İnsan, yaşamda yalnız bir kere severdi. Ezelden yalnız bir kereliğine yüreğe yerleşen bu duygu; “Aşk” idi. Yaşlı adam bu duyguyu nereden biliyordu? Bildiğini zannediyor, ama aslında bilmiyor, ya da bilmezden gelmek daha çok işine geliyordu; evli-barklı, çoluk-çocuklu, torun-topalıklı yaşlı adamın.

“Tanrı alsın!” düşüncesini yaşamaktaydı canı için, ancak kendisiyle meşgul olmayı istemeyen Tanrı, seksenli yaşların devamına, tüketilmesine inatla kararlı gibiydi yaşlı adam için. Eğer onun şu andaki durumuna “Yaşamak” denebilirse…

            Aslında Tanrıya sitemi vardı. Böylesine bir ömrü tüketmesine izin vermek yerine, ya doğar doğmaz, ya da kavuşmak, bir aşkı üleşmek için beraber olmak umudu olamayacağına göre, onu ilk gördüğünde, “Kalbe dolan o ilk bakışın unutulamayacağı an(1)onu görür görmez yaşamını sona erdirmek için el koysaydı Tanrı, doğru olmaz mıydı sanki?

Böylece dünyayı, dünyada insan sanılarak boşu boşuna tüketmez, yok yere kirletmezdi de, şimdilerde seksenlerde görünüp de, ömür fitilinin(2) ne zaman sona ereceğini, ne zaman tükeneceğini bilinmeksizin.

Üstelik saklaması, saklanması gereksiz; “Ne eski halinden eser vardı şimdi(3Ne de “Yeşerecek bir dalı(4),” yağmurlar bereket saçsa da. Sadece hiç hakkı olmayan, kendini İhlâs’la(5) anlatana sitemi uçuk derecedeydi.

Yaşlıydı. Galiba başlangıçta söylenmişti. Azıcık da, belki de ilk kalkışında, ya da daha sonraları, yaşamının bir bölümünde sonradan, solundan kalkmış(6) olsa gerek ki soldan, solundan arızalı gibi görünüyordu. Belki bu yaşlara geçmeden (gelmeden değil) çınar gibi delikanlı bir herif, ya da adamdı(!) bilinmesi mümkünsüz.

Soldan sekiyordu, nedeni, ne bileyim, kim bilir neydi? Uzaklardan onu gören miyop biri (yaşına-başına aldırmaksızın) sol ayağı kaldırımda, sağ ayağı asfaltta oyun oynar gibi sekerek yürüdüğünü zannedebilirdi.

Yaşını, ya da topallamasını es(6) ya da pas geçerek(6), (bir bakıma) gariban nitelikli olarak bu kişiyi şöyle tarif etmenin yararlı olacağını zannediyorum.

Kılık-kıyafet, giyim-kuşam, tertip-düzen, temizlik-titizlik “Beyefendi” unvanını yakıştırmak için mecbur bırakıyordu insanı. Genelde düşman ayağa bakar(7) gözlemi dikkate alınırsa farz edelim ayakkabıları yeni olmasa da boyalıydı (Israr edilmemesi gerek; “Sanırım!” diyemem)!

Genelde insanları tarif baştan başlayıp ayağa doğru yapılmalıydı, değil mi? Şaşkınlık işte! “Babamın oğlu” değildi(8), olamazdı da zaten. O halde söze; “Baştan başlamış gibi yapmakta yarar var!” diye düşünmekteyim.

Tanıdığım biri değil o zat! Tanımak istesem de bana yararı ne olurdu, olabilirdi ki? Ama ve ancak görmüş, geçirmiş, mutlu gibi göründüğü halde mutlu olmadığına kesinkes(9) inanabileceğim bir amcaydı o.

Ben de, neredeyse, onun bırak yarısını, herhalde bir bölü üç oranına yaklaşık (tahminen değil), gerçekten 25-27 yaşları arasında, yani kısaca 26 yaşında, genç, dinamik bir tıfıldım(9)

Her neyse reklâmları pas geçeyim, aşırı meraklı, soran, merak eden, soruşturan, öğrenmek ve özellikle gördüklerini, yaşadıklarını, bildiklerini, öğrendiklerini yazan, gerekenleri öğrencilerine anlatarak onları bilgilendirme gayreti yaşayan edebiyat öğretmeniydim, görünüp kaçanın bile satırlarımdan, dizelerimden kurtulmasının mümkün olamayacağı, ancak saygı konusunda isimleri asla kayda almadığım.

Zaten bu amca da “Babamın oğlu” değil, bir amcaydı zaten, değil mi? O halde söze baştan başlamış gibi yapmak da yarar olmaz mıydı ki?

Tanıdığım biri değildi! Tamam! İşte bunu hemen dillendirmek için zaman çok erkendi? Nasıldı o söz? Ummadığın taş baş yarar?(10) Yok! Söylemek istediğim bu değildi? Öğrenmek, bilmek, yazmak, konuya egemen olmak…

Bunlarla ilgili, bana destek olacak söz, destek? Her neyse, azıcık düşünmeliydim!

Vaktim uygundu, onu arkasından tanımam mümkün değildi. Mademki meraklı bir Ortaöğretim Kurumu öğretmeniydim, o zaman onu öğrenmem de benim için haktı! Cep telefonumu sakladım, kol saatimi çıkarıp cebime attım.

