe altımdaki şeyi (kibarca bir söylem olarak; popomdaki donu!) amcanın eyleminden farklı olarak…

Galiba literatürde buna “defi hacet(2)” deniyormuş, ben kısaca Türkçe; “Sıçmak” olarak tercüme ettim, bu eylemi. Eee! Levreklerin(1) de gıdaya ihtiyaçlarının olduğu konusunda, azıcıktan biraz fazla fikir ve bilgi sahibiydim. Ancak her şey okumakla bilgi sahibi olmak için yeterli değildi.

Eşyanın tabiatına aykırı(2), uygun değilmiş gibi görünse de, doğanın hükmüne emanet ettiğim levrek ganimetleri; “Plup! Plug! Pluh!” sesleriyle dört bir yanımı ve çevremdekilerin görüntü alanları içinde belli etmek için, “İğkh! Iğh! Immghh!” gibi söylenmesi kolay olup, yazılması zor sözlerle görünmek için çaba göstermeye başlamışlardı.

Arşimet’e(5) mi, Newton’a(5) mı hangisine saygılarımı, ya da küfürlerimi tüm içten duygularımla yönlendirmem konusunda kararsızdım! Bu büyük düşünürler, yasaların hangi bölümünde yanlışları hissetmemiş olabilirlerdi ki? Denizin suyu mu yapılandan ağırdı, yapılan mı hafifti deniz suyundan?

Beni takip etmekte ısrarlı olan levreklere ait gıdalara ve levreklerin bizzat kendilerine karşı inatla sahile doğru yüzmeye devam etmeğe çalışırken bir ses ulaştı kulağıma;

“N’apıyorsun oğlum, denizdeymiş gibi kulaç atarak yüzerek, bir yerlerden uzaklaşmaya çalışıyormuş gibi, hınçla?”

Gecikmiştim, temizlikçi abla gelmişti ve beni önce Allah, sonra babam ve de sonra o abla korumuş, tuvalete dar kıt yetişebilmiştim(3). Çaresizliğim lâvaboda levrek olarak şekillenmemiş olabilirdi!

Burka(1) mı, ne diyorlar, öylesine öcü gibi giyinmiş, et olarak hiçbir yeri görünmeyen cinsiyeti hakkında bilgim olmayan biri için nerede olduğumun bilincini yaşayamaya gayret ediyordum. Babam vardı, ama birden yok olmuştu yanımdan…

İnce, temiz ve güzel bir Türkçe ile arkamdan yaklaşan o biri seslendi bana, dönünce siretini(1), suretini gözlemlediğim;

“Kardeş! Bir bakar mısın lütfen? Lâvabom tıkandı da, nerede birilerini bulabilirim acaba, yardımcı olabilir misin bana?”

Sanki babadan kalan, anası-babası olmayan, ancak böyle evi, arabası, Hırdavatçı Dükkânı olan, kendi dâhil, her bir moktan anlayan biri olduğuma inanmış, anlamış gibi, dünyada, Türkiye’mde, şehirde her neyse kısaca şu sokakta başka kimse yokmuş gibi, gelmiş tutup bana sormuştu (Yakışıklılığımdan bahsetmediğimin herkes farkında, sanırım!).

Hayrola! Ne alâka? Sadece tesadüf mü? İnanılmaz!

Kısaca ve klâsik olarak karşılığı; “Bak bacım!” diye başlayarak teferruatı; “Takıl bana, hayatını yaşa!” demek yerine edebimle şöyle tamamlamaya çalıştım sözlerimi;

“O siyahlarla, yamyam gibi görüyorsun beni, belki! O, pencere gibi dört köşe yeri, gazeteyi getirmiş görevli gibi düşünme lütfen! Hem sabahın o vaktinde gazete bir yana, ekmek asılan kapıdaki sepette soğumaz mı ki, kişi uyanana kadar?”

Vallahi insan ne demek istediğinin farkında değil, ne söylediğinin ne anlamda veya neden edebiyat yapar, gramer parçalar gibi salaklığı üstlenmişse, yaşamla, gerçekle, rüyada yaşananı ayırt etmekte gerçekten başarısızdı!

Kalktım! Giyindim! Çok uzun yol! Dükkân alt kattaydı, ben onun üstündeki kattaydım, hiç de “Uzun yol” sözü etmeyecek gibi, kat benimdi, bense hiç kimsenin! Annem yoktu ki, babam da yoktu az biraz daha sonralarda! Annem (zamanlardan bir zaman evvelinde);

“Oğlum! Yaşın yerinde, aklın başında. Ayş’anımın kızı, Fatma’nımın baldızı, Müzeyyen Hanımın görümcesi, eltisi” falan demişti. Sevip de mutlu olmamı umursamaksızın, “Seçmece bunlar!” deyip birinden birini seçmem gerekliliğini işaret etmişti.

Denese miydim, hem bana yâr olacak olanın, hem de kendimin hayatını karartarak? Şanslı değildim, karşımdakinin de benim şanssızlığımı paylaşmasına rıza göstermek sadece ahlâksızlık değil, haksızlıktı da…

Şansın beni bulması da, yakalaması da eğer ona elimi uzatmam mümkün olmuyorsa benimle beraber, birlikte olması mümkün değildi ki!

Şöyle aklımdan geçen bir deyim, benim için uygun olabilir belki, her şey olurunda, ayarında, ahenginde gözükse de; “Gökten halka yağsa biri bile başımdan geçmez de, aynı gökten iki kazık düşse, biri girer de, öteki o çıksın da ben gireyim diye sıra bekler!” Ya da değişik bir başka söylem, “Şanssızsa kişi, muhallebi yerken bile kırılır dişi!”

“Şans” deyince duraklamam gerekti birden.

Kardeşimle tavla oynuyorduk. Öyle bir an oldu ki, zarlar 2-1 dışında ne gösterirse göstersin, kazanıyordum yahut da mars olmuyor paçayı kurtarıyordum.

“Hooop! ‘Ağır ol da, molla desinler!’ Hangi yalanını, ya da yanlışını düzelteyim ki, senin? Bir; kardeşin yok, sen yalnız bir adamsın! İki; bırak tavla oynamayı, tavlayı görsen, yer sofrası, pulları akide, zarları nane şekeri sanırsın. Ve üç… Ki bu hepsinden önemli, söylemeye çalıştığın şey de düpedüz bir fıkradan çalıntı…

Üstelik zarları yutan başarısız oyuncu, alaturka tuvalette işini görürken, tesadüf(!) şık-şık şeklinde ses veren zarları arkasına baktığında gene 2-1 olarak görmüş. Sen gülmesini bilmez, gerçeği söylediğim için somurtursun, bu nedenle sana yardımcı olmak için gülme efektini(1) sunuyorum; ‘Ha! Ha! Hah! Bla! Blap! Blop!’ Ek olarak hayret nidası şeklinde; ‘Breh! Breh!’ demeyi de ekleyebilirim sevabıma. Tamam mı?”

“Sana da hooop, aynen, beyefendi bey! Rüya bu, rüya!”

“O zaman başka! Önümüzdeki rüyalar senin olsun! Güle güle gör! Uyurken nasıl güleceksen? Ama inanıyorsan, bu başarıyı da gösterirsin sen, ben inanıyorum, çünkü…”

Ben, bana ait rüyalara girmese, benden çalmaya kalkışmasa, karışmasa, yönlendirmeye, aşırıya kaçmaya çalışmasa, dürüstlük denen kavramla gereği için biraz çaba göstermemeye çalışsa, sanki olmaz. Bezen ben, bana gerçekten kızıyorum. Bir gün ben o beni azat edeceğim, ama ne zaman, sadece sabretmeye çalışıyorum…

Bir gün önce, semt pazarı nedeniyle kasada biriken paraları bankaya yatırmak, eksikliğini hissettiğim dükkândaki bir-iki parçayı tamamlamak için şehre gidecektim. Park sorunu yaşamak istemediğim, alacağım şeyler de ağır olmayacağı için her zamanki gibi belediye otobüslerinden birine bindim.

Bir genç kız, modern, hiç de önemli değil, ilgileneceğim gibi, ama gözleri…

Ve fırsat düşkünü kendini bilmez bir varlık olarak ben…

“Aaa! Rüyamdaki gözlere sahip güzel kızsın sen!”

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı… Pazarda ağız görmemiş bir öküzün tezahüratı… Karşısına geçip elimi uzatsam, % 100 emindim ki, alacağım cevap;

“Aaa! Hayalimdeki aptal, salak surat!” ya da benzer şekilde olur ve o gözlerin sahibi yüz, ıstırabını(!) şekillendirmek üzere sırtını döndüğünde ben de çok virajlı bir karayolunda ilerleyen otobüs (Örneğin Muğla-Datça arası) gibi önümü gördüğümü zannederken arkamı görürdüm, nasıl bir örnekleme aklımdan geçirdiysem, sessizliğimde içimden?

Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine(6) be sersem herif? Simsiyah bir rüya hayaletinin açtığı pencereden gözlerini görüp de, belediye otobüsünde gördüğün bir genç kızı denden hüviyetinde, sarkıntılık gizli bir şekilde nasıl pişti yaparsın ki? İşte, alacağın cevap bu olur, andavallı(1). Haddini bil hırdavatçı!

Senin dükkânına gelecekler belli, ya üstü-başı yırtık-pırtık, çapaçul(1) görünümlü, pabuçları arkasından basık, boyasız, hatta topuğu yok olmuş, başında bilmem ne firmasının siperi arkaya çevrilmiş şapkası, ya da inşaat yerinde bırakmayı unuttuğu baretle(1), saçı-sakalı birbirine karışmış inşaat işçisi.

Belki günlerdir, işi nedeniyle yıkanmamış olduğundan müstehcen(1) olmasa da iğrenç kokularla yüklü, hava sıcaksa düğmeleri kopuk olduğundan yağır(1) gibi yırtıktır tişörtü, ya da gömleği göbeğine kadar açık…

Pantolonunun carcuru bozulduğundan çengel iğne veya kınnapla örtülmeye çalışılmış temizlikle ilgili her türlü eylemle yakından-uzaktan ilişkisi olmayan bir pantolonla…

Üstelik bol sigara tüketimi nedeniyle dişleri ve o kısımdaki bıyıkları sapsarı olan bu vatandaşımız, senin dükkânına gelinceye kadar da sigara tiryakiliğinden vazgeçmemiş olarak, dükkânın kapısına kadar gelir. Her ihtimale karşı ateşi filtresine kadar dayanmış sigarasından son bir nefes daha alıp dumanın yarısını dışarıya bıraksa da dükkân içi için de bir kısmını tasarruf etmiş gibi içeride bırakır. İzmaritin yeri ise, dükkânın önünün hemen yanı başıdır.

Bu tip görgü, ya da emniyet kurallarından bihaber(1) olan, dikkatsiz girişimleriyle rafları, raflardaki bir kısım malzemeleri devirmeye meyilli vatandaşlarımıza “Lütfen!” şeklindeki ikazlarınız geçerli değildir, yerine oturmaz asla, çünkü alacağınız etkili cevap bellidir; “Bir şey olmaz, canım!” “Nerden ‘Canın!’ oluyorum?” gibi bir söz hakkı ise ilmen ve bilimsel olarak yasaktır!

Ve isimsiz bir mezar taşındaki hız yapmaktan vaz geçmekte zorlanan şoföre söylenen söz, “Benimle evlenir misin?” şeklinde evlenme teklifi içeren bandı sürükleyen reklâm uçağındaki söz gibi geçer gözünüzün önünden;

“Bir şey olmaz!” diyordun, “Şimdi ne oldu? El Fatiha!”

