Genç kadın, öcü gibi simsiyah giyimli, tedirgin ve sinirliydi. Elinden tutup da elini bırakmadığı 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunu, annesi değilmiş gibi, annelikten uzak bir varlık gibi belirgin bir şekilde sürüklercesine ve azarlayarak yürütme gayreti içindeydi.

Diğer elinde muhtemelen çocuğa ait çantası ve valiz sayılmayacak ufak bir çanta daha vardı.

Genç kadın siyahlar içinde olmasına rağmen, giyimi-kuşamı normal düzey üstünde, görünen makyajı abartılı ve fakat düzenli, fark edilecek şekildeydi. Sıcak bir yaz günü yaşanıyor olsa da o siyahlıklar içinde terlemiş gibi görünümü yoktu. Üstelik kim bilir nerede, nasıl ve niçin bıraktığı belli olmayan arabası da klimalı olsa gerekti (arabası olduğuna nereden kanaat getirdiysem?)

Küçük kız çocuğu ile aralarında bir benzerlik? Var sayılmazdı, muhtemelen babasına benziyor olsa gerekti küçük kız. Annenin hırçınlığını uzaklardan gören birileri bunun babadan kaynaklanan bir özellik olduğuna karar verebilirdi anında.

Zayıf, kuru, siyah saçlı, zekâ fışkıran mavi gözleriyle genç kadınla ritmik adımlar ötesinde geri kalmamak için koşar gibiydi küçük kız. Tutulmayan elinde Nüfus Kâğıdı, beyaz bir kâğıt, ufaktan ufak bir çanta daha görünüyordu.

Saatine baktı, havaalanının deskleri önünde sıra bekleyen kendi gibi öcü tipinde gibi birine yaklaştı;

“Şey! Affedersiniz! 13.00 İzmir uçağı yolcusu musunuz?”

“Evet! Niye sormuştunuz?”

“Acil bir durum için kızımla birlikte seyahat edemeyeceğim de…

Babasının haberi var, karşılayacak, ona uçakta ablalık etmeniz mümkün mü?”

“Katiyen(1)! Asla böyle bir sorumluluğu yüklenemem. Kendi derdim bana yetiyor zaten, ayrıca bir yük taşıyamam…”

Bir söyle, bin ‘Ah!’ işit! Birinci öcü, yeni aday arayışları içindeyken, ikinci öcü hâlâ “Dedim ki, dedim ki…” şeklinde çenesinin düşüklüğüne devam ediyordu. Birinci öcü, baltayı taşa vurmuştu, pişmandı da, ama geçmiş ola, üstelik gecikmiş olduğunun tedirginliği içindeydi de.

Bazı şeyler aranmakla bulunmazdı, meğerki rastgele. Dünyada öcü tipinde olmayan insanlar içinde iyi olanlar da vardı. Sözlere, ya da konuşmaya şahit olan, bariyerle ayrılmış bir öndeki sıradaki genç kız başını eğerek ve gülümseyerek sıranın gerisine birinci öcünün yanına gelmişti;

“Adım Gönül! Ben bu güzel ve cici kıza ablalık yapmaya talibim kardeşim!” demişti.

Başlangıç olarak, giyimi-kuşamı, eteği, dekoltesi nedeniyle gözü tutmamış gibi görünse de, denize düşen, yılana sarılır örneği, teşekkür ederken genç kızın fotoğrafını da kocasına göndermek için çekmek için izin almayı unutmamıştı.

“Babasının haberi var, sizi tanıması için fotoğrafınızı hemen ona göndereceğim. Umarım sizi üzmez, babasının sevgili, biricik, bir tanesi kızı çünkü. Babasının fotoğrafı da, telefon numarası da kızımın çantasında var. Babasının adı Güngör, kızımın adı Güldeniz. Benim ismim hem önemsiz, hem de gereksiz... (Gülderen ismini neden saklamak istediğini bilmek de gereksizdi!)

Ancak bir saat kadar sürecek yolculuğunuzda eğer kızımla anlaşabilir ve onu sağ-salim babasına teslim ederseniz ve eğer telefon numaranızı vermek lütfunda bulunursanız, bu iyiliğiniz için size teşekkür etmek isterim. Ama asla İzmir’de değil, Ankara’da. Büyük konuşmuş gibi olmayayım, ama beni İzmir’e gitmeye kimse zorlayamaz artık. Öykü sona ermişse, çocuğunuz olmuş olsa da, asla yeni bir başlangıç aramaya çalışmanın âlemi yok…”

“Bence dediğiniz gibi gene de ‘Büyük konuşmayın!’ demek isterim. Anladığım kadarıyla karı-koca üleşmekte başarılı olamamışsınız yaşamı, bu güzel çocuk için de bazı şeyleri paylaşmakta zorlandığınız inancındayım. Unutmayın ki; keser döner, sap döner(3)ve de rende gibi olmalı insan(3)… Büyük lokma yutmalı, büyük söz söylememeli(3)

Gün gelir, buzlar çözülür, bir sıcaklık, bir ahenk oluşur beyinizle aranızda, Güldeniz de mutluluğunuzu üleşir. Olmaz mı? Olur bence. Gene de karar; karı-koca sizlerin tabii, uzaktan ve üstüme vazifeymiş gibi ahkâm kesmeme(4) hiç hakkım yok!..