Yan sokağa dalıp koşar adımlarla daha ilerilerden bir yerlerden karşısına dikildim, yani çıktım anlamında.

Herhalde böyle bir hazırlık ertesinde seremoniye(9); “Selamünaleyküm!” diye başlayamazdım, başlamamalıydım da. Ancak ne işe yarayacaksa cepheden bakıp surat, suret ve siretini(11) beynimdeki bir kısım loblara(9) yükleme düşüncesini geçirdim içimden.

Beyaz yüzlü, başıkabak(!) yani sıfır numara tıraşlı (“gibi” sözü ekli), kepçe kulaklı, kalın kafalı(8) diyecek durumum ve kanaatim yok, ancak kalın kaşlı ve eşek gözlüydü(12) (Hakaret anlamında değil, dünyada en güzel gözlere sahip olan varlığın; gözlerinin koyu siyahlığı, irice, yani kocaman büyüklüğünü tarif anlamında).

Doktor değilim, bilemem, herhalde bir sıkıntısı olsa gerek, nefes alıp verdikçe burun delikleri ritmik olarak iki yana açılıp kapanıyordu.

“Beyaz yüzlü” dedim, yüzü sinekkaydı tıraşlı amcanın devamlı olarak kıpırdayan dudaklarından üsttekinin üstünde pamuk gibi mi desem, alçı taşına benzer mi desem yüzüne de o rengi veren bembeyaz bıyıkları vardı.

Kıpırdayan dudaklar…

Herhalde tımarhanelik görüntü eseri olamazdı, “Deli” denecek şekilde kendi kendine konuşmak gibi. O halde dua, ya da Kur’an’dan ezber bir sure, kapsamlı ayetler okuyor olabilirdi.

Belki de bir müzisyendi, sanatkârdı, etkilendiği bir şarkıyı mırıldanıyordu…

Yok daha neler? Olamaz mıydı? Neden olmasındı ki? Örneğin; Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses olarak kaldın!(13)” diye çığırıyor olamaz mıydı; “Kalacaksın!” yerine “Kaldın!” diyerek, nereden biliyorduysam, bildiysem artık?

“Amca! Affedersin, saatimi evde unutmuşum da…”

Yalana devam edemedim, çünkü tekzip eder(6) gibi cep telefonum çalmaya başlamıştı. Amca; kinayeli(9) bir şekilde; “Cep telefonun var ya, genç adam!” dediğinde, cep telefonları hakkında geçerli bilgisi olduğu geçti aklımdan.

Açmadan, telefonu kapatırken, sanıyorum ki, benim kaz kafalı(8) biri olduğumu “Şıp diye anlamış(6)” olsa gerekti. Bu anlayışı merak umutlarımı yeşertmeksizin bir veda sözü ile sonlandırmaya hazırlanıyordum ki; soran bakışlarını yüzüme çevirdi;

“Demin arkamdaydın, şimdi önüme geçip gereği olmadığı halde saatin kaç olduğunu soruyorsun? Niyetin nedir, genç adam?”

“Amca! Senin arkanda da mı gözlerin var?”

“Sorumun cevabı bu değil, genç adam! Ama mademki merak ettin, kaba bir şekilde örnekleyecek olsam da söyleyeyim! Benim yaşlarımdaki çok insan, muhtemelen övünme amaçlı olarak; ‘Biz bu sakalları değirmende ağartmadık!’ der! Değişiklik olsun; ‘Ben bu saçları boşuna dökmedim, bu bıyıkları değirmende aklamadım!..’

Anlaşılmayan?...

Peki devam! Belâ; ‘Geliyorum!’ demez, gelir, hem de nerden geldiğini hissettirmeksizin. O nedenledir ki, ben, ben başıma dikkatliyimdir, dikkatli olmak zorundayım da. Çevremi ara sıra değil, belki her zaman da değil, ama çok zaman kontrol ederim yürürken, acayip tavırlarla(8) sağa-sola bakarak, bakınarak değil, deyim yerindeyse; ‘Göz ucuyla(6)!’ diyeyim…

Yan taraflarımda kalan vitrinlerin, pencerelerin, özellikle gidişime göre aykırı park etmiş araçların camları ve de önemli olarak aynaları, yansımaları ile arkamdaki gözler olma görevlerini ifa ederler. Düşündün mü, daha doğrusu anladın mı şimdi?”

“Gibi amca!”

“İşte örnek; nedenini bilemiyorum, senin gibi meraklı bir genç adamın peşim sıra gelirken, birden kaybolup da önüme çıkmasını, tekrar gibi olacak ama lüzumsuz bir şekilde ‘Saati sormasını’ anlamakta zorluk çekmiş gibi görünsem de, bir sebebi olduğunu düşünmem mantıklı değil mi? Şimdi…

Genç adam, dökül bakalım!”

Ezan okunmaya başlamıştı, bu sese yönelişte amca da, ben de belki amcayı, belki de beni takip eden olduğunu sandığım bir genç kızı ancak fark etmiştik. Belki de hüsnü kuruntu(8), yolunda-yordamında(6), kendi halinde, kısmen de olsa tesettüre(14) sahip orta yaşlarda görünen bir kız ya da hanımefendi idi, göründüğü kadar.