Hüzünlenemediğin gibi, maalesef müşteriyi yitirmek gibi bir düşünce de akıl kârı değildir, söylenemezsin bile, ancak işlem sonucu dükkân terk edilir edilmez somurtma hakkını kullanmaya başlarsın, rafları yeniden düzeltmeye, düzene koymaya çalışırken! Çünkü…

Bir ters davranış, onların amip(1) ya da virüs(1) gibi çoğalıp, bir kilometre uzaklıkta olsa da diğer hırdavatçılara yönelmeleri anlamını gerçekleştirir. Müşteri yitirmenin hiç kimseye yararı yoktur!

Sözlere nokta koymak mümkün değildir. Vatandaş elinde sigarayla dükkâna girmiş, ya da dükkâna girer girmez dükkânın havasını bozmak istercesine sigarasını yakmaya teşebbüs etmişse mutlaka izin sahibidir, izinlidir.

Ve de hele ki ikisi-üçü-beşi bir arada dükkâna girmişlerse, “Lütfen!” sözüyle süslemiş olsanız bile “Sigaranızı dışarıda için!” veya “Dışarı atın!” hele ki “İçeriye sadece biriniz girsin!” deme hakkınız da yoktur, bilinmesi gerek!

Yaşamda insanlar için beterin beteri de vardı, benim gibi hırdavatçının yaşadığından gayri. Örneğin hemen yanı başımdaki eczanesi olan eczacı arkadaşımda yaşadığım gibi. “Yaşadığım” kelimesini özellikle kullandım. Bereketsiz, kısmetsiz bir günümdü. Buna mukabil ters orantılı bir günü yaşıyordu eczacı arkadaşım.

Dükkânı küçük çırak Aydın’a bırakıp; “Gerekirse çağır!” deyip yardım için geçtim eczaneye. Boş zamanlarda çok ders almıştım arkadaşımdan, eksik bilgime karşın, soru cevap şeklinde takviyelerle reçetelere bakabiliyor, tentürdiyot, diş macunu, yara bandı falan gibi bir şeyleri satabiliyor, reçeteleri gerçekleştirebiliyordum.

“Pradaxa nerdeydi?” Tamam, buldum! “Lustral gelmiş miydi?” Tamam!” “Ekopirin?” Okey! “Teyze, o kremi sipariş verdik, gelince vereceğim, vereceğiz, her neyse, yarın geçerken uğraman, mümkün mü? Tamam, evi biliyorum, birimiz getiririz. Seni kremsiz bırakmayız, rahat ol!”

Şu gerçek ki, benim yaklaşıp, yakınlaştığım çok kişi, “Geçiyorken uğradım!” tavrında, bedavacılar idi! Özellikle kilolarını öğrenmek isteyen tartıcılar, tansiyonunun ne olduğunu öğrenmek isteyenler! Onlar beni tanıdıkları için sıralarını şaşırmıyorlardı, ama tansiyon değerlerine göre eczacı komşumun başını şişirmek için mutlaka sıralarını bekliyorlardı.

“Ha! Tamam! Perhizine dikkat et, Mehmet Amcacığım! Aynı ilâçlara devam et! Raporun bitiyordu galiba, yeni raporunu almayı unutma! Ah! Bundan sonra o ilâcı yarım yarım iç! Haftaya gene gel, bir tekrar ölçelim! Öyle kolayla falan ilâç içilmez, mutlaka su ile iç! Tatlıya yüklenmekten temelli vaz geçtin değil mi Müzeyyen Teyze!”

Bu arada reçetesini verdiğim birilerini salardım Eczacının başına; “Şunu sabah akşam birer tane yutacaksınız, şunu günde bir defa suda eriterek, şunu yatmadan evvel, (ya da) gece uykudan kalkmak gibi huyunuz varsa, gece kalktığınızda…”

“Günde en az üç litre su…”

“Aç karnına… Tok karnına…”

“Mutlaka günde 1-2 Km yürüyün lütfen!..”

Vs. Vs. Akla ne gelirse işte!

Elinin yumuşak olduğu, hiç can acıtmadığı ifade edilen eczacının eşinin iğne yapmak dolaysıyla yorgun olduğu alnında birikmiş boncuk şeklindeki ter damlalarından anlaşılıyordu. Bir tatil gününün ertesinde de olsa o kadar çok “Bedava” iğne yaptıracak kişinin birikmesine hayret etmiştim doğrusu, hemşire kızın desteği bile eczacı ablası için yeterli olmamıştı.

Önde ahlayarak puflayarak, “Seke seke gelen Mahmure(7)” gibi değilse de, makas kesmiş kamyon gibi iki tarafına salınarak, oldukça kilolu ve muhtemelen canının çok tatlı olduğu hissedilen bir teyze geldi.

Ve onun arkasından da inşaat işçisi kılıklı biri önde, diğer ikisi arkada hanzoluklarını(1) belli etmeme çabasında ancak çekiniklikleri belli üç inşaat işçisi girdi eczaneye.

Eli yumuşak olan eczacı hanım bilgeydi, belki gelenlere doğru yöneldiğinde onların o kadar şaşkınlaşacakları aklından geçmemiş, tahmin edememiş olsa gerekti. Belki de gelenlerin niyeti bir bayandan isteyemeyecekleri, bir baydan da belki fısıldayacak isteyecekleri bir şey olabilirdi!

Önden gelen cesaretle ileriye atıldı, akıllı olduğu uzaktan da olsa belliydi;

“Aspirin vardır mıdır ki?”

Eczacı hanım soruyu cevaplamak yerine bir kutu aspirini koydu tezgâh üstüne, diğer insanlarla ilgilenmesi gereği ile acele edercesine, herhalde “Bebe Aspirini mi?” diye sorması gerekli değildi.

Öndeki adam, kutuyu açtı, kasete bastırarak aspirinlerden birini çıkartmaya çalıştı, başaramadı, zorlandı, sonra teslim olmak üzereyken eczacı hanımın dikkatle bakmasından utanarak son çabasıyla bir adedi çıkartıp ağzına atıp çiğnedikten sonra;

“Kaç para eder?” diye sordu, eczacı hanım bunalımının son kertelerinde(2) olsa gerekti; tek aspirini alınmış kaseti de usulünce kutuya yerleştirip adama uzatırken, rahatlama arzusu taşır gibiydi;

“Tesadüf! Bugün aspirinler bedava! Buyurun!”

Gelenler, yakışıklı, düzgün ve özenerek, uygun adımlarla öndeki yine önde, geniş bir “U” harfi çizerek geldikleri yöne doğru yürümeye başladılar, arkadaki ikili öndeki birin sağına-soluna yerleştiklerinde, sanırım başarısızlıklarının sonucuyla ilgili konuşuyor olsalar gerekti.

Bazen rüyamda dükkândaki misafirliği(!) nedeniyle çok iyi tanıdığım eli maşalı teyze(2) olur, doğrudan doğruya, düpedüz kovalardı beni ve yakaladığında da tam deyimi ile; “Eşek sudan gelinceye kadar döverdi beni!” Nedenini bilmez, anlamazdım da. Ancak bu görüntü, bana o günün sabahından itibaren mutlaka bir tatsızlığı yaşayacağımın müjdesi olurdu.

Bugün o tatsızlığın baş aktrisinin kendisi olacağını bilmem mümkün değildi, fal bakmak, remil atmak(3), müneccimlik(1) gibi bir sanatı ihya edecek(3) meziyetlere sahip değildim ki!

Yalnız, müşkülpesent(1), kocasının elinden iş gelmeyen, kulağına ulaşmasını istemem bir bakıma, huysuz, şirret(1), çaçaron(1) eli maşalı teyze görünmüştü karşıdan, dükkâna yönelik olarak. İster rüyamın etkisinden dolayı denilsin, ister yaşanacak olayları adım gibi bilmesem de tahmin ettiğim için Aydın’ı yönlendirdim üstüne doğru hemen. Ancak fazla beklemem gerekmedi, en fazla üç dakika kadar sonra o canhıraş feryat(2) yükseldi tezgâhın arkasından, hemen yanımda, kulağımın zarını patlatacak gibi;

“Usta! Bir bakar mısın?”

Çırak gibi, benim de yapacağım bir şey yoktur!

“Evet efendim! Sepet efendim! Haklısınız efendim! Bir daha kesinlikle olmayacak efendim! Yine bekleriz efendim (‘Beklemeyiz!’ diyemeyeceğimiz için)” Aslında gizlenmemem gerek, gıybet(8) gibi görünse de. İçimden; ‘Asla ve asla yeniden beklemek’ hiç mi hiç, geçmiyordu, yalan söylemek mecburiyetim yok!

Sıkı mı daha öncelerde bir kez yapmak ve yaşamak gafletinde(1) bulunduğumuz gibi; “Teyze!” demek!

“Nerden ‘Teyze’ oluyor muşum, ablanız sayılırım, ama ‘Hanımefendi!’ demek de zorunuza mı gidiyor, kardeşler!”

Evet, “Dünya-ahret” kardeşimizdi(2), yeter ki… (Söylemeye gerek yok!) Zaten dünyada kül yutmayacak(3) en son kişiydi, içimizi okuduğundan emindim.

Gelip-dönen teyze, yani abla ve özür dilememiz gerek, kulağına varmasın “Hanımefendi” hiçbir şey almadan, olayın mana ve ehemmiyetine aldırmaksızın, usturuplu(1) olup olmadığına önem vermeksizin ve kulağımıza ilişemeyen sözler mırıldanarak kapıya yöneldiğinde… Ben ve yardımcı elemanım efendiliğimizden asla ödün vermeksizin İstiklâl Savaşından galip ayrılmış gibi mutluyduk, mağlup olmuş olsak da, kabullenmeksizin.

Günlerden bir gün sosyete(1) biri geldi, 20-22 yaşlarında kadar görünen. Dekolte(1), mini etekli, aşırı boyalı, gözünde renkli, pahalı çerçeveli gözlük, âfeti devran(2) görünümlü olmak için çabalamış, ama en basitinden benim avam görüşüme göre başarılı olamamış bir bayandı.

Ve elinde cinsini bilemediğim, acayip bir şekilde başı-kuyruğu tıraş edilmiş, üstüne entari giydirilmiş bir köpek vardı.

İçeri girdiğinde ya alacağını unutmuş, ya tarif edileni aklında tutamamış ya da bana göre gördüğünde hatırlayacakmış gibi ağzı açık bir şekilde raflara bakmakla beraber, taş bebek gibi görünmesine karşın kendine hayran kılınması beklentisinde canlı bir varlık gibi duruyordu!

Kapıda tecrübelerimle edinip de, bizzat resimlediğim dondurma ile bir şeyler yiyerek ve köpekle girilmemesini özenle istediğim uyarı levham vardı. Üzerine yazılanların okunmasını engellemeyecek şekilde kocaman kırmızı bir çarpı işareti koyduğum.

Medeni ve bedeni durumunu bilemediğim o kişi, uyarıma aldırmaksızın içeri girmekte beis görmemişti, zaten kanaatimi masa arkasından bakarken içimden geçirmiştim; mağrur olma hanımefendi, senden büyük Allah var(9), şeklinde, bu devirde kimse padişah değil, sultan değildi(10).

Çırağım yetişinceye kadar köpek sandığım o it, ağaç gibi gördüğünü sandığım süpürge saplarının olduğu bölüme tek ayağını kaldırarak işini halletmişti. Köpekler, yani itler hakkında kısmi de olsa bilgim vardı, bu it tek ayağını kaldırıp işini gördüğüne göre, erkek ve edepsizdi, toprak olmasa bile ettiğini kapatmak gibi dört ayağıyla birden tepinmek gibi bir eylem gerçekleştirmemişti, salon itiydi ne de olsa, kucağa alışmış, alıştırılmış!