Bağışlayın! Öğretmenlik damarım kabardı birden, asla böyle konuşmamalıydım, hele ki Güldeniz’in yanında. Özür dilerim! Huh! Zaten bilet alma sıramız da geldi. Biletlerimizi yan yana alacağım. Bundan sonra bu cici kız önce Allah’a, sonra bana, daha sonra da teslim edeceğim babasına emanet olacak. Durumu da herhalde babası size bildirir, şimdi Allahaısmarladık!”

“Teşekkür ederim!”

Acelesi olan anne, onlar bekleme salonuna yöneldiklerinde Havaalanı Kapısından çıkmak üzereydi.

Eee! Boş oturanı Allah sevmezdi. Gönül Öğretmen küçük kıza elini uzattı, bir şeyler ikram etmenin, eğer hissettiği gibi sıkıntısı varsa gidermenin, diğer sıkıntılarını anlattırmanın pek sakıncası olmasa gerekti.

“Gel bakalım küçük abla!”

“Öğretmen Abla! Unuttun mu yoksa benim adım Güldeniz!”

“Az kaldı unutacaktım! İyi ki hatırlattın Güldeniz! Bir şeyler yemek ya da içmek ister misin?”

“Anaokulu öğretmenim, ‘Abur-cubur yemeyin, soğuk bir şeyler içmeyin!’ diye tembihledi!”

“Peki Güldeniz, öğretmeninin tembihine uyalım. Sanırım buralarda iyi bir denetim vardır. Bir dilim kekle, bir bitki çayı, ya da meyve suyu iyi gider herhalde, karşılıklı olarak, ne dersin?”

“Teşekkür ederim öğretmenim!”

“Bak benim güzel kızıma, öğretmen olduğumu unutmamış, peki adım neydi?”

“Gönül Abla Öğretmenim!”

“Anlaştık. Yalnız; ya ‘Gönül Abla!’ ya da ‘Öğretmenim!’ Hangisi kolayına gelirse!”

“Öğretmenim, çok iyi!”

“Teşekkürler, hadi afiyet olsun!”

“Öğretmenim, senin de kızın var mı?”

“Evli değilim ki!”

“Yani evde baba yok!”

“Sen bunları nereden biliyorsun?”

“Ben şimdi anaokuluna gidiyorum ya, orda öğretmen doğru anlatıyor bunları! Seneye de baba okuluna göndereceklerini sanıyorum beni. Sonra da herkesler gibi, benden önceki ablalar, ağabeyler gibi ben de okuma okuluna gideceğim!”

“Tamam da bunun anlamı ne?”

“Olmaz olur mu akıllım? Yani, öğretmenim! Çocuk için bir anne, bir de baba lâzımmış. Geceleri baba ile anne konuşurlarmış. O sırada melekler de onların konuşmalarına şahitlik ederlermiş, sonra annenin karnı şişermiş, özel bir yoldan bebek olurmuş…”

“Bunları anaokulu öğretmeni mi öğretti size?”

“Evet, öğretmenimiz çok akıllı ve bize her şeyin doğrusunu anlatıyor. Bizi öyle; ‘Leylekler getirdi, dereden tuttuk!’ diye kandırmıyor…”

Tam bu sırada “Uçağa binin!” anonsu yapılınca keklerini ve çaylarını alelacele bitirip biniş sırasına girdiler. Bu sırada Gönül’e başını eğmesini işaret etti Güldeniz. Başkalarınca duyulmasını istemezcesine;

“Bir de papi-pipi meselesi varmış, onu da biraz daha büyüyünce öğrenecekmişiz! Gönül Abla siz bu konularda bir şeyler biliyorsanız, çabuk büyümem, öğrenmem için bana öğretir misiniz?”

Akıl yaşta değil, baştaydı, üstadın dediği gibi; “Şimdiki Çocuklar Harika(5)idi. Ancak bir uçakta, bir saatlik yolculuk süresi içine erkek-dişi ayrımını sığdırmak ne kadar mümkün olabilirdi ki? Yani bir küçük cici ablayı bir uçak yolculuğunda o kadar çabuk büyütmek o kadar da hem mümkün hem de uygun değildi. Gönül de Güldeniz’in kulağına eğildi;

“Bu konuyu bence gene anaokulu öğretmeninden veya annenden öğrenmen iyi olacak. ‘Bilmiyorum!’ diyemem, ama anlatacak kadar da ne bilgim, ne de cesaretim yok!”

“Ooo! Annem kelime bile söyletmez, en iyisi ben biraz daha büyüyeyim!”

“Bence şahane fikir!”

Tüm söylemler susmak şeklinde uçaktan ininceye kadar bitirilmiş gibiydi. Bir ara Güldeniz çantasına davranmış, babasının, daha sonra da annesinin fotoğraflarını göstermişti Gönül’e. Baba fotoğrafına göz ucuyla da olsa baktığında Gönül’ün yüreği esrarengiz bir şekilde yerinden hoplar gibi olmuştu. Hakkı yoktu.