Nasıl kısmen? Tesettürün; kısmen cinsi, yarım, temelli, tamam cinsleri mi olurdu ki? Uzaktan fark etmişsem neden olmasındı ki? Galiba bu bakış, bu dikkat daha çok amcaya ait olsa gerekti, mimikleri, sözünün tarifi bunu belgeler gibiydi;

“Bugün sanırım merak edilme günüm. Ya da sana dünür amaçlı, niyetli yaklaşmak isteyenler var, hangisi olduğu konusunda, insan beşer, istemese de şaşar konusunda tereddütlüyüm. Bilmem mümkün değil, tabii. Okunan ikindi ezanı. Abdestim üzerimde. Beklersen namazı kılıp çıkayım, merakın neyse sana vakit ayırıp, hele ki bir de çay ısmarlarsan açıklamam gerekenler neyse açıklamaya çalışayım…”

“Amca dinsiz-imansız biri değilim. Sizi aylak aylak beklemektense(6) bayramlarda, seyranlarda, cumalarda, teravihlerde secdeye değmeye alışık alnım, bu kez sayenizde ikindi namazında da deyiversin. Abdest alacağım, sünneti gayri müekkede(8) namazına yetişemesem, kılamasam bile farz namazına yetişirim muhakkak!”

  “Bak hele! Neler de bilirmiş gizli hafiye, genç adam!”

“Sağ ol amca!”

Abdest almaya yöneldiğimde o beni…

Yani bizi takip eden hanım, yanıma yaklaşıp sordu;

“Amca kimdir? Tanıyor musunuz? Yakınlarımızdan, uzun zamandır kendinden haber alamadığımız birine benzettim de?”

“Valla abla ben de tanımıyorum, tesadüf ismini bile bilemiyorum, selâmlaştık, ezan, sözlerimizin devamına imkân bırakmadı. Sayesinde ben de abdest alıp namaza yetişmek istiyorum abla. Beklerseniz, namazdan sonra kendisine sorarsınız artık, ne sormayı düşünüyorsanız…

Euzu billâhi mine şeytanir racim, Bismillâhi Rahmani rahim! Niyet ettim Allah rızası için…”

Evet! Farzı kılmaya yetiştim! Ama sanırım ciddi bir şekilde Tanrıma yönelmek istememe rağmen dünyalık düşünceler beynimi meşgul ettiğinden dolayı Tanrımla el ele olamadım, hele ki cemaatten birinin namaz sessizliğinde uluorta, bağıra-çağıra bir arabesk türkü ile telefonu çalınca…

Allah’tan çalan benim cep telefonum değildi. Çünkü ben de o acele etme havasında ne kapatmayı, ne de sessize almayı unutmuştum, özeleştiri yapmam gerekirse hatalıydım! Çünkü mademki insanlar (benim gibi aceleleri olsa bile) namaz kılmak için abdest almayı unutmuyorlar, o halde cep telefonlarını da kapatmayı, ya da sessize almayı, dünya ile tüm ilişkilerini reddedip, ahrete yönelip Allah’ı unutmasalar ya!

Camilerde girişten-çıkışa kadar tüm duvarlarda, kolonlarda; “Cep telefonlarınızı kapatın lütfen! Huzurlu bir namaz için cep telefonlarınızı kapatın lütfen!” yazılı. Aslında en etkileyici olduğunu sandığım; “Hak ile irtibata geçince, halk ile irtibatı kesin!” sözü olsa gerek. Ki okuma yazması olmayanlara bile işaretli resimlerle anlatılmaya çalışılmıştır bu uyarıcı sözler. Ama insanların birbirine saygıları? O, yok işte!

Ancak belki konuyu sert bir şekilde anlatmak gibi olacak, ama ben; “Telefonu kapat!” diye yazar, sonuna da malûm bir sıfat, örneğin; “Ulan! Ulanlar!” gibi yazmayı düşünebilirdim! Malûm; “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!(15)

Lalocheize denilen bir hastalık varmış; istemsizce küfür etme hastalığıymış.  Başlıca belirtisi insanın küfür ederek huzur bulmasıymış. “Acaba” dedim, bu konuda; “Ben de bu hastalığı davet etsem kendime, kalben ve zihnen huzur bulur muydum?”

Çoğu yaşlı-başlı, gençliklerinde belki alınları secdeye değmemiş olanların (Bana göre özür dileyerek söylemek istediğim olarak kabul edilsin lütfen!) giderayak(9) Allah’ımıza yalakalık adabında(9) davranışları için mi davranışları? Bu gibileri (tahminen) kötekle terbiye etmek asla mümkün değildir!

Uzun zaman sonrasında bu camide belki gerektiği halde uygulanmasında zorluk çekildiğine inandığım, memnun kalarak hijyen(9) ve sağlık bakımından desteklediğim bir olaya şahit oldum. Müsahabe(16)!

Muhtemelen namaz sonunda “Allah kabul etsin!” sözlerinin karşılıklı olarak sarf edildiği tokalaşırken, kucaklaşırken, birbirinin omzuna vururken “Selâmlama” anlamında bir şey olsa gerekti. Bu camide o şekilde benzer bir olay yoktu, sadece hoca ve insanlar ellerini kalpleri üzerine koyuyor, uzakta olanlar ise tek, ya da iki ellerini de havaya kaldırarak aynı dilekleri sıralıyorlardı.