Ancak eylemini tüketmemiş, belki de beton hoşuna gitmiş olsa gerek, ufak bir “u” harfi çizip poposunu yere eğip, meşhur bir politikacının diliyle ikrar ettiğine(36) benzer şekilde bir de şeyini şey etmişti(3).

Ben süpürge saplarını elden çıkarıp zararına katlanmayı düşünürken, sidik kokusuna ek olarak it, bir de dükkânı elden çıkarmamı ister gibi taban karolarının üstüne halt etmişti!

Tırlatmak(3) üzere yerimden doğrulmaya hamle ederken; N’aptın sen Gofret!” diye seksi bir sesle köpeği okşayan (artık demekte sıkıntı çekmiyorum o) kadın çantasından çıkardığı bir poşetle sözüm ona yarım-yırtık temizlemeye çalıştı o şeyi.

İğnelemek, hatta hakaret etmek için söz bulamadığım o kadına sadece; “Defol!” demek geçti içimden. İç sesim(2) yetişti imdadıma, şarkı gibi;

“Sus! Sus! Sakin ol! Sinirlerine hâkim ol! (11) şeklinde.

Gerçekten, gerçekleşen bir olay olsaydı yaşadığım, sonuç ya da halim ne ve nasıl olurdu ki?

Binmiştim bir kara trene, modern çağı yaşadığıma inanmama karşın gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden ne idim bilmezken, dönme çabası yaşıyordum hıyara! Olur mu? Olurdu! Olmaması için bir neden yoktu ki?

Pencereyi açmış, uzayıp giden o tren yollarının(12) bana bağışladığı güzellikleri üleşirken, trenin gittiği yöne bakma gafletinin semeresini inançla kabullenmiştim. Buharlı lokomotifin bacasından savrulan kurumlardan birkaç tanesi ikametgâh belgeleri ceplerindeymiş gibi sağ gözüme yerleşmişlerdi, belki de ailece, gözkapağıma hiç önem vermeksizin üstelik.

Tam bu sırada kondüktör(1) gelip biletimi sormuş, o sırada tren bir tünele girmiş, koridordan geçmekte olan biri bana çarpmış, tünelde oluşan rüzgâr, anafor her neyse o nedenle bilet camdan dışarı uçarak hürriyeti seçmişti. Tünelden çıkan trenin aydınlığıyla canımı da yakan bana çarpan adama;

“Önüne baksana len, hanzo!” demek üzereyken, karşımdakinin insan azmanı(1), iri-yarı, güçlü-kuvvetli görünümlü olduğunu görünce tırsmış(*3, kibar olma hakkımı kullanmayı seçmiştim, haliyle;

“Önünüze dikildiğim için özür dilerim bayım, lütfen buyurun!”

Arkamı döndüğümde hem kompartımandaki diğer yolcuların, hem de bavulumun ve poşetlerimin yerlerinde olmamaları dolaysıyla şoke olmuştum. Kondüktör hâlâ biletimin derdiyle meşguldü. Tren bir istasyonda durmuş, bana göre; “Atı alan Üsküdar’ı geçmişti!”

“Biletim yok!”

“O zaman cezalı bilet kesmem lâzım! Nerden binmiştiniz?”

“Buradan bindim!”

“Yok! Daha neler?”

Belki bavullarımı çalanları yakalama ihtimalim olabilirdi, beni trene bağlayan başka bir şey yoktu. Bu kaprisli kondüktörle uğraşmaktansa ya diğer treni bekler, ya da karayolu yakınsa otobüse binip giderdim, ulaşacağım yere. Aynı zamanda şom ağızlıydım(2) da;

“Trene şimdi bindim, niyetim beleş seyahat etmekti, ama hemen yakaladın beni. Ben de hemen ineyim trenden öyleyse…”

Bir el dokundu omzuma;

“Hemşerim son durağa geldik, otobüste senden başka yolcu kalmadı da…” diyenin uyarısıyla uyandım.

“Neden otobüsteydim?” diye düşünmeme gerek kalmadı, yatağımdaydım. Peki, bana dokunan el? Mutlaka her zaman olduğu gibi, uyanmam gerekliliğini bana ikaz eden el, bana aitti, diğer ben yönlendirmiş olabilirdi? Ama mutlaka!

Cumartesi akşamları, ya mahallenin çocukları beklerdi, dükkânı kapatıp eve geleceğim vakti gözleyerek. Yahut da annem mikrofonu eline alırdı, mevcut durumu belirterek. Maksatları belli idi. Anne ve babalarından aldıkları izinle onları Pazar günü bir sinemaya götürmek şeklinde…

Bazen çocukların ailelerinin özen dolu tavsiyeleri olurdu, “Şu filme götür!” diye. Para peşin, kırmızı meşin, tek bir sefer olsa, neyse ısmarlayayım, yarınlarımız olan sevgili çocuklara. Ancak yazları her hafta, kışları okullar açık olduğu için, çok zaman iki haftada bir…

Bu göreve başladığımın ilki ve ders aldığım olayı mutlaka unutmaksızın anlatmalıyım;

Önce yerler konusunda sıkıntılarımız oldu, vakitsiz, daha doğrusu gecikmiş olarak biletleri almam dolaysıyla. Üçerli-beşerli, kontrol dışı, el ele olamamak gibi. Sonra aynı sırada koltuklar, ancak gecikerek gelenlerin verdiği zahmetler olarak.

Kiminin ayakları ezildi, montlarının üzerlerine basıldı, kiminin sırtlarına dokunulması onları huylandırdı, önden-arkadan çekirdek sesleri ve yorumlar çocukları bezdirdi.

Ve bizim sıramızın arkasına yerleşen iki hanzodan biri devamlı konuştu, filmi izlememize gerek kalmadan;

“Bak! Bak! Şimdi esas oğlan kıza silâh çekecek!”

“Bak, bak, bak! O duvar var ya o duvar, kızın abisi oradan çıkıp kızın sevgilisini dövecek!”

“Bak burası çok önemli, kızla-oğlan inna-minna(2), anlarsın ya, hı-ha-hı-ha!”

Verilen arada boş olan en arka sıralara taşındık, mahalleli ailelerimizle. Ve bir musibet bin nasihatten evlâ olduğu(13) için, bir önceki haftadan bir sonraki haftaya imkânlar nispetinde, biletleri hafta ortasında alıp, ailelerin onayladığı nezih(1) filmlere götürmeye çalıştım çocukları.

Bunlardan bir film aklıma yattı. Konu aşağı-yukarı şöyleydi. Köylü bir oğlan, şehirli bir kıza, “Selâmünaleyküm” bile demeden; “Vaktin, durumun müsaitse, gel evlenelim!” diyor. Enteresandır, kız da hemen “He!” diyor, evlenip köye geliyorlar, uzun uzun mutlu oluyorlar, çocukları falan oluyor, film bu şekilde bitiyordu(14).

Peki! Şefkate(1), sevgiye muhtaç olan benim, böyle bir şeyi yaşamama kim ve nasıl engel olabilirdi ki? Evet, çevremde beğeneceğim, iyi, edepli, terbiyeli, güzel aile kızları vardı, ama gönlümde yerleri olmadı hiçbirinin.

Oysa filmdeki gibi güzellik şart değil, ömrümü paylaşacağımla karşılaştığımda içimdeki benin de bana yardım edeceği varsayımıyla ben de sevdiğimle karşılaşıp yuva kurabilirdim. Sanırım, dileğimi içimdeki kendim olan ben de bu kararımdan memnun olurdu. Sözü, büyüğün affına sığınarak şöyle bitirmek istiyorum, ama şimdilik;

“Aşk yüzünden ben kaybetcem kendimi, kendime kendim lâzımsam kendim bulcak kendimi!(15)

O halde karşıma çıkacak, gönlümün sıcaklığını üleşecek, içtenlikle paylaşacağım sultanıma;

“Bu sabah hava berrak(16) senin için de uygunsa, ne dersin, evlenelim mi?” diye teklifte bulunsam, ne kaybım olurdu ki?

Karşımdaki, en fazla “Deli misin?” derdi, ben de avucumu yalar(3), ikinci şansıma yönelirdim! Filmde oluyorsa, gerçekte neden olmasındı ki? Konu, bu kadar basit (miydi?)!

Gün gelir Allah gülerek de olsa yüzüme bakar, sabrıma şaşar, bana yardım ederdi, tahminen! Dediğim gibi ben kendime göre bir senaryo hazırlamıştım, uygulamam ihtiyari(1) değil, mecburi idi, eğer gerçekten yalnızlığıma bu şekilde bir tedavi(!) ile son vermek istiyorsam, gerçekleşmemesi önündeki engel ne olabilirdi ki?

Dükkânı açtım, görevi; “Benim biraz işim var!” yalanıyla kıdemli çırağa (Zatı şahaneleri(1) Aycan Bey) ve onun yardımcısı (Zatı şahane(1) olmayan Aydın Bey) çırağa tüm sorumlulukları aktardıktan sonra, karşıma tıpkı etkilendiğim filmdeki gibi çıkacak ilk bayana, (doğal olarak çocuklar hariç) genç-yaşlı, zayıf-pehlivan, Kızılderili-Yamyam, Müslüman-gâvur, kız-dul bakmaksızın teklifte bulunacaktım.

Dışarı çıkıp da ilk adımlarımla caddeyi arşınlamaya(3) başladığımda; balıketinden(1) biraz daha cüsseli, attığı adımlarla sanki asfaltı titreten, doğal olarak adını bilmediğim, çirkin, ama benim için güzel ve iyi olması gerektiği düşüncesini yaşatan hımbıl(1) tipli bir (yaratık demem çok ayıp) hanım peşinde yürürken buldum kendimi;

“Hava, ne kadar güzel, evlenmek için ne kadar ideal, nefes alınacak güzellik! Benimle evlenir misin?”

“Git işine be kardeşim! Sen sapık mısın, sabah sabah? Hem sözlerin dünkü filmde söylenenlerin aynısı, yani çalma!”

“Ne güzel işte! Aynı filmi seyretmişiz, demek ki kalplerimiz karşı karşıya(17)!”

“Dediğim gibi sapık gibi peşimden yürüme, yanıma gel de gör cismimi, ben de seni göreyim, olmaz mı?”

“Ben cisminle, bedeninle değil, hayallerim ve Tanrımın yönlendirişine uyarak seninle evlenmek istiyorum, sormadan, tanımadan, sadece senin kendi iradenle ‘Evet!’ demeni umarak! Çünkü inanıyorum ki, Tanrı işaret etmişse, sen benim kaderimsin, eğer beni kabullenirsen!”

“Akşamki filmdeki kız, güzelliği ile çoktan çok fark atar bana!”

“Eh! Ben de filmdeki =esas= oğlan gibi değilim meselâ. Ancak şunu peşinen söylemem gerekli ki; evli-barklı, sözlü-nişanlı, çoluk-çocuklu değilsen, karşılıklı olarak sevgimiz sonradan oluşur, kapını ufacıcık da olsa aralamayı denesen…”

“Çok affedersiniz, siz kendiniz için size hizmet edecek birini mi arıyorsunuz, evlilik sözleşmesi(18) yapacakmış gibi?”

