Genç oğlan ayılıp bayılıyordu, genç kız oralı değildi, doğma büyüme aynı mahallenin çocukları idiler. Beraber büyümüşler, beraber okumuşlar ve akılları başlarına gelir gibi olunca da aileleri, akrabaları, arkadaşları, mahalleli onları birbirine yakıştırır olmuşlardı.
Yok öyle beşik kertmesi(1), görücü usulü(1) falan gibi değil. Genç oğlan Rahîm; “Varlıklı, Dediğim Dedikçi” Genç kız Ayben; “Kendi halinde masum, gariban”…
Önce reklâmlar…
Varlıklı genç oğlan; üstelik yakışıklı, iyi çocuk, elini sıcak sudan soğuk suya dokundurmayan (Bu söz; kız çocukları için mi söyleniyordu, yoksa? Şaşkınım, sonraya bırakayım, incelemeyi!) malı, mülkü, evi, arabası, belki katı-yatı bilem vardı.
Hani; “Bundan iyisi Şam’da kayısı(1)” denecek gibi, “Şüphesiz, arasan da daha iyisini bulamazsın!” tezahüratında!
Sonra tehditler…
“Bu mahalleden başkasına yâr olamazsın, ya benim olursun, ya da kara toprağın!
Veyahut da “Arpacı Kumrusu(1) gibi pencere pervazına çöker, kukumav kuşu(1) ya da gamlı baykuş(1) gibi evde kalır, kart bir kız kurusu(1) olarak ömrünü tüketirsin…”
Her şey, her söz genç kızın bir kulağından giriyor, diğer kulağından azat oluyordu. Aslında beyaz atlı prens gibi bir beklentisi de yoktu. Sadece ağzından girip burnundan çıkan adının söylenişine gıcık olduğu, ancak ısrar ve sevgi gösterilerini engelleyemediği Rahîm’e tahammül edemeyip “Evet!” demek mecburiyetini hissetmişti.
Ardında, arkasında aklına gelmeyen ona “Evet!” dedirtecek zorunluluklar var mıydı? Bilinemez, ama bir kısım üst üste gelen rastlantılar dikkatini çekmişti.
Ufak da olsa şehir hüviyetindeki şehirdeki evlerinde aniden yangın çıkmıştı. Eksperler(2) gelmişler, incelemişler “Elektrik Arızası” diye rapor yazmışlardı.
Babası karayolunda arabası ile ilerlerken dağdan kaya mı, tomruk mu ne yuvarlanmış, babası can havliyle olsa gerek, zor-bela kurtarmıştı kendini.
Sanki dağ başıymış gibi, bir yaz tatil günü, hepsi kar maskeli eşkıyalar basmıştı evlerini, bilinmeyen bir nedenle. Maksatları Ayben’i kaçırmak olsalar gerekti. Nereden haber aldıysa veya oradan nasılsa tesadüfen(!) geçmekte olan Rahîm eşkıyaları defetmiş, mükâfat olarak Ayben’in mecburen, mecburiyetten beğenisini kazanıp “Evet!” sözünü almıştı!
Mahzunluğu ve güzelliği ile dillere destan olan Ayben ve hadlerini bilen(3) ailesi; cafcaflı düğün istememelerine rağmen, görgülerini, daha doğrusu varlıklı olduklarını belli ve ispat etmek istemişti Rahîm ailesi. Dillere destan Ayben’in güzelliği ile orantılı olarak “Dillere Destan Düğün-Dernek” yaparak ün ve nam salmışlardı, önce mahalleye, sonra o küçücük köy, hatta mezra hüviyetindeki ilçeye.
Dolaysıyla başkalarının doyuncaya, tıksırıncaya kadar yemeleri(4) ve sadece kerevetlerine çıkmak dışında eylemlerine gerek kalmamıştı. Karşılarındakiler mutluymuş-mesutmuş, bahtsızmış-hüzünlüymüş hiç önemli değildi, yeter ki suya-sabuna dokunmak gibi bir sakınca olmasın gerçekte…
Gülizâr böylesine oluşmuş Ayben-Rahîm adlarındaki bir ailenin çocuğu idi. Değil yaşamının ilk kırk gününde annesini sahiplenmek, ömür boyu beraber olmak ister gibiydi yaşamının devamında.
