Ah! Süha Hoca! Ah! Erkek Lisesinde son sınıfa kadar hep ve doğrudan geçen ben, üniversiteden mezun olup da tüm haşmeti(1) ve güzelliği ile başımıza dikilen çıtı pıtı(2) sen!
Tüm sınıfın gözü onun üzerinde, hepsinin nazlanma hakları olmaksızın akılları başlarından gitmiş(3), muhtemelen çoğu âşık, bir kısmı kıdemli âşık, gözleri tüm sınıfın üstünde olan o…
Tüm öğrenci kardeşlerime sevdanın yolları(4) gibi yazılılarda, sözlülerde on numara hariç (Çünkü on numara sadece kendisine hakmış!) dokuzlar, sekizler, en aşağı beşler, bana gelince en yüksek numara üçler olarak kurşunlar, gerçekten türkü gibi. Bu sadece ilk dönem karneme işlenen yani hakiki anlamdaki notum…
Gerçek şu ki; ben de tarafımdan(!) âşık olmayı hak eden hocama, bu kadar çok taliplisi olduğundan âşık olma hakkımı ertelemiştim, “Hini hacette(2) lâzım olur, belki!” diye.
Aslında parlak bir öğrenci değildim, ahım-şahım(2) notlara sahip, matah(1) bir öğrenciymişim gibi, kendimi anlatmaya çalışmam abes olur! Ancak idare eden numaralardı, aldığım yazılı-sözlü numaralarım, en basitinden bırak üç numarayı, dört numaranın üstündeydi tüm notlarım, on numara değerlendirmesiyle, anlamı; kırığım-çıkığım(!) yoktu, Süha Hocamınkiler hariç!
Ancak itiraf etmeliyim ki, öyle bir okuldu ki okulum, beden eğitiminden yazılı yoklamalarda üç numara barajını aşamasam da, sözlü(!) yoklamalarda aldığım notlarla -aramızda kalsın- dört buçuk üzerinden geçerli not alabilmiştim, sınıfın 1/3 nün numarası kırık olduğuna göre başarılı olduğum inkâr edilemezdi!
Beden Eğitimi yazılısı ile ilgili ufak bir-iki bilgi kırıntısı söylemem gerekirse; dörtlü, üçlü sıradan tekli sıraya geçiş, futbolda iki kale direği arası kaç metre? (7,32 metre), Basketbolda çember çapı? (45 cm), Hentbol kaç kişi ile oynanır? (7), Voleybolda kırmızı kartın anlamı nedir? (Rakip takıma ek olarak bir sayı)? Türkiye’de ilk 200 metre dünya şampiyonu kim? (Ramil Guliyev, 2017), İlk olimpiyat madalyalı güreşçimiz (Ahmet Kireççi, 1936), Kırkpınar (Geleneksel Yağlı Güreş Şampiyonası, EDİRNE), Futsal (Salon Futbolu), Veteran (Emekliler, Tecrübeliler), Kick Boks (Yumruk, tekme, diz ile yapılan bir spor), Tekvondo (Çıplak el ve ayakla yapılan bir spor) falan nedir?
Bu nedenledir ki; Einstein, Gay-Lussac, Arşimet, Dekart, Sokrat, Etil-metil alkol, en uzun nehrimiz, Ayastefanos Anlaşması, 1071, failâtün, a2-b2= (a-b) (a+b), Namık Kemal, Yahya Kemal, Cahit Sıtkı, aslan-kaplan, Afrika-Avrupa, hamsi-balina, vücudumuzdaki kemik sayısı, IQ, DNA, GONGO, OPEC, O Rh pozitif, solucanların üremesi falan ürkütmezdi bizi…
“Yav, öğretmenim ben sizin güzelliğinize kapılınca kafam çalışmıyor ki. Gidin! Derse girmeyin! Sınavda, masaya sırtınızı dönüp oturun. Tereddüdünüz varsa son sırada sıra üstüne çıkın. Tövbe arkama dönüp bakmam yav! Hayat-memat meselesi(5)! Keşke bir yıl sonra mezun olaydınız, ya da bizim okula atanmasaydınız. Allah’ınızı severseniz doğru söyleyin, sırf beni sınıfta bırakmak için bu okula torpille falan tayin olmadınız, de mi?”
Üniversite sınavına hazırlanmak mı? Kim kaybetmişti ki, ben bulaydım? Benden ne köy olurdu, ne de kasaba! Olsam ve de dahi olsam Süha Öğretmenim sayesinde lise son sınıftan terk ve ancak ayakkabı boyacısı olurdum, bu hoca benim kaldırım mühendisi olmama bile izin vermezdi, valla-billâ!
Aslında benzetmem hoş görünmeyecek gibi; “Takma kafana tokadan başka bir şey!” demişim de hoca takmıştı bir kere bana kafayı! Neymiş “Hocam!” yokmuş, “Öğretmenim!” varmış, sanki “Benim İmamım!” demişim gibi.
İçi fesat(1) bu genç kız öğretmenin, “Ağzımla kuş tutsam(3)” “Dişlerini fırçalarken kuş sarhoş olup ağzına gelmiştir, canım!” der, bahanesini tuttururdu, mutlaka! Böyle dese vallahi çok hoş olurdu; “Canım!” Ben de “Canın olayım öğretmenim!” der, vallahi ömrü billah asla “Hocam!” demezdim. Söz istesin, söz verirdim çekinmeden. Çok mu yemin ettim ne?
Süha Öğretmenim gayret etti, ben ve bizler de gayret ettik, ama nedense hep herkese sevdanın yolları, bana kurşunlar(4) denk geliyordu. İki kez başarılı(!) 3, sonra 6, ha gayret bir 6 daha; aha ortalama; 5.
Sonuç ortalama; 3+5=8/2=4. Ha 3+5, ha 3+4 ortalamada sonuç değişmiyor ki. Sonuç; geçersiz. Bir de artısı yılsonu sınavı; üstelik sözlü.
Bu kadar kinle, kesin ve ahenksiz konuşmamın nedeni ise, bilmediğim bir şekilde ikinci kez 6 aldığım yazılıda kopya çektiğim inancıyla bir adet de kendiliğinden iki tarafını denden işareti(2) ile süsleyerek “0” şeklinde düzeltme, ya da ayarlama yapmıştı. 3+3+6+6+0=18/5=3,6 yani yaklaşık 4. Dediğim gibi; ortalama; 4 olduktan sonra, sıfırın kıymeti harbiyesi olmamıştı, ha Ali Veli, ha Veli Ali. Geçemedikten sonra hepsi aynı hesap (dı!)
Hafakanlar basmadan(3), şeytana uyma(3) taktiği geçti içimden, hani; “Meselâ” diyerek.
Olur ya öğretmenim o defteri herhangi bir şekilde bir yerlerde unutsa, ben de bulsam (Balığın böyle bir durum ve anda mutlaka kavak ağacına tırmanması şart değildir!) ya da ele geçirsem (Başlangıçta meselâ dediğim unutulmamalı!) o denden işaretleri olmasa neler olmazdı ki?
Örneğin sıfırın önüne 1 koyardın, olurdu; 10. Sıfırın solundan yukarı doğru çentiği çektin mi kalçası çıkık popolu bir kadın gibi olurdu 6, sağından aşağı indirdin mi, göğüsleri bostan bir kadın olurdu; 9. Yeter ki hem niyet olsun, hem de hırsızlıkta başarı…
“Bir ihtimal daha var(dı)… O da ölmek mi dersin(6)”! değil! “3” rakamlarının eksik taraflarını tamamlayıp “8” yaptın mı dendenli sıfırda herhangi bir işlem yapmana gerek kalmaz; 5,6 dan 6 ile geçerli sonuca ulaşmış olurdum da, nerde bende o saygısızlık, artı onu başaracak kadar cesaret? Ama insan hayal ettiği müddetçe yaşamaz mıydı(7) yav?
Her neyse! Dediğim gibi ha 3+5, ha 3+4, ikisinin ortalaması da geçerliliği olmayan “Sınıfta çakma” ünvanlı not idi, vesselâm. Bu nedenle sınav için örneğin dolap beygiri(2) gibi gerekenin üstünde çalışıp her ne olursa olsun başarılı olmalıydım. Vallahi gözümün üstünde kaşım vardı ve kader işte, gene üç numaranın üstüne çıkamamıştım, kader utansın, herhalde mevsimler yas tutup güller ağlayacak değildi(8), yav?
Yav, öğretmen hocam, diğer tüm derslerden, beden eğitimi dersinden bile yazılı-sözlü-idman olarak geçerli not almıştım da, yokuş aşağı giderken süratimi “3” numara ile kısıtlamaya çalışman Allah’tan hak reva(5) mıydı sevgili, bir tanecik tüm sınıfın (ve de imkânsızlık yorumundan, benim) âşık olduğum güzel öğretmenim?
“Eylülde gel lütfen! Ama ezberleyerek değil, bilerek, öğrenerek, sanki sonramda benim gibi bu dersin öğretmeni olacak (mış!) gibi, üstelik benim gibi egoistlik yaparak ‘10’ numaraları saklayarak değil, gönüllü olarak sarf edecekmiş gibi! Bilmem anlatabildim mi?”
Kocaman üç ay! Bir ayında inek gibi “Mö!” diyerek çalışsam, ezberlemeden, öğrenerek bana yeter gibi geliyordu! Sair vakitlerimi güzel bir kız görünümünde olsa da Süha Öğretmenim için ayıracak değildim ya, içimden, Kızılderililer gibi barış çubuğu tüttürmek(3) arzusu geçse de. Bu; emsalim olan diğer kızlara karşı ayıp olmaz mıydı?
Hem, hangi kitap yazmıştı ki; “Öğretmenine yakınlaşan öğrenci, liseden başarıyla mezun oldu!” diye? Böyle bir olasılıkta en iyi, en uygun çözüm, avucumu yalamak(3) olurdu, herhalde!
Bir çocuk şarkısı vardı, esinlendiğim; “Sonbahar geldi, yaz sona erdi, sert rüzgârlar dalları yerlere serdi!(9)” şeklindeydi, eğer yanlış hatırlamıyorsam? “Mö!” katkılarıyla öküz gibi (yoksa “müezzin gibi” mi demeliydim?) hafızlamış, her ihtimale karşı, birkaç konuyu inek gibi ezberlemiş olsam da acemiliğimi göz ardı etmem mümkün değildi, profesyonel(!) öğretmen olan bir öğretmen karşısında sözlü yoklamada.
O vakte kadar yakın ilişkim ve muhabbetim olmayan Tanrı için, sabah namazına kalkan annemle birlikte kalkmış, “Yıkama-Yağlama” eylemi (işlemi) olarak abdestimi alıp gerekli girişimi sabitleştirmek için camiye gitmiştim sabah namazı için (gerçek).
Sanırım Allah’ım Süha Öğretmenim gibi zalim ve gaddar(1) olmasa gerekti, yalvarış ve yakarışımı anlamış da kabul ettiği anlamında kanaatkârdım.