“Asla! Kendim, kendime yetiyorum yalnızlığımda. Ablalar, teyzeler var, evimde gerçekleşmesi gerekenler için, üstelik ta rahmetli annem zamanından beri bana yardım eden. Sorun yaşamıyorum ev işlerim için, demek istediğim bu…

Ama sen beni kabul edersen gerekirse, ihtiyaç hissettiğinde karımın elini soğuk sudan sıcağa, ya da sıcak sudan soğuğa değdirtmem, ben gelirim üstesinden gelmem gerekenin...

 Ben sadece seni istediğimi anlatmak istiyorum, bakmak, görmek, mutlu olmak için, şanssızlığı yaşamamak için sadece seni istiyorum, tıpkı filmdeki gibi mutlu olamasam bile, mutlu etmek için…”

“O zaman gene ve çok affedersiniz, sormam gerek; cinsel açlığınız…”

“Bir saniye! O sözü tamamlamanıza asla rızam yok! Başlangıcımda da dediğim gibi bedeniniz benim ilgi alanım dışında. Doğduğum günden beri annem dışında kimse olmadı hayatımda, sizi izlememin nedeni de nefsime, kendime verdiğim sözün ve inancım gereği, Tanrının takdiri olarak, inanın!..

Ben isminizi bile bilemediğim şu andan önce hiç kimseye ihtiyaç duymadım, aramadım, sormadım, annem yaşarken de, vefat ettikten sonra da, ta ki Tanrının beni şu an için sana yönlendirişine kadar. Filmin etkilemesi, beni duygulandırması nedeniyle sokağa çıkar çıkar çıkmaz, Tanrının beni yönlendireceği inancıyla sizinle karşılaştım, ilk, tek ve son olarak, başka asla aramam olmayacağına inancımı belli ederek…

İnan, güzel kız! Siz eğer, kör, topal, çolak olsaydınız bile size yaklaşmakta asla, bir an bile tereddüdüm olmaz, olamazdı, Tanrıya inancım nedeniyle. Beni beğenmeyebilir, hoşlanmayabilir, sevmek, eş olmak inancı yaşayamazsanız, aklıma gelmeyen başka nedenlerle de belki de, bilmeyeceğim sebeplerle ‘Hayır!’ diyebilirsiniz bana, buna saygı duyarım, ama fiziksel görüntünüzü dert edip de o zaman bana ‘Hayır!’ derseniz, işte benim bunu kabullenmem zor, hem çok zor!”

“Vasıflarımı bilmiyorsunuz ki! Okumuşluğum yok, kültür seviyem düşük! İşim-gücüm yok, para kazanamıyorum, aile bütçesi söz konusu olursa o bütçeye katkım olamaz! Evde kalmış, fiziksel yoğunluğu nedeniyle kısmeti çıkmamış, yorgun kart bir kızım, maharetlerim(1) de yok, çaçaronum, çenem düşük(2), sözlerimle gına getiririm(3), ağzım bozuk…

Üstelik doktor bana, yüzüme karşı ‘Kısırsın!’ dedi. Yani, kısaca benden ne köy olur, ne kasaba. Kısaca benden sana yâr olmaz kardeşim, senin kadının, evinin nuru, güneşin olamam, hadi bana izin ver, şansını başka dişilerde ara!”

“Son sözünü ayıpladım! ‘Kardeşim!’ demeni de kabullenmem mümkün değil, üstelik şaka da yapmıyorum, alay da etmiyorum. Yattım, kalktım, içime doğdu, Tanrımdan kaderimin karşıma çıkarmasını istedim, karşıma sen çıktın! ‘Hayır!’ demeni kabullenmiyorum, seni içtenlikle azat etmiyor, sabit fikirlerini de onaylamıyorum…

Adını bile bilmiyorum. Gönül kimi severse güzel odur gibi bilgiçlik de taslamıyorum. Ama bundan sonraki dünyamda tek güzel sen olacaksın ve öyle kalacaksın. Birazcık da olsa inanmaya, güvenmeye çalışsan!”

“Herhalde sen de şu kısacık muhabbette(1) seninle alay ettiğimi düşünmüyorsundur. Ayağıma gelen bir kısmeti neden tepmek isteyeyim ki? Ama ben beni biliyorum, sen de iyi bir insansın, mutlu olmaya lâyıksın ve inancım o ki, bu halimle, kendime yakışmayan yaşam biçimimle seni mutlu edemem, umutlanmana izin veremem! Hadi, adınız ne ise, o olan bey. Siz yolunuza, ben yoluma!”

“Güzel kız! Tekrar edeceğim, inandırıncaya kadar. Tanrıma yalvardığımda; ‘Beni geleceğimle karşılaştır, tanıştır!’ dedim. Senin varlığın, Tanrımın işareti. ‘Ben şuyum, buyum! İsmim şu!’ demeyeceğim. İlk karşılaştığımız Hırdavatçı Dükkânı hatırında kalsın, lütfen! Ben orada olacağım…

‘Hayır!’ demekten vazgeçeceğin umuduyla orada olup bekleyeceğim seni. Şimdi sen, plânladığın yere yönel! Ben de ebediyete kadar seni beklemek için orada olacağım. Tanrı seni bana yazmışsa ki inanıyorum, benden kurtuluşun olmayacak(19), diğer ihtimali aklımdan bile geçirmiyorum. Ben sevmem gerekeni sevmeye başladım, sonuma kadar da seveceğim. Geleceğimsin, eşim olmanı istiyorum, diliyorum!”

“Hakkımda hiçbir şey bilmeden?”

“Tanrım seni bilip de karşıma çıkardı ya, artılara gerek var mı?”

Kayboldu, başka bir söz söylemeden, bir iz bırakmadan, günlerim geçti, habersiz…

Baktım, dükkânın değil, evimin kapısında;

“Düşündüm, taşındım…”

“Zekeriyyâ Ustam, dükkânı açmaycan mı bugün?

“Allah iyiliğini versin Aydın! Kız tam bir şeyi itiraf edecekti, rakıya su katar, alabalığa limon sıkar gibi içine ettin(3) rüyamın…”

Pencereyi açıp anahtarı attım;

“Oğlum, sizde anahtar yok muydu da…”

“Evde unutmuşum da Usta…”

“Bir gün de ben sizi unutacağım, o zaman göreceksiniz…”

“Bağışla patron…”

Ne diyeceğini şaşırmıştı garibim, ilk kez “Usta” değil, “Patron” idim yaşantımda.

Bir ümit, her ihtimale karşı, uzandım yorgan üstüne, rüyamın devamı gelir miydi ki? Nah, gelirdi! Bu bir; televizyon dizisi miydi, “assonra” denecek, ya da “Gelecek hafta şu gün!” sözüyle reklâmı yapılacak? Gazete tefrikası(2) mıydı, “Devamı sayfa bilmem kaç, sütun bilmem nerede” olsundu ki?

Umut; fakirin ekmeği… Benim adım neden Zekeriyyâ idi ki, aslında bu tarife göre Mehmet olmalıydı? Kaç gün geçmişti aradan ayrı ayrı?(20) Yollarımız birleşmemişti ki, ayaküstü on-on beş dakikalık serüvende, ayrılıp da ayrı ayrı günler geçirmiş olalım?

Üstelik hafızam beni yanıltmıyorsa(!) o günden sonra günler değil, aylar geçmişti aradan. Oysa gerçekten beni Tanrının uyarıp yönlendirdiğine o kadar inanmıştım ki!

Hani deseler ki; samanlığı karıştır, içindeki dikiş iğnesini bul, bir çuval toz şeker içinde beyaz bir çakıl taşını bul, araştırır bulmaya çalışırdım, umutla, bir ihtimal diye. Ama o adını bile bilmediğimi bulmak hayal bile değildi, imkânsızlık görünümünde…

Ve geldi…

Sallapati(1) görünümünde, raflar arasında yürürken, dikkat etmeksizin ya da özellikle bir iki malzemeyi devirme gayretinde gibiydi, nitekim başarılı da oldu. Şirretliğini ispat etmek istercesine, selâmsız-sabahsız masamın önündeki koltuğa kendini atarcasına oturduktan sonra ayak ayak üstüne atıp, sol kolunu masaya dayayarak çıraklardan bana yakın olan Aydın’a seslendi;

“Oğlum! Git, şuradan çift kaşarlı bir sandviç kap, gel! Tost değil, şaşırma sandviç! Bir de kola-mola gibi bir şey! Patronunun parası yoksa merak etme, gel hemen yanıma parasını peşin peşin ödeyeyim!”

“Kırıcı olmuyor musun? Ben seni seveceğim deyip beni sana vermeye çalışıyorum, sevgimi esirgemeyeceğimi, yarınlarda bile bu sevgiyle yaşayacağımı anlatmaya çalışırken sen kendini benden uzaklaştırmak ister gibi içinde senin olmadığın tavırları sergilemeye çalışıyorsun. Bu; sence uygun mu güzel kız? Yanlış değil mi?”

“Sözlerin doğru gibi görünse de ben kendimi biliyorum, genç adam, yani Zekeriyyâ, kapıda ismin yazılı da. Ha! Bu arada gençler! İştahım kaçtı, bir şeyler almanıza gerek kalmadı!”

“Söylediğim geçiyor, hatırımdan! Gönül kimi severse, güzel odur, güzel kız! Sen de adını bağışla bana, ben de adınla anlatamayacağımı bile bile sana adınla güzelliğini anlatmaya çalışayım. Öylesine bir karmaşa içinde ve şaşkınım ki; ‘Sen!’ ve ‘Siz!’ arasında bocalıyorum…

Demin söylediğin gibi adım; Zekeriyyâ, sana bir görüşte bağlanmak isteyip de, sevdiğine inanan, ama bir fiskede elinin tersiyle tersine bir dünyaya iteklemeye çalıştığın!”

“Sözlerin, demelerin harika benim gibi çirkin bir tombul için. Ama ne kadar doğru, inanmam güç…”

“Madem inanmayacaktın, madem aklında yoktum, neden kendini alçaltmak için geldin ki? Demek sende izlerim kalmış! O halde izin ver, sana beni, içimi, sevgimi ispat için bir hak tanı! Gün geldiğinde, karşıma çıktığında, beni kabul ettiğinde, sevgimden de emin olacaksın!..

Buraya girdiğinden beri sırf tepkimi ölçmek için raflardaki malzemeleri dökmen, oturman, ‘Ağabey!’ demen gerekenlere ‘Gençler! Oğlum!’ şeklindeki sözlerin hiç inandırıcı görünmedi bana…

O çocuklar, benim çocuklarım, kardeşlerim, ellerim, ayaklarım. Her ne kadar müşteri velinimetimizdir şeklinde suskunlaşmış, seslerini çıkaramamış görünseler de, suskunlukları sadece asaletlerinden(21), terbiyelerindendir!”

“Gençler! Ağabeylerim! Özür dilerim! Tombul kardeşiniz bu günkü dersini almıştır. Bir daha görüşür müyüz, sanmıyorum, ya da ne zaman görüşürüz, uzak ihtimal… Patronunuzla tanışmıştık, şimdi de ismen tanıştık. Ama gerçeği klâsik sözlerden uzak durarak söylemeliyim ki; ‘Memnun olmadım!’ Allahaısmarladık!”

“İsmin?”

“Hiç de gerekli değil!”

O, kapıya yöneldiğinde, yerimde yalı kazığı(2) gibi çakılmış, bir şey yapamıyor, yapamayacak olmanın hüznünde ortalıkta gözükmeyen Aydın’a işaret ettim; “Takip et! Öğren!” anlamında.

Aydın sivil polis değildi, gençti, tecrübesizdi de, akıl ve zekâ konusunda karşısındakiyle aşık atması(3) mümkün değildi, peşine düştüğü ise, akıllı, zeki, bilge ve Tanrının bir kadın olarak özel olarak donattığı bir genç kızdı.