Resimdeki ayrılmış olarak görünse de sahipli, yanındaki kızın babası, belki de tekrar birleşmeleri mümkün olacak bir ailenin reisiydi.

Ve bilmediği halde bilmesi gerekenin de Güldeniz’in babasının sahibinin, yani annesinin babasını bırakmak, azat etmek gibi bir niyetinin olmamasıydı.

Karı-koca ayrılmamış olabilirler miydi? Evet, ya da hayır! Önemsizdi. Ancak anne öylesine zalim bir görüntü sergiler gibiydi ki resimlerde, “Bana yâr olmayanın, başkasını yâr kabullenmesi mümkün değil!” dercesine kan kusturacak, gün yüzü göstermeyecek bir kararış gizliydi gözbebeklerinin derinlerinde, fotoğraftan bile fark edilir gibi.

Ve Gönül bunu mutlaka öğrenecekti, ne zaman, nasıl, ne şekilde nerede ve acı çekerek mi? Müphemdi(1)!

Uçaktan indiklerinde kıpır kıpırdı Güldeniz, koşmak, sevdiği babası ve onun dışında her kim, ya da kimler ise onları kucaklamak için aceleciydi. Onun bagajı olmasa da Gönül’ün bagajı vardı ve almak zorunda olmakla beraber, ikilem içindeydi, Güldeniz’i serbest bırakmak peşinden koşmakla koşmamak arasında kalmak, ya da elinden sıkı sıkı tutup babasına teslim edinceye kadar bırakmamak gibi. Bagajı önemli değildi, ya da şu anda önemini yitirmişti, önemsizdi.

Egemenliğini yitirdi bagajının gelmesini beklerken düşüncesinde, kendisine yakışmayacak bir şekilde elleri göğsünde çapraz bağlı olarak huysuzluk modundaydı, Güldeniz de onun bu tavrı nedeniyle yanından ayrılmayı aklından geçirmemiş olsa gerekti.

Yaklaşık bir-bir buçuk saatlik uçuş süresine katlan, sabret, 3-5 dakikalık ek süreye tahammüllü olma. Tıpkı yaz aylarına rastlayan 15-16 saatlik oruç tutma süresine dayanıp da, topun patlamasına 3-5 dakika daha sabırlı olamamak gibi.

Nihayet tank cesametindeki(1) bavulunu almış, paletleri üzerinde çıkış kapısına yöneldiğinde zaten elinden iğreti bir şekilde tuttuğu Güldeniz elinden kurtulmuş, heyecandan “ba” hecelerinden birini unutarak karşısındaki yaşlı kadına yönelmişti;

“Ba-anne!”

Gönül öğretmenin dikkatini çeken; “Ba-anne” olan babaanne yanındaki, kendine ve cep telefonuna dikkatle bakan genç adamdı. Genç adam telefonu cebine koyarken;

“Hoş geldiniz! Size zahmet oldu! Çok teşekkür ederiz!” demeyi unutmamıştı, ağzının açıklığından bir kısım şeyler hissettiği bilinir gibiydi, haksızca.

“Aman beyefendi! Gıyabında fırça yiyip, azar işitmeyeyim. Hemen annesine telefon edip Güldeniz’i tam, sağlam, huzurlu ve sağlıklı bir şekilde teslim aldığınızı ona iletin lütfen, malûm…”

Gönül’ün sözünü bitirmesine gerek kalmadan Güngör’ün telefonu çaldı. Güngör telefonu açmadan evvel Gönül’ün sözünün nereye ulaşacağını tahmin etmişçesine;

“Hiç de sandığınız gibi değil!” deme zorunluluğunu hissetmişti. Karısı muhtemelen yaylım ateşi şeklinde ağzını doldurmuş, Güngör’ün; “Emret, bir tanem!” sözünü duymazdan gelmişti. Bir süre suskunluk devam ediyor görünmesine karşın telefondaki sesler, makineli tüfek ateşinin devam ettiğinin ve genç adamın yediği fırçayı hazmetmesi için değerli bir sürenin geçmesinin belirtisi idi. Karşı tarafın kusmasını sabırla dinledi genç adam;

“Bir saniye sevgilim! Şu anda saat kaç?..”

“Tamam, bir daha ‘Sevgilim!’ dememeye çalışacağım, istediğin için sevgilim. Uçak saat; 13.00 de sizin oradan kalktı, tamam mı? Hop! Uçtu saat; 14.00 de buraya kondu. Şu anda saat; 14.21 ve sen benden bu 21 dakikanın hesabını soruyorsun, öyle mi?...