Diğer bölümlerden de son sınıf öğrencileri, naklen gelenler, bir önceki seneden kalanlar olmasına rağmen sınava katılacak fazla öğrenci yoktu. Abartmış gibi görünsem de, bizim sınıftan ikmale, bütünlemeye kalan tek öğrenci bendim.
Karışık bir sırayla sözlü sınava alınan öğrenciler genelde gülümseyerek çıkıyorlardı sınıftan, birkaç istisna(1) ile. Bir kısmı hemen kitaplarına bakıyorlardı, gülümseme, ya da hüzünlenme durumları açık olarak kanaat edinebiliyorlardı sonuç olarak.
Ancak…
Her çıkana soruyordum; “Ne sordular?” şeklinde. “Hangi öğretmen sordu?” şeklindeki taciz sorularımı sınavdan çıkan hiçbir öğrenciyi dışarı bırakmıyor, asla azat etmiyordum.
Sorulan sorulara göre, kitabı açıyor, konuyu hemen hatırlıyor ve kitabı kapatıp kendi haline bırakıyordum. O vakte kadar edindiğim bilgilere göre Süha Hoca, ne sorulara, ne de cevaplara karışmamıştı hiç.
Kahvaltımı hafif yapmıştım ve zaman bir hayli ilerlemişti, sabah namazına katılmamın bezginliği, ya da yüklediği bir bilemediğim yük vardı üzerimde, üstelik uykusuzluğumun belimi büker gibi bir ağırlığı.
“Kalanlar, öğleden sonra...” dedi Müdür!
“Öğretmenim! Beni de alsanız da…”
“Neden? Senin diğer öğrencilerden ayrıcalığın, farkın ne?”
Acıtan bir soru ve tepki idi yaşadığım, cevabımın kabullenmediği…
Öğle sonrası sınavı, aç-biilaç bekleyerek, asırlar geçmiş gibi, belirtilen saatten yarım saatten fazla bir zaman sonra başlamıştı ve galiba sınav komisyonundaki öğretmenler de yorulmuş olsalar gerekti ki, sınav dershanesine giriş-çıkışlar fabrikasyon imalât gibiydi!
Ve sabah imalâtlarına, seanslarına göre gülümsemeyen hiçbir arkadaşı görmemiştim. Bu benim için de iyiye yorumlanacak bir tavır gibi görünmüştü!
Ancak…
Muhtemelen öğleden önce bana öncelik verilmesi dileğim öğretmenlerin hoşuna gitmemiş olsa gerekti ki, sınava en son alınacak öğrenci olacaktım, daha doğrusu olmuştum, kesim sırasını bekleyen hiçbir özelliği olmayan bir sığır, ya da koyun gibi, ortamda kimse kalmayıp da ismim anons edildiğinde.
Sınav için dershaneye girdiğimde hemen karatahtaya yöneltti Süha Hocam beni. Ateş olsa cürmü kadar yer yakardı!(10) Demirden korksam trene binmezdim zaten(10), yav!
Diğer öğretmenlerden izin aldığı kanaatini yaşadığını düşünürken;
“Yaz!” diye emredip, üç suali arka arkaya dikte etti(3).
Hani televizyonlardaki çeşitli ukalalıklarla yapılan yarışma programlarındaki gibi; “Anayın adı, babayın adı, Türkiye’nin başkenti nire, ilk cumhurbaşkanımızın adını bilcek misin bakam?” gibi sorular sorulur ya, o tertip bana göre very fıstık, çok kolaydı sorular!
Hızlı bir şekilde birinci sorunun üstesinden gelmek ister gibi tahtayı doldurma gayretindeydim.
Öğretmenler sohbetlerini koyulaştırma çabalarındayken Süha Öğretmenin önce fısıltısı, sonra yükselen sesiyle kendime gelmek bir yana, yitiriverdim kendimi.
“Dört numaran garanti, hadi gayret et!...
Anlaşıldı! Sil! İkinci soruya geç!”
“Lütfen!” eki olmadığı gibi, diğer komisyon üyeleri de yanıma geldi, şaşkındım!
“Keşke birinci soruyu bitirmeme izin verseydiniz?”
“Gerek yoktu ki! ‘Ezberleme, öğren!’ demiştim. Öğrenmemiş, ezberlemişsin. İçim elvermese de ikinci soruyu da yaparsan seni mezun edeceğiz, hadi gayret et, hem bu dersi neden sevmediğini ve hem de bana neden ısınamadığını anlat!!!”
Dünya dönmüyordu! Her yer karanlıktı(11)! Ağzımı açıyordum, sesim çıkmıyordu!
“Peki, üçüncü soruya geç! Dördüncü? Ek olarak beşinci! Hadi bil artık! İstersen, otur, yazmaya çalış! Bekleriz!”
Oysa sabrı tükenen hocalar;
“Sen bilirsin!” deyip Süha Öğretmenle beni baş başa bırakıp benim notum hariç, belgeleri teker teker imzalayıp arkalarından kovalayan varmış gibi kendilerini salıvermişlerdi havadar ortamlara. İpler sadece Süha Öğretmenimin elindeydi. Nutkum tutulmuştu, beynim durmuştu, dilim çalışmıyordu…
“İstersen vazgeçelim, başka sorular… Ya da bildiğin bir şeyi anlat ve mezun ol!”
“Yok hocam! Dediğiniz gibi öğrenmemişim, ezberlemişim, gitti senem, hiçbir şey bilmiyor, hatırlamıyorum, gebermeliyim, izninizle ‘Defol!’ deyin, yok olayım, size lâyık olamamamın hırsını kendimden almaya çalışayım!”
“Üzgünüm genç adam!”
Tam çıkmak üzereyken, hatırlamıştım!
“Anlatayım mı hocam?”
“Şanssızlık! ‘Ezberleme, öğren!’ demiştim! Üstelik en çok sinirlediğim sözü kullanmakta beis görmedin! ‘Öğretmenim!’ demeyi bile unutmuşsun!”
Bu sınıftan dışarı çıkmam gerekliliği için emir niteliğinde idi.
Başarım mı? Bu kez “3” yerine “4” alarak sınıfta kalmam olarak tecelli etmişti(3). Bir seneyi, evet tam bir seneyi, belki 2-3 ayı boş, boşa geçirecektim(12). İnancım mı? Bilgisiz, bilinçsiz, inançsız olarak, öğretmenimin bana kin ve garez(1) tuttuğu safsatası(1) ile tükenecek bir yıl için vasıfsız, zavallı bir tüketici adaydım.
Öğretmenim zavallılık yüklü beynimde bir ışık görmüş de, aynı dersin öğretmeni olmam için gayri resmi olarak beni yönlendirme amacı yaşamış olabilir miydi, bir yılımı yitirmemi umursamaksızın? Ben; o değildim ki, bilmemem normal sayılmalı. Ve tam bir öğretim yılı, bir yıldan belki biraz eksik, nasıl geçecekti, havsalam almıyordu(3)?
İlk olarak hevesli olduğum futbola yöneldim, eş-dost tavsiyesi ile. Babam yoktu, yitirmiştim, belki de derslerde vasat, kanaatkâr, bir derste de mimli oluşumun(3) nedeni babasız oluşum olsa gerekti. Futbola babam da meraklı olduğundan, belki o beni yönlendirirdi, eğer yaşasaydı.
“Ne yaparsın?” dedi teknik direktör patron.
“Okul takımında kaleciydim (Yalan)! Takım arkadaşlarım iyi kaleci olduğumu söylerlerdi (Sunturlu yalan(2), rüyamda bile yaşamamıştım)!
“Bakiym avuçlarına?... Güzel! Boy kaç?... Çok iyi! Zıpla bakiym üst direğe!... Nefis…”
Takdir cümleleri… Ne yapsın traktör? Pardon; direktör! (Gerçi bizim memlekette köylü ağzıyla ikisi arasında fark yoktu, ama usul gereği doğrusunu söylemek şarttı)!
Kalecinin asıl olanı askere gitmişti. Diğeri emekliliği yaklaşmış, saçı beyazlaşmış, devlet memuru gibi bir şey! Ben; koyunun olmadığı yerde Süleyman Çelebi…
Antrenmanda göz doldurdum amma. Patronun işaret ederek attığı tüm penaltıları kurtardım. Ne de olsa, evde yeğenlerle minderler üstünde gaz çıkartma yarışı katkılı, patates, soğan ve cüsseli turplarla kaleci idmanı yapmıştım, hatıra niteliğinde. Sanki zamanın kalecisi Mamora idim(13)!
Direkt, endirekt, korner atışlarında da başarısızlığım, haydi abartmadan söyleyeyim en fazla % 20 civarlarındaydı ki, daha ilk çalışmaydı ve görücüye çıktığım(3) için, salak, aptal, ahmak olma haklarımı kullanarak heyecanlı olmam nedeniyle şapşalca goller yemem hoş görülmeliydi.
Oysa yalandan kim ölmüştü ki? Hayali okul takımında oynarken hiç böyle şeyler yaşamamış, öylesine şapşalca adı altında pis goller yememiştim. İnandılar, tasdiklediler, yaşlı-başlı tecrübeli kaleci amca(!) hariç. Herhalde tecrübeleri ile bildiği, esinlendiği, tahmin ettiği şeyler olsa gerekti.
Lisansım(1) çıktı, ilk maç için doğal olarak yedek kaleci olarak giyindim. Takım ısınmak için sahaya çıktığında, kalecimiz amca(!) zayıflamış melekelerinin(1) farkında olmaksızın, hoplarken, zıplarken, sağdan-sola, soldan-sağa atlarken, topu kurtarayım derken kendini kurtaramadı, olanca hacmiyle direğe çarptı.
O mevta olmaması için hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken, takım listesi, ya da Müsabaka İsim Listesinden amcanın ismi çıkartılıp Müsabaka Talimatına göre benim ismim yazılarak Müsabaka İsim Listesi oluşturulup hakeme sunuldu.
Be Amca Bey! Madem yüzme bilmiyorsun, torun-topalağa karışmışsın belki de, niye çıkarsın ki kavak ağacına? İş, başa düşmüştü, başıma düşen bu işin ilk, tek ve son olacağı aklımdan geçmiyordu, doğrusu!
Gözlemcinin önerisi, saha komiserinin itiraz etmeksizin katkısı ile hakemler maçın başlama saatini beş dakika geciktirmişlerdi.
Bu beş dakikalık süre içinde gerek karşımızdaki takımın kulübesine, gerekse bizim takım kulübesine çay servisi yapılmıştı ve doğrusu bu ikram reddedilecek gibi değil, hoş bir tavırdı.