Emmese de annesinin göğüslerini o yumak gibi elleriyle mıncıklıyor, yüzü annesinin yüzüne yaklaştığında olmayan dişlerinin ve damağının desteğiyle dudaklarını annesinin yanaklarından ayırmak istemiyordu. Hele ki kokusunu sindirmek ister gibi, iç çekişinin önüne geçmek asla mümkün değildi.
Kırk günü takip eden sonraki günlerden birinde, ana-kız tüm günlerde beraber olmalarına rağmen, yatağına yatırılma sırasında özellikle babasının tavrını hissettiğinde bağırıyor, çığırıyor, ortalığı birbirine katıyor, neticede babasını salondaki kanepe, divan her neyse oraya gönderip, o yayla gibi yatağı annesiyle paylaşıyordu, gereken olası tüm tedbirlerin alındığına inanır gibi!
Örneğin annesinin tek memesi daima avuçlarından birinin içindeydi...
Kırk günlük süre, kırk aya yayılmıştı neredeyse, belki de geçmişti de. Babası kanepenin gediklisi olarak kızıyla mücadele etmekten vazgeçmişti ilerleyen zamanda. “Galiba” demek mi gerek, fark edilen varlıkları konusunda övünmeleri de şikâyetleri de yoktu ailenin, ama zengindiler, evini, kızını, eşini ihmal etmeyecek kadar düşünceli olan babanın hazinesi öncelikle kızıydı.
Zaman ilerliyor çocuklar da kırk aylardan sonra da büyüyorlar, gençler yaşlanıyor, yaşlananlarsa doğanın kurallarına uyup “Sessiz Gemilerine(5)” binerek sessizce gitmeleri gereken yerlere gidiyorlardı, tıpkı Gülizâr’ın dedeleri, nineleri gibi.
Gülizâr ilerleyen bu zaman içinde iyice göze batan bir kız olmuştu annesine düşkün. Tanrının her ne kadar bağışladığı o üstün zekâ, akıl ve altıncı hisle tüm şüphe haklarını kullanarak.
Düşkündü annesine, ta doğumundan beri hissedilen; “Annem, Anneciğim!” diyordu da başka bir söz çıkmıyordu ağzından. Hepsini beyninde toparlaması mümkün değilse de anne ile ilgili olarak bilmesi, öğrenmesi gereken neler varsa hepsi beyninin tüm hücrelerini, hatta beyninin bir bölümünü tamamen yerleşip işgal etmişti.
Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz!
Annene hizmet et, çünkü cennet annelerin ayağının altındadır.
Annesinin gözdesi olan erkek, hayatı boyunca kendini bir kahraman gibi hisseder.
Ana başa taç imiş, her derde ilâç imiş, bir evlât pîr olsa da, anaya muhtaç imiş.
Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığamadığını ve sonunda bir metrekarelik yere sığmak zorunda kalacağını fark etmeli insan!
Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.
Ana kucağı insanın her yaşta aradığı yerdir.
Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem.
Anasının bastığı yavru incinmez.
Ana kucağı, cennet bucağı.
Ana hakkı ödenmez.
Gülizâr, bir kez daha söylemek gerekirse düşkün olmak ötesinde düşkündü annesine. Öyle ki; her iki koluna da bilinip görünecek şekilde dövme olarak, birine “Annem” diğerine “Ayben” yazdırmıştı! Bu işlem sonrası kollarını babasına göstermiş ve;
“Siz de annemi kollarınızdan birine, ya da kalbinizin olduğu bölümün üstüne yazdırmak istemez misiniz, mademki onu çok sevmişsiniz?” dediğinde ummayacağı oldukça ters bir tepki ile karşılaşmıştı;
“Git işine be! Ben deli miyim senin gibi?”
“Anneyi çoktan daha çok sevmek delilikse ben doğduğumdan beri deliyim!” diye babasını kinayeli bir şekilde cevaplamaktan çekinmemişti.
Lisedeydi genç kız. Regl(2) dâhil aklı eriyordu her bir şeylere, ama daha doğru bir söylemle annesinin etkisiyle düşüncelere sahip olmuştu. Annesinin kıskançlık, merak gibi şeyler beyninde asla yer etmiyor, sadece aldatılıyor olmak yüreğini incitiyordu, bunu kızı ile paylaşmaktan çekinmedi.
“İnsanların yaşamlarında evli bir erkek olarak bazı zorunlu gereklilikler vardı, ama Rahîm’de görünmüyordu bunlar…”
Rahîm sabahları kızıyla onu okula bırakarak işine gidiyor, akşamları vaktinde evine dönüyor, duşunu alıp pijamasını giyip kanepeye yataklık (limon olamaz) kabak gibi yayılıyor, homini gırtlak, sessiz ve sakin televizyon seyrediş, püfüdü kandil ve en sonunda tumba yatak(6).
