Sokak hayvanlarına özellikle köpeklere, kısmen de olsa kedilere düşkünlüğüm vardı. Yani bir sınıflama yapmam gerekirse bu düşkünlüğümü % 80 köpekler, % 19 kediler ve % 1 olarak diğerleri şeklinde özetlemem mümkün. Gene de üç aşağı-beş yukarı(1) şeklinde yanılma payını göz ardı etmemem(2) gerek.

Ancak kedi köpekler olduğu gibi evde beslenen diğer canlılara da kesinlikle karşıydım; hürriyetlerini kısıtlama, özgürlüklerini bencilce sahiplenme, fiziksel etkinliklerinde kısıtlamalar, yasaklamalar bana hiç de hoş görünmezdi.

Hele ki özençleri nedeniyle sınıflarını geçen bebelere bisiklet, top, tatil gibi ödüller vermek yerine bir canlının hediye edilmesini asla kabul etmiyordu beynim. Çünkü karşımdaki varlık çocuktu, bilinçten yoksun, canı sıkılıncaya kadar hoş tutup, bıkınca bir kenara atacak, kedi ve köpekleri sokağa salacak kadar duygusallıktan yoksul.

Bir çocuğa başarısının ödülü olarak bir hayvan hediye etmek; kırmızı, siyah, mor, sarı hangisini derseniz öylesine bir renkle çizilmiş yasak, yanlış bir çizgiydi benim için.

Düşünmek bile zoruma gidiyor, özellikle bir yaz tatili sonunda sokağa bırakılan bu hayvanlar konusunda. Özgürlüğü, sokağı bilmeyen, hazıra alışmış, bir süs, salon kedisini veya köpeğini sokağa bırakmak, bir kafes kuşunu azat etmekle aynı anlamda, intihar etmeyi bile becermekten yoksun bu canlıları açıklara bırakmak doğrudan doğruya ölüme terk etmektir ki, anlamakta bir hayli güçlük çektiğim bir konudur bu.

Neyse! Konum bu değil! Diyelim ki adım; “Hayvan sever bir Öğretmen!” olarak düzenlenip bilinmiş olsun? Galiba bu unvanı(3) sadece sokak köpek ve kedileri için ayrı ayrı kapımın iki tarafına koyduğum, sık sık çalınmalarına tahammül edip sık sık ve tekrar tekrar yerlerine bıraktığım mama ve su kapları için hak etmiş olabilirim.

Bunun yanında, bir önceki günden bir sonraki güne devretmeyen bir poşet içindeki “İkram = Hediye = Ödül” artık başka ne adlar verilirse o bisküvileri ikram etmekten dolayı da kazanmış olabilirdim. Benim için bir Terrier neyse, Doberman(4), Bulldog(4), Dalmaçya(4) da aynıydı, sadece Pitbull(4) köpek ürkütürdü beni o da biraz (dan çok)!

Eğer sahipleri; ne oldum delisi(7), kıskanç, kaprisli, görgüsüz kişiler değillerse (tenzih edilmeleri(2) gerekenleri saymıyorum) izin verir veya hoş görürlerse(5), bu ödül bisküvilerinden kulakları küpeli sokak köpekleri dışında onlara da ikramda bulunurdum. Tedbir benden, takdir Allah’tan…

Neyse yola çıkmış (arıyordum, kaybettiğim aşkımı…(6) Hiç âşık olmamıştım ki, arayaydım?) tatil gününün vakit geçirme hovardalığıyla(3) Şehir Kulübüne gidiyordum. Yaşını başını almış emekli, hâlâ işbaşında olan üst düzey görevli ağabeylerin sık sık uğradıkları nezih(3) bir mekândı orası.

Ve ben bir öğretmen olarak öncelikle ve özellikle emekli öğretmen ağabeylerimin sohbetlerinden bir şeyler öğrenmek, kapmak düşüncesiyle izinlerini alarak dinlenip, sohbet ettikleri lokal masalarının bir kenarlarına çöküveriyordum, usulca ve sessiz…

Kumar niteliği taşımayan, ancak ve mutlaka iddialı, bazen ve özellikle briç(3) oyunlarında bitmediği için saatlerce süren didişmeyi(2) ve aralarındaki sohbeti izlemek zevk ve bilgi dağarcığımı(3) yükleme konusunda görevdi neredeyse benim için.

Ağabeylerim bazen briç fantezisinden(2) vaz geçip maça kızı, tavla, satranç da oynarlardı, onları izlemek de sonralarımda ne işime yarayacaktıysa? Bana göre benim o taraklarda bezim yoktu(2), tuzlayayım da kokma(1), anlamında! Oysa aynı zevki yaşamaya yönelebilirdim ben de, yalnız, bekâr ve yaşamayı bilmeyen, emziği henüz ağzında görünen bir öğretmen olarak…

Briçte, maça kızında; geciken ve eksik olan dördüncü partner(3) yerine, o gelinceye kader joker olma vasfında görünsem de yaşım uygun olmadığı,  iznim olmadığı kanaatiyle saygımı öne sürerek oyunlara asla katılmıyordum. Katılmadım da.

Dediğim gibi oyunlar sırasında; yaşananlardan kesitler, şakalar, espriler, fıkralar, şarkılardan nağmesiz (ç)alıntılar, şiirler, edebiyattan derlemeler (izinleriyle) not almamı sağlıyor, evime döner dönmez, sıcağı sıcağına bilgisayarıma yüklüyordum onları. Hazineydi hepsi ve inancım o ki; hini hacette(1) gerekli olabilirdi, eğer gerektiği zaman aklıma ve dilime getirmem mümkün olabilirse?

Burada ufak bir parantez açmamda yarar var, doktor ağabey, kardeşler gücenmezlerse. Çünkü edebiyat öğretmeni olmama rağmen (İlkokulda az kaldı “Yazı Dersinden” sınıfta kalmaktan öğretmenimin engin hoşgörüsüyle(5) kurtulduğumu söylemek canımı acıtıyorsa da?) hâlâ çok kötü, okunmakta sıkıntı çekilen bir el yazım vardı.

Öyle ki, her türlü sitem, tenkit, muaheze(3) vb. ile kabulleneceğim şöhretimi inkâr etmem mümkün değil, sanki doktorların o reçetelerdeki kalem oynatışları gibi, (Ufak bir sır;) bazen yazdığımı kendim bile okumakta sıkıntı çekiyordum (Geçiyorum, bir kalem)!

“Neyse?” dedim, çenem düştü(2)!..

Karşıdan üç bayan (Sonradan; üç genç kız olduklarına şahit oldum!) geliyordu. Kızların taş çatlasa(1) yaşları yaklaşık; 15-16 civarındaydı. Arkadan gelen ise benden 5-6 yaş küçük olabilirdi ancak. Genç kızlardan birinin elinde kahverengi, beyaz orta boyda (King Charles Cavallier Spaniel, diğerinin elinde beyaz tüyleri abidik-gubidik(1) bir biçimde tıraş edilmiş minik bir boyda (Terrier) köpek vardı. Söylemim; markaları (yani anıldıkları cinslerin ne olduklarını bildiğimden değil) sonralardan öğrenmiş olarak…

Üstelik “Ellerinde” şeklinde söylemim de yanlış; tasmalarının ipleri, uçları, aletleri ne deniyorsa işte, onlar ellerinde idi. Köpekler iki genç kızın sağında ve solunda, arkalarından onları usulca takip eden üçüncü kızcağızın elinde büyükçe bir torba vardı ve onları dikkatle takip ediyordu.

Köpekler birbirine alâkaları hiç belli olmayacak şekilde “Kardeş-kardeş” sağa-sola bakınıyorlar, ikide bir yerleri koklayıp, buldukları her neler ise daha önce sanki hiç görmemişler gibi yutarak, yutkunarak yürüyorlardı.

Bana yaklaşmalarına üç-beş adım kala kahverengi-beyazlı köpek, belki de elimi diğer elimdeki poşete atma şeklimden huylanmış, irkilmiş, korkmuş gibiydi. Belki de sahibine bir kötülük yapacağımdan işkillenmiş(2) olsa gerek ki bağırıp-çağırmaya, pek yakışmasa da şaha kalkar gibi tasmasını zorlamaya, genç kızın zapt etmesini de yok etmeye çalışıyordu.

“Affedersin kızım, niye sinirlendi bu böyle aniden? Kızdığı, onu kızdıran bir insan tipine mi benziyorum yoksa?”

“Bilmiyorum abi, hiç böyle yapmazdı, anlayamadım!”

“Adı nedir? İzniniz olursa konuşabilir miyim? Doğal olarak gideceğiniz yere gecikmenizde, biraz eylenmenizde(2) sakınca yoksa?”

“Adı; Karamel. Sakıncası yok abi!”

“Bak Karamel! Seninle ilk kez karşılaşıyoruz. Ve benimle ilgili bilmediğin şey senin cinsinden güzel varlıkları benim çok sevmem. Ve bana göre elimdeki poşette sizin gibi sevdiklerim için her zaman taşıdığım nefis bir şey var! Ne dersin tanıtayım mı kendimi, ben; Öykü! Acaba diyorum, ikramımı kabul eder misin?”

Elimdeki poşetten el yordamıyla(1) bir adet ödül bisküvisini çıkardığımı görünce, önce dönüp sahibine baktı, sesini kesmişti zaten. Genç kız, başını eğerek onayladığını belirtmek için tasmasının ipini gevşetti, bu Karamel’in bana doğru adım atmasına yardımcı olmak demekti.

Çömelip bir elimle Karamel’in başını okşayıp kulağını kaşırken, diğer elimdeki bisküviyi parmaklarımın arasında ikiye bölüp birini ağzına uzattım, yere düşürmemek kaygısıyla(3). Bir sağ, bir sol, haydi mideye afiyetle.

İkinci parçayı Karamel’in ağzına doğru uzattığımda, yan taraftan bir vaveyla(3), kıyamet koptu(2) ki evlere şenlik(1)! Üzerime atılma çabasıyla, sahibinin engelleyememesini dikkate alarak o ufacıcık, süslü tıraşlı, beyaz, soytarı köpek elimin tadına baktı(2) ufaktan, şöylece.

“Oldu mu yakışıklı arkadaş? Karamel’e verip de seni nasıl unutur, nasıl görmemiş gibi davranırım ki Bay Köpek?”

Poşetten bir bisküvi daha çıkartıp ikiye bölüp Bay Köpek’e uzatırken sahibi genç kız celâllendi(2);

“Ona köpek demeyin, adı; Gofret!”

“Oldu köpeklerinizle, yani hanımefendi ve beyefendiyle tanıştık. Sizlerle tanışmama gerek yok! Yalnız Gofret’in sahibi küçük abla! Mutlaka Gofret’in aşıları, muayeneleri tamamdır, ama sizin gene de bana ev adresinizi vermeniz mümkün mü? Hani, kuduz olur, kudurursam…”

“Bize gelip beni, ailemi mi ısıracaksınız, hoşt!”

“Ben bu yaşınızda size hiç de yakıştıramadığım bu sözünüzü hazmedebilirim(2). Maksadımı belki de tam olarak anlatmama izin vermediniz, belki de ben anlatmakta geciktim. Gofret salon köpeği olduğuna ve elinizde cesaretle gezdirdiğinize göre ne köpeğinizin, ne de benim kuduz olmam mümkün değil, gibi görünüyor!..

Zaten şimdi hemen eczaneye gidip elimi bol su ve sabunla yıkayıp, eczacı kardeşin öneriyle; oksijenli su, alkol ile pansuman yaptırıp artık bir şeyler (antibiyotikli krem) sürülmesi mi gerekiyor, sargı edilmesi mi gerekiyor onları yaptıracağım.”

Yaram fazla derin değildi, ancak İlk Yardım Kursunda çeşitli olasılıklar nedeniyle bir miktar kanın akması gerekliliğiyle kolumu sıkmama rağmen fazla kan akmadı. Daha sonra mutlaka tam teşekküllü bir devlet hastanesine gidip durumumu tescil ettirmek(2) yanında, tedavimin yapılıp yapılmaması, gerekiyorsa yapılmasını beklemek durumundaydım.

Sözüm yarım kalmamalı, devam etmeliydim;

“Amma… Ola ki doktor değişik bir şey söyledi, bana adınız değil, ev adresiniz, hatta o da önemli değil, sadece aşı vb. gereklilikleri yaptırdığınız veterinerin adresi, sizin de tedbirli, dikkatli olmanız gerektiğini söylemem gerekli, bu konudaki bilgilerim oldukça kısıtlı olmasına karşın…

Ve önemle söylemem gerekli ki küçük hanım, ben unuturum, ama görünen o ki, daha çok küçüksünüz, yarınlarımızın annelerinden biri olarak öğrenmeniz gereken çok şey olduğu kanaatindeyim. Ve bırak ‘Ağabey!’ demeyi, ‘Amca!’ demeniz gerekirken ‘Hoşt!’ demeniz ne görünen varlıklı oluşunuza, ne güzelliğinize, ne de giyim-kuşamınızla ilgili hanımefendiliğinize yakışmadı kızım! Buyurun, yol sizin!”

Hiç de umduğum gibi, süklüm-püklüm(1) benzeri olmaksızın bir hareketle iki kız da aynı yöne doğru ilerlerken, iki kızı takip eden köpeksiz kız;

“Affedin Öğretmenim! İkisinin de babaları yok, edepleri-terbiyeleri kısıtlı, üstelik tuzları kuru(1), varlıklarının aşırılığı şımarıklıklarının, kendilerini ne oldum delisi, bulunmaz Hint kumaşı saymalarının(3) nedeni. Gençtirler, umuyorum ki mutlaka pişman olup sizi okulunuzda ziyaret edip özür dileyeceklerdir..."

“Dal kırıldığında rüzgârın özür dilemesinin(8) gereği var mı? Hem siz benim öğretmen olduğumu nereden biliyorsunuz? Öğrencim olamazsınız, mümkün değil, çünkü Erkek Teknik Lisesi öğretmeniyim…”

“Bir gün o sıralarda okula devam eden kardeşimle yürürken sizinle karşılaşmıştık, kardeşim o zaman; ‘Sizin öğretmeni olduğunuzu’ söylemişti, sizi selâmlarken…”

O günü unutmam mümkün değildi asla. Bir öğrencimin ablası olarak, aklımdan geçmemesi gerekliliği ile olsa da bakışları canımı yakmıştı ve hakkım olmayana haksızlık etmeye asla hakkım yoktu.

O şimdi, yeniden karşımdaydı ve yandığımı fark etmemesi dileğimdi, hoş yanıyor olsam da, sonuç? Konuyu saptırmalıydım, kendi adıma, hissettirmeksizin, bir açık bulabilmek umuduyla. Çünkü bu gözleri hakkım ve haddimin olmadığını(2) hissetmeme rağmen, unutmam asla, mümkün değildi.

“Anladım! Ancak bilmenizi isterim ki, beni aşağılayan(2) o genç kız, adı her neyse ve her neyiniz oluyorsa özür dilemesi için lütfen bana yönlendirmeyiniz. Sadece öğrenip bilmesi gerekeni, öğrenip bilsin yeterli!”

“Öğretmenim dediğinizi yerine getirmem boynumun borcu(1). Ancak hemen söylemem gerekli ki, sizinle karşılaşmamız, benim için Allah’ımın bir lütfu! Derdim var, özellikle kardeşim konusunda. Bir büyüğüme danışmam gerekti! Ondan yol göstermesini isteme hakkımın olduğu kanaatindeydim. Sizi tekrar, nerede ve nasıl görebilirim? Bana söyleyin lütfen! Kızların süs köpekleri var, ama ben onların koruyucuları, silâhlı bekçi köpekleriyim! Onları takip etmem zorunlu, lütfen gücenmeyin!”

Zor konuydu, üstelik içimdeki duygusallığa set vuramama endişesi yüklü. Ancak konum kuduz şüphesi nedeniyle çözüme muhtaçtı ve gerektiğinde köpek sahiplerine ulaşmam için bana el uzatmamı isteyenden başka da çarem yoktu. Ayrılırken de olsa onu dinlemem gerektiği kanaatini yaşıyordum.

“Anladım, peki! Cuma günü okul dağıldıktan sonra, eğer mümkünse kardeşinle birlikte, okula ve Öğretmenler Odasına gel! Adın ne senin?”

“Nisan! Sağ olun Öğretmenim!”

Yarın günlerden Cumaymış, ne bilirdim ki, okulumuz İmam-Hatip değil, Teknik Liseydi, dolaysıyla Cuma ezanı okunacak diye ders saatlerimiz ona göre ayarlı değildi! Aslında gerçekten bir olayın üstüne ağırlıklı olarak eğilmek gerekiyorsa, söz konusu(1) olayın arasına süre koyarak olayı soğutmamalıydı(2), sıcağı-sıcağına halletmek(2) en iyi çözümdü.

Yürüyor ve yürürken kendimi aklımı kullanamaya zorluyor, azıcık da olsa beynime işleyerek düşünmeye çalışıyordum. Nisan’ın ismi çağrışım yapmıştı, ona benzeyen ve babasının ölümü nedeniyle okulu bıraktığını öğrendiğim okulumuz öğrencilerinden Eylül’ün ablasıydı Nisan.

Çözüm aşamasına doğru yönelmişti beynim. Sanırım çözülmesi gereken düğüm; Eylül olsa gerekti, ama nasıl? Dünyada ölümden başka her şeyin çaresinin olduğu(9) geçti aklımdan…

Cumanın gelme, okulun son zilinin çalma ve biz öğretmenlerin Öğretmenler Odasında toplanma mecburiyetimiz ve benim söz verdiğimi unutma gibi aptallığım söz konusuydu.

Sabahtan öğlene kadar zorunlu izinle köpek ısırması ile ilgili muayene ve gereken işlemleri yaptırmam, bir bakıma sosyete köpeklerinin mutlaka mecburi, periyodik aşılarının yaptırıldığını öğrenmem beni rahatlatmıştı. Gene de bu çabam aptallığımın özrü olamazdı.

Öğretmenlerden son anda toplantıya yetişen biri, beni kapıda başı örtülü, tedirgin tavırlı, duvara sırtını dayayarak, birleştirdiği avuçlarında başparmaklarına takla attıran bir genç kızın önce; “Toplantının kaçta biteceğini, sonra da ismen beni sorduğunu” söyledi.

Evet, aptallığımla çalışmayan beynim harekete geçmiş ve verdiğim sözü hatırlamıştım.

“Sakıncası var mı öğretmen arkadaşlarım? Gelsin de konuşayım mı bir kenarda, ya da dışarıda, yoksa dışarılarda bir yerlerde toplantı sonuna kadar beklesin mi, ne dersiniz?”

Emekliliğine yılsonuna kadar mesafesi kalan Ecem Öğretmenim dile geldi(2);

“Belki toplantımız uzar, bu kızımıza karşı ayıp olur, üç-beş dakika dinleriz, toplantıya ondan sonra başlarız. Siz onu en iyisi içeriye alın, sorun varsa belki müştereken bir şeyler üreterek çözümde yardımcı oluruz, katkımız olur!”

“Buyur Nisan! Gel kızım!” dediğimde başındaki başörtüsünü çözmüş, düzgün bir kıyafetle odaya girdiğinde beni ve odadaki tüm öğretmenlerimizi şaşırtan bir duruşla medeni cesaretini(1) doruğa ulaştırma(2) çabasındaydı sanki. Ecem Öğretmen, ayakta beklemesine ses çıkarmaksızın, “Otur!” şeklinde yer göstermeksizin hemen dileğini iletti;

“Anlat kızım! Yardımcı olacağımız bir konu ise, hepimiz el ele vermek için gayret edeceğiz. Erkek egemen bu okulda, Buse Öğretmen, ben ve sen olarak üç kadın olduk. Sanırım kadının sadece adının(10) olduğu bu devirde erkek egemenliği asla gücünü yitirmeyecek. Hadi, anlat bakalım!”

“Öğretmenim! Burası teknisyen yetiştirmek için bir öğretim kurumu. Buraya atanmak için tek bir bayan öğretmen talebi bile olmadı sizler dışında bugüne değin. Belki bu derse en iyi yakışacak örneğin bir Edebiyat Öğretmeni olmayınca Bakanlık beni atadı mecburen. Affedersiniz, ama bana göre sitemkâr konuşmanız uygun olmadı. Gene de ben büyüğüm olarak elinizi öpmek isterim.”

“Düşünceli bir hanım kız yanında sitemli konuştuğum tavır ve sözlerinizi kabullenmem mümkün değil genç öğretmenim. Ama bu genç kızcağızın sorununa çözüm üretebilirsek, o zaman gel, elimi öp Öğretmenim! Buyur Nisan! Seni dinliyoruz!”

“Aslında kendisine yalvardığım için beni Öykü Öğretmenim buraya davet etmişti. Ben de derdimi ona anlatıp, olası çözümünü öğrenip bir daha beni kimse bilip tanımadan kaybolacaktım. Ama beni dinleme arzunuz beni cesaretlendirdi. Devam edebilir miyim?”

“Dinliyoruz kızım, devam et, lütfen!”

“Mahcubiyet hissetmeden, açık bir dille söylemek istiyorum ki; ben buraya dilenmeye geldim! Duraklamanızdan yanlış anlaşıldığımdan kesinkes eminim. Maksadım dilenmenin yüklediği anlam değil, farklı bir konu…

Babamın ağır ve çözümsüz hastalığı bizi maddi-manevi çok yıprattı. Liseyi bitirmeme rağmen ben üniversiteye gidemedim, babamı yitirdikten sonra da Eylül kendine gelemedi ve son sınıfa geçtikten sonra okumaktan vazgeçti…

Annemle benim çalışmamıza, okuması için ona destek olmamıza içerleyip(2), tahammül edemedi, okulu bıraktı. Benim de annemin de onu bu kararından vazgeçirmeye gücümüz yetmedi. Ne olur, yardım edin, el uzatın, onu ikna edin, okula devam edip liseyi bitirsin! Devamsızlığına çare olamayacağınızı biliyorum...

Asla tavassut(3), kayırma, torpil ne denirse, hiçbirini istemiyorum. Sınıfta kalması gerekiyorsa, kalsın. Seneye okuyup liseyi bitirince kolunda altın bilezik(1) olmasa da sanatı ile varsın demirden, kalaydan bir bileziği olsun elinde ve bu kendine yetsin!..

Annem 65 yaşlar civarlarında, ben yirmi beşlerdeyim, kardeşime bakarız, ekonomik derdimiz yok sayılır, bakarız, ama bir erkek çocuk, şimdiki gibi kendi ayakları üzerinde durmak ister, bu; onun hakkı. Hatta onuru, gururu için bunu yapmak zorunda hisseder kendini…

Bana destek olun lütfen! Ana-kız ona söz geçirmekte gücümüzü yitirdik. Biz çalışıyoruz, evimiz kira da olsa kiramızı vaktinde ödüyoruz. Yoksulluğumuzu hiç hissettirmedik Eylül’e. Tek düşüncemiz kendimiz için hiçbir şey, onun için her şey! Destek olun bize ve ona lütfen, okulu bitirsin hiç olmazsa!”

“Söylediklerini anladık Nisan! İster evine git, ister koridorda bekle, ya da koridorun sonundaki soldan ikinci oda, benim odam, kapı açık, git, otur, bekle! Kütüphanede kitaplar var, ilgini çekenleri karıştırabilir, hatta okumak için alabilirsin de! Sana belki Eylül ile ilgili bilgiler aktarabilirsem evine bıraktığımda da ‘Eh! Eylül’ü tam olarak silâh zoruyla gibi olmasa da ikna edebileceğimi’ düşünmekteyim…”

Sözü içimden de tamamladım; “Herhalde karşılığı rüşvet olarak bir bardak tavşankanı çay(1) veya yoğun bir mercimek çorbası olabilir belki!..”

Arabaya binip evine yöneldiğimizde çenem özet modunda içime açılmıştı, sessizce, düşünce modunda.

Doğal olarak başarımız aile-öğretmen baskısı olarak değil, Eylül’ün gönülden kabullenmesi şeklinde gerçekleşmeliydi. İlk handikap(3) devamsızlık sebebiyle bir yılının heba olmasını dikkate alarak atılımlarımızı bir sene sonrası için yapmalıydık. Bunun için cesaret ve ikna yanında zamana da ihtiyacımız olacaktı, inkâr etmeksizin…

Bizim için bulunmaz bir nimet gibi görünse de Ecem Öğretmenim emekliliği kafasına koyup konuyu iyice benimsemiş olduğundan, emekli kocası Cem de karısının emekliliği konusunda aşırı istekli olduğundan konunun tüm çözüm yükü omuzlarımda olacaktı.

Oysa hem bilmediğim, hem yaşayacağımı tahmin bile etmediğim yükler, aklımın ucundan bile geçmemişti(2), geçemezdi de. Sen bir garip çingenesin Öykü, gümüş zurna neyine senin(11)? Konunun gelip dayandığı nokta; asla fırsatçılık değildi!..

Konuştuk, konuştuk, konuştuk! Çok şey! Çok çay! Ama sonrasında ucunda hiçbir şey yok (gibiydi)! Kendi konularımızda her şeyi halletmiştik! Ancak “Her şey güzel olacak!” dememiz için ortalıktaki eğitim yılının sona ermesi ve yeniden başlaması için önümüzde dört-beş ay ve belki de birkaç gün daha uzun bir süre vardı.

Benim tüm gereklilikleri tek başıma başarmam için bu süre yeterli gibi görünüyordu. Ancak bunun için ufak bir impuls(3), Ecem Öğretmenimden bir destek beklememin de inanç olarak hakkım olduğu düşüncesindeydim.

“Ecem Öğretmenim! Bunca yıllık deneyimleriniz var! Bana bu Eylül çocuk ve eğer hevesini yanlış yorumlamadıysam daha ileriki tarihlerde de, emekli olacak olsanız da ablası için de yardımcı olmanızı istesem, bencillik etmiş olur muyum?

“Cem beni almak için bekleyecekti, plânlarımız vardı…”

“İşte benim kaz kafalı(1) olarak eksikliğim, ev-bark(1), çoluk-çocuk, medeni cesaret, yeteneksizlik, ikna kabiliyetsizliği…

Desenize, gene ve her zamanki gibi yalnızım…”

“İlk sözüm; aile olmanız için gösterdiğim hiçbir aday için istekli görünmediğinizi tekrarlamak olacak! Uzun saçlı prensesinizi mi bekliyorsunuz ki, nedir? Bana göre; ev-bark, çoluk-çocuk konusunda şansınızı yitirmemiş olsanız da, bu şansınızın oldukça zayıf bir biçimde seyrettiğini söylemek zorundayım, maalesef! Kendi düşen ağlamaz! Bu durumda biraz daha geciktiğiniz takdirde avucunuzu yalamanız(2) Tanrının ilâhi takdiri(1) olarak görüntülenecek…

Bugünkü yardım dileğiniz ise, bir, belki de iki eğitim yaşamını gerçekleştirmemi zorunlu kılıyor. Sanırım otuz küsur yıl evli olduğum eşim Cem’i sana yardımcı olmak konusunda ikna edebilirim!”

“Söz veriyorum, her ne karar alırsanız alın, emrinizdeyim!”

Odama yöneldiğimde Tanrının bir lütfu ile karşılaşacağımı ummam mümkün değildi. Bedeni yorgun olmasa da belki gönlünün yorgunluğunu engelleyemeyen Nisan, masamın önündeki koltukta uyuyordu.

Evet, buna uyuklama denemezdi, resmen uyuyordu ve Tanrı tüm iç güzelliğini yüzüne de vurmuştu fiziksel görüntü olarak. Ben bu güzelliği ömrümün sonuna kadar sessizce izleyip dinleyebilirdim, ne oluyordu bana, sapık mıydım?

Oysa Ecem Öğretmenim yanımdaydı (umarım berbatlığımı(3) fark etmemiş olsa dileğindeydim) yaşanması gereken kuralların uygulanma mecburiyetleri vardı.

Aceleciydi Ecem Öğretmenim, omuzuma dokundu hafifçe, onun söz söylemesine gerek kalmadan belki ayak seslerimden, belki de nefeslerimizden etkilenerek irkilerek uyandı Nisan, kendini toparlayıp “Affedersiniz!” dediğinde, yılların deneyimi yüklü öğretmen, önce lâfı esirgemeksizin yerine yerleştirme dileğiyle demesi gerekeni fısıldadı, sonra da emretti;

“Âşık mısın kız, oturduğun yerde uyumak da bu ne bu böyle? Aç telefonunu, çayın suyunu ocağa koysun annen, size gidiyoruz hemen!” demiş ve plânını özetlemişti;

“Doğal olarak sen de, Öykü Öğretmenim de bizim arabamızla…”

Ecem Öğretmenimin aklından neler geçirdiği bilinmese de; sosyal konumlar, mesafeler ve sapıklıklar konusunda olağandan öte hassastı! Bu nedenle gereğini düşünmüş olarak beni Cem Babanın yanına oturtturmuş, kendisi de Nisan’la birlikte arka kanepeye yerleşmişti!

Dünyada en gelişmiş bir bilgisayarın bile çözemediği soruyu daha ev adresini bile öğrenmeden sordu öğretmenim;

“Eee! Ne var, ne yok?”

Soruyu cevaplamadan önce nedenini anlayamadığım bir şekilde;

“Büyük marketlere kadar yürümenizde sakınca yok, ama keşke zahmete girmeseydiniz, size zahmet oldu!” dedi, ufak bir-iki alışveriş ertesinde ve Ecem Öğretmenime döndü Nisan;

“İyilik sağlık Öğretmenim, mahcup oldum!”

“Önemsiz! Eylül evde mi?”

“Şu anda işte! Sanırım gece vardiyasına(3) da kalacak!”

“Şimdilik iyi, biraz dinlendikten, iki-üç kelimeyi uç uca ekledikten(2) sonra telefon et ki, daha sonra onunla da görüşelim!”

Karşılıklı olarak telefon numaralarımızı kaydettik. Eksiğim; Eylül’ün çalıştığı yeri öğrenememiş olmamdı ve öğrenmem zorunluydu. Sakıncam ise; Nisan’ın annesinin çalıştığı evden izin almasına karşın evine gecikerek, hatta bizden sonra ancak gelebilmesiydi.

Sözüm ona konuştuk; afaki(3); “Nuh deyip Peygamber dememekte direnen” indinde yararı olmayacak şeyler…

Çayları içip kalktığımızda;

“Yemeğe kalmaz mıydınız?” diyen Nisan’a benim yerime de cevap vermişti Ecem Öğretmen;

“Çocuklarımız bizi bekler, ama sanırım Öykü Öğretmenim için bir sakıncası olmaz! Kim bilir ne zamandır ev yemeği yememiştir!”

Taşı gediğine sokma mıydı(2), yoksa gerçekten ev yemeği ile midemin yoksulluğunu dindirme dileği mi, yoksa her zamanki gibi anaç(3) bir öğretmen olarak plân, proje, taslak olarak bir art düşüncesi(1) mi vardı, bilemezdim. Karşımdakinin iç güzelliğini yüz güzelliği ile bölüştüğüne inandığım anı zihnimden silmek içimden gelmiyordu, ancak çekiniyor, korkuyordum da. Kendimi edebe, terbiyeye, saygıya yönlendirmeliydim içimden;

“Hey! Kendine gel koca kart adam! Aklın başında mı senin? Beğeni, hoşlanma, sevgi-aşk bir yana, yardım etme duygularını imtiyaz(3) şeklinde yorumlamaya çalışmak yakışıyor mu sana? Kimsin? Daha bilen yok! Şu anda dünyanda yer almasını aklından geçirmeye tereddüdün olan da seni ne biliyor, ne de tanıyor?..

Üstelik nedir bu acele? Hakkın nedir, haddini bilmeksizin kendinden uzaklaşman yanlış! İnan, yakışmadı, hem de hiç!”

Ecem Öğretmenler gitmek üzere kalktıklarında, bu benim de evden defolmamın işareti gibiydi, ancak anlamamak hakkım vardı! Onları uğurladıktan sonra kapı önündeki masaya çökmek mecburiyetini hissettim, nedensiz düşüncelerle bunalmıştım, ancak anne-kızın bana akşam yemeğini hazırlamalarını bekler gibiydim. Bu bana yakışmayacak bir tavırdı, Ecem Öğretmenlerle birlikte ayrılmamış olmamın perişanlığı, pişmanlığı, şaşkınlığı ve miskinliği(3) ile. Gecikmiş sayılmazdım.

Pencere camını tıklattım, duyulması umuduyla;

“Nisan! Kızım!  İki kadın olarak yalnızsınız. Dışarıda oturuyor olmama karşın sizlere bir lâf gelsin istemem. ‘Sizi Allah gönderdi!’ dediniz, sorunlarınıza eğilmem, çözümlemenizde yardımcı olmam için. Sanırım konu sadece Eylül değildi. Sizin dertleriniz için de çözüm olmaya gayret eder, çaba gösterirdim, mutlaka ve muhakkak. Ancak elin ağzı torba değildir(12) ki büzesiniz!..

Size ulaşacak müstehzi(3) bir tavır bile beni üzer, incitir. O nedenle izninizle ben de Ecem Öğretmen ailesinden sonraya kalmış olmakla beraber gecikmeksizin gideyim!”

Nisan dillendi(2), pencereyi hafifçe aralayarak, perde arkasından;

“Öğretmenim, ben daha beni, dertlerimi anlatıp içimi dökmedim(2) ki. Deneyimlerinizi inkâr edemezsiniz. Benim mezun oluşumun üzerinden biraz fazla zaman geçti, ama ben de okumak, üniversiteye gitmek istiyorum, sizin gibi öğretmen olmak idealim. Sizce çok geciktim sayılır mıyım? Eylül kadar olmasa bile benim de üniversite sınavına girip başarılı olabileceğim aklınızdan geçer mi? Ne yapmam gerek? Yol gösterir misiniz? Yoksa yol yakınken, lise mezunu çirkin bir kız olarak umudum olmasa da kukumav kuşu(1)gibi pencere önüne oturup kısmetimi mi bekleyeyim?..

Annem çay hazırlıyor, Eylül olmadığı için ‘İdare ederiz(2)!’ diye zaten yemek yapmaya gerek görmemiştik, gene de gitmekte ısrarlıysanız gitmeniz halinde size gücenmem. Ama kendi adıma çözüm önerilerinizi, Eylül adına güç verecek düşünce ve desteklerinizi öğrenemediğim için üzülürüm biraz…”

“Buna asla izin veremem, uzanan bir eli boş çevirmeme de Tanrım izin vermez. Anlat lütfen, ama perde arkasından değil, karşıma geç, yüzünü göreyim ki, mimiklerinden, sesinin tonundan etkileneceğim kadarıyla faydalı bilgiler aktarmaya, öneriler sunmaya gayret edeyim…

Biz öğretmenlerin çocukların haletiruhiyelerini(3) ve ders konusundaki bilgi birikimlerini bilge bir şekilde tartmaları için bu bir ihtiyaçtır. Biliyorsun, değil mi? Okumak için hevesli ve boş zamanlarında kitap okuduğun kanaatini yaşadığım için bu şekilde söylemek gereğini hissettim.”

“Anladım Öğretmenim. Kısa bir özetle sizin değerli vakitlerinizi fazla israf etmemeye çalışacağım ek olarak. Babamın yaşadığı zamanlarda bile ekonomik durumumuzun iyi olduğunu söyleyemezdim. Annem de hizmet için bir yerlere gidiyordu ancak geçinebiliyorduk, iki kardeş okuyarak. Babam öldüğünde ben liseyi henüz bitirmiştim ve üniversite sınavlarına girmek için hazırlanıyordum…

Babamı yitirince bu düşüncem hayal oldu, babamdan bize kalan bir şey yoktu, kardeşimi okutmak için ben de annem gibi çalışmaya başladım. Kardeşim son sınıfa kadar gayretli oldu. Biri kulağına kar suyu kaçacak(1) şekilde ağır bir söz mü söyledi, yoksa harçlıksız olmak sevip ilgilendiği kız arkadaşıyla arasına mesafe mi koydu bilemiyorum, kendini ispat mı edemedi, her neyse, eğitim için senenin başlamasına çeyrek varken;

‘Ye-iç-yat, anne-abla eline bak, bu bana yakışmaz!’ deyip iş aramaya başladı, buldu da…

Elimde somut deliller ve ispatlayacak doneler(3) yok, sebebi de bilemiyorum, ama tahminime göre okumayı bırakmasına sevdiğini sandığından ayrılmasının, ya da sevdiğinin kendini terk etmesinin etkisi var gibime geliyor…”

“Sonuç?”

“Sadece dertleşmek ve kardeşimin yaşadığı bu olumsuzluk ve badireden(3) nasıl kurtulup kendine geleceği konusunda engin bilgi ve deneyimlerinizden yararlanmak…

Bunun içindir ki size rastladığımda ‘Bu Allah’ın lütfu…’ veya benzeri şeklinde söz söylemeye cesaret ettim. Aslında söylemek istediğim çok şey var, perde arkasından söylediklerim sadece ufacık bir özetti. O güne dönersem…

Bir binanın güney tarafındaki iki dairesinde ikamet eden kocalarını yitirmiş, canciğer, kuzu sarması(1) sözünü edebileceğimiz iki kız kardeşe ve kızlarına hizmetçilik ediyoruz ana-kız. Ailelerin evveliyatlarını bilmemiz mümkün değil, ancak tahminime göre, küçüğün büyüğü takibi şeklinde olayları görüp yaşayıp düşüncelerimi yorumlayabilirim…

Örneğin; önce biri evlenmiş, sonra öteki, önce birinin kızı olmuş, sonra ötekinin. Önce Karamel’in sahibi Güfte doğmuş, köpek sahibi olmuş, sonra Gofret’in sahibi Beste doğmuş, hani size karşı kabalık eden…

Uzun süre hamarat(3) bir bakıcı bulma konusunda sıkıntı çekmiş Güfte’nin ailesi. Kimi lâyıkıyla bakmamış bakamamış bebeğe, kimi para-pul düşkünü(1) çıkmış, çalmış-çırpmış(2), işte bu devrede aralıklarda annem yardıma koşmuş, sonra hem Güfte, hem ailesi anneme alışınca maaşlı görevli olmuş annem…

Ama Beste de devreye girince ve aynı sorunlarla Beste’nin ailesi de karşılaşınca, annem gene devreye girmeye çalışmış, ancak tahmin edersiniz ki, annem iki parçaya nasıl bölünebilirdi ki, iki misli maaş teklifi olsa da?..

Köy ekmeği, soğanıyla büyüyen köy çocuğu annem, önceleri tahammüllü olmaya devam ederken benim liseyi bitirmem anneme de ailelere de ilâç gibi gelmişti. Babama da katkı olan ekonomimiz, anneme ek olarak benim de katkımla düzelmişti, karınca kararınca(1) görünümde olsa da. Ancak babamın yorgun vücudu dayanamadı bizi bıraktı…

Sıkıldıysanız bırakayım Öğretmenim…”

“Enteresan bir hikâye, devam edin lütfen!”

“Önce büyüğün, sonra küçüğün kocaları, yani Güfte ve Beste’nin babaları ölmüş, sırasıyla yani. Kızlar peş peşe başlamışlar okula. Aynı sırayla topları, bebekleri, bisikletleri ve köpekleri olmuş. Biraz kaba kaçacak gibi olsa da şımarıklıkları da aynı sırayla devam etmiş, Güfte durulma(2) hakkını kullanmaya başladı, Beste şımarıklıklarına hâlâ devam ediyor…

Bilmediğim konu sevgi ve (varsa) sevgili durumları, çünkü ne açıklarını bulabiliyor, ne görebiliyorum, ne de onlar ağızlarından kaçırıyorlar. Zannımca görünen, bilinen, önemli bir şeyler yok! Bu nedenle onlar dört ayaklı köpeklere sahipler, ben de onları koruma-kollama görevini üstlenmiş(2) iki ayaklı köpekleriyim, öncemde de söylediğim gibi. Üstelik taşıma ruhsatlı silâhım da var. Sanki atıp da tutturacak nişana ve cesarete, korkusuzluğa sahipmişim gibi…”

“Peki, özel bir soru, cevabını vermiştin zaten, biliyorum, ama gene de istersen cevabını tekrarlamayabilirsin, saygıyla karşılarım. O gençlerin var veya yok, beni ilgilendirmiyor, önemsiz. Kardeşinin olabileceği tahminindesin. Sen; ‘Çirkinim!’ dedin, çok yanlış. Yaş önemsiz, güzelsin, hatta bence çok güzelsin, seni bugüne kadar görmemiş gözler utansın! Üstelik davranış biçimine, hareket ve sözlerine göre içinin güzelliği konusunda da şüphem yok!..

O halde söyle bana senin için yapabileceğim, yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”

“Her genç kız rüyasında bir hayal çizer, Öğretmenim. Belki bey olarak sizin de böyle çizdiğiniz bir hayal vardır, olabilir, belki karşılaştığınız birinin o olmasını dilediğiniz bir hayalle karşılaşmış olabilirsiniz, bilemem, bilmem de zaten mümkün değil! Benim de aynı iddia ile söylemem gerekli ki, çirkin, evde kalmış, şu ana kadar ne kısmeti çıkmış, ne karşısına geçip kendisine göz süzen biri olmamış yaşamına karşın doğal olarak benim de hayalim vardı…

Var hem, ancak hayal etmeyi bile hayal etmemin mümkün olamayacağı biri o, imkânsızlığı yaşadığım. Bir bakıma karanlıkta esnerken ağzımı elimin tersiyle kapattığımı bilmeyen, haberi olmayan...

Yani bu demektir ki; kimi doğurganlığının ilk safhasında ulaşır mutluluğa, kimi doğurganlığı tükenmiş olsa da hâlâ ulaşamadığı mutluluğun hayalindedir, tıpkı benim gibi…

Her neyse bunlar bir masalın özünden uzak bir bölümü…

İçimden geçen şu; anneme hizmetçi olarak yardımcı oluyorum, para kazanıyorum, ‘Sırf Eylül okusun!’ tek amacım. Kızların peşinde silâhlı bir koruma olarak dolaşıyorum, fiziksel olarak edinmek istediğim hiçbir eksiğim yok, ama rahat olmam, huzurlu ve mutlu olduğum anlamında değil! Üniversite sınavlarına belki kardeşimle birlikte girip, kazanıp öğretmen olma dileğim, arzum var, ama geleceğimle ilgili ne bugün, ne de yarınlar için hiçbir fikrim yok!..

Okumuşsunuz, önemli bir öğretmensiniz, kardeşime destek olmanız benim için çok önemli, ancak zihninizin bir kenarında benim için de bir yer ayırıp nasıl öğretmen olabileceğim, halen var olan umutsuz hayalimden nasıl vazgeçebileceğimi yahut da umut olarak nasıl devam edip gerçekleştirebileceğimi bana anlatmaya çalışsanız…”

“Şair, insanın âlemde hayal ettiği müddetçe yaşadığını(13) emretmiş. Makul ve mantıklı hayallerden(1) vazgeçmek zayıf ve iradesiz insanların tavrı, hissettiğim kadarıyla size asla yakışmayan. Şu anda size istediğiniz konuda şu veya bu şekilde bir nasihati ayaküstü anlatmam(2), çözüm üretmeye çalışmam çok zor, hatta mümkün bile değil…

Bir genç kızın haletiruhiyesini anında çözümlemek, yaşamadığım bir konu hakkında akla uygun bilgiler sunmamın hiç de yeri ve zamanı değil gibime geliyor. Ayrıca acele etmenin de fikir yürütmekte yanlışlıklara neden olacağını düşünmekteyim…

Aklımdan ilk geçen konu önce Eylül’ü ikna edip liseyi bitirmesi için devamını sağlamak, sonra üniversite sınavlarına an geçirmeden katılmanı sağlamak için hazırlanmana yardımcı olmak… Her ne olursa olsun okumana gerçekten destek olacağım. Eğer sen gerçekten okumak, ‘Sevdiğim!’ dediğin insana kavuşma hayalini ertelemeyi ciddi olarak düşünüyorsan…

Efendim?”

“Hem okumak hem sevdiğimle birlikte olmam da mümkün diye biliyorum! Ama ve ancak her şeyden önce üniversiteyi kazanmalıyım. Sonra hiç umudum yok, sevdiğimin ilgisini beklemeli, ya da sevdiğime onu sevdiğimi, onsuz olamayacağımı belli etmeli, hatta resmen söylemeliyim…”

“Peki, aklın sevgilinle meşgulken, hele ki evlenip-barklanıp bebeğiniz olursa aklının başından gitmeyeceğine emin misin?”

 “Sanırım, o bana neyin, ne zaman, nasıl olması gerektiğini de öğretecektir, mutlu ederken, saadetin ne olduğunu bilinçle yaşatırken!”

“Eh! Önümüzde uzun olmayacak bir süre var! Senin önce sınavı kazanman için dua edelim, umarım ki üniversiten bu şehirde olur…”

“Tüm tercihlerimi bu şehir için oluşturacağım, hangi öğretmenlik dalı için olursa olsun, ilk tercihim sizinki gibi Edebiyat Öğretmeni olmak üzere Öğretmenim! Sevdiğim beni bilmese de ben ondan ayrı bir dünyada yaşamayı aklımın ucundan bile geçirmiyorum çünkü! Hiç olmazsa günde bir kere bile onu görmem bana yetecek, inanıyorum!”

“Eee! Bazı insanlar sevdiğin insan her kimse onun gibi şanslı doğar, büyür, mutlulukları, saadetleri sahiplenir, kısmen de benim gibi söylemeyi düşünemeyeceğim sıfatlarla ayazda kalır(2)! Şimdiden mutlu olman yer ediyor zihnimde…”

“Umarım, inşallah Öğretmenim, hele ki desteğinizi esirgemezseniz!”

“Söz! Önceliğim sensin Nisan! Lise biter bitmez de Eylül! Eğer açıklamak isterse Eylül’ün gönlündekini de öğrenip ona ilerisi için hazırlık yapmayı düşüneceğim, o hanım kızı bulup. Ancak önceliğim sen olacaksın, mademki kendini o kadar kaptırmışın o adama! Sonra da, o kızcağız her kimse onun ve Eylül’ün yuvasına hazırlanırız ileriler için, ömrümüz varsa, eğer öncelikle beni, sonra da seni kabullenirlerse. Ben de uzaktan uzağa mutluluğunuzu alkışlarım kart bir öğretmen olarak…”

“Kendinizi o kadar aşağılamanız haksızlık Öğretmenim! Siz sadece öğretmen değil, yol gösterensiniz, rehbersiniz ve hakkınız olanlara uzak durmaya çalışan, kalbinizdeki sessizliği doldurmamak için direnen bir öğretmensiniz, benim, bizim öğretmenimiz yani!”

“Eğer zırvalamak konusunda, liseden mezun olmuş olsan da, öğrencilikte sınıfta kalan öğrencilere not vermek imkânı olsa sanırım yıldızlı on numara alırdın, on numara üzerinden Nisan? Neyse bu konuyu kapatmanın yararlı olacağını düşünmekteyim. Ne dersin, derslere ne zaman başlayalım? Ama böyle, kapının önünde, masa üstünde, kardeşin Eylül ile beraber, senin üniversite sınavların, artı Eylül’ün unutması muhtemel lise son sınıf dersleri ve üniversite sınavları için?”

“Hemen, desem Öğretmenim, itirazınız olur mu? Nöbetten döner dönmez, sizi Eylül’le karşılaştırıp onunla konuşmanızı sağladıktan sonra, her akşam?”

“Eğer her akşam, bu akşamki gibi mercimek çorba, mercimek köfte ikramı olacaksa ben postu buraya sererim(2), hiç ayrılmam, okulda okul günlerimde öğrencilerime, burada da evime döneceğim gece vakitlerine kadar size öğretmekte mutlu olmaya devam ederim. Şehir büyük, hepimize yeter, eğer üniversite tercihlerinizi önce sen, sonra Eylül, abla-kardeş, doğru yaparsanız ve eviniz de sizinse…”

“Nerede öğretmenim? Cahil bir baba kararı ile köyden kopup gelmişiz şehire. Bu nedenlerledir ki yasalarla desteklenen bir kira bedeli ile çok zaman bükülüyor boynumuz…

Ancak şikâyetimiz yok, vaktinde ödüyoruz ve ev sahibimizden de şikâyetimiz yok şimdilik…”

“Anladım! İnsan karşısındakinin kira bedeli nedeniyle sıkıntı çekmesine asla ve kat’a(1) memnun olamaz, üzülür! Ancak kesinlikle söz vermiyorum, bana biraz izin verirseniz, sizin bu yaşam şekliniz ile ilgili bir şeyler yapabileceğim geçiyor aklımdan…

Pardon! Sizi yaşadığınız semtte kalmanız için alıkoyan(2) bir neden var mı? Bakmakla yükümlü olduğunuz aileler mi sizi oralara bağlayan? Yani kira derdiniz olmasa başka bir yerde, meselâ bana yakın bir yerde yaşamak geçmez mi aklınızdan, üstelik hizmetçi değil, geçiminde sıkıntı olan bir öğretmene aynı ekonomik destekle yardımcı olmak gibi…”

“Oralara alışmıştık Öğretmenim, bana kalsa hemen ‘He!’ demek isterim, ama anneme danışmam, kardeşimin fikrini almam gerek!”

“Şimdilik gerekli değil Nisan! Düşüneyim, beynimde oluşturmaya gayret edeyim, belki yeni bir çorba, mercimek köfte davetinizi bekleyeyim ve gelip fikrimi anlatayım olur mu?..”

Eylül’ü ikna etmek pek kolay olmadı, doğal olarak, anne, abla ve ben üç koldan saldırmamıza rağmen direndi. Yorgunu yokuşa sürmekte(2) başarılıydı, ağzından girip burnundan çıkmamıza(2) karşın direncini kırmakta yetersiz kalmak üzereydik.

Nasıl ki demokrasilerde çözüm için çareler tükenmiyordu, benim de çözüm için elimde olduğuna inandığım kozlardan(3) birini oynamamın zamanı gelmişti, gereken olarak. Şansımı deneyecektim, taş atıp kolumun yorulmayacağından(3) neredeyse kesinkes emindim;

“Eğer aklımda yanlış kalmadıysa senin çok sevdiğin bir kız arkadaşın vardı, o mu seni terk etmişti, yoksa sen mi onu?”

“Hıck! Mıck!”

“Konuyu anladım Eylül. Gerekirse kız evine gidip, ailenin muvafakatini alıp(2) konuyu halletmeye çalışacağım. Eğer bu kız, senin ona yakın olduğun kadar sana yakınsa, yani kısaca unutulması imkânsız karşılıklı bir sevgi yoğunluğu yaşıyorsanız, bu ayrılığı yok etmekte başarılı olacağım sözünü vereceğim sana. Diğer ihtimali aklımın ucundan bile geçirmiyorum içimden…”

“Sahi mi Öğretmenim? Kereler kerelerce, kaç kereler özür diledim, kabullenmedi beni. En çok da kızıp gücendiği konu; benim okulu bırakıp, üç-beş kuruş kazanmak için işe girmem. O ise okuyor ve başarılı bir öğrenci, umuyorum ki mezun olacak. Eğer onunla ilgili yaşamımı yoluna koyup, ömrümü üleştirecekseniz, değil sadece okumak, ömür boyu size kul-köle olarak hizmet ederim.”

Yakınımdan birinin içinden;

Kendi muhtaç himmete(14)… Gözündeki çapağı görmez(14)… Ele verir talkını(14)…” şeklinde tamamlanmayan cümlelerle söylendiğini değil bilmem, hissetmem bile imkân dâhilinde değildi.

İşyerini öğrenip Eylül için oraya gittim, habersiz! Ancak itiraf etmeliyim ki boyumun ölçüsünü aldım fabrika sahibi patrondan.

“Sınav yaptım, yeterliliğini ölçtüm başvuranların tümünün. Hemen eklemeliyim ki öncelik üniversitede okuyan, lise bitirmiş, sorunu olmayan çocuklardı. İhtiyacımın bittiği noktada Eylül vardı, ilk yedek diyebileceğim. İyi intibaa(3) bırakmıştı üzerimde, zeki, ahlâklı, akıllı ve gayretli idi, diğerleri gibi aynı puanı almıştı. İhtiyacı olduğunu belirtmişti dilekçesinde, ihtiyacım olmadığı halde, üstelik askere gitme eğiliminde olduğunu ifade etmesine rağmen, kısa bir süreliğine de olsa zanaat(3) öğrenmesi için ona iş verdim…

Çalışmasından memnunum, maaşını hak ediyor, keşke okumak için gayreti olaydı! Siz ‘Okusun!’ dileğiyle geldiniz. Bir gencin okuyup yükselmesini ben de desteklemek isterim, ancak elemanlarım arasında çalışma düzenlerine göre ayrıcalık yapmam mümkün değil. Kararınızı benim yerime geçerek siz belirtin Öğretmenim!”

Aslında ne maksatla gittiğimi unutmuştum, belki de farkında değildim. Bildiğim; ne ücretinin artırılmasını, ne daha hafif işlerde çalıştırılmasını, sık sık izin verilmesini istemek, ne bilgilerini tazelemesi için okumasına ses çıkarılmamasını dilemek, kısaca basit ve kaba anlamda torpil yapılmasını arzulamak değildi. Sadece okuyacak olmasını, liseyi bitirmek için devam mecburiyetinin olduğunu, bir sene sonraki ders yılı başlangıcında işten ayrılacağını söylemekti.

Ancak dileğimi de saklamamam gerek, temennim, evet sadece temennim; ders çalıştırabilmemde aksaklık olmaması için gece vardiyalarında esneklikti, iptal değil, sadece esneklik…

Ayırım yapmasının mümkün olmadığını patron da o uzun cümlesiyle “Hayır!” şeklinde belirtmişti. Bir kısım konular tamamen patronun inisiyatifindeydi(3), karar sadece ona aitti, kimsenin ne karışmaya ne de yönlendirmeye hakkı vardı, kılıcı elinde olan Demokles’i(15)!

Sonuç; Eylül’ün gece vardiyalarının olduğu günlerin akşamları, öncelikle benim izin günlerim, yaşamımda ilgi duyduğum tek insanla görüşme, görme hakkımın kısıtlılığı olacaktı, kimin aklından geçerdi ki mercimek çorbası, mercimek köftesi?

Ve ben hâlâ çözümsüzlükler içindeydim, günler kısaldıkça, eksildikçe! Ufacık bir kıvılcım, yangını çıkartmam için yeterli olacaktı (meselâ) ve ben hâlâ kaz kafalıydım, sözlerden, mimiklerden anladığımı söylerken hiçbir .oktan anlamadığımı(2) kendime itiraf ederken.

İnsanın sadece kafasını kaldırdığında şahit olduğu bakışlardan anlamaması, anlayamayacak kadar geri zekâlı olması, gerçekten erkeklere has bir haslet(3) olsa gerekti. Oysa düşünürlerin bakışların(15) hükmünü anlatan sözlerine kulak vermem o kadar mı zordu?

Eylül’ün ilgilendiği, daha doğrusu, sevdiği, âşık olduğu, yerlerde süründüğü, bir bakışı için tüm dünyayı destek gösterilmesine gerek kalmadan Arşimet(17) yerine yerinden oynatacağı genç kızın adını, adresini öğrenmekte çok sıkıntı çektik. Anne, abla ve öğretmeni olarak, gerçekten, haklarımız olmamasına rağmen, Eylül’ün onun lehine görünümlü olsa da hakkını gasp ederek(2). Ha! Hak, hukuk, adalet ya da yasallığı tartışılacak gibi görünse de onların bu haklarını kullanmaları şarttı!

Odayı aynı konumda bırakma dikkatleriyle talan etmişlerdi(2) anne-kız! Yastık kılıfları, yatak altları, evdeki tüm defter-kitaplar, çekmeceler olağanüstü bir dikkat ve titizlikle aynen yerlerine konulacak ve dikkati çekmeyecek şekilde tüm veriler aynı yerlerine konularak tarumar edilmesine(2) de, didik-didik edilmiş(2) olmasının aynı yerlerine istiflenmesi ile zaferle sonuca ulaşılmıştı!

Tıpkı şarkıda ki gibiydi elde edilenler; Birkaç mektup, birkaç resim…(18) ve bir-iki telefon numarası şeklinde.

Not aldım telefon numaralarını, resmi zihnime işledim, tıpkı daha önce bir başka canlı resmini beynime çizdiğim gibi. Anne-kız da belirli notları edinmişlerdi, aldıklarını, kurcaladıklarını aynı yerlere, aynı şekilde istiflemeye çalışırlarken.

Kur’an’da ilk emir, “Oku!(19)” idi, bana Tanrımın ilk buyruğu Eylül için; “Ara!” şeklindeydi. İlki cep telefonuydu aradığım numara; “Kullanılmamaktaydı!”

Bana göre bu; ayrılığın tescili anlamında genç kızın iptal ettirdiği Eylül’ün de devamlı olarak kullandığı numara olsa gerekti, “Harç bitti, inşaat paydos!” anlamında belki de. Sanırım içimden geçmek için dirense de, bu numara fazla iddia etmem gerekmeyen bir numara görünümündeydi, benim için.

Bazı konular atla deve değildi, galiba bir ara söylediğim gibi de taş atıp da kolumun yorulmayacağı bir evredeydim, denerken yorulmam mümkün değildi, böylesine bir tavır yaşamam aklımdan geçmemeliydi. Belki bu yaşlarıma yakışmayacak bir şekilde, olay için; “Hayat-memat Meselesi(1)” bile diyebilirdim, sonucu önemli bir şekilde yaşamak arzusuyla.

İkinci telefon bir ev ya da iş yeri telefon numarası olsa gerekti, umudum ev telefonu olması ve karşıma çıkanın o olması üzerine kurguluydu;

“Alo!” dediğimde karşımdaki o sesin benim sevdiğim genç arkadaşın sevgilisine ait olması dileğimdi, önce “Umut” sonra “Belki” şeklinde şüphelendi düşüncem, bir dilek, bir temenni, ya da bir dua olarak şekillendi düşüncem dudaklarımda;

“Nuriye! Sen misin kızım?”

“Kim arıyor?”

“Ben Öğretmen Öykü! Ben seni biliyor, tanıyorum, sen beni tanımıyor, bilmiyorsun. Özür dileyerek belirtmem gerekli ki konum; Eylül! Merkez Meydanda Karat Ekin Pastanesinde bir saat içinde seni bekliyor olacağım kızım. Senin için ayıracağım artı fazladan bir saat. Sonrası ise; yok olacak, yokluğu yaşayacağın binlerce saat belki. Karar senin! Seni zorlamak asla haddime değil! Ya mutluluk, saadet, ya da hüzün, inkisar(3)! Tekrar ediyorum; karar senin! Her ne olursa olsun, sonuç için peşinen ve hem teşekkür ederim!”

Cevap beklemem şart değildi. Bir bakıma fitili ateşlemiştim(2), yangını beklememe gerek yoktu, eğer ateş iki taraflı idiyse. Eğer beklediğim rüzgâr başlangıçta üfleyerek(20) söndürecek kadar yüreğinde duyarsızsa yapacak hiçbir şeyim yoktu, önümdeki iki saat bunun cevabı olacaktı.

Ama tutuşacak o ateş gerçekleştikten sonra oluşacak o rüzgâr o yangını deli gibi körükleyecek olursa bu benim başarım, yaşanması olası bir-iki, belki de 4-5 yıl sonrasının heyecanı olacaktı.

Bunun için öncelikle ilk iki saate ihtiyacım vardı. Sonrası ya aydınlığa yöneliş, ya da karanlıklar içinde kalmak şeklinde devam edecekti. Zamanı; benim kesinlikle dışında kalmam gereken masum bir zamanı takip etmem gerekli olacaktı.

Geldi, endişe ve merak dolu, ayağa kalkarak kendimi belli ettim;

“Öğretmenim?”

“Nuriye!”

Klâsik cümleler(1), konuyu tenkit eder gibi ve hatta azarlar gibi oldukça ötesinde sert giriş;

“Neden?”

“Eylül’e sordunuz mu, yoksa sorunuz doğrudan doğruya bana mı? Sizi onun gönderdiği aklımın ucundan bile geçmiyor! Sanırım tamamen onun lehine sizin kendi kişisel kararınız?”

“Çok zekisin ve yerden göğe kadar da haklısın!”

“Ben zeki ve haklı olmak istemiyorum Öğretmenim! Ben Eylül’ün benim elimden tutmasını, ona vereceğim katkı ile bunalımından sıyrılmasını, eskiyi, beraber olmayı, beni sevmeye devam etmesini istiyorum…”

“Sözlerinin ışığında ‘Yani sen onu değil, o seni terk etti!’ anlamını mı çıkarmalıyım, kızım?”

“Ben tüm ömrümü bu yaşta ona adamışken, benim için nasıl böyle bir düşünce yaşarsınız ki Öğretmenim? Konu; ‘Eylül’ dediniz, ben dünyayı arkamda bırakarak koşarak geldim. Oysa beni reddeden, terk eden, beni ben başıma bırakıp uzaklaşan, saçma bir mantık ve düşünceyle kaçan o!”

“Anlamadım, demem doğru değil, ancak sebebini senin ağzından duymam da gerekli ve önemli…”

“Klâsik bahaneler Öğretmenim… Zengin-fakir, güzel-çirkin, zeki-bön, kültürlü-eksikli, vs. vs. kendi için uydurabildiği kadar sonuçsuz aşağılamaları kabullenme ve sonuçta; ‘Bana lâyık değilmiş!’ şeklinde bir söylem. Gururum var, yalvarmadım, ancak ona tüm kapıları kapatmaya da gönlüm elvermedi, çünkü lütfen saygısızlığım olarak kabullenmeyin, seviyorum onu…

Ve sırtını dönmeden önce; ‘Dön bana! Duygularımdan eminsin, biliyorum, diz çöküp(21) yalvarıp beni sevdiğini söyleyeceğin güne kadar her ne olursa olsun, beklemem, beklentim ömrümün sonu olsa da seni bekleyeceğimi bil!’ dedim. Çünkü benim yaşamımda Eylül’den başkası olmadığı gibi, ondan başka bekleyeceğim herhangi bir kimse de olmayacak, Öğretmenim!”

“Konuştuklarımız aramızda kalacak güzel kızım. Ne ona, ne üniversite sınavlarına hazırlanan ablasına, ne de annesine tek kelimen bile ulaşmayacak! ‘Telefon numaranı ver!’ ileteyim, demem yanlış bir taktik(3) olacak…

Sevginin büyüklüğünü yaşa, sen onu ara! Bana söylediğin sözü tekrarla, yüzüne karşı; ‘Diz çöküp sevdiğini söylememekte hâlâ kararlı mısın?!’ der gibi…

Sonrasında duygusal olarak neleri söylemen gerekiyorsa, sırala içinden geldiği gibi. Başarısızlığın aklımın ucundan dahi geçmiyor. Biz erkekler odun olarak dünyaya geliriz, bazılarımız siz kadınlar tarafından yontuluruz ve adam oluruz, kesin olarak Eylül gibi, kimi de aslını inkâr etmeksizin, farkında olmaksızın geldiği gibi odun olarak yaşamına devam eder, yaşadığını zanneder, tıpkı benim gibi…

Sakın ‘Estağfurullah(22)!’ falan gibi bir söz söyleme ben kendimi biliyorum. Hadi yanımdayken aç şu telefonu, konuşacaklarınızı ben de duymak istiyorum!”

Telefonu çaldırıp, mikrofonu açtı;

“Merhaba!”

“Aşkım! Bir saniye!”

“Dinle! Telâşlanma! İçimden sana son bir şans vermek geçti. Seni ne kadar çok sevdiğimi ve bunun ömrümün sonuna kadar devam edeceğini biliyorsun. Eğer istediğim gibi diz çöküp sevdiğini söyleyecek ve okumaya devam edeceğini vadedersen sana adres vermeme gerek yok! Ayrılacağımızı söylediğin yer kavuşmamızı müjdeleyeceğin yer olsun, oraya git! Sanırım sana bir saatlik süre yetecektir. Eğer bugünde ısrarında devam edersen o bir saatin sonunun ‘Ebediyen(3)!’ anlamında kapanma olacağını belirtmeme gerek yok! Telefonu kapatıyorum, karar senin!”

“Sen ayrıldığınız yere git, kızım! Gerçi merak ederim, ‘O geldiğinde telefonunu benim için açık tut!’ demek bana yakışmaz! Ancak telefonunu iki saat kadar sonra, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olarak çaldırırsam, Eylül’ün beni bilmesinde yarar olmayacağını düşünmekteyim; ‘Yanlış numara!’ ya da sadece ‘Yanlış!’ dersen, anlar mutlu olurum, telefonu kapatırım! Uzun uzun konuşursan bu zaten beklentimin oluşmadığı anlamını taşır, ağlarım, oturup beraber ağlarız hem!”

“Allah ağlatmasın Öğretmenim! Ama ola ki Türk Filmlerinin çoğunda olduğu gibi, sonuç mutluluk olarak görüntülenirse beni de ev sahibinin izniyle bedava ders kontenjanından(3) yararlanacaklar listesine eklerseniz sevineceğim…”

“Bak o konuda kendi adıma söz vermem mümkün, benim her ders sonunda bir tas mercimek çorba içme hakkım olduğundan, muhtemelen senin de bu hakkı kazanman için Eylül’den veya ailesinden izin almalıyım. Üstelik araban var, ders sonunda beni de arabanla evime bırakma yükümlülüğünü kabullenmen gerek, hatta söz vermelisin!”

“Mutabıkız(3) Öğretmenim! Bu sene sanırım liseyi bitireceğim. Ancak ola ki diz çökmesi gereken diz çöktü, ben de sevdiğim insana destek olmak için o liseyi bitirdiğinde ben de onunla birlikte üniversite sınavlarına girmeyi düşünsem…”

“Sakın ha! Ömründen bir seneyi fuzuli(3) olarak tüketme! ‘Onun senin yaşamına göre karar vermesi için senin öncelikle üniversite sınavını kazanman gerek!’ diye düşünüyorum! Sınavda başarısızlığın söz konusu olursa -ki hiç sanmıyorum!- ancak o zaman detaylı düşünebilirsin!..”

Eylül’ün patronu ile didişmeme rağmen, onun iyi bir işveren, patron olduğundan çoktan çok sonraları haberim oldu.

Nuriye’nin telefonundan sonra ustasından istediği izni alamamıştı Eylül. Patronu olayın mahiyetini(3) öğrenince istediği izni vermek yanında; “Hemen muhasebeye git, bir aylık maaşını hemen ödemeleri için telefon edeceğim! Böyle bir gün için mutluluğunun göstergesi olanı almayı sakın unutma! Hemen bir taksi tut, al ve sevdiğine yetiş ve ona; ‘Liseyi bitirip üniversiteye de devam edeceğini müjdele!’ demiş.”

Ekleri de, eklemeyi unutmamış patron; “Mezuniyet Töreninize de, Evlenme Akdinize(1) de katılırım! Hatta üniversite konun bu fabrikayla ilgili olursa, ölmez sağ olursam, işine devam etmek istersen kapım açık, işin hazır!” demiş.

Taksiyi tutan, parası olduğu için harcamaktan çekinmeyen Eylül, umut edilecek olana karşın, tektaş yerine, beştaş yüzük alıp hediye etmiş sevdiğine.

Yetişip diz çöküp sevdiğini söylemek yanında hediyesini uzattığında Nuriye’nin yelkenleri suya indirmesi(2) an meselesi olmuş, sevdiğinin, kendinin yokluğunda, aklının başına gelmesi(2), onun hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağının ispatı olmuş Eylül’ün.

Plân yaptık. İçimizde arabası olan Nuriye idi. Benim için sorun yoktu. Belediye otobüsü okul kapısının önünden geçiyor, Eylül’ün evinin yakınlarında indiriyordu beni. Eylül fabrikanın servisi ile geliyordu evine, hemen hemen aynı mesafede servisten inip.

Ve her akşam 07-09, yani 19-21 arası topluca ders çalışıyorduk. Akşam dönüşlerinde Nuriye sağ olsun beni bırakıyordu evime. Evlerimiz yakın sayılırdı bir bakıma birbirimize.

Ve kapı önünde Eylül mutlaka, bazı bazen de Nisan bizleri uğurlamak için nöbette gibi duruyorlardı, çekinmeksizin.

Bir akşam dönüşünde Nuriye’nin tedirginliği, sessizliği, bir şeyleri sormak isteyip de soramamasının ezikliği çekti dikkatimi. İkide bir yana dönüp, karanlıkta bile yüzüme baktıktan sonra dudaklarını ısırmasından cesaret beklediği inancını yaşadım;

“Haydi! Ne merak ediyorsan, sor, öğren ve rahatla, arabanı da öyle düşünceli bir şekilde kullanmaktan vazgeç, lütfen!”

“Evli değilsiniz, değil mi öğretmenim?”

“Yoo! Hatta bugüne kadar hiç aklımdan bile geçmedi; evlenmek!”

“Tahmin etmiş, anlamıştım. Bana nasihat edip yol gösteriyor, basamakları atlayıp mutlu olmam için çareler üretip işaretliyorsunuz, ama kendiniz kendinizin kendi başına yokluk dünyasında kaybolma çabası içindesiniz…”

“Bak şu güzel çocuğa! Liseyi bitirmek üzere bir genç kız, yolun yarılarında, yaşamaktan neredeyse vazgeçmiş, bu yaşlarında ihtiyarladığının farkında olan öğretmene neler de söylermiş?”

“Gerçekten yaşlı olduğunuz düşüncesinde misiniz Öğretmenim? Bugüne kadar size gönül gözüyle bakan(2) yahut da sizin özlemle baktığınız bir yüz, duymak istediğiniz bir ses olmadı mı? Sorunun özel olduğunun farkındayım, cevap vermek istemezseniz de saygıyla karşılamam gerek!”

“Sakınıp, saklanmayı arzulayacağım bir konu değil! Herhalde duyarsız bir kalbim, etkilenmeyi bilmeyen bir sinir sistemim olsa gerek! Ya da Edebiyat Öğretmeni olmama karşın mekanik, teknik, madeni öğrencilerim olduğundan geçen zaman içinde ben de onlar gibi, onlara dönüşmüş olabilirim belki!”

“Oysa şöyle bir etrafınıza, yakınınıza, yakınlarınıza ileri doğru bir adım atarak baksanız, belki ilgi bekleyen sevgi dolu gözlerle karşılaşabilirsiniz. Elinizi uzatsanız belki onu tutma çabasında biri ile buluşabilir elleriniz. Yalnızlığınızla süslü körkütük(3) siyah bir yaşam yerine aydınlık, ak bir yaşamın sizi kucaklayacağını fark edebilirsiniz...

Tanrı, eğer insanların tek başına yaşayacaklarına inansaydı, insanları iki cins olarak yaratmaz, Âdem ile Havva’yı bir arada salmazdı yeryüzüne. Bir hayatı üleşmekten korkacağınız, evlenmekten çekineceğiniz geçmiyor aklımdan. Ama mutlu olmak için hazır bekleyen birine “Merhaba!” demeniz de sizi asla yormayacaktır, Öğretmenim. İnanın!..

Ben ‘Merhaba!’ diyerek başardım, küskün yaşamımı tüm dünyamı kazanacak gibi ve kadar, hem ömrümün sonuna kadar kendimi garanti altında tutarak, üstelik sizin sayenizde. O halde siz de yaşama başlamak için neden ‘Merhaba!’ diyerek başlamayı düşünmezsiniz ki?”

“Bak, küçük abla, Nuriye! Mutlusun ve benim de mutlu olmamı diler gibisin! Dolambaçlı yollar(1) denemek yerine ağzındaki baklayı çıkarmayı(23) denesen!”

“Zahmete girmemeyi bedavadan sonuca ulaşmayı düşünmek yerine, tekrar ediyorum, etrafınızdaki gözlere dikkatle bakmaya, sözlere önemle kulak vermeye ve bir kalbin çarpıntısını hissetmeye gayret etseniz demek istiyorum! Geçen her saniye değerli, boşuna israf etmeseniz! Benim cesaretim; ‘Öğretmenim!’ dediğim bir büyüğüme ancak bu kadarını söylemeye izin veriyor. Bana desteğinize, mutluluğum için yol göstericiliğinize ancak bu kadar karşılık verebilirim…

Şu anda bilin ki, önümdeki yıllara kâğıt üstünde imzalara bile gerek görmeksizin mutlu olmak için hazırım. Bunun siz sayesinde olması sevincim. Keşke ben de sizin bana el uzattığınız gibi size el uzatabilsem. Bundan sonra ben yokum Öğretmenim, şu anda bilmeniz gereken sadece bu…”

Tam olarak yerine oturmayan bir söz gibi görünse de atalarımız; “Çocuktan al haberi…” demişler. Lise son sınıf öğrencisi olsa da, bacak kadar bir kız çocuğu, kaşarlanmamış(2) görünümlü olsa da eşşek kadar bir öğretmene sevgi konusunda çaba göstermesi için öneriler sergiliyordu, üstelik gerçekleşmesi gün gibi aşikâr(3)

Gene de mamut(24) ya da montofon(24) karakterli, cesareti noksan, kararsız olan ben, karşımdakine ‘Evet!” dedirttiremeyecek, bu konuda başarılı olamayacağım korkusu yaşıyordum.

Duygularımı tarttım, nihayeti; kimsesizlik ve yalnızlık benim sadece arkadaşlarım değildi, sonsuza kadar benimle birlikte olacak dostlarımdı! Oysa gönül bir dost isterdi ki, kahve bahane idi(25).

Kendimi cesaretlendirdim, telefon açtım, birkaç kez çaldığında ismini söyleyecek kadar bile cesaretim yoktu dudaklarımda, tükenmiştim duygularımda anında, kekeleyerek;

“Ben Öykü, günün bu acayip vaktinde bana kahve ikram etmek geçer mi aklından?”

Yaşamda hiç kimse şu andaki ben kadar ben değildi, üstelik Nisan, Nisan Yağmuru gibi anlaşılması gereken konuyu sanki bilmiyormuş gibi, anlamamışçasına o içten soruyu sormaktan çekinmedi;

“Neden?”

“Geldiğimde söylesem?”

“Peki!”

Telefonu kapatırken kalbimin yerinden fırlayacak şekilde Ramazan Davulu gibi gümbürdercesine ses çıkardığını ben bile duyar gibiydim! Kulaklarımı tıkadım, zonkluyordu! Mademki Eylül sevdiğine karşı başarılı olmak için taşlı yüzük almıştı, benim de almam gerekenleri alma mecburiyetimi geçirdim aklımdan, ikimiz için de birer alyans ekiyle.

Şüphe; zalimlerin(26) kulübesi, yaşamda kullandıkları bir oyun biçimi olmasına rağmen aklımdan “İade” değil, uymazsa “Değiştirme” düşüncesini kuyumcuya belirterek, aldım yüzükleri…

Beni (hüsnü kuruntu(1) da sayılsa) merakla beklerken gördüm, kapı önündeki masanın başında. Aklım karıştı, sandalyeye oturma çabası yaşarken, sandalye devrildi, son anda düşmekten kurtardım, kendimi.

“Hayırdır inşallah!” derken gülümsedi;

“Gülümsemek bir insana bu kadar mı yakışır, sebep her ne olursa olsun!”

Galiba ne demesi gerektiğini şaşırdı, şaşkınlığını umursamamam mümkün değildi, çünkü kalbim aritmi(3) modunda bir pancar motoru gibi çalışıyordu(2). Farkındaydım ve fakat farkında olmaksızın bayram değil, seyran değil modunda o cümle döküldü dudaklarımdan;

“Benimle evlenir misin?”

“Bir kere bile ‘Seni seviyorum!’ demeden, kucaklamadan, öpmeden, acele, neden?”

“Yalan söylemeyi bilmem, istemem, senin de istemediğini düşünürüm. Saklanmayı da, saklamayı istediğimi de düşünmeni ayrıca istemem…

Seni ilk gördüğümde; ‘Beni sana Allah’ın gönderdiğini’ söylemiştin, o huysuz(3) kız bana hakaret ettiğinde aklıma düştün, etkilendim senden. ‘Seni de yoluma Allah çıkardı!’ diye düşündüm. Çekindim, ‘Ya köpekte de hiç tahmin etmeme rağmen kuduz olayı gerçekleşirse?’ diye. Tedavi olup iyileşsem bile kalacak izlerle senin yaşamını karartmaya hakkım olmadığını düşünerek uzaklaştım senden…

İkinci karşılaşmamızda ise; kalbimin hükmüne engel olamadım, ancak beynim kalbimin hükmünü kabullenmedi, reddetti!..

Hadi, sen kahveyi yap da getir, şekersiz, sade, acı. Ben de bu arada beynimi ikna etmeye, sözlerimi denkleştirmeye çalışayım. Belki söyleyeceklerimde dürüstlükten sapma gibi bir eğilimim olursa kahve gerçeğe dönmem için beni yönlendirir!...”

Hani bazen asırlar kadar uzun geçtiği söylenilen zamanlar vardır. Muhtemeldi, belki de bilmediğim halde ukalâlık gelişimiyle aklımdan geçirdiğime göre Nisan annesiyle geleceğini ve kararlarını konuşuyor olabilirdi. Kahvenin cezveden birkaç kez kaynayıp taşması önemsizdi!

“Affedersin!”

“Önemi yok! Seni seviyorum, çok seviyorum hem! Çekincen olmasa, dürüstlüğüme söz etmeyeceğinden emin olmama rağmen şımarık bir eda olarak kendime söylemekte sakınca görmediğim şekilde senin saçlarını koklar, kucaklar, öperdim gerçekten. Ama bu senin beni tanımandan önce gerçekleştirdiğim yanlış bir eylem olmaz mıydı?..

Öncelikle şunu ifade etmeye gayret edeyim. Tüm gerekliliklerle senden uzaklaşmamı gerektirecek bir kuduz tehlikesi olmadığını öğrenince mutlu olmam gerekirdi, değil mi? Hayır!...

Önümde büyük bir badire vardı; Yaşlarımız, yaş farkımız…

Yüreğime pranga vurup(2) sindim(2), bana göre uzuna yakın bir süre. Gözlerine bakamaz oldum, canım yandığı için. Yüzünü görmeye hakkım yoktu, kör olma hakkımı kullanmıştım…

Çok güzelsin, zekisin, akıllısın, idealin var. Benzetmekte haksızlığım aklımın ucundan bile geçmiyor; sen gül dalında gonca, ben sahrada deve dikeni, sen bülbül, ben karga, sen şahin, ben serçe…”

“Yok, daha neler?”

“Çok şeyler! Esas konuya geliyorum şimdi. Bir küçük, lise son sınıf öğrencisi, âşık kız, dün aklımı karıştırdı, kısaca gönlümü karartmamın haksızlığını anlattı. Kalplerin karşı karşıya çarptığını(27) anlattı bana. Benim hissetmemek için direndiğimi, karşımdakinin de aynı hisleri duyup yaşadığını, hissettiğini anlattı uzun cümlelerle. Kadınların altıncı hisleri(28) mükemmel ve dorukta! Yanılmadığına neredeyse yemin edecek gibiydi, o…

Benim sana karşı şu andaki tek eksikliğim, aklımda noksanlık olduğundan -ki bu senin eserindir- açılışa gerek görmeksizin, sevgimden, seni sevdiğimden seni haberdar etmeksizin, söz etmeksizin, doğrudan doğruya sana evlenme teklif etmem. Bana cevap verme şimdi! Seni yemeğe çıkarmak, karşında diz çökmek ve benim olman için yalvarışım ertesine yüzüklerini takmak istiyorum parmağına…

‘Hayır!’ deme hakkın baki(3), ancak seni mutlu edeceğimi bilmen yeterli, her ne olursa olsun, her neyi gerçekleştirmeyi düşünürsen düşün, ömrüm sadece sana bağlı olarak tükenecek…”

“Sana yetişmek için ne kadar vaktim var?”

Bu, üstüne bir şeyler almak için istediği zaman olsa gerekti;

“Ömür boyu, bekleyeceğim kadar…”

“Anladım!”

“İstersen burada diz çökeyim; dünya-âlem(1) öğrenip bilsin bizi!”

“Hayır! Sadece benim bilmem yeterli, yemeğe gitmek de istemiyorum. Seninle dağlara gidelim, kerelerce söyle içinden geçenleri ve sesin sesim olarak yankılansın aynı şekilde; Seni seviyorum!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kuduz; Köpek, kedi, kurt, çakal, tilki hatta yarasa ve hatta sığır, koyun, keçi, at gibi kimi memeli hayvanlardan ısırma, salya yoluyla insana bulaşan, çırpınma, sudan korkma, inmeyle beliren, zamanında aşı kullanılmazsa ölümle sonuçlanan hastalık. Bu konuda Sağlık Bakanlığının 09.05.2001 Tarih ve 7755 Sayılı Kuduz Korunma ve Kontrol Yönergesini incelemenin yararlı olacağı düşünülmektedir.

Böyle bir ısırılmada sıyrık ya da derin yara (Bu takdirde bir miktar kanın akıtılmasının yararlı olacağı belirtilmiştir.) olsa da, bilinsin, bilinmesin durumdan mutlaka sağlık kurumu ve polise haber vermek gereklidir. Isırılan kişi mutlaka hastaneye gidip kuduz aşısı yaptırmalı, serum almalı ve “Kuduz Şüpheli Temas Vaka İnceleme Raporu” tutulması konusunda titiz olmalıdır.

Kuduzla ilgili şu gelişmeler; önce ilk dört gün süre ile sonra 3-8 haftalık süre halinde takip edilmelidir.  Gerek hayvanda, gerekse ısırılan kişide; Sudan Çekinme (Hidrofobi), sinirlilik, olaylara, ışık ve seslere karşı hassasiyet, ateş, halsizlik, bulantı, boğaz ağrısı kuduz olmasa bile tetanos gerekliğinin habercisi olabilir.

(*) Karamela (Karamelâ, Karamele); Eritilmiş ve biraz yakılmış şekerle yapılan şekerleme.

Sitemizde yaşayan bir köpeğin adı.

King Charles Cavallier Spaniel; Oyuncu, zeki, inatçı, genelde kibar, sevgi dolu, bazen de çekingen olabilen, saldırganlığından asla bahsedilmeyecek kahverengi-beyaz tonlu kürkü olan bir salon köpeği türüdür.  

Gofret; Un su ve az miktarda şekerle oluşturulmuş bir hamurdan yapılmış, üzeri bal peteği biçiminde, bisküviye benzer, tatlı ve hafif bir yiyecek.

Sitemizdeki köpeklerin birinin ismi.

Terrier; Genelde küçük olan bir köpek cinsi olup cesur, canlı, enerjik ve hiperaktif bir kişiliğe sahip, 13-16 yıl ömrü olan köpek. İngilizce olarak aynı zamanda “gönüllü asker” anlamında da kullanılmakta.

(*) Karat Ekin Pastanesi soy ismimden uydurduğum bir pastane; “Karatekin” şeklinde.

(1)  Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Altın Bilezik; Her zaman ve her yerde para getirecek uğraş, sanat, meslek, iş.

Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.

Bacak Kadar Kız Çocuğu; Çok küçük, ufacık ya da öyle görünen kız çocuk.

Boynumun Borcu; Yapılması gerekli olan iş, ödev vb.

Canciğer, Kuzu Sarması:  İçlidışlı, candan, pek içten.

Dolambaçlı Yol; İçinden güç çıkılır, karışık, çapraşık durumlar ayrıca bu tarzdaki virajları olan yol.

Dünya Âlem ( Cümle Âlem, El Âlem) Bilmek; Kim var, kim yoksa herkesin bilmesi.

El Yordamıyla; El alışkanlığının yardımıyla. Bulunduğu yeri tahmin edip el ile yoklayarak.

Ev Bark; Ev, barınak, mülk, çoluk çocuk dâhil tüm aile, tüm ev halkı.

Evlenme Akdi; Kadın ve erkek iki kişinin medeni ve islami yasalara göre bir arada yaşamaya karar vermelerinin tescili (Eski Medeni Hukukta “Koca birliğin reisidir!” hükmü yeni Medeni Kanunda kadın ve erkeğin eşit hak ve sorumluluklara sahip oldukları belirtilmiştir).

Evlere Şenlik; Olumlu görülmeyen, beğenilmeyen bir davranış, bir durumla ilgili olarak alay yollu söylenen bir söz.

Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İlâhi Takdir; Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. Alın yazısı.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Klâsik Cümleler; Alışılagelmiş, herkesin uluorta kullandığı, özelliği olmayan, üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak gösterilen, görülen cümleler. (“N’aber?” gibi).

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlık vurgulanmıştır).

Makul ve Mantıklı Hayal; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli hayal.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Para Pul Düşkünü; Maddi kazançlara düşkünlük, zaaf, hırs göstergesi.

Söz Konusu; Söze, konuşmaya, görüşmeye konu olan, üzerinde konuşulan ya da konuşulmakta olan, kendisinden veya konudan söz edilen.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.

Taş Çatlasa; Bütün olanakların kullanılmasına rağmen. Ne olursa olsun. En fazla. Zorlanmasına rağmen ne yapılırsa yapılsın gerçekleşmesi mümkün olmayan.

Tavşankanı Çay; Tavşan avlandığında kanının ancak bir bölümü aktığından, eti bir kap içine konulup soğuk su içinde dinlendirilirmiş. Suyun rengi, daha sonra bu vasıftaki bir çaya benzediği için bu isim verilmiş.

Tuzlayayım da Kokma; Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü.

Tuzu Kuru; İşi, kazancı yolunda olan, kaygılanacak bir durumu olmayan, kötü bir durumdan herhangi bir zarar görmeyecek durumda olan.

Üç Aşağı Beş Yukarı; Az bir yanılmayla, çok az bir farkla, yaklaşık olarak.

(2) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Alıkoymak; Birini ya da bir şeyi bir süre için bir yerde tutmak, bekletmek. Birini, yapmakta olduğu ya da yapacağı bir işten geri tutmak, engellemek.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Ayaküstü Anlatmak; Oturmadan, ayakta durarak, alelacele, kısa sürede bir şeyleri karşısındakine anlatmak.

Ayazda Kalmak; Boş yere beklemek, bekleyip bir şey elde edememek, umduğunu yakalayamamak. Soğukta kalmak.

Bir .oktan (moktan) Anlamamak; Hiçbir şeyi yolu-yordamıyla bilmemek, anlamamak, o konuda bilgisi olmamak.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Çalıp Çırpmak; Kötü yollardan edinmek. İyi, kötü, az, çok demeksizin ne bulursa, bulabildiğini çalmak.

Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.

Didik Didik Etmek; Didiklemek. Bir yerin veya bir şeyin içindeki eşyayı karıştırarak aramak. Kendi kendini harap edip üzmek. Bir konuyu tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmek, iyice araştırmak. Huzursuzluk vermek. Sıkıntıya sokmak. Sıkıştırarak veya ısırarak parçalamak. Gagalamak.

Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak.  Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Dile Gelmek, Dillenmek; Önceden konuşmazken konuşmaya başlamak. Dile düşmek. Dile gelmek, getirmek

Doruğa Ulaşmak; Bir dilekte, düşüncede, bir harekette, başarılması gereken bir konuda en üst noktaya ulaşmak.

Durulmak; Duru duruma gelmek, durulaşmak. Gürültü, rüzgâr, yağış, karışıklık gibi durumların son bulması, kesilmesi, dinmesi, yatışması.

Eylenmek; Durmak, kalmak, oturmak, dinlenmek, boş vakit geçirmek, geç kalmak

Fitili Ateşlemek; Bir olayın başlangıcı olacak şey için harekete geçilmesini sağlama. Patlayıcı maddelerin (torpil, dinamit gibi) ateşlenmesini sağlamak.

Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

Gönül Gözü İle Bakmak (Görmek); Menfaat beklemeksizin, maddiyata önem vermeksizin huzur, erdem ve sevgiyi içinde görmek, daha doğrusu duygusal bir şekilde hissedebilmek. Bir çift gözün görebileceğinin çok ötesini görmek, sevgi dolu olmak, maneviyatı yüksek olmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.

İçerlemek; Birine, bir duruma için için kızmak, öfkelenmek.

İçini Dökmek; Birine dertlerini, sıkıntılarını, duygularını anlatmak.

İdare Etmek; Çekip çevirmek. Yönetmek. Bir şeyleri tutumlu kullanmak.

İki Lâfı (İki Sözü, İki Kelimeyi) Uç Uca (Ard Arda) Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.

İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak.

Kaşarlanmamak; Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak. Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanamamak, ustalaşamamak.

Kıyamet Koparmak (Kopmak); Gürültülü karışıklık, gürültü, patırtı yapmak, bağırmak, çağırmak, ağlamak, sızlamak, tepinmek.

Koruma, Kollama Görevini Üstlenmek; Hami olmayı; desteklemeyi, gözetlemeyi kollama ve, korumayı, kayırmayı, kayırıcı, koruyucu olmayı üstlenmek, kabullenmek.

Kulağına Kar Suyu Kaçmak; Kaygı veren, rahatını kaçıran bir haber işitmek.

Lâfı (Sözü, Taşı) Gediğine Sokmak (Koymak); Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.

Muvafakat Almak; Uygun görüş sağlamak, onaylanmasını, kabul edilmesini sağlamak.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Olayı Soğutmamak; Herhangi bir gerçekleşen olayın ertesinde akıl edilemeyen bir teşekkür, özür vb. gibi gerçekleşmesi gereken bir sorumluluğun yerine getirilmesi mecburiyetindeki acelecilik.

Pancar Motoru Gibi Çalışmak; Pancar motorunun çalışması “Pat! Pat! Pat!” şeklinde olduğundan kalbin heyecanlı çalışması benzetilmiştir. (Pancar Motoru; Tarlalarda kuyulardan, su kanalları veya derelerden su çekilerek ürünlere dağıtılması için kullanılan genel olarak “Pat! Pat! Pat!” sesi ile çalışan bir dizel motor çeşididir. Gene deniz kenarlarında eğer bir tekneden “Pat! Pat!” sesinin geldiği duyulursa bu, o teknede pancar motorunun kullanıldığının işaretidir).

Postu Sermek; Kısa bir süre kalmak için gittiği yerde, istenmediği halde uzun süre kalmak.

Sıcağı Sıcağına Halletmek; Üzerinden asla zaman geçirmeden, geçirmeden, unutulmadan, hemencecik sorunun çözümlenmesi, halledilmesi.

Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.

Tadına Bakmak; Bir parçasını, bir kısmını ısırıp ağzına alıp lezzetini yoklamak. Başından geçmiş olmak.

Talan Etmek; Yağmalamak. Bozmak. Darmadağın etmek. Dağıtmak.

Tarumar Edilmek; Darmadağınık, karmakarışık, perişan bir duruma getirilmek.

Taş Atıp Da Kolu Yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.

Tenzih Etmek; Kusurdan uzak tutmak, kusur kondurmamak.

Tescilletmek (Tescil Ettirmek); Bir şeyin resmi olarak kaydettirmek, resmileştirmek, kütüğe geçirilmesini sağlamak.  Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.

Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.

Yorgunu Yokuşa Sürmek; Yapılması zaten zor ve güç olan bir işin,  daha güç koşullar altında yapılmasını istemek.

Yüreğine Pranga Vurmak; Yüreğini duygusal olayları hissetmeyecek şekilde etkileme arzusu yaşamak. Yüreğini bu şekildeki olaylar için prangaya vurmuş gibi düşünmek ve uygulamak.

(3) Afaki; Gereksiz, önemsiz, hayali, bir kaynağa dayanmayan.

Anaç; Yapısı doğum yapacak gibi görünen. Birkaç kez yavru vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.  Meyve vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.

Aritmi; Yürek atışlarında düzensizlik.

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

Berbatlık; Beğenilmeyecek durumda olma, pislik, çirkinlik. Sinir bozuculuk, kötülük, terslik, aksilik.

Briç; İkişer kişilik iki takım arasında elli iki kâğıtla oynanan İstanbul’da başlanan ve 1932 yılında kurallara bağlanan bir iskambil oyunu.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

Ebediyen; Sonsuza değin, sonsuz olarak, sonsuzluğa kadar.

Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.

Haletiruhiye, Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk (En kötü hasletler; Kıskançlık, yalan, riya ve haramdır).

Hovardalık; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.

Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.

İmpuls; İtki, uyarı.

İmtiyaz; Ayrıcalık. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe verilen özel izin.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.

Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Körkütük; Kendini bilmeyecek denli, ya da aşırı ölçüde (Sarhoş, âşık)

Mahiyet; Nitelik, vasıf, öz, asıl, esas, içyüz.

Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.

Muaheze;  Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.

Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

Müstehzi; Alay eden, alaycı.

Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

Partner; İş arkadaşı, ortak. Eş. Cinsellikte taraflardan her biri. Kâğıt oyunlarında ortak.

Taktik; Bir işte istenen sonucu almak için, tutulan yolların ve kullanılan yöntemlerin tümü.

Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.

Unvan; İsim, lâkap, titr, san.

Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.

Vaveylâ; Bağırış, feryat, çığlık.

Zanaat; Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek.

(4) Öyküdeki Köpekler;

Bulldog; “Yiğit” anlamındadır. Boğa ve ayı dövüşleri için üretilmiş 8-10 yıl yaşayabilen bir köpek ırkı. Büyük çaplı tabanca anlamında da kullanılmakta.

Dalmaçya; Aslında Hırvatistan’da bir bölge olup burada yetişen bir köpek ırkıdır. Dalmaçya Köpeği, ya da Dalmaçyalı şeklinde adlandırılır. Kısa tüylü, siyah ya da kahverengi benekli, faydalı, av köpeği olmayan 10-13 yıl yaşam süresi olan bir köpek cinsidir.

Doberman; Almanya kökenli bir köpek ırkı.

Pitbull; Cesur ve canlı bir köpek türü olup asıl adı Amerikan Pitbull Terrier’dir. Düşmana, düşman olduğuna inandığına öldüresiye saldıran, ancak iyi bir eğitimle iyi bir köpek haline getirilebilir. Türkiye için yasaklanmış bir köpek türüdür.

(5) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma. “Hoş gör ki, hoş görülesin!” HADİS

(6) Yola çıkmış arıyorum… diye başlayan, ikimiz bir fidanız nakaratıyla ünlenen bir Çukurova türküsü.

(7) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

(8) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).

(9) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(10) Kadının Adı Var; Kadını sadece dişi olarak gören ve doğurganlığından faydalanan erkek egemen bir toplumun psikolojisi. İki eser; Bengül DEDEOĞLU eseri; “Kadının Adı Var” ve Özlem Akşit KUŞHAN eseri; “Lilith’den Malaya’ya Kadının Adı var!”

Dünyada her şey kadının eseridir. Mustafa Kemal ATATÜRK

(11) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

(12) Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, anlamındadır.

(13) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(14 Kendisi muhtac-ı himmet bir dede! Nerde kaldı gayrıya himmet ede!; Kişi kendi yardıma muhtaçken, kendine bile yararı yokken vasıfsız bir şekilde karşıdaki(ler) için yol gösterici tavırlarla söz söylediğinde kullanılan bir deyim.

Elin gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez; Kendinde bulunan büyük kusurları, eksiklikleri, yapması gerekenleri görmezden gelip, akıl edemeyip başkalarının küçük kusurları için dedikodu yapıp, kendi eksiklerini görmeyerek tavsiye ve nasihatlerde bulunmak.

Ele verir talkını, kendi yutar salkımı; Başkalarına verdiği öğüdü kendi tutmaz, üstelik de (hatta) tam tersini yapar…

(15) Demokles’in Kılıcı; Her an tehlike altında olmak.

(16) Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO. Bu söze (sanırım Yunus Emre’den) alıntı olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!

Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER

(17) Bana bir dayanak noktası verin; Dünyayı yerinden oynatayım. ARŞİMED

(18) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim”  vardır.

(19) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

(20) Rüzgâr ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur, ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır. Antoine BUSSY

(21) Diz Çökmek; Bu konuma; “Lord Pozisyonu” denmekte. Özellikle evlenme tekliflerinde erkeğin diz çökerek yüzüğü uzatıp; “Benimle evlenir misin?”  söyleminde tek dizi üstüne çökme durumu.

(22) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(23) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.

(24) Montofon (Mamut) Karakterli; Türkçemizde tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimseler için kullanılan bir deyim.

(25) Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, Gönül sohbet ister kahve bahane… Genelde yalnızlıktan bunalmış kişilerin teselli aradığı bir söz.

(26) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS)

Aşk mesafe yüzünden ölmez. Şüphe yüzünden ölür. Elif ŞAFAK

Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim.   Rene DESCARTES

Eğer bir insan bir işe kesin olarak ‘Ben biliyorum!’ iddiası ile başlarsa, şüphe ile son bulur Fakat eğer o şüphe ile başlamaya razı olursa, sonunda gerçeği bulacaktır. Francis BACON

Bu dünyada insanlar bir kere aldatılınca gerçekten bile şüphe duyarlar.  HITOPADESA

Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır. KONFÜÇYÜS

 (27) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(28) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)