Daha onuncu, belki de en fazla yirminci adımda o kız geriye dönmüş ve Aydın’a yanına gelmesini işaretlemiş:

“Patronuna söyle, beni takip ettirmesi hiç de etik bir davranış değil!”

“Affedersiniz efendim, hakkım değil, belki de haddimi aşmış(3) gibi olacağım, ama bir-iki söz söylememe izin verir misiniz? Lütfen!”

“Söyle bakalım patronun hafiyesi, neymiş?”

“Patronumun şu anki hareketi belki uygun görünmemiş olabilir size göre. Ama gönlünü kaptırmış bir kere, kendinde değil. Akşamları biz kapatıyoruz dükkânı, sabahları da biz açıyoruz yeniden. Sizden haberimiz olduğu andan beri kendinde değil. Doğal olarak siz onu umurunuzda görmediğiniz için onun dalgınlığının, süzülüp, eridiğinin farkında değilsiniz…

Yapması gereken birçok şeyi ikazlarımıza karşın yapması gerektiği halde unutup yapmıyor, hatta yapamıyor. 10 liranın üstünü 20 liranın üstü gibi vermek yanında,  bazen ne yapmak istediğini biz de anlamakta zorluk, sıkıntı çekiyoruz. Bazen şiirler, yazılar yazıyor, zannederim ki hepsi sizin için. Bir şiirinin baş kısmını cep telefonuma çektim, alelacele, korkarak. Sanırım aslını bir gün size verecektir. Ama ne zaman, nasıl, bilmem mümkün değil…”

“Dünyada en kolay belki de en zor cümle;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Haykırmak isterim sevdiğime tüm gücümle;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
(22)

“İnandım sana, gel! Bil evimi. Ama sende saklı kalsın! Şimdilik sen de beni bilme, öğrenme! Bilmen, sadece şu; O, iyi, dünyadaki en fevkalade insanlardan biri. Benim gibi birine gönül gözüyle bakıp da yassı-yamrı-yumru-çirkin-şişman-topalak varlığımı görmeyen, üstelik yalanlarıma inanmış gibi görünüp de inanamayan değerli, gerçekten sevilip, özenilecek, bir yuva kurmak için ideal bir insan…

Kendini yaşaması, benim de gerçekten onu yaşatmaya inanmam gerek, ama eksikliyim. Senin de, patronunun dediği gibi dürüst bir insan olduğuna inanıyorum, bu nedenle bana ait sırrı paylaşmakta sakınca görmedim. İnan ve bunun şimdilik de olsa aramızda kalacağına söz ver! Gün gelir, devran döner(23), kim bilir neler olur? İyi olursa alkışlarım, alkışlarız yani. Diğer ihtimali söylemek ise içimden geçmiyor…”

“Söz veriyorum efendim, şu birkaç dakikayı beraber yaşadık, ama ne yaşadık, ne bildim, ne öğrendim, hiçbir şey hatırımda değil, gerçek olarak hatırlamam gerekecek ana kadar unuttum bile!”

“Ama uzunca bir süre unutmuş gibi…”

“Uzun bir süre yaşamamış gibi. Peki, telefon numaranızı isterse?”

“Sende kalacak ama. Cidden ölmek üzere gibi sekerât haline(2) girecek olursa o zaman zemzem niyetine verirsin, ama hemen değil! Hem biliyorsun, efendilik dışı masasının karşısına oturduğumda dükkânın telefon numarasını edinmek pek de zor olmamıştı benim için. Ben kendime geldiğime inandığımda zaten arayacağım Zekeriyyâ’yı…”

“Peki, anladım hanımefendi, herhalde artık size isminizle ‘Hanımefendi’ veya ‘Kardeşim’ dememde sakınca yok, diye düşünüyorum!”

“Ayla!”

“Allahaısmarladık Ayla Kardeşim!”

Heyecan ve merakla bekliyordum Aydın’ı. Kerata(1), başını başarılı bir şekilde eğerek, ekşimtırak(1) bir surat görüntüsü vermekte başarılı olmuştu.

“Güzelliği konusunda belki tereddütlü gibi söz edecek olsam da, zekâsı ve aklı hakkında herhangi bir şey söylemem mümkün değil patron! Herhalde beni fark etti ki o sokak, bu sokak döndürdü beni ve kaybettirdi kendini! Yitirdim! Özür dilerim!”

“Kader, diyemeyeceğim. Allah karşıma çıkardığı gibi, kapıma kadar da getirdi onu. Ben nasibimi elimden kaçırdım. O beni biliyor, ama istemiyor, ben onu istiyorum, ama onu bilmiyorum. Kader… Kime şikâyet edeyim seni bilemem …(24)

“Aydın! Görüyon mu, insanlar neler çekiyor? Yat-kalk da bekâr olduğun için şükret! Görüyon, nice insanlar neler yaşıyo? Aha, bir tanesi ‘patron!’ diye karşımızda! Oysa benim hayatım ‘Siyah-beyaz Türk filmi(25) gibi. ‘Kız sen ne güzel bakıyorsun!(26) ‘İstiyon mu?’ ‘He!’ Böylece evlendik işte…

Evliliğin gereği bir kızımız var. Ne kara kara düşünmek, ne ayılıp, bayılmak? Ne; ‘Aşkım, hayatım!’ Ne ‘Evimin direği, canım, kocam!’ ‘Yemek hazır! Odun kırmayı unutma Aycan! Çocuğun bezi bitti, almayı unutma Aycan! Ekmek alınacak! Banyoyu yakıyorum, canın mı çekti Aycan? Peki!’ Gel Aycan! Git Aycan! Yürü Aycan! Yürüme Aycan…

Ömür tükeniyor, tükenecek böylesine. Sevgi mi? Eğer, buysa? He! Aşk? ‘O nasıl bir şey, yaşamadığım? Galiba patronun yaşadığı, sadece patronlara hak olan bir şey!’ rüya gibi, hayal gibi bir şey olsa gerek!”

“Ama böyle olmaz ki kardeşim? Karanlıkta göz kırpmışsın, ya da kırda her türlü candan azade(1) iken, esnerken elinin tersiyle ağzını kapatmışsın, ne alâka? Kime ne? İstemişsiniz birbirinizi, sonuca ulaşmışsınız, daha ne Aycan Abi?”

“Gençler! Ne konuşuyorsunuz öyle, tezgâh arkasında fısır fısır(3)?”

“Hiç! Havadan-sudan abi!”

“Patron yok! Usta yok! Ama yalakalık kıvamında kıvırttırır gibi ‘Abi!’ var! Söyleyin, gene hanginizin hangi derdi var? Gene hanımınla mı kavga ettin Aycan?”

“Yok abi, bir şeyimiz yok, iyiyiz abi!”

“Olmasın da! Yoksa alırım ayağımın altına? Senin mi bir derdin var, Aydın?”

Aydın yerine Aycan aldı sazı eline (dertleşmek anlamında);

“Senin gibi âşık olmazmış! Karı milleti de neymiş, falan filân! Bekâra karı boşamak kolaydır, diyeceğim, ama uymayacak! Anası, babası başında, haytalıktan(1) başka da derdi yok, sevgi, aşk neyine ki? Her gün yeni bir gün onun için! Oh! Kekâ(1)! Şimdi güzel bir kız girsin içeriye…”

Köpekli taze genç kız, bu kez, yarı üryandan(2) sıkışık, kapalı bir şekilde görünmüştü kapı önünde yeniden;

“Biriniz şu Gofret’i dışarıda tutsun lütfen! İçeriye girip gene edepsizlik yapmasın!”

Aydın fedakârca attı kendini ileriye, afeti devranın kaprisleri ile uğraşmayı, baş etmeyi gözüne yedirememiş(3), köpeğin edepsizliğiyle uğraşmayı daha yeğ görmüş olsa gerekti.

Yaklaşık bir saat, yoksa bir gün mü sürmüştü genç kızın şuh tavrı(2) değişmeksizin;

“Hizmetçim Şayeste gelip alacak!” dedikten sonra Gofret’i alıp çıktı. Şımarık bir köpekti, arkasından dikkatle baktığında bu kanaati yaşamıştı Aydın.

Köpek; cadde boyu ne kadar ağaç varsa koşturarak, koklayarak, sonra da taksit taksit gereği için genç kızı durdurarak işini, görevini, artık her ne denirse onu yapmıştı!

Aydın’ın kırmızı suratında şakakları inip çıkıyordu, anormal bir ritimle. Aycan da ondan farklı değildi, tek fark, artı olarak leş gibi terlemiş(3) olmasıydı. Bense karsı için dua ediyordum; “Allah sabır versin!” şeklinde.

Kasadan para çıkardım Aydın’a uzattım;

“Çabuk şurdan kendine de, Aycan Ağabeyine de birer takım iç çamaşır, tişört, havlu falan al! Yukarı önce sen çık Aycan, kombiyi yakmayı biliyorsun, dolapta sabun, şampuan falan var. Acele et, lütfen! Aydın da ateşi sönmeden yetişsin garibim! Sadece yasağımı söyleyeyim, şarkı söylemek yasak, civardan ‘Adam öldürüyorlar!’ diye kapıya gelsinler, istemem...”

“Abi frapan(1) bir kadın yüzünden diline düştük ya, utandırmasan bizi, olmaz mı?”

“Marş! Marş! Bu; ne demekti hatırlayanınız var mı?”

“Anlaşıldı patron!”

Aycan’ın Aydın’ın yarıda bıraktırdığı sözlerde bir anlam vardı, altından kalkmanın güç olacağı gibi. Dertlerimi, hüznümü, hatta kendimi unutup sevgi ve aşk konusunda “Lây! Lây! Lôm!(2)” havasında olan Aydın’a ders vermek için onu yakın takibe alıp, izleyecektim.

Niyetim, başarılı olabilirsem o körkütük âşık olduğunda(3), benim halimi anlamadığı konusunda kulağını çekmek(3) eylemimi hakkaniyetle yerine getirecektim.

Ancak zalim ve gaddar(1) bir “Abi, Patron veya Usta” değildim. Gün gelir, yeni bir dünya kurulur(27), o dünyada Aydın ve onu kendine kul-köle eden el ele ve beraberce yer alırlarsa öncelikle ve her şeyden önce onlara elini dostça, destek olarak gene ben uzatacaktım, söz!

Kapıdan bir teyze uzattı başını, tereddütle, umudu yokmuş gibi;

“Sizde mandal va mı?”

Aycan boş bulundu herhalde;

“Va! Va Teyze!”

“Denesi gaç para hem hal? Üç-beş dene alcam da!”

Aycan şaşırdı birden, çünkü mandalları tane ile değil, hazırlanmış poşetler içinde on tanesi bir arada satıyorduk.

İşaret etim, Aycan, bir adet poşetle yanıma geldi. Teyze bekliyordu zaten!

“Teyze tanesi bir lira, sana kaç tane lâzım?”

Elindeki bozuk paraları saydı;

“Dört dene vir!”

“Müşteri velinimetimizdir!” ahlâkımız vardı. Bölünmüş, içi eksilmiş paket, rafta yer işgal etmekten başka işe yaramazdı ve de benim Aydın adında bir şamar oğlanım(2) vardı!

“Aydın! Git bak bakalım raftaki fiyata, galiba mandalların paketi dört liraydı, eğer aklımda yanlış kalmadıysa!”