Aslında tüm sağlık kuruluşlarının özenle önerdiği bir oluşumdu bu. İnsanlar, otobüse, metroya, banliyöye, trene, vapura biniyor, kanepelerde oturuyor, yüzeyinde neler olduğu belli olmayan ona-buna-şuna dokunuyor, avucu içine hapşırıyor, öksürüyor, hatta burnuyla, şurasıyla burasıyla işlem yapıyordu(!).

Her şey bir yana kim bilir kaçlarca kişinin elden ele geçirdiği paralarla farkında olmadığı mikropları, virüsleri karşısındakilere memnuniyetle(!) aktarıyorlardı, camilerdeki aykırı musahabet(16) bu hareketlerden abdest alınmış olsa bile masum kalabilir miydi?

Bence ismini bilmediğim, belki de hacı olan tanışma gayreti yaşadığım beraber namaz kıldığım amca, bu durumu Diyanet’e anlatsa fena mı olurdu? Eğer karar alacak kadar yeterli ödeneği olan, kendini imtiyazlı(1) ve cesur kabul eden Diyanet de bu düşünceyi hutbe konusu yaparak halka indirirse güzel, sonucu mükemmel olarak alınacak bir girişim olmaz mıydı?

Evet! Camiden çıkışta, benden biraz da olsa yaşlı görünen abla, beni adam yerine koymaksızın(6) amcaya doğru yöneldi; sorgu, sual, hatta sınav şeklinde;

“Mehmet Musabeyli Amca?”

“Evet?”

“Biraz konuşmama izin verir misiniz?”

“Önce beni nereden tanıyorsunuz, benim de sizi tanımam gerek, değil mi?”

“Ben uzaktan da olsa akrabanız, hemşeriniz Hacı Kemal Yoğurttutan ve Hacı Asude Yoğurttutan’ın kızı, Zeynep, verin elinizi öpeyim!”

“O küçücük kız sensin ha? Zaman nasıl insafsızca geçiyor? Ne kadar çabuk büyümüşsün sen. Eee! Olsun o kadar, değil mi? Bizler de yerimizde durmadık, yaşlandık? İyi misin, annen baban? Nasıl tanıdın beni, hangi rüzgâr attı seni buralara? Konu sürüncemede kalmasın(6)!..

Öylesine özlem doluyum ki, evlendikten sonra, çoluk-çocuğa, torun-topalağa karışıp da bir daha dönemediğim memleketime? Doğdum, yaşadım, okudum, büyüdüm ve sonra yok oldum! Seni dinleme gayretini yaşayacağım. Ama önce şu genç arkadaşa yol göstermeye çalışayım, lütfen!”

Amcanın ismini öğrenmiştim, ama o beni hiç bilmiyor, tanımıyordu ki? Genç kız başını eğdi, onaylamış gibi, amca da bana döndü;

“Bak genç adam! Bu güzel çocuk adımı söyledi; ‘Mehmet!’ diye. Neredeyse çocukluğundan, teyzesinin düğününden beri görmedim, ne onu, ne de ailesinden birilerini. Kopukluğun sebebi benim aile yapım. Sanırım, Zeynep’le sohbet etmem ayaküstü mecburiyet şeklinde olmayacak, uzun süreceğe benzer, eğer onun vakti uygunsa…

‘Karşıdaki kahveye geç otur!’ desem, muhtemelen senin zamanını harcamana, o sıkıntılı kahve havasını solumaya mecbur etmişim gibi düşüneceğim. Ola ki; görüşmeyi dilersen, ben genelde vakit namazlarını çok zaman bu camide kılmaya geliyorum. Bir münasip zamanda senin için de vakit ayırabilirim…

Takdir edersin ki, hem uzun zamandır görüşememiş olmanın merakı, hem de hanımların önceliğine saygı duymamızın gerekliliğiyle vaktimi Zeynep’e ayıracağım. Senin hakkın da kaybolmayacak, baki…”

“Tabii, Mehmet Amcacığım! Sizlere iyi günler, sohbetler!”

“Senin beni merak ettiğin gibi, ben de senin sorularını merak ediyorum. Cevap vereceğimi bil! Ola ki görüşemedik! Hayırlar olsun! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(17)! Bakarsın bir gün sen bana rastlarsın, ya da ben sana! Dünya küçük, olur mu, olur! Hem neden olmasın ki? Görüşürüz inşallah!”

“Amca! Gerçekten görüşeceğimiz inancı var içimde! Mutlaka bir gün!”

“Sağ ol, genç adam!”

“İsmimi unuttun mu yoksa Mehmet Amca? Ersen!”

Oysa ona adımı söylemediğimi ecinniler(1) bile biliyordu, ancak amca beni kusurlu bulmadı.

“Hatırlattığın iyi oldu, genç adam!”

“Ersen!”

“Ersen!..”

Ben yanlarından ayrıldıktan sonra neler konuştuklarını dışarıdan dıdının dıdısı(8) bile olamayan biri olarak bilmem mümkün değildi. Ancak, nedenini anlamamın gereksizliğiyle Mehmet Amca, hem beynine, hem de cep telefonuna kaydetmişti, kendisi için (belki) gerekli olabilecekleri…

“Yoğurtutan Ailesini aklınızdan geçirebiliyor musunuz?”