Yaşamda sanki hiç uçağa binmemişsin gibi. Uçağın kapıları hemen açıldı, bagajı olmayan yolcular hemen, acele fecele, patır-patır indiler, uçak hemen anında boşaldı. Çoğu şu anda evlerine bile varmışlardır İzmir’de. selâm-sohbet-sofra…

Güldeniz’i emanet ettiğin hanım hiç işi-gücü, bagajı olmadığından, bagajını beklemese de olurdu, Güldeniz’in elinden de bırakmadı ki, ben hemen teslim alayım da sana tekmil vereyim! İşte bu 21 dakika içinde biz leylekler gibi lâklâk ederek vakit geçirdik, özür dilerim, tekrarı olmayacak bir daha. Kızımız selâmetle geldi…

Ve kim bilir kaçıncı tekrarım olacak bu, seni seviyorum, bunu biliyorsun. Sen de beni kıskanacak kadar seviyorsun, ama inat edip kabullenmiyorsun. Kızımız da bir o tarafta, bir bu tarafta perişan. ‘Gel!’ dedim, ‘İşim var!’ dedin, gene yaptın yapacağını ve bir hanıma emanet ederek gönderdin kızımızı. Hiç olmazsa kızımız için ilerimize bakıp ümit vermeye gayret etsen…

Peki! Peki! Anladım! Ve sustum, kapatıyorum!”

Telefon bir hayli gürültülü bir şekilde kapandı!

“Evlendik böyle! Boşandık hâlâ böyle; aşırı kıskançlık, tahakküm(1), inat ve şüphe! Neyse! Sizi meşgul etmeyelim. Kızıma kavuşturdunuz! Güldeniz burada babaannesi, orada anneannesi başında olunca ben dâhil kimseyi umursamaz. Bavulunuz ağır,  izniniz olursa arabam var, sizi evinize bırakalım!”

“Gerek yok, ben şurdan servis otobüsüne…”

“Gerek olmaz, olur mu? Hani o böyyük adamın dediği; ‘Kendim için bir şey istiyorsam, namerdim(6)!’ Ankaralardan buralara kadar kızıma ablalık yapın, sonra da bizler kıymet bilmezmişiz gibi sırtınızı dönüp gitmeye çalışın, olmaz! Hem dediğim sözün tersine kendimi düşünüyorum. Çünkü bakarsınız, hani belki kızımı size getirmemi ya da kızımı ziyaret etmeyi düşünürsünüz…

Ve en önemlisi içten pazarlıklı basit bencil bir herifim ben. Ankara’ya geri dönecekseniz, ben de kızımın dönüş vaktini ve biletini ona göre ayarlar, gelişinizdeki gibi angarya olarak size teslim ederim, siz de annesine teslim edersiniz. Dediğim gibi aşırı menfaatperestim ben, en ufak ihtimalleri bile değerlendirmekte benim kadar egoist biri dünyada yoktur.”

“Sevgili bayım! Bir kere çapkın bir İzmirli gibi davranmanıza gerek yok, yalnızlığımı hissedip. Her ne sebeple boşanmış olursanız olun, karınızı seviyorsunuz, boşanmanıza sebep de karınızın kapris ve davranışları dediniz…

Ve sanıyorum ki Güldeniz kozunu kullanmaksızın eşinizi kendinize döndüreceksiniz. Dolaysıyla benim gibi ‘Vesaire’ kılıklı birine ihtiyacınızın olmayacağı kesin. Ben yaşamımdan memnunum…

İkinci konu ise; aman kalsın, sevdiğiniz, sitemkâr, kendini yükseklerde gören sevdiğinizi söylediğiniz karınızla, Güldeniz’i sevmeme, aramızda iyi bir ahenk oluşmasına rağmen karşılaşmak istemediğim için o teklif etmeye cüret ettiğiniz angaryayı kabullenmem asla mümkün değil!”

“Anladım! Anlaşıldı! Gideceğiniz yeri söyleyin lütfen! Mademki çekinceniz var, hem her bakımdan, bu nedenle evinizin önünde değil, ‘Burda dur!’ dersiniz, ben de sizi orda indiririm, siz de evinizi bana göstermemiş, hem konu komşuya ‘Kim bu adam?’ sorusunun cevabını anlatmaktan kurtulmuş olursunuz!”

“Bakın beyefendi siteminizi seziyorum. Bir kere zannettiğiniz gibi; “Burda dur!” diye emir verecek gibi kaba biri değilim, kısaca İzmirliyim dediğimde bu anlaşılacak bir gerçektir…

İkincisi Allah’tan başka ne kimseden korkarım, ne de kimseye hesap verme mecburiyetim var!..

Ve üçüncüsü evimi öğrenseniz de, çapkınlığınızı hissediyor olsam da, kapımı açmazsam…

Tövbe…

Tövbe kötü sözler geçiyor içimden…”

“İt havlar, havlar ve boyunun ölçüsünü alıp, kuyruğunu gereken yere sıkıştırıp defolur gider, değil mi?”

“Çok ayıp! İyi ki Güldeniz’le babaannesi yanımızda değiller!”

“Çok affedersiniz, benim aç bir köpek olduğum kanaatine nerden vardınız?”

“Bunu sorduğunuza göre sebebini de biliyor olmalısınız. Ben en iyisi teklifinizi kabullenmeyip, bir taksi ile evime yönlensem iyi olacak galiba!”

“Kesinlikle olmaz! Titaniği(7) batıran buzdağı gibi görünen yüzünüz görünmeyenin çok katı kadar sert ve acımasız. Annem canavar gibi araba kullanır. Kızımla beni bir yerlerde bırakırsınız, biz baba-kız eğlenirken annem sizi evinize bırakır ve bizi almak için geri döner. Böylece ne sesime, ne bana tahammül etmek gibi eziyet çekmezsiniz, çekinceniz de kalmaz hanımefendi!”