Aydın koştu, raftaki fiyata baktı sözüm ona, ona yakışacak bir şekilde ve bilgiççe kafasını sallarken fiyatı söyledi;

“İyi hatırladın patron! Yoksa teyzenin hakkını yiyecektik! Sonra git, ahrete hesap ver, affedersin teyze. Kusura kalma!”

Teyze; “Gene de ben dört dene istiyom!” demedi, ama sözünü de esirgemedi!

“Bi da’a olmasın evlât, tikkat olun!”

“Teyze, şu kâğıtları tutturmakta bazen zorlanıyorum, bana mandallarından bir tane verebilir misin? Şimdi koca bir paket mandal almayayım!”

“Koskoca tükkanın, paran, pulun va! Çalış, kazan, ben virmem!”

Sırtını döndü gitti teyze, Aydın dilini eşek arısı sokmuş gibi tısladı(3);

Bağ bağışlamışsın, bir salkım üzümü esirgemiş!”

Tam şarkılık sözdü;

“Gıybet etme, Aydın! Bence sen de haklısın!(28) Bırrr!”

“O ne demek patron!”

“Kurgu! Üçe kadar yolu var!”

“Zekâ küpü(2) olarak her daim taşı gediğine koyarsın(3), ama patron zekâ bir yerlerde satılmıyor ki, bu zekâ fukarası alıp da sebeplensin…”

“Anlaşıldı. Boş durana yevmiye yok. Bu kez tek; Marş!”

Kapıdan çıtırık(1), minnoş(1), fıstık, hatta dünya güzeli, annesinin sokağa çıkıp da dükkâna ulaşmasına nasıl izin verdiğine akıl erdiremediğim 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu dükkâna girip bana doğru yöneldi, masaya kâğıt bir para bırakıp;

“Annem, musluğa dökünce fışır fışır deyip musluğu açan ilâçtan istiyor amca!”

Küçük kızın konuşması bir önce dükkâna gelen yaşlı teyzeye göre çoktan çok düzgündü. Çeşitli markalarda, fiyatları da farklı, “Fışır-Fışır diyerek” lâvabo açan  “Lavabo Aç” paketleri vardı. Doğal olarak bu kimyasalların solunduğu takdirde vereceği zararlar göz ardı edilemezdi ve benim bu konularda uzman olan Aydın adında genç bu kez günah keçisi(2) diyeceğim, şamar oğlanından farklı bir çırağım vardı, galiba bir kere daha onu kendimle tanıştırmıştım. Seslendim;

“Aydın! Bu güzel ve cici kızın elinden tut! Şu parayı da al! Raflardan her örnekten birer paket al, götür! Kullanmasını öğretmen için eve girmek konusunda izin al, isteneni aç, nasıl kullanılacağını tarif et ve göster. Diğer lâvabolara da şöyle bir göz at! Gerekiyorsa paketin tümünü harca. Ayrıca gerekirse bir paket veya paketin kalanını ve parayı bırak ve hemen geri dön!”

“Abi, düşüncen her neyse, Allah beni üçüncüden korusun!”

“Marş!”

Vukuatız olarak döndü Aydın. Onun başına belâ olacak bir genç kız arayışında başarılı olma konusunda tedirginlik yaşamaya başlamıştım. Uzaktan-yakından Aydın’ın aklını başından alıp, onu kendine kul-köle edecek, deli-divaneye çevirecek(3), ne akrabam, ne de kızları vardı ki Aydın’ın başına musallat edeyim(3).

Ama Allah büyüktü, “Üç!” demem için Aydın’ın gönlünü çelecek olan belâyı yola çıkarmıştı!

Kapıdan içeri giren aydınlığı anında fark edip gelene doğru yarışmıştı Aydın, gözlerini gelen genç kızdan ayırmayı düşünmeksizin. Öncelikle söylemem gerekli ki, köpeği olan sosyete bir hanımın dükkânıma gelmesi ne kadar imkânsızsa, giyimi-kuşamı bir yana böyle bir köylü güzelinin, yani Aydın’ı şaşkına çevirecek bir genç kızın da dükkâna gelmesi o kadar hayal ötesi bir şeydi. Ancak itiraf etmeliyim ki bu Aydın için dileğim, dilediğim bir şeydi.

“Buyurun efendim! Ne dilemiştiniz? Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Hanımım bir şeyler almış, onları almaya geldiydim de!”

“Affedersiniz, isminizi bağışlar mısınız?”

“Niye bağışlayacakmışım ki ismimi, sizin yok mu?”

“Var! Ben Aydın! Ve ben sizinkini öğrenmek istedim!”

“Amca! Şu çırağınız mı, her neyse, bana söz edip ayıp ediyor, eziyet ediyor!”

Genç köylü güzelinin “Amca!” dediği bendim, aşk ateşi(2) ocağa konmak üzereydi ve benim onu kibritle tutuşturmam gerekti.

“Elleşme(3) kızım! O hafiften, ama zararsız bir delidir, yaşamında ilk kez güzel bir kızla karşılaştı, delidir, ne dese, ne yapsa yeridir, şaşkınlığındandır, siz ona kızmayın, iyi çocuktur, aslında isterseniz ben gelip yardımcı olayım size!”

Sesi çıkmadı kızın, ancak Aydın sesini yükseltti;

“Adım Şayeste, diyecektiniz O insanın dediği aklında kalmış!). Ben de kavga etmeye gerek kalmaksızın, poşetinizi verecektim. Sonrası siz sağ, ben selâmet…”

Sesini kısalttığını hissettim, duymam mümkün değilse de, genç kıza karşı canına can katacak(3) bir şeyler fısıldadığından emindim (Hadi; “Gibiydim!” diyeyim).

Genç kız kapıdan çıkarken arkasına bakmak zorunda kaldı, Aydın tezgâh arkasından yerine doğru küskünce yönelirken, yanıma çağırmama gerek kalmaksızın, seslendim;

“Üç! İstersen izin vereyim, hanım kıza poşetini taşımak için yardım etme arzusuyla peşinden git! Hatta yarış!”

Aydın, tezgâh arkasından ağzı açık ayran delisi(3) gibi, gidenin arkasından bakma çabası yaşarken ne demek istediğimi de anlama gayretindeydi (galiba).

Öğleden sonra yeniden geldi Şayeste, elinde poşetle. Aydın ayakları poposuna vurma telâşıyla ona ulaşmak üzere çabalarken, aynı sevdiğim insan gibi, ancak mahsustan, bilerek değil, gerçekten kaza ile raflardan bir kaçı ile devirmek şeklinde muhabbetini eksik etmemişti. Gülmekle, gülümsemek arasında sıkıntı çeken Şayeste masama kadar gelmişti.

“Hanımıma para üstünü fazla vermişsiniz, dalgınlığınıza gelmiş olsa gerek herhalde. Bir de şu pompanın beyaz renklisiyle beraber verilmesini istedi de…”

Kozlar(1) benim elimdeydi;

“Aydın! Hanımefendiyle ilgilenebilir misin lütfen! Ben hesapların tam ortasındayım, hesabı-kitabı karıştırmayayım!”

Oysa önümde sadece kapkara sumenim(1) vardı, Aydın ise o dükkândan içeri girdiği andan itibaren gevşemiş durumdaydı, hem her türlü yardım için. Aydın gerçekten muhtaç olduğunun farkında olmayan sevgi için aç bir çakaldı(1), “Aşk” için henüz erken demek geçiyordu, içimden, yanılabileceğimi aklımdan geçirmeksizin.

Tezgâha ulaştılar sessizliklerinde, işitemedim, ama görebildiğim kadarıyla, genç kız bize ait poşetin üstündeki cep telefonunu işaretledi. İç sesim devreye girmek zorunluluğunu hissetti;

“Be yakışıklı çırak Aydın, aşk arifesindeki şaşkın kardeşim! Kızın zekâsını ben ta buralardan fark ediyorum da…

Yanlış anlama, sana; ‘Zekâ konusunda noksanlığın var!’ demek istemiyorum, ama kız dükkânın telefonunu işaret ettiğinde sen de ona cep telefon numaranı fısıldasana, eğer gerçekten ayılıp bayılıyorsan, niye akıl edemiyorsun ki? Böyle bir ilerleme kaydettiğin takdirde onunla her uygun anında görüşebileceğini akıl edemediğini söyleme inanmam!”

İç sesim dermansız kalmıştı. Bu arada Aycan, kızının, annesi tarafından emredilen ihtiyaçlarının temini için erken çıkmıştı. Ben de her zamanki gibi evime yönelerek firar etme  hakkımı kullanmak üzere dükkânı gerekli kontrolleri yapıp kapatması için Aydın’a teslim etmek üzereyken telefon çaldı;

“Affedersin amca! Hanımım pompalardan beyaz olanı beğendi, ‘pembe olanını yeniden götür!’ dedi. İade etmek için geri getirecektim, ama akşama misafir gelecekmiş, yemek, masa hazırla, falan derken geciktim, acaba…”

“Önemli değil kızım, sonra da getirebilirsin, hiç önemi yok, dükkânı kapatmak üzereydik…”

İmkânları zorlamam da sakınca yoktu;

“Bir saniye kızım! Aydın! Ben evime çıkıyorum, telefonda bir müşteri var, bakıp ilgileniver lütfen!”

Aydın, müşterinin kim olduğunu bilmediğinden, yorgunluğu nedeniyle telefona ehlen ve sehlen(2) uzanmış, ahizeye uzanıp seslenişi duyar duymaz da “Hazır ol!” vaziyetine geçmişti. İnanıyordum ki, ben kapıyı kapatmak için dışarıdan çeker çekmez, yorgunluğunu, dermansızlığını unutacağı, burnunun sürtüleceğini(3) bildiğim “Love Story(2)” cümleleri sıralanmaya başlayacaktı.

Ayıplanmam mümkündü, çünkü dükkân telefonu paralel olarak evime bağlıydı…

Ve ben ayıplanmak istemedim!

Ve de gerçeğin tecellisi…

“Love Story” kısa zaman içinde şekillenip gerçekleşti, üstelik benim çektiklerim gibi; “Ah! Of! Ay! Oy!” yaşanmadan, handiyse(1) bir çırpıda, göz açıp kapatıncaya kadar, “Ne şiş yandı, ne de kebap!” dercesine, o örnek…

Köpekli Hanım Şayeste’nin maaşından biraz kısıntı yaparak (O farkı Aydın’a ben ekledim!) kendine ait evdeki kiracısını rica ile karşılıklı sevgi tezahüratları ile belirli bir süre içinde çıkartarak, “Eksiklerinizi, arzularınızı, boyanızı-badananızı kendiniz halledin!” diyerek onların yerleşmesine imkân tanımıştı.

Biraz ben, azıcıktan biraz fazla Aydın’ın baba ve annesi, kimi-kimsesi olmayan Şayeste’nin ölümlük-dirimlik şeklinde birikintileri ile Köpekli Hanımın ve eşinin biraz ötesi destekleriyle yuva kurulmuştu, mütevazı(1) bir nikâh ve aramızda kutladığımız ufak bir törenle.

Bilmediğim şeyler olduğu yahut da bilmem gerekenlerin saklandığı, içimizdeki Aydın gibi âşık hüviyetindeki yılanların içten pazarlıklı olduklarını bilmem, bana söylenmedikçe asla mümkün değildi.

