Çiftçi çocuklarıydılar, köyde yatıp-kalkan değil ama. Anne-babalarının fedakârlıklarını yadsımaları asla mümkün değildi. Anneler ve babalar köyden,1 okumuş, bir bakıma “Adam bile olmuş(1) çocuklar çıksın!” akıllarından geçirdikleri de(!) gerçekleşsin diye ve hatta birbirlerine nazire yapmak(2) isterlercesine biri kızlarına Mihriban, diğeri nereden esinlendilerse oğullarına Mirkelam ismini koymuş ve okumalarını akıllarının erdiği kadarıyla desteklemek istemişlerdi.

Bu nedenledir ki, ilkokulu bitirir bitirmez onlar için şehirde bir apartmanın daha temelden güney cephesindeki iki dairesini sahiplenmişlerdi aileler. Bebeler daha köyden çıkıp ortaokula başladıklarında alt kat Mirkelam’ın, üst kat Mihriban’ın ailesinindi.

Ancak ölümlük-dirimlik(3) olarak tapuya konulan ek notla (İntifa Hakkı(3)) 18 yaşlarını doldurduklarında çocuklar mal sahibi olacaklardı, tapular çocukların adlarına idi.

Aileler her ne kadar akıllarından geçirmiş, bebeler henüz on birli-on ikili yaşlarda olsalar da, ateşle-barut bir arada olmaz(4) felsefesine inansalar da kalp kalbe karşı olunca(5) yani bebeler gönüllerince el ele olmak isterlerse buna rıza göstereceklerdi muhakkak.

Ancak bugünlerden beraberliklerini onaylamak akıl kârı(3) gibi görünmüyordu. Gene de bu düşünce, ileriler için fikren iki taraflı olarak gün gibi aşikârdı(3) da denebilirdi.

Ve yine o felsefe dışına taşarak görüşlerinde asla ve kat’a(3) “Beşik Kertmesi(3)” gibi yabani bir oluşum yer etmemişti ailelerde. Elbette köy ortamında ilkokuldan sonra mürekkep yalamamışlardı, ancak cahillik için de çaba göstermeleri gereksizdi!...

Hayhuy içinde(3) ortaokul devresini ilk yıl kiralık bir evde geçirdikten sonra kendi evlerinde yaşıyorlardı bebeler, ilişkileri el ele tutuşup, abi-kardeş gibi, aynı okula, aynı sınıfa; “Merhaba-merhaba, günaydın-günaydın, iyi dersler-iyi dersler…” şeklinde devam etmişti.

Doğal olarak fark; oğlanın abi olarak kızı himaye(6) şeklinde yaşaması ve yaşatması şeklinde idi.

Elbette yan yana, göz göze, diz dize oluşumlar normaldi, bazen üst katta, bazen alt katta ve dahi gözlem altında(!) ders çalışıp, ikindi kahvaltısı, kurabiye-kek-meyve suyu, meyve tabağı takviyesi yaşıyorlardı. Bu durumda sadece; “İçtikleri, yedikleri ayrı gidiyordu!” sözünü söylemekte sakınca yoktu.

Bebelerin birbirlerine derslerle ilgili olarak yanlışlarını-doğrularını göstermeleri, rekabete dayanmaksızın başarılı olmalarını düşünmekten daha doğal ne olabilirdi ki, nihayeti çocuk değiller miydi, şimdi? Hoş büyüseler de, hatta evlenip çoluk-çocuğa karışsalar ve de dahi pir olsalar bile(2) bebeler daima annelerinin kuzucukları, çocukları, bebeleri değiller miydi?

Rekabet sınıfta birincilikse, kızların oğlanlara göre biraz farklı olduklarını düşünmek bir centilmenlik görüntüsü idi. Nihayeti her yarışta mutlaka, sadece ve ancak bir tek birinci olabilirdi, kurallar böyleydi, ister burun farkı, ister göğüs farkı, ister tekerlek farkı, hangisi gerekliyse…

Kız-oğlan olarak bir apartmanın altlı-üstlü iki dairesinde, okul yolunda, okulda, sınıfta her türlü birliktelikte Mirkelam’ın görevi gözetim (yani daha önce “himaye” olarak söylediğimiz olay) idi.

İkinci kez yani; gurk tavuğun görevleri neler ise, gurk himmetinde(6) onları başarmak zorunluluğunu da yaşam şekli ek görevliliği yüklenmiş durumdaydı, adı geçen.

Ayrıca bu durum, ertelenmesi mümkün olmayan işler için, anne-babalardan birinin, ya da her ikisinin birden irat(6), ekim, dikim, hasat vb. işler için köye gittikleri zamanlarda bir kısım mecburiyetleri yüklenmelerinin gereği şeklinde ortaya çıkıyordu.