“Doğrusu sevdiğinize inandığım karınızdan hem korkar, hem de çekinirim!”

“Pardon! İkinci bir 21 dakika geçirmedik, değil mi?”

“Bir kez daha tövbe! Uzakta olsa bile bu kadar mı çekiniyorsunuz boşandığınız karınızdan? Neyse bugünkü çan-çan hakkımın sizle ilgili bölümünü bitirdim. Şimdi Güldeniz’i annenizle birlikte ortamıza alıp onunla sohbet ederken yolu bitiririz herhalde!”

“Eğer kendinizden bahsedecekseniz yolu uzatabilirim!”

“Sırtınız kaşınıyormuş gibi bir his var içimde. İsterseniz eşinize telefon edeyim. Her ne kadar ‘İzmir’e gitmek mi?’ diye büyük konuşmuş olsa da, ikna edici bir konuşma ile işini-gücünü bırakıp ilk uçakla, ya da en süratli araçla üç-beş dakika içinde buraya ulaşır gibime geliyor!”

“Sevgiyle gelse keşke, amenna(1)! Ama hışımla gelir…

Neyse ben sustum, iyi yolculuklar dileyeceğim. Sokağınızın adını söylerseniz navigasyonla(8) yönelir, önceden de dediğim gibi sizi istediğiniz yere bırakırım!”

“O zaman annemin evine Karşıyaka’ya lütfen!”

İnsanlar, özellikle saygıda özürlü olmazlarsa ne harp oluyordu, ne de darp! Uçağın geçtiğini işaretleyen oğluna Temel’in; “Elleşme oğlum, geçsin!” dediği gibi imalı, kinayeli, sitemli sözlerin yer etmediği ortamda sadece cıvıl cıvıl şakıyan Güldeniz’in sesi çınlıyordu, özlem dolu.

Ara sıra da olsa suskun babanın aksine fırsat bulabildikleri anlarda babaanne ve misafir sanatçı(!) da sözlere katılma cesareti(!) bulabiliyorlardı!

“Ömür biter yol bitmez! (9)diyeni arabacı; “Senin de yolun biter! (9) diyerek cevaplamış ya, Güngör de müşterisini karşılıklı “Teşekkür” tezahüratlarıyla evine bırakmıştı, zihninde; “Bir daha dünyaya gelseydim?” şeklinde soru kaplı bir düşünceyle dönüş yolunda irkilme hakkını kullanmamaya itina ile dikkat ederek!

Gönül’ün ulaştığı evde dede yoktu, vaktinden önce göçmek hakkını kullanmış olsa gerekti, sebebi belliydi dense, sözde aykırılık gerçekleşmezdi asla. Çünkü Gönül’ün annesi Güldâne’nin de Güldeniz’in annesi Gülderen’den farklı olduğunu iddia etmek asla gerçeğin saptırılması şeklinde görülemezdi.

Tek fark Güldâne’nin, dinlenip dinlenip “Evim de Evim!” şeklindeki teranesiydi. İddia edilebilirdi ki başka bir söz çıkmıyordu ağzından, kızının eve her ziyarete gelişinde başının etini yemek gibi.

Öğretmen Gönül, şehirdeki evinde ve okulunda düzenini babasını yitirmeden önce kurmuş, ancak babasını yitirdikten sonra annesini şehirde kendisiyle yaşamaya (bin türlü!) ikna edememişti.

Tanrı bir insanı, daha doğrusu iki insanı birbirine çarpmaya, ya da şeytanı onların birbirini çarpması için görevlendirmeye karar vermiş görünsün, aklından hiç geçirmemiş olsa gerekti Gönül Öğretmen!

Güldeniz’in annesi mademki sevdiği halde sevdiğini inkâr edip, sevildiğine inanmakta tereddüt yaşıyordu, o halde tamahkâr, sevgiden, mutluluktan, saadetten ve ışıktan anlamayan kalbi mühürlemeli, kalbine kilit vurulmalıydı ki kalbini, gönlünü kocası dâhil hiç kimse açmasın, tek bir çilingir dahi açmak için niyetlenmeye bile niyetlenmesin. Tanrı her şeye kadirdi.

Babaanne torununu sahiplenmiş, babasına bırakmamış, kucak kucağa destekli bir şekilde mışıl mışıl güzellik uykusunu sahiplenme moduna yönelmişler daha sonra günün ilerleyen vaktinde de gerekliliklerden sonra geceyi üleşmeye başlamışlardı.

Güngör uyuyamıyordu, sağa dönüyor, sola dönüyor, akvaryumdaki uyuma niyetleri olmayan süs balıklarıyla didişiyordu.

Aklına gelmekte gecikmişti, cep telefonun açtı, karşısına çıkan resme daldı bir süre ve tuşlara basıp gönderdi; “Uyuyamadım!”

Anında cevaplandı;

“Neden? Çekinme, korkma! Karına söylemem!”

“İçim açık! Keşke beş-altı yıl önce karşılaşsaydık?”

“Yani hak ederdin?”