“Unutmam mümkün mü? Nasıl hatırlamam ki? Hafızamı zorlamama gerek yok! Muhterem bir baba, çok iyi bir anne, mükemmel kız çocukları, bir oğlan…

İyi eğitim, yüksek tahsil ve inancımla iyi evlilikler…

Sanırım yanılmıyorum…”

“Uzun zamandır görüşmediğimiz için…”

“Bırak belleğimde hep eskisi gibi yerlerinde kalsınlar, aktüaliteden öğrendiklerim yeterli, şu veya bu maksatlı sizleri entelektüel(9), hatta meşhur eden sosyal, siyasal haberlere rastladığımda aklımda kalanlara eklemem gerekenleri ekliyorum. Şimdi sen kendini anlat! Kayıt etmeyi bırakıyorum, beynime yüklemeyi de…”

Amca ketumdu(9), anlatılanları, anlattıkları, konuştuklarının özetini yeterli görmüş olsa gerekti, bir ikindi namazı sonrasında görüştüğümüzde. Amma bir sırrı vardı, açıklamak, rahatlamak için can attığı, anlatırsa rahatlayacağına inandığı. Ama kime? Herhalde Ersen denilen meraklı, “Genç Adam” unvanlı birine olmasa gerek!

O halde neden insan bir kere severdi ve sevginin adı; “Aşk” idi, sözün başlangıcında?

Namazdan çıkışında kahveye yönelmek yerine Belediyenin koyduğu kanepelerden birine oturduk yan yana. Kahveye; “Çay gönderiverin!” demiştim! Pabuçlarından birini çıkarıp, ayağını altına alınca o sol ayağının özrü de çarpmıştı açıkça gözüme. Bir de avucunda buruşmamasına dikkat ettiği bir sayfa vardı.

Bir çay içiminde; “Aramızda kalsın!” dediğinde, dünyasını açacağını anlamıştım, ses etmedim, not almama da gerek yoktu, içtenliğini sergilemek için bardağın son damla ile taşmasını değil, sabrının sonunu beklediği belliydi.

“Deli-dolu bir yaşamı üleşiyorduk. Kalp kalbe karşı çarpıyordu(18), hissetmiyor, biliyorduk. Gözlerimizin bir an bile birbirinden ayrılacağı aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Hep aynı yöne bakıyorduk(19). Bakışlarımızın tarifini yapmak mümkün değildi, bilenler bile kendi adlarına tariflerinde sıkıntı çekmişlerdir, diye düşünüyorum…

Yanışımdaki sebep; o bana beni sevdiğini; “Seni benim kadar hiç kimse sevemez!(20) diye anlatmasına rağmen, benim ona bir kere(cik) bile “Seni seviyorum!” diyemeyişimdi. Ona içtenlikle öpmek bir yana gönül huzuru ile bir kere bile sarılamadım…

O bana mendil verdi(21), anlamını hissettirerek, benimse ona bir dal çiçek sunumum bile olmadı, olamadı değil! Bana ilk kez dokunduğunda, tüm bedenim; yüreğimin katkısıyla “Hop oturup hop kalktı(6)!” Oysa ben onun elini bile sıkamadım…”

Elini iç cebine daldırdı, kıvrılmış, devamlı olarak açılıp-kapanmaktan dolayı sayfaları yıpranmış bir defter çıkarttı. “Bu; ben’im!” dedi, anlatmak istediğini anlamam gerekliliği ile ve devam etti;

“Şimdi sana emanet, nedeni aklımda değil, anlatmamın mümkün olamayacağı içimden gelen bir duygu. Çizdiklerimi okuman için sana; ‘Ev Ödevi!’...

O aradı beni ilk kez, ayrılık çanları çalmaya başladığında; “Sevenler kavuşamazmış!(22) deyişi nankörlüğüme vurgu idi. O sözü dizeler haline getirdim, aç defteri, sanırım yirminci sayfalarda bir yerlerde olacak! Oku! Hatamı söyle! Bekleyeceğim...”

“Yalvarmam güç Tanrı’ya; ‘Bağışla!’ demek için sonsuz âlemde,
Seni sevmek günahım, yanacağım bunun için cehennemde,
Seni yaşamak kaderim, bunu hisset, anla, yaşa, bil sen de!
‘Sevenler kavuşamazmış!’ Kitap yazar, bilmesen de, bilsen de...

Doğarken hem ağlar, hem de güler hayata bilinçsizce insan,
Bir aşk yaşamda ağlatır da, güldürür de, eder de perişan,
Ölürken sadıkça bu yaşamı sayfa sayfa karıştırırsan
Görürsün sen, ‘Sevenler kavuşamazmış!’ Ağlasan da, gülsen de...

‘Ah!’ desen, ‘Vah!’ desen, küsüversen senin için yazılan bahta,
Olmasa hiç bir yudum su, bir dilim ekmek, bir nefes sıhhat de,
‘Sevenler kavuşamazmış!’ Ölümden çok isteseler de hatta
Bir çöküş, bir göçüş dönüş için, razı olmasan da, olsan da...

‘Sevenler kavuşamazmış!’ Keder, elem ve mutsuzluk bahane,
Ölmek için yaşanmaz, elde mi gelmişim dünyaya bir kere?
Sevdim, sevmek için yaşıyorum, çünkü ölünmez ki sevince
Tanrıya dönmeye sebep ecel, dünyaya vakitsiz gelsen de...
(22)

Ne diyebilirdim ki, bir bilen, yaşayan, anlayan, hisseden karşısında yaşamamış, yaşamayı da şu anlarda aklından geçirmeyen, bilmeyen biriydim, doğal olarak sustum, susmam gerekliydi.