Tek ses, tek kelime, tek cümle çıkmıyordu gırtlağından.
Sabahları ayrılırken masa üstüne, ihtiyaç olsun-olmasın bir miktar para bırakıyor, yaşadığı ve yaşamakta devamlılığı olsun istediği sessizlikle işine gidiyordu. Ayben’in düşünmek istemese de, kuşkusu ve “Bir eksiklik vardı, kesinlikle fark edilen, olduğuna mutlak bir şekilde inanılan, inkâr edilmesi imkânsız”.
Bunun için görevli kabul etti kendini Gülizâr.
Günlerce, aylarca takip etti babasını, takip ettiğinin bilinmesinin imkânsız olduğu bir biçimde. Saman altından su yürüten babasının, kendi hayal dünyasında kendini fark etmesi mümkün değilse de takip sonucu elinde olan sıfıra sıfır elde var sıfır gibiydi.
Üstelik kanaatince babasının bir değil, birden çok yanlışlığının olduğuna dair bir inanç vardı yüreğinde, bu intibaa nasıl kilitlendiğinin kendi de farkında değildi. Babasının “Fiziksel gerçekliğine yanlış!” demek dışında bir deyim geçiremiyordu aklından.
Bazı şeyler aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele! Şanslı günü olsa gerekti. Arkadaşı ile birlikte kırtasiye eksiklerini kırtasiyeciden almış, onunla okula doğru yönelirken bir evden babasının çıktığını fark etmişti, arkadaşının da babasını fark ettiğini düşündüğünden utanarak.
Arkadaşına hissettirmemeye ve karşıdan da fark edilmemeğe çalıştı. Babası evin ikinci katındaki pencereden bir kadınla görünmekten, bilinmekten çekinmeksizin el sallaşarak vedalaşıyorlardı, bir öğle vakti, utanmadan, sıkılmadan, üstelik babası ortalarda bir yerlerde bıraktığı arabasına yine çekinmeksizin binerken.
Nasıl bir mazeret uydurduğunu fark etmeksizin ayrıldı arkadaşından. Bir süre ayakta dikildi. Sonra bahçe duvarlarından birine poposunu yarım porsiyon iliştirerek oturma gayreti yaşadı, merakla da olsa düşünebilmek için konuyu ekside bırakmamalıydı.
Hemen eklemeli ki yüzü sirke satıyordu(3), hem de bedelsiz olarak.
Pencereden el sallayan kadın bir süre sonra üstünde manto, başında başörtüsünden ileride bir örtü kapanışıyla aynı kapıdan dışarı çıkıp, aheste adımlarla, acelesi yokmuş gibi 100-200 metre kadar uzaklıktaki kuaföre girdi.
İyice tanımak isterdi, ancak tanınma riski de vardı, bir başka bahçe duvarına ancak yarısını iliştirdiği bedeniyle sabırla bekledi Gülizâr.
Aynı kadın bu kez, başında o örtü olmaksızın saçları yapılmış intibaı ile kuaförden çıkarak evine döndü.
Gülizâr’ın farkına vardığını düşündüğü; üleşilen bir hayat ve bölüşülen bedenler olsa gerekti, o güne kadar takip edip de, babasının ustaca gizlendiğini takdir etmesi gereken, kendisinin bir türlü fark etmediği, edemediği.
Bugün kendinin değildi artık Gülizâr’ın, aynı duvara yerleşti, yarım porsiyon bedeni ve kahrıyla. Annesinin olanı babasının bir başkasıyla paylaşması zoruna gitmiş, üzülmek ötesinde, kahırlanma hakkını önceden kullandığı için sinirlenmesine egemen olamamıştı.
Dudaklarını çiğniyor, hatta yiyordu sanki.
Üstelik akıl edemediği şeyler de vardı, annesinin anlattığına ek olarak kendinin görüp yaşadığı. Babası terör, hiddet, şiddet, dediğim dedik, hile-hurda konularında başarılıydı, bu; istemediği halde annesini elde etmesi, evlenmesi ile bu yetisi tescilliydi zaten.