Aydın, o zamanlar benim adını bilmediğim, Tanrının yönlendirdiği, tüm içtenliğim ve varlığımla benim olmasını istediğim ev adresini bildiği Ayla ile görüşmüş, nikâhına davet etmiş, ancak Ayla her zamanki gibi saklanarak; “Biraz daha zamana ihtiyacım var!” diyerek Aydın’ın dileğini reddetmiş. İçimden geçirmem bile mümkün değildi bu olayı…

Evet! Gençlerin kerevetine çıkmıştık(3), ancak benim, yani Zekeriyyâ’nın kerevetine kim çıkacaktı ki? “Biraz daha zamana ihtiyacı olanı” bilmiyordum ki, benim ona ihtiyacım olduğu halde. Üstelik onu beklerken harcadığım gereksiz zaman beni yormuş, bir kısmımı fiziksel olarak yok etmiş, hatta zamanımdan önce beni çökertmişti de (galiba).

Suskunluğumda bir gecenin ilerlemiş vaktinde dükkâna bağlı paralel telefonum çaldı. Ne ve kimden haber bekliyordum ki, ne umut yaşamalıydım ki, umudun zerresinin bile olmadığı kapkaranlık, mağara devrini yaşayan dünyamın aydınlanması için? Birkaç ay mı, birkaç yıl mı, yoksa bir ömür mü tüketmiştim?

Bir hastanın ilâç ya da sabahı, bir toprağın ölüsünü beklemesi(29) gibi mantıksız bir yaşamı değil, yaşam denen zilleti(1) tüketmeye çalışan, hiç mertebesinde bir faniden başka bir şey değildim ben!

Gene de ısrarla çalan, yanlış, sapık biri olmasının ihtimal dâhilinde olduğundan şüphe ettiğim telefonu açtım;

“Zekeriyyâ! Hâlâ benim misin?”

Dünyada bana seslenen böyle ikinci bir ses olması asla mümkün değildi.

“Ben, senin olmaktan asla bir an bile vazgeçmedim, uzak durmadım ki! Ama sen hayal gibi saklandın, uzaklaştın, uzak kaldın, boynumu büktün ve şimdi yine saklanarak bana eziyet etme çabasındasın…

Ben seni istemiştim Rabb’ımdan. O da kapımın önüne kadar göndermişti seni, gönlüme olduğun gibi, yaşamıma da bağlamam için. Ama akıl edemedim. Ben seni sevdim, içimdeki duygular seni hiç bilmediğim halde ‘aşk’ olarak şekillendi…”

“Ben dert dinlemek için değil, seni görmek, sana sarılıp kucaklamak, sensiz ve sensizlikle geçen zamanımı seninle doldurmak ve neden senden uzak durduğumu belgelemek istiyorum, sana, çünkü…”

“Sakın o yalanı söyleme gayreti yaşama. Konu, ya da saklanmanı gerektiren şey her ne olursa olsun, senin düşüncene saygı duyar, sen izin verinceye kadar aramaz, sormazdım seni. Ama telefon etseydin, ismim şu deseydin, her gün değil, geçen zaman içinde bir kez, bir ömür yeterdi o bana…”

“Senin için saklanırken ismimi söylemeyi de sana seslenmeyi de akıl edemedim, bağışla, inan, bu kayıp zamanı yok sayman için gayretli olacağım, ömrümün son anına kadar tüm yaşamımı, kalan tüm ömrümü, dünyamı sana sevgiyle vererek. Özledim seni, sabrım da kalmadı, söyleme desen de; ‘Seni seviyorum! Seni çok seviyorum!’ Bundan sonram içinse sensizlik geçmiyor aklımdan…”

“Bir saniye! Niye öyle soluk soluğasın?”

“Sana bir an önce kavuşmak için, yürümek yerine koşmaya başladım şimdi…”

“Mevlâna değilim, Mevlâna kadar yüce konuşamam da, ama her ne olursan ol(30), gel, kapım da, kollarım da açık! Ben unutmam gereken ne varsa, unutuyorum, unuttum, hemen şimdi! Beraber unutalım, sen de um, unut! Nerdesin? Söyle! Ben de sana doğru koşayım!”

“Kapının önüne geldim, buradayım!”

“Aaa! N’aptın sen…”

Öylesine özlem dolu olsa gerekti ki, öperken nefes almaya fırsat bulunca tamamlayabildim sorumu;

“…kendine böyle?”

Kucaklamaya ve öpmeye devam ederken cevapladı;

“Senin için! Beğendin, değil mi?”

Ellerini tuttum, yüzünü uzaklaştırdım kendimden;

“Ben, beni kendine kul eden tombul bir kızı sevdim, o sen değilsin, git, o gelsin!”

“İki seçenek var. Birincisi; üstümü başımı parçalayıp, ‘Beni davet etti, sonra tecavüz etti, şimdi de sokağa atıyor!’ şeklinde bağırıp çağırmak…”

“Yapamazsın, hem kimse inanmaz sana, beni tanırlar…”

“Yaparım! Dudaklarımda dudaklarının izi var! Ama sana zorla sahip olmak, seni zorla sahiplenmek istemem. Benim şu an seni istediğim gibi, başlangıcımızdaki gibi senin de beni istemen geçer aklımdan. İkimiz dışında hiç kimsenin bana, bize inanıp inanmaması asla önemli değil!”

“Peki! Beni herkes tanır, inanmaz, şeklindeki övünmem için özür dilerim, ikinci seçenek neydi?”

“Mecburen veya mecburiyet hissederek değil, beni nikâhına alman. Ben bana ilk ve andım olsun ki son kez de olacak sevgiyle yaklaşan, elini uzatan sen olduğun için, sana ait olduğumu hissediyorum kendimi. Her ne kadar hüznüm bunu senin adına da tasdik etmemi engelleme çabasında olsa da! Çünkü öptüm seni özlemiş olarak, ama öpmedin beni…

Senin için zayıflamam, sana şirin ve güzel görünmek isteğim sana o kadar mı itici geldi? ‘Git!’ demiştin, giderim, ama bu seni unutmam olmaz asla. Ben, beni istesen de, istemesen de sana aitim ve bunu annem de, babam da biliyor…

Peki, sen benim, beni ilk gördüğün andaki gibi olmamı mı istiyorsun?. Seni yitiremem. Peki! Nikâh yok! Sevme, isteme, kucaklama, öpme, koynuna, yatağına alma! Ama beni şu andaki halimle evine al, bir hizmetçi, bir yanaşma veya aklından nasıl bir kurgu geçirirsen öyle kabullenip zaman ver bana! Kabul et beni! Yardım et! Ta ki senin istediğin gibi, beni ilk gördüğün gün gibi olmamı sabrederek bekle! Senin sevgilin, kadının, senin olayım, elimden başkasının gelmediğini bil, senin için güzel olmak istemiştim, gene senin için çirkin olmaya gayretli olurum!”

“Öpebilir miyim seni bu halinle, özür dileyerek, yalvararak, benim için fedakârlığına şükrederek…”

“Öpme! Senin olmam için çabamı destekle, senin olmama izin ver sadece. Çünkü çok ve canımdan çok, senden vazgeçmeyecek kadar çok seviyorum seni!”

“Sen, benim yaşam dediğim başlangıcımdan beri Tanrının izniyle benimsin, seni unutmam, sensiz yaşamam benim için asla mümkün değil! Burda kal! Benimle ol! İlk karşılaştığımızda da söylediğim gibi cismin değil, sen önemlisin benim için, sana sevgim yaşamımın gereği…

Annen, baban seni bana vermedikçe, sen beni yaşamadıkça, benim olmayı önemsemedikçe asla benim olma! Kapı arkasında bu vır vır çok uzadı. Gel evime çıkalım, çok özledim seni, doyasıya sarılıp öpeyim seni, doymayacağıma inanıp, doyamayacağımı bile bile saklayayım seni koynuma, ölünceye kadar…”

“Bunun anlamı, saklanmamı affettiğin, beni bu halimle kabul ettiğin demek mi?”

“Sence?..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Zekeriyyâ; İslâm bilgini olup, Kur’an’da da, İncil’de de adı “Zekeriyyü, Zekeriyâ, Zekeryâ, ve öyküde adı geçtiği şekilde Zekeriyyâ şeklinde ismi geçmekte.

Şayeste; Uygun, yakışır, yaraşır, münasip, lâyık, şayan.

(*) 1177; Özür dileyerek ifade etmem gerek ki, şuur altına gizlenip de rüyama giren bu rakamın “İşsizlik Maaşı alamadıkları için Destek Başvurusu” karşılığı ilgililerin almaları muhtemel TL cinsinden para miktarı imiş (2020 Yılı).

 (1) Abondene; Bir karşılaşmada artık dövüşemeyecek duruma gelen boksörün oyunu bırakması.

Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Amip; Tatlı ve tuzlu sularda yaşayan, bölünme yoluyla çoğalan, vücudunun biçim değiştirmesiyle oluşan geçici kollar ya da ayaklarıyla sürünerek yer değiştiren tek hücreli canlı (Öyküde; çoğalma, biçim ve yer değiştirme anlatılmak istendi).

Andavallı; Kolayca kanan, aptal, bön, budala, ahmak, beceriksiz, hödük, şaşkın, görgüsüz.

Azade; Başıboş, serbest.

Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.

Baret; İşçilerin başlarına giydikleri, metal veya plâstikten yapılmış koruyucu şapka, başlık.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Burka; Her tarafı kapalı, giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf.

Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)

Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

Çıtırık; Asıl anlamı; birbirine girmiş, dolaşık, karışık olmakla beraber yöresel olarak, minyon, çıtı-pıtı, sevimli, “Alıp da göğsünde saklayasın!” anlamındadır.

Dejavu; Yaşanan bir olay veya anın daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görmüş olma duygusu.

Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Ekşimtırak; Ekşiye çalar, ekşice, neredeyse ekşi, ekşi bir tat veren ancak tam olarak ekşi olmayan (Ekşimtırak Yüz; Tam olarak suratı asık olmamakla beraber mahcubiyeti, sıkıntısı, başarılı olamaması belli olan yüz).

Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.

Hımbıl; Uyuşuk, tembel.

İhtiyari; Seçimlik, seçmeli. Elinde olan, isteğe bağlı

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kekâ; İyi bir olayı, keyifli bir durumu anlatırken  ne iyi, ne hoş, ne güzel anlamında kullanılan söz.

Kerata; Sevgiyle söylenen(!) bir sitem sözü.

Kondüktör: Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.

Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Lânet; Kur’an’a göre “İnsanın Allah’ın rahmet, merhamet ve affından uzak kalmasını dilemek, o insanın ahrette cezalandırılacağını ummaktır. Sözlüğe göre ise; “Kovma, hayırdan, iyilik ve güzelliklerden uzaklaştırma” bir bakıma beddua anlamını taşır. Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden, merhamet,  muvaffakiyet ve bereketinden yoksunluk, ahirette de azaba dûçâr kılarak rahmetinden uzak kalması ki Bunun sebebi üçtür; Küfür, Bid’at (Kanaate aykırı davranışta bulunmak. İslâm Hukukuna göre; sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak)  ve fısk (Haddi aşıp doğru yoldan ayrılmak) tır.  Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi (Nalet (Yöresel olarak); Lanet).

Levrek (Dicentrarchus Labrax); Ilık ve soğuk denizlerde yaşayan balık türü. Derisi iri pullarla örtülü, sırtı kurşuni, karnı gümüşi renkte bir balık türü olup, alabalığa benzer. Kıyılara yakın olduğu ifade edilir.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Manifesto; Bildiri. Tebliğ. Tebligat. (Bir yük gemisinde bulunan ticaret mallarını gösteren ve kaptan tarafından boşaltılacağı liman gümrük yönetimine verilen belge) Sezen ASU Şarkısı..

Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.

Minnoş; Küçük ve sevimli (özellikle) çocuklara söylenen seslenme sözü.