“Korkuyorum, beni doğrulara zorlama!”

“Ben de korkuyorum. Kalbim boş olmasına rağmen. Çünkü karşımda kendini göremediğim, ayrılmış olmasına rağmen karısını ve çocuğunu seven, onlara sadık bir baba var, hem güçlü, oysa ben…”

Ağlama sesi miydi o, telefonun şarjı mı bitmişti, yoksa kapatmış mıydı telefonu? Son bir umutla;

“Yarın Karşıyaka-Konak vapuru, lütfen, yalvarırım!” dedi.

Cevap gelmedi, şansını deneyecekti Güngör, hiçbir şeyi umursamaksızın.

Saat onlar-on birler civarı olsa gerekti, eğer gelirse mutlu olacağına inandığı zaman dilimi. O halde gecikmemeli sekizden itibaren günü yaşamak için beklemeye başlamalıydı. Çizgilere basmaksızın kaldırımları adımlamaya başladı, Yunus Heykellerinden İskeleye kadar gidip gelirken Namık Kemal’in sözü(10) çınladı kulağında, ama değiştirerek.

“İnsan her adımını; gönül verdiğine ulaşmak, kalbi özlem duyduğunu görmek için atar!” şeklinde. Elinde olmadan gülümsedi, aynı hareketi tekrarladığında kendini görenlerin gülümsemekle kalmayıp kahkahalarla gülümsemelerini umursamadı.

Üstelik topal türküsü eşliğinde oynar gibi bir ayağı kaldırımda, bir ayağı asfaltta seker gibi yürümeye başladı, kendinde değildi! Dönüşlerde ise diğer ayağı devredeydi, topal olmak için ve geçen zamanın hem farkında değildi, hem de geçen zaman umurunda değildi.

Alkışlayanlar oldu, banklarda oturup da onu izleyenlerden; muhtemelen “Deli” yakıştırmasını eksik etmeksizin. Saat birlere ulaşmıştı, alkışlanması gayet normaldi ve yaklaşık beş saattir seken bir insana tezahürat haksızlık mıydı ki? Kafasını kaldırdığında;

“Neden?” çağrışımı ile ortamı aydınlatan gözlerle karşılaştı. Yanına yaklaştığında;

“Ben deliyim!” dediğinde ummadığı cevap ve hareketle karşılaştı;

“Tıpkı ben!”

Gönül de Güngör gibi aynı hareketi tekrarladı birkaç adım ve sonra dönüp Güngör’ün elinden tuttuğunda Güngör dili sürçmeksizin sözünü esirgemedi;

“Ne dersin? İnsanlara zarar vermemizi engellemek için bizi tımarhaneye kapatsalar, iyi mi olur ki?”

“Gönlün tımarhane olacaksa, hiçbir beklentim olmaksızın ömrümün sonuna kadar orada kalabilirim, başkaca da bir diyeceğim yok! Ayrıca koskoca bir kızım, daha resmini görür görmez elim ayağıma dolaştı, aklım başımdan gitti, haksızım, eşin, kızın var, ama elimde değil, yaşadığım rüya, hülya de değil, nasıl olduğunu ve bana ne olduğunu bile anlayamadım!”

“Söylediklerinin hepsi, benim için de geçerli. İnsanın yaşamda tek kez kalbine hükmedeceği geçerdi aklımdan, bu nedenle boşandığımız halde eşimi hâlâ sevdiğim inancını yaşıyordum! Oysa gecikerek de olsa sana rastlamaktan dolayı mutluyum!”

“Titanik filmini hatırlıyor musun, yeniden? Gerçi yaşamımdaki yaşadığıma inandığım hüzün, bu gemide yaşananla kıyaslanmaz, ama aklıma geldi birden;

“Rose?”

“Seni eşine iade etmek dâhil, herhangi bir şekilde yitirirsem seni, benim ‘Rôz!’ gibi yaşama devam etmem asla mümkün değil Güngör, bu duygu yaşatmaz beni, ölürüm. Ben sensiz yaşayamam. Tut ellerimi, sıcaklığını hissedeyim, aldırma çevremize, tasarruf etmeye çalışma birlikteliğimizi, sarıl, öp beni, doyma sakın! Ben açlığa, susuzluğa dayanabilirim, ama sensizliğe dayanabileceğimi geçiremiyorum aklımdan…”

“Genç bir öğretmensin bir tanem, kurguladığın gibi değil, sözlerini içinden geçirdiğin gibi diziyorsun. Büyü tutsun istiyorum. Kızımın annesi olmaya rıza göster! Çünkü Tanrı başıma taç etmiş seni, seviyorum seni Gönül, işte tuttum ellerini, daya başını omzuma, kapat gözlerini, solu bu havayı ve seni öpmeme izin ver, dünya-âlem, âlem-dünya da sadece ikimizin yaşadığını bilsin!”