Hakemler nevi şahıslarına münhasır(2) varlıklar olduğundan yanlış anlaşılmalara neden olmamak için bu ikramı kabul etmemişlerdi. Çünkü karşı takım, bizim sahamızda yapılan maçta bizi en aşağı beş farkla yenemezse küme düşecekti, neredeyse imkânsız denecek bir konumdaydılar. Ancak Allah’ın sopası yoktu(5), bilinmeyen o idi.
Maçı başlatan hakem görünüş olarak ters bir adamdı. Daha başlangıçta formaları, tozlukları beğenmemişti, birbirine yakın renkler olması ve mahalli takım olma görüntüsü şanssızlığı ile formaları, donları, tozlukları bizim takımın değiştirmesi olarak şekillendirmişti.
Hakem arkadaş herhalde solak olsa gerekti ki, yardımcı hakemleri de ters çizgilere yerleştirmişti. Allah’tan amuda kaldırarak oynama gibi yeni bir oyun şekli icat etmemişti.
Anlayamadığım bir uyuşukluk vardı üzerimde, sadece benim değil, tüm takımın üzerinde neredeyse.
Daha takımlar için tezahürat bile başlamamışken santra vuruşunu yapan rakip takımdan biri hızlı bir deparla bizim yarı sahamızın ortasından sallapati bir vuruş(2) yapmıştı, sekerek ve yavaşça gelen topa kendimi göstermek için artistvari bir plonjon yapmak(3) isterken, top tam önümde sekme hakkını kullanarak üstümden aştı, kale çizgisini 3-5 santim geçecek kadar nefesi olan top, ağlara bile ulaşamadan durarak gol olma hakkını yaşatmıştı karşı takım için.
Bir musibet, bin nasihatten evlâ(14) idi. Ben takdir hakkımı artık havalarda uçarak kullanmaya başlamıştım, uykulu halime karşın. Biri defansımızın geri pasından, biri direğe çarparak, biri vuruşun defansımıza çarpmasıyla kontrpiyede kalarak(3) ve sonuncusu da hakemin uydurduğu penaltı ile karşı takım ikinci yarının son çeyreğine doğru istediği sonuca ulaşmış, tribünlerim “Şike” tezahüratlarına ve “Yuh!” seslerine aldırmaksızın; “Al gülüm, ver gülüm(15)” şeklinde yan paslarla, kaleciye paslarla vakit geçirerek maçın bitmesini bekler tavra bürünmüşlerdi.
Sayemde, tarih benim yüzümden olmasa da takım olarak kara bir tarihi sindirmek üzere idi. Karşı takım maçın bitmesini beklerken, futbolculardan biri beklenmeyecek acayip bir hata yaptı, topa vurma numarası yaparak karşısındaki arkadaşımı aldatmak isterken, top tersine geldi, ayağına çarptı ve kornere çıktı.
“Ya herro, ya merro! (16)” Ucunda ölüm yoktu ya, zaten sonuç 5-0 olmuş, uzun pas atılsa bir gol daha yesek sonuç değişmeyecekti ki. Korner atılırken ben de karşı kaleye gittim. Top süzülerek geldiğinde, yaşamda sadece yürümek için kullandığım sol ayağıma çarptı ve gol oldu, sadece sahadaki sporcular değil, herkes şokta idi, nihayeti kazandığımız değil, kaybedip de kazanılan bir maç olayını yaşamıştık!
Takım arkadaşlarım beni tebrik ederken, kendini yitiren karşı takım tekme-tokat kavgaya başlamış, hakem maçı tatil etmiş ve bir ıska geçme, ya da laubali bir davranış karşı takımın tüm sezonu yitirmelerine neden olmuştu. Üstelik hakem raporuna göre hükmen mağlubiyet ve küme düşme yanında, düştükleri kümede de puan eksikliği ile lige başlama cezası almışlardı.
Olan olmadı tabii ki, yediğimiz sopalar yanımıza kâr kalmış olsa da. Çayları ikram eden kişi, bizim çayların içine az miktarda da olsa uyuşturucu karıştırdığını ifade etti. Ancak bunu benim emrettiğimi söyleyip herkesi inandırdı. Golleri bilerek yediğimi, hiç aklımda yokken gol attığımı söyleyip herkesi inandırmıştı.
Bir tek o yalancının sözüyle bizim takım küme düşmedi, ancak bir sonraki sezon için puanlarından bir kısmı silinerek lige başlama cezasını o da yedi.
“Anan yahşi, baban yahşi!(16)” yalvarışlarım, bir sene için de olsa top oynama arzum, karşımdaki kimseyi inandıramadığım, kimse bana inanmadığı için son buldu, üstelik disiplin talimatına göre de futbol yaşamım ömür boyu kaydıyla son buldu…
Boş duranı Allah sevmezdi, bülbül gibi olmasa da, kargaların, saksağanların kıskanacağı bir sesim vardı, her ne kadar, herhangi bir enstrümana şu veya bu şekilde yakınlığımla çalmamı bırak, ıslık çalmasını bile bilmiyordum.
Musiki Cemiyetine kaydoldum ufak bir test ertesinde, önce koroya katılıp, soloya adım atarak ilerleme hamlesindeydim.
Ancak söylemem gerekeni söyleyemezsem, beni adam etmeye çalışan, ancak adam edemeyen hocamın gayri resmi de olsa affına mazhar olamamam(3). Her insanın bir tahammül noktası vardı ve hocam ancak tahammüllü olabilmişti benim yapmamam gerekeni, yapma saygısızlığıma. Sadece iki örnek vermeye çalışayım.
Hoca ve koro; ”Ellere uzaktan bak, bana yakın gel…(18)” diyordu, bense; “Etlere uzaktan bak, zerzevata yakın gel!” diyordum.
Hoca ve koro; “Bir demet yasemen, aşkımın tek hatırası…(19)” diyordu, bense “Bir demet maydanoz, bahçemin tek hasılatı…”
Hocam kapıyı gösterirken tavsiyesini de eklemeyi esirgemedi;
“Sen bu şaklabanlığınla bir sirkte garanti iş bulursun, aman maharetini(1) boşa harcama!”
Bir büyük düşünürün, acı bir sözü tam olarak uyuşmuyor gibi görünüp yaşantıma uygun gibi görünse de canımı acıtıyordu; “Delilik (Sadece delilik mi? Akılsızlık, Ahmaklık, Şarlatanlık(1), Şaklabanlık, Şımarıklık, Aptallık, Kendini Beğenmişlik, Kendini Bilmezlik, Art Niyetlilik…) aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemektir! (20)”
Maksadım; para kazanmak değil, liseyi bitiremeyip de, üniversiteye devam etmeye hak kazanamazsam, yaşamla ilgili bir şeyler, örneğin zanaat öğrenip, ilerleyecek yaşamda aç kalmamaktı. Doğal olarak bunun içinde Süha Öğretmene ulaşmak gibi aptallık yüklü aşk-meşk, çoluk-çocuğa karışıp da ilerlemiş yaşlara ulaşmak yoktu. Hatta öyle ki Tanrı güçlük çekiyorsa, bir bakıma yanına ulaşmak için Tanrıya yardımcı olmayı bile geçirebilirdim aklımdan.
Kombi, şofben satan bir firmada çalışırken bir şeyler öğrenemedim gibi gelse de, kendime ait bir şeyi methedip överken, başkasına ait bir şeyi yerip kötülemenin yanlışlığını, hoş olmadığını öğrendim. Hele ki dindar görünen bağnaz(5) mal sahibinin insanları Allah’la(5) ve Kur’an’la aldatmaya(5) yöneliş çabaları beni, iyi bir bedelle çalışıyor olmama rağmen zıvanadan çıkarttı(3).
Demirbaş olarak üzerimde ne varsa ilgiliye teslim edip, “İster ödesin, isterse ödemesin, umurumda değil!” deyip sabır taşının çatlaması(3) için zamanı beklemeksizin, sabrımın sonuna gelmiş olarak ayrıldım oradan.
Daha sonra bir vesile ile işyerine uğradığımda dindar patronun, istemediği için hakkımı ödemediğini öğrenmiştim. Sorumlu eleman sorumu sadece boynunu bükmekle cevaplamıştı.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış(21)! Sadece tatlı dil ile her eylemin gerçekleştiğini, gerçekleşeceğini düşünmek safdillik olsa gerek! Doğruluk, dürüstlük, iyilik gibi hasletler(1) eğer tatlı dili desteklemezse gerçeğin sonuca ulaşamayacağı, doğal olarak fiziksel görünüm yanında, aile terbiyesinin görsel efektlerini göz ardı etmemenin gerektiği düşüncesindeyim, örneğin, riya(1), yalan, kaygı, endişe gibi belirtileri yaşamamak gibi.
Bu nedenledir ki, devamlı arayışlar içinde olarak; “Eleman alınacaktır!” gibi ilân olan yerlere çekinmeksizin, doğrudan doğruya elimi kolumu sallayarak istekte bulunup özelliklerimi anlatıyordum. Doğal olarak karşımdakilerin bana “Hayır!” deme hakları olduğu için, çoğundan avucumu yalayarak ayrılmamın hiç önemi yoktu benim için; felsefem; “Her işi yaparım abi!” değildi.
Eğer tarif edilen veya istenen vasıfları taşımıyorsam, doğrudan doğruya ben, beni anlatıyor, işe alınmam için asla yalvarıp yakarma gibi bir düşünceyi zihnimden geçirmeksizin mutlaka teşekkür ederek ayrılıyordum oralardan, her ne kadar jest olarak; “Size uygun bir iş olduğunda sizi ararız!” diyerek adresimi ve telefon numaramı kaydediyorlardıysa da. Umutvar olmak asla aklımın köşesine-bucağına yerleştirmeye çalıştığım bir düşünce değildi.
Böyle arayışlardan birinde “Servis Elemanı Alınacaktır!” yazısı benim heveslenmemi sağlamıştı, umudum olmasa da, ümidim kursağımda kalacak gibi görünüyorduysa da.
Ufaktan büyük, büyükten küçük oda kadar bölümdeki masa başındaki gözlüklü genç kız oldukça meşguldü, kapısını çalışımın, kapı önünde ayakta duruşumun farkında değil gibiydi. Telefonlara lâf yetiştirmeye gayret ederken, önündeki kâğıtların yer değiştirmesine engel olmaya çalışıyordu.
Dikilişimi fark edince, eliyle masasının önündeki sandalyeye oturmamı işaret etti, telefonun ahizesini kapatıp; “Hoşgörün! Bağışlayın! Özür dilerim!” anlamındaki eş sözleri arka arkaya sıraladı, selâmlar gibi başını eğdi.
Arkasındaki lâvabo ya da mutfak gibi olan bölümden sesler geliyordu.
Genç kız, telefonun alıcı kısmını eliyle tekrar kapatıp yalancı, kuvvetli ve fakat ağzını açmadan kültürlü(!) bir şekilde boğazıyla iki kez işaret verdi. Telefona tekrar cevap yetiştirmeye çalışırken gelen kadına eliyle, çay karıştırma ve ek olarak fincan tutarcasına ağzına götürüp içer gibi hareket etti.
