Çocukluğumuzdan başlayan bir sevgi birlikteliği, hatta iddia ediyorum; aşk vardı aramızda. Ancak bu; aşırı kıskançlığım(1) nedeniyle eşime mutluluk ve saadet yaşatmam için yeterli olmadı, ilerleyen zamanda. Daha da ilerleyen zamanda ise söz verdim aşkıma…
Kıskançlığımın asla ve asla Othello Sendromu(2) ile ilgisinin olmadığını söylemem gerek. Hatta böyle bir düşünceyi kesinlikle reddederim.
Ayrıca yaşattığıma yeterlilik değil de bir başka ad vermek gerekirdi, örneğin şöyle; “Aşırı kıskançlığım, kıskançlık krizleri(3) yaratmakta, hatta ona kenardan yandan destek olan hiçbir affa hakkı olmayan yanlış şüphelerim(4) onun mutlu olmasını da, ilerisini de engelledi.”
Kıskançlık üzerine söylenenleri kendim kendime söylemekte bile sıkıntılar yaşatmaktayım;
Bence en önemlilerinden biri, hatta ilki meşhur bir Avusturya Atasözü; “Kıskançlığın yanıcı olma özelliği olsaydı, dünyada yakıt ihtiyacı olmazdı!” iddiası…
Diğeri Hazreti Ali’ye ait gerçek ve önemli sözler; “Kıskanç insan hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmez! Kıskanç kimse daima hasta olur! Kıskançlık hasta eder! Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür! Kıskançlık ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer! Kıskançlık insanın dünyasını karartır! Kıskançlık insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder! Kıskançlık ruhun hapsidir! Kıskançlık vücudu kemirir!”
Kıskançlığın; yılan zehriyle, güve kemirmesi gibi alçaltan ve küçülten bir duygu ile eşdeğer olduğunu, faziletsizlik hükmünü sergilediğini belirten filozoflar da vardır.
Sevgiyi bir teleskopun, kıskançlığın ise mikroskopun görüntüsüyle kıyaslayan filozof ile bunun Türk erkeğinin kendine güvensizliğinin eseri olduğunu iddia eden yazarlar da mevcut bulunmaktadır.
Bir diğer büyük yazar ise, kıskançlığı yadırgamamakta ve fakat karşısındakinin haklarına da saygı duymanın gerekliliğini vurgulamaktadır.
Hâlbuki şüphe konusunda bir şair; şüphenin hak olduğunu iddia ederken, bir diğeri düşmanlaştırdığını, hatta öldürdüğünü ifade etmekte…
İnanıyorum ki; ne kıskançlık, ne de şüphe, ikisi de asla ve hiçbir insan için hak değildir!
Olamadı, ya da bence tek (ben) taraflı olarak yetme, yetinme gerekliliklerini gereğince kullanamadığım için yetmedim, yetemedim karşımdaki Melike’me. Ya da bana öyle geldi yahut da üzülmesine zerre kadar dayanamayacağım, üzerimde ondan başkasının hakkı olmayan sevdiğim tek insan, Melike’m beni öyle anladı.
Daha doğrusu ben beni ona öylesine yanlış tanıttım, sevginin tek vatanının kalp olduğunu bilmez gibi.
Ve bu da inanılmaz bir biçimde canımı hem acıttı, hem yaktı, affı hak edinceye kadar!
Çok mu karmaşık bir tarif oldu? O halde başlangıç olarak bu kez söylemim şöyle olsun;
Eşimi, evet nikâhlı eşimi kıskandım ve kaba anlamda hem ona, hem dayısına, hem de kendime dünyayı zindan etmek(5) gibi başarılı bir marifet sergiledim.
Anlatacağım…
Evet, çocuktuk, ufacıktık(6), başlangıcımızda ve bence ikimiz de şanslı, çok şanslıydık. Çünkü Melike’nin ailesi biz henüz ilkokula başlamak üzereyken taşınmıştı, apartmandaki boş olan, tam karşımızdaki daireye.
Ve benim için, o yaşta düşle gerçek arası bir yaşamın başladığının farkında olmam mümkün değildi.
Bilemezdim, o zaman ilerleyen tarihlerde, şöyle başlayacak ve bitmesi asla mümkün olmayacak ve hâlâ bitemeyen o dizeleri;
“Çocuktuk, ufacıktık!’ ve ‘Top oynadık, acıktık!’
Düşüncelerin zamanında anılar yok artık,
Buğulu hülyalarda yaşandı çünkü ayrılık,
Kalbine akan bir şeyler var sanki ılık ılık.
Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’
Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu.
Yaşanması gerek yaşlarda o çocuk, ben çocuk,
Gözler kara, ten buğday, saçlar kısa, hem kıvırcık,
Çocukken, çocukça olduk birbirimize âşık,
Aşk dünyamızın kapısı hep öylesine açık…(7)”
Melike; babası Melik Amca memur, annesi Melek Teyze ev kadını, hemen hemen o anki görünümüyle benimle aynı yaşta, ancak ailenin tek çocuğu idi.
Onu daha ilk kez görür görmez resmi şekillenmişti kalbimde, çocuk aklımla da olsa hayat yolunda beraber yürüyeceğimizi düşündüğümü söylesem bu günkü beynimle gene de inandıracağım birinin çevremde olacağını sanmıyorum.
Oysa ben, bir abla, bir ağabeyden sonra evin beşinci ferdiydim. Demek istediğim benim; Melike gibi; “El bebek! Gül bebek(8)! El üstünde tutulma(5) mecburiyeti olan” bir durumum ve konumum yoktu, ailem nazarında.
Ayrıca mutlaka söylemem gerekli ki; erken evlenip erken yol alan annem Meliha ve babam Mert öğretmen idiler, “Böyle şöyle de, şöyle böyle!” diyerek bana kadar olan beraber yaşama devrelerini anlatmama hiç de gerek olmayan!
O anlarda ikisi de aynı liselerde, daha sonra benim ve Melike’nin beraberce okuduğumuz lisede, ancak bize görünümleri yabancı olan, bizleri hiç mi hiç tanımayan öğretmendiler!
Ablam ve ağabeyim daha çok okuyup, bir bakıma, kesinlikle “Adam olmak(9) ve çoluk-çocuğa karışmak için” koca şehirlerden birilerine ayrı ayrı transfer olmuşlardı. Belki abartma gibi görünebilir, ama öncelerimizde, yani “Karışım Olayları(8)” olmadan önce Allah’a şükür ara sıra da olsa görüşebiliyorduk, bazı zamanlarda, ama nasıl? Özlem dolu olarak, bazen bayram havasında, çok zaman bayramlarda…
Daha sonraları bu özlem gerekçesi belli bir şekilde yok olmadı, ama açık sözlülükle “Gibi oldu!” diyebilirim…
Koca apartmanda Melike ve benim dışımda hiç çocuk yani o günler için genç de, çalışanlar da yoktu (doğal olarak bizimkiler, yani öğretmenler hariç).
Şu anda bu konuda bir şey demek geçiyor aklımdan, ama ayıp olacak, vallahi billâhi bizimkiler dâhil, yine bugünler için apartmanda genç olarak bizim ikimizin dışında da hiç mi hiç kimse yoktu! Evli-barklı olup yuvadan uçanlar, torun-topalaklar da hariç tabii.
Yine sadede geleyim(5); apartmandaki diğer altı dairedeki amcalar, teyzeler yahut diğer adlarıyla dedeler, nineler çoktan çok unlarını eleyip eleklerini duvarlara asmış, pirifâni(10) idiler. Gerçekten benim bu söylemim için; “Yanlış! Diyemem!” düzeltmeye çalışmam da doğru olamaz!
Üstelik aynı “Vallahi, Billâhi” yeminiyle “Doğrudur, yalan, yanlış değildir!” Dil ile ikrar yani söyleyip, kalp ile tasdik etmeye(11) ve doğrulamaya da gerek görmüyorum. “Görünen köy, kılavuz ister miydi(12)” ki?
Melike’nin gelişinden ve kısa zamanda onun arkadaşı olacağımdan emin ve gerçekten memnundum. Onun da geldiği ortam, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalışı nedeniyle hüzünlü olup arkadaşa, arkadaşlara ihtiyaç duyacağını düşünmem, başlangıç olarak kıt aklımla mümkün değildi maalesef, bugünlere ulaşmış kaba bir garabet örneği olarak.
Bu sözümü ilerleyen tarihlerde geri alacağımı o günlerde de, yaşadığım bugünlerde de dikkate alacağımı düşünmem imkânsızdı, peki yarınlarda (Belki)?
Babam, ilkokula başlamamın gerekliliğiyle öğretmen oldukları lisenin hemen yanı başındaki ilkokula yaptırmıştı kaydımı, evimizin yakınında bir ilkokul olmasına rağmen bir miktar kuralları örtbas ederek(5) ya da ettirerek, her neyse! Maksat evde yalnız kalmamı istememeleri falan filân ve dâhi filân falan nedenlerle!
Eve ulaşmam; okulumda dersler bitince -duruma göre- ya benim bir-iki adım fedakârlıkla liseye ulaşmam, ya da babamla annemin beni okuldan almaları şeklindeydi.
Hemen eklemem gerekli ki annem, anne dedemin, yani efendidedemin bir tanesi, yani ki bir evin tek kızı idi ve annem evlenirken, bir yerlerdeki şu anda oturduğumuz daireye ait apartmanın temeli atılırken dedem bu daireyi tapusu annem adına olarak satın almış!
Söylemeyecektim, ama şu anda söylemek zoruma gidiyor gibi görünse de, söylemeliyim ki babam, ilerleyen zamandaki tarifine göre, ev tamamlanıncaya kadar, anneme kavuşmak için dünyanın kahrını çekmiş(5)!
Günler bitmemiş, geceler tükenmemiş. Ancak babam, annemin kendisi için; “Hava kadar lâzım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir nimet(13) olduğunu anlatmış ikisi de buna “Aşk” demiş, ellerini birbirinden ayırmamışlar(14) asla, hem de hiç! Hele ki ikisi de birbirinin ağzından birbirinin isimlerini duymanın mutluluğunu anlatmak için neredeyse kitap yazacaklarmış(mış)(15)!
Efendidedeme; “Despot(10), zalim, halden anlamaz” ya da benzeri bir şey demek mi? O muhterem, büyük insana “Efendi” demek dışında hiçbir sözün yakışmayacağı inancındayım. Belki de küçük yaşlarımda kıt aklımla, ona; “Efendidede”, anneanneme de “Efendinine” demeyi yakıştırmış olmamın sebebi de bu olsa gerekti.
Gene de evlenmelerini çok genç yaşta gerçekleştirdikleri, ablam ve ağabeyim sembolleri ile tasdikletmem gerek!
Rahmetli efendidedem varlıklıydı, ya da varlıklı olmasa da yaşamındaki tek kızı için varlıklı olmak zorundaydı, söylemiştim galiba. Bu nedenle benim doğduğumda da gene annem adına bir araba almıştı ve ben, anne ve babamın daha önce karı-koca olarak gittikleri lisenin yanı başındaki ilkokula, babamın kullandığı o araba ile gidip gelecektim.
Bu vesile ile mutlaka söylemem gerekli ki, annemin öğretmenlik ideali olmasa çalışmasına hiç de gerek yoktu. Atadan kalanlar, ata yadigârı(8) birikimleri yeterliydi. Tam olarak hatırımda kalmamış, sanırım ben üç-beş yaşlarım civarındayken efendidedemi ve efendininemi arka arkaya yitirmiştik.
Bu, tümün, mirasın, ya da kalan her şeyin anneme kalması demekti ki, efendidedem sayesinde varlıklıydık, şimdi kısmen de olsa “Zenginiz!” diyebilirdik bana göre.
Babam aklı başında bir öğretmenlik bir kenara, insan olarak apartmanın taviz vermeyen(5), gerektiğinde yardımcısı olan annemin katı tutumuna karşın ketumdu(10). Cebinde asla akrep olmadığından(5) (Kim bilir, belki de annemin kişisel varlığına güvenerek) gerekeni gerektiği zaman gerektiği şekilde yerine getirmesini bilen biriydi (Aidatını geciktirenler ya da -kaza ile- unutanlar anlamında)!
Bu konuda (Yani apartmanın genel giderleri için aidat konusunda) yüzüne tükürüldüğünde bile “Elhamdülillâh şükür!” diyenlerce geri dönüşümünün olamayacağını bile bile gerçekleştirirdi bir kısım gizli-saklı söylemeye çalıştığım şeyleri.
Her ne kadar görünümleri farklı gibi olsa da annemin de babamdan asla farkı yoktu, aslında. Onun da eli açıktı, hem babama göre nasıl?! Çünkü babamın sadece maaşı vardı, annemin her şeyi, babam dâhil!
Kısaca; Melike’nin ailesinin apartmana gelip yerleşeceklerinden hepimizin haberi vardı. Bilmediğimiz, belki de sadece babamın bildiği, karşımızdakilerin kat maliki mi, kiracı mı oldukları idi ki, onu da öğrenmek gayet kolaydı, babamın hazırladığı aidat makbuzlarındaki kat maliki, kiracı ödemeleri ve bununla ilgili makbuzları görmemiz yönünden.
Çünkü Genel Giderler (Örneğin; çatı aktarılacaksa, onarım yapılacaksa vb.) Kat Malikine, Apartman Giderleri (Temizlik, otomat vb.) kiracıya aitti.
Ve bu ödeme; ev sahibi ve kiracı olarak farklı renklerdeki makbuzlarla belli idi.
Melike’nin ailesi, ev sahibi makbuzlarının sahibi idi. Olasıdır ki; onların da “Efendibabaları” ya da efendidedeleri olsa gerekti!
Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz bir sözü vardı; “Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir.(16)”
Annem, babam sadece öğretmen değillerdi, Mustafa Kemal Atatürk insanı, bilen, gören, tanıyan, anlayan, yol ve ışık gösteren, akıllı ve zeki insanlardı, her ne kadar onlar için duygusal ve taraflı düşüncelere sahip olduğum iddia edilecek olsa da…
Bu konuda iddialı olmama gelince; babam, iki ayaklı merdiveni, takım çantası ile usulüne uygun olarak yardım için, örneğin avize ve lâmbaları takıp elektrik, su bağlantılarını kolaylamaya, aboneliklerin yollarını göstermeye hazırda idi, karşı dairemize taşınan aile için.
Annem hakeza(10), mecburiyetten değil, bilerek, isteyerek odalarımızdan birini onlar için hazırlamıştı, hemen yerleşemeyecekleri varsayımıyla(10), üst üste yatacak gibi değil, her biri için ayrı ayrı portatif somya ve yataklar hazırlamıştı.
Ayak seslerini duyar duymaz kallavi(10) çaydanlığımızda çayı tembihlemiş, komşularımız için salon masası üzerine kahvaltı, börek, poğaça sonrasında diğer öğünler için yemek hazırlamış, keza(10) taşınmaya yardımcı olacak görevliler için de pide, ayran kombinasyonunun hazırlığı konusunda pidecimize telefonla vaktine göre gerekli siparişi vermişti.
Kısaca annem; “Melike, Melih Ağabeyiyle bizde kalsın!” demişti. İçtenlik böyle bir şey olsa gerekti.
İlk defa o gün tuttum elinden, çocuksu, belki o an, yaşım gereği içimden geçirmemiş olsam da, beynimdeki hücreler onun elini ömür boyu bırakmayacağımı işlemiş olsalar gerekti, tüm mevcudiyetime!
Benim çocukluktan kalan araba vb. gibi oyuncaklarımın onun ilgisini çekmeyeceğini düşünememiştim. Dezavantajım; onun çocukluğuna ait oyuncaklarının ve hayallerinin hangi kutuda olduğu idi ve o hay-huy(8) içinde sahiplenmek hiç de uygun gibi görünmüyordu.
Televizyonda dolaştık bir süre, hiçbir şey yoktu televizyonda bize göre. Albümler geldi aklıma. Sayfalar arasında dolaşırken, utandım bir ara, siyah-beyaz sünnet resimlerimin olduğu o sayfaları hızlıca geçmek istedim.
Üstünkörü(10) baktı ve diğer sayfalara geçerken -belki ve muhtemelen acı çekmiş olacağımı düşünüp- yanağımı okşadı. Gülümsedim.
Başlangıç olarak evde kendi başıma öğrenmem için alınmış olan resimli büyük harfli kitapları getirdim, öğretmen edasıyla anne ve babamın katkı ve destekleriyle öğrendiklerimi tekrarlamasına, öğrenmesine gayret ettim.
Sanıyorum, onun o güne kadar hiçbir şey bilmeyen bir cahil olduğunu geçirmiştim aklımdan. Oysa kaplumbağa resmini ve “Kaplumbağa” yazısını görüp de “Toslumbağa” şeklinde söyleyecek kadar da cahil değildi!
Evdeki anne, Melek Teyze sadece yemek, temizlik vb. yapmak yanında kızına da gereken vakti ve ilgiyi ayırmayı gerçekten ihmal etmemişti, bilemezdim, kendi cahilliğimle.
Yorgundu Melike. Biraz sonra nefes alışı olağandışı ritmikleşti, gözlerini açmak için gayret etmesine rağmen başaramadı. Ellerini, belki de uyuma biçimi öyle olduğundan göğsünde bitiştirip başını göğsüme yasladı. Uyumaya başlamıştı, uyuyordu resmen.
Ve ben “Dünya yerinden oynasa bile” onu rahatsız etmemek için kıpırdamayı bile aklımdan geçirmemiştim. Kıpırdamadım, diyebilirim ki; nefes almaktan bile çekinir gibiydim, göğsümün nefes alıp verişimde, kalkıp inerken onu rahatsız edip uyandıracağı endişesi yaşıyordum. Tekrar ediyorum; daha başlangıç yaşlarımızda, çocukken, ufakken, ufacıkken…
Ve ben bu yaşta, bu konumda, onun başı göğsümdeyken gençlik heyecanı yaşayabilir miydim, çocuk heyecanı ile de ilerilerin dizelerini çizebilir miydim onun için? Meselâ şöyle bir başlangıç olabilir miydi?
“Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın,
Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın,
Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!(17)”
Ya da şöyle gibi;
“Ümit dünyamda gezinirken bir gün, yalnız
İlham perisi gelse de
Söylese;
‘Yaz!
‘İşte fikir!
‘İşte kafiyeler...’
Düşünüyorum;
Çalışsam
Acaba sığdırabilir miyim söyle?
Mısralara seni
Ümit dünyamda... (18)”
Bizim yaşımızdaki çocuklar galiba dirençsiz oluyorlardı. Başını, boynunu incitebileceği kaygısıyla düzeltip iyice yasladım kalbimin üzerine, bunda kalbimin çarpıntısının onun için “Ninni” gürültüsünde gelmesini düşünmüş olabilir miydim, bugünkü yaşamıma hiç de yakışmayacak gibi, tıpkı bir annenin yavrusuna içinden geldiği gibi söylemesi gibi?
“Yağmur tanelerine
Güneş ışığı serpilmişti
çisil çisil.
Bahar,
yazın özlemini kucaklarken
serçeleri alkışlıyordu karıncalar
tüten toprakta…
Ve hepsinden önemlisi;
bir anne ninni söylüyordu bebeğine
usul usul
ılık ılık
doğa ile…(19)”
“Bunlar ne yapıyorlar acaba?” diye merak edip başımıza dikilen annelerimiz, sessizce “Melike! Melih!” şeklinde seslenişlerinde başarılı olamayınca, annesi Melike’yi alıp benim yatağıma götürüp yatırmış, annem de nasıl Melike’ye uyup da uyuduğumun farkında olmayan beni kanepede bırakmıştı.
Sanırım annem benim pehlivana yakın yapımı kaldıramayacağını düşünmüş olsa gerekti. “Pehlivan gibi yapı!” dememe aldırılmamalı, pek de öyle kabadayı(10) biçimli değildim aslında. Ancak o güne kadar bebek olmamın gerekliliği olarak karnında geçirdiğim süre hariç, gerçek anlamda anneme hiç ağırlık olmamıştım!
İşlemler sonucunda üzerlerimize de birer pike örtmüşler ve işlerinin gereği bizi öylece bırakıp kendilerini beklediğine inandıkları eşlerinin ve işlerinin başına yönelmişlerdi.
Bunun, bugünkü aklım ve yaşımla düşündüğümde benim ilk ıstırap çekişim(5) olduğunu anlamak ve anlatmakta zorluk çektiğimin farkındayım. Çünkü enteresan olan, Melike’nin yayla gibi yatağı terk edip o kanepede tekrar yanıma sığınıp başını göğsüme dayayıp uyumaya devam etmesiydi.
Geçen sürenin farkında değilim, o hüznü hemen yaşamaya başlamamak için gözlerimi dinlenmeye(!) bırakırken.
Annelerimizin ikinci kez kontrollerinde, günün yarısının son çeyreği henüz tamamlanmamıştı (Ne demekse?) ve galiba biz gönüllerimizin doyma amacını yaşadığına inandığım bu devrede midelerimizin boşluğunun, açlığımızın farkında değildik.
“Bu ne uyku, böyle? Bu ne alışkanlık çocuklar? Kahvaltı bile etmemiştiniz! Bir süreliğine birbirinden uzaklaşmış da, birbirine yeniden kavuşmuş iki kardeş gibisiniz, maşallah!”
Duyacağımız şekilde seslice söyleşen annemdi.
Doğrusu o an için annemin; “Kardeş gibi” demesi yerine “Arkadaş” demesini tercih ederdim, başlangıç olarak tabii, geleceğe yönelik bir tasavvur(10) olmasının sakıncası olmayacağını düşünerek. (Ne zaman mı? Dertleşmeyi yeğlediğim bu günlerde tabii! Gecikmiş gibi görünsem de şimdi söylememin sakıncası mı olur ki?)
Taşınma işlemi bitti (kanımca). En iyi haber, babamın ikna(10) yeteneği ve ısrarı ile Melike ile benim aynı okulda okuyacak olmamızdı.
Melike’nin babası Melik’in başlangıçta, itiraz, mırın-kırın etme(5) haklarını başarıyla kullanmak istemesine rağmen, babamın yeterliliği, Melik Amcanın iş yerinin de bizim okula yakın olması, anne ve babamın her sabah kendileri ve benim için arabayla gideceklerini söylemeleri nedeniyle konu; babamın lehine gelişmişti.
Önceleri Melike ile ben babamın arabası ile el ele, diz dize okula gidip gelirken, Melik Amcanın da iş yerinin okula yakın olmasını öğrenmemizle birlikte Melik Amca da arabamızın devamlı müşterisi olmuştu.
Onun katılması da ne masraf, ne vakit uzaması, ne de sosyal bir yanlışlık olacaktı. Arabada doğal olarak annem, babam önde, Melike, Melik Amca ve ben arkada olduk. Her ne kadar çağdaş görüşlere sahip gibiydikse de, özellikle Melik Amca yönünden taassup(11) da kısmen önemliydi!
Bu nedenle Melike sağ, ben sol kapı tarafında büzülmüş gibi oturuyorduk, Melik Amca tampon bölge yalıtımı(8), yasak bölge sınırlaması(8) için ikimizin arasında idi, daha o yaşlarda, Melike’nin babasının kulağına gitmesini istemem, ama muhafazakârlık(11), sofuluk(11), taassup ötesinde bir yaşam düşünüşüne sahip olduğunu söylemek düşüncesine sahip değildim.
Babam acemi ve tembel bir şoför değildi, ama kış aylarında asfalt ve havaların uygun olmadığı zamanlarda, karşısındakileri düşünüp kaza yapmamak amacıyla araba kullanmak istemiyordu. Bu nedenle okula taksi ile gidip geliyorduk ve Melik Amca iş saatlerinin uygunsuzluğu nedeniyle böyle günlerde işyerine otobüsle gidip geliyordu.
Bu durumlarda annem neden gerekiyorduysa, ya da neyi, neleri gerçekleştirmek istiyorduysa “Nöbetçi Öğretmen, Sınırsız Sorumlu Başçavuş(8)” olarak aynı Melik Amca gibi sorunsuz olarak aramızda oluyordu! Eee! Yaşlarımız küçüktü, daha “Akıl baliğ(11)” bile olmamıştık, ama annem ne olur ne olmaz, ateşle barut yan yana(!) olmaz şeklinde bir yanlışlığı yaşıyor olsa gerekti!...
Bir miktar da böyle büyüdük işte. Sınıflarımızı başarılarımızın doruğuna ulaşarak geçiyorduk. İlkokul sona ermişti, azıcık da olsa büyümüşüz gibi ortaokul sıralarındaydık. Evlerimizde, nadiren bizim evimizde, çok zaman Melike’lerin evinde hep çalışma masasının ateş-barut örneği iki ucunda, eziyet çeker gibi, birbirimize yardımcı olmamız gerekenleri genelde ben masanın bir tarafından kalkıp Melike’ye doğru gidip başında dikilerek nasılını, niçinini öğretme ya da öğrenme gayretini yaşıyorduk!
Geçen zaman içinde ailemde de bir kısım değişiklikler yaşadık. Babam; “Bir bakıma tavşan suyunun suyu(8)” örneği Yönetici ve Yönetici Yardımcısının (annem) Yardımcısı olarak beni görevlendirmişti!
Aidatları, mal sahibi ve kiracı olarak ayrı ayrı yazmak, toplamak, temizlikçinin çalışma ücretini, elektrik, su makbuzlarını ödemek ve apartmanın genel gider malzemelerini satın almak, sonrasında kalanı (Banka böyle konularda faizden yararlandırmadığı için) babamın ve en yaşlı amcanın adına açılmış müşterek hesaba yatırmak görevlerim arasına girmişti.
Ve yine görevlerimin en önemli olanını söylemeden geçmem uygun olmayacak.
Apartmanımızda; “Allah’a yakın olmak, Allah’la kendileri arasında hiç kimse olmaması” prensiplerine sadakatleri nedeniyle en üst katta oturan, yaşlı, neredeyse evlerinden dışarıya çıktıklarını hiç görmediğim, belki de birinden biri, ya da her ikisi de yatalak, ya da kötürüm(10) olan ihtiyarların çöplerini, bizimkilerle birlikte her akşam alarak çöp konteynırına atmaktı.
Ayrıca dışarıya çıkmayı bile bilmeyen(!) bu ihtiyarların dileklerine göre pazar-market ihtiyaç ve siparişlerini karşılamak da görevlerimin bir biçimiydi. Anlayamadığım şey onlar için; “Allah’ın sadece gökte mi olduğu” idi?
“Bir çiçek açtığında
veya bir kuş yükseldiğinde
ya da yerdeki su
(buhar olup) göğü, güneşi özlediğinde
Avuçlarım da semaya açılır...
Sahi?
Tanrı yalnızca
bulutların ötesinde
maviliklerde midir?(42)”
Bir miktar daha böyle büyümeye devam ettik, lise öğrencileriydik, Melike kıskanacağım kadar güzel ötesinde çok güzel bir kız olmuştu.
Annemin dediği ve herkesin bildiği gibi; “Ağabey-Kardeş” olarak beraberliğimiz, ancak bana göre duygusal beraberliğim devam ediyordu lisemizin sıralarında da…
İnsanların yaşamlarında unutulmayan, unutulmaması gereken, unutulmayacak anlar, anılar vardır. Bu; bir diş ağrısına üzülüp dişini çektirmekle halledilebildiği gibi vasfı önemli gibi gözükmese de bir sevinç, bir hüzün, bir hoşluk, hoşnutluk, bir keder yahut da önemli bir olay olabilir.
İlk heyecanımın en üste, yani doruğa ulaştığı gün; babamdan anneme doğum, evlenme, çocuklarını doğurduğu günler için yaşattıklarından gördüklerimle ve kıt aklımda kaldığınca Melike’nin yeni yaşını kutlamak isteğiydi.
Hep mevcutlu(!) olarak babamın arabasıyla gidip geldiğimiz, derslerimiz de sabahtan akşama kadar devam ettiği, öğlen paydoslarında dışarıya çıkma haklarımız olmadığı için, öğle tatilinde, birikmiş harçlıklarımla okulun duvarından atlayarak ona hediye almak arzusuyla okuldan kaçtım.
Sevgi, aşk, sadakat konularında fazla bilgim yoktu! Zaman dardı ve acele işe şeytanın karışmaması(8) dileğindeydim. Gözüme ilk çarpan çiçekçi idi. Beyaz bir karanfil alıp baş kısmı görünecek, sap kısmı sayfa arasında kalmak üzere kitabının bir sayfasına yerleştirdim, ama gizlice, sonrasında ders teneffüsünde seslendim, fısıltıyla, yanı başından;
“Yeni yaşın kutlu olsun, hep sağlıklı yaşa, diğer yaş günlerinde de hep yanında olmak isterim!”
Cümle sonuna eklemeyi unuttuğum söz; “Eğer ayrılmazsak!” ya da “Allah nasip ederse…” demek olsa gerekti.
Bu davranışım; tek bir beyaz karanfil olarak bugünlere kadar devam etti, eksilmeksizin, eksiksiz. Bundan sonra da devam edecek, yeminle.
O da bana sordu, cevapladım;
“Şaşkınlığına gelmiş ailemin, doğduğumda hemen çıkartılmamış Nüfus Kâğıdım, neden sonra akla gelince o günün tarihi doğum tarihim olmuş. Bildiğim tek şey annemin; ‘Domates-Biber Zamanıydı!’ demesi” diye cevapladım.
Akıllı kızdı, daha çocukluğundan biliyordum cin gibi zeki(8) olduğunu;
“O halde benim doğum günüm, senin de doğum günün olsun!” demekle beraber, söylemediğim halde Nüfus Kâğıdımda kayıtlı doğum tarihimi ne yapıp edip öğrenmiş ve her o günde saçlarımı okşayarak, iki yanağımdan da sıkı sıkı öperek kutlamıştı beni, tabiidir ki ilerleyen zamanlarda, ta ki yaşamak mecburiyetinde olduğumuz bugünlere kadar.
Melike’yle benim aramda çocukluğumuzdan başlayan uyuma paralel olarak ailelerimiz arasında da kopması mümkün olmayacak bir bağ oluşmuştu. Nasıl mı? Şöyle!
Gelen ilk otuz gün süreli ramazan ayında ya üç, ya da bilemedin beş iftarı evlerimizde kendi başlarımıza yapmış, diğer tüm iftarları birlikte yaşamıştık, ya onlarda, ya da bizde. Sahurlarda, tencere-tabak gönderir olmuştuk iki kapı ve hizmetkârlar belli idi; Melike ve Melih olarak.
Birbirimizin gözlerinde yaşayıp gülümseyerek, ilerleyen zamanlarda tencerelere ilişen ellerimizde ayrılması mümkün olmayacak iki parça halinde, birbirimizi üleşiyorduk, kuşlar gibi hür, onlar gibi bağımsız…
Ve geleceğimizin yolunu, çocukluk geçmişinde kalan gecelerinde yıldızların, ayın, gündüzlerinde güneşin, bulutların, yağmurların…
aydınlatacağının farkındaydım, “Farkındaydık!” diyebilmek neden şu anda imkânsızdı, hecelemekte bile zorlanıyorum, doğruya, doğru…
Evet, gerçeğin gerçeği, ta kendisi, “Gönül ferman dinlemez(21)!” ile önemi ayrıştırılmaksızın.
Nihayeti Ramazan Bayramı bayram tatili olarak üç gündü. Melike’nin ailesinin, bizim uygulayamadığımız, onların uyguladığı güzel bir huyları vardı. Tüm bayramlarda, kendilerince uygun tatil zamanlarında mutlaka köylerine giderlerdi. Köyleri şehre yakındı ve babam onları mutlaka otogara götürürdü, “Benim yardımımla!”
Ve ben onsuz geçecek günlerin kahrıyla, annesinin varlığına rağmen arabada terleyen ellerimle, onları otobüsle uğurlarken de gözlerimle dua ederdim Tanrıma onun için, içtenlikle…
Kurban Bayramlarında ise durumumuz farklı idi, anneme ve babama nöbet ikramiyesi vurmazsa ve hele ki bayram, hükümetin hoşgörüsü(10) ile dokuz gün olarak tescillenmişse(5).
Önce Melike ve ailesi giderdi köylerine, sonrasında annemin ısrarı ile biz. Çünkü efendidedemin ve efendininemin mezarları köyde idi, onların mutlaka bizlerin ziyaretimize ve “Fatiha Okumamıza” ihtiyaçları vardı, normal olarak her kurban bayramında!
Dediğim gibi Kurban Bayramı takvimlerin azizliği ve hükümetin dediğim desteği ile dokuz güne çıkınca isyan etmem kaçınılmazdı, yaşamımın en civcivli anlarını yaşamak olurdu, o dokuz gün ve haykırırcasına söylenirdim yüzüne karşı;
“Ben dokuz gün sensizliği nasıl yaşayıp tahammüllü olacağım?” dediğimde cevabını gecikmeksizin suratıma çarpmıştı ve yapıştırmakta da devamlılığı vardı;
“Sen de ayrılıyorsun buralardan ve benden. Egoist olma, bencil insan! Karşındakinin de anlatamadığı duyguları var herhalde, farkında mısın?”
Bu; “Sus! Yüreğine taş bas(5)!” demenin saklısı olsa gerekti. Mecburdum, öyle yapmak mecburiyetindeydim; “Yüreğime taş bastım!”
“İnsan yalnızlığında
Yaz ortasında da olsa
Kucaklamasını istediği kollar,
eller arıyor
sıcak,
sıcacık,
sımsıcak,
boşluğun ötesinde,
gözyaşlarında durgun.
Üşüyorum;
özleyerek…(22)”
Kapı bir komşu olarak birlikteliğimiz; doğum günleri, dini ve milli bayramlar, Anneler, Babalar, Sevgililer günleriyle sınırlı değildi, “Benim için” hatta “Bizim için” bile diyebilirim. Ancak sadece kendim için demem gerekli ki, tıpkı “Deliye her gün bayram!” örneği gibi her gün benim için yeni bir gündü, açılan, taze, bahar gibi, günlük-güneşlik…
Neden mi? Sebebi mi? Uydurma değil, gerçek!
Örneğin; beraber uyuduğumuz ilk gün, birbirimizin elini tuttuğumuz ilk gün, birbirimizin gözlerinde yaşadığımız ilk gün, beraber kahvaltı ettiğimiz ilk gün, silâh zoruyla masanın iki başında oturup ders çalıştığımızda, anlaşılmayan bir konu için başına dikilip de Melike’nin saçlarını kokladığım ilk gün…
İlk ramazan, bir AVM asansöründe ilk kez yalnız ve baş başa kalıp sayesinde asansörde efendice durduğum ilk gün…
Akla ne gelebilirse işte, sıralamaktan usandığım…
Melike’nin bunların ve aklımda kalmayan diğerlerinin hepsini ayrı ayrı tarih ve saatleriyle defterine kaydettiğini, bilemezdim. Ancak bana da anlattığında beni sahiplendiğini, çocuk yaşlarımızdan itibaren sahibim olduğunu üstün zekâmla(!) şıp diye anlamıştım(5).
İyi ki bir ay mı, birkaç gün mü ne, doğum tarihimi bilemediğim için benden sonra dünyaya geldiğine inancım vardı!
“Önceleri
çok sevdiğini hissediyordum
-beni-
Şimdiyse
çok sevdiğini biliyorum
-adım gibi-
Öyleyse;
‘Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler(23)’ neden?
ve neden bitmez yalnız geceler
kuruyan dudaklarda
isminle?(24)”
Yani demek istediğim şu; ola ki benden önce doğup az-biraz büyümüş olsaydı, ilk mekonyum(10), ilk ınga, ilk kez annemin memelerine aç bir ejderha gibi yüklenişimi de kutlama günleri olarak mutlaka kayda alırdı.
Ve sabırla söylemem gerekli ki; iyi ki “Domates-Biber Zamanı” değil, aynı gün doğmuş, aynı gün beraberce, el ele gelmiştik dünyaya!
Annemin ve Melek Teyzemin üstesinden gelemedikleri, babamın ve Melik Amcanın çok iyi anlaştıkları, zapt edilemeyecek, engellenmesi mümkünsüz özel huyları vardı.
Örneğin; babalarımızın arşı âlâyı ayağa kaldıracak(5) şekilde çat-çut gürültülerle ve birbirine zar tutma güvensizlikleri nedeniyle zarları fincan içinde sallayarak attıkları tavla partileri gibi. Buldukları geniş zamanlarda et-mangal, semaver katkılı, sık sık tekrar amaçlı piknik teşebbüsleri gibi.
Her ikisinin de, doğrusu hiç birimizin de kesinlikle sigara ve içki alışkanlıklarımız yoktu ve önemli birikimleri; buldukları yahut da bulmakta zorlanmadıkları zamanlarda nasihatleri;
“Sakın! Sakın ola! Sigara ve içkiden sakının çocuklar!” şeklindeydi…
Böylesine piknik serüvenlerinin birinde, semaver devrilmiş, sol ayağım feci bir şekilde yanma hakkını kullanmış, Melike gözlerinden akan yaşlara engel olamamıştı. Oysa şarkıdan esinlenerek, Mahmure yerine; “Tek tek basarak Melih!(25)” diye dikkatsizliğimle alay etse, vallahi hiç de gücenmez, hiç de üzülmezdim!
Hatıra niteliğindeki vukuatlar tek değildi ki, aklında tutup da sonra unutsun, bir zorba gibi not almakta, muhtemelen gereken vakitlerde her şeyi not alması, anı defteri tutması prensiplerinden biri, ya da hobisi olsa gerekti, geç öğrendiğimi itiraf etmemde sakınca görülmemeli.
Geçtim…
Bir diğer piknik seferinin henüz başlangıç aşamasında, otonun arka kanepesine iki anneler, iki de biz olarak sıkışmak zorunda kalınca, kapıyı kapatırken, her nasılsa sadece sağ işaret parmağım kapıya sıkışmış, ilerleyen zamanda o parmak morarmış, tırnak düşmüş ve yeniden eğri-büğrü tırnak olarak işaret parmağımda yerini almıştı.
Kazancım? Öncemde sağak(10) iken, solak olma hakkımı da kullanmış olmamdı, her daim Melike’nin emri altında olup da, onun not aldığı ders notlarından yararlanmak zulüm gibiydi benim için, kısaca; solak olma başarımı ona borçluydum. Tarihi ve saati not almıştı, resmen…
Bir diğer piknik seferinde sağ kolumu ne ısırmışsa, ısırmış ya da dalamışsa(5) dalamış, kolum bacağım kadar şişmiş, doktor amcalar(!) kesme-biçme işlemlerini başarıyla gerçekleştirmişlerdi. Okulu terk etmeye niyetim olmadığından yine Melike’nin desteği ve kendi melekelerimle(10) solaklığımı kavileştirmiş(5), hatta bu konuda bir hayli ileri hamlelerde “Aferin!” alacak kadar başarılı olmuş ve güçlenmiştim!
Aslında buraya bir parantez açarak eklemem gerekli ki, semaverin ayağımı yakması olayında da her ne kadar okula babam, annem götürmüş olsalar da yürümem, desteklenmem, hatta korunup kollanmam ve derslerimde başarılı olmam için en büyük yardımı Melike’den almıştım. Sağ olsun!
Bu arada bir eklenti daha, belki kalpsizlik örneği gibi yorumlanacak. Sıcak yaz günlerinde benim sünnet olduğum yaştaki çocuklar sünnet oluyorlar, bazıları düğün-dernek yapıyorlar, apartmandaki amca ve teyzelerin zorlamalarıyla istemesek de bu törenlere sorunlu, zorunlu ve fakat hevessiz olarak katılıyor ve sonrasında ailelerimizden aldığımız izinlerle evimize dönüyorduk, yakın-uzak, uzak-yakın yürüyerek ya da belediye otobüsleri veya dolmuşlarla.
Ama ne dönüş…
İnip de evlerimize gelip kapılarımızın önünde, anahtarlar ellerimizde, yol iz bilmemenin(5), Türk filmlerinin bu konuyla ilgili bölümlerini izlememiş, ya da hatırlamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorduk, birbirimize ihtiyaç duyduğumuzu gözlerimizde yaşayarak…
Melike cesaretlendi, yuvayı dişi kuş yapar örneği, ilk adımı atmak için bana yönlendi ve yanağımdan öptü. Lise yıllarını yaşıyorduk, zihnimi toparlayıp o filmlerdeki bademcik ameliyatı(!) sahnelerini hatırlama gayreti yaşadım.
Melike benden ayrılmak üzereyken belinden tuttum ve öptüm onu (Âlim; “Etki-Tepki Yasasını(26)” bu gibi zamanlar için keşfetmiş olsa gerekti!), sözüm ona hayret içindeydi;
“Bunun anlamı?”
“Ömrüm senin, sonuna kadar tepe tepe kullan(5), demek!”
“Tek cümle?”
“Seni seviyorum. Ta çocukluğumuzdan, karşımızdaki daireye taşındığınız o küçücük kız çocuğu ve ben olarak beraber yaşamaya başladığımızdan beri. Ama bağışla, çok erken biliyorum, okullarımız var, sana vaat edebileceğim bir gelecek yok şimdiden…
Ailemin varlıklı oluşu seni sahiplenmem için asla bir avantaj değil benim için, ben sadece ben olarak senin olmak, seninle bir ömrü paylaşmak isterim, ne sizinkilerin, ne de bizimkilerin olağandışı desteklerini bekleyerek değil!”
“Erken demen bir tarafa geciktiğini söylemen gerek, ama bilesin ki çok zaman ‘Kalp kalbe karşıdır(27)!’ derler!”
Ve benim duygusal yakınlığımı hissedemeyen, bilemeyenlerden de, hiçbir işe yaramayacağını bile bile kıskançlık krizleri yaşıyordum kendim kendime!
Ne demiştim? “Güzel ötesinde çok güzel bir kızdı Melike!”, eğer kıskançlıklarım, şüphelerim olmasa bana göre; “Her şey güzel olacaktı!(28)” dünyamda ve onu sahiplenmek arzularıma karşın, bilinmesi gereken nedenlerden dolayı arzularımı onun mutluluğu için engellemem gerekliydi, onun indinde yok olmalıydım, ona yakışan değildim, yokluğum söz konusuydu.
Onu arabada, okulda, sınıfta, merdivenlerde, yolda görmek, “Yetersiz, ama evet!(29)” anlamında kaçamak el ele tutuşmamız yetmez olmuştu bana. Bir koridor uzaklığında olsa da karşı kapının açılışının sesi, eğer annem-babam dalgınca televizyonun esiri olmuşlarsa, beni “Kapı Gözetleme Penceresi (Ya da deliği, her neyse) Sapığı” yapmıştı, resmen.
Şu gerçek ki, bir kere öpmesine, bir kere öpmeme izin vermesine karşın duygularına gerçek anlamda egemen bir kızdı Melike. Karma okulumuzda ben dâhil kız-oğlan fark etmeksizin tüm arkadaşlarımızla aynı mesafede idi; dersler, aktiviteler(10), şunlar-bunlar, her konuda kısaca.
Onunla karşılıklı birbirimize sokulup da öpüşmemizden sonra fark edilecek bir şekilde çok şey değişmişti aramızda, fark ediyordum. Sabah servislerinde ortada Melik Amca oturmasına rağmen neredeyse sol kapıya yaslanırcasına büzülüyordu, benim de aynı tavrı göstermemi beklercesine.
“Çok mu erken, çok mu acele davranmıştım ki?”
Peki, söylemi? Ayrılık veya ayrıcalık konusunu neden aşılar gibiydi? Suçu muydu onun, ona ait, ya da kısaca; ona âşık olmam? Okulda arabadan inerken de resmen söylemi; “Sağlıklı günler, iyi dersler!” dedikten sonra koşarcasına okulun merdivenlerine ve sınıfa yönelmesiydi.
Ukalaca dizildi sözler dudağımda, sanki deyişlerin diz çökmesini iddialı bir şekilde bekler gibi, inanırmışçasına;
“Seninle olmayı sen zorlaştırdın
Oysa sensizlik daha zor
Ama aklıma koydum bir kere
Seni
Bensizliğe mahkûm ediyorum!(30)”
Değil isteyerek, ya da kaçamak(10) olarak, kaza ile bile elime dokunmaktan sakınır gibiydi ki, anlayamıyordum.
Hani bir söz vardı; “Ya verdiğin sözü tut, ya da tutacağın sözü ver!(31)” gibi. O halde hiç ilintisi yokmuş gibi görünse de; “Ya sev, ya da sevmeme izin ver!” yahut da “Ya uzat elini, ya da elini tutmama izin ver!” mi deseydim?
Bunun bir de akşam dönüşleri vardı ki felâket şeklinde anlatmam bile zordu. Takip eden ilk günde yanımda sessizce, kazık gibi, hiçbir sözüme itibar etmeksizin(5) durmuş, arka koltukta sadece ikimiz olmamıza karşın sabahki pozisyonda eve ulaşmamıza kadar sabırlı olup, ellerini saklamış, araba durur durmaz da koşarak merdivenlere yönelmişti, anne ve babamın hayret eder şekilde bakışlarını önemsemeksizin.
Olay daha sonraki zamanda bir başka boyut olarak görselleşmişti. Okulun pencerelerinden birinden arabamızın gelişini gözlemiş, ufukta görünür görünmez de koşarak arka kanepeye sığınmıştı hemen. Sabah okula hareketlerimizde ve akşam eve dönüşlerimizde farklılık yoktu, aynıydı, uzaktı, ya da uzaklaşmak zorunda hissetmişti kendini, kim bilir, neden?
Öpmemi ayıplamış olabilir miydi? O halde neden cevaplamıştı ki, öpmeyi, öpüşmeyi bilir gibi? Nedenini sormak geçiyordu aklımdan, eğer o imkânı bulup da kulağını bükmek(5) gibi bir şans yakalayabilseydim?
Hakkımda yanlış bilgiler edinmiş olabilir miydi, yalan-yanlış, şurdan-burdan, şundan-bundan, kulağına kar suyu kaçmış(5) gibi? Yemin ederim, oysa bu yemine ihtiyacı yokmuş gibiydi, bilmese de yaşamımda, bu kadar erken ve tapındığım tek varlık, gönlümdeki ilk ve son idi o. Her nedense, niyeyse, inanmamak için kendini zorlasa da.
Kafam bana göre çalışıyordu, duygularımdan haberdardım, tartabiliyordum, konum deveyi gütmekle(32) ilgili değildi, onun çekingenliğini, çekincesini, durduk yerde uzak durmasını ve kendi cesaretsizliğimi anlatamıyordum kendime bile.
Taş devrinde değildik ki, saçlarından tutup sürükleyip “Benim ol!” diye yalvarma zahmetine bile girmeksizin benim edemezdim ki onu!
Zaman huzur bırakmaksızın geçiyordu, teenage(33) geçmişti, hatta yolun yarısını geçmiş(34) de, yaşlanmaya başlamış, hatta o yolu da geçip bitirip de yaşlanmış gibi kendimi teneşire hazır gibi hissediyordum.
İnsan sadece geçen senelerin yükü ile mi yaşlanır ve ölürdü ki? Yitirip bitiren gönül yorgunluğum benim çökmem ve gerçekten çökmem anlamında değil miydi?
İtiraf etmekte zorlansam da rüyalarımda ben, bana açık açık ve net olarak itiraf ediyordu;
“Ben Melike’yi seviyorum!”
Bu belki, başını ilk kez göğsüme dayayarak uyuduğunda başlamış olan bir duygu olsa gerekti, o yaşların gereği ufacıcık beynime sığdırıp yaşadığım ve o günden sonra beraber olduğumuz bugüne kadarki her anımda yaşadığıma inandığım bir duygu, sevgi idi bu. Bugüne kadar? Evet! Bugün dâhil!
Ben zamanı kestiremiyordum. Melike saklanıyor, kendini renklendiremiyor yahut da kendini renklendirmeyi alçalma olarak kabulleniyor olsa gerekti.
Evet! Ben bir sapıktım, bana göre fark edilmeyen, ama içimi doldurana, içimi açamamamın, açıklayamamamın verdiği hüzünle oluşmuştu sapıklığım, o kutsal günden sonra ben, başını kuma sokup da görünmediğini sanan devekuşu örneği(35) kendim dışındaki herkesin salak olduğunu düşünmek gibi garabet yüklü bir safdildim(10)!
Liseyi bitirme sıralarındaydık, şarkıdaki gibi; “Ha bugün, ha yarın, oldu olacak!(36)” modunda.
O akşam, her nedense yorgun olduklarından mı, televizyonda sahiplenecekleri bir program ya da dizi olmadığından mı ne, erken yatmışlardı, annem, babam. Ben de o asude(10) havada “Mölemek(5)!” hakkımı sabırla kullanıyordum. Çünkü bugünkü bilgilerime göre, lisede derece yapamasam bile üniversite sınavında başarılı olmam için çalışmam ve bunun sonucu beynime yüklemelerime mutlaka ihtiyacım olacağı inancındaydım.
Kapı sesi, otomatın yanışının sesini hissetmem, gözetleme deliği ve arkasında sapık, yani ben, karşımda kapıda dikilmiş olan Melike, onunla içten bir şekilde kucaklaşan, bir ara bizim kapıya dikkatle bakan, Melike’den biraz daha büyük, enli-boylu, balıketi(10) genç bir kız ya da bayan vardı.
O genç kızın Melike’ye tekrar sarılırken bir şeyler söylediğinden emindim. Çünkü Melike içeriye girip, genç kızı sırtı dönük olarak kapı köşesi önünde bırakmış ve kapıyı kapatmıştı.
Yaklaşık bir dakika kadar sonra kapıyı tekrar açıp kapı önü sohbetine devam ettikten sonra, Melike’yle kucaklaştı o genç insan. Ayrılırken Melike’ye el sallarken, sözüm ona dalgınlıkla, belki de bir şeylerin bilinmesini istercesine bizim kapıya da el sallamaya devam etti resmen, birkaç kez!
Bunun bana öyle geldiğini düşünmemin mutlaka şapşal görünümlü bir karşılığı olmalıydı dilbilgisinde, imlâ kılavuzunda, hatta argoda! Akıl etmem güçtü! Bir dize geçti aklımın bir köşesinden hemen, şöyle; “Sen herkesi kör, âlemi(10) sersem mi sanırsın…(37)”
Balıketi genç kız merdivenleri inerken, Melike kapıyı kapatmaksızın, aralık bırakarak içeriye yöneldi, elinde bir dosya kâğıdı ile göründü, çekinmeksizin bizim kapımıza kadar gelip dosya kâğıdını okunacak şekilde gözetleme deliğine tuttuktan sonra eğildi ve kendi kapısına yönelmek üzere ayağa kalktığında elinde o dosya kâğıdı yoktu artıkın(10) ve kapısını kapattı.
Hemen açtım kapıyı, merakla, paspas üstündeki dosya kâğıdında ispirtolu kalemle ve kocaman harflerle; “Yakalandın!” yazısı vardı.
Tükenmez kalemle “N” harfini ünlem işaretinden yararlanarak “M” harfi haline getirdim ve anında kapısına bırakmak üzerine yöneldim.
Apartmana bir sapık yeterli olmamıştı, muhtemelen o da benim gibi gözlemişti bizim kapımızı, ya da beni, kapı aniden açıldı, elimdeki kâğıda baktı, gülümsedi, tek bir kelime söylemeksizin kâğıdı avucuma bırakıp kapısını kapattı.
Gene bir “Etki-Tepki Yasası gündemi meşgul etmişti.
Bu; benim benzetme olarak pek uygun gibi görünmese de iyot gibi açıkta(5) yahut da kaba-saba(8) diğer bir benzetişle sap gibi ortada(5) kalmam demekti!
Sapıklar dünyasında sapıklığı üleşen iki sapıktık artık, biri gülümsemesini, diğeri morarmasını bilen, renginin ne koyulukta olduğunu ve ne halt edeceğini(5), ne halt etmesi gerektiğini bilmeyen, bilemeyen, düşünemeyen, düşünmekte bile zorluk çeken biri, ben gibi…
Sabahı nasıl getireceğimi, nelerle karşılaşacağımı, daha önce yaşadıklarımı hafızamdan silmiş olarak karşımdakinin tepkisinin gerçekleşecek başlangıcım mı, bitişim mi olacağı düşüncesiyle sığınma telâşını yaşıyordum. Sonum olması, gerçekleşmesi gereken sonum olmalıydı mı ve sonum mu demekti?
Dünya varmış, önümde yaşanacak, yaşanması gereken seneler, bitecek okullar varmış, ama umutlar yoksa ve bir bakıma kararıma göre yok olmuşsa gelmesi düşünülen bir gelecek hiçbir şeyin umurumda olmaması kadar doğal ne olabilirdi ki?
Peşin hükümlü, kararlı olmak yanlıştı belki, ama ikinci kez tekrarlamış gibi olacağım, “Görünen köy kılavuz ister” miydi?
Bütün bir günü aynı havayı soluyarak yaşa, geçir, en ufak tıkırtıda yerinden zıpla, birkaç saniye daha sevdiğini görebilmek için sapıklık hakkını kullan ve yakalan! Bu normal miydi? Bağışlanabilir miydim? Hem niye?
“Aferin! Beni, bayağı iyi gözlüyor muşsun! Hadi, neyse! İyi tarafıma geldin! Olur böyle şeyler! Affettim gitti!” mi diyecekti? Tam bir süslü kuruntu(8) örneği, hüsnü kuruntu zarfıyla...
Yapacak, ya da yapmam gereken tek şey gerekli görünüyordu bana, ezilerek, büzülerek karşısına çıkmak yerine; hemen, gün ağarmadan, kimseye görünmeden, benim olmayı bilmeyen bu dünyaya boş verip bilinmeyen, bilinmek istenmeyen bir hiç olarak, gün ağarmadan önce cehennem yolculuğuna çıkmalıydım!
Mademki benim gibi çaresizlerin tek sığınağı ebedi cehennemdi(11), dünyada cehennemi yaşamaktansa, ahrette(11) cehennemi kucaklamalıydım, hem de sevgiyle, kimseye haber vermeden, kimseden yardım beklemeden, hatta sonumu bile bilinmeyecek bir şekilde yok ederek…
Düşüncelerimin ahenksizliğinde gece ilerlemiş, beynim yorulmuş, neredeyse ayakta, kanepe üzerinde uyuyakalmıştım, anne ve babamla aynı anda. Annemin;
“Hadi kalk oğlum, bu ne bu, böyle!” seslenişiyle yerimden doğrulmuştum, ama nasıl bir doğruluş, kulunçlarım(10) takır takır ses çıkarır gibiydi!
Önemsizdi fiziksel halim, önemli olan gerçekleştirmeye çalışacağım plânı bir gün süre ile erteleme mecburiyetinde kalmamdı ve mecburen yaşayacağımı sandığım günde neler yaşayacağımı bilemiyordum, gaipten haber alma(11) gibi yeteneğim, kusursuz olarak yoktu ki!
Erkenden gelmesini ve yola çıkmayı hedeflediğim sabah, geç, gecikmiş olarak kolayca gelmiş ve belirsiz nice olaylara gebe kalacağının müjdesini verir gibiydi, hatta güçlükle…
Biz kapıdan çıktığımızda Melik Amca da çıkmış, arkasında Melek Teyze görünmüş, Melike görüntüde yer almamıştı.
Hemen ve tekrar eklemem gerekli ki; Melik Amca dâhil başlangıçtan beri hepimiz bir kare ve bir kerede babamın ve annemin ders öğrettiği okulun önünde araçtan iner olmuştuk, devamlı. Melik Amca mesaisinin farklılığı nedeniyle akşamları kendi başına dönüyordu evine.
Yine eklemem gerekli mi, bilemiyorum, bir nebze(8) hissettirdiğim gibi Melike de, ben de babamın, annemin okulunun aynı sınıfında okuyan öğrencileriydik. Ancak hemen söylemem gerekli ki, annem de, babam da prensip olarak derslerimize girmiyorlardı ve bizleri hiç tanımayan iki lise öğretmeni idiler, galiba daha önce de bu sözü seslendirmiştim...
Akşam saf, hatta salakça, kendi kendime, kendi başıma yaşadığım salaklık ve sakatlığa karşın sabah okula yönelişimizde arabadaki yerleşme düzenimiz aynıydı. Annem önde babamın yanında, aynı mahalde topluca indiğimiz için, bilinçli olmasa da kendiliğinden oluşmuş ateş-barut veyahut da centilmenlik örneği(!) arka kanepede Melike ile ben iki kenarda, Melik Amca da ikimizin ortasında oturuyordu.
Bu düzenimizin mesai uyuşmazlığından dolayı Melik Amcanın akşam dönüşlerinde bize katılamaması nedeniyle aramızda kara kedi(8) varmışçasına iki kapı kenarına büzülmüş olarak gerçekleştiğini de söylemiştim, sanıyorum.
Ancak hemen tarafsız olarak ve haksızlığımı destekleyerek söylemem gerekli ki, Melike’nin de benim de “El işte, göz oynaşta” şeklinde zaman harcama gibi bir lüksümüz(!) yoktu. Çünkü okuldaki çalışmasından da biliyorum ki Melike; yaşamda en iyi, en güzel, en çok “Mö!” diyen öğrenci idi!
Bu nedenledir ki arabada giderken de ve hele özellikle dönerken dışarıyla ilintisi olmaksızın, başı önüne eğik olarak devamlı olarak ders çalışan, okuyan, çalışkan, derece yapmaya çalışan bir çocuktu Melike…
Affedersiniz yani genç bir kızdı, hem de ta başlangıçlarda benden hiç haberi yokmuş gibi, dudak dudağa yaşadığımız hatırından silinmiş gibi…
Arabadan indikten sonra bu kez koşmadı, arkamda kaldı ve fısıltı halinde sesini duydum;
“Nedenini ve sormama, sorgulamama gerek kalmaksızın anlatacakların var, sanıyorum!”
Susmam gerekiyordu, öncemde bazı şeyleri dürüstçe söylemiş, hareketlerimle belirtmiş olmama, beklentilerimin olmaması gerektiğine inandırmış kanaatiyle gibi.
Ve hem galiba bu kez söz ve davranışlarımı tekzip eder gibi sabıkama “Sapık” sıfatına ek olarak, hak ettiğime inandığım her türlü ek ve gerçek sıfata uygun olarak mutlaka susmalıydım.
Ancak, geriye dönüp yüzünü görmesem de, aklımdan çıkmayan bir anı gerçekleşti, cesaretlenmemin gerektiği anlamında.
Dudaklarımızı ilk üleştiğimiz günün ertesinde, her zamanki gibi ders çalışmasıyla göz dolduran Melike, onu muhtaç bir şekilde izlerken, hissetmiş gibi kitaptan başını kaldırmış, renk vermek istemeksizin(5), uzanıp eliyle elimi sıkarken, renk vermeme hakkını azat edip yüzüne bir gülümseme yerleştirmişti.
O gün, hele ki o an, öldüğümün farkında değildim, ya da bir öncemde olduğu gibi kalbimin yerinden oynadığının, yanan ateşin sadece bacayı değil(5), tüm bedenimi sardığını hissediyordum.
Şeklim değişmiş olsa gerekti, bir anne ki, bir de üstün bir öğretmenlik yetisine sahip olduğu inkâr edilmezse annem olanın benim, yani yavrusunun halini fark etmemesi imkânsızdı ve çözüm için kollarını sıvamasının gerektiğini de hisseder, merak eder, çözümü gerçekleştirmek isterdi, değil mi? Okula girmeden önce;
“Bir sıkıntın, bir derdin mi var oğlum? Rahat uyuyamadın mı, yoksa yediğin bir şeyler mi dokundu? Ağır bir sınavın var da geç vakitlere kadar mı çalıştın yoksa biz farkında değilken?”
Ders çalışmam konusunda isabet kaydetmiş olsa da, akşamın ilerleyen geç vakitlerinde zılgıt yememekle(5) beraber, yakalanmış olmam, yaşadığım “Sapıklık” gerçeği hakkında annemin bilgisinin olmaması doğaldı. Üstelik Melike daha iki adım öteye bile ayrılmamıştı yanımdan, onun yakınımda olduğu bir anda yalan söylemeye kalkışmam bana yakışır mıydı?
“Sana öyle geldi herhalde anneciğim, affedersiniz öğretmenim, bir şeyim yok!”
“Hadi, iki kardeş, takmayın kafanıza herhangi bir asılsız şeyler. Şurda üniversiteye az bir zamanınız kaldı, mezun olun, sonra üniversite hayırlısıyla. İyi çalışın, desteğe, takviyeye ihtiyacınız yok sanıyorum, Ağabey-Kardeş gibi bugünlerde olduğu gibi, üniversite yaşamınızda da başarılı olmanız, yüzümüzü kara çıkarmamanız(5) anne-babalar olarak bizlerin hakkımız…”
Ağabey-Kardeş?
“Anneciğim; Ben yanıyorum, sen anlattın, yaşadığın halde beni görmüyor, bilmiyor gibi bir davranış sergileyerek; ‘Burası lise, üniversitede ne halt yerseniz, yiyin!’ der gibi, o anlama gelecek söz yakıştırıyorsun? Ne diyeyim ki sana, anne? Aslında haksız değilsin, haksız da sayılmazsın; benim etim ne, budum ne(8)? Var mı elimde bir şey? İki çıplak benim sayemde hamama bile yakışmaz ki(8), değil mi?”
Savaşın birinci merhalesinden(10) uzaklaşır uzaklaşmaz, ikinci bombardımana hazır olmam gerekliliği aklımdan çıkmış, yani ve herhalde ve kaza ile unutmuşum! Sıra; okullarına yönelen anne ve babamıza hissettirmek istemeksizin Melike’deydi;
“Gel! ‘Okuldan kaçıp, bir yerlerde oturup konuşalım!’ desem, annen-baban maşallah Nazi Subayları(8) gibi yokluğumuzu mutlaka merak ederler, yakalayamazlarsa, ortalığı ayağa kaldırırlar. Eğer ki yakaladılar…
Annen biraz evvelinin evvelinde tek başına senin işittiklerini, katmerli ve ağır bir şekilde bu kez ikiye bölerek üleştirirdi. Daha da acısı aklımıza gelmeyecek yasaklar koyarlar, bu kez ikimiz de gözetleme pencerelerinden bakarak birbirimize özlem duyarız…”
“Araya mesafeler, hatta sıradağlar koymuşken(38), neler söylediğinin farkında mısın sen?”
“Mecburiyetlerimizi şimdilik askıya aldım, gerçeklerimizi azat etmek çabasındayım. Devam etmeme izin ver, lütfen! Okulda konuşamayız, ajanlar(5) yetiştirirler mutlaka ilgili adreslere ve devamı Disiplin Kurulu ile uğraş, mezuniyetimize çeyrek kala...
Biliyorum ki edebiyatın kuvvetli. ‘Kim bilir?’ demiyorum, ama içinde kimin belki de kimlerin yer aldığına inandığım şiirlerinin olduğunu sanıyorum. İçindekileri kaleme al, nasıl olursa olsun bana anlat, yaz, çiz, dizele…
Sözlerimi kesmedin, deminden beri söylediklerim, içimdeki aydınlığı anlattı mı sana?”
“Her şeye rağmen, ilk kez gözlerimizi kapatıp, utanarak dudaklarımızı yan yana getirdiğimiz andan beri korkuyordum, şimdi rahatladım, hiçbir şey olmamama, hiçbir şey veremeyecek olmama, hatta hak etmediğim(5) inancıma rağmen; seni seviyorum Melike!”
“Çocuktuk, belki daha önce de ağzımdan kaçırmış olabilirim, ama sen ilk kez duymuş ol, başımı göğsüne ilk yasladığım anda, daha o küçücük yaşımda sahiplenmiştim seni. Hadi okula geldik, sen de bir şey söyleme, sus! Âlem de bir şey var sanacak!”
“Sence?”
Bazen zaman su gibi akıp geçer(39), bazen de tam tersine. Melike’nin söylediği benim, yani bizim yaşadığımız ilk andı, o an! Okul cümle kapısından, okulumuzun kapısına kadar olan mesafenin çok kısa olduğunu bu gün, şu ana kadar fark etmemiştim! Ne tuhaf!
Ben; “Seviyorum!” diye doğrudan doğruya söylemiştim, erkekçe. O, etrafımda dolanmış, hissettirmiş, bir bakıma dil ile ikrar, kalp ile tasdik etme hakkını kullanmıştı. Galiba olması gereken de bu idi, kimdik ki biz? Baba eline bakanlar! Lise bitecek, üniversite arzumuz gerçekleşip başlayıp sona erecek! Meslek sahibi olacağız! Ve de…
ve …
Aileler o gün hazır gibi görünseler de “Hı?” diye soracak, “He!” diye cevap alınacak ve bizim kerevetimize çıkanlar(8) olacaktı.
Ve biz o günlere kadar birbirimize uzak ve sabırlı olacaktık, öyle mi? Kaba kaçmasın; “Ölme, ölme!…
Yaz gelince…(8)”
falan filân örneği gibi bir şey işte!
Diyeyim ki, ya da diyelim ki; “Uzak durduk, sabırlı olduk!”
Netice?
Ev?
Dayama-döşeme?
Vatani görev?
İş-güç?
Kendi adıma, utanarak bir öncemde söylemeye utanmış gibi olsam da, şimdi şeddeli olarak söylemek(5) mecburiyetindeyim ki; “Eşşek kadar olan ben, olağan ötesinde zengin, varlığı tartışılmayacak annemin eline bakarak mı yuvamı kuracak, ailemi geçindirecektim?
Yuh bana! Yakışır mıydı? Nasıl kabullenebilirdim ki?
Bir bakıma istibdatla(10)(!) yönetilen bir apartmanın karşılıklı iki dairesinde yaşamaya çalışan gençlerden biri olarak, gönlümde ilk, tek ve ebedi olarak yer alacağına inandığım sevdiğime, galiba “Sevgilime” demem daha doğru olacak bir çay bile ısmarlayamayacak gibi ekonomik yoksulluk ve zaman içinde mi olacaktım, olmalı mıydım?
Böyle bir zamanı sahiplenememiş olmak benim için züldü(10). Bunda korkumun, telâşımın, muhtemel ima, sitem, tenkit, kinaye(10) ve hatta yasakların olduğunu kabullenebiliyordum, kabullenmek istemesem bile, çekinceyle.
Derviş(11) değildim ki; ne kadar süreceğini bilemediğim, mümkün olması konusunda bekleyişimin süresini? Düşünce ummanında(8) ahengini mundar eden(5) varlığını yok edemediğim bir karasineğin çeşitli manevraları gibi bir nedenle çaresiz kalmış bir huzursuzluğu yaşıyordum.
Melike, susma çabası yaşayan ağzım için dil olma(40) gayretindeydi, süslü sözler, cümleler kurarak teselli etmek yerine dobra dobra konuşarak(5) gerçekleri, kulaklarımda ses, ufkumu ve geleceğimi görmemekte direnen gözlerimi açıp, gözlerime bakış olma çabasını(40) yaşıyordu.
En olmadık zamanda, uygun zamanın bitme tehlikesinin yaklaştığını hissettiği ana kadar Melike elimi bırakmıyordu. Ellerimi sıkı sıkı, sıkıca sıkıyor, sıkıyordu. Bu; sadece teselli değildi, gayretin, sabrın, özlemin, beraberliğimizin eksiksizliğimizin göstergesi idi.
Ve ben bu anlarda ona sadece “Onu sevdiğimi” söylüyor, dibek dövücüsünün “Hınk!” deyicisi(8) gibi, duygularımı sözlerle anlatamamamın sıkıntısını yaşıyordum. Üstelik çevremde bana elleşen(5), sorup-sorgulayan olmamasına rağmen içimi, içimdekileri, duygularımı kâğıtlara dökmekte sıkıntı çekiyordum.
Ders çalıştığım masanın altındaki kâğıt sepeti, ufak-tefek karalamalarla buruşturulup atılmış kâğıtlarla dolmak üzere sabırlıydı!
“Sensin yaşadığım, havam, toprağım, taşım,
Sensin bir damla su, lokmam, ekmeğim, aşım,
Seninle yere eğilmez bilirsin, başım
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!
Goncalar dallarda, dallar yapraklı olsun,
Gönlüne hep neşe, sevinç, mutluluk dolsun,
Sen benim için Tanrıya ulaşan yolsun
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!
Yalnız seninle güzel, doğadaki renkler,
Yalnız senle tatlı, musikide ahenkler,
Sana aşkım, sevgim, saygım, hevenk hevenkler
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!(41)”
Ve sonunda başardığımı sandığım birkaç dizeyi alt alta dizebildim;
“Söz verdim kendime
bir gün
-tamamıyla bir gün-
etmeyeceğim hayal
düşünmeyeceğim seni diye...
Hayal dünyamda sen yoktun ama
Bütün günümü sen doldurdun
Her zamankinden berrak
ve her zamankinden daha özlemli... (42)”
Şair; “En ağır işçi benim / Gün 24 saat seni düşünüyorum!(43)” demiş. Buna karşın içtenlikle itiraf etmeliyim ki; 24 saat bana yetmiyor, gelecekteki günlerimden de çalıyorum saatleri. Bu çalıntılarımın beni ecele daha çabuk yaklaştırdığını bile bile doyamıyorum.
Çaresizim. ”Çaresizseniz, çaresizsiniz!” alışkanlığına karşın.
Bir ömrü; sevildiğimi, istendiğimi bilmeme rağmen sorumsuzca, sabırla ve dizelerimle geçirmek zorundaydım, uzaktan, yakından, sapıkça görmek, yetmese de ellerine dokunmakla mutlu oluyordum, önümdeki uzun mesafe umutlanmam için yeterli değildi bana göre.
Bir kızı kırk kişi ister ve fakat o kız asla bir cıbıla(10) yâr olmazdı, bildiğimden değil, salakça tahminimle…
Donattığım, daha doğrusu müteşair görünerek donatmaya çalıştığım dizeler dışında rutin, monoton bir şekilde devam ediyordu yaşantım/ız!
Ve sonra dizeler şekillendi yine; kalbimin sahibi olduğuna orda yalnız kendinin olduğunu(44) bilene;
“Bana sitem edip ‘Kalpsiz!’ deme sakın,
Gel gir göğüs kafesime, gör kendini,
Yeryüzünde lütfusun sen Allah’ımın
Saklan kalbimde, öğren aşkın dilini.
Gece gündüz deme, yalnız kalbimde kal,
Senin için çarpan kalbim bir tek senin,
İster at, ister yok et, istersen hepsini al
Çünkü bedelsiz adaktır sana cismim.
Ufacık tefecik değil, koskocaman,
Sığdırabilirsin ona tüm dünyayı,
Doğduktan beri sensiz olmadı bir an
Paylaşmadı sensiz ne günü, ne ayı.
Sensizse saklasın ışığını güneş,
Yol göstermesin kimselere yıldızlar,
İçimi ısıtamaz sensiz bir ateş
Tutkuda cenk eder sabırsız yalnızlar.
Gıpta eder deli gönlüm, haset yerine,
Perişan darmadağınık olsa bile,
Kahretmeyi yeğ tutar, hasret yerine
Bilir çünkü; kavuşunca biter çile.
İçimde ol, kalbim senin otağın,
Zulüm değil, tek istediğim merhamet,
Ben sende, seninle ilk ve son durağım
Yaşamaya sen de kalbimde devam et!
Tut ellerimi sık, bırakma çarçabuk!
İnanırsan da, inanmazsan da de; ‘Şükür!’
Yazamıyor, yazmıyorum abuk sabuk
Sensizliğe dayanırsam yüzüme tükür! (44)”
Sonra bestesini bekleyen şarkı gibi dizeler sığındı yüreğime;
“Sevda yarat gönlümde, gözlerin ılık,
Pencere aç ruhuma ki, dolsun ışık,
Sabırla gülsün beden, oluşsun sağlık
Özlem sunup bana; ‘Gel!’ deme, gelemem!
Gül dikensiz, gonca gonca sevgi esen,
Siyah yok dünyamda, pembe, mesut, esen,
Sabahlar gecelerle sona ererken
Bulutlara sarıp; ‘Gül!’ deme, gülemem!
Çırpınmada aşk, uçarken takmış kanat,
Yorgun düşler sebepsiz, kalmamış takat,
Gör gözlerinde beni, hem anla, fakat
Rüzgârlarla anıp; ‘Bil!’ deme, bilemem!
Sevdim, seviyorum, sevgiye olmaz gem,
Pembede, sabahta, mutlulukta dem dem,
Ölebilirim yaşarken, ölmeden hem
Senle yaşam varken; ‘Öl!’ deme, ölemem!(45)”
Sabah kalk, önce meyve ye, sonra zorunlu bir kahvaltı, karşılıklı açılan kapılarla benim için günün aydınlanması, Profesyonel Sürücü Belgesine sahip olmam ve hevesim nedeniyle Yönetici Yardımcısının Yardımcısı resmi pozisyonuna ek olarak, gayri resmi konumda babamdan bu görevi de alıp üstlenmem geçen zaman içinde bir bakıma kazancımdı! Çünkü eğer evlenirsem karımı bundan sonra asla, aç-açıkta bırakmazdım, okumak yanında şoförlük de yapar, karımı, çocuklarımı…
Çocuklarımı? Oh! Ho! Üç nal bir at(5) hazırdı da iş tek nalı bulmaya kalmıştı, daha tek nal bile, üstelik fol yok, yumurta yokken(8).
Ulusal bir alışkanlık olarak; hava atma(46), kaş-göz(46), el-ayak hareketleri(46) ile kısıtlı bir yaşama mahkûm olduğumun farkında değildim. Dediğim gibi kısaca; mecburi, biriktirmemin mümkün olmadığı harcamamız gereken bir zamanı (dilim dilim değil, bir bütün halinde) yaşamıyor, tüketiyorduk, üstelik müsrifçe(10) (gibi).
Erken kalkan yol alırmış da…(8)
Lâf işte, imkânsızlıkların söz konusu olmadığı!
Akşamüstlerinde Melike’ye zahmet olmaması için “Zahmet olacak, ama…” ya da “Bu akşam çöpümüz yok!” tezahüratını karşılıklı gülümsemeyle tamamlayarak çöpleri kapısından almam, sapıklığımın tescili için saat belirtmem bir tarafa, gülümsemesinin benim yüreğimi ağzıma getirmesinden(5) mutlu olduğumu hissetmesi sevincimdi. Ne de olsa; kalp kalbe karşı değil miydi?
Bu arada üst kattaki çöpleri mesai zorunluluğu olarak almam, otomatın yanıp-sönüşleri hiçbir şey olmamış, olmuyor, olmayacak gibi davranışımın gereğiydi. Oysa yandığımın farkında olan bir tek Melike idi, onun dışında kimse, ama o da beni elim koynumda mahzun bıraktığının farkında değildi, kapıyı yüzüme kapatırken.
Yaz-kış demeden dört numara şeklinde büzülerek uyumak âdetimdi(10), Melike’ye itirafımı gerçekleştirdikten sonra, bu uyuma şeklime sağa-sola dönüşlerim de katkıda bulunmaya başlamıştı. Uzun süre rüya ve hayallerimle boğuşarak uyuyamamak şeklinde bir düzensizliğe mahkûm gibi olmuştum.
Bu evrede başlangıç olarak hoşuma giden, sonrasında hüznüm olan şey Melike’nin de Sürücü Belgesi almak için babama başvurması, babamın da annem gibi; “Kardeşine öğret!” demesiydi. Amma…
Koskoca insanlar olduğumuz Melik Amca ve Melek Teyzenin umurlarında bir oluşumdu, ateşle-barut asla bir arada olmazdı, olamazdı. Bu nedenle hangisinin vakti uygunsa eğitim alanında biz çalışırken arka kanepede müşahit(10) olarak, gerektiğine inandığı zamanlarda “Hı?” ya da “Hı!” şeklinde ikazları yapmaktan çekinmiyordu müşahit/ler.
Örneğin vitesi atmakta sıkıntı oldu, elini tuttum. Park etti, el frenini çekmeyi unuttu, elini el frenine uzattım. Arabaya binecek, sağı solu kontrol edip yerine otururken koltuğunu ayarlamaya kalktım, kazayla sırtına elim değdi, arkada konuşlanan gözleme görevini üstlenmiş gözlemciden “Hı!” ya da “Hı?” sesi yükseliyordu mutlaka, bazen tehdit, bazen soru ünlemi şeklinde…
Kısa bir süre içinde önce özel, sonra konuksuz(!) eğitim ve sınavlarla amatör ehliyet sahibi olmuştu Melike. Hani uzun uzadıya ilerim/iz için düşünmem gerekirse; artık bana “Karada ölüm yok! (8)” demekti.
Nasıl olsa o zaman karım olacak kişi, araba kullanmak için hevesli olacaktı ki bu da benim “Gel keyfim gel!” dememin diğer bir çeşidi olarak görüntülenecekti. Gerçekten şairin dediği gibi hayal güzeldi(47), ancak kısıtlamalıydı insan hayallerini, hayallerinin esiri olmamalıydı(47).
Liseyi bitirmek üzere zaman ilerlerken menhus(10) bir sabahta emekli olmayı aklından bile hiç geçirmeyen(5) babam arabanın kapısını açmak için elini attığında kaykılıp yığışıvermişti, olduğu yere;
“Kolum, göğsüm!” diyerek sol kolunu işaretlemesi son sözleri ve son hareketi olmuştu.
Bildiğimden değil, hissettiğimden, annemin çığırışı Melik Amcanın höykürüşü(5), babamı başı annemin, ayakları Melik Amcanın kucağına yatırdık. Melike yanıma oturup çığırdı;
“Doğru hastaneye, acile!” bağırışı ile Starting Block’tan(8) fırlamış bir sprinter(10) veya manejden(10) ya da Starting Box(8) bölümünden bir yarış atının fırlaması şeklinde yola koyulmuştum!
Korna çalamazdım, dörtlü ikaz ışıklarımı yakıp çok gerekirse debriyaja basıp gaza sonuna kadar basıyor, çok zaman tenkit ettiğim halde bilinçsizce slalom yapıyor(5), zikzak çiziyordum.
Ağlıyor muydum ne? Melike gözyaşlarımı engellemek istercesine yanağımı okşuyor, sağ kolumu sıkıyordu sık sık, teselli etmek ister gibi. Melike çok zaman kolunu dışarıya çıkartarak önümüzdeki arabalara sağa çekilmelerini sağlamak, ya da sağımızdan geçmek isteyen arabalara “Yavaşla!” işaretini vermeye çalışıyor, ara sıra da bana; “Sağ taraf boş, geçebilirsin, hızlan!” diyordu.
Babamı hastaneye yetiştirdik, daha doğrusu gelişmelere göre yetiştirdiğimizi sandık! Doktorların söylemine göre daha arabayı zıplattığım anda babam dünyadaki görev süresini tamamlamış olarak göçmüştü!
Yoğun bakımda umutla beklediğimiz süre boşa geçen bir zaman olmuştu(48), bir sedye ve üzerine örtülü beyaz bir çarşaf gerçeğin ifadesiydi ve benim aklımdan geçen, maalesef; “Taht misali musalla(49)” idi.
Yapmam gereken; gerekirse yapılması gereken işlemler için annemi morgda bırakıp Melike’yi okuluna, Melik Amcayı yerlerine ulaştırmaktı ve de hemen dönüp annemin yalnızlığını paylaşmak.
Ya da ben öyle sanıyordum. Oysa annem kadere razı, metin(10) ve dirayetli(10) bir duruş sergiliyordu. Belki de benim, abla ve ağabeyimin bilmediğimiz bir gerçeği bildiğinden dolayı her şey için hazırlıklı gibiydi.
Sormadım, söylemedi, öğrenemedik üç kardeş. Ancak fikir edinmiştik; emekliliği babam gibi düşünmeyen annem, babamın hazır olan kefen torbasını bulup çıkarmıştı hemen ve öyle görünüyordu ki, kendininki de hazırdı!
Ve bilgiççe kafamızı sallamamıza gerek yoktu, annem köye yönelik hazır olan mezarlarını da işaretledi, karı-koca, yan yana, öncelikle babamın ve sonra da kendinin köyümüzün yağmurlarında yıkanması(50) kaydıyla.
Melik Amca; “Ben bir taksi ile giderim evlât! Sen bu telaşlı anında hiç zahmet etme! Hem hanıma da haber vermem, gerekenler için hazırlıklı olmasını tembihlemem gerek! “dedi ve ayrıldı yanımızdan.
Annem çoktan morga inmişti, babamla beraber. Ağabeyim, ablam yolda olsalar gerekti. Melike’yle şaşkınlığımın arazıyla(10) baş başa idim, ona;
“Sana bir taksi tutayım!” dedim.
Melike ısrar etti, yanımda kalmayı istedi, derslerimizdeki bir günlük eksikliği her halde tamamlayabileceğimiz inancını tekrarladı.
“Aklın başında değil, deli misin, seni bu hüzünle baş başa bırakıp da nasıl giderim ki okula, hem ne anlarım ki, anlatılanlardan, yazılıp çizilenlerden?”
İlk kez elimi sadece tutmak yerine, başparmağı ile gözyaşlarımı silme gayreti yaşarken, sarıldı, kucakladı, yanaklarımdan dudaklarıma kadar öpme çabası yaşadı, o hengâmede(10), uluorta(10), kimseye aldırmaksızın, şefkatle, teselliye ihtiyacım olduğunu bilircesine.
“Sen benim için sadece bu dünyamda değil, ahretimde de tüm varlığım, her şeyimsin! Seni, bu halinde bensiz nasıl yalnız bırakırım ki? Dersler mi boş ver! Sınavlar mı? Önemsiz! Mezuniyet mi? Canı cehenneme! Sen önemlisin benim için!”
Susmaması gerektiği düşüncesinde olsa gerekti, inancına göre, devam etti;
“Yeter ki her canlının önünde-sonunda yaşamak zorunda olduğu(11) şu andaki gerçeğe, sonuca tahammüllü ol, üzülme! Ben hep yanında olacağım, ama bunun için, yani seni ebediyete kadar sahiplenmem için beni inandır, sev, kayır, sana sığınmama izin ver! İlerilerde sadece karın, evinin kadını, çocuklarının annesi değil, sadece benim olduğunu yaşat bana!”
Melike’nin bu sözleri bana göre duygusal çöküntü(8) halinde olduğum anda mantığımı, aklımı, zekâmı, dikkatimi sözleri üzerinde toplasam da manasını anlayamayacağım sözlerdi.
Sesim çıkmadı, sadece kafamı salladım, evet sadece kafamı eğip salladım, aptalca, bunakça, aklıselimden uzak(10)…
Babam için çaresizliği yaşayan ben ve anneme karşın; ağabeyim, ablam, Melek Teyze, Melik Amca ve Melike’nin destekleriyle gerekenleri yaptık. Sadece benim yaşadığım ev değil, sadece karşı komşumuz da değil, tüm apartmandakiler, hatta komşular bile şaşkındı babamın ölümünde.
Bu konuda belki bir fantezi gibi görünecek olsa da; “Bir garip ölmüş diyeler…(51)” dışında bir söz çıkmazdı, en nankör ağızlardan bile.
Söz konusu nankörlükse; her ne kadar; “Doğmayı ben istemedim, doğmasaydım, doğmadım diye bir söylemim olmayacaktı!(52)” felsefesine(10) karşın, babasının ölümü ile gerçekten gerçeğe ulaşan tek insan demekte zorlanan insan bendim. Çünkü onsuz yaşamayı düşünmediğim tek insan için intihar etmeyi bile aklımdan geçirdiğim yaşamımdaki tek insan, sevgimin karşılıksız olmadığını ispat etmişti, bu; en hüzünlü anımda birkaç kez daha.
“Değişti kararım
aynalarda idi dijital
yaşama gayretini
yaşamağa başladım
mutluyum. (53)”
“Sen hep benim
bir tanemdin
Sen hep benim
bir tanem olarak
kalacaksın! (54)”
Annem;
“Yaşar gibiyken bu hüzünle öğrencilerime herhangi bir katkıda bulunamam, bir şey veremem!” diyerek emeklilik hakkını kullanmak istemiş, ancak gene de yılsonuna az bir süre kaldığı için, mezuniyet törenlerine kadar kör-topal olarak(8) da olsa vermesi gerekenleri vermesi gerektiği kadar öğrencilerine aktarma gayreti yaşamıştı.
Sonra duraklamıştı. Muhtemelen Melike’nin beni kucaklaması, sözleri hatırına gelmiş olsa gerekti. Bunu belki Melek Teyze ve Melik Amca da fark etmiş olabilirlerdi, ben farkında değildim.
Bir akşam hüznü tüm şiddeti ile yaşadığım günlerin birinin akşamında yatıp da uyumama çeyrek kala yatağımın bir köşesine oturan annem;
“Melike’nin ilgisini biliyorsun, değil mi?” diye sordu pattadak, saçlarımı okşarken.
“Ben onu seviyorum anne, onun bundan haberi var, ancak okuyup büyümemiz için önümüzde seneler var. Senin birikmiş varlığınla onun okumasını engelleyip benim de bir baltaya sap olmaksızın(5) yaşamayı düşünemem, bu nedenle ‘İlerlememesi gereken bu durum’ için, ‘Aramızda yakın bir arkadaşlık var!’ demem, doğru olacak!”
Sadece kafasını salladı, ne anlamda olduğunu anlayıp da karar veremediğim.
Acı, bir anda yok olmuyor, unutulmuyordu. Ancak yaşam da devam ediyor, devam etmek zorundaydı da. Annemin halini “Kör-topal” olarak belirtmeye çalışmıştım, oysa ben de kör-topal bir sonuca ulaşmıştım, mezuniyetimde.
Çünkü ancak geçerli denecek notlarla belki de babamı yitirmemin, annemin emekliliğini istemesinin etkisiyle öğretmenlerimin hoşgörüsüyle mezun olmuş olabilirdim, bilmem mümkün değildi.
Ancak eklemem gerekli ki; Melike başı dik olarak ve çok iyi notlarla mezun olmuştu. Bu gerçeği üniversite sınavlarında da yaşayacağımı bilmem imkânsızdı, kabaca müsamaha(10), hoşgörü ya da kısaca torpil olmaksızın üniversite sınavını kazanacağım aklımdan geçmiyordu.
Atalarımız; “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” demişler, ama olmuştu.
Aynı büyük şehir, aynı üniversite, aynı fakülte ve fakat başarı derecelerimize göre ayrı bölümlerdeydik, o burs kazanmış, ben avcumu yalamıştım(5), önemsiz.
Dediğim gibi bir an bile ayrı kalmayı istememek bir yana, ben erkek yurduna yerleşmiştim, Melike’ye yer bulmakta zorlanmıştık ve üstelik annemi yalnız bırakmamın tehdidini, telâşını, hüznünü her ne denirse işte o halet-i ruhiyeyi(8) yaşıyordum, yaşamak denirse eğer!
Şimdilik kaydıyla konuyu ilerilere itekliyorum, çünkü konu; “Yârden, ya da serden vazgeçme(5)” veya “Deveyi güdeceksin de, güdeceksin” gibi değil, sadece ve yalnız annem için okumaktan vazgeçme ve bunun anlamı, bir bakıma Melike’yi de yalnız bırakmak demek olacaktı ki, mümkünsüzdü!
Annem kendinde değildi. Bir aşk bu kadar gerçek mi yaşanırdı ki, yoklukla kendi de bitmiş, yok olmuş gibi? Babamı yitirmiştik, annem de kendini onunla birlikte yitirmişti, galiba! Yahut da sözümü şöyle düzenlemeye çalışayım; “Annem yaşayan bir ölü, yaşamayan bir insan gibiydi!” Yaşamanın gereklerini yapıyor gibi görünse de yaşamıyordu!
Hemen bir eklenti yapmam gerek; “Elhamdülillâh, Müslümandık!” ailece, ama gerçeği inkâr etmemem gerek ki gereğince dindar değildik, hele ki dinci, asla! Ancak annem, babamı yitirince o büyük âlimin dediği gibi; “Ete, kemiğe bürünmüş(55)” olarak kapanıp öcü gibi olmuş; “Bir lokma, bir hırka(8)” felsefesi ile kendinden ve Tanrıdan başka bir dünya olmadığı inancını yaşamaya başlamıştı.
Yakın değildi, ne bana, ne çevresine. Yitirmişti kendine ait ne varsa.
Ve ben onun yaşadığını aynen yaşadığımı düşünürken anlayamıyordum annemi. İlerleyen zamanda ben ve Melike? Hafızam canlanamıyordu, yaşamak gayretim yok gibiydi bu konuda.
Annem yemek yapmadığı gibi, böyle konularla da hiç meşgul olmuyor, Melek Teyzenin yapıp getirdiklerine de neredeyse dokunmuyor, yemiyor, içmiyor, ısrarlarıma karşın küskünce, inanılmaz bir tepkiyle cevap veriyor, ben de “Bozulmasın, atılmasın, ayıp olmasın!” diyerek sevmediğim yemekler olsa bile hepsini sonlarına kadar sünnetlemek(5) gayreti yaşıyordum.
Melike çok zaman yemeğe davet ediyordu bizi, özellikle sevdiğim, annemin de sevdiğini düşündüğü yemekleri yaparak. Örneğin, lop lop atılarak yapılan Kayseri Mantısı yerine, tepsiye dizilerek yapılan Bilecik Mantısını(56), yaprak sarmayı, ıspanaklı kol böreğini falan…
Annemin gönlü hoş olsun, eklentisini kendi yapsın diyerek hiçbir yemeğe ek baharat, limon, yoğurt, sarımsak koymuyor hepsini annemin tercihine bırakıyordu. Ancak annem inat eder gibi kuşyemi kadar bir miktarla nefsini köreltiyor(5), bu da benim onun gibi yarı aç sofradan kalkmamın sebebi oluyordu.
Söylemem gereksiz; öcü giyiminde, eve ilişir ilişmez hemen “Hu çekme ibadeti!(11)” tavrını gerçekleştirmeye başlıyordu, zamanının yettiği kadar.
Sofradan erken kalkmamıza karşın benim Melike’nin davetine koşarak gittiğimi itiraf etmem gerek. Çünkü Melike, aşkım, yaşamımın tek ışığı, en küçük uygun zamanda bile ödüllendiriyordu beni, mutlu oluyordum.
Ve konunun garabeti aptal bir âşık gibi anne ve babasının beni bilmelerinden çekiniyordum. Çünkü Melike dürüst bir çocuk olarak kendini saklamamıştı ailesinden. Beni lâmıma-cimime kadar bilip tanıyorlardı(5), her bakımdan.
Cehalet(10) işte! Her şey okunarak, öğretmen olarak öğrenilip bilinmiyordu, üstelik akıl yaşta değil, baştaydı ve annem hüznü nedeniyle ben ve bizle ilgili hiçbir şeyin farkında değildi (galiba)…
“Kaderimin önüne geçemiyorum,
kadersizliğimden ötürü
bir küçük çocuk
bir iyi akşamda diyor ki;
‘İlerle!’
Önüme dikiliyor
setle, hecelerle, kafiyelerle
kader...
Bir bugünü yaşamak ne kadar zor!(57)”
Gün geçti, günler geçti. Annem iflâh olmaz(5) bir şekilde kaygılandırıyordu(5) beni. Üniversite başlamak üzereydi ve benim onu bu halinde evde yalnız başına bırakma lüksüm yoktu, olamazdı da. Dedemden kalanlara, babamın eklentileri ile oldukça varlıklı görünmesine rağmen, varyemez(10) gibiydi.
Bunalımdaydım(10).
“Gel anne, etme-eyleme, şehirde bir ev tutalım!” deyişimi “Hık! Mık!” şeklinde cevaplamıştı. Melek Teyzeye emanet etmiştim onu. Üniversite zordu, bir tarafta dersler, zor belâ konakladığım öğrenci yurdumun yaşam için güç koşulları, diğer tarafta Melike’ye ayırmam gereken zaman, onun bensiz zaman yitirmemek için çabalarına göğüs germekte sıkıntı çekmem, yaşamımı her geçen zaman biriminde biraz daha güç hale getiriyordu.
Çözüm arayışı içindeydim ve çözümsüzlük mahvediyordu beni. Bunun da ders çalışmamı, başarılı olmamı engellediğini hissediyordum...
Ve sebep her ne olursa olsun bir sabah yatağında ölü bulmuş annemi Melek Teyze. Normal koşullarda mirasını ablam, ağabeyim ve bana eşit olarak üleştirmesi gerekirdi, değil mi? Oysa hepsini bana bırakmıştı.
Cenaze sonrası “Bölüşelim!” dedim, “Olmaz öyle şey!” dediler. “Olur öyle şeyler, çoluk-çocuklarınız var! Ben yalnızım, henüz önümde de barikatlar var! Hesabı kitabı yapın, alın, bana da kalırsa ne âlâ, yoksa yok, dert etmeyin, ben razıyım!” dedim.
Efendi, büyük insanlardı büyüklerim, nakit cinsinden olanları üleştirmişlerdi. Ve arsa, daire, araba ne varsa hepsini bana bırakmışlardı, yasa hükümlerine uygun davranışla ve devlete vergi olarak ne ödememiz gerekiyorsa onları da ödeyerek.
Yalnızdım! Hem yapayalnız kalmıştım, sadece boş olan evimde. Hiçbir şey önemli değildi, bana göre anne-babamdan tüm kalanlar fasa-fiso(8) idi indimde.
İnsanların nefes almadan yaşaması ne kadar mümkündü ki? Ben bağlandığım bağla nefes alabiliyordum, ama bu asla yaşamak anlamında değildi.
“İçimde söndüremediğim zorlu bir yangın,
Dayanmak zor, çaresizliğine ayrılığın,
Gönlümde hatıralar olmuş darmadağın
Bu da yaşamak! Ama anlamak mümkün değil!
Yalnızlık... Telâfisi güç, anlatılmaz durum,
Sanıyorum ki bedenim yok, yaşamıyorum,
Düşünmekle çözülmüyor beynimdeki sorun
Bu da yaşamak! Anlamak mümkün değil ama!
Çözmek öylesine zor ki onursuz siyahı,
Gönül özlüyor ulaşmak için her sabahı,
(İsyanıma ortak edip yalnızca Allah’ı)
Bu da yaşamak! Ama mümkün değil anlamak!
Oysa yaşamak güzel, sevilince sevince,
Gün öyle aydınlanır, neşe döner sevince,
Yaşamda sağlık olur bilinen tek güvence
Bu da yaşamak! Mümkün değil ama anlamak!(58)”
Annem de, Melike de beni hazıra alıştırmışlardı, “Al bebek, gül bebek” örneği gibi. Kantin ve hesaplı öğrenci lokantası nefsimi köreltmek için yeterli oluyordu, ama tatiller, eve dönüş ve sadece Melike’nin yanında daima mevcut olan annesinin ellerine bakmam yanlıştı.
Neskafeyi, sallama çayı biliyordum, ama yerleri hakkında bilgim yoktu, zorunlu olarak öğrendim. Yumurta bile haşlayamamak? Şaşkın aşı(8)…
Yani menemen bile yapmayı bilememek? İşte profesyonel olmayı bilemediğim konular…
Melike’ye hava aldırıyordum, sinemaya, tiyatroya, yemeğe götürebiliyordum tatil için evlerimize geldiğimizde, galiba anne ve babası için sokak emniyetti!
Ve ben çare aramakta çaresiz kalmıştım! Öncemde de söylemiştim; “çaresizsem, çare benmişim!”
Böyle bir sinema akşamı eve döndüğümüzde Melike’nin evinde kapkaranlık, hüzün ve kalabalık vardı. Endişelendi, koşarak çıkmak istedi merdivenleri, ayağı takıldı, kapaklandı, inildemeye(5) başladı.
Kucakladım ve onu yatağına değil, babasının cansız bedeninin başına doğru, bir minder üzerine bıraktım, komşulardan birinin destek ve yardımıyla.
O koskoca, çınar gibi Melik Amca, bir eli yanağında, bir bacağı bedeninin altında, kanepe üstünde pencereden bakarken sessizce teslim etmişti emanetini Tanrısına, bir anda, bir çırpıda(8), tıpkı babam gibi.
Melik Amcanın babamdan farklı olarak gözleri açıktı, o banyo küvetine benzer soğuk mermer taş üzerine henüz soyulup soyunmamış, yıkanmak için yatarken Melike’yle birlikte son defa gördüğümüz üzere. Batıl itikat(11) olarak düşünülse de; Melik Amca gözleri açık kaldığından yaşama doyamamışmış, eşi de namahrem(11) olurmuş böyle bir durumda, onu göremezmiş.
Batıl itikat? Evet, nasıl ki horozun çok olduğu yerde sabah geç, koyunun olmadığı yerde keçi Süleyman Çelebi oluyorsa, çok bilenlerin(!) çok olduğu ortamda da batıl itikatlardan envaı çeşidi(8) bir çırpıda akıl veriliyordu, öneriliyordu.
Detaylara fazlaca girmeye gerek yok kısaca; ölü bedeninin üzerine bıçak koyma, ölünün odasında tüttürülen acayip koku, pabuçların kapı önüne konması, günler boyu yanık lâmbalar, helva, pilâv, pide-ayran, usulüne uygun çene bağlama, salâ verdirmek(11)…
Üstelik bunlar zorunluluktu, islami olarak şarttı. Hani söyleyeni serbest bıraksalar; farzı ayn(11) diyenler bile çıkabilirdi…
Melike yürürken, daha doğrusu yerinden kalkmakta da, yürümeye çalışırken de zorlanıyor, sekiyordu. Merdiven basamağının keskin tarafına çarptığı dizi mosmordu, pantolonu dizini koruyamamıştı. Komşu ya da akraba olduğunu sandığım iki genç kız, birkaç genç adam ona devamlı olarak destek verme çabasında idiler.
Geceye kadar gelenleri otele göndermedim, açtım kapımı, o genç kızlara gereği için neler gerekecekse yerlerini gösterdim. Aslında dert Melike’nin başında olmasa, bunu yapmama gerek yoktu, çünkü annemin ölümü sonrası her şeyi o ve annesi yıkayıp, ütüleyip, naftalin ya da benzeri bir şeyler ya da kalıplar halinde sabunları yerleştirerek düzenleyip yerleştirmişlerdi.
Kısaca evimin ıcığını-cıcığını(8) ondan iyi bilen biri yoktu, ben dâhil. Üstelik belki abartı gibi düşünülecek olsa da şimdi, ilerde ya da gereken zamanda benzer-benzemez olayları yaşayacak olsak Melike mutlaka çözüm bulacaktı, adım gibi emindim(5) bundan.
Genç erkeklerden ve yaşlılardan bir kaçı “Kal!” dediler, ısrar ettiler, özellikle sekerek de olsa yanıma kadar gelen Melike de. Ben de kaldım, evde bir yerlere kıvrılıverdim. Yoksa onların rahat etmelerinin gereği için otele yönelmem gerekecekti.
Mevta ile ilgili gereklilikler yapıldı. Melik Amcanın belirlenmiş, bıraktığı bir vasiyeti yoktu. Belki de, ya da muhtemelen ölümün kendisine o kadar erken geleceğini düşünmemiş olsa gerekti.
Şehir Mezarlığında yeri satın alırken Melek Teyze; “Yan tarafındaki yeri de benim için satın alın!” demişti. “Bu ne sevgi ah! (59)”
Gelenler döndüklerinde sorun çok, çözüm yok gibi görünüyordu. Hemen eklemem gereken konu; arabasız gelenleri otogara, tren istasyonuna taşımak benim doğal görevim olmuştu.
Ve her ihtimale karşı o günden sonra arabam, Melike’nindi.
Zaten benim olmamıştı. Kaydı-kuydu(8) hâlâ babamın üzerineydi ve tembellik işte, vakit ayıramamak, ya da vakit ayırmayı istememek nedeniyle, arabayı Melike’ye bırakmamda hiçbir yararsızlık, ya da sakınca yoktu.
Kontak anahtarının aslı portmantodaki yerinde asılı idi. Şiirdeki gibi; “Her mihnet kabulüm(60)” anlamında araba önemsiz, ama her ne olursa olsun, Melike’ye zarar gelmesin tek duamdı.
Melike’nin evi boş, benim evim bomboş ve bitirmemiz gereken bir yarı, bir de tam üniversite yılımız vardı.
Melike’yi düşünmesem bile beynim çalışmıyordu. Hele ki ana-kızın kapılarını açmaksızın sessiz yalnızlıklarına çare olamamak endişesini yaşıyordum.
Üniversite mi? Şimdilik bir kenarda dursun…
Diyecektim de, diyemiyorum. Beynimin durağanlığını terk etmesi gerek, çalışmalı! Çalışmalıydı da nasıl?
Cesaret ettim, yine de çekinceyle çaldım kapıyı. Birkaç gündür hiç açılmayan, sesi çıkmayan, sessizliğe gömülü evin kapısı açıldı, Melike karşımdaydı.
Dermansızlığı öylesine belliydi ki, bana sarılırken dizleri kıvrılmış, tutmasam düşmek üzereydi, evdeki o koku; kapı-pencere kapalı, hayat izi görünmez gibi olduğundan kaybolmamıştı.
Usulca, usulen onu kanepeye yatırıp üstünü örtüp alnından öperken “Sus!” işareti yaptım;
“Ben; ‘Kalk!’ deyinceye kadar, yatıp uyumaya devam et lütfen!” dedim. Bunalımın zirvede olduğu devrede bile yaşamımdaki tek aşka o anlarda bile kibar davranan bir adamdım, vesselâm(10)!
Melek Teyze, üstü açık, altında şalvar, üstünde yelek, başında sirke kokan bir bez parçası ile sızmış durumda gibi uyuyor muydu, anlayamadığım bir şekilde yatağının üzerindeydi.
Tüm pencereleri açtım, çok işim vardı. Buzdolabı neredeyse tümden boştu, bulaşıklar yığılı, raflar “Kalk, gidelim!” modundaydı.
Çok işim vardı, ama sessiz ve kimseyi rahatsız etmeden ve elimden geldiğince, yapabildiğim kadarının en iyisini yapmalı, yapabilmeliydim. Örneğin; hiçbir şey bilemesem de çay demlemeli, markete hemen gidip alelusul(10) kahvaltılık bir şeyler almalı ve elimden geliyormuş gibi masayı hazırlamak için gayretli olmalıydım.
Asla sevdiğimin gözüne girmek, onun sempatisini kazanmak gibi aşırı bir gayem yoktu!
İlk işim markete gidip buzdolabını tamamlamak oldu, öyle alelusul değil, marketteki tezgâhtarlardan birini zorlayarak yardımından yararlanarak. Evin kapı anahtarını almayı unutmamış, kapıyı sessizce açıp-kapatmak konusunda başarılı olup gidip-gelmiştim.
Bunalımlarının tükenmesini beklemek normal bir davranış biçimi değildi. Sıraya koymalıydım yapmam gerekenleri, onlar kendilerine gelinceye kadar yetiştirme, bitirme, halletme konusunda her şeyin üstesinden gelip başarılı olmalıydım.
Başardım, hallettim!
İnsanların hassas oldukları dönemler hakkında bilgim vardı, daha doğrusu edinmiş, öğrenmiştim, diyeyim.
Melike’yi belinden tutup kaldırdım, başını göğsüme dayayıp bir bakıma koynuma sakladım onu, saçlarını koklarken;
“Konuşacak ve yapacak çok işimiz var, küçük kız!” dedim, tam bir yalakalık örneği
“Ama öncelikle anneni de kaldır, beraberce kahvaltı edelim!”
Başını kaldırdı, hüzünlü ve gözleri nemliydi;
“Her şey bitti Melih, annemi yalnız bırakamam!”
“Bunun anlamı bana; ‘Yok ol! Defol! Çık git! Yaşamımda yerin yok! Babam öldü, annem yalnız, onun dışında benim için hiç kimsenin önemi yok!’ demek mi?”
“Söylediklerin doğru mu? İnanarak mı söyledin? Sensizliği aklımdan bile geçirmem mümkün değil! Ancak beni doğuran, doyuran, bugünlere getiren anneme de evlât olarak borçlu olduğumu bilmen gerek!”
“Düşüneceğim, ama şimdi söyleyeceğim iki şeyden birincisi; öncelikle üniversiteyi bitirmemiz. Annenin rıza ve iznini alarak üçümüzün üleşebileceğimiz bir yaşam şeklini nasıl oluşturabiliriz, düşüncesi? Detaylara sonra ineriz. Sen şimdi anneni uyandır ve kahvaltınızı edin, fiziksel olarak kendinizi toplamaya gayret edin…
Babanı yitirmen her şeyin sonu değil! Yaşam devam ediyor. Burada yanında, yanınızda kalmayı, salonunuzda yaşamayı, üniversiteye devam etmeyi istiyorum. Ancak istemezseniz de bugün hemen şu anda evime gider, kalır, sadece okula götürüp getiririm seni, başkaca da rahatsızlık vermem!”
“Bunun ne anlama geldiğini bilip isteyerek mi söyledin?”
“Evet Melike! Zekâm konusunda şüphen olmasına hak veriyorum. Benim malımın, mülkümün, sizin babanızdan kalan dul ve yetim aylıklarınız da umurumda değil, önemli de değil! Hele ben, varlık olarak sizin umurunuzda olmadığımı da kabulleniyorum…
Endişem; anneni yalnız bırakmamak arzusuyla üniversiteyi terk etme görüntüsünü hissetmem. Benim buna rıza göstermem mümkün değil. Sanırım senin öğretmenliğinle büyüyeceklerine inandığım öğrencilerin için de bu haksızlık…”
Dudaklarım dilim kurumuştu, oysa söylemem gereken en önemli konu için yutkunmam gerekti, yutkundum, herhangi bir söz söylemesine fırsat bırakmaksızın devam etme gayretini yaşadım;
“Sözlerime devam ederken yanlışlık yapmama gayreti yaşıyorum. Eğer annene bakmak için üniversitede okumayı bırakmak istersen, devlet sana verdiği bursu keser ve ‘Niye okumadığını sorgulamaksızın’ bugüne kadar sana verdiği burs tutarını faiziyle birlikte geri ödemeni ister. Sanırım babandan aldığın yetim aylığı da kesilebilir. Ancak bu konuda kesin bilgim yok, yaş tahdidi(8), evlenme, maaşlı bir işte çalışma gibi konular da yetim maaşı almanla ilgili sorun yaratabilir. Yanılmamış olmak için konuyu araştırmamız gerekebilir…
Kısa, kesin ve öz olarak sözlerimi tamamlamam gerekli ki okuman, öğretmen olman şart! Ben yaşamında yer alsam da, almasam da, çok iyi düşün. Ya da istersen beraber düşünüp araştıralım, konu sadece sensin, çünkü kimse dünyaya kazık çakmıyor, sıralı ölüm de yok, ancak bilmen gereken senin annenden sonra da bir yaşamının olacağı…”
Teferruata çok önem veren biri mi, yoksa çenesinin düşük(8) olduğunun farkında olmayan bir şarlatan(10), soytarı mıydım bilmesi gerektiği halde haddini bilmeyen(61)? Belki de sevgisini ertelemesini bilmeyen bir şaşkın…
“Ben çözüm düşünüyorum. Sen de varsayalım ki sevgimize rağmen karı-koca olamadık, yaşamımızı destekleyecek bir oluşuma ulaşamadık, sen de tarafsız olarak, ama içinde mutlaka eğitimin yer alacak şekilde düşünmeye çalış! Hadi anneni kaldır, ana-kız kahvaltınızı edin! Ben evime gidiyorum!”
“Gitme! Kal! Yanımda, yanımızda kal lütfen!”
“Bence ben olmaksızın sakin sakin düşünmeye başla, ben yokmuşum gibi, benimle tartışmaksızın, bilgi alış-verişinde bulunmaksızın sadece annenle ortak bir noktaya ulaşmaya çalış. Bunun için herhangi bir saplantı, ‘Acaba? Meselâ! Keşke!’ gibi şüphe, tereddüt şeklinde ikilemlere(62) saplanmaman ve beni unutman için, bağışlaman dileğiyle izin ver bana, evime gideyim!..
Ama söz veriyorum; ‘Gel!’ dediğin anda yanında, yanı başında olacağım, elini tutup yön göstermeye, pek gösteremesem de kıt aklımla sana yardımcı olmaya çalışacağım. Çünkü benim yaşamımda senden başka kimim, kimsem yok, yaşamımda tek olansın, biriciksin, sensiz ben hiçim ve canım dâhil, her şeyimle sana aitim!”
“Güneş gibi bir ışıksın desem, gönlümde
İnkâr etmek olur bu aydınlığını
Su azizliğini,
Ekmek kutsallığını,
Hava doymazlığını
Sen olduğu için ilâhları
Bilir.
Gözlerin, saçların, dudakların, sesin
-kısaca sen-
Yaratışında melekleri, örnek olmuştur Tanrı’ya
Güzelliğinde renk olmuş cennet bahçeleri
ve
Sen olduğun için yaratmış; beni Allah...(63)”
“Benim adıma da konuştuğunun farkındasın, değil mi? Azat ettim seni, hadi git, ama mecburiyetini unutmadan…”
Öptüm. Hüznüne rağmen cevapladı.
Düşünmeliydim. Çoktan çok düşünmeye, çözüm üretmeye mecburdum. En önemli konu Melike ve dolaysıyla bizim için Melek Teyze idi…
Yoksa yol yakınken, yolu yarılama amacımda ikna çalışmalarımda başarılı olmam için ona “Melek Anne” demeye mi başlasaydım, gerçeklerden sapmaksızın ne düşüneceksem, düşündüysem görüntülemeye mi çalışsaydım, art düşünce(8) içinde olmaksızın?
Barikat tek değildi ki, “Anasına bak, kızını al!” örneği gibi. Hissediyordum ki düşünüp aklıma gelenleri sergilediğim anda “Kırk dereden su getirecekti(5)” ve ben o derelerin başına tuz yalamış kara koyunu(8) götürüp su içmemesini sağlayıp geri getirecektim, öyle mi?
“Nerde o şans?” demeden, şansımı denemeliydim, deneyecektim…
“Gel!” demek için kapıyı tıklattı Melike, sanki zil yokmuş gibi, ya da düşüncelerinde, hani meselâ beni rahatsız etmemeyi düşünmüş gibi.
Sonuç?
“Kahvaltı ettik sadece, sana teşekkür, Tanrıya şükrederek!”
“Ben de doluya koydum, boşa koydum(64), ben bu yola baş koydum örneği(64) beynimdeki tüm hücrelere egemen olmaya ve çözüm üretmeye çalıştım. Öncelik, mutlaka senin okula devam etmen, hemen, hatta acilen. Üstelik devamsızlığımızla yitirdiğimiz dersleri kazanmamız gerek…
Annen bir-iki gün içine sığdırmaya çalışacak olsak da izin verirse üniversiteye gidelim, eksiklerimizi giderelim, öğrenelim, aklımız başımıza gelsin, öğrenci olduğumuzu, mecburiyetlerimizi fark edelim…
Ve bağışla yakalayacağımız tüm uygun zamanlarda da içimi dökeyim sana, hem de bedelsiz!”
Kapı önü sohbetimizin olağandışılığını Melek Annenin kapıda görünmesi üzerine anlamıştık.
Hoppala! Değil mi? Sesli düşünmüştüm, belki de iç sesim(8) yönlendirmişti beni, ama Melike’nin annesi, teyzelikten anneliğe ne zaman terfi etmişti ki? Galiba kendi kendine konuşana, gülene, gülümseyene “Deli” denmesi gibi bir âdet olmasını aklıma getirmeyip gülümsemiş olmalıydım ki, anlamamışlar gibi yüzüme, dikkatli dikkatli gözlerime bakmışlardı! Hem ikisi de! Oysa bilmezler miydi ki; “Gözler kalbin aynasıdır(65)!”
Anne izin verdi. Nedenine düşüncelerimde yer vermeyişime akıl erdiremediğim şekilde Melike’yle araba yerine otobüsle yolculuk süresini tercih ettiğimi, yoğun bir şekilde; “Dedim ki! Dedim ki!” modunda görüşmeyi tercih ettiğimizi bilemiyordum.
Üstelik nerede durup, nerelerde bir yerde oturup yoğun bir şekilde geleceğimizi görüşmemizin gerçekleşeceği konusunda da bir fikrim yoktu, Melike’ye bağlıydım. Gerçekten, her yönden…
Melike hissettiğim kadarıyla hem beden, hem de gönül yorgunu olsa gerekti, bir kolunu belimden geçirip eliyle belimi avuçladıktan sonra, diğerini kalbimin üzerine, başını da o elinin üzerine yaslayıp sessizliğe büründü.
Belki de düzensiz bir yaşamdan hayal dünyasına yönelmişti, sessize yakın soluklanışından anladığım kadarıyla. Herhangi bir hareket edişimle onu rahatsız etmek aklımın ucundan bile geçmedi, kıpırdamadım bile!
Çantasını bıraktık önce öğrenci yurduna, gerekli miydi, bilmiyorum. Ben zaten haberi alınca paldır-küldür gitmiştim(5) ve de evimdekilerle idare etmiştim.
Hem düşündüm, hem araştırmaya başladım, hem de anlattım, derslerimizdeki eksikliklerimizi var gücümüzle tamamlayarak, hafta sonunda Melek Hanıma gerekenleri anlatmak için gidinceye kadar. Teyze-Anne kavramları arasında bocalamam; doğru bir karar olarak “Melek Hanım” demeye yönlendirmişti beni!
Birinci Seçim: Kendine bakabilirse, buna inanır, inanabilir veya inandırabilirsek, bizlerin öğrenci yurtlarımızda kalarak eğitimimize devam etmemiz ve her hafta sonunda ve tatillerde ihtiyaçlarını karşılayıp, gereken konularda yardımcı olmamız, onunla ilgilenmemiz, sevgi ile desteklememiz…
İkinci Seçim: Şehirde koca bir evde yalnız yaşayan, paraya-pula ihtiyacı olmayan, çok uzaklardan da olsa akrabam olan Müjgân Teyze ile Melike ailesini bir araya getirmekti. Kendine danışmakta tereddüt etmemiştim.
Melek Hanımı sevabına “Ahretlik(11)” olarak kabule hazır melek gibi her şeyden önce insan olan bir hanımefendiydi Müjgân Teyze.
Onların karşılıklı olarak bilgi alışverişinde bulunmaları konunun çözümü için yeterli olacaktı. “Varsayayım telâşıyla” ben yurtta kalmak üzere ana-kız Müjgân Teyzeyle yaşayabilirlerdi.
Ya da bir diğer çözüm; Melek Hanım, Müjgân Teyze ile yaşar, birbirlerine destek olurlar, bizler de mezun oluncaya kadar öğrenci yurtlarında kalabilirdik. Hafta sonlarında, şu veya bu şekilde, evlerine dönmelerinin ya da Müjgân Teyzede kalmalarının bir sakınca yaratmayacağı düşüncesindeydim.
Üçüncü Seçim: Bana bile mantıklı gözükmese de tekliflerim içinde yer alması gerektiği kanaatiyle söylemem gerekli ki; üniversitenin olduğu şehirde dayalı-döşeli kiralık bir ev bulabilmekti ya da eften-püften(8) malzemelerle dayayıp döşeyeceğimiz ana-kız kalacakları boş bir evi kiralamaktı. Sanırım bu koca şehirde onların benim gibi bir koruma görevlisine(!) asla ihtiyaçları olmayacaktı.
Bir ara, ekonomik üstünlüğüm dolaysıyla onlara bir ev satın almak da aklımdan geçmemiş değildi, ama yemin-billâh(11) bu tasarımı asla kabul etmezlerdi, ben de bunu değil teklif etmeyi söylemeyi bile üzülmemeleri için söylememiştim.
Hani “Meselâ” diyerek devam edecek olsam; böyle bir satın alma (ki aklımdan geçmemeliydi, yerine) kiralık ev tutma teklifi yapsam ve meselâ Melike’nin itirazlarına karşı Melek Hanım kabullense, mutlaka şımarır; “Beni de aranıza alın!” şeklinde mantıksız bir düşünceyi paylaşabilirdim…
Ne oluyordu bana?
Bilmem, yapmam, uygulamam gereken, her ne olursa olsun, boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulma riski taşısam da, her hal ve şartta yanlarında olacaktım. Bunun için Melek Hanımdan önce bir uygun vakitte Müjgân Teyzeyle tanıştırdım Melike’yi.
Zeki olduğu konusunda da yanılmadığıma inandığım Müjgân Teyzem; “Okuldan arkadaşım!” sözüme güvenmiş miydi, bilmiyorum, sessiz kalmıştı, ancak gözlerinin itirafını gizleyememişti!
Müjgân Teyze, Melike, ben gerekenleri, nelerin ne olabileceğini vakit buldukça karşılıklı olarak birbirimize anlatmış, makul bir asgari müşterekte(8) mutabık kalmıştık(5). Konuyu aynı üçlü grup olarak hafta sonu tatilinde Melek Hanıma da anlatma gayretinde olduk.
Bir deveye bir hendeği atlatmak, bir keçiyi inadından vazgeçirmek için ikna etmeye çalışmak ne kadar zorsa, “Nuh deyip Peygamber demeyen” Melek Hanımın da düşüncemize rıza göstereceğine inanmak o kadar zordu.
“Home! My sweet home!(66)” örneği “Evim!” de “Evim!” diyen Melek Hanımı düşüncesinden caydırmak mümkün olamamış, evinden ayrılmayı aklının ucundan bile geçirmeyi düşünmemişti. Eli boş döndük çaresiz gibi.
Bir hafta sonu bu kez Müjgân Teyzeye uğradık. Yeniden dillendirdik derdimizi, bir öncekinden daha farklı olarak; her türlü resmi, gayri resmi, duygusal ve fiziksel etkinlikleri deneyecek, duygu sömürüsü(8) yapmak dâhil her bakımdan Melek Hanımı razı etme imkânlarını zorlayacaktık.
Bu ısrarımızda kurguladığımız hayalleri gerçekleştirme arzumuzun da önemli bir rolü olduğunu saklamamamız gerek!
İlk seferde olduğu gibi bu kez de Müjgân Teyzeye ısrar etmemize gerek kalmadı, hemen kabullendi, galiba bizi çözmüştü, saklanır gibi yapmış olsa da. Ancak onun bizi hemen kabullenmesine karşı, Melek Hanımın onu ve üçümüze de ait olan düşüncelerimizi kabullenme konusu muamma(10) idi bizim için.
Teklif ettik, zorlanmadan;
“Peki!” dedi.
Müjgân Teyzenin Melek Hanımı çağrısı mutluluk olmuş, sanki göle maya çalmışız da göl tümüyle yoğurt tutmuş gibi sevinmiştik, ikimiz de, hayal dünyamızdaki gibi. Mandanın söğüt dalına yuva yapmasını(67), balığın kavak ağacına tırmanacağını umar, buna inanır gibiydik!
Sanırım, ilk geri tepmenin hazımsızlığıyla(10) bizim gibi inanmaksızın, üstelik bir Pazar günü olduğu için hissettirmemeğe çalışarak “Cık, çık, şık, jık!” gibi yazılması mümkünsüz sesler çıkararak ve akşama geri dönüş biletini de terminalden satın alıp bize katıldı, bizimle beraber geldi Melek Hanım.
Müjgân Teyze tezahüratla kucaklayıp öperek aldı Melek Hanımı içeriye, sonra bize bir oda gösterdi, Melek Hanımla salona geçti.
Uzun bir süre geçmedi ve…
Göl maya tuttu, manda söğüt dalındaydı, balık kavak ağacında. Hatta bu arada “Bir aslan ‘Miyav!’ dedi, minik fare kükredi. (68)”
“Hadi çocuklar, siz okulunuza gidin, şu bileti de iade edin, harçlık yapın! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! (69)” derken elini uzattı, Melek Hanım öpmemizi bekleyerek.
Müjgân Teyze yüzde yüz sabit bir oranla Müjgân Anne olma vasfını hak etmiş, kazanmıştı indimizde, başını hafifçe eğerken, zafer kazanmış olarak mutlu görünüyordu, bizim yerimize de.
Ve onun da elini öperken, sırtlarımızı tokatlamasından bu kanıyı yaşadığımızı itiraf etmeliyim.
Acele eden, ecele gidermiş de, acele işe şeytan karışırmış da…
Biz, daha doğrusu sadece ben enine-boyuna düşünmüş(5), sonra her konuda sevdiğimle anlaşmış ve Allah’ın izni, Peygamberimizin kavli…
Olmadı, bu söz başka bir mekânda, başka bir zamanda söyleniyordu. O halde sözümü değiştiriyorum; Allah’ın ve Müjgân Annenin yardımıyla Melike’nin ve annesinin yaşadığı sorunun üstesinden gelmiştik.
Ve ben hâlâ Melike’nin annesine ne diyeceğimi bilememe sorununu yaşıyordum ve esefle söylemeliyim(5) ki pabucum dama atılmıştı(70), bir bakıma; “Harç bitti, inşaat paydos!” örneği. Melike dersler sonunda; “Öptüm bay!” diyerek sesleniyor, ağır dersleri yoksa seslenmeyi bile zül sayıp kucaklamak için doğru annelerine koşuyor…
Evet, annelerine…
koşuyordu…
Çok zaman öğrenci yurduna dönmediği gibi, çok zaman tatillerde geriye evlerine dönerken alay edercesine olsa bile “Sen n’örüyön, n’örecen?(8)”diye sormak bir yana, Melike bana haber vermeyi bile akıl etmiyordu.
“Ne çıkarsa bahtıma(8)!” deyip küsüyordum, ama onun dönüşü sonrası ilk derse başlamamızın hemen öncesinde, ya da ilk dersin hemen sonunda olayın, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak sitem katkılı olarak fırçayı gene de ben yiyordum(5). Nedenini bilmesem de, sorma hakkım gasp edilmiş(5), hazmetmem(5) zor olsa da yemek, sinema, tiyatro ısmarlamam yanında hafta sonunda evimde olmaya söz veriyordum.
Burada bir an durmam mutlaka gerekli. Çünkü tüm bunların sonunda mutlaka ufacık da olsa bir ödülle mükâfatlandırılıyordum ve bu bana şimdilik de olsa yetiyordu!
Zaman, israf etmemeyi düşünsem de, tik-taklara, dönen tekerleklere, alınan nefeslere uygun olarak tükeniyordu, şairin dediği gibi(71). Alınan her nefes ulaşılacak son için tükenişti ve biz zavallı insanların tasarruf etme hakları yoktu, hem eğer Tanrıya inanıyorsak, asla!
Bitti okulumuz. Melike dereceyle bitirdi, ben kör-topal bitirebildim ancak, cismimdeki, gönlümdeki, beynimdeki eskizler(10) nedeniyle.
Ve Bakanlık sanki Melike’nin mezuniyetini bekliyormuş gibi onu, Anadolu’nun bir iline atamıştı. İnsan doğduğu değil, doyduğu, daha doğrusu doyacağı yerde olmalıydı.
Ben, onun eğitim yaşamına başladığı anda avucumu yalamıştım.
Ve belki de devletim beni; “Askerliğini de yap, öyle gel karşıma!” diyerek atamamış olabilirdi herhangi kabulleneceğim bir şehre, ya da yere…
Ayrıca devletim ben, ben başıma biri olduğum için kim bilir nereye, nerelere atardı beni, asla sorun olarak düşünmediğim. Ancak sevdiğim insandan ayrı olacak olmamın hüznünü yaşayacağım bir yer olmamalıydı bu yer. Bu nedenle az da olsa çalıştığına inandığım beynim çalışma zahmetine girmeyi kabullenmişti!
Melike’nin atandığı ile Müjgân Anne, Melek Anne ve dördümüz birlikte gittik günübirlik(10), külüstür olma hakkını kullanan arabamla. Aradık, araştırdık, “Şimdilik” kaydıyla bir ev kiraladık Melike Öğretmen ve Melek Anne için. Okula baktık, gayri resmi yaşadık okulda, tanışarak, boy-boy, soy-soy fotoğraflarımızı çekerek. Fotoğrafçı bendim doğal cüsse itibariyle…
Döndük, toparlandık, el elden, kolilerle, ambalajlarla, Melek Annenin “Ahretlik Kardeşi” Müjgân Anne dâhil, taşımayı ve servisi yapacak kişilerin gayretiyle. Melek Anne bana vekâlet verdi, evine “Satılık Levhası” astık, bu demekti ki; “Sen gelme! Biz bundan sonrasını, burada, kendi başımıza hallederiz!”
Müjgân Anne de tarafını seçmişti!
Gene de gittim, otelde kaldım, yerleşmelerine yardım ettim, beni istemediklerini düşünsem de onlara yardımcı olmaya gayret ettim.
Ve sonrasında vedalaştım, tüm incilerini kendi başlarına, bensiz dökmelerine(5) izin vererek döndüm evime, ağzımı bir kez daha açmaksızın, açmama müsaade edilmesini beklemeksizin ve arabayı Melike’ye bırakarak, otobüsle boynu bükük. Aslında…
Neyse, devamı bana kalsın!
Üçü bir aradaydı ve bana gerek yoktu, hiç mi hiç, belki de…
Önce komisyonculardaki afişlere, sonra direklerdeki, kapılardaki, pencerelerdeki ilânlara baktım üşenmeksizin, nasıl olsa boş gezenin boş kalfasıydım(8).
Daha sonra birkaç komisyoncuya uğradım; “Sosyetik olmayan mahalde, pazara, otobüs durağına yakın (Melek Annenin evini tarif eder şekilde) şu-şu vasıflarda bir ev arıyorum, komisyonunuz dâhil, pazarlık payı(8) hariç, bana kaça mal olur acaba?” şeklinde ahret suallerine(11) yakın sorularla evin rayiç bedeline(8) ulaştım, aşağı-yukarı.
Pazarlık payı Melek Annede olacaktı doğal olarak. Ancak yanılmıştım, Melike’nin önerisiyle bu konuda da tüm yük benim omzuma yüklenmişti, onlar suya-sabuna dokunmayacaklardı(5). Melike bankada ufak bir meblağla hesap açtırmıştı, öğretmen maaşının da yatırılacağı. Eee! Melek Anne de ahrete, mezarına götürecek değildi ya, ev satılırsa o bedel de Melike’nin bu hesabına yatırılacaktı.
“Gelin Hanıma pişer, damat adayına da düşer(8)!” şeklinde bir düşüncem olamazdı, yetimin hakkına göz dikenin(5) gözü çıkardı. Aslında göz dikmemin hiç gereği de yoktu, annemden kalan miras, dünyalığıma da, ahretliğime de, eşime de, çocuklarıma bile yeterdi. Hatta öyle ki evi satmış gibi üstüme de alabilirdim, mademki bana verilmiş bir vekâlet vardı.
Peki, ilerilerde gerçek meydana çıkınca neyi, nasıl savunur, savunabilirdim ki? Aklımdan geçirmemin bile yanlışlığını anında fark etmem, Tanrının bana özel bir bağışı olsa gerekti.
Melek Annenin evine göz dikenler olduğunu değil bilmek, tahmin ya da hayal bile edemezdim. Kapıya, şuraya-buraya astığım, fotokopi ile çoğalttığım “Satılık” levhaların altında benim adım ve adresim vardı, telefonum yoktu ki, onu da yazaydım!
Ve hani o çöplerini almak için görevli olduğum, “Aralarına Allah’tan başka kimsenin girmesini istemeyen” üst kat komşularımız ihtiyar Hacı Amca, Hacı Teyze vardı ya, bir diğer komşumuz vasıtasıyla beni evlerine davet etmişlerdi çay içmek için, bayram değil, seyran değildi(8)!
“Alamanya’dan kesin dönüş yapacak oğlu, gelini ve torunları için kendilerine yakın olmaları için evi satın almayı” düşünmüş, “Kirli Çıkın(8)” sözü bu boylamda bana yakışmaz. Ancak bedel konusunda anlaşamadık, yetim hakkını yedirmeme hakkım baki(10) idi. “Deutsche Mark (DM) falan” dedi. “Anlamam!” deyip “Fiyat Türk Lirası cinsinden kesin olarak bu!” şeklinde ekledim.
Bir-iki gün sonra genç, ancak sonradan görme(8) olduğu belli varlıklı bir adam sabahtan zilimi çaldı, kuluçkaya yatmış gurk tavuk gibi evdeydim.
“Görüşebilir miyim?”
“Hayhay! Buyurun!” dedim.
Kusur bulma uzmanı olsa gerekti.
“Dış kapıyı değiştirmek gerekecek! Boya-badana lâzım! Pencereleri PVC yaptırsak iyi olacak…”
Tam patlamak üzereydim ki, sordu;
“Ne kadar demiştiniz?”
“Sormamıştınız, söylememiştim de, ev sahibinin bana talimatı şu kadar…”
Yukarı kattaki amcaya söylediğim bedele karınca kararınca(8), diyeyim ki enflasyon oranı kadar bir eklenti yapmıştım, doğal olarak kendi adıma değil!
Hayret etmiş gibi önce gözlerini açtı göz kapaklarının izin verdiği kadar, sonra kırpıştırdı, derin bir nefes eşliğinde “Puf!” şeklinde soluğunu ertelemeksizin söylendi;
“Çok fazla! Pazarlık payı?”
“Yok, bu söylediğim son fiyat efendim! Hem Tapudaki işlem öncesi parayı görmem gerek!”
“Anlaşamayacağız!”
“Siz bilirsiniz efendim!”
“Tok satıcısınız(8)!”
“Hiç acelemiz yok, size iyi günler efendim!” derken kapıya yönelip “Buyur” bile demeksizin (Kovar gibi değil!) yol gösterircesine kapıyı açtım.
Bu hareketimin onu eşekten düşmüş karpuz haline getirdiğinin(72) farkındaydım. Ama o da sinirlerine egemen olamayıp yukarı kata yöneldiğinin farkında değildi, aptalca. Bu demekti ki o, DM hesabı yapan üst kattaki yaşlı amcanın Almanya’dan kesin dönüş yapacak oğlu idi, kesinkes!
Akşam, yaşlı amca bu kez sabahki konuşmayı yapan genç adamı elçi olarak göndererek davet etmişti beni, çay içmek için yine, doğal olarak!
Anlaşamadık yine. “Nuh deyip Peygamber dememe” vasfımı, keçi gibi inatçı olduğumu öğrenmemden dolayı ben mutluyken, onların hüznünü anlamamak işime gelmişti. Sanırım ki şanslarını tekrarlamaya çalışacaklardı;
“Melek Hanımla, Hoca Hanımla görüşseydik bari!”
“Bağışlayın, yani ben olmasam, onlarla görüşseniz, onları kandırıp fiyatı aşağı çekeceğinizi mi düşündüğünüzü ima ediyorsunuz?”
Amca dolanmayı seviyor olsa gerekti, damardan girme teşebbüsünde bulundu;
“Rahmetli Mert Bey iyi adamdı!”
“Biliyorsunuz, bir âlimden bir zalim(73), bir zalimden bir âlim, bir iyiden de bir kötü çıkabilir! Evi satmaktan vazgeçtim. Gene de yüz yüze bakacağız, izninizle…”
Bu; bir bakıma artık çöplerini alıp atmaktan, pazar-market ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiğim anlamını da taşıyordu. Doğru olanı da buydu, kanımca. Mademki; “Alamanya’dan oğlu kesin dönüş yapmıştı!” Değil mi?
Sessiz geçti birkaç gün…
Sonra ipini koparmış gibi daha önce konuştuğum, tanıdık gelen birkaç komisyoncu geldi kapıma, ardı ardına. Eve baktılar, çeşitli “Hı! Hım! Eee! Iıı!” gibi sesler çıkardılar. Ben de unutmadan hemen ekleyeyim, enflasyon farkını dikkate alarak evin satış bedeline birkaç liracık daha eklemek zorunda kalmıştım! Bu rakamı bugünkü fiyat olarak “Bin” olarak düşünmekte yarar var!
Onlar da fiyatı fazla buldular. Komisyonları, kazanacakları önemli değildi benim için. Benim Melek Anne için alıp, Melike adına bankaya yatıracağım para önemliydi, üstelik bu para içinden tapu masrafı, falan filân gibi giderlerin de etkisi olmamalıydı ve olmayacaktı da.
Ayrıca kaba anlamda tapuyu devretmeden evvel, “Para peşin, kırmızı meşin” deyiminin geçerliliği mutlaka sağlanacaktı.
Komisyoncuların dişlerinin arasından dökülen anlamsız sözlere; geri dönerlerken yüzlerinde çeşitli işaret ve mimikler eklemeleri görüşlerinin ifadesiydi.
Ve günlerden bir gün, oldukça şatafatlı(10), ancak sonradan görme olduğu rüküşlüğünden(10) belli bir kadın kapıya gelip eve bakmadan fiyatını sordu, şüphelenmem gerekirdi, boş verdim, çünkü gerçek alıcı olduğu havasını hissettirmişti.
Komisyonculara söylediğim bedeli söyledim. Şaşırmadı. Hazırlıklıydı, paranın şımarttığı ilkellik, cahillik kokan bir görünümdeydi.
Bir ara bir şeyler söyleyecek gibi oldu, sanırım fiyatı kabullenmişti, yutkundu ve söylemek istediğini söylemekten vazgeçtikten sonra sordu;
“Ne zaman satın alabilirim?”
“Parayı verir vermez, hemen, doğal olarak tapuda oluşacak giderler de size ait. İsterseniz vazgeçebilirsiniz!”
Bilircesine, ama sinirli bir şekilde;
“Biliyorum! Yarın sabahtan desem?”
“Bence sakıncası yok! Parayı saymam ve bankaya yatırmam gerek. Bir kısım belgeleri ben hazırladım, evin vergisi, girdisi-çıktısı, ödenmemiş kusurları yok. Tapu için sizin kimliğiniz ve fotoğraflarınız gerekli sadece…”
Sözümü kesti, aynı cevabı aldım;
“Biliyorum. Hangi banka? Saat kaçta? Güvencem ne olacak?”
“O zaman şöyle söyleyeyim, aramız biraz limoni(10), ama dürüst ve güvenilir bir amca var, hemen yukarı katımızda. Siz parayı ona verirsiniz, tapu işlemlerini yapıp da tamamlayınca tapuyu ona gösterdiğinizde o da parayı bana verir…”
Sözümü bitirdiğimde bir tereddüt yaşar gibi göründü, parayı verip vermemek anlamında değil, gülümsemekte çekinir gibi, gözümden kaçmayan(5). Galiba “Gelin Hanım!” diye düşünmekte sakıncam yoktu.
Niyeti ciddi görünen yukarı kattaki amcanın oğlu bu kez hiçbir pazarlık oyununa başvurmaksızın, evi görüp incelemeksizin karısının evi sahiplenmesini istemişti. Bu durumda; kör-topal olarak mezun olmuş olsam da “Yarınların Öğretmeni” olmaya hak kazanmış kabul ediyordum kendimi!
Noter tasdikli vekâlet belgem olmasına rağmen okula, Melike’ye telefon edip, Müdire Hanıma not bıraktım; “Eviniz satılmak üzere, paranız banka hesabınıza yatırılacak!” şeklinde…
Genç bayanın güveniyle önce bankaya gittik, parayı hesaba yatırdık, tapuya gittik, işlemleri tamamladık ev ve evin anahtarları o genç kadının oldu, gözümden kaçmayan ikinci ve hatta üçüncü konu; genç kadının gülümsemesini zapt etmesini sağlamasına rağmen çantasında gördüğüm DM’lar ve tapunun amca ile aynı soyadı taşıyan bir kadına ait olmasıydı.
“Kül yutma(5)!” hakkımı başarı ile kullanmıştım, nasıl olsa yabancıya gitmemişti ve şımarıklıklarına karşın enflasyon farkı da(!) umursanmamıştı. Bir bakıma danışıklı dövüştü(8) yaşadığımız.
Genç adam sırf başını eğmemek için karısını sokmuştu devreye, kendisi perde arkasında kalarak. Sanırım bu hareketin benzerini görünmediğini zanneden devekuşu(74) uyguluyordu, sözüm meclisten dışarı dememe gerek yok!
Genç kadına; “Evin diğer anahtarlarını eve gidip getireyim, biraz sonra takdim edeyim!” dediğimde genç kadın yeni bir gaf yaptığının(5) farkında değildi;
“Gerek yok, kapıyı değiştireceğiz zaten! Boya-badana, PVC falan da…”
Evi görmeden, tadilat kanaati ve çoğul olarak; “Biz”...
Oysa “Zamanında başlangıç teklifim kabul edilse iki taraf da üzülmezdi!” diye düşündüm…
Atanmam, ya da askere sevk haberimi bekliyordum, üstelik tasarrufu düşünmeme rağmen, kasadan, keseden tüketmem zoruma gidiyordu, eş adayından asla ve kat’a yardım talep etmezdim.
Hafta sonunda misafirlerim vardı, zaten araba sesi de tanıdık gelmişti.
“Çok özledim! Annem de; ‘Maaşımı alıcam, evime bi bakcam!’ deyince atladık, geldik!”
Müjgân Anne bir kenara çekti beni;
“Ana-kız iyice yerleştiler. Benim de eve dönme vaktim geldi, kapım açık. Sizler de şu ya da bu nedenlerle gecikmeyin, kapris yapıp(5), zırvalamayın(5). Allah’a şükür paranız-pulunuz, malınız-mülkünüz var. Bugün karın bakar sana, yarınlarda da sen ona. Bu bir teyze önerisi, yani bir bakıma; erken kalkan yol alır demek istediğim bu...”
Melek Anne boşalmış evini son bir defa daha görmek istedi. Bende anahtarlar vardı, ama evi satmıştım, ev bizim değildi. İzin almak gerekti, nasıl olsa yeni ev sahibinin foyası ortaya çıkmıştı(5). Babaları Hacı Amcadan izin almak yeterli olacaktı.
Şahit oldu, izin verdi, üstelik izin almaya gittiğimde evlerinde kendilerinden başka kimse yoktu. Öyle ki Alamancıların satın aldığı konusunda yanılmış olabileceğim kırıntı halinde de olsa aklımdan geçmedi değil. Nihayeti izin aldığıma göre yanılmış olmayı düşünmekte bile yanıldığımı kabullendim.
Sanırım, yanılmadığımın ispatını, aşikâr(10) olarak yaşamam da mümkün olabilecekti, ilerilerde, belki de çok ilerilerde, ola ki benim evim, bizim evimiz olursa, ya da Melike ile bir başka diyarı paylaşmamız gerektiğinde yaşadığım evi de satmam gerekirse, kim bilir?
Melek Anne, kapıdan başını uzatır uzatmaz, belki de hatıralarının aşırı yorgunluğuyla yıkılır gibi oldu. Kollarına girip hemen evime taşıyıp kanepe üzerine uzatıp, yatırdık, ilk tıbbî müdahale limon kolonyalarıyla Müjgân Anne ve Melike tarafından gerçekleştirilmeye başlandı!
Müjgân Anne;
“Ahretliğimi bu durumda bırakıp gidemem!” deyip kaldı.
Kahvaltı sorun değildi. Evde vardı bir şeyler. Ancak öğle ve akşam için nefis körlenmek isterdi, Melike ile markete çıkacaktık.
“Çok özledim!”
Karşı daire boştu. Anneler de bizim gibi sapık değillerdi ki, gözetleme deliğinden sapıklığımıza şahit olmayı denesinler…
Ayrılamıyordum. Kendini kollarımdan ve nefesimden kurtarır kurtarmaz, bağırırcasına söylendi;
“Sonrasına bir şey kalmayacak! Uslu ol! İdareli harca!”
Konuşmam gerekliydi, tüm geleceğimiz için, başlangıç olarak Müjgân Annenin tavrına ihanet(8), sözlerine kulak şapırdatmak(5) gibi görünecek gibi olsa da, Melek ve Müjgân annelerin yöresel, yerel ve hatta ülkesel bilgi, belge, görgü, gelenek, görenek ve desteklerini almalıydık.
“Zamanı değil, biliyorum. Zaten düğünsüz-derneksiz, gelinlik ve tek taş yüzük olmaksızın benimle evlenmeni isteyemem, ama ola ki atamam yapılacak olursa yanına gelmem için nikâhlanalım mı, ne dersin?”
“Nikâhlı karımsın diye…”
“Kırılmamı istemiyorsan, sakın o sözünü tamamlama! Bugüne kadar seni çekinerek ve en son özlemiş olarak öpmem dışında sana karşı bir yanlışlığım, hatam, sarkıntılığım, kısaca sapıklığım oldu mu? Benim seni, güzelliğin, bedenin, fiziksel yapın için mi sevdiğimi düşünüyorsun? Sen beni istemesen, rızan olmasa, arzun yoksa medeni-dini, nasıl olursa olsun nikâhlı olmamıza rağmen sana nasıl ‘Benim ol!’ diyebilirim ki?”
“Affedersin!”
“Affetmem, hadi gel, hemen yatalım!”
“Yaşamımda bugüne kadar bir deli ile tanışmamıştım. Tanıştığımıza memnun oldum!”
“Başlangıcımızdan bugüne kadar yaşamımda yıllardır tertemiz ve güzel olarak kalmışsın. O halde beni deli eden ve bana ‘Deli’ diyen hakkında da kesin bilgin vardır!”
“Affetmem seni
Affedersem doyarsın
Oysa ben
Beni hep özlemeni istiyorum. (75)”
“Doğal olarak tabii ki Deli Bey! Tüketmeyecek şekilde sarıl, öp beni ve şüphe çekmeden markete gidip dönelim!”
“Gülümseyip gülerek
-hem güldürerek-
beni sensiz bırakmanı
affettireceğini sanma!
Asla!
Affetmem seni...
(Affetmek Allah’a özgü)” (76)
Şüphe eden değil, bilen insanlar vardı, bizi…
Müjgân Anneyi bırakacaktık evine, doğal olarak mevcutlu olarak; “Araba boş gitmesin, iyiyim ben, ben de size katılayım, sayenizde hava alayım!” tezahüratı ile Melek Anne de katılmıştı yolculuğumuza. Yanım boştu, üçü de arka kanepeye sığışmışlardı. Neyse ki dönüşte anne-kız arka kanepe de çok rahattılar, hem cıvıl cıvıl…(8)
Sayılı gün çabuk tükenirdi, sakınılan göze çöp batacak olsa da. Ben her hal ve şartta evde kalmak zorundaydım. Ancak biri direksiyonda iki kadını yalnız başlarına otoyolda bırakmak benim için uygun değildi.
Varsın atama emrim, ya da celp(10) bir-iki gün geç geçsin elime. Olsun da bir-iki gün geç teslim olayım askerlik için, sevdiğimle yaşayacağım o bir-iki gün benim için nimet olacaktı. Gerçekten de, kâğıt üzerinde görünecek olsa da Melike’nin karım olacak olmasının umudunu yaşıyordum içimde.
Gittik. Melek Annenin rızasını aldık, kararlaştırdık, yaptık gereklilikleri.
Ve döndüm.
“Gel!” dedi Melike. Gittim.
Sade, basit bir tören, karım oldu Melike, annesi diğer şahitlerin yanında o da şahitti…
“Gitme! Hep yanımda kal!”
“Ama devamlı yanında olmam için Evlenme Cüzdanımızı Bakanlığa götürmem gerekli!”
“Şimdi daha çok ihtiyacım var, karın olarak, kocam olarak sana!”
“Karımsın, ama telli-duvaklı gelin edemezsem seni, sana nasıl ‘Karımsın!’ ve ‘Ben senin kocanım!’ diyebilirim ki?”
“O zaman git ve hemen geri dön!”
Ona nasıl derdim ki; “Atamam için de, askere celp tebliğim için de sadece ev adresim biliniyor!”
Ayrıca, evin satışını yaptığımda; “Askerlik ya da öğretmen ataması nedeniyle önümü göremeyeceğim için her ihtimale karşı ufak bir toplantı ile yöneticiliği devrettiğim en alt kattaki memur ağabeye de haber bıraktım, evimin bir anahtarı da onda!” diyebilir miydim?
Geri dönerken çözüm üretmeye çalışıyordum zihnimde. Eğer evde değilsem her iki konu ile ilgili tebliğ kâğıtları, ya da emirleri, her neyse, ya yöneticiye, ya da muhtara verilirdi, sanıyorum. O halde sevdiğimden ayrı düşmemem için Melike’nin okul ve ev adresini, Müdire Hanımın okul telefon numarasını muhtar ve yöneticiye vermem, yeterli olacaktı.
“Telefon edin, ya da telgraf çekin!” şeklindeki ricamı kırmayacaklarından emindim. Ne de olsa babamdan da kalan eski bir hukukumuz vardı. Ola ki “He!” diye cevabı aldım, Melek Anne, nikâhlı olmamıza karşın “I-ıh!” derse ne yapardım ki? Gönüllerimiz gibi, cisimlerimizin de hiç olmazsa aynı evin içinde birlikte nefes almalarını dilemek çok garip bir istek mi olurdu ki?
Ve ben birlikteliğimizi ölümsüzleştirmek için, Avrupalara giden bir abiye rica ederek parama kıyarak en iyi olmasını dilediğim bir fotoğraf makinesi edinmiştim. Beraber olduğumuz, olacağımız her anımızı kaydedecektim. Artık salaklığım mı, hüznüm mü demem gerek, bu makineyi örneğin neden nikâhımızdan önce edinmediğim için hayıflanmıştım(5).
Umudum Melek Annenin bu hevesimi, arzumu kırmaması üzerine kurgulu idi ki, bencilce düşüncemi saklamama gerek yok, bundan en çok yararlanacak ben olacaktım. Aynı ortamda yaşamak bahanesiyle ayrı odalarda, yerlerde kalacak olsak da sevdiğimle beraber olmamın hazzını, mutluluğunu ve hatta saadetini yaşayacak ve yaşatacaktım!
Ayrıca yeme-içme-barınma gibi sosyal etkinliklere de “Oh! Kekâ!(8)” diyecek şekilde sahip olacaktım!
Yapmam gereken tek şey, Melike okuldayken; “Geçiyorken uğradım!” tavrıyla Melek Annenin mimik, eda, tavır ve hareketlerine bakmamın yeterli olacağı idi. Annenin aydınlığı baht aydınlığı gibi aydınlığımız, karanlığı ise zindanımız olacaktı.
Gittim, gerekenleri yaptım, dönüp önce okula uğradım. Nabız yoklamanın(5), ufacık da olsa ders, tavsiye almamın, muhtemel yapılaşmaya hazır olmamın sakıncası, zararı mı olurdu ki?
Küskün, bıkkın ve suskun gibi bir şekilde çıktı okuldan. Varlığımı o halinde fark etmesi mümkün değildi. Benimse şaklabanlığım, öykülerden, fıkralardan, şarkılardan ve bana ait şiir diyebileceğim beynimde birikenler, bir bakıma (ç)alıntılar vardı. Ancak bunların Melike’de de olduğunu bilmiyordum, öğrenememiştim, deseydim ki; sadece içtiğimiz su ayrı gidiyordu, iddiasıyla.
Arkasından yaklaşıp gözlerini kapattım;
“Bil bakalım, ben kimim, üç şansın var, bilemezsen, okul önü, sokak ortası demeksizin seni kucaklayıp öpeceğim!”
“Okul önü, sokak ortası ayıp olur, karı-koca görünmemize rağmen. Sabırlı olman dileğiyle sorunu cevaplıyorum; Napolyon Bonapart, Murat Hüdavendigar, Hazreti Âdem!”
“Amma da bildin ha! Amma mecburiyetten, sabırlı olmam gerektiğinden sanki bilmişsin gibi davranmak zorundayım!”
Bir fıkradan (ç)alıntı olduğunu bilerek koluma girdi, galiba evli olduğumuzu dünya âlem biliyordu, fazlasını bilmeseler de olurdu!
Yol boyu konuştuk, davranışımı Melek Annenin de olumlu karşılayacağı düşüncesindeydi Melike de. Araba, yani hâlâ babamın adına kayıtlı olup da, benim sandığım, şimdi Melike’nin emrinde olan araba kapının önündeydi.
Zili çaldı;
“Hu! Hu! Ben geldim! Demirbaş misafirimiz(8) de var!” dedikten sonra işaret parmağını dudağına dokundurup, dudağıma dokundurdu, o kadar;
“Avans ya da ön ödeme olarak kabullen!”
Bildiğim kadarıyla; emir; demiri daima kesmişti! Tıpkı şimdi olduğu gibi!
Ve tahminimin aksine Melek Anne tezahüratla, ya da ona yakın bir seslenişle;
“Oğlum! Hoş geldin! Sanki geleceğini hissetmişim gibi zeytinyağlı yaprak sarma yapmıştım!”
“Eline sağlık Melek Anne! Hoş buldum!”
“Anne?”
Gaf mı yapmıştım, ya da bu kaçıncı gaftı?
Yemekten sonra uzunca bir süre konuştuk. Biz bize; ben yalnızlığımı, yokluğumu, kimsesizliğimi anlattım, Melike hüznünü, okulunu, özlemini, bir ömrü paylaşmayı…
Daha sonra, Melek Anne de romatizmalarını ve protez dişlerinden çektiği azabı, sıkıntıyı, ıstırabı anlattı.
Melek Anne anlayışlı bir anne olma tavrını hak ettiği inancındaydı;
“Allah indinde karı-koca olmasanız da, sizin karı-koca olarak konuşacaklarınız vardır, ben yatıyorum çocuklar, Allah rahatlık versin!” deyip yattığı odaya yöneldi ve kapısını kapattı.
Daha Melike’nin yanına yönelememiş, yaklaşamamıştım bile. Dolayısıyla parmağıyla ilettiği öpüşü de iade etmem söz konusu olamamıştı.
“Dişlerimi suya bırakmayı unutmuşum da…” dedikten ve anında otokontrol(10) yapma hakkını savuşturduktan sonra, hızlı ve seri adımlarla lâvaboya yöneldi, girdi, çıktı, bu kez odasının kapısını da anahtarın çevrilme sesiyle anladığım kadarıyla kilitledi.
Anında Melike’nin yanındaydım. Direnmedi.
“Askere gittiğinde seni çok özleyeceğim. Nasıl dayanacağım sensizliğe?”
“Hani bir şiir var; ‘Tüfekleri çatar çatmaz, ibibikler öter ötmez, sütler kaymak tutar tutmaz…(77)’ ve devamı gibi ben de gönlümü, kalbimi, ruhumu sana bırakırım, cismim yanında olmasa da, ben yanında, senin içinde olurum, güçlü olmaktan asla yorulma bir tanem…”
Ömrümün ne kadar olduğunu bilmiyorum. Kısa da olsa, uzun da olsa o ömrün içine sevdiğimle mutluluk içinde olacağıma inandığım tüm bir yaşamı sığdıramayacak olmamın bilincindeyim. Bunun için Tanrıyı sorgulamak da hakkım değil, asla. Çünkü insan ne kadar yaşarsa yaşasın, doyumsuzdur.
Tanrının vadettiği ömür ne olursa olsun, 24 saat içine sığışmış bir yaşamı 25 saate uzatmış bir kelebek kadar mutlu olmaz, olamaz(78). O halde insan en küçük bir anda bile mutlu yaşamayı bilmelidir. Ben ve biz şu anda “o an” içindeydik, yemin ederim.
Gece başlamıştı…
Sabah, Melek Anne bizi uyandırmak için seslendiğinde, Melike yorganın altında, ben yorganın üstünde bir pike ile birlikteydim, belki de soluklarımızı, nefeslerimizi üleşerek.
Aklımdan geçen Melike’nin mi bana aşırı güvenin olduğu, benim de evli olmamıza rağmen iffetimi koruma(5) isteğimin mi ağır bastığı idi! Belki de ikimiz de annemize karşı utanmak hakkını kullanmış olabilirdik, resmen karı-koca olmamıza karşın, ilke olarak karı-koca olamamamızın yeis(10) denen olgusunu yaşayarak!
Belki ikimiz de benim atanma emrimizin tebliğinin beklentisi içindeydik, ancak ne atama, ne de askerliğimle ilgili bir habere ulaşamamak üzüyordu beni, tüm mutluluklarıma rağmen, geciken mutluluklarımı göz önüne aldığımda(5).
Yaşamımdan memnundum. Gerek atanmamın, gerekse askere celbimin gecikmesinden dolayı devletime küsme hakkımın olmadığının bilincindeydim. Ancak bu haberlere ulaşamamamın da beni üzdüğünü saklamamalıyım.
Müjgân Annenin dediği gibi ben “Yol almak” istiyordum, zamana ben hükmedeyim, zamana bizim hükmümüz olsun, çocuklarımıza kavuşalım, ölmeden önce onlara karşı mecburiyetlerimizi yerine getirelim istiyordum.
Ve son anıma kadar sevdiğim insanla bir arada yaşamak, bir ömrü tüketmek…
Abarttım galiba, bu düşünce ve içten seslenişimin Tanrının hoşuna gitmeyeceğini bilmeliydim; şaşkınlık, kıskançlık, hatta aklımı yitirecek şekilde öfkelenmek ve en önemlisi sadece zalimlerin kullanacağı ahmaklık(10) derecesindeki bir şüphe(3) bana yakışmayacaktı.
Yakışmadı da, ama bilip öğrendiğimde de, haksızlığımı anlamıştım. Geçmiş ola(8)!..
Mutluydum, sanırım; ‘Mutluyduk!’ demem gerek! Sabahları karımı (artık tamamen onun olan) arabasıyla okuluna bırakıyor, Melek Annenin siparişlerini karşılıyor, gazete-kitap okuyarak Melike’nin okuldan çıkış vaktini bekliyordum.
Korkunun ecele faydasının olmadığını(8) bilerek o korkuyu yaşamaksızın, ahret suallerine muhatap olmamak(5) için 3-5 dakikalığına da olsa kırlarda el ele dolaşıp sonrasında evde oluyorduk, iki uslu, yaramazlık bilmeyen çocuklar gibi…
Böyle günlerden birinde marketten döndüğümde evdeki sessizlikten memnun olamamıştım. Melek Anne ortalıklarda yoktu, ne zilin sesini duymuş, ne de ortalıklarda gözükmüştü.
“Yoruldun mu? Keşke şunu da al, deseydim. Unutmuşum! Neyse, önemli değil, yarın alırsın artıkın!” gibi ya da benzeri sözleri olmamıştı.
Çekinerek kapısını açtım, yatağına uzanmıştı, yokladım.
Melek Anneyi yitirmiştik!
İkilemler, üçlemler(62)… Hatta sözlüklerde varsa, dörtlemler, beşlemler yaşar haldeydim.
Karşı komşuya gidip; “Başında duruverin!” desem, ya ölüden korkuyorduysa, üstelik gerçeği söylemem gerekirse, tanımıyordum bile!
Doktora koşsam; “Hangi doktora, hem niçin?” Ya yerinde yoksa ya da yanlış bir doktorsa, bilmemin mümkün olmadığı…
Melike’ye mi haber iletseydim? Ne diyecektim ki Müdire Hanıma? Ya çıldırırsaydı Melike?
Müjgân Anne? Dar vakitte ne yapabilecekti ki? Gene de, hani yangın dolap camları ya da zil fanusları(10) üzerinde yazıldığı üzere; “Gerektiğinde kırınız!” der gibi; “Müjgân Anneden yardımını istemek konusu beynimin bir kenarında dursun!” dedim. Melike’nin tavrına göre davranacaktım.
Yapmam gereken en doğru şeyin, Melek Anneyi ambulansla hastaneye götürmek ve yan komşudan; “Melike’nin annesiyle ilgili bilgiyi ‘Oluruyla(5)’ Müdire Hanıma iletmesini rica etmek olacaktı.
Kararımı hemen verip, anında uygulamaya koydum. Sanırım; düşünmem; bir-iki saniye içine sığıvermişti, gibime geldi.
Ambulansı beklerken aşağıdaki bakkaldan, önce Müdire Hanıma, sonra da yardımını, kendinde olan bilgi birikimini aktarmaktan çekinmeyeceğine inandığım Müjgân Anneye haber verdim. “Oluruyla haber verme hakkını” komşu yerine ben kullanmıştım, “Rahatsızlandı, hastaneye götürüyorum!” şeklinde. Sanırım, “Ölüm” denen olayı herkes karşılarındakine bu şekilde biçimlendiriyordu.
Ancak, Müjgân Anneye detay vermemin gerekli olduğu inancıyla; “Tanrının hikmetinden sual edilemeyeceğini(11), ahretlik kardeşini yitirdiğini ve Melike’nin haberinin olmadığı” gerçeklerini yansıtmaktan da çekinmemiştim. Bilge, güçlü ve iyi bir anneydi çünkü o…
Hastaneye ulaştığımızda, daha ambulanstan indirilip de hastaneye götürülmeden önce sedye üzerinde alelusul de olsa nabzını, gözlerini, şahdamarını kontrol eden doktorların akıbetle ilgili davranışları ve sözleri maalesef benim tespitimden farklı değildi.
Annemizin üstünü usulca örttüler ve görevlilere “Morga indirmelerini” söylediler sessizce. “Yapacak bir şey yokmuş, cesedi soğumuşmuş bile!”
Evet; “Ceset(11)!” Demek ki insanlar ölünce “Ceset oluyorlardı!” Yani ölü, mevta, naaş yerine kabre hazır ceset!
Öfke gelince, akıl giderdi, biliyordum. Ancak benim kin ve öfke dolu tavrım böyle olursa Melike’nin tavrı nasıl olurdu, kim bilir?
Morgda beklerken bir bayan öğretmen arkadaşıyla yanıma gelen Melike’de düşündüğüm tavırla karşılaşmamıştım. Önce annesine merak edip bakacağını, hüngürdeyeceğini(5) beklerken, başını omzuma dayadı, çenemin altından teselli beklercesine öperken;
“Annem de babam gibi kalp hastasıydı, devamlı ilâçlarla ayakta duruyordu, bekliyordum zaten, ama bu kadar erken ve çabuk değil!” dedi.
Bilmediğim bir şeyler değil, çok şeyler olduğu kanaatini yaşadım ve ister istemez geleceğimiz için çekindim, hatta korktum. Soy soya, bulgur suya çekermiş peki, ya irsiyet(10) ve genler(10) alışkanlık olarak Melike’de de şekillenirse ve olmadık bir zamanda Melike de annesinin yaşadığı gibi bir sonu yaşarsa Melike’nin olmadığı bir dünyada nasıl yaşardım ben?
Melek Annenin de, kocasının yanında mezar hazırlatıp beklemesine rağmen, vasiyeti, beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar gibi bir dileği, özel isteği yoktu. Belki vardı da bir uygun zamanda sadece kızına söylemiş olabilirdi, bilemezdim.
“Ne zordur giden bir şeyin arkasından bakmak?
Hele insan ise giden
‘Ah! Vah!’
-ya da-
‘Keşke!’ değersizdir o anda
Kaybedilmiştir,
yok olmuştur,
giden gelmez.
O halde;
zamanında bizim olanı
yitirmemeyi bilmeli-
dir.(79)”
Cenazesini bir ambulansla evimin olduğu şehirdeki mezarlığa götürecektik. İlerleyecek zamanda, yok olacak bedenleri gibi, ruhlarının da bir arada olduğuna inandığım anne-babanın mezarlarını beraberce ziyaret edebilecektik.
Oysa benim için anne-babamı ziyaret gibi bu şans az veya zayıftı, çünkü neredeyse köyde hiç akrabam yoktu, dıdının dıdısı(8) diyebileceklerim dışında. Üstelik yol uzun, yollar oldukçanın da ötesinde uzaktı.
Müjgân Anneye telefon ettim, yine bakkaldan;
“Yöneticide evimin anahtarlarımın yedeği var, size haber vereceğim!” dedim.
“Gerekenleri siz bilirsiniz, geldiğimizde hesaplaşırız!” gibi garabet ilkelliklere gerek yoktu, bence.
Oldum olası insanların bu durumlardaki aceleciliklerine hayret etmiş, anlamakta zorluk çekmişimdir. Gasil(11), kefen, “Hatun kişi niyetine!” acele bir namazlık saltanat, kürek sesleri, talkın(11) ve son, bir varmış, bir yokmuş örneği, birçok gidenin memnun olduğunu(80) sandığımız yere tek yönlü, dönüşü olmayan biletle! Gerçekten de insan; ömrünün bir “Günaydın” ile “Tünaydın” arasına sıkışık olduğunun farkında değil çok zaman.
“…
Edemem hâlimden şikâyet, Hakk’a sual,
Oluşur avuçlarımda bir dünya sanal,
Ne dizlerimde derman, ne gözlerimde fer
Aramam…
Sanırım budur oldukça banal.
Yaşam; ‘Günaydın!’ ile ‘Tünaydın!’ arası,
‘Dün-Yarın’ ise bugünün şöhret yarası,
‘Gün geçmez bölmelerde yaşamak’ çareyken
Öteyi düşünmek olsa; zihin karası.
…(81)”
Cenazemizi, yani ölümüzü, onların deyişiyle “Cesedimizi” morgda bıraktırdılar.
“Yarın öğle namazına cenazeyi kaldırırsınız. Siz gereken işlemlerinizi yaptırın!” dediler, soğukkanlılıkla, alışkın bir eda ile umurlarında olmayan bir memur zihniyetiyle(8)…
Yaşarken öylesine dertler içindeyiz ki; bir yakınımız öldüğünde kâğıtlar, imzalar, mühürler, formaliteler(10) ve her şeyi destekleyen faktör para ile eziyet, sıkıntı, hüzün çektiğimizin farkında olmuyoruz.
Giden gidiyor, eziyet sadece kalanlara oluyor, hem de bir anda ve de hemen tükenmeyen bir şekilde…
Bidat(11) da olsa, batıl itikatlar, gerekmese de, şeriatta(11) yeri olmasa da mevlitler(11), pilâv, lokum, helva ve özellikle zarflar! Allah’ım beni bağışlasın; çoğu Kur’an’da olmayan, ama “Yapılması gerekir!” denip yapılan gelenekler…
Velhasıl kelâm(8) yaşamak zor, ölmek ondan daha da zor yaşadığım ülkemde; haram, yasak, yalan, yanlış, hadis(11), sünnet, vacip, farz, şirk(11), fitne(11), fesat(11), nifak(11), riya(11), kibir(11), iftira, gıybet(11)…
Ve hepsi de kalubeladan(11) beri (varmış)! Bildiğim kadarıyla Hazreti Muhammed Mustafa Peygamberimiz 571 yılında doğduğuna göre, İslamiyet gelen ilk vahiyle(11) 610 yılında doğup, 622 yılında pekişmedi(5) mi?
Yarın öğle olmasa da şehre geldiğimizde her bakımdan hazır ve hazırlıklı olsak da annemizi ancak ikindi namazında defnedebilmiştik, tüm “Yapılması gerekenleri” de yaparak akşamı hatta geceyi getirmiştik.
Yorgundu Melike. Yaşamda yalnız kaldığını düşünemezdi, düşünmemeliydi de. Ben asla ve asla, sonsuza değin olamasa da ömrümün tükeneceği son ana kadar yalnız bırakmazdım onu.
Müjgân Anne;
“Haydi çocuklar! Sizler yatağınıza, ben de şuradaki taksi durağından bir taksi çağırıp evime gideyim!” deyince sinirlerime hâkim olamayıp sesimi yükselttim, üstelik gerçektir ki, bizim başka bir annemiz yoktu;
“Gecenin bu vaktinde saçmalama(5) anne! Yatağımız döşeğimiz mi yok ki, gecenin ilerlemiş bu vaktinde seni bir taksiyle, yalnız başına, bu yorgunluğunuzla evinize nasıl göndeririz ki? Buna hangimizin gönlü razı olur? Kapıdan dışarı bir adım atarsanız, ömrü billâh(8) ne arar, sorarız, ne de suratlarımızı gösteririz size…”
“Ama…”
“Aması, maması yok anne!”
Kaldı, aynı evde karıştı soluklarımız birbirlerine.
Biz bize giyinik olarak, aklımdan geçmeyecek bir şekilde, benim yatağımın üzerinde onu teselli etmek amacıyla koynuma saklamış, saçlarını parmaklarımla tararken, hıçkırıklarını durdurmaya, gözyaşlarını kurutmaya çalışıyordum.
“İyi ki varsın, yapayalnız kalacaktım, desteksiz…”
“İyi ki varsın! Sen geldiğinden beri ben yaşamımda yalnızlık nedir, bilmedim, yaşamadım. Sen dünyama yerleştiğinde ilkim, ilkbaharımdın. Şimdi ömür boyu yazım, aydınlığım, hem alınyazım, kaderim, tüm geleceğimsin, ilk, tek ve son olarak sonsuza kadar. İçinde senin olmadığın, olamayacağın bir ömrü tüketeceğimi düşünemiyorum. Böyle bir an bil ki yok oluşum olur!”
“Teselliye ihtiyaç duyduğum, nefeslerimizi üleştiğimiz şu anlarda duymak istediğim sözler değil, bu söylediklerin. Söylemen gerekeni söyle ki; muhtaç olarak göğsünde uyuyabileyim, hem şimdi, şu an değil, bir ömür boyu…”
“Seni canımdan çok seviyorum, gerektiğinde, gerektiğine inandığım, ya da beni buna yönlendirme isteğini hissettiğim anda, canımı senin için feda etmekten çekinmeyeceği bil, şimdiden!”
“Şu küskün, sana ihtiyacımın dorukta olduğu anda tam ihtiyacım olan sözler…
Tövbe(11) de! Tövbe! Allah’ını seversen tek cümle söyle, özensiz, eklentisiz, tıpkı benim gibi, sadece iki kelime; ‘Seni seviyorum!’ demek gibi. Pek de zor olmasa gerek!”
“Seni seviyorum!..”
Sabahın olduğunu, açık kalan kapımızdan bakan, giyimli-kuşamlı, soyunmaksızın yatışımıza hayret eden Müjgân Annenin seslenişiyle anlamıştık;
“Tövbe! Tövbe! Bunların karı-koca yatışlarına bak! Yaşadığınız hüzün de olsa uygun bir biçim değil! Neyse! Haydi çocuklar, kalkın, kahvaltı hazır, elinizi-yüzünüzü şeytan yalamadan(5) yıkayın, oturup kahvaltımızı edelim ve sonra beni evime bırakın!”
Öylesine abartı ve mesaj dolu bir cümleydi ki bu;
“Bundan sonra ben de yokum ne halt yiyeceksiniz, yiyin, nasıl yaşamaya devam edecekseniz, öyle devam edin!” der gibi, anlayan/lar için.
Vardı, ama yoktu; şairin; “Kevgir misin be kardeşlik?(28)” dediği gibi. İş, öğretmenlik yok, önümde bir de vatan borcum vardı. Gelin adayı değil, gelinin kendisi vardı, ama gelinliği yoktu. Hevesli görünen bir damat vardı, ama beyninde yaşadıkları nedeniyle, o yoktu. Soğumamış acılar vardı, gecikmişti mutluluklar, gerekti, gerekliydi, ama henüz yoktu. Ve yaşamaya devam, öyle mi?
Evine bıraktık Müjgân Anneyi. Öylesine ayrılmıştı ki, bir teslimiyet, ömür boyu vedalaşma gibiydi davranışı, yalnızlığa geri dönüşünün, yeniden kucaklaşmanın hezimeti gibi.
Ve klâsik bir söylem; “Bu can/lar bu bedenlerde oldukça(8)” nasıl üleşmezdik ki onun yalnızlığını, kimsesizliğini, “Yan odaya(83)” ve “Su yok!(83)” denilmesine gerek bırakmaksızın.
Akşamı getiren sesleri(84) dinlerken, mezarlığa uğradık, toprak kokan, hatıralara sığınır gibi, açlık, susuzluk hissetmeksizin. Yatsı ezanı okunurken tekrar rahmet diledik ölmüşlerimize, “Bize de bir Fatiha okuyan yok mu?” diyen ölmüşlere; sahipli-sahipsiz, kimli-kimsesiz, bilinen-bilinmeyen.
“Akşamı getiren kızıl renklerde bin bir hüzün,
Hüzünde yalnızlığı gizli, biten günümüzün,
Gözyaşlarımla buruk, ama mutlu gülse yüzün
‘Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin! (85)’
Sevgiler getirir akşamı ayazda, sıcacık,
Yalnızsındır, yaşarken içindeki kalabalık,
Akşamı getiren seslerde ılıkça bir ışık
‘Akşam... Akşam, bir mavi sırdır sulara baksam…(86)’
Akşamın olduğu yerlerde yalnız beklemek zor,
Sona ermekte olan güne zaman eklemek zor,
Yaşamda hem topal yürümek, hem emeklemek zor
‘Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun! (87)’
Sığmaz akşam şiire, desen; ‘Olsa akşam tek bir’,
Kadirşinastır(10) akşam getirir gönlünce tekbir,
Biliriz her akşam ertesi mutlak sabah gelir
‘Akşam oldu, hüzünlendim ben yine
Hasret kaldım gözlerinin rengine... (88)”
Eve dönünce ellerimizi yıkadık! Bu; çocukluğumuzdan beri Melike’nin bana uygulattığı bir teorem(10), bir kuraldı; “Sokaktan gelince eller yıkanır!” İkinci “ı” harfini öylesine uzatırdı ki küçük “ı” harfi yalnızlığını, kimsesizliğini unuturdu adeta!
“Küçük ‘ı’ harfi gibi
Kimsesiz, yalnız
Kendi başına değersiz
Kendi başına hiç
Kendi başına aç-susuz-çıplak...
Buna yaşam denmez
Bu; yaşam içinde ölmektir
Kendi başına
Tek başına... (89)”
Ancak aklıma takılanı sormak istesem de, susmayı tercih ettim, çünkü şöyle oluşmuştu dizeler, haksızlığımda. Sustum!
“…
Eğer bu ızdırap bir gün
Beni senden evvel yok ederse
Söyle; üzülür müsün biraz?
Ağlar mısın arkamdan?
Ve bir Fatiha okumak için
Gelir misin sen de,
Mezarımın başına? (90)”
Talimatı verip de beraberce uyguladıktan sonra, yalnızlığı yaşayıp, yattığım, bir kereliğine de olsa paylaşıp mutlu olduğumuz odaya yöneldiğimizde;
“Kimsesizim, senden başka kimsem yok, koru beni, benim ol, benimle ol, beni bırakma!” dedi, sarılırken.
İnsan yaşamından vazgeçer miydi, aynı hakşinaslıkla(10) sarıldım, saçlarını koklarken…
Pijamalarımdan birini giydi, hiç olmazsa gülümseme hakkımı kullanmalıydım bol paça şalvar, üç-beş numara büyük gömlek tipine dikkatle bakınca, öylesine kaldırdı ki kaşlarını, eziyet etmek istemedim.
Hüzün yaşadığımız ortamda gülümsemeyi düşünmem bile imkânsızdı, safdillikti. Ben de bir diğerini giydim. Doğal olarak geleceğimizi bilemezdik, evliya(11), müneccim(11) değildik ki ayrıca gelecek de geleceğini haber vermezdi ki!
Melike, bir hayli gecikmiş olarak başladığımız sabah kahvaltısında bir şeyler söyleme amacında gibi göründü bana, belki düşünmekten dolayı uyuyamamış gibi. Gözleri; deyim yerindeyse kan çanağı(8) gibiydi. Devamlı olarak burnunu çekiyor, genzini temizleme çabası yaşarken, ısırmaktan dolayı morarmış olan alt dudağı, üst dudağına katılmak, katlanmak çabasında gibiydi.
Evet! “Allah rahatlık versin!” dediğimde usulca dokunmuştum dudaklarına, ama vallahi, billâhi morartmayı bizzat(10) kendisi, kendi başına başarmıştı, kim bilir neler düşünüp kurgularken?
Tam bu sırada kapı zilimiz çaldı. “Hayırdır inşallah!” diye merak etmeme gerek yoktu; iki haber bekliyordum, gelen acaba hangisi idi?
Postacı; “Melih Bey?” diyerek sorarcasına elindeki zarfı uzatırken, bunun askere celp emri olduğunu ikimiz de anlamıştık ve Melike’nin feryadı yükseldi, hemen hüngürdeyerek başlayan gözyaşlarına ek olarak;
“Ne? Nasıl? Nasıl? Beni bırakacak mısın? Nasıl dayanacağım sensizliğe? Sensiz, kolum-kanadım kırık(8) nasıl güçlü olacağım?”
“Yalnız senin için öğrenen sevmeyi,
Yalnız senin için çarpan şu yüreği,
Yalnız senin için geçiren süreyi
unuttun mu yoksa, kim?
Özleme dayanmayı coşkuyla bilen,
Ağlarken yüreği, kendisi hep gülen,
Izdırabını tebessüm edip silen
unuttun mu yoksa, kim?
Karanlıklardan doğduran tek güneşi,
Susuzken bile söndüren kor ateşi,
Aydınlığa mutluluk yaratan kişi
unuttun mu yoksa, kim?
Dünyaya senin için erkence gelen,
Sen gelince dünyaya, sana ilk gülen,
Seni yaşayıp, yalnızca seni bilen
unuttun mu yoksa, kim?
Bir ömrü karşılıksız sana adayan,
Tek gücü, tek bir kelime olan; “Dayan!”
Cismini esirgemeyip de budayan
unuttun mu yoksa, kim?
Gözlerine mil çekilse bile gören,
Yalnız sana tomurcuk gülleri deren,
Cefaya yalnız da olsa göğüs geren
unuttun mu yoksa, kim?
Yaşasa da sıkıntılar, eza, cefa,
Aradığı tek şeydir gönlünde vefa,
Yanında, yalnız seninle uman sefa
unuttun mu yoksa, kim?
Granitten set yapılsa da önüne,
Barikatlar kurulsa da her yönüne,
Çare arayıp bulan, sensiz ölüme
unuttun mu yoksa, kim?(91)”
“Ben vatanım için gözümü kırpmaksızın güçlü olurken, sen de özlemlerini erteleyerek güçlü olacaksın. Sevmek daima beraber olmak değildir ki bir tanem; ben sensizken, sen bensizken de birbirimizle olabilmektir ve ben buna; ‘Bizim aşkımız!’ diyorum. Bu belki doğmadan önce Allah’ın yüreklerimize yerleştirdiği bir his...
Ben yokluğumda yüreğine, sen uzaklığımda yüreğime yerleştirdiğin sevgimizle birbirimizin yüreğine sıcaklıklarımızı iletip sımsıcak kalacağız, inan buna. Ben vatanım için gideceğim, ama dönüşüm mutlaka senin için olacak, ‘Eğer’ şeklinde başlayacak bir cümleyi kapsamaksızın!”
“Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!(92)” demiş Atatürk’üm. Konu vatan olunca, bir Türk olarak çenemin düşmesi olağan değil miydi? İçinde yaşadığın vatan, sevginin ve aşkın yüceliğini de yaşatır sana, üstelik bayrağıyla, ulusal marşıyla, diniyle, diliyle hem karşılıksız. Ancak şu anda sevdiğim insanı rahatlatmak arifesindeydim, devam etmeliydim;
“Bakarsın sana yakın bir yerlerde yaşarım askerliğimi, kaprislerimden, ‘İllâ(10) şöyle olacak!’ şeklindeki madde gerçeklerimden vazgeçerim, gelinim olursun. O takdirde kısıtlı olsa bile yaşayacağımız süreler için Tanrımıza şükrederiz. Hadi şimdi hazırlan, seni evine ve bitecek iznine göre okuluna bırakayım, araba da sende kalsın…
Ben teslim olayım, yerim yurdum belli olsun ve hemen sana yazmaya başlayayım, sana seni, sevgimi anlatamayacağıma inandığım özlem dolu dizelerle ulaşmaya çalışayım…”
Bazen ya dilekler aşırı olur, Tanrı; “Bu kadar da aşırı ve abartılı dilek ve dualarda bulunma kulum!” der. Bazen, makul ve mantıklı(8) dilek ve dualar için hoşgörülü olur Tanrı, kabullenir, ama nankör kul şükretmesini bilmez, duyarsız kaldığı gibi, isteklerine devam eder.
Oysa Tanrının onun şükretmesine ihtiyacı yoktur. Üstelik Tanrı kin tutmayı(5), hınç almayı(5) da düşünmez, şükretmesini bilmeyip şükretmeyeni unutur!
Ben, ya da öz olarak biz; abartan birinci gruptandık! Çünkü Tanrı bırak birbirimize yakın olmayı, beni neredeyse Türkiye’min diğer bir yöresine (“Atmıştı!” demem uygun olmayacak!) göndermişti, yedek subay(93) eğitimim için.
Bu demekti ki Tanrı bize; “Sabırlı olmamızı” öğütlüyordu, altı aylık eğitim süresi için.
Peki, sonra? O halde yedek subay olarak kıta hizmetim için Tanrıdan bir şeyler ummam; yine Tanrının hoşuna gitmeyecek abartılı bir dilek mi olurdu?
Kına yaktı(11) elime Melike, âdetmiş! Arkamdan sürahiyle su dökerken(11), “Kurşun da mı döktürseydim(11), acaba?” dediğinde “Yok, daha neler?” dememek için sabırlı oldum, davul-zurnayla uğurlamak yerine gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarıyla uğurladı beni evinden; “Ele güne karşı ayıp olmasın(5)! Ağlarım oralarda, dayanamam!” diyerek.
Öncemde üç-dört konuyu halletmemin gerekli olduğunu düşünmüştüm;
Bunlardan ilki; hüznünü saklayamamasına rağmen fotoğraflarını, fotoğraflarımızı çekmekti. Eh! Bu konuda amatör biri olarak ancak yarı yarıya başarılı olabildiğimi saklamamam gerek. Keza; ikimizin bir arada fotoğrafını çekmesini istediklerimizin de benden pek farkı yoktu.
Belki Melike için sırf onun hüznünü dağıtmak, duygularını engellemekte sıkıntı çektiğini gözlemlediğimden birazcık da olsa gülümsemesini sağlamak için “Yağcılık, yalakalık, şaklabanlık yapma” modunda “Eh! Onun çektikleri benim çektiklerime göre oldukçanın ilerisinde…” diyebilirdim. Ya da sanatı konusunda bir şey söylemeye hakkım olmayan birinin söylediği gibi; “Fevkaladenin fevkinde(94)” olmasa da “İyinin fevkinde” diyebilirdim.
İkincisi; vergileri, sigortası, fenni muayenesi, lâstikleri, yağları, benzini dâhil arabanın tüm eksiklerini tamamlayıp arabayı Melike’nin evinin önüne park etmekti. Sanırım mutlu olurdu.
Üçüncüsü; PTT’den telefon hattı alarak eve telefon bağlatmaktı. Hafta sonlarında, izinli olduğumuz zamanlarda birbirimize seslerimizi ulaştırma gayretini yaşayacaktık, daha doğrusu ben sözlerinde, sesinde teselli arayacaktım.
Ancak askere gitmemin hemen ertelerine bu konuda Melike’nin sorun yaşaması, çaresizliğim nedeniyle neredeyse çılgına çevirmişti beni. Melike’nin telefonuna telefon sapıkları (evet, çoğul olarak; sapıklar) türemişti. Kilitsiz dolaplarımızdan asker arkadaşlarımın şaka niyetine dahi olsa böylesine alçalacaklarını aklıma bile getiremezdim.
Soy ismine bile dikkat etmeyen kişilerin numarayı nasıl elde ettiklerine akıl erdiremiyordum. Nihayeti sapıktılar, telefon numarasını değiştirsek bile aynı beceri ile yeni numarayı da öğreneceklerini tahmin ederek telefonu iptal ettirdim.
Mektuplar ve dizeler için öncemde söz vermiştim zaten. Ayrılışımızda; “Ismarlama, kurgu” şeklinde uyaklarla değil, içimden geldiği şekilde yazmak için sözümü kuvvetlendirmiştim. Telefonu iptal ettirdikten sonra bu konuya güç vermem gerektiğinin bilincindeydim.
Ve itiraf sayılır mı bilmem, ama o kısacık dönemde sayısını hatırlayamadığım miktardaki mektuplarımın başlangıçları; “Sevgilim, Sevdiğim, Canım, Bir Tanem” ve “Seni seviyorum!” eklentisi ile şekilleniyordu.
Bu konuda birkaç örnek vermek isterim. Şöyle ki;
“Sen’le başlar günüm
Güneş doğar ufkuma Sen’le
Sabahlar burcu burcu
Sen kokar
Uyanan doğada.
Göğün mavisi
Parıltısı güneşin
Suyun serinliği
Lezzeti havanın;
Günaydın!..
Gün ortası aydınlık
Kışı, yazı, baharı ahenk dolu
Meltemlerin en serini
Ve seslerin en tatlısı
Kulaklarıma
Sen’i fısıldar
Kuşların cıvıltılarıyla;
Tünaydın!..
Akşamlar gelir sonra
Yorgun,
Kaybolur güneş grupta
Son ışıklarına kadar
Sen’i dile getirir
Yıldızların ışıltısında
Ayın tebessümünde
Bulutların kümelenişinde
Sen meydana gelir;
İyi akşamlar!..
Gece başlar sonra
Yeni sabahın umuduyla
Karanlıklarda belirtir kendini
Rüyalarda şekillenirsin
Sen;
İyi geceler!..(95)”
“Yalnızlığımın adını;
‘Sen!’ koydum.
Ve
Yakınmalarım sona erdi.
Şimdi mutluyum!(96)”
“Bazen hissedersin,
Bazen yavan kalır hislerin
yarım-yırtık,
naçar-güçsüz...
Anlamazsın,
anlayamazsın,
anlatamazsın
Bir yorgunluk kaplar tüm düşüncelerini
ve yalnızlığınla baş başa olduğunu anlarsın!
Sen senle berabersindir
Yalnız...
Ve seni
senin bile bırakmak istemesine
isyan edersin,
anlamsızca...(97)”
“Senden ayrı olmak var ya
Bilemiyorum açlığımı, susuzluğumu
Tattığımı, doymayı
Boşlukta kalıyor ellerim sopsoğuk
Ve gözlerim kapanmıyor bir türlü
Hayalinle uğraşmaktan.
Ben seninle olmak istiyorum bir tanem
seninle
esirgeme seni benden
lütfen!(98)”
Diğer bir konu ise; Yönetici Ağabeyi atamam konusunda bilgilendirmek, gelecek tebligatı açıp öğrenmesi vereceğim telefon numaralarına ve askeri adresime iletmesi idi. Evimle ilgili aidat vb. gibi sorunlar için bir miktar para bırakmalıydım.
En önemli husus, ara sıra evimi havalandırması, herhangi bir gereklilik için “Şu çekmecede şu kadar param var!” ya da “Haber ulaştır, hesabına yatırayım!” şeklinde rica da bulunmaktı...
Melike’ye yazdığım son mektupta on beş-yirmi gün içinde yemin edeceğimizi, kura çekip atandığımız yerlere gideceğimizi, mehil müddetimi(8) yanında geçirmeyi istediğimi, hatta makul bir ortam oluşursa gelinliğini almak istediğimi, beğenmesini, ya da sipariş etmesini arzuladığımı yazmıştım.
Süre belirtme konusunda yalancıydım, “Sayılı gün çabuk geçer” safsatasını(10) göz ardı etmiştim. Niyetim sürpriz yapmak, aklını başından uçurmaktı(5), “Aç tavuğun kendini darı ambarında tahayyül etmesi” gibi bir şey hani, tuzlasalar da kokmasaydım bari!
Sonrasında “Üç gün sonra” şeklinde kallavi bir yalan sergileyerek ankesörlü telefondan evin altındaki bakkala ve okula Müdire Hanıma telefon ettim; “Allah’tan mani çıkmazsa” şeklinde yalanımı da destekleyerek.
Oysa yemin etmiş, asteğmen rütbesini takmış, yaşadığım şehrin ve Melike’nin yaşadığı şehrin neredeyse tam ortalarında bir yerde, 70-80 kilometre kadar kuzeyinde bir garnizonda görevlendirilmiştim ve ben hâlâ öğretmen değildim, olamamıştım.
Devletim beni unutmuş olabilir miydi? Yok canım! Neden unutsundu ki? Zahmet olmaz mıydı!?
Tam burada, artık özeleştiri(10) mi desem, savunma mı, kendini ispat mı, yoksa açık açık fikirlerini serdetmek(5) diye mi söylenmeyi bilemediğimi anlatmak geçiyor içimden. Şöyle ki;
Şair; “Tek mısra söylemekle de şair olunabileceğini(100)” iddia etmiş, ben o iddiada değilim. Şiirin; “Çişim geldi!” der gibi “Ay! Hevesim geldi! Canım istedi! Hayalim canlandı! Şiir yazma vaktim geldi! Ay! Şiirim geldi! İlhamım geldi, bir şiir yazayım hemen(101)!” şeklinde sözlerle basite indirilmesinin şiddetle karşısındayım.
Şiirde konu ne olursa olsun; zapt edemezsin kendini, apansız uyanıverirsin gecenin bir vaktinde(102), uykundan fedakârlık ederek, bazen bir ulaşım vasıtasında meraklı bakışlara aldırmaksızın eğer şiiri yaşıyorsan, cebinde her zaman hazır olan bloknota kargacık-burgacık(8) da olsa sıralayıverirsin dizeleri, serbest, vezinli, ya da uyaklı, ama mutlak bir heyecanla. Onu (eğer şiir olduğuna gerçekten inanıyorsan) tamamlamak sakin yaşamına döndüğünde emek isteyen bir başarıyı yaşamanın huzurudur.
Bir şairden alıntılamam gerekirse(103); “Şiiri yazmanın seneler öncesine dayanabildiğini düşündüğünü” anlatmış. Gerçek şu ki; bir şiiri o günde, yaşanıyormuş gibi hemen o anda dize haline getirmek, dizelemek, serbestliğini veya uyaklarını çözmek, anın göstergesi değildir.
Ayların, yılların birikimi, bir tepkime (bu dondurma yiyen bir çocuğun dilini çıkarışı, rüzgârda eteği savrulan bir genç kızın örtünme telâşı, bir annenin yavrusunu ünlemesi, kuşların cıvıltıları, bir köy ortamında kaplumbağanın sürünüşü, derede iribaşların kıpırdaması, su sesi, merdiven tahtalarının gıcırdaması, bir kapının çarpışı, deniz, gök, şimşek, mavi vs. vs gibi) herhangi bir şekilde olabilir. Bu da; şiir için hazır bir zemine konmak gibi gerçekleşmedir, bence.
Bu arada sevdiğin gözünün önündeyse ki, seven biri için sevdiği her an gözünün önünde, kalbinde, beyninde, gönlünde, ruhundadır kanımca sevgili içindir tüm içindeki aydınlığı dizmen.
Ola ki karnın aç, “Pilâv(104)”, çaysamışsın(5), “Çay(104)” ya da kahve(104), memleketini özlemişsin “Bilecik(104)” bir yerler etkilemiştir seni; “Ankara(104), Edirne(104), Bursa(104)…” dersin. Bazen gezip gördüğün yerler, bazen rastladığın sevgililer etkiler seni, hiç hatırında değilken bildiğin yabancı dille sıralanır dizeler; yorulmazsın, yorgunluk geçmez aklının ucundan bile meselâ şöyle;
“If you feel something
you must try to write
If you want to live something
you must not look
to the back! (105)”
Bazen olaylar etkiler seni, görüntüler, yaşananlar, yaşadıkların, örneğin; Eşim(104), Çocuklarım(104), Torunlarım(104), Hırsız(104), Kadirşinas Komşum(104), Muhabbet Kuşlarım(104), Çarşambalar(104), Gezi Olayları(104)… gibi.
Bir şair(106); “Bir şiir üzerinde aylarca, hatta daha uzun süreler çalıştığını, başlangıç duygusunu yaşamaya çalıştığını” söylemiş. Onun kadar (daha doğrusu hiçbir şair gibi olamam, hatta iddiam o ki ben tam teşekküllü görünmesem de müteşairim, kısaca kendimim) büyük olamam.
Ancak fikrim şu ki; akan bir su, atılan bir ok, alınan bir nefes gibi gerisin geriye yakalanamaz aynı duygular. Ancak çöpe gidecek kadar da eskimiş olamazlar. Sadece eskiye göre biraz daha zahmete girmeye, duygusallığa gerek gösterir.
Bir filozof(107); “Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza etiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir.” demiş. Haddim olmaksızın ekleyerek diyorum ki; “Bizi de şair yapan yaşadıklarımız değil, düşüncelerimiz, duygularımız, hissettiklerimizdir.”
Bir şairin(108); dediklerine de ayrıca kulak vermek gerektiğini düşünüyorum; “Bazı kimseler sanatı hisseder, bazıları sanattan anlar. Fakat sanatı hem hisseden, hem anlayan pek azdır.” demiş. Ben; aynı sözün şiir için de söylenebileceğini düşünüyorum.
Bir düşünür(109); “Aşk sayesinde herkes bir şaire dönüşür!” demiş. O halde her şairin de âşık olduğunu kabullenmek gerekli, hatta şart değil midir?
İki büyük edebiyatçıdan birincisi; “Ahlâksız sanat, ışıksız lâmba gibi her türlü şevkten mahrum ve içi nursuz bir sanattır. Çünkü sanat imanla ezelden ilgili, hatta ondan doğmuş bir eserdir. (110)” demiş.
Diğeri ise; “Güzel sanatların en ulusal olanı şiirdir. (111)” demiş.
O halde şiir konusunda başkaca bir eklentiye gerek var mıdır?
“Nefes almak gibidir şiir
Bazen tek dize anlatır
Tüm içinden geçenleri
Bazen sayfalar dolusu
Anlatamazsın tek şeyi
Körelir satırlar
Kimsesizleri çağrıştırır
Tüm kıtalar
Noktalarda, virgüllerde yoksunlaşır
Duyguların alıp götürmez seni
Bırakıverir çıplacık
Gün ortasında
Çöl ortasında
Sevgi susuzluğu ile.
O; benim
O; benim şiirim işte... (112)”
İddia ediyorum ki; ben hayatımın dizelerimle uzadığını hissediyorum.
Ve şiir deyince duraklamam gerek. Her şair, ya da (benim gibi) kendini şair sanan kesin olarak demeyeyim de çok zaman kendini resmetmek ister dizelerde…
“Günlerce
-bazen- bir kelime bile dökülmez dilimden
-bazen- ve birden
bir şimşek şakıması gibi dökülür dizeler
öbek öbek...
İşte ben o zaman şiiri
anlamağa çalışırım
belki de anlarım
şair olmadan
(hem zaten şair olmaya da gerek yok!)
şiiri yaşarken. (113)”
Ve sonra mahcup olurum(5) (çünkü başaramam)! Dizeler kendi hallerinde, kendi başlarına yürür gider. İspat etmek istesem; şunları söylemek isterdim özet halinde;
Şiir, kendiliğinden doğar sezaryenle(10) doğmadığı gibi, prematüre(10) şiir de olmaz.
Şiir, yaşamak ve yaşadığını hissetmek, anlamaktır.
Şiirin aydınlığa da, karanlığa da düşkünlüğü yoktur.
Öyküler, romanlar yaşamımızda var diye / şiir de olmuştur yaşamımıza hediye.
Belki biraz ukalalık gibi görünebilir, ama ben bir şiiri okuyunca; önce anlamaya çalışırım, bir kez daha okur, duymaya hissetmeye çalışırım, sonra bir kez daha okur, duyarım. Daha sonra; “Neden olmasın?” der, aynısına ulaşabileceğimi düşünür, düşünür, düşünür…
Üstesinden gelemem, ama okur, okur, dinlerim kendi kendime ve o dizelerde doyarım. Ben kendimi de dâhil ederek demek istiyorum ki; “Her şiirden, herkes anlasaydı şiir, şiir olmazdı” ki!
“Gün gelir coşar duygular,
Zapt edemezsin
Gün gelir uyur-gezerdir
sessiz, sakin.
İkisinin arasındaki boşlukta ise;
duygusuzsundur
‘Şiir dünyan yok!’ demektir.
Ve de;
Yaşamıyorsundur tabii ki!(114)”
“Bazen” ve “Keşke” ler çok zaman üst üste yığılırlar ve şiiri katlederler, engellemek elimde değildir. Çünkü gerek okurken, gerek öğretmenliğim dışı yaşamımda, gerek subay adayı olarak askerliğimde ranzalarda, subaylığımda, gerekse öğretmenliğimde ve hatta itiraf etmekte zorlansam da evliliğimde bu kelimeleri kullanmamak için zorlandığım anlar olmuştur.
Meraklı insanlar, gündüzler, vasıtalar, araba kullanmak gibi konular ben dâhil hiç kimse için sorun değildi, ama geceler…
daha önce de değinmiştim bu konuya değil mi? Sustum. Ama son kez şiir üzerine duygularımı sergilemeye çalışsam?
“Bazen büzülür uyaklar, uçsuz bucaksız,
Bazen duruluverir, sanki yetim, ocaksız,
Boşlukta kalır ki ellerim boş, kucaksız,
Şiir yaşatıyor; sıkkınsa bile canı.
Bazen metroda, bazen halk otobüsünde,
Bazen yürürken, bazen yaya köprüsünde,
Bazen gülerken, bazen ömür törpüsünde,
Şiir; hülyaların yaşanacak her anı.
Bazen ıssız bir gecede görürken rüya,
Bazen simgeleşirken çılgınca bir hülya,
Ve sana muhtaç değilken asla bu dünya,
Şiir; şarkı gibi coşturuyor insanı.
Uyak oluyor bazen simitçinin sesi,
Bazen yeni doğmuş bir bebeğin nefesi,
Bazen de bulunmuyor hiç dibi, köşesi,
Şiir unutturuyor; Martı ve Nisanı.
Bazen bir lokma ekmek, bazen bir yudum su,
Bazen yanlış, bazen beklenmeyen doğrusu,
Şu derken gerçeklere yansıyan hayal bu,
Yazılmamış, çizilmemiştir Şiir Kanunu.(115)”
“Şiire seninle başladım,
Göz açıp gördüğüm
Nefes alıp duyduğum
Dizelere, uyaklara
sığdıramadığım sendin hep
İsterim seninle bitsin.(116)”
“Bir söz, bir kelime
veya
bir çizgi, bir resim, bir nota
veyahut da
bir bakış
-ne bir vapur güvertesine
ne bir yağmur sesine
ihtiyaç duymadan,
akşamın
ya da sabahın gelmesini beklemeden-
yükler duyguları...
Dizeler kendiliğinden
akıııp gider! (117)”
“Her şiir anlam yüklüdür;
anlamayı bilene...
Her anlama bir şiir yüklemek
şairin işidir,
işini bilene... (118)”
Askere gelirken; “Aldım çantamı elime…(119)” türküsü eşliğinde asker bavulumu(120) Melike ile birlikte hazırlamıştık. Dönüşte ihtiyacım olmayacağına inandıklarımı bırakarak neredeyse sosyete çocuğu(8) gibi ufak bir valizle geri dönmüştüm!
Garnizona teslim olmam gereken zamana kadar tüm izin vaktimi tepe tepe Melike’yle beraber kullanacaktım(5). Hatta dediğim, daha önce yazarak sorumluluktan kendimi sıyırma çabam olacağını hissettirdiğime inandığım gibi; “Gelinliği, duvağı, pabuçları hazırsa” düğün-dernek bile yapmaya kalkışabilirdik, hem her nerede olursa olsun.
İnsan yaşamında bir kez âşık olur, bu; ilk, tek ve son olup Tanrıyla özdeş bir sevgidir. Diğer sevgiler, aşk değildir, arta kalan, artıktır, mecburiyettir, alışkanlıktır, fiziksel bir kuraldır ve en kötü yanı kâğıt üstünde ve imamın üfürmesinde olan bir gerçektir.
İddiam şu ki; Tanrı bazı insan ögelerini bedene çift olarak yerleştirmişse de, aşkın gerçeği olarak kalp ve beyni yalnızca birer adet olarak yerleştirmiştir bedene ve ikisinden biri, her nasıl olursa olsun gerçeğinden saparsa aşk ölmez, ama beden yok olur.
Çünkü kalbin de, beynin de tek başlarına yaşamaları mümkün değildir, yaşamlarının devamını ancak aşk ile devam ettirirler, insafsız gibi görünse de bir başka koşulda gerçekleşen ölüm, beyin ve kalpteki aşkı, asla ve kat’a sonlandıramaz, güçsüzdür.
Bir kış akşamının başlangıçlarına doğru ulaştım Melike’nin şehrine. Araba kapının önündeydi, dikkatli bakmaya tenezzül etmemiştim(5), sadece orada bulunuşu ile ilgilenmek cazip gelmiş(5) olsa gerekti bana.
Şansımı nasıl, ya da nereden başlayarak denemek konusunda tereddüdüm vardı. Çakı gibi(8) asteğmen üniformam üstümdeydi, beni öyle görsün, gururlansın, iftihar etsin dileğindeydim.
Ufacık valizim, beni gördüğünde heyecanını fotoğrafı ile ölümsüzleştireceğimi sandığım valiz kenarından sarkan hemen çekime hazır fotoğraf makinemle salak adımlarla okula doğru yürürken karşılaştığım manzara ile şaşkınlaştım.
Yerimde sallanırken yaşadığımın başımdan aşağı kaynar su dökülmesi(5) anlamı taşıdığına hükmettim. Şüphe değil, kıskançlıktı yaşadığım. Benim olduğuna inandığımı, inanamaz konumda görmüştüm.
Okuldan çıkan Melike, neredeyse merdivenleri üçer-beşer atlayarak, koşarcasına, kendini beklediğini sandığım, dikkatimden uzakta, ben yaşlardan biraz ilerilerde olduğunu sandığım kişiyle kucaklaşmış, onu öpmüş, koklamış, yanağını okşamış, üşürmüş, soğuktan sakınırmış gibi büzülürcesine koluna girmişti.
Beni fark etmeyen, farkımda olmayan, beni bilmeyenlere doğru makinemi sinirli bir şekilde doğrultup pozların uygunluğuna aldırmaksızın defalarca bastım deklânşöre(10). Umurlarında değildim, hem, hatta hiç kimselerin. Salak bir angut(10) gibi kenarlarda durup fotoğraf çeken asteğmen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa gerekti.
Koyu bir sohbet havasında, bazen birbirine bakıp gülüşerek yürüyerek Melike’nin yaşadığı eve gelip içeri girdiler.
Yaklaşık bir saat kadar bir süre sonra önde o genç irisi adam, neredeyse tabut şeklinde bir kutu ile onun arkasından Melike askıda bir şeylerle geldiler. Genç adam askılı şeyi de özenle yerleştirdi, arka kanepedeki o tabut gibi görünen karton kutu üzerine.
Arabanın kapısını kilitleyip tekrar yukarı çıktılar. Küçük-büyük kutular, birkaç poşeti de bagaja yerleştirdiler, deyim yerindeyse neredeyse “Güle-oynaya(8)” diyesim geçiyor, dilimin ucundan.
Melike’den anahtarları alan adam, görüntüledikleri yetişmiyormuş gibi Melike’nin yanağından bir kesme alarak arabayı çalıştırdı ve uzaklaştılar.
Yaşadıklarımı ölmemin gerekeceği, ölmem, kendimi öldürmem gerektiği şekilde görmüş ve anlamıştım. Mademki onsuz bir hayatı düşünemiyor, onu onun için ölecek kadar seviyordum, o halde ölmem gerekli değil miydi?
Aklıma gelmeyen, konu şüphelenmekti, bildiğim; şüphenin zalimlere musallat olduğu(3) idi, o halde neden kıskançlık krizi(2) geçirir durumdaydım ki, hem kendimi yok etmeyi düşünecek kadar tek taraflı, bencilce.
Yapmam gereken makinedeki film makarasının hepsi bitmemiş olsa da, makarayı boşaltıp, filmlerin banyosundan sonra o Türk Filmi çevriliyormuş gibi karelerden birkaç tanesinin neden acil olduğunu düşünemediğim şekilde siyah beyaz olarak tabedilmesi idi.
Galiba en enteresan olan; “Seni biliyorum!” dercesine tek bir siyah-beyaz fotoğrafı, hiçbir eklentisi olmayacak bir şekilde kapısına, ya da posta kutusuna bırakmak ve sonrasında son sürat ecelime ulaşmaktı. Ama nasıl?
Merdivenlerden koşarcasına çıktım. Benden büyük olan adamla öpüştüğü o kareyi, sırtı dönük bir şekilde kapısına bıraktıktan sonra aynı süratle merdivenlerden inip bir taksi çevirdim, şehirden şehire gitmek için, sanki zamana karşı yarışmak(5) arzumdu.
Pazarlık ettim ve evime geldim. Öfkem; gözlerimi, kulaklarımı kapatmış gibiydi.
Ama ne gelişti evime gelişim? Kahırla döşeniyordu dizeler, kargacık-burgacık görünümlü olsa da;
“Yalnızlığı paylaştın mı hiç
yalnız,
ıssız gecelerde?
Geceler bir derttir,
gündüzlerde
ayrı ayrı dertler kucaklar seni.
Bazen uyursun,
uyur gibisindir
beyninin uyuşukluğunun salaklığında.
‘Hayır’ lara yönelirsin
‘Evet’ leri boşlayarak
‘Hayr’ lara vesile olsun!” istersin.
Uzattığın elin boştur,
boşluktadır,
şaşkın bir kurban çaresizliği içindesindir
ecelle aranın iyi olmasına
şaşırırsın.
Bir şeyler düğümlenir boğazına;
‘Git!’ dersin, gitmez,
‘Gel!’ dersin, gelmez beri
paylaşmayı da bilmez.
Yanaklarında oluşan ıslaklık
yalnızlığı beklemenin uzantısıdır
tek başına,
kendi başına,
kendi kendine.
Biter mi?
Bitmez...
Bir de bakarsın ki;
Kalbin bedenine sığmaz olmuş!? (121)”
Yapacağım, yapmam gereken ve bir o kadar da bilmediğim çok şey vardı. Yapmak için de zamanımın çok kısa olduğu inancındaydım.
Çakı gibi bir asteğmen olarak arabadan inişim Yöneticimizin dikkatini çekmişti, motor sesini duyup, pencereden dikkatlice baktığında. Karı-koca, çoluk-çocuk kapıya çıkıp tezahüratı eksik etmemişlerdi, eklentisiyle.
“En büyük asker, bizim asker! Yorgunsundur, açsındır hem, gel bir çay iç! Allah ne verdiyse doyun bir!”
“Hemen soyunup dökünüp duş alıp gitmem gerek, inşallah daha sonra…”
Aklıma koyduğumu gerçekleştirdiğimde, bu “İnşallah!” sözümün gerçekleşmeyeceğinin inanç ve bilincindeydim.
Gerçekleştirdim aklımdan geçirdiklerimi; önce havalandırdım evimi, tüm pencereleri açarak. Devletime ait askeri elbiselerimi özenle astım askılara. Cebimde ne varsa mutfaktaki masanın üzerine yığdım; yok oluşum ardından beni arayıp da bulamayanların anında görmelerini isteyerek; Kafa Kâğıdı(8), hüviyet, cüzdan…
Ve en önemlisi nikâhımız sırasında ona aldığım eften-püften incecik yüzük yerine kuyumcunun önerdiği taşlarla süslü evliliğimiz için aldığım yüzük ve eki tektaş yüzük(8) ve öncesinde özlem ve ayrılık kahrıyla yazdıklarımla, gelirken bir peçete üstüne karaladığım birkaç dize…
Dediğim gibi üstümde ne varsa, hepsini bırakmıştım.
“Ne susuzluğumu gideren suyu özledim,
Ne açlığıma çare olan nimeti gözledim,
Ne solumayı dilediğim hayatı izledim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne yaşam için gönlümde sonsuz sevinç oldu,
Ne ecel için cismime içten korku doldu,
Ne cennet için dualarım umutlu yoldu
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne düşüncelerimi bilinçli özümledim,
Ne rüyalarımı gerçeklerle çözümledim,
Ne de yaşantımı hayallerle düğümledim,
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne gece sonu sabaha erişmek istedim,
Ne kıştan çıkıp baharla sevişmek istedim,
Ne günün saniyesiyle gülüşmek istedim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Sensizlikte ne bilinen yedi renkten geçtim,
Ne denizlerde yüzdüm ve ne göklerde uçtum,
Ne aydınlıkta fer, ne karanlıkta nur seçtim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!(122)”
“Yalnızlığım küme küme
‘Aşk’ dediler sana tutkumu
Oysa ihtiyaç olmuşsun bana
Ekmek gibi, su gibi, hava gibi
Aşk bu mu desem,
ayıp mı olur?
Gün boyu bitmiyor özlemin
Gecelerimin karanlığı bir başka
Bir ses, bir aydınlık
Dağıtıyor düşüncelerimi anlamsız
Ulaştırıyor seni sana, beni benden.
Bir garip geceler bilinmez
Bana mı öyle geliyor yoksa yalnızlığımda?
İstiyorum ki olmayı sende
Seninle
Yudum yudum,
lokma lokma
Nefes nefes
Çın çın
Benimle…(123)”
“Bir acı ki sonsuz
Kederden, yastan öte
Ayrılık, ayrılık, ah ayrılık!
Bir insan,
Bir kalp,
Bir beden,
Bir ruh…
İki iklim, iki şehir
tesirsiz
Gök sarı,
Deniz kara,
Yeşil solgun,
Beyaz mahzun
Gökkuşağı uzanmış üzgün
Yağmur,
yorgun damlalar...(124)”
“Sen benim için gülmesen de,
ağlamasan da,
…
Ben senin için gülerim,
ağlarım,
…
Kısaca;
Sen benim için yaşamak istemesen de
Ben senin için ölürüm. (125)”
“Sen gelince durur zaman
bir koku kaplar dört yanını çevremin
bu; senin kokundur.
Sen gelince durur,
yerinde sayar zaman
sesin çınlar ortamda
gözlerin yayılır gönlüme.
Bilirim;
sütün ak,
gecelerin kara,
ayrılığın al olduğunu
sen gelince.
Sensizlikte
şahlanır köşe bucak
katıksız katkısız sofra
yalan yalın dünya
Ve
sen gelince
sensizliğin ne olduğunu
bir kez daha anlarım. (126)”
Allah’ın huzuruna, ebedi cehenneme yönelişime mundar(10) çıkmayayım diye boy abdesti(11) alıp, temiz iç çamaşırları giydim, en üste de bir tişört yalnız, akşamın kış serinliğinin umurumda olmayacağının belirtisi gibi.
Nasıl ki bir söz, bir ima, bir bakış, bir mimik çok şeyleri anlatıyorsa(127), bir kare siyah-beyaz fotoğrafın da çok şeyleri anlatacağından emindim, artık Melike ve o adam evlerine ne zaman dönerlerse?
Filozof; büyük ya da uzun yolların, ilk adımla kat edileceğini(128) belirtmiş. O halde o adımı hemen atmak için kendime cesaret vermeli, gecikmemeliydim, her ne kadar arkamdan kovalayan(5) olmadığı inancını yaşıyor olsam da.
Bazen dizeler kendiliğinden oluşur, bazen de kendiliğinden oluşan dizeleri serbest bırakırsın, kendi kendilerine, kendi başlarına dizilirler yardıma, şair olmana gerek kalmaksızın.
Şiir; böyle bir durumda bilge bir düşüncenin kendine bir yer arayıp o yeri mutlaka bulmasıdır. Çünkü şiir bana göre; ihtiyaçtır.
“Dakikalar başlar, biter,
Saatler başlar, biter,
Günler, haftalar, aylar, mevsimler,
yıl ve yıllar
başlar biter tükenir.
Nehirler akar, denizlere ulaşır, biter,
Bahar, olur yaz olur
Çiçekler açar, meyveler olur,
yaz biter
yollar da biter,
sorular cevaplar da…
Ama sana sevgim
ama sana aşkım
ne biter,
ne tükenir
Asla! (129)”
Her nedense, hiç de zamanı, alâkası olmaksızın lise öğrenciliğimden bir tek dize geçti dilimin ucundan, belki de ruhumun özeti gibi, hocamızın iddialı bir şekilde, “Öz Türkçe” dediği, bizlerin “Hocam, Türkçe anlamı ne, bu dizenin?” diye şakşakçılık yaptığımız(5) aklımda kaldığı kadarıyla dize ve tercümesi şöyleydi;
“Ne anbilig, ne de anlakla taptanırdı erek…” Akıl ve zekâ ile amaç gerçekleşmez(miş)!
Zaten akıl ve zekâ konusunda iddialı biri değildim. Bugünümüzün Türkçesine, o günün Öz Türkçesinden “Anlak” ve “Erek” yerleşti. Darısı…
Bilemiyorum, benim için önemli de değil, konum da değil, kafama koyduğum bu tek yönlü gidiş düşüncemde...
Kış soğuklarının kendilerini oldukça geniş bir boyutta hissettirdiği şu anda cebime sadece tek yön gidiş ihtiyacımı karşılayacağına inandığım kâğıt para, birkaç kâğıt, tükenmeyeceği inancını yaşadığım bir tükenmez kalem, en büyük dostum görünen ambalajıyla bir jileti bir poşet içine koyarak kararlı bir şekilde kapı önündeki direkten taksi durağının butonuna bastım.
Şoförün hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, daha önce il haritasından bakarak öğrendiğim Baraj yolundaki mahalleye beni bırakmasını söyledim, “Baraj” kelimesinin iticiliğini belirtmeden. Şoför tarifimi oldukça iyi anlamıştı;
“Hah! Tamam orası! Sen beni anayolda bırak, arkadaşıma sürpriz yapmak istiyorum, motor, kapı seslerini duymasın! Hastalıktan henüz ayağa kalkmış olsa da o sonra beni geri evime bırakır! Bakma böyle sivil oluşuma!”
Yalan söylenir de bu kadar usturuplu(10) mu söylenirdi? Zoruma gitmese kendim kendimi aferinlerle destekleyerek alkışlayabilirdim!
Şoförün yine hayret dolu, alıkça(10) demeye utandığım bakışlarına aldırış etmeksizin, cebimdeki tüm paraları; “Üstü kalsın!” diyerek koltuğun üstüne bıraktım.
Şoförün geri dönüşünü bekledikten sonra o büyük sanatçı gibi yollara düşüp, ondan farklı olarak; “Yetişmek için menzile, gidiyordum gece, gece! (130)” diye çığırmaya başladım.
Paramın hepsini şoföre bırakmam nahoş(10) görünse de, sebebine gelince; ebedi cehennemde kalacağıma inandığım sürede Türk Lirasının geçerliliğinin olacağına inanamayışımı söyleyebilirim!
Şoförün dönüşüne şahadetten(11) sonra, yörede misafirlere alışkın yabancı hayvanlarla samimiyet kurmak içimden gelmediği için elime bir kaya parçası ve kendini yola bırakmış uzunca bir dalı elime alarak ilerlemeye başladım.
Soğuklar piknik, gezi alanlarını kapatmış olsa gerekti, restoran kapalı olabilirdi, ama o ağaç mutlaka yerinde olmalıydı, dertleşmem için onun orada olması şarttı. Melike ile tükettiğimiz birkaç yaşam enstantanesi(10) vardı, doğal olarak kapımdaki gözetleme deliğinde yakalandığım anı takip eden el ele tutuştuğumuz, gençliğimizden.
Mehtap yoktu, kara düzen yürüyordum, hava kapalı, serin, yağmur öncesi sıkıntılıydı, bazen çalılara, doğanın artığı taşlara, çukurlara, kasislere takılıyor, bazen yağmur kanallarına girip çıkıyordum, hiçbir şey umurumda değildi.
Nihayet ulaştım, menzile ulaşmak için gündüz gece değil, sadece uzun bir gece yeterli olacaktı benim için, o muhteşem üstat bağışlasın beni.
O ağacın altına(131) yönelip sandalyelerden ikisini alıp yaltaklandım(5), masanın üzerine. Soyundum, sadece alt çamaşırım kalacak şekilde, evde masa üzerine bıraktıklarımdan sonra, beni bulacaklara, bir garibana(10) elbiselerim armağan olsun, sebeplensin düşüncesindeydim.
Nasıl olsa üşütme, hasta olma, doktor-ilâç gibi dertlerim, gideceğim yerde de çıkardıklarıma ihtiyacım olmayacaktı.
Dizeler yoğunlaştı kalemim o kâğıdın üzerinde yoğun bir şekilde zamanın tümünden faydalanmak istercesine gezinirken, o ağacın teessürünü hisseder gibiydim;
“Hep düşünürüm;
Ağaçlar yapraklarını dökerken üzülürler mi?
Hatta ağlarlar mı sonbaharda?
Veyahut
Ayrıldıkları için içlerinde bir burukluk olur mu
yapraklarından?
Öyle ise;
İlkbahar gelince niye yapraklaşırlar tekrar
Sonunda yaşayacaklarını düşünmeden!?
Ölüler üşürler mi
ilk konulduklarında toprağa?
(soğuk, kara bir kış gününde, kara toprağa yani)
-ve genelde-
başucundaki
-veya ayakucundaki-
ağaçlar da üşür mü onlarla beraber
acaba?
Benim başucumda olacak olan ağaç!
Sen üşüme,
sen düşünme,
sen üzülme,
sen kaygılanma...
Ben geldiğimde
seni ısıtacağım
mutlaka! (132)”
Ölümden, ölmekten korkmayan ben, jileti koluma değdirmekten, acı çekeceğimi düşünerek korkar gibiydim.
“Yaşamak güzel, doğdum, yaşadım, hürüm,
Mutlaka vardır hayatımda suç-cürüm,
Pervasız tükense de kalan ömürüm
Kendi başıma, sessizce de ölürüm!(133)”
Aslında bu ilk aşama olacaktı, kan bedenimden çekilip bayılmama çeyrek kala baraj gölüne atlayıp sonsuzluğa değin saklayacaktım cansız bedenimi. Göl, herhalde beni kabullenmemek gibi bir ısrarı yaşamazdı, gibime gelir.
Ve belki yine bencilce bir (ç)alıntı; “Bir garip ölmüş diyeler…” modunda cesedim, sonsuza kadar bulunmaz, kendi başına çürüme, yok olma hakkını kullanırdı.
Oysa boğulmaktan korkardım, hem öylesine ki? Elbette denize girerdim, ancak dizlerime kadar yükselebilirdi sular, cesaretimle!
Ya da denizler ancak dizlerime kadardı! Suna ördek gibi sahile yakın bir yerde yüzümü sokabilirdim ancak, kafamı değil, kafamı ellerimle ıslatmak daha cazipti ve ben şimdi (hayret bir şey) baraj gölünün beni kabullenmesini diliyordum.
Cesaret diledim Tanrımdan. Sanırım Tanrım uygun görmüştü koluma o çentiği atmam için. Kan, açtığım damardan siyah, koyuya yakın olarak akmağa başlayacaktı.
Olacak şey değildi, vişne reçelinden yapmaya çalıştığım hoşaf görüntüsündeydi kanım, tam da hatırıma gelecek zamanda!
Belki de gecenin karanlığında ben öyle sandım ve akmakta olan kan şok gibi bir görüntüyü karşıma getirdi.
İkinci koluma jileti sürmeye cesaret edemediğim gibi, insafsız bir hatadan dönüş imkânımın da olmadığının pişmanlık bilinciyle çıkardığım atletle kolumu bağlayıp kanımın daha fazla akmasını engellemeye çalıştım.
Ne var ki ne geri dönüşüm, ne de ölümden kurtuluşum mümkün değildi, ahmakça(10) düşünceme göre…
Hani bir söylem vardı; insan ölürken geçmiş zamanı bir film karesi gibi geçermiş gözlerinin önünden. Ölmek üzereydim…
Görüntü olarak, benden biraz daha büyük olduğuna karar verdiğim(!) Melike’ye sarılan adam onun gerçek dayısı idi, babasının da, annesinin de cenazesinde yurtdışında bir yerlerden gelmiş ve geri dönmüştü!
Bu kez de yeğeninin mutluluğu için gelmiş olmasındı, sakın! Kıskançlığımın yarattığı tepki ile her şey zihnimden silinmiş, bu geri dönülmeyecek yola sapışım için acele, hem de çok acele karar verip hareket etmiştim.
Oysa anlatmıştı; dayısı Mehmet tekne kazıntısıymış, devlet kıymetini bilmemiş, o da kendini yurt dışında ispat etmeye yönelmişti. Rahmetli Melek Anne erken evlenip yol almış, Melike doğduğunda da Ağabey (Dayı)-Kardeş gibi geçmişti küçüklükleri, ta ki Mehmet yurt dışında kendini bulmaya gidinceye, buluncaya kadar.
Ve kanımın çekilişiyle birlikte karşıma çıkışı bir sürpriz miydi, yoksa Tanrının “Verdiğimi, ancak ben geri alırım!” şeklinde bir azarı, tenkidi miydi?
Bir geri dönüş, asla mümkün değildi, ne Temel gibi; “Bu bana ders olsun(8)!”, ya da tecavüzden kurtulması imkânsız bir kadının “Zevk almayı” denemesi(8) gibi bir imkâna sahiptim.
O halde, iki komşu kadının sohbetini noktalamak için yaptığı gibi; “Ocakta yemeğim var, aman yanmasın!” tezahüratıyla geleceğimi hızlandırmalıydım!
Atleti çözdüm kanımın bedenimden olanca ivecenliği ile çekildiğinin farkındaydım. Ama arkamda kalanlara bir özür borçluydum, bunu iletmezsem gerçekten mundar olarak göçeceğime inanıyordum.
Bayılmak üzere, göçme arifesindeydim, önümdeki kâğıda kanımın bulaşmasına aldırış etmeksizin, “Özür d…”
Kelimeyi tamamlamaya gücüm yetmemişti, keşke daha önce akıl edeydim, hatta özür dilemesini ertelemeksizin yok olabilmeyi akıl edebilseydim.
Sözler; kalemin elimden düşmesiyle, sandalyeden düşmem arasında mı dilimden uzaklaşmıştı, yoksa ben o garabet yaşamı terk ederken aklımdan geçirmeye mi başlamıştım?
Bilmiyordum, zaten bilmem de mümkün müydü, bir dangalak(10), kendini bilmez olarak dünyadan uzaklaşırken. Ama bilmediğim şeyleri öğrenecektim!
Karanlıktaydım. Sesler geliyordu kulağıma.
“Hah!” dedim.
“Buldular, yıkadılar, sarıp sarmaladılar, ittiriverdiler kabre, Münkir-Nekir(11) ahret suallerini sormak için sıra tartışması yapıyorlar.”
Ben hâlâ kaldığım yerdeydim;
“Nasıl tanımamıştım Mehmet Ağabeyimi? Bu nasıl kıskançlıktı? Arabanın boy abdesti almışçasına gıcır gıcır olması(5) çekmemiş miydi dikkatimi?
Bana tüm varlığını adamış, bensiz bir hayatı, benim onsuz bir hayatı düşünemediğim bir geleceğin içtenliğini nasıl baş edilemeyecek bir konu gibi görmüştüm ki, ölecek gibi, kendimi öldürecek kadar.
Arabanın aynasına asılmış peşin havlu, parti parti arabaya yerleştirilmeye çalışılan kutulardan, askılı elbiselerden, mutluluk dolu gülümsemelerden hiç mi anlam çıkartma gayreti göstermemiştim, geleceğim için?
Delilerin bile birazcık da olsa akılları vardı; “Delidir, ne yapsa yeridir!” anlamında. Ama bende?
Hiçbir şey yoktan var olamaz, varken de yok olamaz(134)! Bende akıl, izan(10), mantık olmamasının bu teoremle izahı oldukça kolay görünüyordu.
“Özür dilerim!” Karşımda ahret sualleri için görevli meleklere yavan bir söylemimdi bu…
Ben şehirden ayrılır ayrılmaz ulaşıp bulmuştu Melike notsuz-işaretsiz, siyah-beyaz fotoğrafı, Mehmet Dayısıyla birlikte, tepkisi, ilk sözü;
“Deli bu adam! Kör! Akılsız, mantıksız! (Belki başka sıfatları da sıralamış, tekrarlamaktan çekinmiş olabilirdi!) Kıskançlık bu? Hem şüphe ötesi bir kıskançlık ki ne halt edeceğini şaşırttırmış olmalı. Delilik etmese bari! Onsuz yaşayabileceğimi nasıl düşünür ki? Mehpâre Yengemi de alalım, hemen peşinden gidelim, gideceği tek adres belli, kendi evi...”
Beni öylesine tanımıştı ki söylemlerinde deliliğimin tasdiki hissediliyordu.
Hemen koyulmuşlar yola, giderken kendi ahenginde söylenmiş, yol boyu;
“Be adam! Madem sürpriz yapıyorsun, o halde sana sürpriz hazırlandığımı da nasıl akıl edemez, düşünemezsin ki? Mehmet Dayım ve Mehpâre Yengem sırf bizim için, bana yardım etmek, mutluluğumuza şahit olmak için ta yurt dışlarından geldiler, tüm hazırlıklarımız bizim içindi, nasıl hissetmezsin ki?”
“Madem geldin, gördün, kıskançlığının, hatta şüphenin özleminin önüne geçmesine nasıl izin verirsin ki? Hiç mi tanımadın beni? Benim senin dışında yaşamam mümkün mü? Sen yok olursan, benim sensiz bir yaşama devam edeceğimi nasıl düşünürsün ki?”
Durup dinlenmiş, dinlene dinlene devam etmiş;
“Dileğin; ‘Düğün-derneksiz kocam olmaman’ idi, ‘Gelinliğini al!’ dedin, arabaya yüklediklerimizi görüp de nedenini hiç mi akıl etmedin? Bir taksi tutup gelseydin peşimizden, tamam bana görünmesen bile, yapılanları görüp Tanrıya şükrederken, bana elini uzatsaydın, ‘Bensiz olamayacağını söyleseydin, ben de sana; ‘Sensiz bir yaşamım olamayacağını’ özlemimi anlatsaydım olmaz mıydı?”
“Gelimine her şeyin düzenlenmiş oluşuna mutlu olacağına inanırken, her ne olursa olsun, senden vazgeçmeyeceğimi bile bile beni ellerim kınalı olarak koynumda, yalnız bırakmayı düşünüp benden nasıl kaçıp saklanırsın ki? Üstelik maksadından, niyetinden tek kelime etmeksizin, tek bir kare siyah-beyaz fotoğraf bırakarak?”
Söylediklerinden aklımda kalanlar…
“Hızlı!” demiş, peşimden o kadar çabuk geleceklerini tahmin etmediğim gibi, yanlışımın da farkında değildim, sabit fikirle(8) ölmeyi düşünecek şekilde eylem hazırlığıma devam ederken.
Oysa yanlışlık, hata olmuş olsa bile ölmemin çözüm olacağı mantığına sahip değildim, aklımdan geçirmemiştim bile. Çünkü “Sen yoksan benim de yaşamam gereksiz!” sözlerini hatırımdan bile geçirmemiş olmamın ıstırabını yaşıyordum, öldüğümü sandığımda!..
Arabanın tanıdık sesi, Yöneticinin kapıya çıkmasına neden olmuş;
“Subay olarak biraz evvel hüzünlü bir tavırla yukarı çıktı, tekrar görmedim, evde olsa gerek!” deyip evin yedek anahtarını vermiş Melike’ye.
Çılgın gibi dolaşmışlar her yeri, masadaki birikintiyi işaretleyen Mehpâre’ye;
“Deli, gerçekten deli bu adam, ne yaptığını, yapacağını bilmiyorum, ama ölmese de bu adam lâmı cimi yok(8), beni hüccetten(10) öldürecek!” demiş.
“Evet! Çıktığını gerçekten görmedim, ama bir ara bir taksi sesi duydum, gibime geldi. Ona binip bir yerlere gitmiş olmalı herhalde!”
Taksi durağındaki şoföre ulaşmışlar, peşi peşine şoförün beni bıraktığı yere gelip; “Bir deli aklına bir şey koyarsa, hatıralarına da sadıksa, ne yapar?” diye anında karar verip, şoföre bedelini ödedikten sonra göle maya çalıp da “Ya tutarsa?” diyen Nasrettin Hoca örneği doğru o ağacın olduğu, yani benim bulunduğum yere yönelmişler.
İşte tam bu sırada, onlar yazdığım şiire boş verip, “Özür d…” yazısına ulaşmışlar. O an, benim Münkir-Nekir’le(11) Ahret Sualleri konusunu tartıştığımı sandığım andı…
Sanırım bundan sonrasını anlatmam benim için oldukça zor olacak.
Bir el tarar gibi saçlarımı okşuyordu, başka hiçbir insanda olmadığına inandığım menekşe kokusundan(135) hatırladığım el…
Gözlerim görmek için açılmak, kıpırdamak istemese de gözkapaklarımın direnme gücü yok gibiydi ve bunu da yaşantımda en iyi bilen Melike idi. Sadece o mu idi beni belli eden? Burnumu sık sık çekmemden, şakaklarımın zonklamasından, dudaklarımı ısırır gibi uygun konumlarda hareket ettirmemden, nefesimdeki farklılıktan bile beni anlıyor, biliyordu bir tanem!
“Kokunu özlerken tüm cismimde yudum yudum,
Sensiz yaşanmıyor, bir kere daha anladım,
Bir elmayı bile paylaşırken yarım yarım
Uzak olmak, ayrılığı yaşamak reva mı?
Güneşsiz günler sensiz, sensiz aysız geceler,
Uyaksız cümleler hem, bak kimsesiz heceler,
Ayrılıkla bunalmış, çözümsüz bilmeceler
Fotoğrafın var vitrinde, umar mı, deva mı?
Günahlarım var bilirim, sevaplarımdan çok,
Sensiz cennette, ahirette bile yerim yok,
Gülen gözlerinin hayali ruhumu tutar tok
Senle beraber olmanın tek yolu dua mı? (136)”
“Delimiz kendine geldi, gözkapaklarını kıpırdatmamak için gayret ediyor, ama geçmiş ola, gözlerini açmamakta dirense de ben onu uyandırmasını, gözlerini nasıl açacağımı bilirim, sizin burada olmanız asla sorun yaratmaz, ama o böyle uyandırılmayı asla hak etmedi, etmiyor, etmeyecek de, çekeceği eziyet de cabası olacak tabii ki!”
Bir süreliğine nefesini dinlendirdi, sanki başıma geleceğini hisseder gibiydim. Devam etti;
“Sözlerimin kulağına eriştiğinden öylesine eminim ki! Koca bir ömrü bugüne kadar hep beraber yaşadık, nefeslerimizle. Tanrımın bizi ona vaktinde ulaştırmasına şükrediyorum, bu şükrü mutlaka o da yaşayacak, inanıyorum. Gözlerini açmamakta direnmesi nazlanmasından değil, utancından, haksızlığından, bundan eminim.”
Durakladı, sözlerinin yönünü değiştirme gayretini hissettim;
“Mehmet Dayı! Siz Melih’in korkunç bir şekilde gıdık aldığını, diz kapaklarına dokunulduğunda sahibi olduğu ‘Deli’ unvanına yakışırcasına deliler gibi bağırıp çağırdığını, höykürdüğünü biliyor musunuz?”
“İlk defa duyuyorum, nasıl bir şeymiş o, göstersene!”
Direnmem mümkün değildi;
“Tamam, böğürmeme(5) gerek duymayın, teslim oluyorum, sayısına hüküm veremeyeceğim kereler özür dilerim, affedin beni, bağışlayın, lütfen! Ve dahi tekrar lütfen!”
“Yargısız infaz(8)! Sabit Fikirlilik! İçten pazarlık! Sadece kendin için ölmeyi düşünmek, arkanda kalan ne olursa olsun şeklinde bencillik! Kendine de, sevene de eziyet! Tutsaklık ve hepsinin sonunda da yalap şalap(8) bir özür! Öyle mi?”
Çok sinirliydi, sinirden dudaklarının titrediğini görüyor, hazmedemiyordum, hani kendim için söylediğim “Öfkeden gözlerini, kulaklarını kapadığı” söylemim, şu an onun da görüntüsüydü;
“Mehmet Dayımı babamın ölümünde hadi görmedin, diyeyim. Annemin ölümünde de mi bir görüntü yer etmedi zihninde? Kapıma iliştirdiğin o bir tek işaret bile konulmamış fotoğraftaki gibi, annemin vefatında da sarılıp öpmüştü dayım beni; ‘Başımız sağ olsun!’ dileğiyle. Sen de katılmıştın bu dileğe nedenini anlayamadığım bir şekilde dayıma uzak uzak durmana rağmen!”
Yutkundu, yüzüme tükürmek için tükürüğünü biriktirdiğini sandım, herhalde yüzüme kusacak kadar benden nefret ettiğini aklımdan geçirmem mümkün değildi;
“Tüm bunlara karşın en iyi bilmen gereken şu; âşık ve kıskanç adam! Seni hastaneye yetiştirdiğimizde seni hayata geri döndüren eksilmiş olan kanını dayım tamamladı, kan gruplarınız uyduğu için. Bu nedenle aşırı ve ayıpladığım kıskançlığın için özür dilemek yanında, bir bakıma kan kardeşi(8) olduğunuz için teşekkür de etmelisin, dayıma! Ha! Benimle ilgili konular mı? Ayrıca konuşacağım!”
“Ne diyeceğimi bilemiyorum, utanıyorum. ‘Bağışla beni Mehmet Ağabey!’ demek dışında beyaz örtülere sarılı olduğum şu anda elimden gelen, gelecek bir şey yok. Ayrıca eşinizden özür dilemek yanında şu andan sonra yaptığım gaflet sonucu beni kabullenmeyeceğine inandığım Melike’ye de yardımlarınız için teşekkür etmek borcum!”
“Bir saniye genç ve deli adam! Kendi adına konuşmana hayhay, ama benim adıma konuşmana izin verdiğimi hatırlamıyorum! Zamanında belirli nedenlerle Nikâh Memuru karşısında sana ‘Evet!’ demek zorunda kaldım, ama şöyle akıllı-uslu, gereğince eşin olmam için evlenme teklif ettin mi bana, bugüne kadar?..
Yavan yavan da olsa özür diledin, amenna(11), bu hemen senin eşin olmamın gereği mi sanıyorsun? Yanlış! Bilesin ki; şu an itibariyle dünya üzerinde bir tek sen ve ben kalsak bile…”
“O cümleyi tamamlarsan gereğini de tamamlamamı kabullendin demektir…”
“Ne gibi, anlamadım!”
“Cennetten önce Havva kovuldu, Cidde’ye indirildi, sonra Âdem Hindistan’ın bir yerlerine. Aralarındaki mesafe bilmem kaç fersah(10) olarak az gibi görünse de, yürümekle aşınmayan ve dahi olmayan yollar nedeniyle birbirine kavuşmaları için aradan 200 yıl kadar bir zaman geçmesi gerekti…
Bu örneğe göre ben seni beklemeye katlanırım da, peki sen? Ha! Beni bağışlamayı aklından geçirmiyorsan, bağışla, birinci yazı doğru-dürüst yaşayamadık, ikinci yazı yaşamak için bir şansımız olsun, uzat elini, hak edelim! Aksi takdirde bensiz bir ömrü yaşaman için azat ederim seni, bu kez bilinmedik bir şekilde kendimi sonsuza, sonsuzluğa iterek!”
“Bu tehdit mi, şantaj mı, şikâyet mi, özür, yalvarış, yakarış mı?”
“Ben sensiz bir ömrü tüketemem diyorum, sen bensizliğe tahammülden bahsediyorsun, şahitler huzurunda. Açık ol! Hepimizin anlayacağı bir dille konuş, lütfen!”
“Peki! Bir ömrün bu anına kadarını beraber yaşadık, bu andan sonrasında da sensizliği düşünemiyorum. Seni çok, hem de senden, canımdan çok seviyorum. Yaşayıp, yaşattıkların ve istemeden de olsa yaşattıklarım için yaşanmamış olarak kabulleniyorum. Ancak bugünün öncesine kadar yaşattıkların için sana şükran dolu olduğumu, bu andan sonra da aynı şükranın devam edeceğini bil, demek isterim…”
“Durmak yok, devam! (8)”
Bir slogan olsa gerekti;
“Devamı şöyle olsun diliyorum; benim olmanı, senin olmayı diliyorum. Bundan böyle önce Tanrı sonra bu sevgili şahitler huzurunda sana asla kıskançlık ve benzeri duygularla, elem, keder, hüzün yaşatmayacağıma, mutlu edeceğime söz veriyorum, seni seviyorum, evlen benimle, kabul et beni, ne olur?”
“Mutlu edeceğine dair söz vermen benim için değerli, ben başlangıcımızdan beri senin olmaktan vazgeçmedim hiç! Ancak ikinci yaz değil, hâlâ yaşamadığımızı düşündüğümüz ilkyaza devam edelim, demek geçiyor içimden!”
“Ömür boyu devam etmek kaydıyla; peki, bir tanem!”
Sadece benim değil, Melike’nin gözlerinden aşağı süzülenler de mutluluğumuzun tasdikiydi!..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bir şarkı ve onun yer aldığı bir dizi; başlığı bu şekilde yapmamın nedeni oldu. Özdemir ERDOĞAN’ın “İKİNCİ BAHAR” ı varsa, benim de öykü olarak “İKİNCİ YAZ” ım neden olmasındı ki?
Öyküde 1969 yılları düşünüldü. Bilgisayar, cep telefonu, televizyon vb. teknoloji yoktu. Ya da meselâ gelmemişti, görmemiştim! İlkokul, İlköğretim konusunda ise Bakan denilen kişiler gelip geçtikçe ilkokulların (ilköğretimin) canına okunduğu bilinen bir gerçektir.
Şair olduğumu söylemek, şair olmak gibi bir hakkım yok! Şairlik konusunda asla iddialı değilim, ancak müteşair sayılacak kadar da gabi olmadığım düşüncesindeyim. İyisi mi şöyle bir fıkra ile örnek vermeye çalışayım: Adam yere bir daire çizmiş, tam ortasına da (çap niteliğinde) bir çizgi çektikten sonra dairenin içine girip başlamış oynamaya. “Ne yapıyorsun?” dediklerinde; “Kendi çapımda eyleniyorum!” demiş. Benim düşüncem de aynı; “Kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum!”
Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir. Müteşairin dizelerine, Kandemir KONDUK gibi; “Şiir Gibiler” demek de mümkün (bana göre). Belki şu örneği de eklemek mümkün görünebilir: Atatürk’ümün; “Türk; öğün, çalış, güven!” sözündeki “öğün” kelimesinin “öğ; akıli, us” anlamında “Akıllan, aklını kullan, hatta öğren” anlamında olduğunu bilen şair, “övünmek” şeklinde anlayan müteşairdir.
Melike; Hükümdar karısı, ya da kadın hükümdar.
Melik; Hakan, hükümdar, padişah.
Melek; Işıktan yaratıldığına ve Tanrı ile insan arasında aracılık yaptığına inanılan, gözle görülmeyen, dini varlık. Çok temiz ve iyi huylu kimse.
Mert; Yiğit. Verdiği sözü yerine getiren, sözünün eri, güvenilir.
Melih (Erkekler için) Meliha, Melâhat (Kadınlar için); Güzel, şirin, sevimli.
Müjgân; Kirpik.
(1) Kıskançlık; Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum. Özenmek, imrenmek, haset etmek gibi konularla benzeşim inkâr edilemez.
Özet olarak birkaç değerli “Kıskançlık” sözünü sıralamam gerekirse;
Aşırı kıskançlık; ilişkinin kanseridir. Dilay ARGÜN
Her insanda mutlaka kıskançlık vardır, ama bu karşısındakini yok edecek şekilde olmamalıdır… Muazzez İlmiye ÇIĞ
Kıskancın bu dünyada elde ettiği sadece üzüntüdür. Başkalarını mutlu görünce, kıskançlığı iki kat artar. ARISTOTELES
Kıskanç daha çok sever, fakat kıskanç olmayan daha iyi sever. MOLIERE (Jean Baptiste POQUELIN)
Kıskançlığın olmadığı yerde aşk yoktur. ALINTI
Kıskançlık aşkın gölgesidir. Ayala M. PINES
Kıskançlık eğer yanıcılık özelikleri taşısaydı, dünyada hiçbir yakıta ihtiyaç kalmazdı. Yugoslav ATASÖZÜ
Kıskançlık insanı iyileri kötülemeye yöneltir. François-Réne de CHATEUBRIAND
Kıskançlık ruhun hastalığıdır. John DREYDEN
Kıskançlık Üzerine Hazreti Ali Sözleri; Öykü içinde belirtildiği için tekrarlanmadı.
Kıskançlık yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK
Kıskançlık, bir güvenin kumaşı yemesi gibi, insanı yer, bitirir. Yannis KHRYSOSTOMOS
Kıskançlık, duyguların en korkuncu olduğu kadar, en aldatıcısıdır da. Biraz kıskançlık duyarsanız, yaşarken ölmemenin ne demek olduğunu anlarsınız. Will OURSLAR
Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur. Lev Nikolayeviç TOLSTOY
Kıskançlıkla kuruntunun gözleri son derece keskindir. Kıskançlığımızı ancak sevgi ile yenebiliriz. Johann Wolfgang Von GOETHE
Kıskanılmayan, imrenilecek bir fazileti olmayandır. Pek az kişi vardır ki iyi talihli bir dostun başarılarını kıskançlık duymadan kutlayabilsin. ESHILOS
Sevgi teleskoptan bakar, kıskançlık ise mikroskoptan. Josh BILLINGS
Türk erkeğinin dünyanın en kıskanç erkeklerinden biri olmasının sebebi; sevgililerine değil, kendilerine güvenmediklerindendir. Aziz NESİN
(2) Othello Sendromu; Adını Shakespeare’in en önemli eseri olan Othello’dan alan, eşler arasında Kıskançlık Hastalığı olarak söylenmekle beraber Othello Psikozu, Cinsel Kıskançlık olarak da bilinen genetik olmayan bir bozukluk.
(3) Kıskançlık Krizi; Literatürlerde doğal bir duygu, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız bir eylem gibi görünse de bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.
(4) Şüphe; Kuşku. Bir insanın, bir olay karşısında duyduğu emin olamama veya güvensizlik duygusudur. Şüphenin en genel tanımı ise; “inanç ve inançsızlık arasında kalan duygu” dur.
Özet olarak “Şüphe” üzerine birkaç değerli sözü eklemem gerekirse;
Aşk mesafe yüzünden ölmez. Şüphe yüzünden ölür. Elif ŞAFAK
Dostlarımızdan şüphelenmek, onların ihanetinden çok daha utanç vericidir. François de La ROCHEFAUCAULD
Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim. Rene DESCARTES
Şüphe bir nura doğru koşmaktır. Şüphe etmek akıllı insanlar için haktır. Tevfik FİKRET
Şüphe, çilelerimizin en büyüğüdür. A. Muhip DRANAS
Şüphe, duyguların değil, zekânın bir kusurudur. Francis BACON
Şüphe, düşmanlaştırır, öldürür. Soner YALÇIN
Şüphe, ekseriya faydasız bir ıstıraptır. Samuel JOHNSON
Şüphe, hummalı hastaya benzer; Uyumaz, uyuyamaz, uyutmaz, dalsa da korkulu rüya görür. Cenap ŞEHABETTİN
Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
Şüphe; mutluluğun olduğu kadar, faziletin de düşmanıdır. Samuel JOHNSON
Şüphelenmek sağlıktır. Necati DOĞRU
Şüpheler, en kötü gerekçelerden daha zalimdir. Jean B. MOLIERE
(5) Adı Gibi Emin Olmak; Çok iyi bilmek, inanmak.
Aklından Geçirmek; Bir şeyi yapmayı içinden geçirmek, tasarlamak, düşünmek, içinden geçirmek.
Aklını Başından Uçurmak (Almak); Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.
Arkasından (Ardından) Kovalayan mı var; Bir işi alelacele, telâşla yapan kişi için söylenen söz.
Arşı Âlâyı Ayağa Kaldırmak; Tüm varlıkları telâş ve heyecana düşürmek gibi bir kanı yaratmak. Herhangi bir konuda insanlarda gerilim yaratacak, duygusal birikim yaratacak şekilde, korku, telâş, heyecan yaratmak.
Ateş Bacayı Sarmak; Bir gönül işinin oldukça ilerlemiş olması. Tehlikeli bir durum, önüne geçilemez, önlenemez bir biçim almak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Başından Aşağı Kaynar Sular Dökülmek; Çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek.
Bir Baltaya Sap Olmak; Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak.
Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak. Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.
Cazip Gelmek; Cazibeli, alımlı. Çekici gelmek. İlgi uyandırmak. Albenili., gösterişli olmak.
Cebinde Akrep Olmamak; Para harcamak, birilerine yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmak.
Çaysamak; “Susamak” fiilinden yakınlaşarak uydurduğumu düşündüğüm bir fiil. Ancak benden önce de özellikle de çay tiryakilerinin çok kullandığı bir fiil.
Dalamak; Isırgan otu, zehirli böcek gibi yakıcı bir maddesi bulunan şeylerin ya da sert kumaşların dokunmasıyla tende acı duymak. Böyle şeylerin vücutta kızarıklık, kabarıklık, yanma, yakma, kaşındırma gibi nedenleri yaşatması. Yırtıcı hayvanların (kurt, köpek vb.) ısırması, dişlemesi.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Dünyanın Kahrını Çekmek; Uzun süre sıkıntıya katlanmak.
Dünyayı Zindan Etmek; Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Kan Kusturmak, dünyayı dar etmek.
El Üstünde Tutmak; Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.
Ele Güne Karşı Ayıp Olmak; Başkalarına, yabancılara, herkese görünecek gibi hareketin hoş görülmemesi.
Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.
Enine Boyuna (Boylu Boyunca) Düşünmek; Bütün ayrıntılarına inerek, her yönüyle, bütün olasılıkları göz önüne alarak eksiksizce düşünmek.
Esefle Söylemek; Acınarak, üzülerek, yazıklanarak söylemek.
Fikir Serdetmek; Bir fikri ileri sürmek. Bir konunun başında, başlangıcında konu hakkında düşünce ya da kanaatlerinden söz etmek.
Foyası Ortaya Çıkmak; Saklama amaçlı gerçek niyeti dışındaki kötü niyetin ortaya çıkması.
Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.
Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.
Gıcır Gıcır Olmak; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl olmak.
Göz Önüne Almak; Gündemde yer almayı sağlamak. Unutmamak, olduğu gibi hatırlamayı mümkün kılmak. Sürekli denetim altında tutmak. Kolayca ulaşılacak bir yerde bırakmak, bulunmak.
Gözden Kaçamamak; Görülmüş, farkına varılmış olmak. Yakalanmak.
Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanmamak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görememek, alamamak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.
Hınç (Hıncını) Almak, Hınçlanmak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin duymak, beslemek. Kin tutmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Hüngürdemek; Yüksek sesle ve hıçkıra hıçkıra ağlamak.
Istırap (Izdırap) Çekmek; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunmak, acı çekmek.
İffetini Korumak; Namusunu korumak. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlı kalmak.
İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.
İnci (İncileri) Dökmek (Döktürmek); Bir konuda anlamlı, önemli ve hatta güzel sözler söylemek.
İnildemek; Acı, üzüntü belirten kesik sesler çıkararak inlemek. Gür, uğultulu, yankılı sesler çıkarmak.
İtibar Etmemek; Saygı göstermemek, saymamak, değer vermemek. Göz önünde bulundurmamak, dikkate almamak.
İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
Kapris Yapmak; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunarak huysuzca davranmak, huysuzluk etmek.
Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.
Kaygılanmak; Kötü bir sonuç doğacak diye üzülmek, tasalanmak.
Kırk Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.
Kin Beslemek, Kin Tutmak, Kin Kusmak; Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek.
Köreltmek (Körletmek, Körlenmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
Kulağına Kar Suyu Kaçmak; Kaygı veren, rahatını kaçıran bir haber işitmek.
Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.
Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak, Sallamak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.
Kül Yutmak; Oyuna gelmek, aldanmak, Kandırılmak.
Lâmına-Cimine Kadar Bilip Tanımak; (“Icığına-Cıcığına Kadar” şeklinde de kullanılmaktadır) Kişiyi etraflıca, huy-karakter-mal-mülk-aile varlığı ile tanımak.
Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.
Mölemek, “Mö” Demek; İnek gibi bağırmak dense de ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).
Muhatap Olmamak; Kendisine söz yöneltilip, kendisiyle konuşulurken oralı olmamak, karşısındakini umursamamak, dikkate almamak. Önem vermemek.
Mundar (Murdar) Etmek; Kirli, pis olarak, kanını akıtmadan, kesmeden öldürmek.
Mutabık Kalmak; Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.
Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.
Ne Yârden, Ne Serden Vazgeçmek; İstediği şey fedakârlık gerektirdiği halde fedakârlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeme.
Oluruyla Haber Vermek; İncitmeksizin, makul ve mantıklı bir şekilde, kabul ettirecek şekilde haber vermek, iletmek.
Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
Paldır Küldür Gitmek; Büyük ve düzensiz kaba gürültü çıkararak bir yerlere gitmek. Ansızın, yol yordam ve yöntemlere uygun olmaksızın gitmek, geçmek, yürümek.
Pekişmek; Kavileşmek, sağlamlaşmak, güçlenmek.
Renk Vermeme Hakkını Azat Etmek; Bir şeyi bildiği halde, bilmez gibi görünerek olacakları beklemek yerine gerçeği, duygu ve düşüncelerini belli etmek.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.
Sap Gibi Ortada Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.
Sitem Katkılı Fırça Yemek; Alındığını, kırıldığını üstelik öfkelenerek belli eder şekilde azarlama, paylama.
Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
Suya Sabuna Dokunmamak; Davranışlarında, sözlerinde kimsenin incinmeyeceği, gücenmeyeceği, kırılmayacağı sakıncalı konulara girmemek.
Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
Şakşakçılık Yapmak; Dalkavukluk, yağcılık, yalakalık. Şakşakçı olma durumu.
Şeddeli Olarak Söylemek; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret gibi üstüne vurgulayarak söylemek. (Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).
Şeytan Yalamak (Yüzünü); Genelde büyüklerin küçüklerine sabah kalktıklarında yüzlerini yıkamaları için söyledikleri iyi dilek ya da öğüt. Tıpkı; “Sokaktan gelince eller yıkanır!” der gibi.
Şıp Diye Anlamak (Fark Etmek); Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
Taviz Vermemek; Ödün vermemek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmeyi aklına getirmemek, düşünmemek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunma imkânına set çekmek, reddetmek.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Tepe Tepe Kullanmak; Bir şeyin yıpranacağını, eskiyeceğini, vaktinin geçeceğini düşünmeksizin, esirgemeksizin, hoyratça, acımaksızın kıyasıya kullanmak.
Tescillenmek; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmesi, resmileştirilmesi, kütüğe geçirilmesi, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapılması.
Üç Nalla, Bir Ata İhtiyaç Duymak; İhtiyaç duyduğu şeylerden pek azını anca elde edebilen.
Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek, onursuzca davranmak.
Yetim Hakkına Göz Dikmek; Babasını kaybeden (yetim) çocuk babasının kendine sağladığı haklardan mahzun kalmış demektir. Kendini koruyacak, kollayacak, hayata bağlayacak varlıktan uzaklaşmış olanın Tanrı ve devletçe verilen haklarına el uzatmanın, edinmeye çalışmanın olmaması hükmü.
Yol İz Bilmemek; Ne yapacağını, yapması gerektiğini bilmemek. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. Görgüsüz davranmak.
Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.
Yüzünü Kara Çıkarmamak; Yaptığı yahut da yapacağı bir iş ya da davranışla birini utandırmamak, mahcup duruma düşürmemek.
Zamana Karşı Yarışmak; Bir işi, bir şeyi bitirmenin değil, en kısa zaman içinde bitirmenin önemli ve zorunlu olduğunun bunun için çaba gerektiğinin ifadesi.
Zılgıt Yememek; Eski tabirle muaheze edilmekten sakınmak, gözdağı verilmesinden, azarlanmaktan ya da azar işitmekten, paylanmak kendini kurtarmak.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(6) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.
(7) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK” Bir miktarı.
(8)
Acele İşe Şeytan Musallat Olur (Acele İşe Şeytan Karışır); Bir işin düşüne taşına yapılması gerektiğini, böyle yapılmazsa sonuca ulaşılamayacağını anlatan deyim.
Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Bayram Değil, Seyran Değil…; Sözün aslı; “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” şeklindedir. Durup durur gösterilen bir yakınlığın, açık bir nedeni olmadığına göre gizli bir nedeninin olacağı endişesini anlatır.
Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
Bir Lokma, Bir Hırka; Dervişçe yetinmeyi, az şeyle geçinmeyi, çok malda gözü olmamayı anlatan bir söz.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Bu can, bu bedende oldukça; Yapılacak, olacak bir şey için tüm varlığı ile mücadele etme dileği.
Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.
Cin Gibi Zeki; Çok akıllı ve becerikli, çok zeki, becerikli, yetenekli.
Çakı Gibi; Sarsılmaksızın, kıpırdamaksızın, kurallara uygun biçimde, zevk alarak.
Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Danışıklı Dövüş; Şike. Evvelden haber verilerek, hazırlıklı olarak yapılan eylem.
Demirbaş Misafir; Bir evde devamlı kalan (akraba öğrenci, iç güveysi damat…) ya da (nişanlı damat adayı, sözlü, sınıf arkadaşı, hemşeri, komşu gibi) sık sık gelip giden kişi.
Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.
Dibek Dövücüsünün “Hınk!” Deyicisi; Bir Nasrettin Hoca fıkrası. İşi yapanla, onu teşvik edenin aynı haklara sahip olmadığının belgesi. Başkalarına yağcılık, yardakçılık yapanlar için söylenir.
Durmak yok, yola devam; Bir partinin seçim propagandasında kullandığı slogan.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Duygusal Çöküntü; Depresyon. Uyarılara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenin kaybolarak umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi şeklinde beliren ruhsal bozukluk.
Düşünce Ummanı; Dil ile düşüncenin aynı potada olmasının büyüklüğünün tarifi (olsa gerek).
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
El Bebek, Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, şımartılmış, çok nazlı, şımarık.
Envaı Çeşit; Türlü, çeşitli, çeşit çeşit.
Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler. Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.
Eti Ne, Budu Ne; Parası yok denecek kadar az. Olanakları, gücü kısıtlı. Çok küçük, küçücük, çelimsiz, güçsüz.
Fasa-Fiso; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş (şey, söz)
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Geçmiş Ola; Şansını yitirdin, bu imkân bir daha ele geçmez, şansın kalmadı gibi anlamları olan söz. Kısaltılmış şekilde, bir hastaya “Geçmiş olsun!” dileği olarak söylenir.
Güle Oynaya; Neşeyle, sevinerek, gülerek.
Ha Bu Bana Ders Olsun; Temel’i idam sehpasına çıkarmışlar, boynuna ilmeği geçirdikten sonra sormuşlar. “Söyleyecek son bir sözün var mı?” Temel yanıtlamış; “Ha bu bana ders olsun!” demiş.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Icığına Cıcığına Kadar; Bir şeyi, kimseyi her bakımdan etraflıca, huy, karakter, mal-mülk, aile varlığı, renk, desen, ederi, biçimiyle belirleme.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
İki Çıplak Bir Hamama Yakışır; Evlenecek çiftin ikisi de yoksulsa bunun uygun olmayacağını, birinin az çok bir şeyleri olması gerektiğini, yoksa evliliğin sıkıntılı geçeceğini anlatan söz.
Kaba Saba; Görgüsüz kimse. Özensiz, gelişigüzel yapılan iş.
Kafa Kâğıdı; Nüfus Kâğıdı.
Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.
Kan Kardeşi; Birbirinin (az miktarda) kanını emerek, ya da yalayarak yahut da ihtiyaç durumunda kan vererek kardeşlik andı içmek yoluyla kardeş olduklarını kabul edenlerden her biri.
Kara Kedi Varmış Gibi; Batıl bir inanç olarak, kara kedi görmek, kara kedinin önünden geçmesi (tilki, tavşan vb. gibi) uğursuzluk olarak sayılmakta. Hristiyanlardan kalan kötü bir örnek. Oysa Eski Mısır’da iyi bir örnek olarak kabul edilmiştir.
Karada Ölüm Yok; Bundan sonra herhangi bir sıkıntı, güç durum yok.
Karakoyun Öyküsü; Bir çobanla bey kızının aşkı. Çoban kavalıyla her dileğini sürüsüne yaptırır, ama onu çok seven karakoyun onu şaşırtmak ister, ancak kararından döner, çoban da bey kızına kavuşur (Öykü uzun ve duygusaldır).
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Karışım Olayları; Evlenip, çoluk çocuk, ev-bark sahibi olup, yuvayı terk etmek olarak düşünülmüştür.
Kayıt Kuyut; Kayıtla ilgili her türlü işlem. Sınırlandırma, hazırlık.
Kirli Çıkın; Yoksul görünmesine karşın çok para biriktirmiş kimse.
Kolu Kanadı Kırık; Çaresiz durumda, bir şey yapamaz halde.
Komşuda pişer, bize de düşer; İnsanların çevresindeki kimselerin kazancından yararlanma umudunun belirtisi.
Korkunun ecele faydası yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir söz dizisi.
Kör Topal Olarak; Kusurlu olarak da olsa, iyi-kötü, yarım yamalak, az da olsa işe yarayacak bir biçimde.
Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mehil Müddeti (Süresi); İlk defa veya yer değiştirme suretiyle devlet memuriyetine ilişkin görevlere atananların belirli bir süre içerisinde görevlerine başlamaları için öngörülen süre.
Memur Zihniyeti; İşin geciktirilmesi, yapılmaması durumunun özeti.
N’örüyon, Nörecen; Yöresel olarak “Ne yapıyorsun, Ne yapacaksın?” anlamında söz. (Öykü için gerekli değildi, sıkışıverdi!)
Nazi Subayı; Schutzstaffel (SS) Nazi Almanya’sında koruma timinin sert, gaddar, acımasız, kindar, her şeyden şüphelenen, katil koruma timinin başlarında bulunan subay (Öyküde şüphelenmenin acımasızlığı vurgulanmak istendi).
Ne Çıkarsa Bahtına; Sözün aslı; “Zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına” şeklindedir ve Rastgele, plânsız, programsız yapılan işlerde yöntem ve kurallara uyulmadığı takdirde sonucun iyi ya da kötü olmasında şans faktörü rol alır.
Oh! Kekâ!; Keyfi iyi, güzel olmanın ifadesi.
Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine! Evlenmeyle ilgili mutluluk dileme anlamında bir söz.
Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
Ömrü Billâh; Hiçbir vakit, asla.
Pazarlık Payı; Bir alışverişte indirim olasılığının ifadesi.
Rayiç Bedel; Bir mülkün o günkü piyasa koşullarındaki satış bedeli.
Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı. Statik düşünceli.
Sınırsız Sorumlu Başçavuş; Herhangi bir mesleği aşağılamanın amaç edilmediği, yetkileri sınırsız, her türlü çabası hoş görülecek bir baş (öyküde öğretmen anne) özetlenmek istenmiştir.
Sonradan Görme; Yoksul iken zenginleşerek gösteriş yapma. Övünme gibi yersiz davranışlarda bulunan kimse.
Sosyete Çocuğu; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluktaki her bakımdan el üstünde tutulan, nazlı, şımarık, ne oldum delisi, çıtkırıldım çocuk.
Starting Block; Kısa mesafe koşan atletlerin çıkış takozu.
Starting Box; Yarış atlarının yarışa başlamak için içine konulduğu kutu gibi bölüm.
Şaşkın Aşı; Menemen. Yumurta, sivri biber ve domates kimi zaman içine kuru soğan, peynir de konularak yapılan basit bir yemek.
Tampon Bölge Yalıtımı; Uydurduğum bir söz. Beraber olan iki kişinin aralarına girerek bir bakıma tampon bölge oluşturdukları, ve aradaki kişinin, diğer iki kişinin birbiriyle hiçbir şekilde teması olmayacak şekilde davranışı.
Tavra İhanet; Gösterilen iyiliğe, yakınlığa karşı hainlik. Savunulan, savunduğu düşünce ve görüşlerden vazgeçerek onlara ters düşme. Sevgide karşı vefasızlık. Güven verememe, karşıdakinin güvenini yok etme.
Tavşan Suyunun Suyu; Bir şeyle çok uzaktan ilgisi olan şey.
Tecavüze uğrayan bir kadının tecavüzden zevk alması; İlkelleştirilmiş bir deyim. Bir kadın tüm koşulları denediği halde tecavüzden kurtulamayacağını anlamışsa bu işten zevk almaya çalışmalıymış. Nasıl bir mantıksa?
Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan genelde pırlanta olan yüzük.
Tok Satıcı; Cömert, paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayarak malını pazarlayan. Gani gönüllü satıcı. Müdanasız (Müdanasız; Minnetsiz. Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu saymayış).
Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Yargısız İnfaz; Bir yargı organınca yargılanmaksızın suçlu bulunarak cezayı yerine getirme, uygulama.
Yasak Sınırlaması; Aynı anlamda (“Örneğin, meselâ” der gibi) uydurulmuş, “Sınırları belirsiz yasaklar” anlamı verilmeye çalışılmış bir saçma bir deyim.
Yaş Tahdidi; Yaş sınırlaması, çevreleme, çevrelemesini daraltma.
(9) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
Erkek olmakla adam olmak farklıdır. Biri ilahi bir mecburiyettir, diğeri o mecburiyetin hakkını vermektir. ANONİM
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
(10)
Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Ahmakça; Ahmakça; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu insanların davranışları gibi davranan.
Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.
Ajan; Bir devlet veya kuruluşun gizli amaçları için çalışan kimse. Casus. Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin bazı işlerini gören kimse, aracı, temsilci.
Aklı Selimden Uzak; Sağduyu konusunda sıkıntısı olan, doğru karar veremeyen, akılsız kimse.
Aktivite; Etkinlik. Aktif olma durumu, bazı etkileri oluşturma yeteneği.
Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.
Alıkça; Akılsızca, aptalca, budalaca, salakça, sersemce, şaşkınca.
Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Araz; Belirtiler, bulgular.
Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.
Asude; Sakin, rahat.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.
Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
Bizzat; Kendi, kendisi, şahsen.
Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.
Cehalet; Bilmezlik, bilgisizlik, toyluk, deneyimsizlik. Dünyanın en etkili kitle imha silahı cehalettir. Selim ŞIKYAZAR
Celp; Askerlik ödevini yapmaya çağırma. Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme.
Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Dangalak; Argoda; kısaca “Dangıl” şeklinde olarak kullanılmakta. Bazen; “Dangalanak” şeklinde de söylenmektedir. Kabaca davranan, konuşan.
Deklanşör; Fotoğraf makinesinde, fotoğraf çekilirken basılınca objektifin açılmasını sağlayan düğme. Bir elektrik devresi kesicisinin çalışmasını etkileyerek açılmasını önleyen düzen.
Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.
Dirayetli; Becerikli, yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.
Enstantane; Bir anda olan, şipşak. Bu yöntemle çekilen fotoğraf.
Eskiz; Ön çalışma. Taslak.
Fanus; Mikroskop, saat gibi araçları tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçimindeki cam kap. Üzerinde süsler bulunan, uzun ayaklı fener.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Fersah; Eskiden kullanılan 5685 metre uzaklık ölçüsü.
Formalite; Yöntem ve yasaların gerektirdiği işlem. Yerine getirilmesi yasalarca zorunlu kılınan işlem.
Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Gen; Hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan ve nesilden nesile aktaran kalıtım faktörleri.
Günübirlik; Bütün gün boyuna, gece kalmadan yapılan, aynı gün dönmek üzere, gelişigüzel.
Hakeza; Bunun gibi, böyle.
Hakşinaslık; Haktanırlık. Herkesin hakkını gözetme eylemi.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hücceten; Ansızın, birdenbire.
İkna; İnandırma. Toplumsal bir etkileme biçimi. İknada amaç; zorlama yerine çekici kılmaktır.
İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
İstibdat; Tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam yöntemi.
İzan (İz’an); Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.
Kabadayı; Kendine özgü namus kuralları olan ve bunun dışına çıkmayan, iyi dövüşen, korkusuz, babayiğit ve güçlü kimse. (Öyküde Tariz (İğneleme, Söz Dokundurma) şeklinde kullanıldı. Yani; Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatı. Birini küçük düşürmek, onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözü ters söyleyerek amacı belirtmek (Tembel birine; “Ne kadar çalışkansın!” demek gibi).
Kaçamak; Bir şeyi belli etmeden, gizlice yapmaya çalışma. Ara sıra yapılan ve başkalarınca hoş görülmeyen iş, durum.
Kadirşinas; Değerbilir, iyilikbilir, kıymet ve değerlerden anlayan, anlayabilen.
Kallavi; Aslı; Vezir ve Sadrazamların giydikleri bir çeşit kavuk olmakla birlikte, değişmeceli manada çok iri, kocaman anlamında kullanılmaktadır.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Keza; Yine, aynı, aynı yolda, aynı biçimde.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.
Kötürüm; Vücutça düşkünlük, yaşlılık ya da sakatlık dolaysıyla yürüyemeyen. Yürüyemeyecek derecede sakat.
Kulunç; Kulunç Kemiği, sırttaki kürek kemiği.
Limoni; İnsan ilişkilerinde bozukluk, tatsızlık yaşanmış durum.
Manej; Binek ve yarış atlarının eğitimi ve bu eğitimin yapıldığı alan.
Mekonyum; Bebeğin doğum sonrası yaptığı ilk yeşilimsi kakaya verilen addır. Bir kısım sakıncalarını, konu hakkında bilgi edinmek isteyenler internetten veya çocuk doktorlarından öğrenebilirler.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Merhale; Aşama, derece, evre. Konak, menzil.
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Müsamaha (Hoşgörü); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Müsrifçe; Müsrif şekilde. İsraf ederek. Tutumuzca, savurganca.
Müşahit (Gözlemci); Sadece seçimlerde ve sandıklarda görevli olanlar değil, herhangi bir konuda telif, savunma, suçlama, görevle ilgili görev alan kişi.
Nahoş; Güzel olmayan, hoşa gitmeyen, çirkin, kötü.
Otokontrol; Özdenetim. Bir şeyin en kuvvetli, en temel varlığının özellikle ve ince ince, şüphelerle denetimi.
Özeleştiri; Kişinin kendi düşünce, davranış ve eylemlerini tarafsız olarak gözden geçirmesi, kendini eleştirmesi. Bağlı olunan amaç, düşünce, ideal, ülkü için kişinin kendini, eylemlerini yargılaması.
Pirifâni; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.
Prematüre; Gebelik süresi tamamlanmadan dünyaya gelen, zamanından önce doğmuş bebek.
Rüküşlük; Gülünç bir biçimde giyinme ve süslenme (kadınlar için).
Safdil; Kolayca aldatılabilen, temiz yürekli, alçak gönüllü, inanılır insan.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sağak (Sağlak, Salak); Genellikle işlerini sağ el ya da sağ ayağıyla yapanlar (Solak; Sol-ak olduğuna göre kelimenin sağ-ak olması gerekir).
Sezaryen; Doğumun doğal bir biçimde gerçeklemediği durumlarda, anne ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda ya da istendiğinde karnın ve döl yatağının ameliyatla açılarak bebeğin alınması işlemi (Doğum Ameliyatı).
Sprinter; Kısa mesafe koşucusu.
Şarlatan; Mallarını ya da kendi bilgisini, niteliklerini överek saf insanları aldatan, dolandıran kimse.
Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık, cafcaflı.
Tasavvur; Zihinde canlandırma, düşünme.
Teorem; Doğruluğu mantıksal bir akıl yürütmeyle kanıtlanabilen bilimsel önerme.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
Usturupluca; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygunca, kırmayacak ve üzüntülere neden olmayacak bir biçimde.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Varyemez; Eli sıkı, pinti, cimri. Para harcamaya eli varmayan.
Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
Yeis; Umutsuzluktan doğan karamsarlık. Üzüntü.
Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma, küçülme.
(11) Dini Konular;
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Akıl Baliğ Olmak; Ergen hale gelmek.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine şişmemesi için sabaha kadar bıçak, ya da demir benzeri bir şey konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.
Bidat; Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir.
Boy Abdesti, Gusül Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir.
Ceset; Naaş (Na’ş). Ölen kimsenin vücudu.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.
Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.
Farzı Ayn; Müslümanın mutlaka kendisinin yapması gereken şey (Örneğin; Namaz)
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
Fitne; Karışıklık, kargaşa, geçimsizlik, huzursuzluk. Arabozucu, karıştırıcı, fitne çıkaran.
Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.
Gasıl; Ölü yıkama.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Giden Birinin Arkasından Su Dökmek; İslam’da görünmeyen, batıl bir itikat olup herhalde giden kişinin hedefine kazasız, belâsız su gibi gidip dönmesinin görüntülenmesi olabilir.
Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”
Hu Çekme İbadeti; Ayinlerde devamlı surette “Hu!” çekmek olsa da öğrencilerin aynı ritimle çalışmaları anlatılmak istenmiştir.
İmam-ı AZAM (Ebu Hanife bir Zûtâ bin Mâh); İslâm dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi Mezhebinin kurucusu ve Sünni fıkhının en büyük üstadı, İslami, fıks ve hadis bilgini.
İman; lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. İmam-ı AZAM (Ebu Hanife bir Zûtâ bin Mâh)
Kalubela; Arapça anlamı; “Evet, dediler!” olan bu sözcük, Türkçemizde; “Çok eskiden beri” anlamında “Kalubeladan beri” şeklinde kullanılır.
Kına Yakmak; Sünnet-i kavli olduğunu Peygamberimiz söylemiş (miş). Konu; Eski İşlâm geleneklerindendir. Gelinlik kızlara, damatlara, kurbanlık koyunlara ve askere gidecek kişilere kına yakılır. Amaç; evlenecek eşleri birbirine sevgili olarak bağlamak, aşklarının ömür boyu devamını sağlamak, nazardan ve kötülüklerden korumaktır. Kurbanlık hayvanlara yakılması ilâhi bir takdir ve “Kurbanlık” anlamındadır. Askere gidenlere yakılması duygusal bir etkinlik, gurur vesilesi olup; gerektiğinde “Vatan için kurban olmak” anlamını taşır.
Kibir; Gurur. Başkalarını küçük görerek, nefsini, kendini herkesten üstün tutma, büyüklenme.
Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?
Kurşun Dökmek; Nazardan hastalandığına inanılan kişi iyileşsin, biri bir yerlere gidecekse, kazadan, belâdan uzak olsun diye bir kapta eritilen kurşunun o kişinin başının üzerinden çevirerek su dolu bir kabın içine boşaltmak.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Muhafazakârlık; Tutuculuk, koruyuculuk. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimsenin tavrı.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.
Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nifak; Ara açıklığı, anlaşmazlık, geçimsizlik. Dinimize göre bir küfür çeşidi. Mümin ve Müslüman görünmekle beraber kalben Allah’ı, peygamberi ve imanın esaslarını kabullenmeyen, inanmayan.
Riya; İkiyüzlülük.
Salâ Verdirmek; Essalat, Salât Verdirmek. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde bilen biri tarafından okunması istenen dua.
Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.
Şahadet; Tanıklık, şahitlik.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.
Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Tanrının hikmetinden sual edilmez; Allah’ın hikmetinden sual olunmaz şeklinde mevcut imkânlar dâhilinde çözülemeyen olayların Allah’a havalesinde kullanılan bir söz.
Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Vahiy; Gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, ima ve işaret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak, göndermek. Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajların doğrudan veya Cebrail vasıtasıyla bildirilmesi.
Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.
(12) Görünen köy kılavuz istemez; Açıkça belli olan bir durumu açıklamaya çalışmak gereksizdir, o zaten yeterince açıktır, anlamında deyim.
(13) Desem ki sen benim için / Hava kadar lâzım / Ekmek kadar mübarek / Su gibi aziz bir şeysin… Cahit Sıtkı TARANCI “DESEM Kİ”
(14) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(15) Adının ne kadar güzel olduğunu, ancak sevdiğinin ağzından duyduğunda onlarsın… Ece AYHAN
(16) Atatürk’ümün Veciz Sözlerinden Biri.
Benzetmek asla mümkün değil, ama babanın oğluna söylediği şu sözü de buraya eklemek isterim. “Ben sana ‘Bilmem ne’ olamazsın demedim, ‘Adam’ olamazsın, dedim (“Bilmem ne” yerine istediğiniz mesleği yazmak, elinizde!)
(17) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ? (Sana Ait Olandan Başka) (Tek kıt’a)
(18) KARATEKİN, Erol. 1963 Yılı. “İMKÂNSIZ”
(19) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ANNENİN NİNNİSİ”
(20) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “TANRIYA ÖZLEM”
(21) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ
(22) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “YALNIZLIĞA BİR DEYİŞ”
(23) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(24) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KAHIR DOLU GECELER”
(25) Elinde cımbızı aynası, cumbada oturur Mahmûre… Rastık çekerek Mahmûre, yastık dikerek Mahmûre… şeklinde devam eden bir Nükhet DURU Şarkısı.
(26) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(27) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(28) Her şey güzel olacak… Bir ziynet SALİ şarkısı. Bir partinin bir Belediye Başkanı seçiminde; “Her şey çok güzel olacak!” şeklinde tüm engelleme çalışmalarına rağmen kullandığı slogan.
(29) Yetersiz (Yetmez), ama evet… Bir sonraki işlem, iş, eylem, seçim vb. için şimdilik, ya da defi belâ kabilinden niyet “Hayır!” üzerine kurulu olmasına rağmen “Evet!” deme mecburiyeti.
(30) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “AYRILIK!”
(31) Ya söz verme, ya da söz verdiysen o sözü mutlaka tut! Tutamayacağın sözü söyleme, yut!
Ya verdiğin sözü tut, ya da tutabileceğin sözü ver!
Söz verirken acele etme, çünkü söz namustur. Hazreti ALİ
(32) Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.
(33) Teenage; Şimdilerde ortaokul, lise devreleri, üniversite başlangıç yılları. Neil SEDAKA’nın “You mean everything to me” ve “Oh Carol!” şarkıları bu döneme aittir.
(34) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”
(35) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(36) Ha bugün, ha yarın oldu olacak, neden olmasın… Kayahan AÇAR
(37) En ummadığın keşf eder esrar- derûnun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın? Ziya PAŞA, Terkib-i Bend VIII.
(38) Aramızda sıra dağlar, dağlar mı olacaktı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup ese, Hüzzam Makamındadır.
(39) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(40) Susan ağzına dil, duymayan kulaklarına ses, görmeyen gözlerine bakış olmak… Necati DOĞRU
(41) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ? (Sana Ait Olandan Başka) (Birkaç kıta daha)
(42) KARATEKİN, Erol. 1962 Yılı. “GERÇEK”
(43) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR” (24 Saat üzerine; Ahmet Selçuk İLKAN, Ahmet ARİF, Ahmet AKSOY… gibi şairlerin de güzel ve anlamlı şiirleri bulunmaktadır).
(44 Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın…; diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “KALBİMİN SAHİBİ”
(45) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “ÖLEMEM”
(46) Bazı insanlar horozlar öttüğü için sabahın olduğunu sanırlar. Bilmezler mi ki sabah olduğu için horozlar hava atmaktadırlar. (Sözün aslı; “Öyle horozlar vardır ki öttükleri için Güneşin doğduğunu sanırlar. Ledric DUMONT” şeklindedir. Bir saptama yapmam gerekirse bu sözün; Lev Nikolayeviç TOLSTOY, Theodor FONTANE tarafından da değişik biçimlerde ifade edildiğini okudum.)
Kaş Göz İşaretleri; Kaş ve göz hareketleri ile bir şeyler anlatmak, dikkat çekmek, ikaz etmek, saklamak…
El Ayak Hareketleri; Beynin hükmedemediği istemsiz muhtelif hareketler olup genellikle uykuda görülür ve doktor önerilerine, tedavilerine başvurmayı gerektirebilir.
(47) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(48) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz. Rabindranath TAGORE (Nebiye YAŞAR, Kâşif KAPTAN) Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
(49) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(50) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(51) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki, yanlıştır.) Yunus EMRE
(52) Stuart MILL’in felsefelerinden biri; “Doğmasaydım, doğmadım diye şikâyetim olmayacaktı. Doğduysam da anneme babama şükranım olmasa gerek!” anlamında bir sözü.
(53) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE 1” den
(54) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “İKİ MAVİ ARASINDA” dan.
(55) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… ve dahi “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE
(56) Bilecik (Manav) Mantısı; Kayseri mantısından farklıdır. Mutlaka yağsız kıyma, ayrı ayrı tepsiye diziliş, fırınlama, et suyuyla takviye, tereyağı, salça, sarımsaklı yoğurt, pul biber, nane donanımlı olarak servis. Ve mutlaka rastlayan kişiye şans getireceğine inanılan bir düğme katkılı mantı.
(57) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “AÇIKLAYIŞ”
(58) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “YAŞAMAK DENİRSE”
(59) Bu ne sevgi ah… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan BAYRI’ya Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup eser Hüzzam Makamındadır ve ülkemde bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkârın da yine Abdullah YÜCE olduğunu düşünmekteyim.
(60) Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden… Cahit Sıtkı TARANCI “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN”
(61) Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(62) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Üçlem; Moleküllerle ilgili bir terim ve Hristiyanlıkta “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” olarak Tanrı’nın düşünülmesi ise de öyküde anlatmak istediğim şey; ikileme benzer bir sunum. Aslında insanlar, üçlem, dörtlem gibi söylenecek sorunların çözümü olacak konular için bile dilimize yerleşmiş “ikilem” sözünü kullanmaktalar. Öyküde bu tabuyu engellemek istedim.
(63) KARATEKİN, Erol. 1969 Yılı. “SEN”
(64) Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı; Konuyla ilgili her seçenek denendikten sonra da çözüm bulunamadığı zaman söylenen söz.
Arabaya taş koydum civanım, / Ben bu yola baş koydum civanım… Kırklareli yöresine ait Hüzzam Türkü.
(65) Gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez, aşkı inkâr etmez… Selâmi ŞAHİN Şarkısı.
(66) Home, My Sweet Home (İngilizce); “Evim, tatlı (biricik, sevgili) evim!” Mötley CRÜE’ ye ait şarkı.
(67)
(68) Bir aslan ‘miyav!’ dedi, minik fare kükredi! “Yalan mı, tuhaf mı?” şeklinde devam eden Kayahan AÇAR şarkısı.
(69) Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler, sadece iki örnek;
Az ye az uyu az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hiç kimseye hor bakma / İncitme gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(70) Pabucu Dama Atılmak; Kendinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek. Bir şeyin daha iyisine sahip olduğu için diğerini bir kenara itmek. Eskimek. Ahilik uygulaması olarak özellikle ayakkabıcıların yapıklarında, hile, yanlışlık varsa, dürüstlük yitirilmişse ceza olarak o kişinin yaptığı ayakkabı dama atılarak meslekten ceza men edilirmiş ve bunun gösterisi olarak belirlenen eylem, usulmüş.
(71) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(72) Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek (Alimallah); Kötü bir duruma düşmekten bahsediyorum, inan ki doğru. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak gibi bir durum söz konusudur (Âlimallah (Alimallah); Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır!” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz).
(73) Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.
(74) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(75) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “AFFETMEK DOĞASI”
(76) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “AF”
(77) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(78) Yetmiş yaşında ölen bir insan mı daha çok (daha iyi anlamında) yaşamış olur, yoksa ömrü yirmi dört saatle kısıtlı bir kelebek yirmi beş saat yaşamakla daha çok yaşamıştır? ALINTI Mantıklı bir eleştiri, herkes kendi hayatını yaşar, mutlu olmak için senelere ihtiyaç yoktur.
Kelebek misalidir aşk; anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük! Nazım HİKMET
(79) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KEŞKE DEMESEK!”
(80) Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden… Yahya Kemal BEYATLI “SESSİZ GEMİ”
(81) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “TANRI İÇİN UFAK BİR SOHBET” den.
(82) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.
(83) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(84) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEMET”
(85) Akşamı getiren sesleri dinle… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necip Fazıl KISAKÜREK’e, Bestesi; Sadun AKSÜT’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır.
(86) …Akşam, yine akşam, yine akşam, Bir sırma kemerdir suya baksam… Ahmet HAŞİM, “BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU”
(87) Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İ. Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(88) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(89) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “KÜÇÜK ‘ı’ HARFİ”
(90) KARATEKİN, Erol. 1961 Yılı. “DÜŞÜNCELER I” den.
(91) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KİM?”
(92) Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır... Mustafa Kemal ATATÜRK
(93) Yedek Subaylık ve Asteğmen Rütbesi; Evvelden yedek subaylık altı ayı eğitim süresi olmak üzere yirmi dört aydı, eğitim bitince altı aylık süreyle asteğmen oluyor, sonra teğmen oluyorduk ki, bu da yeni gelen muvazzaf teğmen subaylarla sorun yaratıyordu. Sanırım bu sorun yedek subay asteğmenlik bir yıl, altı ay teğmenlik olarak uygulandı ve hemen ertesinde de yedek subaylık bir buçuk yıl olarak belirlendi. Şimdilerde nasıldır, bilgim yok.
(94) Fevkalâdenin Fevkinde; Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur, bir sanatkârın uydurmasıdır. Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek (Fevkinde; Üstünde, aşan).
(95) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı. “SEVEN, SEVİLEN ÖLMEZ! (Bir Günün Özeti Olarak) ”
(96) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “YALNIZLIK MUTLULUĞU?”
(97) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “YALNIZLIK İSYANI”
(98) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “YALNIZKEN UZAK OLMAK”
(99) Bir ana oğlunu aklı başında biri yapabilmek için 20 yıl uğraşır. Bir başka kadın gelir 20 dakikada aklını başından alır. Eugene Luther Gore VIDAL
(100) Eğer maksut eserse mısra-ı berceste kâfidir. (Tek mısra söylemekle de şair olunur.) RAGIP PAŞA
(101) Şiir; safsatalarla kaleme alınmaz. İster serbest, ister bir iki hece takviye ya da azaltılmasıyla vezinle kendiliğinden oluşur dizeler, bazen iki satır içinde (Bana bir mektup geldi / İçinden ben çıktım, Ece TÜMERKAN, SEVİNÇ) bazen sayfalarca (Han DUVARLARI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL) devam eden… Erol KARATEKİN
(102) Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde… şeklinde başlayan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a aittir.
(103) Bir şiiri yazmanın bazen seneler öncesine dayanabildiğini düşünüyorum. Gökhan UĞUR
(104) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “PİLÂV”
KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ÇAY”
KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KAHVE”
KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “ANKARA”
KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “EDİRNE”
KARATEKİN, Erol. 1962 Yılı. “BURSA”
KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “BİLECİK”
KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “HIRSIZ”
KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “KADİRŞİNAS KOMŞUMUZ”
KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “MUHABBET KUŞLARIM”
KARATEKİN, Erol. Muhtelif Yıllar. “EŞİM, ÇOCUKLARIM, TORUNLARIM”
KARATEKİN, Erol. Muhtelif Yıllar. “ÇARŞAMBALAR…”
KARATEKİN, Erol. Muhtelif Yıllar. “GEZİ OLAYLARI, TESETTÜR, TERÖR…”
(105) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE” den
(106) Bir şiir üzerinde aylarca, bazen daha uzun süreler çalıştım, başlangıçtaki duygu birikimini yakalamaya çalıştım. Ataol BEHRAMOĞLU
(107) Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza etiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir. Francis BACON
(108) Bazı kimseler sanatı hisseder, bazıları sanattan anlar. Fakat sanatı hem hisseden, hem anlayan pek azdır. Kim HILLARD
(109) Aşk sayesinde herkes bir şaire dönüşür. Pluto HADES
(110) Ahlâksız sanat, ışıksız lamba gibi her türlü şevkten mahrum ve içi nursuz bir sanattır. Çünkü sanat imanla ezelden ilgili, hatta ondan doğmuş bir eserdir. Nihat Sami BANARLI
(111) Güzel sanatların en ulusal olanı şiirdir. Selahattin ARSLAN
(112) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ŞİİRİM”
(113) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ŞİİR ÜZERİNE BİR DEYİŞ”
(114) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ŞİİR DÜNYASI”
(115) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BAZEN -ya da- ŞİİR ÜSTÜNE DEYİŞLER”
(116) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ŞİİRLERE BAŞLANGIÇ ve SON”
(117) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ŞİİR ÜSTÜNE”
(118) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İŞ BİLENİN”
(119) Kara tren gelmez mi ola, düdüğünü çalmaz mı ola…şeklinde başlayan Malatya yöresine ait türkünün bir bölümünde “Aldım çantanı elime, düştüm gurbetin yoluna” sözleri bulunmaktadır.
(120) Asker Bavulu; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen) bavullarına koymaları gereken malzeme listesidir. Banyo malzemeleri (Sabun, lif, kulak temizleme pamuğu, hatta kürdan), tırnak makası, cımbız, bol miktarda her iki cins portatif tıraş jileti (Elektrikli tıraş makinesi, kolonya ve parfümler, spreyler yasaklar listesinde), fanilâ ötesinde soğuk bir durum olursa korunma içliği. Yara, nasır ve özellikle mantar için bantlar (ve ilâç). Saat, ankesörlü telefon kartları (Cep telefonu da, I-Pad, PC vb. de yasaklar listesinde), siyah-mavi tükenmez kalemler, zarf-kâğıt, bloknot (Sevenlere, sevilenlere yazma gereğine uygun tutulacak notlar için). Ailelerin gönderecekleri harçlıklar için banka kartı (Tercihan T.C. Ziraat Bankasından). İhtiyari olarak ve mümkünse cep feneri, iğne-iplik, çengelli iğne gibi dikiş seti, bot boyası, fırçası, elbise askısı. (Namazla-niyazla ilintileri olanlar için ufak bir seccade…)
(121) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ARTIK KALPSİZSİN (DİR)!?”
(122) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ÖZLEMEK”
(123) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı. “GECELERDE YAŞADIĞIM”
(124) KARATEKİN, Erol. 1968 Yılı. “YORGUN DAMLALAR”
(125) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BENDE SEN” (Eksikli)
(126) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SEN GELİNCE”
(127) Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan Victor Marie HUGO. Bu söze ALINTI olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!
Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO
Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(128) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU
Uzun yolculuklar tek bir adımla başlar. Çin ATASÖZÜ
(129) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BİTMEZ!”
(130) Şaşar Veysel işbu hale / Gâh ağlaya gâhi güle / Yetişmek için menzile / Gidiyorum gündüz gece. Âşık Veysel ŞATIROĞLU’na ait Sivas yöresinden türkünün son bölümü.
(131) O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(132) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BENİM AĞACIM”
(133) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KENDİ BAŞINA ÖLMEK” ten.
(134) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.
(135) Menekşe kokulu yârim, kime arz edeyim hâlim… Hüseyni Makamında bir Anadolu Türküsü.
(136) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “HIM! ÖZLEM?”