Ayrıca dindar değil, dinciydi, Kur’an’la, Allah’la aldatma konularında uzman sayılırdı; her ne kadar Ramazanlarda, Teravih, Cuma, Bayram namazlarında Müslüman olduğunu göstermelik olarak hatırlıyor ve hatırlatıyor olsa da.
Ve şüphesi; dindarlık konusunda menfi unsurları üstünde topluyor olsa da, dindarlık kisvesi ile bu kadınla sahte olduğuna kesinkes inandığı bir şekilde İmam Nikâhı(1) kıymış olmasındı? Ya da mezhebine aykırı gözükse de Muta Nikâhı(1) ile bu kadını sahiplenmiş olabilir miydi?
Ve mimlenmiş, Gülizâr’ın annesinden de biraz daha genç gibi görünen o kadın, oldukça iyi bir giyimle, bir bakıma salına salına dışarı çıkmıştı, sağına-soluna dikkat etmek gibi ne bir tereddüdü, ne merakı ve hatta ne de çekincesi var gibiydi.
Taksi Durağından bir taksiye bindi ve Gülizâr morarma(3) hakkını kullanmak mecburiyetinde kaldı! Çünkü taksiyi takip etmek için cebinde tesadüfen yeterli bir miktar parası yoktu ve kırtasiyeciden yaptığı alışveriş nedeniyle de bir miktar ağırlıkları vardı!
Hatta hiç parası yoktu da denebilir, ilk şaşkınlığında karşısına çıkan dilenciye cebindeki kalan bozuklukları verirken, öğle ertesinde o dilenciye “Günaydın!” deme garabeti yaşadığı hatırına gelmişti.
Okula yarım gün devam etmemiş olmanın hesabını verememek, arkadaşına ne diyeceğini bilememek, fark edildiği takdirde annesini nasıl bir yalanla idare edeceğini düşünememek umurunda değildi. Bekleyecekti, o kadın evine dönünceye kadar, gözlerini bir an bile kırpmadan bekleyecekti.
Herhangi bir eylem için vakit erken, hem çok erkendi, enine-boyuna düşünmeli, sabırlı ve mantıklı olmalıydı. Adres kendi evlerinden uzak olmasına karşın unutacağı gibi/kadar zor değildi. Yeter ki o kadın kendini; “Sakın geç kalma, erken gel(7)!” şeklinde karanlığa mahkûm etmesindi.
Korktuğu başına gelmedi Gülizâr’ın. O kadın belirli bir süre sonunda, akşama neredeyse çeyrek kala yine taksiyle ve ellerinde poşet ve paketlerle dönmüştü evine. Gülizâr’ın poposu ve ayaklarını boş-boş sallaması dolaysıyla ayakları ağrıyordu.
Duvardan silkelenircesine indiğinde neredeyse ayaklarından birine kramp girer gibiyken, dengesi sarsılıp sallanmış, kendini zor toparlamıştı.
Akşam karanlığı inmek ve eve cepleri boş halde nasıl döneceğini plânlamak üzereyken, kendi yaşlarında, belki birazdan biraz büyük görünen, ağabey tipinde birinin eve doğru yönelişi dikkatini çekmişti.
O genç adam evin kapısını cebinden çıkardığı anahtarla açıp girince ve ikinci kat penceresinde lâmbaların aydınlığı çoğalınca sinsi bir gülümseme ile titremişti tüm bedeni.
Dünyada hiçbir şey karşılıksız olmaz, kalamazdı. Dünya, etme-bulma dünyasıydı ve olması da gerekliydi zaten. Eden bulurdu ve bulmalıydı da mutlaka. Hiçbir şey varken yok olmaz, yokken de var olmaz, olamazdı(8), bir büyüğün felsefesi, prensibi gibi. O halde eden karşılığını bulacaktı, bulmalıydı da her ne şekilde olursa olsun, ama nasıl?
“Bedelini evde ödeyeyim!” diyerek taksi tutup eve dönemezdi, anlatamazdı, hesap veremezdi, hem zaten anlatması yasak sınırları içinde olmalıydı mutlaka. Gecikme riskini göz ardı ederek, başını eğip eve doğru yönelmeye çalışırken kendi sinsiliğinde sinsi bir karabulut kendine iklim olarak kötülük yapma gayretindeydi. Bunun ağır bir yağmur olarak şekilleneceği belliydi.
Acele etmeliydi. Acele etmesine karşın, yağmura yakalanmama başarısıyla eve ulaşmakta gecikmişti, bu önemsiz gibi görünse de keyfe keder bir durumdu(1) ve annesinin ahret sualleri(1) için hazırlıklı olması gerekirdi, bu gerekliydi de. Çözmek için düşünmek ötesinde düşünmeliydi.
“Arkadaşlarla sınav için biraz çalıştık, zamanı unutmuşuz, devam etmem gerek, ben odamdayım anneciğim!” Nokta!
Babasına sataşma hakkından nasıl vazgeçerdi ki, üstelik babasını babalıktan “Baba” demeyerek azat ettiğini hissettirmek isterken;
“Bugün işleriniz, yaşamınız iyi geçmiş galiba, mutlu, keyifli görünüyorsunuz!”
Garipsemişti babası, ama kendinden emin olarak, gözlerini televizyondan ayırmadan;
“He! Hü! Hı!” gibi sözlerle boğazını temizlemişti sanki.
Gülizâr’ın hüznü, kahrı, ıstırabı, acısı, hatta sevinçleri, mutlulukları, başarıları ne olursa olsun tüm sözlerinin ikinci kelimesi mutlaka “Anam!” şeklinde vücut bulurdu; “Ah Anam! Oh Anam! Vay Anam! Of Anam!” gibi.
Ve karşısına alıp, sonra da canına okuyacağı ismini bile bilmediği oğlana karşı başlangıç cümlesini oluşturmuştu;
“Vay Anam! Analar ne yakışıklı canlar… (Yoksa ‘oğlanlar!’ demesi mi doğru olurdu?) doğuruyorlar ya!”
Her ne olursa olsun can alacak cümle bu olsa gerekti. Ancak eylemi sabah mı, akşam mı yapmaya kalkışsaydı? Zamanın uygun olmasının gerektiği kanısındaydı.
O oğlan, anasıyla pencereden el sallaşarak “Güle Güle!” demek oyunu oynarlarsa fark edilme riski vardı Gülizâr’ın. Akşam vakitlerinde ise fark edilmemek karşılığında ele güne rezil olmak gibi bir risk ve kaygı…
Oğlan işe-mişe, okula-mokula gidiyor olsa gerekti. Kendisinin lisede sınıf yitirmeye hiç niyeti ve arzusu yoktu. Oğlanı kısa süre içinde bir genç kız olarak, kadın içgüdüsüyle kendine âşık etmek, bu şekilde sonuca ulaşmak, babasının annesine olan saygısızlığını, edepsizliğini, şerefsiz düşkünlüğünü o çocuğa ödetmek boynuna borç gibi görünüyordu.
Peki, “Canını yakayım!” derken, canının yanma olasılığı? Mümkün değildi, kalbi taş gibiydi, öyle olmalı ve öyle kalmalıydı. Kendini Tanrı yaratmıştı, o halde Tanrının yarattığı gibi o halde, aynı şekilde kalmalıydı. Kendinin bu pis dünyadan gideceği yer hakkında tereddüdü vardı sadece. Utanarak, çekinerek aklından geçirdiği, eğer öldüğünde ahrette sırasını beklerken; babasını ve o kadını (hani meselâ) cennet kuyruğunda görürse yalvaracaktı Allah’ına;
“Allah’ım! Emir ver zebanilerine, cennette olacaksam ve bunlar da cennette benimle olacaklarsa, beni ebedi cehennemine indir Allah’ım!” şeklinde. Oysa bilmediği, aklına koyduğu eylemin sonucunda zaten ebedi cehennemde kalacağı(9) idi. Öldürmek; plânının bir parçasıydı ve bir Müslümanı hakkı, nedeni olsa da öldürmek ebedi cehennem demekti, haksızlığı tartışılır.
“Arkadaşlarımızla son kez çalıştıklarımızın üzerinden geçeceğiz, ben arkadaşlarıma erkenden gideceğim!” sözü ile babasını işine yalnız başına gitmesi şeklinde kandırması hiç de zor olmamıştı. Üstelik bir gün önceki mesaide(!) hakkını kullandığına(!) inandığından, babasının o sokaktan geçmeyeceği de belki temennisi idi. Tek sakınca ana-oğulun “Güle Güle tezahüratı” idi!
Olmamıştı…
Oğlan uykusuz, yorgun ve fakat düzgün bir çulla çıkmıştı evden. Anası, eve girip-çıkan bir başka adam (Koca gibi yani) görmediğinden emin olarak, belki nasıl olmadığını anlayıp akıl erdiremediği öz babasından kalan dul ya da her ne ise o maaşı ile, ya da Gülizâr’ın babasının parasıyla oğluna da bir şeyler almış olsa gerekti.
Kadının yalnız oluşuna nasıl bir sıfat yakıştırırsa yakıştırsın, babasının çalışan uçuk, karaktersiz beyni ile “Yaş tahtaya ayak basmayacağı(3)” kanaatindeydi Gülizâr.
Fazla yaklaşmadı genç oğlana uzaktan seslendi Gülizâr, yaratmak, yaşatmak istediği sloganı unutarak.
“Hey Allah’ım! Analar ne yakışıklı evlâtlar doğuruyorlar ki be? Arasan bulunmaz, benim gibilerine rastlamaz. Benim gibilerine nerede tapon mal varsa o düşer! Şöyle bir oğlan âşık olmaz ki bana! Ne gezer?”
Oğlan şaşırmış, şaşkınlaşmıştı. İki tarafına bakınmış, sonra “Ben mi?” der gibi gözlerini yakınlaştırıp, elini göğsüne yapıştırmıştı. Kuş, ökseye takılmak üzereydi, yardım etmeliydi. Yaklaştı yanına;
“Ben Gülizâr! Lisede bugün kötü bir sınav vardı, mutlaka kötü numara alacağıma inandığım. Okuldan kaçtım. İyi ki de kaçmışım, yoksa senin gibi seveceğim, ilerilerimi bile düşünebileceğim bir yakışıklıyla nasıl karşılaşırdım ki?”
Kaleyi içinden fethetmek böyle bir şey olsa gerekti, tecrübesi olmamasına rağmen, bu düşünceyi saf dışı bırakarak. Değerli bir yazar(10) Türk halkı için söylemişti; “% 60” diye. Gülizâr’ın düşüncesine göre, ağzı açık ayran delisi, aşka açık Türk oğlanları için bu oran % 80-90 civarlarında olmalıydı. Karşısındaki mayışmış, kekelemiş, hele ki koluna girip de kolunu sıkınca iyice sapıtmıştı.
Fethin ilk aşaması başarıyla sonuçlanıp, tamamlanmıştı. Eziyet için önünde oldukça uzun bir zamanı vardı Gülizâr’ın. Ancak o kadar zaman sabretmemeliydi, kesin sonuç, ama mutlaka, fazla uzamadan onun deli-divane olma hakkını rahatça kullanmasına imkânını vererek gerçekleştirmeliydi.
Biraz yakınlık, biraz cilve, azıcık naz, az-biraz edebi (ç)alıntılar, gerilemeden, ama fazla da ileri gitmeden, “Çok naz âşık usandırır!” moduna yaklaşmadan davranmalıydı karşısındakine. Kul-köle olmalı, bir sürüngen gibi sürüklenmeliydi sevmek gibi bir hamlesi olmaksızın karşısındaki, ayaklarının dibinde, yalvar-yakar…
İşte o zaman babasının kanına giren kadından babasının intikamını almış olacaktı, sanki kadının hiç mi hiç suçu, günahı, yönlendirişi, işvesi, cilvesi yokmuş gibi, sonuç ne olursa olsun. Sıra daha sonra babasına da gelecekti tabii, doğaldı. Ancak; 1. Oğlan, 2. Anası, 3. Babası sıralarını asla karıştırmamalı, beklemeli, şaşırmamalıydı.
Sahi! Neydi oğlanın adı? Önemsizdi, ama hep “Sevgilim, aşkım, bir tanem!” demekle olmazdı ki! Üstelik oğlan züğürttü de ve belki alışkındı ikramları kabul etmeye, kesinlikle cebinde akrep olduğundan değil, yeterli bir ekonomik güce sahip olmadığından olsa gerekti davranışları. Demek ki Gülizâr’ın babasının “Mal mukabili desteği” anne-oğul onlar için o kadar yeterli değildi.
Oğlanın, yani bir vesile ile adını öğrenmek mecburiyetinde kaldığı Oğuz’un annesine uygulanan bu destekten haberi olmaması olasıydı, annesinin de bunu hissettirmemek istemesi gibi galiba, her ne kadar çul niteliğinde kendisine elbise almış olsa da. Muhtemelen annesi, savunma ya da izah yoluyla babasından kalan maaşıyla aldığı konusunda ikna etmiş olsa gerekti oğlunu galiba.
İlerleyen zaman…
Genelde sarhoşlar, içkilerinde ayarı kaçıranlar zil-zurna sarhoş olurlardı. Bir üniversite öğrencisi ve annesinin kendisinden çok beklentisi olan Oğuz dağıtmıştı kendisini. “Gülizâr!” diyor, ağzından başka bir söz çıkmıyordu.
Oğuz, annesi Gülderen’i ve kimseyi bilmiyor, görmüyor, tanımıyordu. Oğuz ve Gülizâr kapalı kapılar ardındayken Gülderen çaresizlik yaşıyordu, Gülizâr’ı ne biliyor, ne de tanıyordu çünkü.
Oğuz ve Gülizâr kapalı kapılar ardındayken, Gülderen ve Rahîm çaresizlikleri yaşıyorlardı, bilmezlerken, bilmeleri gereğiyle. Gülizâr için saklanma vakti gelmişti. Bir cep telefonu aldı, aykırı, yanlış bir adresle yakalanma, bilinme riski olmayacak.
Ve son ve yeterli olacak darbeyi vurmak için tuşlara bastı.
“Sen, kimsin ki?”
Devamında ağzından, diline ne geldiyse kustu, dinlenip dinlenip kustu. Zenginliğini, güzelliğini anlatırken, karşısındakinin hiçliğini haykırdı, defalarca kendine lâyık olmadığını tekrarladı, her şeye rağmen babasının annesiyle ilgili birlikteliğini söylemekten sakınarak.
Yıkılmıştı Oğuz, zaferini ilân etmişti Gülizâr. Ama nasıl? Sözlerin ertesinde ucuz bir urganla yaşamına son vermişti Oğuz, inanılması güç sonsuz sevgisinin mahkûmu gibi. Onun o haline dayanamayan annesi de bir teneke gaz yağını önce kendisinin, sonra oğlunun üzerine, daha sonra da tüm evin köşelerine-bucaklarına kadar serpip bir kibrit çakışıyla sonucuna ulaşmıştı.
Yangının söndürülmesini sağlayan itfaiye sadece muhtarlık belgeleriyle kimin kim olduğunu tespit edebilmişti sadece; ana ve oğlu ve sebebi bilinmeyen, nedensiz.
Gülizâr, babasının suskunluğu, teessürü ve yalanıyla öğrenmişti sonucu;
“Bizim işçilerden ana-oğul ikisi, bir yangında vefat etmişler de…”
İsimlerini söylememişti, ancak Gülizâr anlamış, sevinmesi mi, üzülmesi mi gerektiği konusunda kararsız kalmıştı.
Sıra uçkuru ile kusuru olan, annesine değer vermeyen babasındaydı ve onun ana-oğul gibi eziyetsiz bir ölüme asla hakkı yoktu.
Gülizâr’ın yaşam felsefesine göre dünyada hiçbir erkeğin yaşama hakkı yoktu.
Kur’an; “Bir su damlası(11)” demişti. Erselik yaşam(1) vardı. Kendinin o günleri görmesi mümkün olmasa da, gün gelecek tüm dünya lüzumsuz erkeklerden kurtulacak kadınlar egemen olacak ve o su damlası şu veya bu şekilde elde edilecekti!
Kovandaki ana arılara bile gerek kalmaksızın, belki çok kısa bir zaman içinde, belki de yıllar sonrası olmasa da, asırlar sonrasında, ama mutlaka kadınlar tüm dünyanın hâkimi olacaklardı.
Erkekler gereksizdi dünya için, hem tüketiyor, hem kirletiyor, hem de kadınları hoyratça, eziyet ederek üzüyor, kullanıyorlardı. Üremek için tek meziyetleri bu olsa gerekti.
Beklemedi. Yahut da sözü “Çok beklemedi!” şeklinde düzeltmek gerek, üstelik mal-mülk-miras önemli olmaksızın. Dünya için fuzuli bir fazlalık olan babasının da diğerleri gibi dünyadan ayrılıp ilgili mevkie ulaşması şarttı.
Çaba göstermeli, ama ne babasının katili olmalı, ne de ölümü otopsi denen olayda fark edilmemeliydi.
Ummadığı bir şekilde düşünmesine gerek kalmaksızın Tanrının eli girmişti devreye.
Zaman ötesinde bir gün, bir memur zümresi ile annesi, sabah daha ilk dersten çıkışta okuluna gelmişlerdi Gülizâr’ın.
Okul Müdürü oluruyla anlatma çabası yaşamıştı babasının ölümünü ve nedenini anlatmak için.