Bir âlemdi şu kadınlar. Yetenekleri, melekeleri, doğal olarak altıncı hisleri(22) o kadar güçlü ve kuvvetliydi ki, üç-dört, hatta daha fazla eylemi bir arada yönetip üstesinden gelebiliyorlardı.
Odaya gelen orta yaşlı kadına, elimi göğsüme bastırarak işaret ederken, fısıldayarak “Teşekkür ederim!” dedim.
Genç kız telefonu kapatırken; “İkramını neden kabullenmediğini” sorgular gibiydi gözleriyle.
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Servis Elemanı arayışınız için başvuracaktım da…”
“Tecrübeniz var mı?”
“İlk defa böyle bir başvurum oluyor, maalesef yok!”
“Dürüstsünüz, ama üzgünüm!”
“Çok meşgulsünüz, ama bir saniye hanımefendi! Özür dilerim, bir saniye içinde üç dilekle bir insana, insan gibi davranılması gereğini öğrendim sayenizde. Tekrar özür dileyerek söylemem gerekiyor ki, bu güne kadar ki iş başvurularımda hep tecrübe konusunda ret cevabı aldım. Şimdi, ise o kadar telâşınız arasında bana yer gösterip ikramda bulunmanızdan ve sözlerinizden cesaret alarak ufacık bir sözle dilekte bulunmak istiyorum efendim, izninizle…”
“Dinliyorum!”
“Herkes bazı şeyleri annesinin karnındayken öğrenmiyor efendim. Mutlaka siz de belirli aşamalardan geçtikten sonra gördüğüm kadarıyla üç-beş işi bir arada çevirmeye başladınız. Dileğim şu efendim. Hiçbir ücret talep etmiyorum, hatta olası tüm zararlar için size güvenimi boş çıkarmayacağınıza inanarak imzalı boş kâğıt verebilirim. Deneyin, hiç olmazsa bir haftalığına. Sizin zararınız olmaz, ben kazanırım, ama. Kim bilir siz de kazanırsınız. İşinize yararsam, değerlendirirsiniz. Yaramazsam aha kapı şurda, boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koymaz, atarsınız hatta karar sizin!”
“Nasılını da anlatsanız?”
“Öncelikle dürüst olmalıyım efendim! Bilmem, inanabilecek misiniz, lise son sınıfta, üstelik de tek dersten sınıfta kaldım, tamamen kendi hatam, ne sınav komisyonunun, ne de öğretmenimin hiçbir yanlışı yok! Öğretmenim; ‘Ezberleme, öğren!’ dedi, sanki ben onu reddetmiş gibi, farkına varmaksızın, ezberlemişim. Yani; bir yıl kadar boştayım! Maksadım öğrenmek, liseyi bitirmek ve üniversiteyi kazanırsam da, işi bırakıp üniversiteye başlayıp bitirmek. Kim bilir belki de sonrasında yeniden burada olmak!”
“İsteğimiz; devamlı bizimle çalışacak bir elemana sahip olmak!”
“O da uygun! Özür dilerim! Yalan söylemesini bilemiyorum. Siz istiyorsunuz, diye de yalan söylememi beklemeyin benden. Ama bir gerçek var dilimin ucunda, daha önce beni kasıp kavuran olsa da söylemem gereken. Güzel bir kızsınız, hanımefendisiniz. Arkadaşınız varsa mutluluklar dilerim, yoksa inşallah nasibiniz olacak iyi bir insanla karşılaşırsınız, nasibiniz olur. Benim çok istediğim halde, o şansım yok! Allahaısmarladık!”
Gerçekten güzel bir kızdı, hakkında ismi dâhil, hiçbir şey bilmediğim. Ne bekleyebilirdim, ne beklemesini isteyebilirdim? Ancak, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını(23), düşünüldüğü gibi yaşanılmadığını unutmuş olsam gerekti.
Genç bir adam girdi odaya, genç kız ayağa kalkıp; “Bir dakika!” diyerek gelene referans(1) niteliğinde bilgi verme gayreti yaşadı;
“Bu genç arkadaş servis elemanlığı için başvurmak istedi. Tecrübesi yok, koşullarımıza da uymuyor. Ben; ‘Hayır!’ dedim, ama nitelikli bir eleman transfer edinceye kadar, isterseniz şimdiki servise götürüp ‘Bir deneyin, demek isterim!’ Ücret talebi yok! Sadece öğrenmek istiyor!”
“Olur! İlk tecrübe! Ver bakalım adresi! Kim gidecek? Takılsın yanına, sorunu öğrensin, gerçekleşmenin sonucunu rapor olarak bana ulaştırın, lütfen!”
“Buzdolabının lâmbası yanmıyormuş!”
“Anlaşıldı! Atla bakalım genç arkadaş!” diyerek arabayı işaretlerken, genç kız sessize yakın fısıldadı;
“Bu ağabey! Yetkililerden biri! Başarılar! Şansın açık olsun! Görüşmek üzere!”
Gerek var mıydı? Birbirini tanımayan üç sarı çizmeli, aynı anda, aynı yerdeydik!
Adrese gittik! Maşallahı vardı ağabeyin. Dolabı açtı, eski ampulü çıkartıp, yenisini taktı, dolabın içi aydınlandı.
Teyze, bağırırcasına teşekkür ederken ağabey makbuzu çıkartıp yazmaya başladı;
“Ampul; 5 TL, artı Servis Ücreti; 25 TL, Toplam; 30 TL, % 18 KDV eşittir 5,40 TL. Toplam borcunuz; 35,40 TL. 35 TL yeter. Yalnız, yardımcıma da ufak bir bahşişi hoş görürsünüz artık!”
Şaşırmıştım! Çıldıracak gibiydim! Hiçbir şey yapma, bahşiş dilen! Olacak şey değildi, itiraz ettim, hemen!
“Bahşişe gerek yok, hanımefendi teyze!”
Dışarıya çıktığımızda fırça hazırdı;
“Ya, ismini bile bilmediğim kardeşim! ‘Ücret istemiyorum!’ diyorsun! ‘İyilik olsun!’ istiyorum, kabullenmiyorsun!”
“Affedersiniz efendim, bu; benim yapabileceğim bir iş değil!”
Nasıl derdim ki; “İnsanları, gariban, bilgisiz, yaşlı birilerini aptal yerine koymak!” diye. Değeri belki de 5 lira olmayan bir ampul için 25 lira servis ücreti almak hak mı diye? Bir de bahşiş…
“İzninizle!” deyip daha apartmanın dış kapısından çıkarken ayrıldım.
Bıkmıştım. Demek ki bu yavşak(1) yaşantımda, bu kadar zamandır yaptığım araştırmalarıma göre benim yapabileceğim bir iş yoktu.
Tam bu sırada okunan ezan, yönümü değiştirmeye zorladı beni. Abdest almak zoruma gitti. Ertesi gün Cuma idi. Hevesimi, dileğimi erteledim. Hani; “Allah’ım bana iş bulmamda yardımcı ol!” anlamında, art düşünceli bir heves değildi bu.
Ne gün, ne de gece bitmek bildi. Sınıfta kaldığım günün sabahındaki sabah namazıyla başladım güne. İş aramaktan Süha Öğretmeni düşünmekten vazgeçip dinimi öğrenme gayretinde olacaktım.
Şeytan bazen boş durmuyor, dinimi öğrenmem çabamda bile engelleme gayretinde görünüyordu. Direndim, hatta şeytana inat, mescit yerine bir ilerideki camiye yönelme gafletinde(1) bulundum ve hayatımın dersini aldım. Vaaz kürsüsündeki kim olduğu belli olmayan sakallı tam anlamıyla vitesten atmıştı(3);
“Bre zındıklar(5), cumalardan, ramazanlardan, bayramlardan başka alnı secdeye değmeyen Müslümanlıktan, İslam’dan nasibi olmayan kâfirler…”
Ve devamı bir sürü ipe-sapa gelmeyen deyişler…
Bu sözleri hak ettiğimi, hem hiç kimsenin de hak ettiği sanmıyordum, ibadet Allah rızası için yapılırdı ve hoca hüviyetinde olsa da (böyle bir vasfa lâyık değildi, zannımca) insanları bu şekilde aşağılayamazdı. Ben kalktım, dışarı çıktım, galiba önderlik vasfım olsa gerekti, benimle birlikte çok kişi ardımdan camiyi terk etti, arkamızdan edilen gıybet(5) hükümsüzdü.
Mescitteki sessizliğe yetiştim, içimde uhrevi(5) bir aydınlık, dünyaya boş vermek, gerçeğe ulaşmak gibi bir çarpıntı vardı.
Ezan okundu…
Hoca elinde herhangi bir not olmaksızın minbere çıktı, daha önce yaşananlar kulağına erişmiş gibi irticalen konuştu(3), kısaca;
“Genç arkadaşları, cemaate katılanları görüyorum. Ne güzel…
Vaktiniz oldukça gelin!” dedi. Namazdan sonra hoca ile mutlaka görüşecektim; “Bana dinimi, namazımı öğret!” diye.
“Ne demek vaktimi almak? Bilmeyen, öğrenmek isteyenlere, doğruları, bilmesi gerekenleri öğretmeye çalışmak benim en asil görevim. İlk söylemem gereken şey şu; bugünlerde, şu sıralarda herhangi bir kasap vitrininin önünden geçtin mi? Ekonomik bakımı göz ardı ederek söyle!”
“Yoo hocam!”
“Yardım edeyim! O vitrini şöyle bir düşün bakayım. Ne gördüğünü söyleyebilecek misin?”
“Evet, hocam! Her koyun kendi bacağından asılmıştı!”
“İlk ders işte bu genç adam! Hepimiz Allah’a karşı kendi adımıza sorumluyuz. Bu demektir ki, Allah’la kul arasına kimse giremez, kimsenin haddine de değildir. Buyur, bu ilk ders…”
Geçen günlerle, her vakitte değil, yetişebildiğim özellikle ikindi namazları sonralarında doğal olarak her şeyi değil, çok şeyi öğrenmiş, öğrenmeye çalışmıştım.
Bildiklerim, öğrendiklerim; bir İmam Hatiplinin bilgi dağarcığına(2) yükledikleri kadar çok değildi, bir kısım İmam Hatiplilerin, hatta kendilerinin bilgi sahibi olduklarına inanan muhafazakâr, mutaassıp(5) hüviyetli hacı, hoca, hafız ve mevlithanların bile benim kadar öğrenip bildiklerini sanmıyordum. Örnekler mi? Çoook! Sadece; bir kaçı…
Cumanın iç ezanı okunuyor, ya da hoca minberde hutbede, vaaz ediyor, nasihat veriyor, zatı şahaneleri(2) yetişememiş, hutbenin farz olduğunu umursamayıp yerine sünneti yetiştirmeye çalışıyor, imam ne derse desin, cemaat bildiğini okuyor hesabıyla…
Hoca sünnette daha soluna selâm vermeden müezzin efendi farz namazı için kamete(5) başlıyor, ya hoca sehv-i secde(5) yapmak zorundaysa, aynı şey cemaate sonradan katılanın namazı bitirmesi için de söz konusu…
Sakallı efendi Ayet El Kürsüyü okuyor, tespihe üflüyor, Ezan okunuyor “Allahüekber!” vatandaş vatandaşa selâm veriyor; “Selâmünaleyküm!”… Vs. Vs. Saymakla tükenecek gibi değil, her koyun kendi bacağından asılır, amma velâkin anlatsan de, kabul edilmiyor, ne de olsa bacak kadar velet olmasam da, sözü dinlenecek kişi olarak görülmeme kusurum var!