Kimse görmedi onları, kimse bilmedi, dalgaların sessizliğinde rıhtıma yanaşan gemiye ne binmek, ne de bindikleri takdirde inmek gibi düşünceleri yoktu. Deniz, gemi, martılar, hava, gökyüzü hepsi kendilerinindi, bir diğer deyişle hepsi kendilerinin olmak zorundaydı, beş kuruş bir bedel ödemeden, vapurun da sahibi idiler, kaçak yolcular gibi bindiklerinde, kaçak binmeye ihtiyaçlarını önemsizken…

Sahilde bir yerlerde çay içerken, telefonu çaldı Güngör’ün, saklanmasına gerek duymayanın, gereği öğrenmesi için gerekenin öğrenme merakının göstergesiydi bu.

“Merhaba, kızım nasıl?”

“Kızımız demek istedin galiba, babaannesinde, ben dışardayım!”

“Hayırdır, işin yok mu senin?”

“İşten önemli şeyler de var! Ben âşık oldum, şu anda sevdiğimle birlikte sahilde çay içiyoruz!”

“Yalan! Kıskandırmak istiyorsun beni!”

“İstersen fotoğraf çekip göndereyim sana, istersen yeminini boz, gel, gözlerinle gör bizi…”

“Öldürürüm seni…”

“Zaten başlangıcımızdan beri ölü gibi yaşamışım. İzin istememe de, izin vermene de gerek yok! Ölmek için son iki günüm kalmış olsa da, onu da karşımdaki sevdiğimle birlikte geçirmek isterim. Yasal olarak kızımızı özleyip görmek isteyebilirsin. Göndermeye, getirmeye hiç niyetim yok! Yasalar karşısında boynum bükük. Artık ve bundan sonra onlarla ilgileneceğim anları yaşamaya başlayacağım, Güldeniz’in yeni ve doğurmamış olsa da gerçek bir annesi olması için vesayet davası(11) açmayı deneyeceğim…

Sonuç ne olursa olsun, katlanmaya çalışacağım. Şimdi izninle telefonu kapatıyorum. Sevdiğim insanla harcayacağım tüm güzel vakitleri fuzuli olarak tüketmek düşüncesinde değilim. Ha! Elinden bir şey geliyorsa, sakın erteleme!”

Sözleri dinleyen Gönül dillenmesi gerektiğinin bilincini yaşadı;

“Ne dememi bekliyorsun Güngör!”

“Çok acele gibi hissetme Gönül! Annenden izin al ve hemen yaşamaya, kalan ömrümüzü üleşmeye hemen başlayalım!”

“Bu kadar çabuk ve acele mi? Yıkılmış bir yuvanın üstüne yeni bir yuva kurmak ne kadar doğru? Allah’ın gücüne gitmez mi bu?”

“Yuvayı korumak, yıkılmasın diye kurtarmak için tek yönlü o kadar çok çaba gösterdim ki? O kadar dil döktüğüm bunlardan birinin sonuncusuna sen de şahit oldun! Eğer sana rastlamam için boşandığım karımın desteğiyle Tanrı seni karşıma çıkarmışsa ve kalplerimiz karşı karşıya(12) aynı ritimde atıyorsa Tanrı bizi cezalandırmak için neden niyetli olsun ki?..

Ve ufacık bir vasiyet, hemen şimdi Notere gidip yazdıracağım. Eğer bana bir şey olur ve hak tecelli ederse lütfen kızımla birlikte Rôz gibi yaşama devam et, lütfen!”

Kararlaştırdılar, ecel gelecektiyse, her hal ve şartta gelirdi, eceli getireceğini iddia edenden çekinmek gereksizdi. Her genç kız gibi gelinlik giymek Gönül’ün de hakkıydı, ancak şimdilik sadece nikâh gerekliydi, Gönül’ün eşinin yaşadığı İzmir’e tayinini istemesi için ilgili kuruma sunması gereken belge olarak. Bu; aynı zamanda annesinin de ahir ömrü(11) için dileğinin yerine getirilmesi anlamında olacaktı.

Hazırlıklar, gerekli işlemler tamamlandı, Azrail’den ya da Azrail görevini üstlenen Güldeniz’in annesinden haber alınmanın mümkün olmadığı zaman içinde.

Oysa eski eş, öğrenmesi gerekenleri, nikâhın gününü, saatini, yerini eş-dost vasıtasıyla öğrenmiş, uçakla seyahatin kendi için yaratacağı sorunları dikkate alarak bir gün öncesinden İzmir’e gelip bir otele yerleşmişti.

Kim kime, dumduma bir dünyada, nikâhların fabrikasyon usulü kıyıldığı nikâhın yapılacağı salonda bir yerlere sinmişti varlıklı, ancak kaprisli ve cahil kadın. Peş peşe nikâhların uzaması, nikâh saatinin yarım saat gecikmesine neden olmuş, bu da geciken Gönül’ün annesi Güldâne’nin kıtı kıtına da olsa nikâha yetişmesini sağlamıştı.

“Evet!” sözleri yankılanarak yinelenmiş, açıkgöz gelin sadece damadın ayağına ezercesine basmakla kalmamış, Nikâh Cüzdanına da usulünce ve adabınca el koymuş, tebrikleri kabul etmek için salona girerlerken Gönül, Güldeniz’in annesi Gülderen’i görünce kendini engelleyememiş canhıraş bir çığlık(11) atmakla beraber, Güngör’ün önüne siper olmaya çalışmıştı.

Silâhını çıkaran Gülderen tehditle Gönül’ün Güngör’ün önünden çekilmesini emretmişti.

“Çekil kenara kart karı! Benim hesabım seninle değil, bu pis adam müsveddesi ile. Ya geberecek, ya da geberecek…”

Güngör, Gönül’ü itekledi bir kenara önünden ve bağırdı;

“Ben hazırım, senden ve ölümden korksaydım, dünyaya gelmezdim. Gönül’le karşılaştım, dünyaya geldiğim için memnunum. Hadi ateşle, asla yalvaracağımı geçirme aklından! Bıkkınlığım yok! İki-üç güne sığışan mutluluğa doyamadım, yaşamak isterdim, ama bu da Tanrının hikmeti, isyan edemem!”

Sözlerinin uzunluğunda Gülderen şaşkın gibiydi, Gönül’ün ayağa kalkıp Güngör’ün önüne geçerek aynı davranışı sergileyeceğini düşünerek tabancayı doğrulttu ve ateş etti, cahil kadının aklından geçmeyen ve göremediği Güngör’ün annesinin hemen oğlunun yakınında olması ve silâhın ateşleneceğini hisseder hissetmez oğluna siper olması idi.

Zaten silâh kullanmasını bilmeyen acemi bir kadındı Gülderen. Ölümcül olmayan bir yara ile Güldâne yere yığılırken Güldeniz aynı şaşkınlıkla; “Ba-anne” diyerek babaannesinin yanına koşmuş, dizlerinin üstüne çöküp babaannesinin başını dizlerinin üstüne koyma gayreti yaşamıştı.

Bu; Gülderen için yıkım demekti, kocasını öldürememiş olması, istediğinin gerçekleşmemesi,  plânının tutmadığının göstergesiydi, üstelik kızı Güldeniz yanına gelerek kendisini tercih etmemişti. Yaşamındaki son durağa geldiğinin farkındaydı, varlıklar içinde olup da mutlu olmayan, mutlu olmayı beceremeyen Gülderen.

Silâhı kaldırıp alnına dayadı ve ateşledi.

Yaşamda neler olmuyordu ki?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Rose (Rôz) (İngilizce); Gül. Gül pembesi.

Güldâne; Gül tanesi.

 (1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Cesamet; Büyüklük, irilik.

Katiyen; Zinhar. Memnu. Olamaz. Hâşâ. Asla. Kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, yasak, yasak edilmiş.

Müphem; Açık seçik olmayan, belirsiz.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(2)  Bir söyle, bin “Ah!” işit; Söylenen bir söz karşılığında, daha fazla cevap, itiraz, aynı anlamda şikâyetle karşılaşma durumu.

(3) Bu günkü üstünlüğüne fazla güvenme: Keser döner sap döner. Gün gelir hesap döner… ALINTI

Keser gibi olma; hep bana, hep bana. Rende gibi olma; hep sana, hep sana. Testere gibi ol; hem sana, hem bana! Mevlânâ Celâlettin RUMÎ

Büyük Lokma Ye (Yut!) Büyük Söz Söyleme; Başaramayacağın, sonuçlandıramayacağın bir konuda kesin sözler söyleme.

 (4) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

(5) Şimdiki Çocuklar Harika; Aziz NESİN’in kaleminden yazılı bu kitapta 8 kız çocuklu babada anlatılan Hikmet ve Suat’tan farklı olarak, 9. Çocuğa Sonol, 10. Çocuğa Buson adını takan baba, 11. çocuğun yola çıktığını öğrenince; “Bu da kız olursa, ellerini, ayaklarını keserim!” şeklinde konuşmuş. Allah’ın ilâhi takdiri, 11. Olarak doğan erkek çocuğun elleri ve ayakları yokmuş ve ancak 11 gün yaşayabilmiş.

(6) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim!  Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz.

(7) Titanik Gemisi Kazası; Ne kadar mükemmel olursa olsun insanın doğaya hükmetmesinin mümkün olamayacağının bir belgesidir bu film. 15 Nisan 1912 tarihinde batan ve 1500 üzerinde yolcunun ölümüne sebep olan gemiye ait 11 dalda Oscar Ödülü kazana film 1997 yapımıdır. James CAMERON tarafından yönetilen filmde Leonardo DICAPRIO (Jack DAWSON) ve Kate Elisabeth WINSLET (Rose DeWith BUKATER) duygusal görünümlü olarak baş rollerde oynamışlardır.

(8) Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.

Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.

(9) Ömür biter, yol bitmez… Üç Hürel tarafından seslendirilen bir şarkı. Ancak; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar” şeklinde ki deyişler Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “YOLCU VE ARABACI” adlı şiirinde geçmektedir.

(10) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

 (11) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Canhıraş Çığlık; Tüyler ürpertecek denli korkunç, yürek parçalayıcı, acı acı çığlık, bağırma. Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici bağırış, çığırış, çığlık.

Vesayet Davası; Bir yetimin, ana-baba ayrı bir çocuğun veya akılca zayıf birini sahiplenme, malını, mülkünü yönetme davası. Vasilik Davası. Vasi olma durumu için açılan dava.

(12) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.