Yani, bir kez daha “Her ihtimale karşı” ateş-barut olayının bu küçücük yaşlarına karşı kontrol altında tutulmasının gereği gibi.

Aslında; anne-babalardan oluşan 2 + 2 = 4 kişilik mevcuttan (kimse bu oluşumun “cuk oturmadığını(2)” dillendiremez) hangisi olursa olsun 2 + 1 = 3 köye giderse o eksilmesi mecburiyet kapsamında olan “1” mutlaka çocukların başında kalıyordu şehirde, gereklilikler için değil, kim nasıl, ne şekilde ifade ederse etsin, “Her ihtimale karşı” tam anlamıyla…

Yani tekrarda fayda var; bu “1” genelde çok zaman, hatta her zaman denilecek şekilde “Bekçi Anne”  oluyordu, babaların bir moka yaramadığı(2) ortamda ve anlamda!

Oysa ikisi de; ilkokul, ortaokul bitinceye, lise devri başlayıncaya kadar masum, elle tutulur, gözle görülür hiçbir hata, yanlış ve vukuatları olmayan zeki, çalışkan, dürüst, efendi, hadlerini bilen(2) çocuklardı.

Okul müdürleri herhangi bir şekilde veli olan anne ya da babaları asla bir kere bile olsun okula davet etmemişti

Her ne kadar centilmenlikten bahsedilse de, gerçek şu ki, Mihriban bu centilmenliğe ihtiyaç duymayacak, böyle müsamaha(6), torpil, genç kız kayırma vb. gibi bir ayrımı kabullenmeyecek, üstelik henüz çocuk olduğundan, burun, göğüs farkından bahsedilemeyecek kadar ileride idi. İlk kez; “İki, iki dört, ister çarp, ister topla!” olarak değişik bir anlamda!

Uzatmaya gerek yok, bu minval(6)  üzerinde üniversite sınavlarına da beraberce girmişlerdi, tercihleri öğretmenlikti ikisinin de, ancak oğlanın gönlünde kimya, kızın gönlünde edebiyat öğretmenliği heves ve arzusu yatıyordu…

Sınav sonucu mu? Tanrı; “Yürü ya kullarım!” demişse ve kulları daha dünlerden yürümeye hazırlarsa Tanrının emirlerine uymamak kimin haddineydi ki? Mihriban Edebiyat Bölümünü, Mirkelam Kimya Bölümünü kazanmışlardı, hem de iyi derecelerle.

Kocaköy; ortaköy ya da kendi köyleri gibi bir köy değildi. Ev sahibi olsunlar da, anne-babalar traktöre atlayıp üç-beş dakika, yarım saat, bilemedin saat içinde bebelerinin başlarında olsunlar. Üstelik kocaköyün hoşgörüsü(6) sınırlıydı ve oradaki insanların ağızlarına torba dikmek ve o torbanın ağzını büzmek hiç de mümkün değildi(2).

O halde bebelerin okumaları için 2 + 2 = 4 ailelerin fedakârlık sınırlarını maddi ve manevi olarak fazladan biraz daha çok zorlamaları gerekecekti. Ya başlarında münavebeli(6) olarak duracak “1” katkısıyla kiralık bir ev, ya da nasıl yaşayacaklarsa ikisine de ayrı iki ev tutacaklar, ya da bebeleri ayrı ayrı yatılı yurtlara yerleştireceklerdi ki, bu manevi bakımdan da, maddi bakımdan da en uygun çare idi. Amma…

Evet, amma…

Birbirine nasıl mukayyet olacaklardı(2) bebeler! Büyük şehrin canavarlarının onları “Ham!” yapıp ayırmalarını 2 + 2 aileler nasıl göz ardı edebilirlerdi ki? Üstelik ne malûmdu; kulaklarına kar suyu kaçmaz mıydı(2)? Ayrı ayrı yurtlarda kalmaları ise bebeler arasında soğukluk yaratmaz mıydı?

Olay henüz, iki ucu mokl-püsürüklü değnek halinde değildi, bir çözüm olmalıydı. “Çözüm yok, ya da olmaz!” diye bir kural mı vardı ki? Allah; “Yürü ya kulum!” demek yanında bu konuda da yardımcı olmayı karar altına almış olsa gerekti.