Ve ben aynı lise öğretmenimin dediği gibi ezberlemeye değil, öğrenmeye çalışıyordum, öğrenmem gerekenleri. Sokağın uzun, uzak köşesindeki İlâhiyat Fakültesi öğrencisi ağabey, tatil günlerinin ikindi namazlarından sonra, ezber gerektirmeyecek şekilde öğretmesi gerekenleri aktarıyordu bana, buna aktarmaya çalışıyordu, şeklinde ilkel bir söz katmam mümkün değildi asla!
Böyle bir gün, işinin olduğu için erken gelmemi istemişti, ben de ikindi namazını kılar kılmaz onunla birlikte kapıya yönelmiştim.
Başı, başörtüsüyle örtülü, sırtında hırka, altında şalvar, çıplak ayaklarında terlikler, tırnaklarının boyasız olmasıyla dikkatimi çeken genç kız;
“Abi, zahmet olacak, annem biraz keyifsiz, babam Pehlivan’a haber verir misiniz lütfen, biraz acele etsin?” deyince adı Pehlivan olsa da, kendi zayıf olan amcanın omzuna dokunarak onu dışarı davet etmek zorunda kalmıştım, tespih çekmeyi, dua etmeyi, okunacak Kur’an’ı dinlemesini engelleyerek.
Pabuçlarımı giymeye çalışırken genç kızın gözleri dokundu kalbime, o Süha Öğretmenimdi, ya da sureti, sireti(5), fotokopisi sanki! Haddimi ve haklarımı biliyordum, her zamanki gibi. Buna rağmen Süha Öğretmenime ait gözler gibi denden cevherindeki o gözleri unutmam mümkün olmadı.
Üstelik Süha Öğretmenimi sorgulamaya başlamıştım beynimde. Neden bırakmıştı beni sınıfta, neden bir senemi yitirmeme neden olmuştu? Ve kin tutmaya başlamıştım, neden benim olmasını istediğim o yerine, Süha Öğretmenim sahipti o gözlere? Hakkı var mıydı?
Görünmedi, göremedim onu bir daha. Bu; gerçek anlamda kendime vermem gereken bir ölüm fermanı(5), uygulamaya koymam ölümümün gerçekleşmesi için emirdi. Onu görmezsem, göremezsem mutlaka ölecektim ve bildiğim sadece Pehlivan amcaydı.
Bana yakışmayan, yakışmayacak şey, onu takip edip evini öğrenmem, sonra da beni etkileyenin karşısına geçip…
Ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi, ne söyleyeceğimi bilmemem olabilirdi ancak!
Yapamazdım değil, asla yapmaz, gerçekleştirmezdim böylesine bir eylemi, terbiyem, edebim izin vermezdi bana ve okullar yılsonu gelmesi nedeniyle kapanmak üzereydi, ben eğer beynimi boşaltabilirsem, derslere dönmeli, ezber olmaksızın bilgilerimi tazelemeli ve gayem olarak üniversiteli olma barajını aşıp yükselmeliydim.
Kapandı da okullar…
Sınavım sondan bir evvelindeydi, sınavların devamı boyunca, bir alttan bana yetişen öğrencilere bakarak kabir azabı(5) gibi bir azap çekecektim.
Ve sonuç; “Kör Talih(2)” denecek bir boyutta olursa, o ismini bile bilemediğim genç kız için değil, kafasızlığım nedeniyle intihar usullerinin tümünü parça parça halinde değil, hepsini bir arada deneyecektim, ama mutlaka. Çünkü bu yaşamak değil, umutlanma hakkımın bile olamayacağı anlamındaydı.
“Merhaba!” diyen sesle irkildim. Döndüğümde karşımda soran gözlerle duran o idi.
“Affedersiniz abi, belki hatırlamazsınız…”
“Nasıl hatırlamam ki?”
“Neden burdasınız, anlayamadım!”
“Tam bir sene evvelden Süha Öğretmen denilen bir öğretmen sayesinde tek dersten sınıfta kaldığımı, Öğretmenimin ‘Ezberleme, öğren!’ dediği için hiçbir kusuru olmaksızın, bir senemi küskünce ve kendime kızarak geçirdiğimi söylesem?”
“Aaa! Bildiğim kadarıyla o öğretmenimiz kimseye haksız tavır sergilemez ki?”
“Ben de onun haksız olduğunu söylemedim ki zaten! ‘Kusurum!’ dedim. Geçen sene koca sınıf, onun dersinden sınıfı geçip bir kısmı mezun oldu, bir tek ben şanssızdım. Şöyle bir etrafına bak, benim dışımda hiç kart birini görebiliyor musun?”
“O söz ağzınıza yakışmadı, bu bir! Madem sadece bu dersten kalmışsınız, ben yardımcı olabilirdim size, hem sınıf geçmek, hem mezun olma garantisi vererek, bu da iki…”
“Yani… Affedersiniz sizi tanımadığım için, sormak zorundayım; gerçekten o kadar bilgi birikimiminiz mi var?”
“Eh! Asılı listelerden notlarımı kontrol edebilirsiniz?”
“İsminizi bile bilmiyorum ki?”
“Öğrenmeniz mümkündü, babamı tanıyordunuz. Öğrenmeyi isteseniz taşı sıkıp, suyunu çıkartır, hatta tekeden süt bile sağabilirdiniz?”
“Peki, bu etik olur muydu? Örneğin babanızı takip edip sizi öğrenmek, ya da ‘Amca, kızının adı neydi, ya?’ şeklinde edepsizce babanızın önüne geçmek? Lütfen bu kadar zalim olup eziyet etmeyin lütfen! Beyni çalışmayıp zamanında mezun olamayan birinin kazanmak için ne umudu olabilirdi ki? Ve hâlâ ismini bilmiyorum!”
“Ne tesadüf, ben de!”
Bu sırada kızlardan biri yanaştı yanına;
“Hadi Süeda, acele et, sıran gelmek üzere!”
“İyi halt ettin Asude!”
“Başarılar Süeda!”
“Erkek arkadaşın mı kız?”
“Ne arkadaşı be Asude, ismimi bile şimdi sen söyleyince öğrendi şapşal!”
“Ah! Keşke bana da böyle bir şapşal rastlasa!”
“Eee! Al, senin olsun! Tepe-tepe, iyi günlerde, güle güle kullan diyeceğim, ama farkında bile olmaz ki salak!”
“Niye? Mal sahibi(5) sen misin yoksa? Ağzını bu kadar doldurarak küfrettiğine göre? Neyse sınava gir, çık! Benim ki iyi geçti, inşallah seninki de iyi geçer!”
“Şüphen mi var?”
“Söz gelimi?”
Duydum mu? Hayır! Olsa olsa uydurdum sözleri, aklımdan. Ancak “Taşı sıkıp, suyunu çıkarma!” cümlesinde ona uymak geçiyordu aklımdan, ama ne hakla?
Sınava girip çıkmış, gülümsüyordu, yanıma geldiğinde canımı acıtmak hedefindeymiş gibi sordu;
“Baktın mı notlarıma?”
“Şey…”
“Tahmin bile etmiyordum! Siz erkeklerin tümünüzün kadına verdiği değer, işte bu kadar?”
“Şey! Sınav telâşı… Sınavdan çıkar çıkmaz…”
“Geçti Bor’un Pazarı…(24)”
“Dudakların sinirden mi, yoksa gene sınıfta kalmam için dua ettiğinden mi öyle kıpırdıyor?”
“Ne o, ne de öteki… Değer bile vermiyorum!”
Suratını astı, Asude’nin koluna girdi ve kaybolur gibi oldu, beni bir angut(25), ya da sap(25) gibi sınav kapısı önünde bırakarak.
Çağırıldım, girdim.
“Gel bakalım…”
Süha Öğretmenim masadaki diğer öğretmenin kulağına eğildi, dudaklarının hareketinden ne dediğini anlayacağımdan emin gibi. Haklıydı da ben gerçekten; “Dinozor(1)!” idim ve seslendi;
“Geçen Eylül soruları aklında mı?... Ben hatırlıyorum, yaz…”
Yazdım.
“Bu sene hiç karışmayacağım. Sen cevap vereceksin, öğretmenlerimiz değerlendirecek, ben sadece sonuca imza atacağım.”
Doğrusu aynı soruların sorulup, aynı senaryonun gerçekleşebileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
“Eylülde gel!” sözü ölmem ve bu işi ben başıma başarmam için bir emirdi.
Hüznüm, gereksiz gibiydi, sanki karşımdakinin de hüznü olmuştu, hüsnü kuruntum(2) gibi görünse de. Sinirliydim, suçlayacak birini ararken Süeda ile karşılaştım, daha doğrusu o bana gelmişti. “Seni bana Allah gönderdi!” diyecek şekilde tam isabet kaydettiğim inancını yaşadım;
“Tam sınava girerken aklımı karıştırdın, daha doğrusu aldın, yine kaybettim işte, memnun musun? Sevindin mi?”
“Gerçeği söylememi ister misin? Uzaktın! Sana yardımcı olup yakınlaşmak isterim. Bu bakımdan ‘Sınavda kalmandan memnun oldum!’ diyebilirim!”
“Keşke mezun olsaydım da…”
“O zaman bu kadar cesur olamazdım ki Süerkan!”
“Bir görüşte benden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki? Ya yakın değilsem sana? Ya yakın olmak, seni sevmek geçmiyorsa aklımdan, sevmiyorsam?”
“Karşılaştığımız andan beri, gözlerin hep aksini söylüyor!”
“Ah! Şu altıncı hissiniz!”
“Mutlu değilsen, gözlerini iade edeyim sana! Sen de bana gözlerimi de, sözlerimi de geri ver!(26)”
“Ne iade et, ne de geri iste!”
“Üzülerek söylemem gereken bir gerçek var!”
“Ne gibi?”
“Merak edip notlarıma bakmadın! Ama ben senden önce mezun oldum, üniversite sınavlarına başvuracağım. Belki…”
“Bu kadar çabuk…
Deme! Ben senden ayrı kalamam, ölürüm!”