Amcanın devam etmemek arzusu, sunumu için durmaya niyeti yoktu;

“İleride sözünü edeceğim bana ait olmayan ‘Hani’ şiirlerini açar okursun edebiyat dergilerinde, ya da internette, bir de benim ‘Hani(23)’ dizelerim var. Sanırım o aynı defterin yirmilerden önceki sayfalarından birinde. Aç onu da oku! Bekleyeyim.”

“Hani sabahlar olur, yeşil yapraklar üzerinde bilgin çiğle
Hani bir başka doğar güneş ufuktan
Hani kuşlar cıvıldar ya neşeyle
Seni bekleyişim;
İşte öyle bir bahar sabahı gibi...

Hani yükselirken güneş bulutsuz maviliklerde
Susar bülbüller, dallar, yapraklar, çiçekler
Serinliğinde mutluluk gölgelerinin
Beklerim umutlarım pembe pembe, seninle seni.

Sonra gri akşam serinliği düşer gönlüme hani
Gökte kandillerin, mumların birer birer yandığı kızıl
Öbek öbek bulutlarda yağmur çisentilerinin davetiyle
Yerden göğe yükselen genç fidanlar gibi hani
Beklemem de seni öyle...

Ya gece başlayınca mor ümitler ötesinde
Boş ellerim semayı döverken kar yağar gibi hani
Sessiz selvi ağaçlarının salınımında
Beyaz umutsuzluklara sarılı toprakta
Beklemekle bitmeyen beklemek
Yaşamda benimki kara kara...
(23)

Amcanın aşkı beni de etkilemek üzereydi, ancak ne onun gibi sevmem, ne onun gibi sevecek birine rastlamam, ne de beni onu sevenin sevdiği kadar sevecek birine bu dünyada rastlamam imkânsızdı. Hatta “Yok!” desem yeri var! Hayal etmek bile zordu, her ne kadar insan hayal ettiği müddetçe yaşarsa(24) da!

Amca devam etmekte kararlıydı:

“Senelerce evveldi(25), lâfın gelişi işte, bir yerlerden aklımda kalan bir söz. Aslında 60, bilemedin 59 ya da 61 yıl öncesi, gençtik. Şu an için şairlerin birinin uzun kıtalarıyla, bir diğerinin kısaca “Hani?” şeklinde biri; “Kavak yelleriyle(26)diğeri “Saçlarının beyazlarıyla(27)yorumlayacağın şiirleriyle…

Yaşama hakkını kazanamamış olsam da unutmam mümkün değil! ‘Annem beni doğurdu, doyurdu, taşıdı, büyüttü! Belki de bir şeyler hissedip daha o yaşımda gösterdi; ‘’Şu!’’ dedi ismiyle. Reddedemezdim, kıramazdım, ‘’Hayır!’’ diyemezdim asla. Annemin “Şu” diye işaretlediği daha o yaşımda ilerideki karım olacak olandı…

Diğer bir pasaj(9), belki hissedildiği için annemin acele edip, olaya el koymasını gerektiren. İçtenlikle itiraf edeyim ki; belki geçen zamanın acımasızlığı ve annemi yitirmiş olmamın cesareti ile ‘Bir daha dünyaya gelecek olsaydım, yemin ederim; ‘’Ondan başkasına yâr olmam, ölürüm,   öldürürüm kendimi’’ derdim…

Ve Tanrıya yalvarışım; ‘’Eğer yaşamımda o olmayacaksa ya doğduğumda hemen, ya da tüm imkânsızlıklar barikat olarak karşıma dikilse bile, ne yap, ne et beni al Tanrım!’’ diye dua ederdim. ‘’O’’ zamirini özellikle kullandım. Zeynep’in annesinin adının aklında kalmadığı düşüncesi ile…

Aşk ihtiyarlamaz(28) genç adam! Hem aşk asla eskimez(28) de! Varsa vardır, yokluğu asla kanıtlanmaz. Zorunluluklar, olasılıklar, insanı zorlasa da, insan bunlarla baş edemeyip evlenip, çoluk-çocuğa, torun-topalağa karışsa bile insan sevdi mi, yaşamında buna yalnız bir kereliğine sahip olduğu inancını taşır. Tıpkı doğmak, tıpkı ölmek gibi, yaşamda yalnız ve sadece bir kereliğine…

Ben bu hakkı kullanamadığım için dünyadaki en yalnız insanım. Başımı taşlara vurmak(6) mı? Yılları geriye sarmak mı? Kısaca; ‘İşte bu; benim yaşam öyküm, / Ama içinde ben yokum / Sadece o var!’ Bu benim iki parça dizem; aslının sonu; “Sadece sen varsın!(29) şeklinde…

Şimdi tarafsız bir gözle söyle, söylemeye çalış genç adam! Kim, kimi ne kadar seviyormuş, kim ‘Vefa’ denilen duygudan habersizmiş?…”

Durakladı, gözleri daldı amcanın, ya da ben öyle sandım, derince bir nefes aldı, o nefes geri gelmedi; “Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak…(30)diyen şairi yanıltmıştı amca. Yaşamda kalamayan amcanın yana-öne kaykılmaması için yorgun, yaşlı ve cansız, son nefesini sakladığı bedenini destekleme gayretini yaşadım.

Önce elindeki kâğıdı aldım, belki de en son karaladığı dizeler olsa gerekti, yandan-kenardan aynı kalemle çıkıntılar, girintiler, imlâ işaretleri ile donattığı…

“Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,

Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek...

Bir kere daha gecenin sabahı olsak
Yani bir kere daha doğsa güneşin ilk ışıkları üstümüze.

Bir kere daha koparsak turfanda papaz eriklerini,
Dallarına abanmadan yorgun

Ve bir kere daha kurtlu kirazlardan tiksinsek
İlkbaharın sonunda
(yazın başlangıcında yani).

Sonra kıyısına yanaşsak durgun derenin,
Kum taneciklerinin kıpırtılarında
İribaşların büyüdüğünü görsek
Fırlatılmış taşlarla genişleyen çemberlerde

Ve yaylı arabanın tekerleklerinin
Gıcırtılarından ürksek biraz...

Ve sonra...
Ve daha sonra...

Tükenen yolun başında geriye bakıp
Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip
Yok olsak!
(31)

Amca yok olma hakkını kullanmıştı, peki, ya karşısındaki?

Cep telefonu çaldı. Aldım; ekranda “Aaah Hayat” yazılıydı, anlamını çözmemin mümkün olamayacağı. Açtım, “Alo!” dememe gerek kalmadan karşımdaki bayan sesi; “Nerdesin?” dedi. Herhalde gecikmesini sorgulamak amacındaydı. Amca yoktu, cevaplamalıydım, cevaplamam gerekliydi;

“Mehmet Amca ahrette, hemen yakınınızdaki şu camii önündeki bankta, sizi bekliyor… Efendim” dedim kısaca…

Zeynep’i tanımamıştım, hatta adı “Zehra” mıydı gibi bir şaşkınlığı bile geçirdim bir ara zihnimden. Babası Kemal Yoğurttutan ölmüştü, Asude Yoğurtutan’ı ise bulup öykünün diğer bir bölümünü tamamlamam mümkün değildi. Kim bilir Türkiye’de kaç tane “Yoğurttutan” soyadlı aile vardı?

Ve aile nerede, nasıl yaşıyordu? Amca biliyor olsa da, anlatacak kadar yaşayamamıştı, yanımda. Eksik kalma yahut da bırakılma hakkını, mecburiyetini kullanmıştı öykü!

Yaptığım belki de ayıplanacak şey; Mehmet Amcanın bana emanet ettiği defteri ömür boyu saklama gayretim ve eğer imkânlar elverirse, ilerilerdeki bir tarihlerde noktasına-virgülüne dokunmaksızın kitap olarak bastırıp o aşktan, o dizelerden dünya âlemi(8) haberdar etmekti, doğal bir şekilde Edebiyat Öğretmeni olarak önsözüne mutlaka katkım olacaktı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Klâsik sözlerden biridir. “İsimlerin, yerlerin gerçekle ilgisi yoktur!” Söylemek istediğim de bu. Ancak araştırmalarıma rağmen, isimlerde gene de yanlışlıkla isabet kaydetmişsem, özür dilerim.

(1) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(2) Ömür Fitili Sona Ermek; Yaşam Süresinin  bitmesi, yaşamın sona ermesi. Doğumdan ölüme kadar olan sürenin sonunu dillendiren yerel bir deyiş.

(3) O eski halimden eser yok şimdi… Yalnızım, dostlarım yalnızım yalnız nakaratı ile ünlenen İbrahim TATLISES eseri.

(4) Artık yeşerecek bir dalım yok, yağmurlar yağsa da boş, yağmasa da… Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Türkân ATEŞ’e Bestesi; Necdet TOKATLIOĞLUna ait olup eser Muhayyerkürdi Makamındadır.

(5) İhlâs Suresi; Bismillahirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir denk de olmadı).

(6) Adam Yerine Koymamak; Hiç değer ve önem vermemek.

Aylak Aylak Beklemek; Tembelce, tembel, hiçbir şey yapmaksızın biri(ler)ini beklemek.

Başını Taşlara Vurmak, Başını Taştan Taşa Vurmak; Yapılan bir işten, olaydan, ya da kaçırılan bir fırsattan dolayı pişmanlık duymak.

Es (Pas) Geçmek; Üzerinde durmamak, önem vermemek,  boş vermek, önemsememek.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Solundan Kalkmak; Aksilik, terslik, huysuzluk etmek gibi davranışlarda bulunmak.

Sürüncemede Kalmak; Gecikmek, bir türlü sonuçlanmamak, askıda kalmak.

Şıp Diye Anlamak (Fark Etmek); Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.

Tekzip Etmek; Yalanlamak.

Yolunda Yordamında Olmak; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarının uygun olması.

Yüreği Hop Oturup Hop Kalkmak; Öfkesinden, heyecanından dolayı yerinde duramaz olmak, çok öfkelenmek.

(7) Dost başa, düşman ayağa bakar; Temiz giyim-kuşamın dikkati çektiğini anlatan atasözü. Başımızı dik ve yukarıda görmenin dostlarımızı sevindireceğinin, ayaklarımızın kayıp düşeceğimizi, manevi anlamda kazandığımızda dostlarımızın mutlu, düşmanlarımızın ise hüzünlü olacağının ifadesi.

