Kimdi bu yaşlı adam? Sabahın kör vaktinde kar-kış-ayaz demeden benim gibi yollara düşen? Omzunda, içinde neler olduğu belli olmayan bir çanta ile her sabah değilse de, çok sabah güvercinlere ekmek ufalayan ve elinde kalan poşeti, sanki şehir yalnızca onun katkısıyla tertemiz olacakmış gibi titizlikle çöp kutusuna kadar götüren bu adam kimdi?

Üstelik kışın soğuğuna aldırmadan, elleri çıplak, eldivensiz ama lacivert paltolu, boynu aynı renkten atkılı! Daha önce görmüş müydüm onu bu yol üstünde, yani yolumun üstünde demek istediğim? Yoo! Hayır! Olası ki bu civarlarda henüz görünmeye başlayan, ya da yeni taşınan bir ihtiyar olmalıydı. Ama bu yaşta, hem de bu kış mevsiminde, neden?

Bana neydi canım? Bana neydi diyemiyordum, çünkü her sabah ve hep ama hep (dediğim gibi) yolumun üstündeydi bu ihtiyar adam. Sonraları ne bakkalda-çakkalda, ne markette-kasapta falan rastlamıyor, rastlayamıyordum ona. O yolda karşılaşmamızın dışında bir defa bile bir başka yerde karşılaşmam yoktu kendisine.

İhtiyar adam demekte belki de haksızlık ediyorum gibi geliyordu bana.  Evet, 30-40 larında değildi ama 70-80 lerinde de değildi. O halde ortayı bulmam gerek; 55-60 lar civarında diyeyim. Her zaman atkısının ardından gördüğüm, görmeğe çalıştığım, görebildiğim kadarıyla kravatlı ve temizdi, hissettiğim, fark ettiğim kadarıyla, hani tiril tiril(1) derler ya, öylesine.

Bazen sanırım ki hipermetrop olduğundan olsa gerek gözlüğü düşerdi paltosunun önüne. Yakasında rozet falan var mıydı, hiç öylesine bakmamıştım ki.

Kışın yaşandığı bu kentte yerlerin buz tuttuğu zamanlarda da, kar diz boyu diyeceğim zamanlarda da, sulu sepken(2), ya da çişil çisil(2) diyeceğim yağmurlarda da, kuru-sert ayazlarda da yolumun üstündeki 50-60 metrelik mesafeyi arşınlarken(3) rastlardım ona, daha doğrusu görürdüm onu.

Çok zaman ağzı kıpırdardı, kendi kendine konuşur muydu, belki, onun kendi kendine konuşmasının hiç kimseye zararı yoktu ki. Belki de dua mı okurdu, kendi kendine şarkı mı mırıldanırdı, artık bilemiyorum? Çok zaman sırtı dönükken geçerdim yanından, bana dönükken geçmem, sevinç olurdu benim için.

Sanki dualarından yaralanacakmışım hissederdim kendimi. Çünkü bilirdim ki; “Faydalı ile faydasızı ayırt edebilenler, bilgi sahibidirler!(4) denmişti. Mutluluksa ayrı bir kavramdı, şimdiden söyleyemeyeceğim.

Bu arada bir-iki bilgi kırıntımı aktarıvereyim kendimden;

Bu soğukların bir kısmına büyüklerimiz “Kocakarı Soğuğu(5)” derdi. Rahmetli anneannem gecikmiş olan yağmurlara “Kırkikindi Yağmurları(5)” der, bazen de “Cemreler düştü!(5” diye bir şeyler telâffuz ederdi(6), ne demekse? O usulca yağan, hani çisil çisil dediğim yağmurların adı da; “Ahmak Islatan Yağmurlar(5)” idi ona göre. Bazen “Gök Delindi(7)!” derlerdi anlamazdım, çocuk aklımla da, bugün bile. “Dona çekmek(7), soğuk iliğime işledi(7), buz kestim(7), çivi kestim(7), acı soğuk(7)” gibi sesleri de gelirdi kulağıma ve hiç anlamazdım.

“Hele ‘tufan(7)’ dediklerinde aklım dururdu. Çünkü Tufan, İlköğretimde bizim sınıfımızda “Yürek hoplatan, yakışıklı, kızları her zaman çevresinde toplayan, toplayamadığı zamanlarda kantine yönelerek herkese bir şeyler ikram eden (Her nedense ısmarlayan demek geçmedi, içimden) zengin bir ailenin çocuğu” idi.

Bazen “Alaimisema(7)!” diye gökkuşağını tarif ederdi büyüklerin birilerinden biri. Onun altından kız geçenler oğlan, oğlan geçenler kız olurlarmış! Birkaç kere denemeye çalıştım, “Altından nasıl geçerim!” diye, başarılı olamadım. Dünyaya kız çocuğu olarak gelmiş olmaktan dolayı neşeli değildim, desem, anlayan anlar herhalde demek, ya da anlatmak istediğimi.

En çok da merak ettiğim o kadar rengin bir araya gelip de nasıl beyaz oldukları idi? Galiba ileriki yıllarda fizik derslerinde başarılı olamamaktan dolayı morarmamın sebebi de bu olsa gerekti!…

Devam ediyorum;

Bazıları belki selâmını almamak için ona sırtlarını döner gibiydiler. Oysa selâm Tanrı kelâmıydı. Bilmezler miydi ki? Keşke o selâmlardan biri de bana nasip olaydı diye düşünmedim değil. Herkese selâm verirken selâmını benden esirgemesinin nedeni ne olabilirdi ki? İticiliğim mi? Oysa “Bazen bir bakış, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz(8)” dı.

Yukarı-aşağı gezeceğine bir gün de “Ben nereye gidiyorum?” diye takip etseydi ya beni. Yoksa takip etmişti de ben mi fark etmemiştim? Yok canım daha neler? Rüya olsa, haydi neyse! Hayal mi? Çok zor!

Bazen caddedeki bira kutularını, poşetleri, gazete kırıntılarını, izmaritleri, hatta araç çamurluklarından düşmüş buz topaklarını, parçalarını ayağıyla da olsa kaldırım kenara süpürme gayretinde görürdüm onu. 

Yanından her geçişimde bir detayı nakşoluyordu91) zihnime. O benim kendisini incelediğimin, dikkatle süzdüğümün farkında mıydı acaba? Hayır! Kesinlikle? Evet!

Yaşına, hacı tipi bıyıklarına saç favorileri yakışmıyordu. Kulakları Lokantacı Orhan Ağabeyin orta boy kepçeleri gibiydi! Kaşları, bıyıkları, Don Juanlar(10) ya da jön prömiyerlere(10) has gibi görünen favorileri siyah-beyazdı. Gözleri bulunmaz koyu kahverengi, hatta siyahtı desem abartmış olmam.

Saçları beyaz olmalıydı, şapkasının kenarından fark ettiğim kadarıyla. Dökülmüş olabilir miydi, belki, yaşının gereği.

Tahminen 70-75 kg civarında olmalıydı, kilosu beni ne kadar ilgilendiriyorsa? Kurbanlık koç mu seçiyordum? Koç olsa böyle yaşlısını tercih etmezdim her halde! Ama bana kurban olacaktıysa bu yaşta da olsa bence sakıncası yoktu!

Ve en önemlisi; elleri çıplaktı dediğim gibi ne kadar dikkatle bakarsam bakayım ne sağ elinde, ne de sol elinde yüzük ya da benzeri bir şey görmemiş, görememiştim. Bu hacılığının bir göstergesi miydi, yoksa “Alan almış, satan başından savmış!” örneği bir davranış mıydı? Sanırım ki, bu yaşlarda bir insan herhalde ununu eleyip, torbasını asmış, çoluk-çocuğa, torun-topalağa karışmış olsa gerekti.

Budalaca bir düşünce olabilir miydi bu; “Her şey yolunda!” demem için? Sanmam. Egoist beyinlere sahip olanlar, ya da egoist beyinlere sahip olmak isteyenler için her bir şeyin yolunda olması iyi bir düşünce olabilirdi. Benim için mi? Mümkün değil, belki de başlangıç için mümkün değil demem gerekti!

Ara sıra cebinden bir şeyler çıkarır, yazardı, anlamlandıramazdım. Artık şair miydi, yoksa yazar mıydı? Şiir mi yazardı, öyküleri için gördüğü, hissettiği bir şeyleri mi not alırdı? Bilmem asla mümkün değildi ki! Hani bir gün (meselâ) tanışmışız da, sorarmışım ona, mümkün müydü? Nerdeeee?

Bazen hava açıksa, bulutlar yere yakın olup görüşünü engellemiyorsa batıdan gelen bir uçağın sesini dinlemek, görüntüsünü beynine kazımak isteğinde gibi görürdüm onu, dünyayla irtibatını kesmişçesine.

Özlemini hissederdim o uçağa bakışında, ama bilemezdim nedenini. Oysa bilmem gerekirdi belki de. Çünkü günlerden sonraki günlerden sonraki günlerde uzunca bir süre göremedim onu, bana yıl, ya da yıllar gibi uzun süren, belki birkaç gün, belki bir hafta-on gün.

Bir an ölmüş olabileceğini düşündüm. Olamazdı. Ölmeyecek, ölemeyecek kadar gençti çünkü, hissettiğim kadarıyla. Hem salalar onun için yeterli değildir diye düşünmedim, değil. “Hissettim!” dedim, gerçekten ölümü ona yakıştıramazdım, yakıştıramıyordum da. Yakışmazdı da.

Yaşamalıydı da, hem ölüm onun kıymetini asla anlamazdı! O halde yaşadığını, ama belirli bir süre ortalıklardan değil, caddeden kaybolduğunu düşünmek fazla iyimserlik olamazdı.

Sonra gene aynı çekiniklilikle, ağzında kıpırtılar, kamburumsu, aynı beklemede gördüm onu cadde üzerinde gezinirken, kesinlikle volta atmak(11) değildi bu. Sanırım özleminin olduğu yere, o uçağı gözleriyle takip ettiği yere gitmiş-gelmiş olabilirdi.

Belki çocuğunu, çocuklarını ve mutlaka torunlarını ziyaret etmiş olsa gerekti. Yüzündeki tebessümden hissederdim bir şeylerden mutlu olduğunu. O zamanlarda “Zamanını değerlendirmek” diye düşünürdüm belki zihninde, dudaklarında şekillendirdiklerine.

Sevindim rastlamama. Belki de tuhaf! İnsan yaşam biçimi gibi kabulleniyordu düşündüklerinin yaşamında şekillenmesini…

Aptal değilim, aptal değildim, ama aptal sarışın imajını mı verseydim dikkatini çekmek için? Gönüldü bu, yaşa-başa bakmazdı, ota da konardı, b.k da. Ama onun gönlünde olmayı öylesine çok ve öylesine arzuyla hissederdim ki! ‘Gönül’ dedim! ‘Yaşa da bakmaz, başa da bakmaz!” dedim. O kilometresini doldurmuş (bence), ben kilometremi doldurmuşum bence. Beden-cisim önemsizken, el ele olmayı istemek o kadar mı zordu ki?

Ben onu görmediğimde sanki işlerim rast gitmiyordu. “Güzele bakmak sevap(12)”, derlerdi, her ne kadar güzel olmasam da. Hiç mi sevaba girmeyi düşünmezdi ki o? Beni yol üstünde görmediğinde acaba o beni hiç mi merak etmemiştir ki? Hiç olmazsa benim onu görmediğim zamandaki merakımın yarısı kadar!

Günlerden bir gün… İçimde sıkıntı mı vardı, yoksa bir kırıklık mı egemen olmuştu üzerime. İzin alıp işyerimden erken çıkmak arzusu geçti içimden. İznimi aldım. Hafiften sulu bir kar yağıyordu, ıslanmamı isteyerekten. Şemsiyemi almamıştım, daha doğrusu sabah şemsiyelik bir hava yoktu ve ben de hava raporlarına pek meraklı değildim.

Aslında yeni bir şemsiyeye ihtiyacım olduğunu, vakit ayırıp da iyisinden bir tanesine sahip olmaktaki tembelliğimi söylemem gerek. Çünkü şemsiyem eski idi ve bir-iki telinin kopmasıyla emekliliğini istemişti (sanırım)!

Olağana göre daha fazla ıslanmamak için caddeden uzak hızlıca yürümeğe çalışıyordum. Yerler yağan sulu kar nedeniyle beyaza bürünmüş, bürünmek üzereydi belki de. Yanımdan oldukça süratli bir şekilde zifoslu(13) suları sıçratarak geçen arabaya deyim yerindeyse okumak(!) üzereyken, o araba birden frenlemesi nedeniyle kaymaya başlamış ve caddeye dikkatsizce adımını atan teyzeye yavaşça da olsa çarpıp kenara iteklemişti.

Duran arabadan bir bey, bir bayan acele indiler, teyzeye yöneldiler, kaldırırken bir şeyler söylediklerini sanıyordum. Böyle şeylere dayanamazdım, hele kan görürsem, bayılmak, ya da kendimden geçmek üzereydim.

Tam bu sırada yanımda mavi renkli, küçük bir arabanın önce yavaşladığını, sonra durduğunu fark ettim, ancak. Açılan bir kapı sesi ertesinde belimi incitmek istemezcesine kavrayan, tutan bir kol vardı, baygınlık moduna düşmeden önce.

“İyi misiniz bayan?” dediğini ve beni arabanın ön koltuğuna oturtup, kolonyalı bir mendil verdiğinde fark edebildim onu ancak. O; o idi her sabah rastladığım.

“İyiyim!” dedim.

“Gerekirse ön konsolda daha da kolonyalı mendil, kolonya, mentol ve mentollü sakız var. İzninizle ben arabanın çarptığı teyzeye bir bakıp geleyim, belki yardıma ihtiyaçları vardır!”

Gittiğini takip etmek için yordum gözlerimi. Onların ona değil, benim ona ihtiyacım vardı gibime geliyordu egoistçe(14).

Öndeki araba teyzeyi de alıp dörtlü lâmbalarını yakarak hareket ettiğinde geldi, direksiyona otururken;

“Merak etmeyin, teyzenin kırığı-çıkığı yok. Burnundan ufak bir kan akıntısı. İç kanama olmasın diye alıp hastaneye götürdüler. Sanırım teyze akşama evine döner. İnşallah akrabanız, komşunuz değildir!”

“Yoo! Değil! İzninizle ben de sizi meşgul etmeyeyim, ineyim!”

“Gittiğiniz yöne doğru gidiyorum. Bir sıkıntı atlattınız. İzninizle evinize, çekiniyorsanız sokağınızın başına kadar götürüp bırakayım sizi. Bu yağmurda, ya da karda mı demeliyim, bilemedim, daha fazla ıslanmanıza ve yorulmanıza gerek yok, diye düşünüyorum! Üstelik siz de uzaktan da olsa sarsıntı geçirdiniz. Hem renginiz de solmuş galiba. Yatmadan önce nane-limon, ıhlamur ya da bitki çayı, özellikle kuşburnu içerseniz iyi gelir herhalde. ”

Kararsızdım, aynı ortamda biraz daha beraber nefes almamın ne mahzuru olabilirdi ki? “Peki!” dedim. “İlginize de teşekkür ederim!” diye ekledim. Belki de bu deyişe mecbur hissetmiştim kendimi. Beni, evimi bilsin isterdim, ama bu acele etmek olmaz mıydı?

“Marketten bir-iki şey almam gerek, teşekkür ederim, izninizle inebilir miyim?” dediğimde;

“Hayhay! Kendinize dikkat edin efendim!” dedi.

“Efendim!” ne kadar banal(15), sakil(15) ve uygunsuz bir kelimeydi, ilk defa bu kelimeyi bu kadar sevimsiz buluyordum.

Utandım, tekrar geri dönmedim, biliyordum ki gözlerinde eriyebilirdim. Gene de arabanın cinsini ve plâkasını hafızama nakşetmek(9) için hareketinden sonra arkasından baktım. Çok istememe rağmen acaba o da dikiz aynasından bana bakmış mıydı?

Fettanlık(16) kadınlara mahsustu. Ama herhalde erkek de adım atmasını bilmeliydi, sebep yaratmalıydı, bence. Yarın bir başka gün olacak gibime geliyordu. İsterse adım atmasın, isterse adım atmamakta dirensin, sırtını dönsün, göğe baksın…

Beni fark edecekti, en basitinden kendimi ona fark ettirecektim. Olmaz mıydı? Öylesine bir olurdu ki! Ama neden? Ununu eleyip eleğini asmış, ya da gönlünde boşluk olmayan iki varlık neden birbirini isteseydi ki? Haydi, gene “bencillik” diyeyim duygularıma.

Onu neden istiyordum ki? Biraz daha dozu oldukça artmış, ya da artırılmış bir egoistlik olacak, ama neden onun beni istemesini istiyor, arzuluyordum ki?

Öylesine geç ve gelmekte oldukça direnen bir sabaha ulaşmıştım ki? Biliyordum ona rastlayacağımı. Her günküne nazaran üç dakika erken çıktım evimden, annemin hayret uyandıran bakışlarına karşın. Üç dakika dediğime bakılmasın, on beş dakika, kim bilir belki de yarım saat öncesinden çıkıp, karşı sıradaki vitrine bakma modunda yolunu gözlüyordum onun.

Çok mu gecikmişti görünmekte, ya da ben mi geciktiğini düşünmüştüm? Arkadan dolaşıp yanından geçerken;

“Merhaba!” dedim. Geçip gidiyormuşçasına, selâm vermek mecburiyetinde kalmışım gibi.

Uyanıktı, ya da bana öyle gelmişti, hemen cevapladı, “Merhaba!” demek zarureti(17) yokmuşçasına;

“Belki merak etmişsinizdir, hemen söyleyeyim; taksinin çarptığı teyze iyi!”

Yerimde (isteyerek) duraklamış ve sözlerinin devamını getirmesini istemiştim;

“Aracın plâka numarasını hemen hafızama kaydetmiştim. Aracı kullanan ve sivil giyimli olan kişi genç bir subaydı ve adı Ahmet’ti. Eşi çok telaşlıydı, devamlı olarak dua etmekteydi. Örneğin en çok kullandığı cümle; ‘Allah’ım teyzeye bir şey olmasın!’ şeklinde idi. Teyzeyi Gülhane Askeri Hastanesine götüreceklerini söyledi genç adam. Ben de sizi bıraktıktan sonra…”

Tam bu sırada üstünde yabancı dilde yazılar olan bir minibüs yanaştı yanına;

“Özür dilerim, gitmem gerek! Yarın karşılaşırsak, ya da birkaç dakika erken çıkarsanız yola ve de isterseniz eğer devamını anlatmak isterim. Şimdilik teyze iyi, adresini aldım, evinde de ziyaret ettim, çok iyi. Merak etmeyin ve şimdilik hoşça kalın!”

Ve kayboldu ufkumdan.

 Bugün, zaten bugün olmakta o kadar, direnmiş ve o kadar gecikmişti ki. Ya yarın… Öncesinde tamamlanması gereken bugünden sonraki yarın nasıl gelecekti? Hele içim böyle kendi halinde zahmete girmişçesine kıpırdarken?

Ertesi gün, yani Tanrı’nın önceden zapt ettiği diğer yirmi dört saat başlamıştı, bitmesin istediğim, bitmemesini dilediğim. Karşılaştık, o tur atarken, ben ona sözüm ona yetişme çabasındayken.

Birden aklıma geldi. Biz kimdik yahu? Benim bir lisede öğretmen olmamı unutursak Pamuk Prenses olmadığım belli idi. O da özel sektörde çalışan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mıydı acaba? Bazen bazı şeyler o kadar önemsizdi ki? Bunu bilmek için insanın işaret parmağını şakağına dayaması ve bir süre gözlerini kapatarak düşünmesi, hatta düşünmese bile düşünür gibi yapması yeterli oluyordu.

“Nerede kalmıştık?” dedi, daha “Merhaba!” demeden, selâm vermemi beklemeden.

“Beni bıraktıktan sonra demiştiniz ve servis aracınız gelmişti.”

“Tamam! Sizi bıraktıktan sonra hastaneye gittim. Biliyorsunuz o hastane birtakım özellikleri olan bir hastane. ‘Selâmünaleyküm’ deyip giremiyorsunuz hemen. Amma bir sürü bürokrasiden ve teşrifattan(18) sonra subay arkadaşı, eşini ve teyzeyi buldum. Ve kısaca merak edilecek bir şeyi yoktu teyzemizin. Subay ve ailesi oldukça tedirgin ve üzgündü. Israr etmelerine rağmen ‘Teyzeyi ben evine bırakırım!’ dedim. Birbirimize telefon numaralarımızı ve adreslerimizi verdik. Teyzenin çocukları ve torunları kendisini merak edip aramaya çıkmışlar, karakollara haber salmışlarmış. Hiç hak etmediğim halde onlardan diz boyu fırça yedim, öncelikle. Sonra da özürlerini kabul ettim. Merak ederseniz ve ziyaret etmeği düşünürseniz teyzenin adresini ve telefon numarasını size de verebilirim diyecektim ki, bu servis benim konuşmamı engellemek için böyle vakitsiz geldi gene işte.”

Kapı açılırken döndü;

“Sağlıklı günler dilerim efendim!” dedi gene o kelime; “Efendim!”

Yaşantımda “Keşke!” kelimesinden nefret ederdim, buna ek; “Efendim!” kelimesini de ekledim nefret dağarcığıma(19). Sonra kendi kendime dedim ki; “Bu kadar zulüm etmemelisin kendine, ismini, cismini, kim olduğunu bilmiyor ki? Ne desin sana?” Kendime hak verdim. Öyle ya hanımefendilik mi yakışırdı bana?

Abla-teyze-bayan diye söylenecek bir unvan da yakışmazdı! Dediğim gibi Pamuk Prenses değildim ki; Güzel Bayan, Cici Bayan gibi bir şey söyleseydi. Sanırım en uygun kelime “Efendim!” olmalıydı, o da bunu söylemişti.

O üstü yazılı servis arabasından da hoşlanmamağa başlamıştım. Nefret etme hakkımı “Keşke, Efendim” kelimeleri için kullandığımdan bu kere “Hoşlanmamak” kelimesi yer etmişti duygularımda.

Yaşadığım aşk, istediğim sevgi mi idi, bu yaşa dek tatmadığım. Sanmam. Belki bir özlem, belki bir özenç, belki bir dilek, istek, ya da arzu olabilirdi, emin olamadığım.

Ertesi gün yine, ama bu sefer servisin duraklatmasını istemezcesine hızlıca konuştu “Merhaba!” dedikten sonra.

“Yarın cumartesi!”

“Evet?”

“Tatil!”

“Evet?”

“Anladın?”

“Anladım!”

“Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluk(20)” du.

Gerçekten yaşadığım sevgi miydi, diyenin düşüncesindeki gibi?

Ve ertesi gün geldi, okulların, dairelerin tatil günü olmasına rağmen, biz mesaisine yetişmek isteyenler gibi aynı yerde idik. O, yine kambur, beyaz pardösüsü ile ben kırmızı(21) pardösümle idim.

Farkında olmadan el ele tutuşarak değil, yan yana yürümeğe başlamıştık, ancak bizim için bahar da yaz da geçmişti, sonbaharı yaşıyorduk artık, belki de kışın erken gelenini.!...

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İkramiye Kazanan Adam; Öyküyü yazıp tamamladığımda bununla örtüşen bir fıkra geldi aklıma, öyküye katkısı olabilecek, “Anlatmazsam olmaz” diyebileceğim. “İleri yaşlardaki bir adamın ikramiye mi neyse eline yüklü bir miktarda para geçince, şehrin en lüks yerlerinden birine umumi tuvalet yaptırır ve kapısına şöyle yazdırır: ‘Dur Yolcu! Bu yaştan sonra gelen mürüvvetin içine etmeden geçme!’ Adı olmayan öykü kahramanı kadının da yaşadığı da bu olabilir miydi? Belki! Yorum?

(1) Tiril Tiril; Tertemiz. Titrer gibi dalgalanan, ince.

(2) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.

Çisil Çisil; İncecik yağmur yağışının ifadesi.

(3) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

(4) Faydalı ile faydasızı ayırt edebilenler, bilgi sahibidirler Şeyh EDEBALi’ye ait bir söz. (Türbesi; BİLECİK’tedir).

(5) Kocakarı Soğukları; Berde’l Acûz, Eyyamı husûm da denilen Mart ayı ortalarındaki soğuklar.

Kırkikindi Yağmuru; İlkbahar sonları ile yaz başlarını kapsayan, ilkyaz dönemlerinde hava çeşitli nedenlerle farklı ölçüde ısınır, buna bağlı olarak oluşan türbülanslarla (Hava burgacı)  yağışlar genellikle öğleden sonra, bazen ikindiye kayan zamanlarda meydana gelen yağışlar olduğu için genelde bu şekilde anılmaktadır.

Cemreler Düştü; Bilimsel niteliği olmayıp, kış mevsiminin bitimine doğru, bahar öncesi önce havada, sonra suda ve daha sonra da toprakta oluştuğuna inanılan sıcaklık artışıdır.

Ahmak Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur. 

(6) Telâffuz Etme; Söyleyiş şekli, sesleniş tarzı.

(7) Gök Delinmek; Birdenbire, çok sulu ve yeğin yağmur yağmak, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmak.

Dona Çekmek; Suları donduracak şekilde soğumak.

Soğuk İliğe (İliklerine Kadar) İşlemek; Çok Üşümek, tahammül sınırlarının sonuna ulaşacak kadar üşümek.

Buz Kesmek; Vücudu buz gibi olmak, çok üşümek.

Çivi Kesmek; Çok üşümek, donar gibi olmak.

Acı Soğuk; Eli, yüzü üşüten sert soğuk.

Alaimisema; Gökkuşağı, ebemkuşağı, eleğimi sema…

Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.

(8) “Bazen bir bakış, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz. SHERMAN.

Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. MEVLÂNÂ

Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean Jack ROUSSEAU

(9) Nakşolmak; Kalıcı ve etkili olmasının sağlanması.

Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

(10) Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.

Jönprömiye; Genç. Önemli rollerde oynayan genç oyuncu

(11) Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde)

(12) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(13) Zifos; Yerden sıçrayan sulu çamur. İşe yaramaz, boş yarasız

(14) Egoistçe,  Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkamlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.

(15) Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.

Sakil; Çirkin, kaba. Sıkıntı veren, sıkıntılı.

(16) Fettanlık; Gönül ayartıcılık, cilvelilik.

(17) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(18) Teşrifat; İlişkilerde kurallara uygun davranma. Resmi günlerde ve toplantılarda devlet büyüklerinin, kişileri makam ve sıralarına göre kabulü.

(19) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

(20) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE

(21) Kırmızı Renk; Rochester Üniversitesinin (New York-A.B.D.) yapmış olduğu bir araştırmaya göre (27.ŞUBAT.2012-Hürriyet Gazetesi) kırmızı renk erkekleri daha çok cezp ediyormuş. Öykü kahramanı bunu biliyor muydu? Sanmam. Bence, doğadaki en güzel renklerden biri denizlerin, göğün ve gözlerin mavisi, diğeri ise Tanrı’nın hikmeti ve mucizelerinden olan bitkilerin ve yine gözlerin yeşili olsa gerek!