“Doğru, dürüst tek bir cümle bile sarf etmeden…
Bugün karşılaşmasak, belki aklına bile gelmeden…”
“Babanı çağırmamı istediğinde olanlar oldu bana. Ama ne diyebilirdim ki? Ve şu anda ne söyleyebilirim ki? Doğru dürüst mezun olamamışım, üstelik bu güne kadar bir alt sınıfta olmana rağmen seni görmemiş, bilmemişim, etim ne, budum ne ki, senin için ancak kendimi verebilirim, bunun anlamı da senin için ölmem demek, ölürüm, ölebilirim. Ancak ölmek yerine keşke canımı sana verebilsem, sana tümüyle ulaşsa da, sen benim yerime de yaşasan, sevgimle…”
“Ulaştı o zaman! Sana yardım etmeme izin ver! Hatta belki ablam da yardımcı olur bize!”
“Peki, kabul! Benim bir tek annem var yaşamımda, evimizin ders çalışmak için müsait olacağını düşünüyorum. Üstelik her türlü muzırlık, yaramazlık, sarkıntılık yapmayacağıma, kucaklamaya, öpmeye kalkışmayacağıma dair yemin de ederim, yeter ki, öğretmenimin de istediği gibi ezberletmeksizin öğret bana. Gerekirse sabah ederim gecelerimi…”
“Vallahi, ablam Demokles’in Kılıcı(27) gibi başımızda durursa benimle, bizimle ilgili herhangi bir şansın olamayacağına, tüm girişimlerinin zor olacağına dair yemin edebilirim. Bizim ev biraz kalabalık, ama tüm ailem hoşgörülü…
Sanırım öğlenden sonraki vakitlerden akşamlara kadar uygun bir şekilde ezberlemeden öğrenmek için çalışmamız mümkün olabilir. Çok nadiren de olsa mazeretimiz olursa öncesinde telefonla haber veririm, mutlaka. Sonrası Allah Kerim!”
“Ezberleme, sözü, beni devamlı olarak dersinden sınıfta bırakan çokbilmiş sadist, zalim, gaddar öğretmenime ait bir söz! Sen nerden biliyorsun ki?”
“Klâsik, anonim bir söz, neden bilmeyeyim ki?”
“Hadi sözü uzattık, evli evine, köylü köyüne. İyi dinlen, yarın çalışmaya başlayalım!”
“Tamam! Bu arada fikir jimnastiği de yapalım, kim bilir belki Eylülde mezun olursun, sınavı kazanır, belki aynı üniversitede okuruz…
Belli mi olur?”
“Arzularım…”
Acılar; arzuların, gayelerin ve umutların daima önüne geçiyordu.
Okulumuzda ilgili öğretmenlerimiz, her gün öğleden sonralarında üniversiteye hazırlanmamız (Benim gibilerin de mezun olmaları için) ücretsiz ders vereceklerdi. Süeda ve ben de bu ücretsiz derslere katılacaktık. Sebep malûm, üniversite için de, mezuniyet için de değil, sadece Süeda ile aynı ortamda nefes almayı başarabilmek için olacaktı, benim devamım.
Oysa bu ücretsiz dersler, bir bakıma prestij(1) niteliğinde başarılı öğrenci sayısı ile okulun adının duyurulması, yüceltilmesi anlamında idi. Kalan sürede Süeda sürenin yettiği kadarıyla bana yardımcı olacaktı, kitaptan sayfa-sayfa, konu-konu, elini bile tutmama izin vermeksizin, önce hak etmem gerekiyormuş, hak etmem gerekenleri söylediğine göre! Derslere başlamamıştık henüz, ne okulda, ne de Demokles’in kılıcının gözleminde, gözetiminde, kontrolünde, her ne ad veriliyorsa, öyle…
Yaşamda plânlananların plânlandığı şekilde gerçekleşmesi diye bir mecburiyet yoktu. Başarısız geçen sınav sonrasında Süeda’yı hak etmek için beygir gibi bir çalışma düzeni içindeydim. Öyle ki; Allah’tan yardımlarını esirgememesi için gerçekten ve tam deyimiyle (sanki kanacakmış gibi) yalakalık anlamında ilgimi esirgemeyi düşünmüyor, namazlara, niyazlara devam ediyordum.
Namaz, niyaz için vakit ayırmam, derslere devamım nedeniyle (“Allah’ım affetsin!” modunda) biraz kısıtlanmış gibi görünse de, gene de tavrım, ilgim ve yalakalığım uygun vakitlerde devam edecekti.
Ve bir akşam namazı ertesinde gerçekle yüz yüze geldim, cemaat ve hoca solgun, süzgün, hüzünlü idi. Görmem gerekenle, sormama gerek kalmamasına karşın “Ölenlere rahmet!” duasıyla hoca tarafından beyan edilmişti;
“Pehlivan Amca yoktu artık!”
Cemaatin dağılması sonrası, vakit geç olmasına karşın salâ verilmiş ve Pehlivan Amcanın cenazesinin ertesi gün öğlen namazı sonrası defnedileceği duyurulmuştu.
“Evini biliyor musunuz hocam?”
“Evet! ‘Bir şey lâzım mı?’ diye sormaya gidiyorum şimdi, istersen sen de gel, bana arkadaş ol. Her canlı ölümü tadacaktır(5). Yolu boş geçirmeyeyim, bu arada sana ölüm hakkında, muhtemelen bilmediğin bilgileri aktarmaya gayret edeyim!”
Körün istediği bir gözdü, Allah’tan kelâm ilişmiş, iki gözüm olmuştu, hoca anlattı, ben dinleyip kabullendim, yol bitti. Pehlivan Amcanın evine geldik.
Kapı açıktı, Pehlivan Amcanın ayakkabıları kapı önüne konmuştu(5), muhtemelen kedi-köpek girmesin amaçlı olarak bir masa yan yatırılarak barikat haline getirilmişti.
“Kapıya bakacak kimse var mı?”
Kapıya Süha Öğretmenim çıkmıştı. Bilmiyordum, söz konusu olmamıştı hiç. İkimizin de gözleri hayretle açılmışken, acısına rağmen öğretmenim toparladı kendini;
“Buyur Hoca Amca!”
“Hurafeler(5) dışında yapmam, yapmamız gerekenleri bildiğinizi düşünmeme rağmen, diğer bir kısım konularda sizleri bilgilendirmemizin yararlı olacağını düşünmekteyim kızım!”
“Akrabalarımızın bir kısmı geldi, diğer bir kısmı da haber aldıklarından gelmek üzereler onları bekliyoruz, siz lütfen buyurun sayın hocam!”
Sadece hoca davet edilmiş olması nedeniyle bu davetin benim için geçerli olmayacağını düşündüm.
Hüzün gözlerinden akıyordu, masayı kenara çekip hocanın geçmesini bekledi, ona terlik uzattı, pabuçlarını diğer misafirlerin olduğu yere özenle yerleştirdikten sonra, başını kaldırıp sordu;
“Sen niye girmiyorsun?”
Şaşkındım;
“Ben sadece arkadaş olmak istedim hocama. Pehlivan Amcayı sever, sayardım. Şu anda da babanız olduğunu öğrendim, hüznüm bir kat daha arttı öğretmenim, başımız sağ olsun!”
Masayı yerine çekmişti, üstünden ardılıp sarıldı, gözyaşlarını engelleyemedi;
“Evet, şanssız ve ezberci çocuk! Hiçbir ölüm beklenmez, her ölüm erkendir(5), biz de yitirdik işte böylece babamızı!”
“Tekrar ‘Başınız sağ olsun!’ dememe izin verin lütfen, bana bir emriniz olursa…”
“Tamam, hocamla iletirim!”
Bunun anlamının “Gidebilirsin!” anlamında “Defolmam” gerekliliği şeklinde olmadığını düşünürken, ne yapmam gerektiğinin hareketsizliğini yaşıyordum. Öğretmenim, kalbimi verdiğim sevdiğimin ablasıydı, neler olmuyordu ki yaşamda, “Tesadüfler” içine gizlenmiş olarak?
Yatsı namazından sonra, cenaze namazı, gasil(5), kefen(5), talkın(5), Münkir-Nekir(5), dualar ile ilgili bilmem gerekenleri de fısıldayıverdi hocam, ayaküstü. Cenazeyi beraber yıkayacağımızı, kefenleyeceğimizi, ölüden korkmamam gerektiğini, cenaze ile ilgili tüm izinleri büyük kızdan ve annesinden aldığını söyleyip cebinden bir miktar para çıkartıp uzattı;
“Benim var, ama sen her ihtimale karşı ayak numarandan bir numara büyük çizme, bir çift terlik ve bir çift çorap al! Cenazeden sonra onları mescidimize bırakırız!”
“Ben alırdım hocam!”
“Olmaz! Fişini getir! Bedelini cenaze evinden alacağım. Rahmetli öyle vasiyet etmiş!”
Alışveriş sonrası doğru mezarlığa gittim. Cenaze arabasına binemezdim. Öğretmenimin yer alacağı bir ortamda bulunmaktan çekiniyordum.
Süeda’ya haber iletmem zordu. Yanından geçerken fısıldadım;
“Ablan öğretmenimmiş. Başımız sağ olsun!”
“Bir süreliğine seni tanımıyorum, sağ ol!”
“Anladım, seni seviyorum!”
Acele gasılhaneye yöneldim. Amcayı soyduk. Gerçekten pehlivanlıkla hiç mi hiç ilgisi yoktu. “Çiroz(1)” ya da “Kikirik(1)” benzetmem saygıdeğer bir insana karşı bana asla yakışmazdı.
Vukuatsız olarak tüm görevlerimizi yerine getirdik. Ben dâhil herkes acelesi varmış gibi evlerine yöneldi. Pazartesi olacak mıydı, gelecek miydi? Yaşadıkları acıya göre gelirlerse nasıl geleceklerdi?..
Mescidin önünde yokuş başında, namaz-niyaz umurumda olmaksızın, gözlemimde saniye sektirmeksizin yokuş altındaki göremediğim kapıdan çıkacak olanların çıkmalarını bekliyordum. Her ihtimale karşı, umut etmesem bile, olmazdı ya; meselâ gördüler varsayayım beni “Gel!” şeklinde bir işaret alırsam, hazırlığım tamamdı.
Mevlit(5) okunacak mıydı? Bir bakıma bid’at(5) olduğunu biliyorlar mıydı? Helva yapılacak mıydı? Kendileri mi yapacaktı? Yardıma ihtiyaçları var mıydı, kadın başlarına gerçekleştirebilirler miydi? Nasıl dağıtılacaktı? Mezar, tabanı hariç beton çerçeveliydi. Toprağın çökmesini beklemeye gerek yoktu, mezar taşı yapılacaksa, nasıl olacağına karar verilmiş miydi?
Hayr(5)? Amcanın elbiseleri falan? Var mıydı verilebilecek olan bir tanıdık? Hayır Kurumu araştırsa mıydım?