(8) Acayip Tavır; Sağduyu, gelenek, görenek, olağan durumlara aykırı davranış ve tutum. Tuhaf, yadırganacak şekilde yapay davranış, büyüklenme, kibirlenme vb.

Babamın Oğlu Değil; Kim olursa, ne olursa olsun ayrıcalık tanınmayacağının, kayırmaca, sitem kabul edilmeyeceğinin belirtisi.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Dünya Âlem ( Cümle Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kalın Kafalı; Geç ve güç anlayan, kavraması, anlaması kıt.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Sünneti Gayri Müekkede; Ara sıra uygulanan sünnet  (İkindi, yatsı namazları ilk sünnetleri).

(9) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Ecinni; Cin. Zeki fakat çok yaramaz çocuk.

Entelektüel; Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş, aydın, münevver. Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına ulaşmakta kullanan kişi. Düşünce, fikir sorunlarıyla ilgili.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Hijyen; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılık.

İmtiyazlı; Ayrıcalıklı. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe iznin verilmiş olması.

Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.

Lob; Beyin işleyişini sistematik bir şekilde yerine getirmesi için görev ve işleyişleri farklı parçalar olup beş adettir. (Frontal Lob, Parietal Lob, Oksipital Lob,  Temporal Lob, Serebellum Lob).

Pasaj; Yazınsal bir yapıttan, ya da herhangi bir yazıdan alınan, ya da okunan parça. İçinde dükkânlar bulunan, genellikle üzeri kapalı ve her iki yanı sokağa, caddeye açılan çarşı.

Seremoni; Tören. Genellikle resmi yerlerde, resmi işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü.  Maça çıkan sporcuların tanıtımı ve birbirlerine şans dilemeleri, hakemlerin sporcuları kontrolleri.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.

(10) Ummadığın Taş Baş Yarar; Elinden bir iş gelmediğini sandığımız nice kimseler vardır ki, kendilerinden umulmayan önemli işler yapabilirler. Hiçbir insanı küçümsememek gerekir.

Tatlılıkla bahar yeşertir dalı,  gözü kızan serçe, geçer kartalı,  ummadığın taş, baş yarar demişler…

(11) Siret; Gözün ilk bakışta gördüğü şey; dış görünüş, şekil, biçim. Bir kimsenin ahlâkı, seciyesi, karakteri, dışa akseden davranışı. Aynı insanın kendine has davranışlarını da içine alan hayat hikâyesi, tercümeihal. Hüsn-i suret kabiliyyet-i sirete alâmettir (Söz; bazı kaynaklara göre Naîmâ’ya, diğer bazı kaynaklara göre Erzurumlu İbrahim HAKKI’ya ait).

(12) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. “Eşek” deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki? Ve “Eşek bir çamura bir defa düşer” deyimi neden oluşsundu ki? Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu unvan ya da mevkie sahip olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

Eşek Gözlü; Eşeklerin gözleri gibi güzel gözleri olan ve zekâsını gözleri ile ispat eden kişi.

(13) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(14) Tesettür (İslam’da Örtünmek); Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar.)

(15) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA

(16) Musâhabe – Musâhabet (Çoğul); Sohbet. Arkadaşlık etmek. Beraber olmak. Karşılıklı konuşma, görüşme, sohbet, söyleşi. Düşünceleri, bir kimseyle konuşuyormuş gibi, yapmacıksız bir biçimde anlatan Sohbet şeklinde yazılmış edebiyat türü.

(17) Üç örnek;

Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma /  Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

(18) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(19) (14) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO. Bu söze (sanırım Yunus Emre’den) alıntı olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!

Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Victor HUGO.

Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Victor HUGO.

Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.

Bazen bir bakış, bir söz, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz… William Tecumseh SHERMAN

Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER

(20) Don't you know? Nobody loves you as much as I do. Because you’re my first and last lover; “Seni hiç kimse benim kadar sevemez, bilmiyor musun? Çünkü sen benim ilk ve son aşkımsın” şeklinde İngilizce söz. 1998 Yılında “GEÇMİŞE YOLCULUK” adlı dizelerimin bir kıtasında bu deyişi şöyle şekillendirmeye çalışmıştım; Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu; / Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’ / Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’ /
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu…”

(21) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.

(22) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ!”

(23) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “HANİ (RENKLER)”

(24) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(25) Senelerce, senelerce evveldi! ‘It was a many many years ago” Edgar Allan POE’nun Annabel Lee şiirinin başlangıcı

(26) Başta kavak yelleri estiği günler hani? / Beklediğin nişanlar, şerefler, ünler hani? / Aradığın sevgili, şanlı düğünler hani?  Namdar Rahmi KARATAY “GEÇTİ BOR’UN PAZARI”

(27) Bir dönülmez yolda gidiyorsun / hani en sevdiğin renkti beyaz / şimdi saçlarında kaynaşıyor / niye beğenmiyorsun? Cavidan TÜMERKAN

(28) Aşk ne ihtiyarlar, ne de eskir. Erol KARATEKİN

(29) KARATEKİN, Erol. 2020 Yılı. “BAŞ EDEMEDİKLERİM V” den

(30) Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK

İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(31) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK”