Hani bir şarkı vardı; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini…(1)” şeklinde başlayan. Ben, bence yazmak yerine özet yapmanın uygun olacağı düşüncesindeyim. Bir anne-babanın, oğlan-kız kazanımından sonra, istenen değil, kaza eseri, diğer bir deyişle tekne kazıntısı(2) olarak dünyaya gelme mecburiyetinde kalan bir velettim(3). Yani; demem o ki; “İyi ki benim dünyaya gelmeme sebep oldunuz!(4)” diyerek ne anne ve babama teşekkür etmem, ne de Allah’ıma “Can verdin!” diye şükretmem söz konusu değil.
Yanlış anlama olmasın, “Mecbur olduğum için anne ve babamı sevmeyi, inandığım için Allah’ıma ruhanî(3) dualarımı eksik etmeyi aklımdan geçiremem, geçirmemem de gerek!” diye düşünmekteyim.
Şimdilerde mi? I-ıh! Doğduğumda popoma o ilk tokat vurulduğunda beynim, yani düşünme yeteneğim olsaydı herhalde o günlerde sahip olurdum bu düşünceye (“Ne işim vardı yaşamda, niye geldim ki dünyaya?” şeklindekiler dâhil!) Artık bana sosyal, siyasal, dini nitelik olarak ne denirse?
Bir ağabey…
Neredeyse cehennem uzaklığında bir yerlerde memur? Yörenin doğurgan kızlarından biri ile evli, bol miktarda yöresel miktarda çoluklara-çocuklara karışıp, “Hanım Köylü(2)” olarak “Yol uzun, yollar uzak!(5)” şeklinde bağlama-saz teranesiyle ana-babayı bile neredeyse defterden silmiş görünümündeydi.
Bayramdan bayrama sadece “N’aber?” şeklinde telefonlarını eksik etmiyordu, maşallah ve Allah razı olsun! Bu vesile ile bebe, pardon benim gibi velet sayılarını da öğreniyorduk. Son haberde; üç kız, üç oğlan berabere bir sonuç vardı, ancak yedincisinin gelmek üzere olduğunu öğrenince dengenin bozulacağını tahmin ediyorduk!
Ben ağabeyime; “Bayram Evlâdı” diyordum, beni bir kenara bırak, babamı-annemi ancak bayramlarda hatırına getirebildiği için. Yanlış anlaşılma olmasın, hükümetin adamı değildi, Milli Bayramlar değil, sadece dini bayramlar…
Eh! Herhalde ağabeyime “Bayram Çocuğu” diyemezdim, hele hele “Bayram Veledi…”
Velet olmak sadece bana mahsustu, bir de benim ağzımda gizli-saklı, kendi kendime sadece abimin veletlerine.
Ancak; “Bir ihtimal daha vardı!(6)” ister miydik ki biri kız, biri oğlan ikiz olsun da denge bozulmasın! Aç parantez bir söylemim vardı; telefonu uzun uzun cümlelerle abimin kontörlerinin canına okuyup da; “Ah oğlum! Vah oğlum!” diye nameler yapan annemin elinden kapıp ancak tek cümle sığdırabildiğim;
“Abi! Gayret et, basketbol, voleybol takımları tamam da maksat futbol takımıysa bizim beklentimizi boş çıkarma Alla’sen(2)!”
Oysa gitti gideli, düğününe sarıp-sarmalayıp, kız ailesinin dileği nedeniyle gidip gelmek dışında annem-babamın gelin hanımı görmek dışında ne torunlarını görmüşlerdi, ne de ben teknenin uç kısmı olarak gelini de, veletleri de görmek için şansa sahip olmuştum. İlk iki-üç mü, neyse ondan sonrakilerin fotoğrafları bile yoktu.
Doğal olarak kaynanaların gelinler için “I-ıh! Imgh!” gibi gelinlerle arasında asla ve kat’a(2) mutabakat oluşmadığını(7) dillendirmezsem, her şeye rağmen gene de dua edecek bir başka varlığım olmadığından Allah’ım bana günah yazardı. Hoş, sevap olarak sağ omzum havada, sol omuzum daima gereklilikler için çöküktü ya neyse!
Ülen omuzlarımda mekân oluşturmuş günah-sevap melekleri fifti-fifti(2) çalışıp birbirinize yardımcı olsanız, olmaz mı yahu?
Niyetim, çok para kazanıp, zengin olduğumda gidip onları görmek, her bir yeğenime ayrı ayrı harçlık vermekti. Ölmez sağ olursam, aramızdaki muhabbet(3) biraz eksik gibi görünse de Allah’ım izin ve imkân verirse tabii…
Ablam, görücü usulü evliliği(8) nedeniyle bulunduğumuz şehirde kalmıştı, ağabeyimden hakikatli, üstelik ağabeyime ait gelin hanım gibi değil, briç oynarmış gibi; “Üç sanzatu(2)” deyip zonu bağlamıştı(7)! Bana göre tek yanlışlık; gecikeceklermiş gibi, sanki hemen menopoza(9), andropoza(9) gireceklermiş gibi arka arkaya bebek (velet değil!) sahip olmaları, “Harç bitti, inşaat paydos!” şeklinde briç oynamak(7) gibi bir hevesi yaşamaya devam etmek istememeleri idi (“Galiba?” diyebilir miyim?)
Dediğim gibi; ikisi kız, biri (nihayet!) oğlan üç bebe ile uğraşmak kolay olmasa gerekti. Gene de bayramdan bayrama değil, üç ayda bir, bazen ayda bir, bir keresinde annemi-babamı şaşırtarak on beş gün sonra olarak bir ayda iki kere gelmişti, ikinci gelişinde damat yoktu, yüzü tutmamış olabilirdi (belki), ekonomi denen şey “Devlet Sırrı Gibi” gizlilik kapsamındaydı.
Tekne kazıntısının karışmaması, anne-baba ve kız evlât arasında halledilmesi gereken oldukçanın ötesinde önemli bir konu olsa gerekti. Bebelerle oynamak, kucaklaşıp güreşmek, şakalaşmak, sevişmek, dayı-yeğen hoplayıp-zıplamak neme yetmezdi ki benim?
Söz konusu alınanın adı (meselâ) borçtu, adı üstünde babanın evlâdına verdiği, evlâdın mutlaka üstüne yattığı, “Baba evlâdına borç mu verirmiş caaanım? Mezara mı götüreceklermiş caaanım?” Kendimi; “Okuyacakmışım da, belki gerekirmiş de!” tekne kazıntısı, pardon kırıntısı olarak ihtiyacım mı olurmuş, caaanım!
Burs alırmışım da caaanım! Devlet büyükmüş de caaanım! Ev, onlar ölünce bana kalacakmış da caaanım! Yeter ki helâl süt emmiş biriyle karşılaşayımmışımmış da caaanım. Ayş’anımın kızı daha bu yaşlarda çok yakın duruyormuş da, caaanım! Hele ki Fatm’anımın kızı fıstık gibiymiş de, büyüyünce beni mutlaka mutlu edermiş de caaanım! İkisi arasında “sona” (yanlışlık olmasın; “Sonra” anlamında, caaanım!) bir karar verirmişimmiş de caaanım!”
Üç? Dört? Beş? Diğer adaylar? Mutlaka stepne şeklinde hazır olsalar gerekti? Ve olanın olması gecikmeyecekti, inanıyordum, hissediyor, hatta biliyordum. Çünkü “Ana gibi yâr, evlât gibi hıyar olmazdı!”
Ben yaşım ve okuma arzum nedeniyle evin demirbaşıydım, sakıncasız, sağı-solu olmayan, etliye-sütlüye karışmayan, ama devamlı olarak sadece ana baskısı altında inleyen, bilinecek tüm ailevi konularda başarısız bir fert, hadi “İnsan” demeyeyim de itaatkâr ve ana kuzusu olarak. Bu sözü söylemekte haklıyım, çünkü sanki dünyaya henüz gelmiş, benim de, karımın da gözü açılmamış olarak, liseyi bitirir bitirmez annem beni zorla evlendirmişti.
Üniversiteye evli olarak devam edebilmek için çok zor izin alabilmiştim, ailemden ve henüz 15-16 yaşlarında olup da ailesinin nikâh için izin vermesiyle evlendiğim yarım ağızla da olsa eşimden izin alarak. Garip eşimin ağzı hâlâ süt kokuyordu, benim de ondan fazla bir farkım yoktu ve nedenini anlayamadığım o kadar acele olan bu evliliğim hakkında hiçbir mantıklı(3) bilgim yoktu.
Annem (mademki “İçgüveysi(10)” oluyordu, o halde) “İç gelininin(10)” kulağını çekmişti, babam da annemin talimatıyla bana nasihat vermek yerine, emretmişti; “Bebek konusunda kimselere karşı asla ayıplanmayacaktık!...”
İnanılacak gibi olmasa da, evli olmama, okulum uzak olmasına rağmen üniversiteyi gereken süresi içinde bitirmiştim. Ancak küskünlükle ve hüzünle ifade etmeliyim ki, aynı ev içinde gelin-kaynana muhabbetinde daha zayıf olan annemi yitirip onu ebediyete uğurlamak zorunda kalmıştım. Timsah gözyaşlarıyla(11) annemi uğurlayanlar arasına kimlerin katıldığını söylemem uygun olmayacak.
Bir süre, kısmen de olsa hır-gür kapsamlı bir yaşamı üleştik karımla, babamın emekli maaşıyla ve birikimleriyle, benim işim olmadığı, henüz devlet memuru olarak atamam yapılamadığı için. Devlete borçlu olmama rağmen işim yoktu, eşimin zorlamasına karşın ne amelelik, ne hamallık, ne de gece taksi şoförlüğü yapamazdım üniversite mezunu olarak.
Bu arada eşimin aldığım, ya da evlendiğimiz zamana göre hem yaşı, hem de olağanın üstünde dili büyümüştü, üstelik benzetmemde yararlı (af dilemem gerekli) olarak zehirli. Ne zaman bir yanlış, ya da davranış olsa kendince annemin yokluğunu yaşayan babamdan şikâyet ediyordu karım.
Ve fark ettiğim kadarıyla evle, mutfakla, babamı bir kenara bıraksam bile benimle ilgisi gün günden zayıflıyordu bana göre. İpimiz neredeyse günden güne inceliyordu, gün gelecek, kopacak gibiydi, ama nasıl ve ne zaman?
Demeye kalmadı! Askere çağırdılar beni. Vedalaşmamız hüzün yerine, inanılması güç bir şekilde neşeli oldu. Bu; hazırlıklara göre, ipin kopmasının müjdesi gibi görünmüştü bana. Nitekim(3); yanılmadım da…
Babamın yalnızlığının nedeni ise; benim askere gidişimin iki, bilemedin üç ay sonralarında eniştemin ataması yapılmış, babamın yalnızlığına ilâç olmaya devam edemeyen, kocasının yalnızlığına da ilâç olmak isteyen ablam, çocuklarını ve eşyalarını toplayarak kocasının yanına, Anadolu’nun kendilerine yer ve yâr olacak yerine ulaşmıştı.
Eşimin babama bakması mümkün değildi, gençti, hatta çocuktu ve de tahammülsüzdü, yaşarken hissettiğim, gördüğüm kadarıyla. Ablamın şehri terk etmesiyle birlikte babamın yaşayamayacağını aklımıza getirememek, düşünememek bizim için, her ne şekilde olursa olsun, yapılacak ihtimalleri sıralayamamak özellikle benim için gafletti(3). Ne yapabilecektiysem?
Babam da, tıpkı annem gibi tahammül sınırlarını genişletmek istemesine rağmen başarı konusunda zorlandığından yaşamının destekten uzak yalnızlığı nedeniyle mahrum kalması üzerine dünyasını terk etmişti. Annemin vefatına ve cenazesinin kaldırılmasına ulaşamayan, erişemeyen ağabeyim, bu kez benim askerliğimi ve ablamın, eniştemin başarısızlığını dikkate almış olsa gerek ki, çoluk-çocuklarını ve kıymetli eşini yanına almaksızın cascavlak(3) yetişmişti babamın cenazesine. Oysa ablam tam takım babamın başındaydı.
Karım, telgraf çekmişti ve ilk ulaşan ablam ve eniştemdi babamın başına. Komutanım bana; “Hemen!” şeklinde talimat vererek yetkisinin ulaşabildiği tüm kararlılıkları gerçekleştirerek beni babamın başına yetiştirmişti.
Üstelik bir Türk Üst Subayı olarak; “Borç” diyerek, “Böyle günlerde mutlaka gerekir!” sözünün desteğinde cüzdanındaki tüm kâğıt paraları saymadan benim cüzdanıma istif etmişti.
Ağabeyim, bildiğim kadarıyla evlendiği günden beri cıbıldı(3), eniştemin bütçesinin yetersizliğini de biliyordum; her ne kadar görücü usulüyle evlenmiş olsalar da; “Aşkın karın doyurmak için yeterli olmadığının” ispatı gibi.
Babamı yerine teslim ettikten sonra, ağabeyimin dönüş için otobüs biletinin parasını ödedim. Eniştem, ancak ben yemin edip “Ölümü gör!” deyince rıza gösterip kabullendi. Ve biz bize kaldık evimizde karımla ve ummadığım, aklımdan bile geçiremeyeceğim bir tezahüratla sarıldı karım bana;
“Başımız sağ olsun! Benim yerim; kocamın yanı, erimin evi, askerliğin bitinceye kadar yolunu bekleyeceğim. İznin olursa ara sıra annemlere giderim, yoksa yok, onlar seni özlemle bekleyeceğim evimize gelirler…”
Herhangi bir art düşünce geçmemişti aklımdan, geçmesinin gerektiğini bilmeksizin.
Anlaştık, kışlaya geri dönüşüm için gereken yol parası dışında kalanların tümünü salon masasının üzerine yığdım. Ablam, annemin emanet ziynetlerini getirmişti, babamın belagate sandığının(12) anahtarını da kendine uzattım, içindeki bir kısım hatıra niteliğindeki kalıntılar, zarf, bana ait mektuplar ve tapuyu, benim, bizim için değerli olduğuna inandığım uygun bir vakitte değerlendirmem gerekenleri aldıktan sonra…
Tatlı dilin(2), içten pazarlığın, art niyetlerin, hırslı biri olarak evi soyup soğana çevirmek, içini tam takır, kuru bakır(2) bırakmaya başlamak için ilk adım olacağını bilmiyor, hatta aklımdan bile geçirmiyordum. Öğrendiğimde ise; “Geçmiş ola!”
Parada, malda, mülkte gözüm yoktu. Babamın “Ata yadigârı(2)” deyip de elden çıkartmadığı evi, etrafında dolaşan müteahhitler için satılığa çalışacaktım zaten, hele ki tayinim çıktıktan sonra, ev benim için sadece bir sermaye, yatırım olacaktı. Yeni bir ev kurmak zaten hayalimde idi, ama böyle boşaltılmış olarak değil.
Ancak karımın boşanmak için mahkemeye verdiği dilekçede sebep olarak; “Aldatıldığını beyan” ile nafaka talebinde(2) bulunması beni çok üzmüştü, affedemezdim.
Boşandık, hiçbir itirazım olmaksızın. O, nedenini bilemediğim bir şekilde (belki de benim yüzümü görmeye tahammülü kalmadığından, aklımdan geçirmekte zorlanıyor olsam da, belki utandığından, ötesini söylemem gereksiz) gelmedi, avukatını gönderdi. Ben, sap gibi dikildim(7) hâkimin karşısına;
“Şu an askerim, terhis olup da mühendis olarak göreve başladığımda, birikmişleri taksitle, nafakaları her ay maaşımdan kestirerek ödeyebilirim!” dedim, kabul edildi.
Karımın o yaşta, o kadar akıllı olabileceğini düşünmem bile mümkün değildi, askerlik hizmetimi bitirip de şehre döndüğümde karşılaştığım manzara karşısında ki kanaatime göre.
Evim tam anlamıyla tığ-ı teber, şah-ı merdin(2) tarifine sığmış gibiydi. Ve evin o kadar boş bırakılması bir tarafa, dedikodu gazetesinin tasvirine ya da tariflerine göre, muhtemelen aile meclisinin kararıyla ve sırf benden nafaka almaya devam etmek için imam nikâhıyla evlenmiş olması benim için sürprizdi.
Ama muhafazakâr(3) yapılı ailenin üstesinden gelemeyeceği bir yapıyı Allah, imam nikâhlı eş için gerçekleştirmişti; belki de benim “Kaza ile yaşama geçişim gibi, adı geçmeyen eski eş” hamile idi…
Eee! Uzakta olup da, geri dönmüş olsam da, beni de sevenler, fısıltılardan, dedikodulardan, sağa-sola ulaşan haberlerden etrafımda kardeşlerim, akrabalarım olmasa da haberleri olan dostlarım, arkadaşlarım vardı ve beni habersiz bırakmaları düşünülemezdi.
Konu, bebeğin doğumu, DNA(3) çözümü ile halledilirdi ve üstelik haksızlığın bedelini, zoruma gitse de faiziyle birlikte ve taksitle de olsa alır ve fakir-fukaraya yahut da bir hayır kurumuna bırakırdım.
“Ev tam takır!” demiştim, buzdolabı boş olmasına rağmen ahenkle çalışıyor, tuvaletin ışığı yanmaya, mutfak musluğu damla damla akmaya devam ediyordu. “Damlaya damlaya göl olmasına göl olurdu da, damlayaraktan da nice göller kururdu! Evi harmanlayanların bilmedikleri bir atasözü olsa gerekti bu. Verilen zarar sadece bana değil, Türkiye’me…
Aman! Ucuz menfaatler(2) peşinde olup koşanlara ekonomi dersi vermek, üzerime vazife değildi ki!
Hanımefendi…
Söz yerine oturmadı, yakışmadı da hatta. Kadın çay kaşıklarına, boş kavanozlara bile ihtiyacı varmış gibi silip süpürmüştü, her yanı. Tam sanatkârane bir işlem…
Allahtan ampulleri, avizenin birini elektrik düğme ve prizleri yerinde bırakmıştı, belki de akıl edemediği için. Ne teşekkür ederim, ne de “Sağ olsun!” demek geçer içimden!
Atalarımız; “Beterin de beteri var(13)!” demişler. Ben; “Bu kadarı şeytanın bile aklından geçmezdi!(14)” demekle yetineceğim.
Bizim ev tam köşedeydi, iki yan taraflardaki evlerdekilerle anlaşan müteahhit geniş bir site oluşturmak için bizim, daha doğrusu babamın, ağabey ve ablamın izinlerini alarak tapusunu benim üzerime kaydettirdiği evi de almak düşüncesi vardı, yıllar yılı.
Müteahhitlerin oldukça iştihasını kabartan(7) evi önce annemin, sonra babamın ve daha sonra da benim direnişim nedeniyle müteahhitlere vermemiştik.
“Vermeyince mabut(2)” felsefesi değil, tam takır, kuru bakır kalan evi adam etmeye gayret etmem hem zamanımın kısıtlılığı, hem de ekonomik bakımdan uygun değildi. Ayrıca tayinim çıktığından, “İnsan doğduğu değil, doyduğu yerde yaşamalıydı!” Bu nedenle evi satmaya karar verdim.
Ancak herhangi bir müteahhidin ağız kokusunu çekerek “Yok pahasına satmak(7)” da içimden geçmiyordu. Rekabet; fazla kazanç unsuru idi, yani “Arz ve Talep Yasası(15)” anlamında ve ben “Tok Satıcı(2)” idim!
Uzunca bir bez üstüne yazılı “Satılık! Sahibinden komple” levhası hazırlatıp pencereden sarkıtarak astım, cep telefon numaramı yazdırmayı da eksik bırakmaksızın. Evde kalamıyordum, köpek bağlasam duramayacak gibi olduğundan, abartmış olsam da! Ucuz otellerden birinde kalıyordum, pazarlıkla ve indirim imkânlarından yararlanarak.
Nasıl olsa tayin olduğum vilâyete gidip başımın çaresine bakacaktım. Bu nedenle evi satıp yahut da anlaşmam mümkün olursa ablama ve ağabeyime danışıp kat karşılığı müteahhitle anlaşıp bana göre beni yaşamdan soğutan kötü insanların yaşadığı bu şehirden uzaklaşmalıydım. Ağabeyimin ve ablamın seslenişlerine göre evin bedeli para olarak ödenirse, yaşayacağım şehirde bir ev almayı düşünebilirdim, yatırım gibi.
Kim bilir belki beni bunalımdan kurtaracak biri çıkardı karşıma, onun beğeneceği bir evimiz olur, evlenir, çoluk-çocuğa da karışabilirdim, tüm yaşadıklarımı unutup yaşamaya yönelirdim. Olur mu? Olurdu! İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(16)! Neden olmasındı ki?
Çok meraklısının olduğunu düşünmeme rağmen satılık beze itibar edip de arayan-soran olmamıştı telefonla. Otel köşelerinde çürümek yerine tayin olduğum şehre gitmenin yararının olacağını düşünüp bezin yerinde durup durmadığını kontrol amaçlı olarak, gitmeden evvel kendi evime “Alıcı gözüyle” bakmak(7) üzere yöneldiğimde, evimin çatısında kiremitleri usulünce kaldırmaya çalışan işçileri görünce merak etmemem elimde değildi. İşçilerden birine el edip aşağıya çağırdım.
“Nedir?”
“Evi yıkıp yeniden yapcaz!”
“Ev sahibin haberi var mı? Kim izin verdi size?”
“Müteahhit patron!”
“Nasıl yani? Tapusu bende olan evi, benim haberim olmadan nasıl yıkmaya, yıktırmaya çalışır ki? Müteahhit her kimse telefon edin, çağırın. Ben de polise telefon edip tapumu alıp burada olacağım! Kimden, kaç paraya, nasıl almış, öğrenelim bakalım!”
Yaşamda en olmayacak bir şey, boşandığım karım sözüm ona onu da başarmış, evi benim adıma satmış, senetle-sepetle peşinatı elden alıp “Kalanı kocamla halledersiniz!” demiş! Müteahhit elindeki kâğıtla gelip; “Elimde kapı gibi imzalı belge var!” dediğinde belgenin “Kapı gibi” olmadığını polisler oluruyla izah etmişlerdi kendisine.
Ayrıca kimin malının kime satıldığını, aklınca akıllılık ettiğini, ya da verilen aklı doğru kullandığını zannedip boşanma tarihinden sonra, benim soyadımla belge imzaladığı için suçlu duruma düştüğünden müteahhidin yerel deyimle gözünün çayırı açıldığından(7) pılısını-pırtısını toplamak(7) zorunda kalmıştı.
Müteahhidin yapacağı parasını almak ve sonra benimle anlaşma zemini aramak, benimse lehime olan avantajı ona karşı en üst boyutuyla gerçekleştirmek, eski karımın boyunun ölçüsünü almak(7) ve ona emanet ettiğim annemin ziynetlerinin tümünü alıp ablama iade etmekti.
Evet, gelin hanım gayri resmi, İmam Nikâhıyla evli ve duyumlarıma göre hamileydi de. Buna rağmen sözüm ona benden boşandığı için, işe başladığımda benden nafaka alacaktı! Ne âlâ memleket! İnsan böylesine dışarıdan kukla gibi yönetilen birine; hem kel, hem fodul, hem yarım akıllı(2) demeyi geçiriyordu içinden.
Eğer düşüncemde yanılmıyorsam, bebeğin doğumu çaresizliğimin çözümü olacaktı. Yasal başvuru, hâkim veya bilirkişi ya da uzmanların DNA onayı hazmetmemin güç ve mümkün olamayacağı sonucu gösterecek olsa da eski, geçmişteki karımın edepsizliğinin tescili olacaktı(7). Sonraki tarihlerde nasırlaşmış suratıyla insanların yüzlerine nasıl bakacağı benim ilgi alanım dâhilinde değildi, olamazdı da…
“Üzülmeyeceğim!” diye söz vermiştim kendime. “Lây! Lây! Lôm!(2)” bir hayata bürünecektim(7). Aklımdan geçirmiş olsam da bir daha evlenmek mi? Allah korusun! Büyük konuştuğumun farkındaydım. Hani sevsem, âşık olsam diye düşünsem; bu çirkin ve montofon(3) yapım ve beynimle kim bakardı ki yüzüme?
Üstelik evlenip neslimi devam ettirmek gibi bir mecburiyetim de yoktu tekne kazıntısı olarak. Maşallahı olan ağabeyim ve benzetmeye utandığım şey yerine örneğin tavşanlar gibi doğurgan eşiyle başarılı bir şekilde bu görevi üstlenmişti ağabeyim ve görevine usulünce devam ediyordu!
Bilemediğim ya da bilmemin mümkün olamayacağı konu; zorla mı, zorunla mı gibi bir soruydu. Bunun cevabını Shakespeare’nin vermesi doğru olacaktı; “Olmak, ya da olmamak…(17)”
Bunun beni ilgilendiren tarafı; “Bir musibetin bin nasihatten daha evlâ olduğunun(18)” ispatıydı.
Düşünceler karnımın acıkmasına neden olmuştu, guruldayan(7), ya da zil çalan oluşumla ilgili fikrim olmaksızın. Daha enteresanı lokantaya gitmek yerine ekmek arası bir şeyler tıkınmak geçmişti aklımdan. Ekmek arası peynir, ekmek dışı ekmek-yoğurt, ya da kuru pasta, kurabiye vb. bir şey meşrubat…
Her neyse…
Yol göründü(17), tamam gurbet ele de gidecektim, ama şimdi istikâmetim türkünün markete giderim olarak şekillenmesiydi.
Markete girdim, olan kararım; yarım ekmek ve içine bir şeyler, meselâ peynir koyup tomurmaktı(7) bir köşede oturup. Kararsız Kâzım örneği olmadık yerlerde dolaşmaya başlamıştım; örneğin ne işim vardıysa deterjan bölümünde, kararsız ve çaresiz?
“Kendine gel!” diye emrettim kendime ve bu değişiklik kararımı değiştirmeme de neden oldu; İki peynirli sandviçle bir gazoz alıp da bedelini ödemek için kasaya geldiğimde ne söylemem, ya da ne yapmam gerektiğini karşımdaki o şahane simsiyah gözler ve tebessüm eden muhteşem dudaklar unutturmuştu bana.
Ben dünyaya gelip de “Son günüm, bugün olsun!” diyecek şekilde bu kadar güzel bir yüzle karşılaşmamıştım bugüne değin. Kendimi ele verdiğimin farkında değildim. Yaka kartından ismini okuyup da kendimsiz sözlerin esaretinde;
“Şule! Ne kadar güzelsin! Umarım evli-barklı, sözlü-nişanlı değilsindir!”
“Şaşırdınız galiba?”
“Beklediğim cevap bu değildi; ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ demenizi beklerdim!”
“Aldığım aile terbiyesi; ‘Size ne?’ dememi de ‘Sapık, manyak(3), deli’ gibi sözlerle bağırıp çağırmamı da önlüyor, engelliyor! Ayrıca; hiç hak etmediğim halde ‘Müşteriye karşı kaba davrandı!’ şeklinde bir suçlamayla işime son verseler, bundan memnun olur musunuz?”
“Haklısın! Hemen haddimi bilip bir sokak köpeği gibi kuyruğumu toplayıp defolayım. Her ne kadar şaşkınca bir söz gibi görünüyorsa da; ‘Güzele bakmak sevap!(20)’ diye beynime takılan bir söz var! Sevaba girdim ve galiba zaten bu beni ilk ve son görüşünüz, bir daha görmeyeceksiniz. Demek ki güzel olduğunuz gibi ve kadar güzel de bir şansınız var. Çünkü askerden yeni döndüm ve işim bu şehir dışında ve de yarın buraları bırakıp gideceğim…”
“Bu akşam uyumadan önce ben de siz ve sizin gibilerden kurtulacağım için Allah’ıma dua edeceğim…”
“Vaz geçtim. Sizi ve isminizi unutmam asla mümkün olmayacak, bu nedenle yarın sizi bir kez daha görmek için geleceğim…”
“Ben de yarın için izin alıp işe gelmeyeceğim, siz de avucunuzu yalayacaksınız(7)!”
“Etme Şule! Beni merak edip mutlaka geleceksin. Hadi, Güvenlik Kameraları senin aleyhine işlemesin; ‘Defol!’ de, ben de gideyim!”
Sesini çıkarmadı, kredi kartıyla ödememi bekleyip belki de elimin eline değeceği tereddüdünü yaşamamak için kartı ve fişi masasının alabileceğim kadar yakınıma, kendinden uzak bölümüne bıraktı.
Ayrılmak istemedi canım, arkamdan kovalayanım yoktu. Tanrı bile insanlara üç şans vermişken, ben niye ilk teşebbüsümde saf dışı edilmeyi kabulleneydim(7) ki?
Market önündeki kanepeye oturup sandviçleri tüketmeyi ve zamanın geçmesine fırsat tanımayı düşündüm. Bir süre sonra market içinden beşer-onar dakikalık fasılalarla aynı elbiseleri giymiş ikişer-üçer market çalışanları dışarıya çıkmaya başladılar. Gördüğüm kadarıyla, “Sigara Molasını” değerlendirme amacında gibiydiler.
Şule’nin o şahane siyah gözlerine ve muhteşem dudaklarına sigara yakışmazdı, asla! Bu düşünceme göre o dışarıya çıkmayacak, onu tekrar görmek için yeniden market içine girmem gerekecek diye düşünürken arkadaşıyla birlikte dışarıya çıktı Şule, beni yanıltmak istercesine ve beni gördüğünde tedirginliğini gizlemeyi bilemedi (Bana göre).
Yapacak bir şeyinin olmadığı çaresizliğiyle marketin önünde sağdan-sola, soldan-sağa doğru yürümeye başladılar arkadaşıyla, galiba rehavete kapılmış(7) muhtemelen uyuşmuş bacaklarını açmak, beyin yorgunluklarına set vurma amaçlı vakitlerini değerlendirme arzusu olsa gerekti bu.
Ancak tek farkla, her iki yönde de gidip gelirken Şule hep benden uzak tarafı tercih ettiği gibi, merak ederek de olsa bana doğru bakmıyor, başka semtlere(!) bakmayı yeğliyor, bu konuda azami dikkat gösteriyor gibiydi, bir keresinde tökezlemesine ve arkadaşının desteğini almasına rağmen beni görmemek için kararlıydı!
Bir diğer dönüşünde bir oğlan takıldı peşine, aşağı yukarı kendinden bir-iki yaş büyük görünen. Karşılıklı olarak bağırıp-çığırıştılar demek uygun olmayacak gür sesleriyle konuştular, diyeyim, duymadım, ama. Sonra oğlan benim gibi değilse de süt dökmüş kedi gibi(2) onun yanından uzaklaşıp markete girdi.
Şule ve arkadaşı da onun peşinden içeri girip arkadaşı ondan uzaklaşırken Şule de sinirli bir şekilde kasasına oturup anahtarıyla kasasını açtı.
Sandviçim bitti, sıra ikinci kez şansımı denemem için gerekli olan sakız alma düşüncemdi. İçeri girdiğimde Şule ile tartışan kişiyi gördüm. Market çalışanları gibi giyimli değildi, başlangıçta markete gelmiş marketten alışveriş yapacak bir vatandaş, ya da bir sonraki vardiya(3) için giyinip kuşanıp göreve başlayacak bir çalışan olarak düşündüğüm kişiyi, üzerinde beyaz önlükle ve elleri arkasında “Dayı gibi” dolaşır şekilde görmüştüm. Umursamadım.
Sakızı alıp kasaya yöneldiğimde bu kez şaşkınlığım matematiksel olarak kare, hatta küp şeklinde çoğaldı. Çünkü kasaya yaklaştığımı gören Şule burnunun üstündeki zahiri(3) bir fazlalığı kovma, yok etme çabasında elini burnuna doğru götürmüştü ve bana göstermeyi arzuladığına inandığım şekilde yüzük parmağında bir değil, iki adet aynı görünümde iki yüzük vardı.
Bunun her ne kadar öküz olsam da; “Asılma! Depoya gider!” anlamında eski bir İstanbul tramvay sloganı(3) veya “Sahibim var!” anlamını taşıdığını bilmeyecek kadar da bilgisi kıt, beyinsiz bir öküz kafalı değildim ve anlamıştım.
“Anladım güzel kız! O küçücük mantı burnun(2), sakın burnu büyük(2) insanlar gibi alçaltmasın seni. Ben şu anda, sana karşı tavır, düşünce, hareket ve sözlerimle alçaldım, küçüldüm. O yüzüklerin sahibinin benden önce davranıp da seni sahiplenmesi nedeniyle, neden daha önce davranmadım, görmedim, yetişemedim deyip hayıflanıyorum(7), nefret ediyorum kendimden, lânet ediyorum(7) kendime seninle daha erken karşılaşmakta geciktiğim için…
Hepsi bana ait sakınca. Özür dilemem yararsız, ‘Affedersin!’ demek edepsizliğimin, suçluluğumun mazereti olamaz. Eğer iznin olursa ben bugün buraya hiç gelmedim, görmedim, söylemedim, ama bağışla seni ömrümün sonuna kadar unutmayacağımı bil, öylesine etkilemiştin ki beni, ama bu saygımı yitirmeme de neden değil. Çok güzelsin Şule… Hanım! İyi yaşa, mutlu ol!”
Tam bu sırada onunla dışarıda heyecanlı bir tartışma yaşayan kılkuyruk(3), yanıma gelip hangimize yönelttiği belli olmayacak bir şekilde soruşturma anlamlı bir cevher yumurtladı(7);
“Bir olay mı var?”
“Yok efendim! Bu marka mentollü sakızı ilk kez almış da, deneyip denemediğimi sormuştu?”
“Denedin mi, peki?”
“Mümkün mü efendim? Üstelik üstüme ne vazife?”
“Anlaşıldı!” deyip sırtını döndüğünde kendisini ikaz etmek zorunda hissettim kendimi;
“Bakar mısınız, bir saniye? Hanımefendiden özür dilemeyecek misiniz?”
“Neden?”
“Kimsiniz, nesiniz, bilmiyorum. Karşınızdaki bir çalışanınız olsa da nişanlı, ya da evli bir hanımefendi. Hakaret eder, sorgular, hatta babası, kocası, nişanlısı gibi azarlar şekilde konuşamazsınız onunla. Hele ki bir müşteri ile ve o müşteriye aydınlatıcı bir bilgi sunuyorken. Şimdi derhal hanımefendiden özür dileyin! Lütfen!”
“Dilemezsem?”
“Çalışanlarınız, sizlerin köleleriniz değil, bu konuda devletin yasaları, bu yasayı uygulayan kurumları olsa gerek, şu an güvenlik kameralarınıza işlemiş durumda. Şu anda saatin kaç olduğunu da biliyorum. Silmeniz, silme gayretiniz size pahalıya mal olabilir, önermem! Okumuş biriyim, bu şehrin yerlisi, atanıp gideceğim şehirde de araştırma yapacak kadar cesur kimlikli biriyim. Adalet size de gerekebilir! En iyisi gelin beni dinleyin, özür dileyin ve bu olayı olmamış gibi defteri kapatalım…
Dostlarım var, üstelik kulağım da deliktir. Ola ki yarınlarda bu hanımefendiye bana ulaşacak bir kötülük yaptığınızı, hatta içinizden bile geçirdiğinizi işitirsem, sizi bilip öğrendim, hiçbir kötülük yerde kalmaz, hatta insan bunalıp; ‘Kanun benim!’ de diyebilir, her türlü riski yüklenip adaleti sağlamak için. Şimdi size bir şans… Buyurun!”
“Arkadaş emreder gibi söylediği için değil, içimden gelerek özür dilerim Şule!”
“Şimdi oldu. Teşekkür ederim. Ama şunu da söylemem gerekli ki ben sizin arkadaşınız olamam, siz de asla seviyeniz itibariyle benim arkadaşım olamazsınız…”
“Güzel bayan! Bir sakız için sizi bu kadar meşgul edip, tatsızlık ve bilmediğim gerçekler nedeniyle üzdüğüm için tekrar tekrar özür dilerim, tekrar da olsa, iyi yaşayın, mutlu olun! ‘Dua edeceğim!’ demiştiniz, dua edin!”
Sessizdi Şule, sükût neden altın olsun(21) ve sessizlik neden ve neyin tasdiki olsundu ki?
Ve ben nasıl dua edeyimdi ki? İtin bile duasının kabul olup gökten kemik yağabileceği(22) ihtimalini düşünsem bile, ilk kez görüp sadece kalbime, gönlüme, beynime değil ciğerlerimin bile her ikisine de, hücre gibi, nefes gibi egemen olmuştu Şule…
Nasıl umutvar olabilirdim(7) ki? O nişanlanacak kadar birlikteliğini tescillemişti, bunu yok saymam mümkün değildi ki? Böyle bir saygısızlığı yaşatıp bana elini uzatmasını, elimi tutmasını nasıl bekleyebilir, umut edebilirdim ki? Geçmişini silmesini bekleyip, birini mutsuz bırakıp, benim olsun, ömrümün tümünü sahiplensin, demek, mutlu olmak için yeterli miydi?
Şarkı benim için yazılıp bestelenmiş olsa gerekti, daha günün bu vaktinde, erkenden hazırlanıp şehrin tüm meyhanelerini kadehlerde, şişelerde, kenarlarda, köşelerde, talihime, kaderime lânet etmek için dolaşmayı canım doya doya sarhoş olmak istiyordum(23). Oysa boşlukta kalmanın çaresi unutmak değildi. Eğer ömrünün değeri kalmamışsa dünyayı yiyerek, nefes alarak eksiltmeye ve kirletmeye devam etmeme gerek var mıydı?
Cesur olmalı, yok olmalıydım! Ama hemen değil, mundar gitmek(7) bir yana, her ne kadar Tanrı ile aramda muhabbetli bir ilişki yoksa da, işin ucunda cehennemde ebedi olarak yanmak vardı(24). Bu nedenle çaresizliğimi doğrudan yok etmeyi değil, suçu Tanrının üzerine atarak güvenli bir şekilde davranmalıydım. Allah’ım;
“Niye geldin len?” diye sorduğunda;
“Siz emrettiniz ya Allah’ım, davetinizi kırmak içimden geçmedi, aklıma bile getirmedim, onun için koşa koşa size geldim!” diyebilmeliydim.
Kapıp koyuvermiştim kendimi, zırvalamamın(7) daniskası(3)…
En iyisi otogara gidip son koltuk da olsa biletimi almalı, gideceğim yere ulaşıp işime başlamalıydım. İşe dalmak, araziye çıkmak, temiz hava, mümkün olamayacak bir unutmayı sağlayamayacak olsa da belki gevşetebilirdi beni.
Ayrıca eğer kafama koyduğumu gerçekleştirme imkânı bulur ve yaratabilirsem vasiyetimi de hazırlamam gerekti. Ağabeyimle ve ablamla konuşup, satacağım, ya da kat karşılığı devredeceğim evle ilgili fikirlerini almalı, müteahhitle yapacağım yazılı anlaşmadan onları bilgilendirmeli, benden sonraki gereklilikleri onlara yazmalıydım.
Mahrecine iade(2)…
Adını anmayı bile aklımdan geçirmek istemediğim ziynetleri o sözün gereği olarak ablama iade etmeliydim. Daha önce de dediğim gibi yengemle aramızda limoni bir tavır(2) vardı, benim yönümden, günahına girmek istemem, görmedim, bilmedim, duymadım ki tavrından emin olayım. Bu nedenle ziynetler ablamındı ve yengemin zırnık(3) bile koklamaya hakkı yoktu.
Ancak tapusu benim üzerime olup da müteahhit kat karşılığı da olsa, para vererek de olsa üç kardeş olarak değil, yaşamayla ilgili bir plâna sahip olmadığımdan meydana gelecek hakkın yarısı ablamın, diğer yarısı da mutlaka ağabeyimin olacaktı; iki-iki eşittir dört örneği gibi.
“Acaba?” diye düşündüm, bileti aldıktan sonra, meyhane tasavvuruma boş verip de bavulumu hazırlarken Şule’ye de bir mektup yazsa mıydım? Ne zaman, nasıl, niçin, niye? Ve ne anlatacak ya da söyleyecektim ki, adını, soyadını, hâlihazırda görev yaptığı marketin adresini bildiğime göre? Maksadım ne, umudum ne olabilirdi ki?
Şule, mabut ya da ilâh olsa da, değil mi ki, elinde yüzük, ya da sebebi ne olursa olsun yüzükler vardı, o halde; mal da yalan, mülk de yalan(25), Yalım Bey; git deniz kenarına, kumda oyalan!” gerekçeli doğru söz olmaz mıydı?
Miskince(3) uzandım yatağın üzerine, sadece cismen değil, gönülden de yorgun olabiliyormuş insan, hem de bir çırpıda, ilk kez yaşıyor olsa da uyuyuveriyormuş, keşke hiç uyanması olmasa dileğinde bilgisizce, üstelik kütük gibi, rüya, hayal hiçbir şeyle uğraşmadan, yastığını sevgili gibi kucaklamaksızın hem.
Okunan sabah ezanı uyandırdı beni. Tanrı ile de limoni bir birlikteliğim olsa da, inancım vardı, üstelik kısa günün kârı, bana yardımcı olurdu egoistliği olmaksızın, aklımdan hiçbir menfaat düşüncesi geçmeksizin, kalktım, abdest alıp camiye gittim.
Yaşlıların hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın bir kenarda sünneti kılıp okunan Kur’an’ı dinleyip farz namazda hocaya uyduktan sonra selâm verip camiyi terk ettim.
Geniş bir vaktim vardı. Tıraş oldum, duş yaptım, çamaşır değiştirdim, bazı konularda herkesi şeytanın yönlendirmesine karşın, ben otogara gitmek için bindiğim taksinin yönünü hakkım olmadığını bile bile son bir kez daha görüp vedalaşmak için Şule’nin çalıştığı markete yönlendirdim. Vaktim dar olduğu için bavullarımı takside bırakıp taksiye “İki dakika bekle, amca!” deyip marketten içeriye girdim.
Şule, küskün ve hüzünlü gibi görünüyordu. Ayak seslerimle irkilip ona yöneldiğimi görünce sanki aydınlandı yüzü. Yerinden kalkmakla, kalkmamak arası bir tereddüt içindeydi. Elimi uzatmadan söylemem gerekeni söylemek mecburiyetinde hissettim kendimi;
“Şule Hanım! Hakkım yok! Haddime de değil! Çok güzelsin, etkilendim. Ömrümün sonuna kadar güzelliğini zihnimden silmem, yok etmem mümkün değil, asla! Seni son defa da olsa görmeden buralardan uzaklaşmayı, bilemedim, beceremedim de. Bu, beni bir daha görmeyeceğin anlamında son görüşün. Söylemiştim, ama tekrarlamak içimden geliyor, mutlu ol, mesut ol, benim tüm dualarım senin için, seninle olacak. Allahaısmarladık!”
“Bana da söz hakkı ver, lütfen! İlk şaşkınlığında sorduğun suale cevap vereyim önce; Hayır! Sözlü, nişanlı, evli değilim! Bu yüzükler bir trafik kazasında yitirdiğim ablama ve enişteme ait olup kendimi ele-güne karşı sakınmak için taktığım belgelerdi, sen de isabet aldın ve o kadar iyiydin ki, hemen inandın bana…
Bu sana karşı ilk, tek ve son yalanımdı. Bu iş, umurumda değil, ikide bir başıma dikilen mal sahibine tahammül edememeyi de, onu yaşamımın dışına iteklemeyi istiyorsam ve içimde olmasını istediğim biri varsa…”
“Sakın ola yanlış yapma Şule!”
“Bekle beni Yalım! Seni uğurlamak için geleceğim, izin alabilsem de, vermeseler de yanında olacağım. Sen beni bulmadın, Tanrı yönlendirdi seni bana. Ben hemen gelip sana yetişeceğim…”
Geri geldi, kasasını kilitledi, beraberce yönlendik taksiye doğru. Dalgındım, Şule’yi kapısını açıp arkaya oturtturduktan sonra gabi yaradılışlı biri olarak ben öne oturdum.
Şoför Amca; bilge, halden anlayan biri olsa gerekti, üç-beş adım gittikten sonra, bana döndü;
“Gençler! Siz dargın mısınız, küs müsünüz? Oğlum gurbete gidiyorsun, ne bu hal, nasıl bir tavır bu? Arkalı-önlü oturmuşsunuz, suskun, sessiz! Söyleyin hanginizi önce alayım ayağımın altına? Genç adam! İn aşağıya geç arkaya eşinin yanına. Sebep ne, bilmiyorum iki yüzüğü kendi sahiplenip takmış parmağına. Seninkini al, gönlünü karartmadan, tak parmağına, ayrı-gayrı olmaksızın(7). Gittiğin yerden de çabuk dön, bu kızı bekletme! Ya da her neyse hemen yanına al…
Trafikte sıkıntım olacak olsa da kulağımı tıpalıyorum(7). Dikiz aynamı da körlettim(7). Barıştınız, kucaklaştınız, amenna(3)! Olmadı, ne paranızı alırım, ne de selâmet dilerim. Ben 51 yıldır mutluyum, yaşadıkça devamı olacak inancındayım. Sizlere de mutluluk dilemek geçer içimden, indiğinizde vedalaşmanızı görmek geçer içimden…”
Amcanın nutku bitmişti. Döndüm Şule’ye;
“Hemen ‘He!’ desen, olmaz mıydı sanki?”
“Evet, iyisin, inkâr etsen de yakışıklısın, ama karşıma dikildiğinde, hemen sahiplenmek ister gibi; ‘Güzelsin, evli misin, değilsen benimle evlenir misin?’ anlamında söz etmen uygun muydu? Hiç olmazsa alıştırarak söyleseydin, ‘Konuşalım mı, arkadaş olmayı arzular mısın?’ vb. gibi.”
“Sen, yüzükleri gözüme sokar gibi…”
“Olayı hiç abartma, o daha sonra yaşadığımız bir olay…”
“Pardon! Bana döner misin Şule?”
“Dönerim tabii! Ama amca görmese de hisseder, utanırım, sakın öpmeye kalkışma!”
“Öpmeden önce; ‘Seni seviyorum!’ demem gerekmez mi?”
Başparmağımı dudaklarının üzerinde gezdirirken gözlerinden öptüm;
“Yalan söylemiş olsan da, beni sana kul eden gözlerine, suskunluğa bürünmüş dudaklarına eylemin yakışmadı, oysa karşındaki, ilk kez ismini hecelediğin Yalım senin için canını bile feda edecek konumdaydı…”
“Deminden beri; ‘Dedim ki, dedim ki…” diyerek içinden geçenleri sıralamaya çalışıyorsun. Oysa elim şurda, tutup sıcaklığını hissettirsen, öptüğün gözlerime bakıp dokunduğun dudaklarımda hissettiğini söylesen ve amca direksiyonda olsa da bizim ihtiyacımız olduğunu hissedip gözlerini kapatsa fena mı olur? Ben sana dayanamadım. Sevdim seni bir çırpıda.
Ve seni dinlerken yüzüne bakmaksızın, usanmaksızın defalarca; seni sevdiğimi, seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum! Senin için böyle söylemek çok zor mu?”
“Ben dünyaya senin için geldiğimin farkındayım. Yoksa sensizliği düşünüp senin için hayattan vazgeçmeyi aklımdan geçirmezdim. Bunun anlamını açıklamama gerek yok; çünkü seni canımdan çok seviyorum. Dile! Ufacık bir söz söyle! Senin için ne kadar borç altına girersem gireyim işimi de, canımı da terk ederim! Yaşayamam sensiz!”
“Peki, ben yaşar mıyım? Bırak! Dünya da, ülkem de yerinde kalsın, biz de. Git işine! Gider gitmez tut ellerimden beni de çek, al yanına! Sensiz bir an bile nefes tüketmeme izin verme. Hemen! Hatta öyle ki hemenden önce hemen!”
Bence hemenden önce hemen sonramızı söylemeye hiç gerek yok!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Market; Genellikle yiyecek maddelerinin ve mutfak eşyalarının satıldığı büyük dükkân.
Şule; Alev, yalım, ateş alevi (Arapça, kız çocukları için kullanılan bir isim).
Yalım; Yanan ve ışık veren şeylerin türlü biçimlerde uzanan dili, alev. Kılıç, bıçak gibi kesici aletlerin kesici yüzü.
(1) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(2) Alla’sen; (Ağızı doluyken) “Allah’ını seversen!” demek.
Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.
Fifti-Fifti (İngilizce fifty-fifty, % 50 - % 50);Yarı yarıya. Bir bütünü oluşturan iki eşit parçadan her biri. Yarı.
Hanım Köylü; Eşinin yöresine yerleşip uyum sağlayan erkek
Hem kel, hem fodul (ebleh) hem yarım akıllı; Hiçbir yeteneği olmayan, ama üstünlük taslayan.
Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Limoni Tavır; İnsan ilişkilerinde bozukluk, tatsızlık yaşanma durumunun göstergesi.
Mahrecine İade; Asıl anlamı; Gümrüğe gelen bir eşyanın vergileri yatırılmadan satıcısına ya da aynı ülkedeki başka bir alıcıya gönderilmesi olmakla beraber, meselâ nişanda takılan bir kısım ödüllerin, nişanın bozulması nedeniyle sahibine iade edilmesine, bir mektup, bir tebligat kabul edilmemişse gönderildiği yere iade edilmesine dair kullanılan söz.
Mantı Burunlu; Yerel bir tarif. Ufak, hokka gibi fındık burun tarifine uygun burnu olan. Burun deliklerinin ve burun yapısının küçük olduğunun izahıdır.
Nafaka Talebi; Boşanma sonrası, çalışmayan bir kadının kendine (ve varsa çocuklarına) geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kocası tarafından ödenmesi gereken en az para miktarının istenmesi.
Süt Dökmüş Kedi Gibi; Başarısızlık, bir kabahat, suç işleyip de çekince ile bundan utanma durumu (Süt dökmüş kedi gibi, ‘Miyav! Miyav!’ dedirtmek)…
Tam Takır-Kuru Bakır; İçinde hiçbir şey olmayan, yok, bomboş, anlamında kullanılan bir deyim.
Tatlı Dil; Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan konuşma biçimi ya da sözler.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir Öyküde kastedilen de budur, her ne kadar sözün sahibinin Hazreti Ali olduğu bilinirse de. Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.
Tok Satıcı; Cömert, paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayarak malını pazarlayan. Gani gönüllü satıcı.
Ucuz Menfaat; Değerinden bahsedilemeyecek kadar değersiz çıkar.
Üç Sanzatu; Briç denen oyunda (Fransızca; Sans atout) kozsuz oynanan el ve başarılı olunduğu takdirde 100 puanlık zon bağlanan oyun şekli.
Vermeyince Mabut, Neylesin (Kel) Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz. Benzer Sözler; Kişinin ters giderse işi / Muhallebi yerken kırılır dişi, Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar, Kısmetinse gelir Hind’den Yemenden / Kısmet değilse ne gelir elden, Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur.
(3) Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Kılkuyruk; Kılıksız, züğürt, değersiz kimse. Aslında bir göçmen kuştur.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Daniska; En güzel, en iyi.
DNA (Deoksiribo Nükleik Asit); Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asit. Önemli olan rolü; bilginin uzun süreli saklanmasıdır.
Zahiri; Görünürde, görünen. İçten olmayan, yapay, yapmacık.
Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası. Arsenik.
Velet (Veled); Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş çocukları paylama, azarlama anlamındadır.
Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.
Ruhani; Ruhla ilgili. Din ve mezhep işlerine bakan, bunlarla ilgili bulunan.
Nitekim; Nasıl ki, gerçekten, sonunda, sonuç olarak.
Miskince; Uyuşukça, aptalca, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça.
Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.
Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(4) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE veya John Stuart MILL sözü.
(5) Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun, yollar uzak. ALINTI
(6) Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Osman Nihat AKIN’ ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(7) Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Ayrı Gayrı Olmamak; İnsan ilişkilerinde resmiyetin olmaması. Samimiyet.
Boyunun Ölçüsünü Almak; Övündüğü kadar olmamak, yetersizliğinin, beceriksizliğinin derecesini görmek.
Briç Oynamak; İkişer kişilik iki takım arasında elli iki kâğıtla oynanan İstanbul’da başlanan ve 1932 yılında kurallara bağlanan bir iskambil oyununu oynamak.
Bürünmek; Bürümek (Güçlü bir şekilde etkilemek. Örtmek, kaplamak, basmak, sarmak, almak) eylemine konu olmak. Sarınmak, örtünmek.
Cevher Yumurtlamak; Cevahir Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.
Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.
Guruldamak; “Gur! Gur!” şeklinde ses çıkarmak (mide veya bağırsaklardan)
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
İştihası Kabarmak; İsteği çoğalmak, heveslenmek.
Körletmek (Köreltmek); Bir şeylerin görünmesini, görüntülenmesini engellemek için gerekli önlemleri almak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak. Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.
Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.
Mutabakat Oluşmak; Uzlaşmak, uyuşmak, konsensüs. Karşı olan kişilerin anlaşmazlıkları ortadan kaldırma çabasıyla birlik sağlamaları. Birey veya toplulukların anlaşılamayan konularda karşılıklı ödünler vererek anlaşmaya varmaları.
Pılı-Pırtı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyleri almak, toplamak. Bir yerlerden ayrılma müjdesi.
Rehavete Kapılmak; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği yaşamak.
Saf Dışı Bırakılmayı (Edilmeyi) Kabullenmek; İlgisi kesilmesini, işin gereğinden alıkoyulmayı, işlemez duruma sokulmayı kabullenmek, rıza göstermek.
Sap Gibi Dikilmek (Dikili Kalmak) Sap Gibi Ortada Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.
Tıpalamak; Tapalamak. Dar bir delik ya da şişe ağzı için ağzını tapayla kapatmak, ağzına tapa koymak (Öyküde; kulakların duymamak şeklinde kapatılacağı söylenmek istenmiştir).
Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).
Umutvar (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümitle beslenmek.
Yok Pahasına (Bahasına) Satmak; Son derece ucuz olarak satmak.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Zon Bağlamak; Briçte yapılan konuşmalar (deklarasyon) sonucunda gerçekleştirilmesi haline 100 puanı geçecek bir kontrat belirlemek.
(8) Görücü Usulü Evlilik; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma arada aşk olmadan sevişerek evlenmenin zıttı, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması şeklinde bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
(9) Andropoz; Yaşlanan erkeklerde geç ortaya çıkan testosteron yetmezliğine verilen durumun adıdır. Erkeklerde kırklı yaşlardan itibaren başlasa da en çok ellili yaşlarda testosteron seviyelerinde azalmalar olur.
Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.
(10) İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(11) Timsah Gözyaşları; Timsahlar avlarını yerlerken ağızlarını çokça açtıklarından gözlerinden bir sıvı salgılamaktalar. Gözyaşı gibi görünen bu sıvının üzüntü ile ilgisi yoktur (Hem niye olsun ki, hayvan karnını doyuruyor, zannımca neşelidir de). Buradan yola çıkarak bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapan sahtekârlar için “Timsah gözyaşları döküyor!” denirmiş. Ağlayan bir kişinin aslında çektiğini ifadelendirmeye çalıştığı vicdan azabının samimi, gerçek olmadığının, sadece sempati kazanmak, duygu sömürüsünü gerçekleştirmek olduğudur. (Ansiklopedik bilgi). Rivayet de olabilir kesin olarak bilmiyorum ama benim hatırımda kaldığına göre de; timsahlar aç kaldıklarında yumurtalarını ya da yavrularını yer sonra da; “Açlık belâsına ben bu haltı niye yedim!” diye gerçekten ağlarlarmış. Yine ansiklopedik bir bilgi tüm hayvanların (insan dâhil) alt çeneleri oynadığı halde, timsahların üst çenesi oynarmış, (Alt çenelerinin hareketsizliği nedeniyle yeme işlemini sadece yutma olarak yorumlamak mümkün) bu da onu avını yerken yorduğu için gözü o malûm sıvıyı getirttirirmiş.
(12) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
(13) Beterin de Beteri (Var); Kötü bir duruma düşüldüğünde, bir belâ ile karşılaşıldığında; “Daha kötüsü olamaz!” diye düşünülmemeli, daha da kötüsünün olabileceği düşünülmemeli. Örneğin arabanızla hafifçe çarptığınız yaşlı birinin, her ihtimale karşı hastaneye götürürken vakti saati gelip de kalp krizinden ölmesi gibi. Ne sabretmeniz, ne de dualarınız kurtaramaz sizi. Derdinizi anlatmanızın mümkünü yoktur.
(14) Şeytanın Aklından Bile Geçmemek; İnsanın yapacağı düşünülmeyen bir şeyin bir şeyi gerçekleştirmeye çalışması, hatta gerçekleştirmesi (Tıpkı öyküdeki gibi kendine ait olmayan bir malı satması) özellikle dolandırıcıların çeşitli yalanlarla insanları kandırıp, yanlışlıklara kanan insanların mallarını gasp etmeleri gibi.
(15) Arz ve Talep Kanunu; Bir mal piyasaya az miktarda sürülmüş (Arz) ve fiyatı fazla ise almak isteyen insan azdır. Arz, bir mal piyasaya fazla miktarda sürülmüşse, fiyatı azdır, satıcı çok az fiyata razı olmak zorundadır. Bu da satıcının çok mal satmak isteğidir ki bu takdirde de alıcı o mala karşı isteksiz olur, ya da belli bir fiyata almaya razı olduklarının belirlenmesidir (Talep).
(16) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(17) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(18) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(19) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.
(20) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(21) Söz gümüşse sükût altındır; Konuşmak, kimi zaman insanın başına iş açabilir. Onun için insan konuşmasına dikkat etmelidir.
(22) İtin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı; Aşağılık bir kimsenin değerli bir şey istemesi mümkün değildir. Böyle birinin duası kabul olsaydı, dünya çekilmez olurdu.
(23) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.
(24) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(25) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.