Gülizâr, duygularını frenlememiş, frenlemeye de çalışmamıştı, zaten böyle bir duyguya sahip değildi. Belki annesi o güne ulaşınca kullanılmak üzere bir adet kefeni hazırda tutmuş olabilirdi.
Babası, kendini okula bıraktıktan sonra işine yöneldiğinde, açık penceresinden giren bir arı, babasının boynunda Tanrının emrini Azrail olarak gerçekleştirmişti. Babasının eli boynunda, arı da o elin altındaydı. Babası belki de ölüm anında, belki de öldükten sonra bir çöp konteynerine arabasını çarptırmış ve öyle durabilmişti ancak.
Annesine aşırı düşkün olan Gülizâr muradına ermişti, doğruluğundan, gerçekliğinden emin olması mümkünsüz bir katliam sonucu sevinçli gibiydi.
Peki! Mantıksal olarak akla gelen tek soru;
Mutlu muydu? Ya da; “Olabilir miydi?”
…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü içinde de bir nebze vurgulamaya çalıştığım gibi anne ile ilgili sözleri bir araya toplamak mümkün değil, yürek ister, sanırım bir cilt kitap yeterli olamaz. Ben sadece birkaç örnekle yetinmek istedim.
Annene hizmet et, çünkü cennet annelerin ayağının altındadır. Hazreti MUHAMMED
Annesinin gözdesi olan erkek hayatı boyunca kendini bir kahraman gibi hisseder. Sigmund FREUD
Anne başa taç imiş, Her derde ilâç imiş, Bir evlât pir olsa da anneye muhtaç imiş. Yunus EMRE
Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığamadığını ve sonunda bir metrekarelik yere sığmak zorunda kalacağını fark etmeli insan! Can YÜCEL
Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum).
(*) Ayben; Ay benizli, yüzünde benleri olan güzel.
Rahîm; İslami bir kavram olup Kur’an’da geçen Allah’ın 99 adından biri (Dölyatağı anlamındaki “Rahim” kelimesi ile karıştırılmamalıdır).
Gülderen; Gül toplayan, gülleri deren. Gül bahçesinde gül toplayan. Hatay-Antakya’da bir mahalle ismi.
Oğuz; Türkiye Türklerinin temelini oluşturan Türk boyu.
Gülizâr; Gül, al yanaklı. Ağlayan gül. Türk Sanat musikisine bir makam.
(1) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek; Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan (Kaz gibi, Karga gibi şeklinde de tarif edilebilecek) bir deyim.
Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.
Erselik Yaşam; Canlıda her iki cinse özgü öğelerin, ruhsal niteliklerin bir arada bulundurulduğu yaşam.
Evde Kalmış (Kız Kurusu) Kart Kız (Kadın); Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.
Gamlı Baykuş; Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi.
Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.
Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Muta Nikâhı; Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan geçici evlenme.
(2) Eksper; Bilirkişi. İhtisas sahibi olduğu konuda bilgisine başvurulan, ekspertiz görevini yapan kimse. Belirli bir konudan iyi anlayan, yargıya ulaştırılmış bir anlaşmazlığı çözümlemek, değerlendirmek, hasar ve maliyet konuları için kendisine başvurulan kimse.
Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücutta dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa mens, ya da menstürasyon, menstürasyon Kanaması, ya da âdet, âdet kanı, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir.
(3) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.
Yaş Tahtaya Ayak Basmamak; Kolayca tuzağa düşmemek, dikkatli davranmak. Bir işte uyanık davranarak aldanma ihtimalini yok etmek.
Yüzü Sirke Satmak; Yüzü tatlı olmayan bir anlam taşımak, hiç gülmemek, hoşnutsuzluğu, kızgınlığı yüzünden belli olmak. Suratı hep asık olmak
(4) Yiyin efendiler yiyin! Bu iştah açan sofra sizin! Doyuncaya tıksırıncaya çatlayıncaya kadar yiyin! Tevfik FİKRET
(5) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…”
(6) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(7) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(8) Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” (Antoine) Lavoisier’e ait kanun. Daha sonra (Albert) Einstein tarafından; “Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiştir.
(9) Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
(10) Aziz NESİN, 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir.
(11) Kur’an İnsan Suresi, 2. Ayeti; “Doğrusu biz insanı karışım olan spermden yarattık. Halden hale geçiririz onu. Sonunda onu işitici, görücü yaptık.” (Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK Tefsiri)