Mitomani; Yalan söyleme hastalığı. Kişinin ruhsal nedenlerle gerçekleri çarpıtmayı, değiştirmeyi hastalık haline getirmesi. Yaşanan serüvenleri gerçekmiş gibi anlatma.

Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.

Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

Müstehcen; Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız. Göreneğe aykırı derecede çıplak ve örtüsüz. Yüz kızartıcı, cinsel çağrışım yüklü söz ya da anlatım.

Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Mütevazı; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.

Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsiz ve kaba saba bir biçimde davranış.

Siret; Gözün ilk bakışta gördüğü şey; dış görünüş, şekil, biçim. Bir kimsenin ahlâkı, seciyesi,  karakteri, kişiliği, dışa akseden davranışı. Manevi durum, hal vehareketler. Nefis. Aynı insanın kendine has davranışlarını da içine alan hayat hikâyesi, tercümeihal. Hüsn-i suret kabiliyyet-i sirete alâmettir. (Söz; bazı kaynaklara göre Naîmâ’ya, diğer bazı kaynaklara göre Erzurumlu İbrahim HAKKI’ya ait)

Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.

Sumen (Sümen); Çalışma masası üstünde bulundurulan ve üzerinde yazı yazmaya, arasında evrak saklamaya yarayan, üzeri deri kaplı altlık.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı.

Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.

Üre; Karbamid. Azotlu besinlerin vücutta yanmasıyla oluşan, erimiş bir durumda sidikle dışarı atılan azotlu (organik) madde. Formülü; H2N-CO-NH2 dir. Yapay reçine verniği ve tutkalı üretiminde kullanılan ana gereçlerden biri olan beyaz ve billursu toz.

Virüs; Bilgisayarda genellikle yazılımlara zarar vermek amacıyla yaratılan, disket değiş-tokuşu yoluyla bilgisayarlara bulaşabilen, öteki yazılımları kendisinin çalıştırılabilir bir kopyasını da kapsayacak biçimde güncelleştiren, değiştiren, sistemin olağandışı davranışlarına yol açan yüklenen bilgilere vb. zarar veren yazılım. Bulaşıcı hastalıkları yapan mikrop.

Yağır; Sırt, arka, atın omuzları arasındaki yer, semerin açtığı yara gibi anlamları olmakla birlikte asıl anlamından farklı olarak yöremde “çok kirli, pis, yıkanamayacak kadar berbat” anlamlarında kullanılan bir deyimdir.

Zillet; Hor görülme, alçaltılma.

(2)  Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Aşk Ateşi; Sevilen biri için içte hissedilen duygu (Özdemir ASAF’ın dediği gibi; “Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum” şeklinde).

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Defi Hacet; Küçük ya da büyük abdest bozmak, tuvalete (helâya) gidip işlemi sona erdirmek!

Dünya Ahret (Kardeşimsin); Arkasına gelen ismin önemini artıran bir deyiş. (Örnekte; Kardeşlik duygusundan başka bir gözle bakılmadığının ifadesi)

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.

Eşyanın Tabiatına Aykırı; Beklenmeyen bir olay ya da gerçekleşme olasılığı çok düşük bir olay karşısında söylenen söz.

Gazete Tefrikası; Gazetelerde parça parça yayımlanan yazı.

Günah Keçisi; Günümüzde sürekli olarak suçlanan, herkesin, hırsını, hıncını aldığı, öfkesini çıkardığı menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi. Belki bir bakıma “Şamar Oğlanı” da denebilir. Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İnna-Minna; Kadın erkek arkadaşlığı.  Türkçemizde böyle bir deyim yok, belki argoda da. İspanyolcada benzer kelimelerin olduğu aklıma geliyor. Ancak yöresel olarak; “Zifaf” anlamında kullanılan, ya da karı-koca birlikte olmak anlamında bir kelimedir.

İnsan Azmanı; Aşırı gelişmiş insan.

Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olan “Aşk Hikâyesi” demek.

Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “Ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık.

Son Kertede; En sonrasında, sonuçta.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.

Şuh Tavır; Serbest ve neşeli, canlı, hareketli, şen, şakrak, kıvrak, işveli ve cilveli kadın hareketleri, tavırları.

Ürik Asit; Yiyeceklerin tüketilmesiyle ortaya çıkan, kanda bulunan karbon, oksijen, nitrojen ve hidrojenden (CHON) oluşan organik bir bileşik.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.

Zat-ı Muhterem; Övücü nitelikte, saygı duyulan, muhterem kişi.

Zat-ı Şahane; Osmanlıda kullanılan bir iltifat (ve bence yalakalık, yağcılık) sözü olup üst makamlar için bazı bazen kullanılan bir söz.

Zekâ Küpü (Akıl Küpü); Çok akıllı ve zeki.

(3) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Burnu Sürtülmek; Daha önce beğenmediği, yapmadığı, yapamadığı bir işi, bir durumu, bir şeyi bir süre sıkıntı çektikten sonra kabullenmek, kabul edecek duruma gelmek, kibrinden, gururundan, yanlışlığından vazgeçmek. Taşkın davranışlarının cezasını çekerek, güçlüklerle, başarısızlıklarla karşılaşarak ılımlı bir yol tutmak.

Canına Can Katmak; İnsanda yaşama sevincini arttırmak, insana neşe, heves ve iç gücü vermek.

Darkıt Yetişmek; En olmadık, tahayyül edilemeyecek, kısıtlı bir zaman içinde gidilecek yere vaktinde, hatta vaktinden önce ulaşmak, ermek, yardım etmek ya da herhangi bir amaçla gereken yere yetişmek.

Deli Divaneye Çevirmek; Çılgınlaştırmak, kişiyi aşırı derecede delirecek hale sokmak. Zapt edilmesi güç bir duruma getirmek.

Dilini Eşek Arısı Sokmuş Gibi Tıslamak; Ağır yük altında, ya da cevap veremeyecek durumda kalınca, veya bir tenkide cevap verememenin ezikliği ile sessizlik şeklinde anlaşılamayacak bir şekilde kendi kendine söylenmek, ya da iniltiye benzer sesler çıkarmak.

Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.

Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.

Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.

Gözüne Yedirememek;  Bir işi becerebileceğine aklı yatmamak. Başaracağına inanamamak.

Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

İçine Etmek; Bozup berbat etmek. Çok kötü bir duruma sokmak.

İhya Etmek; Eski durumuna getirmek. Yeniden canlandırmak. Diriltmek. Çok iyi duruma getirmek, geliştirmek, güçlendirmek. Mutluluğa kavuşturmak.

İkrar Etmek; Bildirmek. Saklamayarak söylemek, açıkça söylemek, gizlemeyip açıklamak.

İşin İçinden Çıkmak (Sıyrılmak); Bir şeyi anlamak, bir sorunu çözümlemek.  Güç bir sorunu çözemeyince kestirip atmak. Bir konudan veya işten uzak durmak, kaçmak.

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Körkütük Âşık Olmak; Kendini, hareketlerini, söylediklerini bilemeyecek, fark edemeyecek kadar âşık, sevdalı, deli gibi âşık olmak

Kulağını Çekmek; Hata yapan bir kişiyi yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek amacıyla verilen küçük bir ceza. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. Ceza olarak kulağını büküp çekmek.

Kül Yutmamak; Oyuna gelmemek, dalavereye aldanmamak. Aldanmamak, Kandırılmamak.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında zekice ve yerinde söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Leş Gibi Terlemek; Çok pis, çok kötü,  çok ağır, rahatsız edici bir şekilde terleyip kokmak.

Musallat Etmek; Birini bir başkasının başına belâ etmek.

Remil Atmak; Kumda bir takım çizgiler çizerek, topraktaki, kumdaki, kâğıttaki gelişigüzel çizgilerden, noktalardan, rakamlardan, harflerden, biçimlerden geleceğe ait (uydurulan) fal.

Şeyini Şey Etmek; Yaşlı bir politikacının diline hâkim olamaksızın küfür anlamında söylediği yanlış bir söz dizisi olmakla beraber yanlışı yanlış bir şekilde edepsizce gerçekleştirme anlamında olan bir söz olsa gerek!

Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.

Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek, ürkmek.

(4) Bana sual sorma cevap müşküldür, / Her sırrı ben sana açamam hocam!  Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

(5) Arşimet Prensibi; Bir sıvı içindeki katı bir cismin taşırdığı sıvının ağırlığına eşit bir batmazlık kuvveti ile yukarıya doğru itilmesidir.

Isaac NEWTON; (1643-1727) Bilim devrimi yapan ve birçok metoduyla tarihe adını yazan, adından en çok söz ettiren İngiliz matematikçi, fizikçi, kimyacı, ilâhiyatçı, felsefeci ve mucit. Klâsik Mekaniğin temelini atmıştır.  Merkezkaç kuvvet ile teorileri serdetmiştir. F= m.a (Kuvvet= kütle x ivme) denkleminin mucididir. Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(6) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

(7) Mahmure; Sarhoşluğun verdiği sersemlik. Uyku basmış baygın göz. Elinde cımbızı, aynası, cumbada oturur Mahmure… şeklinde bir Nükhet DURU şarkısı.

(8) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(9) Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişahta olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. Ve Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi!

(10) Üstüme gelme inanmam…  şeklinde başlayan Güfte ve Bestesi Serdar ORTaç’a ait Uşşak Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinde nakarat bölümü; “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, bezirgân değil!... Kimse şah değil, padişah değil!” şeklindedir.

(11) Of bu ne sinir, bu ne öfke… diye başlayan Sertab ERENER müziğinin nakarat bölümü; “Hişt! Hişt! Sakin ol, sinirlerine hâkim ol…” şeklindedir.

(12) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.

(13) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(14) Yedi Kardeşe, Yedi Gelin; Orijinal ismi; Seven Brides, For Seven Brothers olup Jane Powell ile Howard Keel’in başrollerini oynadığı oldukça iz bırakan müzikal komedi.

(15) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Piri mahlaslı kişiye ait sözün aslı; Kendimi kendim yitirdim kendim arar kendini Kendine kendin gerekse kendinde bul kendini…”

(16) Bu Sabah Hava Berrak; Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Bu sabah hava berrak, / Bu sabah her şey billurdan gibi / Gök masmavi bu sabah / Güzel şeyler düşünelim diye…”

(17) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(18) Nikâh Akdi (Akdi Nikâh); Evlilik Akdi. Evlilik Sözleşmesi. Şeriata göre bir erkeğin bir kadını “Aldım, kabul ettim!” demesi, Medeni Hukuka göre kadın ve erkeğin görevli memurun sorularına “Evet!” demeleri şeklinde gerçekleşen evlilik hali.

(19) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok!  Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ

 (20) Ne olur, sormasınlar bana… diye başlayan “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı” ve “Vardır elbet bir sebebi” şeklinde Sezen AKSU sorgulama şarkısı.

(21) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO. Bu söze (sanırım Yunus Emre’den) alıntı olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!

(22) KARATEKİN; Erol. 2005 Yılı. “SENİ SEVİYORUM!” DEMEK (İlk Kıta)

(23) Bu günkü üstünlüğüne fazla güvenme: Keser döner sap döner. Gün gelir hesap döner… Kızılderili ATASÖZÜ

(24) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(25) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR

(26) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.

(27) Yeni Bir Dünya Kurulur… Rahmetli İsmet İNÖNÜ’nün 16 Nisan 1964 yılında Kamuoyunun tepkisi nedeniyle TIME Dergisine verdiği röportajın en can alıcı cümlesi; “Müttefikler tutumlarını değiştirmezlerse, Batı İttifakı yıkılabilir… Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur!”

(28) Bence sen de haklısın… Orhan GENCEBAY

(29) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(30) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.