Bunlar şıpınişi(1) aklımdan geçirdiklerimdi! Önceliği olanlar? Şimdilik kaydıyla bir kenara atmam gerekenler? Sakınca olan, ya da olmayanlar?
Mezun olmam… Üniversiteyi kazanmam…
Ve… Ve…
Hiçbir şey önemli değildi, ölümü görüp hissetmemin sonunda, anlaşılmayacak gibi de değildi ruh halim önemli olan sadece ve sadece kalbimin sahibiydi, ölmeksizin yaşamam için…
Kapıdan çıkan abla-kardeşin ikisinin de yüzleri yokuş yukarı bana dönüktü, onarım bekleyen bir telefon direği, ya da sonbaharın sillesini yiyip de hâlâ kendine gelememiş bir ağaç gibi dikilmekte olan ben…
İki ihtimalli bir sunumdaydım; ya fark edilmiş, ya da fark edilmemiştim. İkisi dışında bir başka ihtimal var mıydı ki zaten? Önemsizdi, her ikisi de sırtını bana dönüp kendi istedikleri yönü seçip, benden uzak serbest olma haklarını kullanmışlardı.
Bilmediğim konulardan en önemlisi; acıların, yapılması gerekenlerin 24-48 saatler içinde tükeneceğini sanan bir safdil olmamdı.
Mezun olmam için zamana karşı yarışmam gerekliydi. Tüm dersleri takip ediyordum, mezun olmamı gerektiren ders dışındaki dersler benim için uvertür(1) niteliğindeydi ve içimdeki şüpheler yanımdakinin varlığına karşın yiyip bitiriyordu beni.
Şekil; 1, Şekil; 2, ya da Şekil; A, Şekil; B…
Tartamadığım, bertaraf edemediğim(3)…
Bir sevgilim vardı ve ablası beni üç sınavda başarısız kılmıştı. Babalarını yitirmişlerdi, Süeda bana sığınmıştı. Şimdi? Abla kardeş, beni konuşmamış olabilirler miydi? Sanmıyordum.
Kabullenemeyeceğim sonuçlar beni şimdiden üzmeye başlamıştı, hangi şık veya ihtimal olursa olsun! Ya ben? Öncemde “Ah! Süha Hocam!” derken yaşıma başıma bakmaksızın, şimdi yediğime halt yemek(3) denmez miydi?
Nasıl bir sevgi idi yaşadığım? Üstelik “Âşığım!” dediğim için ölümü bile düşünürken? Nasıl bir insandım ben? Doğrusu insan mıydım ben? Gerçekten aşk eski bir yalan mıydı, hani iddia edildiği gibi Âdem’le Havva’dan kalan(28)?
Bir gün, bir el dokundu elime, yüreğim ısındı birden, o idi. Yüreği tedbirli olmasına imkân bırakmamıştı. Ablası gibi ardılarak sarıldığında gözyaşlarını tasarruflu kullanmak gibi bir duyguyu taşımıyordu ve az berilerde bizi inat ve belki de inançla takip eden Süha Öğretmenim yüreklerimizdeki yangının şiddetini ve kokusunu hisseder gibiydi, ya da bana öyle geliyordu.
“Solak değilim, bırak elimi, ikimiz için de not almam gerek!”
Öylesine özlemiştim ki, solumda, yanı başımda oturmasıyla yetinmemiş, elini hapsetmiştim, temelli, isyanı onun içindi.
Genelde belâlar, tehlikeler, tehditler, azarlar “Geliyorum!” demezler, pattadak gelirlerdi(3), bize ait olan da başımıza dikilmişti;
“Siz, daha önceden de birbirinizi tanıyor muydunuz?”
“Şey…”
“Saklamayın, saklanmayın! Cenaze sırasında öylesine acı çekiyormuşum ki sizi fark etmemişim!”
“Gördün mü Süeda, başıma geleni? Ablan, Süha Öğretmenim beni gözüne kestirdi, bu sınavda da garanti dördüncü kez başarısız olacağım, artık ağzımla kuş tutsam bile faydası olmayacak! Artık; ‘Biz ayrılamayız!(29)’ şarkısını kendi başına söylersin. Ancak sınava kadar olan günlerde benden ayrılmaman en büyük mutluluğu yaşamamın devamı olacak!”
“Ablam kıymaz!”
“Sen öyle san, üç sınavdan çektiğimi bir Allah, bir de ben bilirim! Oysa aradığıma erişmiş olarak mutlu olmak için öylesine hazır ve hazırlıklıydım ki?”
“Gayret et! Neden olamayasın ki?”
“Başardığım, başarılı olduğum için değil, kız kardeşinizin mutluluğu için himmetinizle(1), öyle mi öğretmenim? Kalsın! Ben bu yaşa kadar asla dilenmedim. Ben, uğruna ölmeyi vadettiğim sevdiğim için, merhamet ve himmetle yaşamaktansa her hal ve şartta gerekirse ölmeyi tercih ederim.”
“Derse başlamam gerek! Tek önerim ölmeyi değil, yaşayıp mutlu olmayı düşünün!”
Sanırım okula gelirken anlatmayı düşündüğü konuyu anlatmaktan vazgeçmiş, bir şamar oğlanı(2) gibi gördüğü beni sınamak ve demek istediğini bir hap, bir draje gibi aklıma sokmak istemişti.
“Bakın çocuklar, burası çok önemli! Sakın ola ezberlemeyin, unutursunuz, sonradan hatırlamanızın hiçbir önemi yok, ama mutlaka öğrenin! Benim öğrencilerimden biri tam üç defa sınava girdi ve geçerli not alamadı. Bakalım dördüncüde ne yapacak?”
Süeda’ya döndüm;
“Benden bahsediyor, o benim işte! Gene piyango bana vuracak, ibreti âlem(2) için ablan gülümserken, ben dudaklarımı yiyeceğim. Beni mezara dudaksız olarak gömersiniz artık!”
“Elimi yeniden tutar mısın lütfen! Beni seviyorsun, değil mi? Mutlu olmamı vadediyorsun, değil mi? Senin için ablamdan asla bir ayrıcalık isteyeceğimi düşünme! Gece-gündüz beraber çalışacağız, her şeyi birbirimize yasaklayarak…
Ve dileğim şu; üniversite sınavında ikimiz de ablamın dersinin öğretmeni olmayı işaretleyelim!”
“İkimiz de mi? Yani sonrasında ablanın ayağını kaydırmayı mı düşüneceğiz?”
“Ne münasebet? Öncelikle sen, sonra ikimiz de beraberce kendimizi ispat edeceğiz!..”
Zaman; su gibi akıp geçiyor(30) bazen. Öğretmenim de, annesi de, annem de izin verdiler, gerçekten “Kardeş-Kardeş” ders çalıştık, günler-geceler boyu, karşımızdakiler içtenlikle hayret etme haklarını kullandılar.
Kurslar bitti, ufak bir deneme sınavı sonrası, önerilerini iletti öğretmenlerimiz…
Üniversite sınavlarında, şehirde ilk sıralarda olamasak da, arka arkaya idi, derecelerimiz, Süeda benim üstümdeydi, tek derdim liseden mezun olmak için o tek derste başarılı olmamdı.
Öğretmenimin karşısına dikildim;
“Üniversite sınavını kazandım öğretmenim. Eğer dersinizde başarılı olamazsam bunun hiç önemi yok! Oysa sevdiğim biri var, onu mutlu etmek için, hiçbir ayrıcalık dileğim olmaksızın, şefaat(5), merhamet, kayırma, destek, torpil istemiyorum. Ancak sevdiğim kızın ablası olarak sınavda karşıma dikilirseniz, korkup, çekinip, başarısız olurum endişesini yaşıyorum...
Sınav komisyonun kurallarını bilmiyorum. Lütfen benim sınavıma girip beni germeyin, sualleri diğer öğretmenlerim sorsunlar. Tuvalete gidin, hava alın, makyaj tazeleyin, bir çay için, son sıralara geçin, sırtınızı dönün. Yeter ki benim sorumluluğumu yüklenmeyin. Gerekiyorsa, ben tekrar ama bu kez kendim hak ederek sınıfta kalayım! Ve sonra başarsam da ki dileğim bu, kaybetsem de uzatın elinizi öpeyim!”
Sonuçta öğretmenimin elini öptüm, başararak, üstelik şımararak; ezberlememiş, öğrenmiştim çünkü.
“Eften-püften(2) değil, başka sorular da sorun öğretmenlerim, ders çalıştım, ezberlemedim, yüce bir öğretmenimin önerisi olarak ve sevdiğim, üniversitede beraber okumayı umut ettiğim bu sene mezun ettiğiniz başarılı bir öğrencinizin desteği ile…
Ve bilin ki öğretmenlerim, yerlerinize geçmek için değil, meslektaşlarınız öğretmen olarak sevdiğimle birlikte yolunuzda ilerlemeye kararlıyız! Teşekkür ederiz, hep sağlıklı olun ve hep mutlu kalın öğretmenlerim!”
Türkiye’mde en zararlı fonksiyonlardan(1) ikisi; “Ateşle-barut(31)” ilkesizliği ve “Âlem ne der?(33)” korkusu olsa gerek! Beraber çalışıyor, bazen onlarda kalıyordum ben, bazen biz de kalıyordu Süeda.
“Bu böyle olmaz!” dedi öğretmenim bir gün. “Âlemin ağzı torba değil ki büzesin!(33) Size nikâh kıyalım, siz de rahat edin, bizler de…”
“Ben mezun olmadan karıma tektaş yüzüğü eline takmadan, anlı-şanlı düğün yapmadan evlenmem!”
“Okul bitmeden karısı olmam!”
Nikâhla sonlandı olay, konu halloldu! Yalnız bile olsak, Allah görüyordu bizi, iznimiz el ele tutuşmak, aynı yöne bakmak kadardı(34), gündüzleri de, geceleri de paylaşıyor olsak da.
Okuyorduk ve mezun olmayı bekliyorduk…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Süha; Büyükayı takımyıldızının en küçük yıldızı (Ufacık bir not; Fizik Öğretmenim yaşamıştır, ben ancak dördüncü sınav sonunda Fizik dersinden başarılı olup mezun oldum ve üniversite sınavını önemsenecek bir derece ile kazanndım).
Süeda (Süheda) ; Mutlu, mesut, bahtiyar, doğru, dosdoğru insan, Allah’ın rızasına eren. (Söz; Şehitler anlamındaki “Şüheda” kelimesi ile karıştırılmamalıdır.
Süerkan; Soylu kandan gelen asker. Yiğit kanı taşıyan asker.
Asude; Sakin, rahat, sessiz, rahatlamış, sükûna ermiş, kederden ve sıkıntıdan uzak, rahat ve huzur içinde.
(1) Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın kurutulmuşu.