Kocaköyde bebelerden önce okuyup da, adam olup, kocaköyde kalmış bir Allah’ın kulu kimse yoktu ki gidip danışsınlar, yol sorsunlar, adres öğrensinler, danışsınlar…

Bebeler de ilk kez şehre inmişlerdi, şaşkınlıkları normaldi, akılları başlarında değildi, sadece okuyup bir şeyleri öğrenmeye çalışmışlardı, o kadar. Yoldan geçen birine;

“Yağ! Hemşerim…” deseler, bakalım karşılarındaki dertlerini dinleyecek kadar vakit ayırır mıydı kendilerine? Hadi o vakti ayırdılar diyelim, yatılı öğrenci yurtları hakkında bilgi vermeleri ne kadar mümkün olabilirdi ki? Tam “Dağdan indik şehire, şaşırdık birdenbire” 2 x 2 = 4 ve artı 2 bebe etti altı, mizanseni(6)

Konuyla ilgili en yoğun bilgiye, hepsine göre bir adım önde olan Mirkelam sahipti. Okula gidip öğretmenlerinden bilenlerden sormuş, akrabası(!) Mihriban’dan uzak kalmaksızın, ona ağabeylik(!) edecek şekilde öğrenci yurdu bulup, beraber okuma imkânlarını öğrenmişti.

Genelde arayanlar ciddi niyetli iseler, sınav sonuçlarını öğrenir-öğrenmez, parasal ve tüm riskleri umursamamışlarsa avuçlarını yalamak(2) gibi bir şanssızlığı yaşamaları mümkün olmaksızın muratlarına erişebiliyorlardı, tecrübeyle değilse de, yaşamla sabitti bu.

Bebeler, aynı kuruma ait aynı yurdun kız ve oğlanlar olarak ayrılmış iki bölümünde bedelli olarak iki oda sahibi olmuşlardı. Bu; her bakımdan en uygun seçenekti, olmasını diledikleri özel bir dilek olsaydı, bundan iyisini dilemeleri de, ummaları da mümkün değildi. Görüş, ikmal(6) ve tefriş(6) için annelerin beğenileri anında şekillenmişti; “Aferin!” nidalarıyla.

Bu durumun bir nebze de olsa akıldan geçirildiği gibi külfet yüklemesi kesinlikle göz ardı edilmiş, otellerde müzmahil(6) bir yaşam şekillendirmek, üç-beş kuruş da olsa harcamamak için son otobüsle aileler bebelerini de koyunlarında saklayarak “acaba?” sorularıyla yüklü olmaksızın ortaköye yönelmişlerdi.

Oraya vardıktan sonra, köye ulaşmak kolaydı, en kötüsü sohbet ederek, yayan yürüyerek bile ulaşırlardı evlerine, gönülleri huzur içinde ve gözleri arkada değildi ya!..

Oldukça çok işleri vardı iki ailenin de, üstelik okullar açıldıktan sonra bebeler kocaman kız ve oğlan olsalar da yanlarında olmayacaklarına göre tüm işlerin üstesinden gelme mecburiyeti vardı 2 x 2 = 4’ün. Köye dönüldüğünde okullar açılıncaya kadar, boğaz tokluğuna(3) da olsa bebelerin yardımlarına ihtiyaçları inkâr edilemezdi.

Maaşları mı? Borçlu kalacak değillerdi ya, burs meseleleri halloluncaya kadar aç-açıkta bırakmazlardı ya onları. Tepeleme olmasa da, karınca kararının(3) da üstünde sırtlarını sıvazlamak ana-babaları için borçtu!

Zaten yatılı yurt için oldukça yüklü gitmişler, paralarının yettiği kadarıyla kızın üç aylık kira pardon yurt ücretini, oğlanın iki aylık yurt ücretini yatırmışlardı. Yurt ve okullar için gereken eşyalarla yurda geldiklerinde oğlanın üçüncü ayının ücreti de yatırılacaktı!

Anne-babaların akıllarındaki ortak fikir; imece gibi bağ-bahçe işlerinde birbirine yardım olarak en üst seviyede idi.

Örneğin; fide dikiminde, bellemede, çapalama, çepinleme, gübrelemede bahçelerin birer yanından, karılar diğer yanından adamlar başlarlardı göreve. Üst dalları budamalar, meyve toplama adamlara, oğlana, alt dalların hakkından gelmek, meyve, sebze toplama karı milletine ve kıza aitti.

Üniversite yaşamına başlamalarının hemen öncesinde böyle bir görevi yüklenmişti çocuklar, Mihriban ve Mirkelam.

Ve yaşamlarında bir ilki yaşamışlardı, ilk defa. Çapa yaparken bir baştan öbür başa gelirlerken sırt-sırta yahut da sırtlarının biraz aşağılarından çarpışmışlardı, ilk kez eksi-artı kutuplar olduklarının yahut da ateşle-barut olduklarının farkına varır gibi.

Umursamaksızın geçme niyetini yaşamayı isterlerken Mirkelam, Mihriban’ın dudağının kenarındaki ufak ne olduğu belli olmayan, belki bir saman, belki bir çalı parçası, belki bir yonga kırıntısı gibi bir fazlalığı başparmağı ile okşar gibi silerek yok etmişti.

Mihriban’ın tepkisi sadece gülümsemek olarak şekillenmişti. Bu; ateşin bacayı sarmasının ilk işareti olabilir miydi? Belki…

Ya da mutlaka, kesinlikle evet! Çünkü daha sonraki zamanın bir başka bölümünde bu kez kafaları çarpışmıştı, eylemsiz bir biçimde.

“Acıdı mı kız?” kısa sözünü Mihriban aynı kısalıkta yarım ağızla cevaplamıştı; “Yoo!”

Üniversiteye başlamalarına çeyrek kala yoğun bir heyecan yaşamaya başladıklarında iradın tümünün hasadı için olağan ötesinde gayretli olmaları gerekmişti. Domatesler, çalı ya da oturak,  sırık, barbunya fasulyeler, bamyalar, salatalıklar…

Öğle sıcağı başlamadan önce kasalara usulünce dizilmiş, özel el arabalarıyla traktörün römorkuna yerleştirilmişti.

Sıra var güçleriyle çalışmaları gereken sivri ve dolmalık biberlerin, kırmız-yeşil, acı-tatlı yetiştirebilecekleri kadarının toplanmasına gelmişti. Aslında zamana karşı yarışır(2) gibi acele etmeleri gereken konu değildi, kalanları Emin Dedenin süt arabasının arkasına güğümlerin arasına iliştiriverirlerdi.

Biberlerin toplanmasında da kural değişikliği yoktu, biri bir baştan, diğeri öbür baştan toplamaya başlamışlardı. Babalar Traktörle Şehir Sebze Haline yönelirken, anneler erişte, salça, turşu vb. gereklilikler için köye yönelmişlerdi el elden.

Biberlerin toplanması özellikleri nedeniyle özel bir itina (hatta bilgi birikimi, eğitim, dikkat, hassasiyet) gerektiriyordu. Öyle “Köy Biberi tatlı” deyip acı çıkarsa, “Acı” deyip de tatsız çıkıp “Öğk! İğk!” gibi sözlerle sırtlar dönülüp ısırılan biberler tükürülürse bu itibar kaybı(3) demekti ve satıştan o gün için fayda umulması mümkün değildi.

Bebeler biri bir baştan, öteki diğer baştan çömelerek titizlikle ayrı ayrı köfün(6)-sepet-sele biçimindeki toplama kaplarına biberleri özenle yerleştirilmeye devam ederlerken Mihriban duygularına egemen olmayı düşünmeksizin karşılaştıklarında eylem anına ulaştığını belirtmek gayretini yaşamıştı.

Mirkelam’ı boynundan tutup kendine çekip öpmüştü.

“N’aptın kız? Gören olmayacak, ama doğru değil, ben okuyacağım daha!”

“Sahi mi? Ben de ‘Hemen evlenelim, bir an önce, gecikmeden, çoluk-çocuğa karışalım!’ diye düşünmüştüm! Vah bana! Eğer aklında kaldıysa ben de üniversiteye devam edeceğim. İçimden gelen özenilmiş bir öpücüğü böyle yorumlaman, hele ki cevaplamamak için dudaklarını yumup büzmen üzdü beni. Sana kırılma hakkım yok! Görülmekten çekindiğini söyleseydin, belki böylesine bir üzüntü yaşamazdım…

Sana kolay gelsin, ben eve gidiyorum. Sormazlar, kimse sormaz, ama sen gene de aniden rahatsızlandığımı söyle hani olmaz ya, soran olursa. Sen bilmesen, anlamasan da, ben gidince anneme söylerim, ya da gören, bilen, anlayan biri seninle karşılaşıp da haberi anneme iletirse o anlar zaten demek istediğimi!”

“Dur! Gitme! Hazır, hazırlıklı değildim!”

Özrü kabahatinden büyük(7) derler, bugüne kadar hiç, öyle mi? Dal kırıldı bir kere(8), ötesine gerek yok. Herhalde on sekizlerimizi doldurmanın, üniversite öğrencisi olmamızın mükâfatı bu, bana! Seni sıkmayayım, daha fazla meşgul etmeyeyim! Bu sözlerimin bir veda olduğunu bil ve unutma, sakın!”

“Gitme!”

“Gittim bile!”

Kadın kalbi yumuşaktı, hassastı, hele ki başlangıcın sahibiyse. Üstelik mutlu olmak için hazırdı, hazırlıklıydı, karşısındakinin vurdumduymazlığına, hazır ve hazırlıklı olmadığı itiraf ve itirazına karşın! Olan olmuş, bir bakıma olmayacak, olmaması gereken de olmuştu.

Mihriban eve doğru yönelirken, Mirkelam elinden hiçbir şey gelmiyormuş gibi, herhangi bir atılımda bulunmamış, toplamadaki eksikliği tamamlamak için diğer sıranın ortasından biberleri toplamaya başlamıştı.

Fiziksel olarak değil, moral yönünden desteğe ihtiyacı vardı. Elleri dua eder gibi açık ve açıktaydı, kendi boşta, boşlukta ve başı eğikti…

Bir elin nesi olsa da, iki elin sesi gerekse de nihayeti yapması gerekeni akşam ezanının okunması sırasında bitirmiş ve el arabası birkaç seferde toplananları özel sepetleri ile taşıyıp evde daha önceden beri depo olarak kullandıkları soğukluğa yerleştirmişti.

Yorgundu ve fakat akranlarından birinin düğünü vardı ve o düğüne Mihriban’ın da katılacağı hissi ve barışma umuduyla mutlaka katılmak istiyordu. Bu nedenle duşunu yaptı, giyindi. Kendini affetmesi için bu olayın Tanrının güzel bir bağışı olacağı düşüncesindeydi.

Oysa yanlış da olsa,  gelin çok yakın arkadaşı da görünse, tekrarı olmayacak bir yaşam şekli de görünse Mihriban’ın anne ve babasının ısrarlarına rağmen düğüne gitmek, katılmak isteği yoktu, tıpkı Mirkelam’ın düşündüğü gibi düşünüp, ancak karşılaşmamak şeklinde…

Gelin, Mihriban’ın annesinin telkin(6) şeklinde fısıldamasıyla, gelinlik kıyafeti, üstü-başı, kınası ve belindeki kırmızı kurdelesiyle dikilmişti Mihriban’ın evinin kapısı önünde karşısına;

“Beni gücendirmek gibi bir niyetin yok inşallah! Aybaşın varsa, n’apalım, bir kenarda ayakta durursun, oynamazsın, ortalıklarda dolaşmazsın, ama bu günümde beni yalnız bırakmana katlanmam asla mümkün olamaz…”

Tam bu sırada Mirkelam da görünmüştü avlu kapısında. Gelin kız, gereği gerektiği şekilde sırtını döndüğünde, Mihriban Mirkelam’ın iki kelime, iki satır söz etmesine fırsat bırakmaksızın sadece gözlerini yumup, bağırırcasına tepki göstermesinin hakkı olduğu düşüncesini yaşar gibiydi;

“Arkadaşımın dileğini kırmamak için düğününe katılacağım. Sakın sen de gelmeye kalkışma! Gelirsen de oyun, dans, falan filân için başkalarının da üzülmesini istemiyorsan yanıma gelmeğe kalkışma. Diyeceğimi, dedim, bu son sözüm! Keşke o öpüşü vermeseydim sana, keşke geri alma imkânım olsaydı, şimdi kapıyı yüzüne kapatmamam için dön ve git!”

“Lütfen!” eki yoktu sözlerinde.

“Ama…”

“Benden günah gitti!”

İçeri girip kapıyı sinirle ve hışımla kapattı Mihriban…

Küskün bir şekilde yöneldi düğünün yapılacağı hamamın önündeki bahçe niteliğindeki düğünün yapıldığı boşluğa Mirkelam. Mihriban’ın tepkisinin bu kadar uçuk(6), yüksek, kendini reddedecek kadar aşırı olacağını hiç beklemiyor olsa gerekti.

Kusuru sadece cevaplamamaktı, kendine göre, erken olduğu düşüncesiyle. Dudaklarını yumup büzmesine mazeret bulamasa da, bunun da erken kavramı içine sığdırılacak savunma olması kanaatindeydi.

Mihriban, ahım-şahım görüntüsü(3) olmayan alelusul bir şeyler giyindi üstüne, ne makyaj yapmaya, ne de takı takmaya gerek görmeksizin.

Yöresel bir oyun havası başlayınca işittiği azara karşın, özür dilemek, bir bakıma barışmak umuduyla Mirkelam ortalıklarda ikinci-üçüncü dönüşten sonra Mihriban’ın karşısına geldi. Hızlı bir dönüşle diz çökmek üzereyken kanat gibi açtığı ellerine hâkim olamayacağının farkında değildi.

Elinin tersi tüm şiddetiyle Mihriban’ın yüzüne çarpmış, Mihriban’ın bir anda mosmor kesilen yanağını, kanayan burnunu görünce Mirkelam dengesini, yaşam şeklini değiştirmişti bir anda.

Mihriban’ın yanında şaşkınlıkla elindeki sigaranın farkında olmayan gencin sigarasını alıp tokada neden olan elinin üzerinde söndürmüştü sigarayı. Yeterli değildi. Etrafına bakındı, normalde âdet gibi görünse de muhtarın zılgıtıyla(6) köy düğünlerinde yasaklanmış olsa da silâhlı birini araştırdı gözleriyle…

Yoktu.

Zurnayı çalan efe kılığındaki adamın belindeki kama, ya da bıçaktan başka şansının olmadığı kanaatiyle koşup o bıçağı aldı. Mihriban’ın; “Mahsus yaptın Mirkelam!” sözünü sindirmeye, acısını dindirmeye çalışarak yanağını ovalarken, belki de; “Üzmek için! İncitmek için!” sözlerini ekleyip eklememe çabasında insanüstü bir gayret sarf ederken Mirkelam hınçla sol elindeki bıçakla sağ kolundaki tüm damarları doğrama gayretini yaşamıştı.

Mirkelam’ın kanları toprağı kızıl renge boyama çabasını yaşarken Mihriban gelinin kuyruğundaki tülü cesaretle ve hızlıca kopartıp kesik yerin üstünden düğümlerken bir yandan da bağırıyordu;

“Arabası olan? Çabuk hastaneye!”

“Ben, bir damla gözyaşını akıtmana kıyamazken, sana karşı ‘Mahsus yapmak!’ öyle mi? Doğrusu yaşamayı hak etmiyorum, ölmek yaraşır bana, benim ölmem gerek!”

“Beni öpmeden, beni mutlu etmeden ölmek haram sana!” demek geçti Mihriban’ın içinden, diyemezdi uluorta, yanağı sızlamaya devam ediyordu.

Taksinin arka kanepesine oturdu, 2 + 2 = 4 dâhil herkesin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın Mirkelam’ın bayılmış bedenini araca koymaya çalışanlara yardımcı olma gayretini yaşadı. Mirkelam’ın başını dizlerinin üzerine yerleştirdi, kendisine söz vermesine gerek yoktu, bir musibet, bin nasihatten evlâ(9) idi ve bir kısım şeyleri de uzatmaya hiç gerek yoktu.

Sevgi daha doğru bir söylemle aşk varsa, konu her ne olursa olsun sevenlerin, âşıkların birbirlerini affetmesi, yapılanları, yanlış da olsa yaşananları hoş görmesi şarttı…

Koluna dikiş atılmış, kan takviyesine gerek görülmemiş, sadece serum bağlanmıştı sağlam koluna. Bir kenarda sessizce beklemekte olan bir bakıma olayı yaratan olarak yorumladığı Mihriban’a aldırmayan yaşlı hemşire, anne-babaya “Geçmiş olsun!” dedikten sonra eklemişti;

“Serum bitince haber verin, gereken işlemlerden sonra da genç arkadaşı alıp evinize gidebilirsiniz! Ancak şimdilik biraz dinlenmesi için izin vermeniz gerekiyor, sizleri dışarı alayım, lütfen!”

Mihriban şefkat diler gibi hemşirenin yüzüne bakınca, halden anlayan yaşlı hemşire gereken hamleyi yapmış ve kapıyı dışarıdan kapamak üzereyken;

“Galiba içinizden birinin hastanın başında kalmasında yarar olacak! Kızım, sen serumu takip et, bitince de bana haber ver, lütfen!”

Allah büyüktü, Mihriban tek göze bile rıza gösterirken, Allah iki göz vermişti, neden şükretmesindi ki?

“Baygın değilsin, hissediyorum, aç gözlerini!”

Farkındasızlık yaşıyordu, emreder gibiydi seslenişi. Tepkiye göre yeni cümleler hazırlamalıydı zihninde; “Ya hep, ya hiç!” gibi.

“Hiç!” kabullenilirse yapacağı bir şey yoktu, tek fark Mirkelam gibi göstere göstere değil, başarısız olma ihtimali sıfırlanacak şekilde sonu için gereğini yapmalıydı, yapacaktı da. Herkes; iş işten geçtikten sonra görmeliydi kendini.

Dünya var imiş, ya da yoğ imiş(10) umurunda değildi. Yaşadığı 18 yıl ve azıcık da olsa artısı yeterliydi kendi için, fazlasına ne gerek, ne de ihtiyacı vardı. Sevdiğini öpmesi bu yıllarını kapsayan sevgisinin zorlamadığı, kendiliğinden oluşan bir göstergeydi ve bunu karşısındaki anlamamış, anlamak istememişti. Oysa öylesine bir inanç yüklüydü ki içinde, sanki “Kalp kalbe karşıdır!” şeklinde iki yarımdan oluşmuş bir bütün gibi yaşamıştı bugüne değin.

“Beni duyduğuna eminim, ama açmamakta direniyorsun gözlerini. Sana kurbağa olduğunu söylemek geçiyor içimden, kendini seven tarafından öpülmezsen ömür boyu kurbağa olarak kalacakmışsın gibi, ne dersin?”

“Vırrak!”

“Anlamadım!”

“Bırak kurbağa kalayım! Bak! Bana sırtını döndüğün için ne güzel tokatladım, hıncımı almak için. Üstelik bu hareketim yeterli değildi, üzülmüşüm gibi şov yapmaya devam etmeliydim. Ne şahane bir gösteri sundum çevreme, senin içinmiş gibi bıçakla intihar gösterisi yapmam benim bile hoşuma gitti! Okumaktan vazgeçtim! Şovmenlik yapıp geçimimi sağlayacağım, aç kalmayacak kadar kazansam da…

Oldu, oldu! Olmadı bende bu yetenek varken dünya umurumda değil, dilencilik yapar, nerde akşam, orda sabah tüketirim kendimi…”

“Yalan söylemek hem yakışmıyor, hem de beceremiyorsun. Yaşadığın, yaşattığın ve hastaneye gelmeden önceki sözlerin pişmanlığının eseri. Hatta daha da ileri bir iddiam, beni incitmiş olmanın hüznü…”

Yelkenler suya ermek üzereydi, hissedilen;

“Bir kurbağa olarak söylediklerini anlamakta zorluk çekiyorum…”

Genç kız anlamıştı, eğilip öptü, gözler açılmamış olsa da aralanmış dudakları öperek.

Kapı açıldı aniden, doktor, hemşire, anne babalar yani 2 + 2 = 4 hep beraber daldılar o anda içeriye ve doktor dillendi;

“Ooo! Hemşire Hanım! Mercimekler hazır, bir koşu fırını yakıver de mercimekleri fırına veriverelim. Beyler, bayanlar, anneler, babalar ne dersiniz; ‘Allah’ın emriyle…’ diyerek ben mi başlayayım söze, yoksa sizler aranızda halledersiniz de sonuç için sizler mi davet edersiniz bizi, o mutlu güne?” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İki, İki, Dört; Bu söz genel kavram itibariyle bir şeyin inkâr edilemeyecek, şüphe götürmeyecek, bir başka şekilde ifade edilmesi mümkün olmayacak doğrular için sarf edilen bir gerçektir. Örneğin, çok ilkel bir benzetme olsa da nefes alınıp verilmiştir, iki, iki dört gerçektir. Ancak bir ölüm için iki, iki, dört diyemezsiniz, ya morgda dirilirse? Şüphelidir. Hem iki, iki daha, ya da iki çarpı iki daima dörttür. Amma…

İnternette seksenden fazla bir konumda 2x2= 4 olmadığına dair bilgiler vardır. Üniversitede yüksek matematikten iyi notlar almama rağmen aklımın ermediği, dolaysıyla da okurla paylaşmama gerek kalmayan John Forbes NASH’a ait Oyun Teorisinden (Game Theory) bahsetmeyi gerekli görmüyorum.

Öğretmenimizin cebirsel olarak sıfır konumuna önem vermeksizin bize öğrettiği ve hâlâ aklımda kalan bir 1 = 2 kavramını özetlemek isterim.

a = a  >>>>>  a2 = a2  >>>>> a2 – a2 = a2 – a2  >>>>> a (a - a) = (a – a) ( a + a) iki tarafta da (a – a) eşitlikleri birbirini götürünce; a = 2a ve dolaysıyla 1 = 2 olmaktadır!

Diğer bir çözüm;  0 = 0 >>>>> 4-4= 0 veya 5-5= 0 o halde 4-4 = 5-5 >>>>> 4 (1-1) = 5 (1-1) demektir. (1-1) eşitlikleri her iki tarafta da birbirini götürünce 4 = 5 olmaktadır!

Yine İnternette Ögetay KAYALI (aynen alıntıladığım bir şekilde) şöyle bir çözümle 5 = 4 ispatlamıştır!

2×2 = 2×2 >>>>> 5+(2×2)=5+(2×2) >> Her iki tarafa 5 ekledi. >>>>> 5(5+(2×2)) = 5(5+(2×2)) >> Her iki tarafı 5 ile çarptı. >>>>>> 25+5(2×2)=25+5(2×2) >>>>> 5’leri dağıttı. 25-25=5(2×2)-5(2×2) >>>>> 25’leri bir tarafa, 5(2×2)’leri bir tarafa aldı. >>>>> 5(5-5)=5(2×2)-5(2×2) >>>>> (25-25)’i 5(5-5) şeklinde yazdı. >>>>> 5(5-5)=(2×2)(5-5) >>>>> İfadeyi düzenledi. >>>>> Her iki taraftaki (5-5) kemiyetleri birbirini götürünce 5 = 4 olmaktadır.

Öğretmenimizin bir başka söyleminde; cevapsız bir soru; 1 ile 2 rakamı arasında başka bir sayı yok, o halde neden 2 -1= 1 oluyor. Konuyu uzatmak mümkün, ancak her şeyi bir öykü içine sığdırmaya çalışmayı uygun görmüyorum.

(*) Öyküde Mihriban ve Mirkelam kendiliğinden oluşmuş isimler, ancak türkü ve şarkının da sonradan etkilemiş olmasını inkâr etmemem gerek!

Mihriban; Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu, dost.

Mihriban; Musa EROĞLU’nun meşhur ettiği; “Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım çözülmüyor” şeklinde başlayan Abdürrahim KARAKOÇ’a ait Kahramanmaraş yöresine ait türkünün birinci bölümünün en etkili yerleri bence; “Lâmbada titreyen alevin üşümesi, aşkın kâğıda yazılmaması, aşka hudut çizilmemesi” olsa gerek.

Mirkelam; (Farsça) Güzel, nazik konuşan.

Her Gece; Fergan MİRKELAM’a ait bir şarkı olup “Öyle günler oldu ki senle, konuşmasam olmaz ki…” şeklinde başlayan şarkının bence en önemli bölümü; “Resimleri bir yana atmak seni unutturmaz ki…” bölümü olsa gerek!”

(1) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak.

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(2) Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Bir Moka Yaramamak; Bir işe yaramamak. Medet umulacak bir işi yapacağından emin olmamak (Mok kelimesinin başındaki “b” harfi edep sınırları içine alınarak gizlenmiştir!)

Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak);  İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.

Elin (Milletin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, anlamındadır.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Kulağa Kar Suyu Kaçmak; Yanlış bir haber işitmek, müşkül bir duruma düşmek, şüphelenmek (de olabilir) ancak öyküde genel anlamda kullanılan; gizli tutulan bir şeyi öğrenmek anlamında kullanılmıştır.

Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.

Pir Olmak; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pirifani olmuş kimse. Genç karşıtı (Anne başa taç imiş, Her derde ilâç imiş, Bir evlât pir olsa da anneye muhtaç imiş. Yunus EMRE).

Zamana Karşı Yarışmak; Bir işi, bir şeyi bitirmenin değil, en kısa zaman içinde bitirmenin önemli ve zorunlu olduğunun bunun için çaba gerektiğinin ifadesi.

(3) Ahım Şahım Görüntü; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte, güzel görüntü.

Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.

Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Gün Gibi Aşikâr Olmak; Çok açık, çok belli (olmak).

Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.

İntifa Hakkı; Kişinin başkasına ait bir bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.

İtibar Kaybı; Saygınlık, kredi, inanç, değerli bulunma, prestij kaybı. Güvenilir olma. Başkalarından saygı görme, çevresinde saygı uyandırma gibi duyguların tümünün kaybı (İtibar Kaybı; Dil üstünden kayan dondurmaya benzer. İtibarını kaybedersen yok olursun. Betül MARDİN)

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

(4) Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.

(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

 (6) Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.

İkmal; Eksik olan bir şeyi tamamlama, bitirme, bütünleme.

İrat; Gelir. Gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak sebze, meyve toplanıp eve, pazara getirilip götürülmesi.

Köfün; Yöresel olarak küfe. 

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Münavebeli; Sırayla, nöbetleşerek.

Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Müzmahal; Şeklinde söylenmekle birlikte yöresel olarak “Müzmehel, müzmahil” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmiş, yok olmuş” şeklindedir.

Tefriş; Döşeme işi. Sadece duvarları çizilen bir projenin gerçek ölçülerde eşya yerleşimlerini, baca, kapı, pencere gibi nesnelerin mimari olarak gösterilmesi.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Zılgıt; Azarlama. Çıkışma. Gözdağı verme. Korkutma. Güneydoğu Anadolu ve bazı yerlerde; dili ağız içinde oynatarak sürekli ses çıkarma, alkışlama.

(7) Özrü Kabahatinden Büyük; Bir kabahat ya da suç için özür dilerken daha büyük suç işleme.

(8) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).

(9) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(10) İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun…  şeklinde başlayan Terkibi Bent eserinin Güftesi; Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’ya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.