Dinozor; Mezun olamayıp, çeşitli nedenlerle askerliğini bitiremeyip öğrenimde ve askerde kalmış kimse. Çok uzun yaşamış, yaşlı kimse. İlk çağlarda yaşamış, şimdilerde olmayan bir sürüngen.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
Fonksiyon; İşlev. Bir nesnenin gördüğü iş, nesnenin iş görme kabiliyeti, görev.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Lisans; Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonunun kendisine verdiği kayıt fişi ve kimlik kartı. Yabancı bir firma adına alınan üretim izni. Yurda mal sokma veya çıkartma izni. Genellikle dört yıllık üniversite, ya da yüksekokul öğrenimi. Ve öğrenim sonucunda belirlenen akademik derece.
Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Prestij; Saygınlık, itibar.
Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.
Riya; İkiyüzlülük.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Şarlatanlık; Bilir geçinen, kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimselerin, aslı suç olan niteliği.
Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan, olan eylem.
Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.
Yavşak; Aslında bit yavrusu, sirke olmakla birlikte, toplumda genelde; geveze, yalaka, yılışık gibi anlamlarda kullanılan bir kelime. Bir de buna ait, atasözü mü, duvar yazısı mı, anonim mi olduğunu bilmediğim şöyle bir deyiş var: “Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu!”
(2) Ahım Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
Bilgi Dağarcığı; Bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin olarak topluluğu.
Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
Denden İşareti; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.
Dolap Beygiri; Bahçe, bostan vb. sulamak için kuyudan su çekmede kullanılan, gözleri bağlı olduğu için aynı yerde dönüp durarak çarklı düzeneği işleten beygir.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Hini Hacette; Gerektiğinde
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İbret-i Âlem; Tüm âlem için, insanlar için ibret olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.
Kör Talih; Kötü alınyazısı. Kötü talih. Kötü yazgı.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Sallapati Vuruş; Düşüncesizce, saygısızca, patavatsız, özensiz, dikkatsiz ve kaba saba bir biçimde davranışta bulunma, vurma.
Sunturlu Yalan; Çok kötü, berbat, ağza alınmayacak sözlerle, destekli, yalana yalan katarak edilen küfür gibi yalan (Usturuplu Yalan; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun şekilde söylenen yalan).
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Zat-ı Şahane; Osmanlıda kullanılan bir iltifat (ve bence yalakalık, yağcılık) sözü olup üst makamlar için bazı bazen kullanılan bir söz.
(3) Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil.
Aklı Başından Gitmek; Zarar gördüğü işler karşısında ne yapması gerektiğini bilememek öğrenememek. Akıllı davranamamak, kendinden geçmek.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Barış Çubuğu Tüttürmek; Kızılderililerin bir savaş sonrasında beyazlarla barışın sağlamlığını ifade için bir nevi pipo şeklinde uzun ağızlıkla, ağızdan ağıza iğrenmeksizin arka arkaya içtikleri tütün.
Bertaraf Edememek; Ortadan kaldıramamak, giderememek.
Dikte Etmek; Yazdırmak için söylemek, söyleyerek yazdırmak. İsteklerini zorla kabul ettirmek.
Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.
Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Havsalası Almamak; Aklı kabul etmemek. Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.
İrticalen Konuşmak; Elinde hiçbir şey olmaksızın, bilgi birikimleriyle, yaratıcılık gerektirir bir biçimde konuşmak
Kontrpiyede Kalmak; Sporda, özellikle futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak. Beklediği sonuca ulaşamamak. Düşüncelerini açıklayamamaktan dolayı zor durumda kalmak.
Mazhar Olmamak; İyi bir şeye erememek. Ulaşamamak. Kavuşamamak.
Mimli Olmak; Genel olarak davranışlarından kaygı ve kuşku duyulmak, kötü olarak bilinmek, işaretlenmiş.
Pattadanak, Pattadak Gelmek; Birdenbire, ansızın , haber vermeksizin, akılda yokken, plânlanmaksızken gelmek.
Plonjon Yapmak; Futbolda ve voleybolda kaleci veya voleybol oynayanın topu yakalamak amacıyla yere paralel bir şekilde atlaması.
Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.
Şeytana Uymak; Doğru yoldan ayrılmak. Dinin emirleri dışına çıkmak, haram olan işlere bulaşmak.
Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.
Vitesten Atmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
(4) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım… diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR’a ait Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(5) Din ile ilgili konular;
Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiye’yi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap.
Allah’ın Sopası Yok; Allah hemen cezalandırmaz, mühlet verir, dünyada ceza verirse başka vesileler yaratır ve onunla cezalandırır, anlamında bir söz dizisi.
Allah’tan Hak Reva, Haktan Reva, Hak Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Bidat (Bid’at); Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir. Geniş anlamda Bid’at; “Bir benzeri olmayan ve İslam’da olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup, Peygamber ve Ashab-ı Kiram dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta ilâve ve eksiltme mahiyetinde olarak ibadet kabul edilen, göze ve akla hoş gelen dua. Kur’an okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce, görüş ve amellerin, sünnete aykırı davranışların âdet haline getirilmesi. Kutlu Doğum haftası, mevlitler ve İslam’da din ile ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir.
Gasil; Ölünün yıkanması.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.
Hayr (Hayır); Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iş, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.
Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bid’at sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması yanlıştır, bid’attır. … (Bid’at; Sonradan türeyen bir âdet).
Kabir Azabı; Cehennemliklerin ve Müslüman olmayanların mezara girdiklerinde çekecekleri azaptır. Ancak bu azabın çok acı ve kuvvetli olacağının anlatımı olarak darbımesel olarak mecazi anlamda dilimize yerleşmiş bir deyim.
Kamet; Camide cemaatin namaza kalkması için okunan ezan.
Kefen; Ölülerin kaplanması için patiska ve Amerikan olarak kullanılan bez, kadınlar için 8 metre, 5 parçadan, erkekler için 7 metre, 3 parçadan ibarettir.
Kur’an İle Aldatmak; Cemil KILIÇ’a ait “İslam’a Kurulan Pusu” adı ile imzalanan kitap.
Kur’an, Al-i İmran Suresi. 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz” şeklindedir. Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatını tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne aklımla, ne de kalbimle severim. Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Mutaassıp; Bağnaz. Bir düşünceye ve anlayışa aşırı ölçüde körü körüne bağlanan ve ondan başka doğru bulunmadığına, bir düşünce ve inanışı kabul olmaması gerektiğine inanan kimse.
Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
Ölüm Fermanı; Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge.
Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Geciken ya da gecikmiş ölüm yoktur. /Biliyorum Tanrım / Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA
Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa, bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.
Siret; Gözün ilk bakışta gördüğü şey; dış görünüş, şekil, biçim. Bir kimsenin ahlâkı, seciyesi, karakteri, kişiliği, dışa akseden davranışı. Manevi durum, hal ve hareketler. Nefis. Aynı insanın kendine has davranışlarını da içine alan hayat hikâyesi, tercümeihal. Hüsn-i suret kabiliyyet-i sirete alâmettir (Söz; bazı kaynaklara göre Naîmâ’ya, diğer bazı kaynaklara göre Erzurumlu İbrahim HAKKI’ya ait).
Şefaat; Birinden, başkası adına ricada bulunma (Komşunun başına gelen sıkıntıları gidermesi için Tanrıya yalvarmak, bu sıkıntıları gidermesi için komşuya yardımcı olmak, gidermek, zorunlu olan yerlerde sabretmek ve sabredilmesini sağlamak), kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu ve ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından aracılık etme, kayırma, iltimas ve yardım.
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Uhrevi; Ahretle, öteki dünya ile ilgili.
Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(6) Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Osman Nihat AKIN’ ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(8) Mevsimler yas tutup güller ağlasın… Güftesi; Mustafa SEVİLEN’e, Bestesi; Yıldırım GÜRSES’e ait olan Muhayyer Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği Eseri.
(9) Sonbahar geldi / Yaz sona erdi / Sert rüzgârlar dalları / Yerlere serdi… Bir çocuk şarkısı.
(10) Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın; Karşı tarafı küçümsemek için söylenen bu söz Türkçemize yanlış yerleşmiş bir deyimdir. Aslı; “Ateş olsan Cirmin kadar yer yakarsın” şeklindedir. (Cürüm; suç, kabahat, Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır. Anlamlar değişiyor olsa da her iki durumda da niyet belli oluyor gibime geliyor).
Demirden korksak trene binmezdik; Tehlikeleri gözünde büyüterek işe girmekte çekinen, çekingen davranan kimse amacına ulaşamaz. Her işin kendine göre zor bir yanı mutlaka olduğundan amacına ulaşmak isteyen kişi bu zorluklara karşı direnmeyi ve başarılı olmayı bilmelidir.
(11) Her yer karanlık… diye başlayan “Makber” isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Abdulhak Hamit TARHAN’a, Bestesi; Mehmet BAHA’ya ait olup eser Rast Makamındadır.
(12) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz. Rabindranath TAGORE Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
(13) Ricardo Zamora MARTINEZ; İspanyol Real Madrid Futbol Takımı meşhur kalecisi. Mamora; Rahmetli Oğuz ARAL’ın GIRGIR Dergisinde Utanmaz Adam karakteriyle çizgilediği efsanevi üçkâğıtçı tip.
(14) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(15) Al Gülüm, Ver Gülüm; Bir kimseye yapılan hizmetin karşılığını hemen bekleme durumu. İki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları durumu. Bilinen bir şeyin, bilinmeyecek şekilde gerçekleşmesi.
(16) Ya Herrü, Ya Merrü: Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.
(17) Anan Yahşi, Baban Yahşi; Yalvarma, yakarı şeklinde, karşılığının beklendiğini anlatan; “Yiğit, yakışıklı, iyi, güzel” anlamında söz dizisi.
(18) Ellere uzaktan bak, bana yakın gel… Güftesi; Kemal Sahir YAKAR’a, Bestesi; Osman Nihat AKIN’a ait Suzinak Makamında Türk Sanat Müziği Eseri.
(19) Bir demet yasemen, aşkımın tek hatırası… Güfte ve Bestesi; Zeki MÜREN’e ait olan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri.
(20) Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemektir. Albert EINSTEIN
(21) Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Sümer ATASÖZÜ
(22) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
(23) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(24) Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği.
(25) Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm. (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)
(26) Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver… Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi Avni ANIL’a ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(27) Demokles’in Kılıcı; Her an tehlike altında olmak.
(28) Aşk, eski bir yalan, Âdem’le Havva’dan kalan… Kâmuran AKKOR’un meşhur ettiği bir şarkı.
(29) Biz ayrılamayız… olarak ünlenen “Aynı bedende can gibiyiz” diye başlayan Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ayşe Birgül YILMAZ'a, Bestesi; Mahmut OĞUL'a aittir.
(30) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(31) Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.
(32) Âlem Ne Der; Aslında; “El âlem ne der?” şeklinde kullanılması gereken bir deyim. Toplum psikolojisi, yapılan herhangi bir hareketin çevrede kötü niyetli kişiler tarafından hoş görülmemesinin endişesi.
(33) Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, anlamındadır.
(34) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS