Bu bir gerçek öykü…
Mü? Evet! Neresinden bakarsan bak, bu gerçek bir öykü, aksi takdirde masal olurdu! Buna da oldukça sakin bir mizaca(1) sahip olmasına rağmen Coert (Yani; Kurt, bizlere İngilizcesinin de taklidini; “Wolf(1)! Wolf!” şeklinde yaparak tasdik ettirmişti, bir münasip zamanda) az bir miktar da olsa kızgınlığını gösterir, bize kızardı!
Şimdi başlangıç olarak olaylara ve gelişmelere “Mış!” ya da “Mışım!” gibi ilerideki tarihleri beriye sararak(2) başlayacağım. Sıra bana gelince de kendimi açık edip devreye gireceğim tabii ki!
Kurt Arkadaşa (İleride bacanak olacağımızı fısıldayayım, ancak “Şimdilik; ‘Unutma modunda(3)!’ olunsa, iyi olur!” diye düşünmekteyim!) “Kurt” demem onun dileğiydi. Aslen Hollandalı bir Ziraat Yüksek Mühendisi olan Coert Daniel SMIT, görevli olarak Türkiye’ye gelip de, meslektaşı Ayşen yüzünden kaybedince kendini, Yunus EMRE gibi; “Kendime kendim lâzımsam kendim bulsun kendimi…” şeklinde, öncelikle rakı içmesini öğrenmiş.
Öyle ki; tanıştığımız tarihlerde önceliği; “Ah! Ay! Ah!” şeklinde olmaktayken sonraları ikinci kadehten sonra konu; “Ne olacak bu memleketin hali yav?!” moduna dönmüş ve Kurt gerçekten öte Türkleşmiş, Türk olmuştu, ayrı konu…
Türkiye’ye geldiğinde başında kavak yelleri estiğini(4) itiraf etmişti. Ülkesinde 3-5 tane aşkı varmış! Ne zaman ki Türkiye’ye gelmiş, ağzını-burnunu şeytan çarpmış(2) gibi eğri-büğrü Çarşamba Pazarına(3) çevirenle karşılaşmış, değil sadece ülkesini, dünyayı bile unutmuş!
Aç parantez. O sıralarda meşhur bir şarkı varmış dinlenen; “Kalp, kalbe karşıdır…(5)” diye. Bu; Kurt’un nüfus kaydını Türkiye’ye almasına, Nikâh Cüzdanını sahiplenmesine yetmiş, ancak belirli bir süre sonunda, yani hoppa hop anında(3) değil! Naz-niyaz olmazsa(9) olur muydu hiç? Ben henüz devre dışındaydım. Kapa parantezi.
İsmini yazması ile söylemesi arasındaki farkı anlatamaz gibi olunca; “Kırk yıllık Kani, olur mu Yani(6)” hesabı, canını yakanın, kendini kul-köle haline getirenin ufak bir ricası ile 28-30 yıllık Coert SMIT, olmuş önce söz olarak; Kurt SİMİT yani.
Aslında Ayşen’in içinde fesatlık(1) yokmuş; “Kısaca; ‘Evet!’ demeyiveririm, olur, biter!” sözü her derde deva(2) gibi kabul görmüş! Kalp, kalbe karşıdır ertesinde Ayşen’in ufacıcık bir nazlanması, dağları bekleyen korku(3) hükmünün esiri olan Kurt’un her türlü ricayı yerine getirmesi için emir olmuş. Söz olarak belirlenen ismi, yazılmış Mavi Nüfus Kâğıdı gösterisiyle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Kurt SİMİT olarak tescillenmiş!
Üzülmüş Ayşen öncelikle; “Anayasamıza göre(7); dilini, dinini değiştirmene, varlığını inkâr etmene gerek yoktu!” demiş, ama Kurt; İstiklâl Marşımızdan çalıntı ile “Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım!” deyince hüznü artmış Ayşen’in, ne de olsa nazlı bebek;
“Eh! Peki! Madem çok ısrar ettin, sosyal mesafeyi(3) korumak şartıyla(!) elimden tutabilirsin!” demiş. Ayşen’in bu sözleri sarf etmesi; Kurt’un eşi ve kızının babası olmasının başlangıcı şeklinde yeterli olmuş!
Enteresan konulardan biri; Kurt’un Ayşen’in ismini söylemekte ve “Evet” demekte sıkıntı çekmesiydi. Türkçede çok konuda sıkıntı çekmediği halde bu iki sözde sıkıntısı, beceriksizliği had safhadaydı. Ayşen ile ilgili tüm şıkları; Ayben, Aygen, Aysen, Ayten, hatta Ayzen halinde kırıtarak söylediği halde Ayşen’in adını belki de “Ş” harfindeki sıkıntısı nedeniyle söyleyememiş.
Önce meslektaş, sonra elini tutacak kadar yakın, en nihayet evlenmeden önce sınırlı haliyle Ayşen’in ismi konusunda “Ay!” demek olarak anlaşmışlar. Ancak bu ilerleyen zamanda problemin kıyısında bir hayli eylenmelerine neden olmuş.
İlk konu, ya da sorun, Kurt, Ayşen’e bir şey söylemek için ağzını “Ay!” diye açtığında etrafındaki diğer kişiler (Kibarlıklarından olsa gerek) İngilizce “I, Ay! (Ben!)” diye başlayan bir cümleye başlayacağını düşünerek susma moduna geçmeleriymiş.
İkinci konu ise; “Ay!” demek Türkçemizde bir incinme feryadı, aniden hissedilen ağrı ya da sancıyı, ya da bir heyecan fırtınasının, coşmuş bir duygunun gösterisi olduğunu bilen yanındakiler “Gene ne oldu?” anlamında bakar olmuşlar, sonrasında anlamışlar “Ay!” demenin kısaltılmış olarak “Ayşen!” demek olduğunu.
Sanırım ki; Kurt bu kelimeyi dünyanın doğal uydusu arada bir Güneşi tutuklamayı âdet edinen “Ay” şeklinde kullanmamıştır. Gene de tereddüdümü saklamamam gerek “Ay yüzlüm…(8)” şeklinde bir şarkı sözünü cevher(1) olarak sergilemiş olabilir!
İlk başlarda yaşadığı yanlışlıklar nedeniyle, sonrasında şaşkın bakışlardan etkilenme hakkından sarfınazar ederek(2) Kurt, özellikle karı-koca olduktan sonra, boğazını temizleme modunda bir-iki kez; “Hııı! Hığk!” gibi sesler çıkardıktan sonra karısına ulaşmaya başlamış.
Telefonda bile çözümsüzlüğün söz konusu olması nedeniyle bu; “Hııı! Hığk!” sözlerini neredeyse Ayşen’in ismi yerine geçecek şekilde kullanma konusunda cesaretli olmuş!
“Ş” yanlışlığı, karısının inat eder gibi kızına da “Şencan” ismini koyması nedeniyle problem yarattığı için herkes kızını bu ismi ile çağırırken o ikinci isim olarak Nüfus Kâğıdına yerleştirdiği Müzeyyen ismiyle çağırır olmuş.
Kurt’un “Evet” daha doğrusu “Ewet!” anlamında “Evvet!” demesi de enteresan bir söz konusuydu. Galiba bunu “W” harfi ile ifade etmek, çokbilmişler nezdinde en kolay çözüm yolu olsa gerekti, Türkçemizde böyle bir harfin varlığından söz edilmese de.
Ayşen bu konuyu çözümlemek için “Ewet!” demek yerine; “Kabul!” demeyi, çok sıkışırsa da “Okey!” demeyi öğretmişti, “Yes!” demek yerine! Ancak Ayşen bu konuda da başlangıç olarak baltayı taşa vurduğunun farkına varır mıydı(2), hemen? Çünkü Kurt; “L” harfini “Lan” der gibi değil, yumuşatarak söylüyordu; “Lâ” sesi verir gibi; “Kabûl” şeklinde.
Kurt’un “Ewet!” demesi üstünde durulacak bir sorun gibi gözükmeyebilirdi, belki de, ancak her “Kabûl!” deyişinde özellikle eşinin gülümsemesi, hani deyim yerinde ise; “Tırlattırıyordu(2)!” kendini, yaşanan o an içinde.
Sebep? Her konu; tektaş yüzük, nişan yüzüğü, “Allah’ın emri…” (Kurt’un iddiasına göre; Hristiyan’ın da, Müslüman’ın da Allah’ı aynıydı, farklılık, ya da anlaşmazlık peygamberlerde ve aslı “İyi insan olmak” hüviyetinin her ikisinin de içinde yer aldığı kutsal kitaplarda idi) konusu halledilmiş, sıra “Evet!” demenin sesli bir şekilde kalp ile tasdik, söz ile ikrarına gelmişti(9).
Nikâh Memurunun sorusuna; “Ewet!” demek yerine daha önceleri olduğu gibi; “Kabûl!” şeklinde cevap verince, muhtemelen Ayşen, önceden tembihlemiş olsa da, unuttuğu kesinlikle tespit edilen Kurt’a memur soruyu tekrar sorunca, Ayşen’in dirseğiyle dürtüklemesi, kaş-göz işareti şeklinde desteklemesi ile Kurt tecvidi(9) uygun Nihavent Makamında “Ewet!” demişti. Nikâh Memurunun “W” farkını anlaması herhalde mümkün olmasa gerekti.
Baskı uzmanı gelin Ayşen, (kesinlikle kafatasçılıkla, ülkücülük, milliyetçilik, sağcılık, solculuk, halkçılık ya da herhangi bir siyasal ilkeyi sahiplenmeyi düşünmek yerine) Türk Kadını olmanın gururu ve haşmetiyle(1); “Evet! Evet! Sonsuza kadar evet!” diyerek adamın can acıtan nasırını bulması (kaygı ne demek?) sevinciyle Kurt’un (basmak yerine) ezmişti garibin ayağını, ancak topuğuyla değil, ayakkabısının ucuyla.
Ufak bir heyecan, kız tarafının “İmam” oğlan tarafının “Papaz” dileği olarak yaşanmış, netice itibariyle evde son söz, ataerkil(1) yapı, Türk örf, âdet ananelerine göre erkekte olduğundan, İmam Nikâhı konusunda son sözü; “Kabûl!” diyerek damat söylemişti!
Bu; damadın kim bilir kaçıncı, gerçekte ikinci kez gerçek; “Kabûl” deyişiydi. Hatırda kalmamışsa da tekrar etmekte hayır (Hayr(9) anlamında) vardı. Birinci “Kabûl!” geline ve ailesine ait kısa ve gereken bir emrin kabulü idi sadece. Hani sadece… “Yumurtanın sarısı…” diye başlayıp da, “Oldu da, bitti maşallah, güvey olur inşallah!” şeklinde sonuçlanan bir tezahürattı!
Gelin evi, damadın cesaretini(!) yarım altınla ödüllendirip; bu arada “Aferin!” diyerek takdirlerini de esirgememişti.
“Mış!” gibi aklımda kalan olaylar…
Kısaca bu kadar, aklımda kaldığı kadarıyla, yine de hatırıma yeniden gelenler olursa, o anda söylerim.
Benim, öykünün hası olan olaylara dâhil olduğum, olmam gereken bölümü galiba burada başlıyor, başlaması gereken noktanın burası olduğu düşüncesindeyim, yani Kurt’un gerçek Türk, üç-dört yaşında bir de Şencan Müzeyyen adında kız çocuğuna sahip olup da kesin olarak Ankara’ya yerleştikleri tarihlere rastlar.
Sadece bir olay, ipsiz-sapsız(3), şapşallığı, acemiliği, tecrübesizliği, avanaklığı yüzünden okunan bir üçkâğıtçı(1) sayesinde kaderin mutlaka inkâr edilemeyecek etkisinin, ilgisinin olduğu, geleceğim şekillenmişti, Tanrının inkâr edemeyeceğim mucizesi diyebileceğim bir şekilde.
Yapmam gereken bir kısım işler için banka kapısının açılış saatinden birkaç dakika önce gelmiştim banka önüne. Üç-beş kişiyi aşmayan bir sıra vardı kapının önünde, sinirlenmeme gerek yoktu. Sabır, asla acı değil, meyvesi tatlı bir eylemdi(10).
Bankanın hemen ön tarafında, bir şey beklediklerine inandığım bir aile çekmişti dikkatimi, daha doğrusu o aile içinde yer alan, bir ara sadece gözlerimizin karşılaştığı (Bu; sanırım onun için kesinlikle çakışma değildi!) genç kızdı. Saklamadan söylemeliyim ki bir anda gözleriyle tüm varlığıma tek milimetre kare eksik bırakmaksızın egemen olmuştu.
Ancak bakıştan bakışa var olduğunu(11) bilen yaşayan bir fani idim ben. Sadece karşımdakinin bakışını tarif etmeye çalışayım; geçiyorken, vitrindeki bir mankenin üzerindeki elbiseye göz atar gibiydi bakışı. Tarif; cuk oturtulmuş(2) gibi duygusuz, ilgisiz, meraktan uzak gibi.
Öyle ki; karşımdaki benim değersizliğime nokta koymayı ispatlamaya çalışırcasına yanındaki elinden tuttuğu kız çocuğunun üstüne neredeyse abanarak bana ilgisizliğini belli eder gibiydi.
Aslında bu gösteriyi bana karşı tavrını göz önüne alırsam, noktalı virgül ertesi mecburiyetten gereklilik diyebilirdim (Tuzlayayım da kokma(3), e mi Bay Şener? Kız yüzüne bile dikkatle bakmamış, sen küçük kızı kıskanma arifesindesin! “Yuh!” demek saklanmıştır)!
Fiziksel, kimyasal, şekil-şemail(3) gibi her bakımdan yabancı görünümlü sarı saçlı genç adam, yanındaki muhtemelen farklılığı fark edilen eşiydi. Oysa küçük kız çocuğu genç adamın “Hıh!” deyip burnundan düşmüş, aynı standart imalât gibiydi!
Ve beni görmezliğe gelen, içinde yaşadığımız öykü için mutlaka gerekli bir fantezi(1), afeti devran(3) olarak ya baldızı, ya da dayısının kızı(12) olsa gerekti!
Kesinlikle (İnkâr mı edeyim yani?) üstesinden gelemediğim bir duygu beni o aileye yakın olmaya, sonra muhakkak ve mutlaka yakınlaşmaya doğru iteklemişti (Kulak Misafiri(3) olmakta sıkıntı çekmesi gibi endişesi olmayan hafiye gibi)!
Bu vesile ile yeniden ve kuvvetli bir inançla itiraf etmeliyim ki; dünyanın en aptal varlıkları erkeklerdir, iddiasındayım! Hele ki bir görüşte aklı başından gidip de şapşallaşma haklarını sonuna kadar kullanmak ve hatta bu haklarını iyi niyetle ve arzuladıkları şekilde bitirmek kararında iseler…
Takip ettiğimin bilinmesini istemeksizin, bilmemeleri gereken düşüncemi beynimde sır gibi tuttuğumu düşünürken, üstelik takip edenin de takip edildiğinin farkında olmadığının garabetini(1) yaşarken devekuşu gibi kafamı kuma sokup görünmez olduğumu(13) zannettiğimin farkında değildim!
Caddeden geçen ne oldum delisi(3), gök görmedik(3) bir soytarının arabasından trafik sıkışıklığında, yeri-göğü inleten(2) bir şarkı dikkatini çekmişti, belki de şarkıyı ilk kez duyan sarışın genç adamın.
“Homini gırtlak, püfüdü kandil, tumba yatak…(14)”
“Ay! Nedir; ‘Homini, püfüdü, tumba…’ demek?”
Aksanı ve Türkçesi düzgün değildi, ne dediğini ben bile anlayamamıştım, yanındaki kendine hiç benzemeyen Türk görünümlü kadın, hangi lisandan ve ne anlamda olduğunu bilemediği kelimeleri nasıl anlatması gerektiğinin sıkıntısını yaşar gibiydi.
Bu nedenle daha sonra sözlükten, internetten öğrenip anlatabilmek düşüncesiyle, şimdilik konuyu soğutmak(2), bilgilendirmeyi ertelemek için kestirip atmak düşüncesiyle;
“Hatırlat! Sonra Kurt!” deyince, ben de onlarla, daha doğrusu onunla tanışmak için ilk adımı atacağım inancını yaşamaya başlamıştım, ama nasıl?
Bankanın kapısı açıldı, sıradaki kişiler muntazam bir şekilde, şaşkınlık yaratmamaya dikkat ederek bankaya girdiklerinde, merak manzaralı olarak ortalıkta dikilen bizler kalmıştık!
Genç gibi görünen, 25-30 yaşlarında motosikleti ile gelip kaldırıma çıkan paçoz(1) kılıklı, apaş(1) biri, işlem yapmak için bankamatiğe yöneldiğinde, belki motosikletinin çalışır durumunda bırakılmasına içerlediğinden(2), belki de gelen vatandaşın hareketinden memnun olmadığından Kurt sinirli bir şekilde tepki vermemek için, soğuk iklim kuşağının temsilcisi olduğunu belli edercesine kendini zorlar durumda gibiydi.
O genç sırtı dönük, ne yaptığı belli olmayacak bir şekilde bankamatik önünde işlemini yaptıktan, ya da yapamadıktan sonra motosikletine binip ortamı bana-bize bıraktığında hareketlerinin nedenini anlamağa çalışmaya kendimi zorlasam da anlayamıyordum.
İlk olarak adı zihnime kazılan Kurt, belki de nefret dolu sinirinin takipçiliği ile farkına vardı bankamatik önünde unutulan cüzdanın. Cüzdanı hızlı bir tempo ile yerinden alıp da, motosikletlinin ufukta bile görünmemesi dolaysıyla banka içine yönelmek üzereyken, motosikletli varoş züppesi(3) bu kez bankamatiğe bile bakmak gereğini hissetmeden, engellenmesi mümkün olmayacak bir sırıtışla;
“Cüzdanımı bankamatikte unutmuşum, gören var mı acaba?” dediğinde Kurt;
“Ha! Ben de tam bankaya girip ilgililere teslim etmeğe gidiyordum!” dediğinde motosikletli, eski zarfçılar(1) gibi cüzdanının içine bakıp kontrol ettikten sonra hınçla(1), hışımla(1) bağırdı;
“Param, paralarım yok! Çalmışlar!”
Tanrı; olayı yaşayıp, gören biri olarak beni yönlendirmişti. “Homini, püfüdü” kelimelerinin anlamını sorması yabancı olduğu düşüncesini yaşatmıştı bana. Öyleyse yalan söylememin sakıncası yoktu, Terelelli(1) görünümlüye sordum;
“Siz ne kadar Dolar ya da Euro çekmiştiniz?”
“Şey!..”
“Bak, biz çekmek istedik, bankamatik bize para veremedi? Yoksa siz çektiniz mi? Ne kadar para vardı cüzdanınızda?”
Üçkâğıtçı zibidi(1) (muhtemelen kendini akıllı, hazırcevap biri olduğunu zannediyor olsa gerekti);
“Vardı işte bir şeyler!” deyince;
Yeniden sormak gereğini hissettim;
“Kim almış, ya da çalmış olabilir sizce?”
“Valla cüzdan arkadaşın elinde, ‘Olsa, olsa!’ diyeceğim, amma…”
“Peki! Anlaşıldı! Buyurun Müdürün odasına gidelim. Bakalım Güvenlik Kameralarında neler var, neler gösterecek?” deyince pabucun pahalı(3) olduğunu anlamış olsa gerekti çakal(1), tek bir söz bile çıkmadı ağzından; örneğin; “Yanılmışım!” demek gibi.
Sarışın, şivesi(1) şüpheli Kurt’un elindeki cüzdanı kapıp, muhtemelen “Başarısızlığına” lanet ederek, “En büyük rakiplerim THY(15)! veya YHT(15)!” der gibi ortamdan…
“Kayboldu!” demek yerine şöyle; “Batının en hızlı kovboyu olan, gölgesinden bile önce silâhını çeken Red Kid(16)” gibi; “Gölgesi, kaşkavalı(1) takip etmekte zorlanıyordu!” diyebilirim.
Ve geri zekâlının motosikletin plâkasını çamurla kapatmayı akıl etmeyi bilmemesi yanında, plâkanın aklımızda kalacağını düşünmemesi de bir gabi(1) davranışıydı bana göre (Sanırım; Kurt’un kullanamayacağı ama benim onun yerine kullanabileceğim neredeyse tümüne yakın kötü sıfatları yerinde ve yeterince kullanmakta başarılı olmuştum)!
Ve benden önce, benden gözlerini vitrine bakar gibi baktıktan sonra kaçıran genç kız söylendi;
“Kaç bakalım! Plâkanı hafızamda tutacağım, hiç mi aklından geçmedi salak mendebur(1)!”
Eksik bıraktığım sıfatları (ayıplamak hariç) “Maşallah!” diyeceğim o genç kız tamamlamıştı, şükür! Sanırım emniyetle ilgili bir konu sahibi gibi; Olur böyle vakalar, Türk Polisi yakalar!” şeklinde bir tezahüratın ilk basamağı olabilirdi sözleri!
Aç parantez; O anda onun (Kimden bahsettiğim belli) genç bir stajyer de olsa, gerçekte gerçekten Savcı olduğunu bilmem imkânsızdı, tabii! Kapat!
Bu sırada o genç kızın telefonu çaldı. Erketede(2) idim zaten, iyice dikkat kesildim. Ancak dinlemekle yetinip cevap şeklinde tek kelime bile etmeksizin telefonu kapatırken, suratını asma(2) hakkını başarıyla kullanmayı ihmal etmemişti.
Bir olumsuzluk vardı, ama ne? Sağ olsun, grup içindeki tek erkek şahıs, hislerimi ve artısı merakımı anlamış gibi sorgulama cesareti yaşamıştı;
“Bir terslik mi var?”
“Arkadaşımın annesi hastalanmış, hastaneye götürmüş, bizi götüremeyecekmiş!”
“Önemli değil baldız (Bak bunu da bir kenara işaretlemem gerek, baldız kelimesi başındaki harfi sanki “B” ile “M” arasında bir tonda söylüyordu; “Bmaltız!” gibi bir şekilde).
Mademki ‘Hobi Bahçesine’ gitmeyi aklımıza koyduk, vazgeçmemize gerek yok. Onun bahçesinin anahtarı vardı bizde, onunkini de sular, bakar, kısmetimize düşenleri toplayıveririz artık! Hadi Maltız bir el uzatırsan, senin güzelliğine taksi şoförleri dayanamaz, bizi alıp götürüverirler hemen…”
Şenay öyle bir bakmış olsa gerekti ki, Kurt dediğinden utanmak bir yana korkmuştu da herhalde ve düzeltme metnini anında sunmuştu (Bilmiyordum, ama Savcıdan kim korkmazdı ki?)
“O şeyden yani latife(1)!” Dili dönse herhalde “Şaka!” derdi, ama anlaşılmıştı.
“Valla lâtif(1)!”
Daha korkunç bir şaka veya espriden Kurt’u Allah korumuş olsa gerekti! Örneğin; Otostopçu kızların yaptıkları gibi…” şeklinde başlayan bir cümleyi yanılıp yeğnilip söyleseydi(2)? Maazallah…
Yorumları bir kenara bırakıp devreye girmem gerekti;
“Affedersiniz efendim, kulağıma çalındı (Yalan! Dikkatle dinliyordum!). Uzun zamandır Hobi Bahçelerini merak ediyor, hatta durum uygun olursa, ben de bir bahçe sahibi olmayı arzuluyordum. Arabam şurada, sizi ben götüreyim, siz de bana yardımcı olursunuz. Mümkün mü acaba efendim?…”
Bankaya ne için gelmiştim? Hatırımda değil! Unutmuştum. Hem dünyanın sonu da değildi ki? Yarın hatırlarsam, olurdu! Hatırlamazsam gene, olurdu? İçimden ekledim; “Adam sen de!” Merakımı, çabamı ve hayranlığımı frenlemek, ertelemek gibi bir düşünce geçmiyordu aklımdan!
Soruma cevap erkekten değil, genç kız, kısaca baldız Şenay’dan gelmişti;
“Olur, değil mi enişte?”
Enişte; “Olur!” derken göz ucuyla eşi olduğunu düşündüğüme baktı, bunun; “Yeni bir aşk doğuyor, haberin olsun!(17)” anlamında tereddüt içeren bir bakış olduğunu anlamak gerekti herhalde, ortada fol yok, yumurta yok anlamında duman değil, benim kalbimin tıkırdaması dışında sis bile olmamasına karşın!
Eee! Ne de olsa tecrübeliydi adam, yaşadığı konuda. Hollanda-Ankara arası, bir çocuk sahibi olacak kadar aşka hâkim olarak (Sonraki, yani öğrendikten sonraki asil yorumum)!
Arabayı aldım, önlerine gelip, durdum. Onları enişte (“Enişte Bey!” deyip, dememek konusunda ufacık da olsa bir tereddüt yaşamadım, değil!) öne, diğerlerini (bu konuda da “teferruat” dememek konusunda sıkıntı çektiğimi itiraf etmeliyim!) arkaya oturacak şekilde istifledikten sonra, sorgu-sual beklemeksizin, söylem üzerine navigasyon(1), navigatör(1) yardımlarından yararlanarak yola koyuldum. Bahçeyi kapıya geldikten sonra tarif edeceklerdi.
Önce aileyi tanıttı Kurt, hiçbir eklentiyi unutmaksızın yol boyu; Başlangıç; Ben; Kurt. Bu hanım benimki; yani hanım, öteki dilim dönmüyor, ‘Karı!’ ayıp! Bu Savcı; Maltız, Can Müzeyyen bizim ikimiz olan kızımız. Türkçeler bazı harfler bana zor. Baldız sen anlat sizin isimler kimdir, lütfen!”
“Ablam; Ayşen, yani eşi; Ay! Ben Şenay, ikinci ‘Ay!’ olamadığım için ‘Baldız-Maltız’ arası bir şey, ayrıca nereden edindiyse ‘Hayatım!’ dediği vatandaş, bu küçük kız da onların bir tanesi, bizim ‘Şencan’ımız!’ babasının ilk ismini söylemekte zorlandığı ‘Müzeyyen!’…”
“Eh! Ben de Şener!”
Kurt, daha sonra “Elif(1) üstün e” den başlayıp, “Lâm-elif(1) y” ye kadar maddi-manevi, tüm ailesini ve Hobi Bahçesini tanıttı, anlattı, bu gayreti yaşadı tüm heyecanı, tüm bilgi birikimi ve dolaysıyla yumuşak harfler, çoğul ve üstesinden gelemediği(2) bozuk kelimelerle…
Bahçe kapısına gelip, arabamdaki ilgililerin tarifleri ve yardımlarıyla bahçelerine ulaştım!
Şenay, her ne kadar telefondaki “Vatandaş” için “Arkadaşım!” deyip suratını asmışsa da, Enişte Bey Kurt; onun “Savcı” olduğu hakkında bilgi vermişse de, “Medeni Durumu” hakkında bilgi sahibi olmadığımdan(!) atılımda farz hükmünü, daha doğrusu hüviyetini kazanma aşamasına yönelme zorunluluğu hissediyordum.
Güzel, hatta güzel ötesi, prenses, melek, ilâh gibi bir kızdı karşımdaki Şenay, unutup, hatırdan çıkartıp, “Aman be! Bana ne? Oldu, oldu! Olmadı, kader utansın!” denip bir kenara atılıp da; “Taş atıp da kolum mu yorulacak!(3)” tarzında şans denenecek bir gelecek abidesinden farklıydı!
Üstün vasıflı, her türlü iyi ve güzel vasıfları hak eden biz kızdı o, vasıflarının söylenmesinin tekrar edilemeyeceği kadar…
Ve bana, gönlüme hükmeden, beni benden alıp, kendi eden! Her ne kadar kısa ve güçlüklerle baş edip mesleğinin doruğuna yerleşmiş gibi görünse de, boyu-boyuma, yaşı-yaşıma uygundu. Halt etme(2) hakkım, bu anda azat edilmiştir!
Diğer vasıflarını öğrenmem için mutlaka maça başlamam, onun bana gülümsemesine katkılı pas atmasını benim değerlendirmem; “Olmaz olsun şu bekârlık(18) Şenay! Hadi gel evlenelim(19)!” demem gerekliydi!
Babam da yoktu, annem de! “Ah! Ana beni eversene(18)!” diyemeyeceğim gibi; “Ben, Allah’ın emriyle sana talebim!” demem de benim tek başıma üstesinden gelebileceğim bir başarı önceliği değildi, kesinlikle eminim.
Daha; “Dakka bir, gol bir(20)!” bile denecek aşama hâlihazırda(1) mevcut değilken! Bu arada; “Kız seni alan yaşadı(21)” şeklindeki duygu sömürüsü(3) bazında(1) şantaj konusunu da unutmama, gözden geçirme hakkımı da mutlaka kullanmalıydım!
Gerçekten; bitmesi gereken yollar(22), başlangıçtaki ilk adımla güçleniyordu(22). Kontak anahtarını çeviriş, Kurt’un izahatları ve sonrasında bahçeye yöneliş ve bahçeye ulaşış (ve meselâ) bakışlar(11), iki-üç kelime, ilk basamak (örneğin)…
Çok işim vardı, çoook! Bir erkeğin kalbine giden yol; midesinden geçer(miş)(3) de… Bir genç kızın kalbine giden yol? Herhalde zamparalığın, Don Juanlığın(3), çapkınlığın gereksizliğini yan yana koymaksızın Nikâh Dairesine gidecek yol arayışı içinde olmalıydım! Başıma vuran asla bekârlık değil, sevgi açlığıydı, bir anda aradığımı bulmamın, gönlümün sultanına ulaşmamın sevinci gibi.
Aşk; mucize(23)! Bir Genç Kızın Kalbine Ulaşmanın 40 (ya da 100) Yolu, Mutlu Bir Evlilik İçin Öneriler, Çiçeklerin Dili, Hediyeler, Şarkılardan, Şiirlerden (ç)alıntılar…
Herhalde böyle veya benzerleri kitaplar olsa gerekti…
Ancak, gerekli değildi, bana göre, aklımda kalan (eğer varsa) aşk içinden geleni söyletirdi(23), destek gerekmeksizin. Yani kısaca benim hissettiğimin “Aşk” olduğu iddiasında mıydım; hem de ilk (bir) görüşte?
Ev sahipleri kulübedeyken ve biz; ikimiz bahçedeki maydanozları yolmaya başladığımızda, ne gerçek bir fetih için ciltlerce kitap okumaya sabrım, ne de edebiyatla ilgili bir yeteneğimin varlığından habersizliğimi henüz keşfedememiştim. Zaten konu aşk ise gereksizliğini vurgulamıştım;
“Çok güzelsin!”
“Ağır ol da, molla desinler!(24)”
Bu şekilde bir karşılık beklemekteyken, karşımdakinin sözünü esirgemeyecek kadar koskoca bir Savcı olabileceğini gerçekten düşünememiştim.
“Ya! Öyle mi? Bak, bunu bilmiyordum, tam anlamıyla da öğrenemedim bu yaşa gelene kadar, bizzat ve gereği kadar! Teşekkür ederim!”
İnce bir alayı hissedemeyecek kadar böndüm(1), üstelik devam edecek kadar da nınnırınınnın(1)! Hem öyle ki acayip bir kelime dizisi yerine ulaşacak bir sıfatı bulamayacak kadar!
“İlk görüşte, ilk mesafe kavramını yitirdiğimde uygun bir söz dizisi, iyi bir başlangıç olmadı, galiba! Kim bilir arkadaşınız dâhil, tonlarca… Pardon binleri aşkın kişi yüzünüze karşı, sevgi, takdir ve heyecanla kullanmışlardır bu sözü?”
“Değil mi? Daha ilk el uzatma hamlesinde kıskançlık sergilenmesi gibi bir şey değil mi eyleminiz?”
“İnsan dünyaya kütük olarak gelip, yontulmamış bir odun olarak göçme hamlesini yaşamak üzereyken, kendini kereste biçimine getirip kullanacağına inandığıyla karşılaşınca benim gibi saçmalıyor işte, affedersin! Asla fiziksel güzelliğin karşısında angut(1) gibi kalışımdan değil, içime yüklediğine inandığım güzelliğin beni sana çeken ve nasıl söylemeyi, söylemem gerektiğini bilmeksizin…
Üstelik bir Savcıya karşı sözlerimi “Sen!” diyecek cesarette kullanarak. Hadi bu kez ayıplı bir söz çıkmasın dilimden nınnırınınnın şeklinde maddeleştirip; Barış MANÇO’nun cacığının katkısı(25) gibi oluyorum işte, diyeyim. Bağışlayın, özür dilerim, hemen defoluyor, kayboluyorum, sizi daha fazla meşgul etmemek arzumla!”
“Koskoca bir mühendissiniz, uygulamak istediğiniz bir tasarıdan, tecrübesizliğinizden bahisle plânlamanızın mümkün olabileceği bir projeden hemen vazgeçmeyi düşünmeniz uygun mu?”
“Davul bile dengi dengine çalarken, yakalandığınız kırmızı trafik ışığında yeşilin yanması umudu ile beklemeyi göze alırken, maydanozların bile kızardığı bir ortamda ‘Kişi haddini bilmeli(26)’ diye düşünmekteyim Savcı Hanım! Kişi, ilk kez karşılaştığı birine, mühendisliği dışında hiçbir şeyi bilmediğini, iltifat etmeyi bile beceremediğini itiraf edercesine, kendimi de yeteneklerimi de bilmeme rağmen, cesur olamıyorsam bu benim kusurum sadece. Haddini bilemiyorsam, ortamdan yok olmam da gerekli ve hem şarttır efendim! İzninizle!”
“Tek bir soru; cesur olmak için isteğin ne, cevapla ve peki!”
“Eniştenize, ablanıza ve küçük kıza saygımı yitirmemek ve…”
“Ve?”
“Gözlerine bir kez daha bakmak ve elinin sıcaklığını hissetmek…”
“Yeterli olacak mı, peki?”
“Size; ‘Eziyet etmek; yakışmıyor!’ diyen oldu mu hiç?”
“İlk kez şahit oluyorum!”
“Belki de son kez! Allahaısmarladık!”
“Güle güle demek, içimden gelmiyor, ama mademki kararlısın, ben de çaresizim. Demek ki dış güzellik, kadar iç güzelliği ilgi alanında değilmiş. O halde güle güle, teşekkür etmek isterdim, ama neye ve ne için teşekkür edeceğimi bilemiyorum, üstelik stajyer bir Savcı olarak değil, bir kadın olarak!”
İşitmem gerektiği kadar işittiklerimi yeterli görüp ayrılmak üzere yerimde doğrulmaya çalışırken elinde çay bardaklarının olduğu tepsiyle Kurt göründü kapıda;
“Hop! Daha nereye? Çay vakti hemen, tamam! Oturmak lâzım! Sonra araçtırmak (araştırmak demek istemiş olsa gerekti!), gezmek de… size farz gibi meselâ…”
“Gereken bilgileri aldım efendim. Galiba fuzuliyim(1), fazlalığım…”
“Bir sitem var sanki kanaat edindim mi, bilmem? Çayımızı içelim lütfen! Sonra konuşuruz mu bakalım? Hem çay istemezseniz, kahve de var, ondan da, bundan da, yani neskafe gibi?”
“Ben sitem falan, hiçbir kusur etmedim enişte! Birden ‘Ben gidiyorum!’ dedi. Allah şahit! Ben de ‘Kal!’ diye ısrar etmedim!”
“Neyse konuçuruz (konuşuruz demek istemiş olsa gerekti!) falan! Daha bahçe bilem bakmadık! Sonra şu (çu?) annesi hasta olan, büyüğü Müzeyyen’in arkadaçı (arkadaşı?) Asım olan Üç Kardeşlerin (kardeçlerin?) bahçesine de uğramak lâzım. Sepeti unutmamak lâzım. Bir çeyler (şeyler?) varsa toplamak, sonra evdelerse vermek lâzım! Of çok iş (iç?) var, yardımcı yok! Bile kaçmayı istiyor bu bey!..
Neyse! Önce çay içelim, kendimizi bulalım, aklımız yerine gelsin, sonra hayatta ne olacaksa olsun, çans (şans?) varsa? Ha, bu arada Bey lütfen, gitmek yok! Yardımcı olun! Hele önce bir çayı bitirin. Bizim çok iç (iş?) var, bahçede! Siz hayatım Maltızla aramaya, bulmaya gidin bahçeyi! Belki Müzeyyen uyumaz olursa size katılır belkim!”
O kadar seneyi arkasında bırakmasına rağmen kesik kesik de olsa, ancak mükemmele yakın Türkçe konuşmakta zorlanmıyordu Kurt!
“Ha! Sepeti de unutmayın! Savcının arkadaçın (arkadaşın?) bahçesinde lâzımsa bir çeyler (şeyler), alın. Bahçenin anahtarı bildiğin yerde baldız! Sulamayı da unutmayın! Gecikmeyin de! Aaa! Aklıma geldi, keççe (keşke) Savcının arkadaç (arkadaş?) da geleydi, bize bahçeyi o bışmuçtu (bulmuştu?) zaten!..
Belki size de yardım eder, bahçe bulurdu, hemen! Borç (Boş) yer bulursanız, kabul! Bulamazsanız, bizim bahçede az biraz yer veririz. Sen de baldıza yardım edersin, belki Üç Kardeçlerden (Kardeşlerden) Asım Bey de, gelirlerse diğer kardeçler (kardeşler) Kasım ve Nazım Beyler de yer gösterir size, belki beraber hobi yaparsınız!”
Doğrusu; Kurt’un ikide bir “Üç Kardeşler, Şenay’ın arkadaşı Asım!” demesi asabımı bozmuyor(2) değildi. Bir ufak bahçenin üç sahibi varken bana satın alacağım bir bahçeyi, ya da bahçelerinden bir yer göstermeleri mümkün müydü ki? Çok iyi niyetliydi Kurt!
Birden durakladı Kurt, hatırına bir şey gelmiş de, anlatmakta zorluk çekecekmiş gibi bir tavra bürünüp kulübeye doğru seslendi, bağırma temposunda;
“Ay! Gel! Gel! Benim dil fazla dönmüyor, sen anlat çu (şu) çok çocuklu Nafi, Nafiye ailesinin olayını. Burdan aklıma geldi! Hani bu bey bahçe bulamazsa, ‘Bizim bahçeden az-biraz yer veririz!’ deyince Nafi’nin hüzünle biten kanserini ve ailenin bencilliği olayını…”
Benim ismimi de söyleyememesi doğaldı, ben bundan böyle sadece “Bu Bey!” ya da “Bey!” olarak kalacaktım, bir bakıma kalmaya mahkûmdum, zorundaydım!
“Hı! Olur! Ellerimi yıkayıp hemen geliyorum!”
Anlatmaya başladı “Ay Abla!” Yani Ayşen Abla!
“Etüt için köylerden birine gitmiştik, Kurt’la beraber, o zaman evli değildik. Adını andığımız bu çiftçi aile, yetişkin iki-üç çocukla birlikte köydeki evlerinin olduğu, pompayla su çıkarttıkları tarlada sebze ve meyve tarımı ile geçimlerini sağlıyorlardı ve bizim gittiğimiz sırada toplayıp Pazar için istiflediklerini sandığımız kasaları, traktörü görünmeyen bir römorka yerleştiriyorlardı…
Görünen o ki, tarlanın çiftliğe yakın, aşağı-yukarı yarım dönüm kadar olan bölümünde, tarlaya sınır olan bölümü tel yerine tahta perdeyle kapalı, o bölümde toprak çiftlik gübresinin egemenliği altında, siyah topraklar, açık yeşil, kısmen eğriliği-büğrülüğü göz ardı edilmeyecek sebzeler ve kısa-bodur meyve ağaççıkları vardı…
Diğer yöndeki tarlada ise dolgun, koyu yeşil öbekli, neredeyse fabrikasyon imalât diyeceğimiz, biri diğerinden ayrılmayacak gibi cüsseli, şekil ve renkleri aynen denecek boyutta sebzeler vardı. Fenni gübrenin usül olarak kullanıldığı bariz olarak toprağın küskünlüğünden belli gibiydi, diyebilirim…
Çiftçi hanım tahta perdeyle çevrilmiş bölümde, hani kaba bir benzetiş olacak, ama sanki sebzelerin enini-boyunu, sinüsünü-kosinüsünü(2), rengini ve biçimini hesap eder gibi sebze ve meyveleri sanki bir öğün için yetecek kadar toplama ve elindeki sepete özenle yerleştirme gayretindeydi, sabahtan…
Konuyu aşağı-yukarı tahmin edip hissetmemize rağmen, çiftçi kadının ağzından duyalım istedik, sorgularcasına.
Dürüsttü orta yaşların biraz gerisinde, ancak çok doğurmaktan dolayı erken yaşlanmış kadın. Ya da o an böyle bir soru ile karşılaşacağını düşünmediği için aklı uçup gitmiş olmalıydı. Evlerine yakın yarım dönüm dememe rağmen biraz fazla, üç evlek(1) kadar diğer bölümden özellikle adı hoşumuza giden; “Toslumbağa(1)” ile ve alçaktan yönelen rüzgâr, arı, kelebek, tırtıl vb. etkilenmemesi için ayırılmış tahta perdeli bölümde, sadece kendi ihtiyaçlarına yetecek kadar, kanser riskine(3) karşı ahır gübresi kullanıyorlarmış. Römorka yükledikleri ise, fenni gübre kullanarak yetiştirerek pazara, şehir haline gönderdikleri sebze ve meyvelermiş!..
Daha sonraki duyumlarımıza göre; Allah’ın sopası yoktu(9) ki bencilliği o şekilde sorgulayıp cezalandırsın. Kesin olarak bir bilgimiz olmamasına karşın Nafi Efendinin genç sayılabileceği bir yaşta uygulanan tüm tedavilere karşın kanserden öldüğü, karısının ise, bağı-bahçeyi bir akrabasına kiralayarak, bahçeye küserek (herhalde Allah’a küsecek değildi ya!) çoluk-çocuğu toparlayarak şehre yerleştiği haberi ulaştı bize…”
Mikrofonu Kurt yüklendi hemen sonra;
“Ay! İster misin Bu Bey de böyle bir çey (şey?) istesin bizden?”
Soru, cevapsız kalmaya mahkûmdu!
Kurt; Asım’ın bahçesine de uğramamızı istediğinden Şenay sepeti koluna takıp, muavininin kamyonun şoförüne yaptığı gibi “Gel!” şeklindeki o işareti ses etmeden bana koluyla direktif(1) gibi iletip bir balerin stiliyle(3) seker gibi yürümeye başlamıştı.
Ben, koca pabuçlu şarlatan(1) bir palyaço gibi verilen işaret üzerine onu takip etmeye başlamıştım; “Lap! Lap da! Lap! Lap!” şeklinde gerçeğin tarifi olarak…
Tüm buna karşın iki küs vatandaş gibiydik meydanda. Daha doğrusu Alaattin’in Sihirli Lâmbasından çıkmış dev gibi; dudakları sarkık, kaşları çatık, gözleri hâlihazırda kin ve nefret karışımı, şakakları med-cezir hareketleri(3) yapan, lâmbanın artisti gibi; “Dile benden, ne dilersen(27)!” demeyi akıl edemeyen bir tiran(1), bir Nemrut’tum(1) ben!
Madem adam gibi ders çalışıp öğrenememişsin, yüzme bilmediğin halde niye çıkarsın ki kavak ağacına birader? İnsanın ömrü tükenmeden kendini tüketmesi zor olsa gerekti, hissediyordum; tükenmekteydim, tükeniyordum!
O, çok bahçe sahibini tanıyor, selâmlaşıyor, peşinden geldiğimi hissediyor, bilinen sesleri duyduğuna dair inancım olmasına rağmen dönüp bakmıyordu bile yüzüme. Sanırım dileği; “Şeytan görsün yüzünü(3)!” şeklinde bir beddua olabilirdi!
Geçerken Asım‘ın bahçesine bırakmıştı kolundaki sepeti, hatta öyle ki sanki geri vitesle bahçeden çıkma gayreti yaşayan kamyonet gibiydi, zayıf, çelimsiz(1), kendi halinde, ama eksiği olmayan mağrur(1) bir biçimle. Üç Kardeşlere ait bahçede gördüğüm, ya da tahmin edebildiğim kadarıyla sepeti dolduracak kadar bir birikim var gibiydi.
Bu demekti ki bu akşam Şenay’ın arkadaşının midesi bayram etmiş olacaktı; eğer annesi hastaneden iyi haber ve sonuçlarla dönmüşse. Muhtemelen ve tekrar “Eğer” demek zorundayım ki; aileyi bahçeye getiren ben olduğuma göre, o sebzeleri götürmek gereğiyle o bayrama, yardım amaçlı, katılmam, katkıda bulunmam da zorunlu olacaktı!
Oh! Afiyet olsun Asım Bey! Yarasın yakışıklı kardeşim, hem hepinize. Aile yapınız hakkında bilgim olmadığı için detaylı bir iyi dilekte bulunma hamlesi gerçekleştiremiyorum, özür dilerim. Koskoca Savcı Hanımın sizleri ve de özellikle sizi bana anlatma mecburiyeti yok ya!
Ve de şansım ve şahsımla ilgili kendim kendime söylemem gerekli ki ne araştırdıklarımızla, ne de Savcı Hanımın selâm verdiklerine sormasıyla sahiplenecek bir bahçe olmadığını bahçenin sonuna kadar arkalı-önlü seyahatimizde eriştiğimizde öğrenmiştik.
İşte bu dönüş sırasında belki de mecburen canımı alacak, beni anında tüketecek gibi döndüğünde gözlerime dikti gözlerini;
“Detayları, teferruatları, kalıntıları bırak; ‘Çok güzelsin!’ demek dışında zihninde başka bir birikinti yoksa tekrar ‘Güle güle!’ diyeyim mi? Ben buralarda biraz eğleneyim, bahçe sahipleriyle sohbet edeyim, diye düşünüyorum da…”
“Maksadın; ‘Avucuna bak, temizse avucunu yala(2) ve defol git, çevremden!’ anlamında mı?”
“Ben asla; ‘Defol!’ gibi kötü bir söz söylemedim bugüne kadar, şimdi de söylemem!”
“Şansım yoksa zorlamamalıyım!”
“Bak genç adam! ‘Adım Şener!’ demiştiniz ve mühendistiniz galiba, yanlış hatırlamıyorsam? Hiçbir şey göründüğü gibi değildi(28), örneğin; bugün size hayat veren su yarın boğulmanızın nedeni olabilir(28). Ben mesleğimde üniversiteye ilk adımımı attığımdan beri ölünceye kadar okumaya devam eden, etmesi gereken bir hukuk mensubuyum…
Biraz kaba kaçacak gibi görünse de, sizin gibi yeni teknolojilere şöyle göz atıp geçecek gibi değil bizim mesleğimiz. Üstelik politikaya sapmadan, içine girme teşebbüsümüz olmadan siyaset bilimini de takip etmemiz gerekli; değişikliğe uğrayan yasalar, kararnameler, tüzük(1) değişiklikleri, genelgeler, içtihatlar(1)…
Ancak bilgi sahibi olamadığım tek konu; şans! Ben, şansa değil, tesadüflere ve kadere inanırım. Sizinle karşılaşmamız şans değil, belki tesadüf, belki de kader… Bazı şeyler için mutlaka zaman gerekli, anlatabiliyor muyum? 2-3 saatlik zaman dilimi içine bir kısım şeyleri de, her şeyi de, çok şeyi de sığdırmak mümkün değil!”
“Anlıyorum ve anladım da efendim! Bir de çok zaman, çok kişinin kullandığı bir deyim var; ‘Eldeki, düşünülecek, hayal edilecek, umulacak olandan daha yeğdir(28)!’ anlamında…”
“Anlamı nedir, anlamadım!”
“Bu da üniversiteyi bitirip de, dağarcığına(1) bir şeyler biriktiremeyen, kafasında ilerlemeyle ilgili hiçbir ürün, görüntü ve merak şekillenmeyen birinde bir birikim. Muhtemelen bunu da öğrenirsiniz ve belki bir tesadüf gibi size de lâzım olabilir!”
“Gene anlamadım. İğneler(2) gibisiniz ve ben önemsemiyorum…
Yalnız…
Bir ricam olacak…
Arabam var, eniştemin arabası da var. İkimizin arabalarımız da evlerimizde. Asım’ın bahçesindeki sebzeleri toplamama yardım edip, topladıklarımızı arabanızla onun evine bırakmamı sağlarsanız, memnun kalacağımı belirtmeliyim. Sonra da beni evime bırakmanız aynı memnuniyetin devamı olacaktır! Ama işiniz varsa, iki adım yürüyüveririm, olur, biter!”
“Olur, ama sakıncalarını da lütfen göz ardı etmeyin!”
“Ne gibi Mühendis Bey? Böyle şifreli(2), anlaşılmaz ve hatta manalı konuşmak, mühendislere has bir davranış biçimi, sizlerin hasletiniz(1) ile ilgili bir bilim midir?”
“Bana iğneden bahsedip siz aynısını gerçekleştirme çabasındasınız efendim. Bakın güzel Şenay…
Hanım…
Sizden hoşlandığımı aniden hissettirmek gibi bir gaflet(1) yaşamama rağmen ‘Hanım’ demekte gerçekten zorlandığımı bilin lütfen. Ağzımı doldurarak isminizi içtenlikle söylemek geçerdi içimden, ancak yasaklara ve memnuniyetsizliklere de uymam gerekli…
Az sözün gerekliliğinin de farkındayım. Tamam! Arkadaşınızın bahçesinde toplanması gerekenler için size yardımcı olacağım. Önce sizi onun evine, sonra da sizi sizin evinize götürüp kaybolacağım ve görünmemeye çalışacağım bir daha. Ancak izniniz olursa aklımdan geçen üç konuyu belirtmekte yarar görüyorum…”
“Ne gibi?”
“Kurt Beyler bahçeden evlerine nasıl dönecekler? Bu bir…
Sakin bir yolda giderken sapıklığım(1) tutarsa kendinizi nasıl koruyacaksınız, bu iki...
Ya da sapıklığım tutmasa bile, arkadaşınızın olduğunu bile bile sizi evinize bıraktığımda, ‘Görünmeyeceğim!’ sözüme rağmen, size karşı şansımı denemek için zırt-pırt sizi rahatsız etmeye çalışırsam(2)…”
“Sanırım cevaplamam gereken sorular üç oldu, hemen cevap vermeye çalışayım. Arkadaşım Asım, hiçbir özelliği olmayan, aynı kulvarda(1) beraber yürüdüğümüz, evli-barklı, henüz çocuğu olmayan bir meslektaşım. ‘İki arabaya gerek yok, ben sizi götürürüm!’ dediği için havayı güzel görüp gezerek onun evine yakın banka önünde beklemiştik kendisini. Ne eniştemin, ne de benim arabama ihtiyaç duymamıştık…
Eniştemin arabası evin önünde, şimdi geriye dönmeden evvel, onları kaçta almamı isterlerse, beni eve bıraktığınızda eniştemin arabasını alıp onları o vakitte almak için bahçeye yönelirim. Sanırım bu cevap sizin için yeterlidir…”
“Diyelim!”
“Beyefendi bir görünümünüz var, mühendissiniz, ama hissettiğim kadarıyla hanzo(1) değilsiniz, kibarlığınızın bile takdir edilecek seviyede olduğunu inkâr etmeksizin belirtmem gerek! Nihayeti ne kadar sapık olabilirsiniz ki? Kucaklamaya, öpmeye, oramı-buramı kurcalamaya çalışırsınız, ancak o kadar!..
Eee! Ben de eğitimi olan baş edemeyecek gibi görünsem de kendimi korumaya çalışır, tokatlar, tekmeler, cırmalar(2) baktım sizinle baş edemeyeceğim arabadan kendimi atıveririm, olmaz mı? Neden olmasın ki?..
Sapıklığınız, bir bakıma hani içinizden bana yaklaşmayı düşünmek, gönlümü almak, etkilendiğinizi anlatmak, beni etkileme çabalarınızın sona erdiğinin bir görünüşü, kısacası şansınızı tepmek gibi bir oluşumu yaratmaz mı?..
Ayrıca; defalarca üstüne basa, basa ‘Arkadaşınız! Arkadaşınız!’ şeklinde sitem bazında hissettirdiğiniz duygusal bir arkadaşlığımın olmadığını öğrenmenize karşın, davranışınız sizin deyiminizle, beni tamamen yitirmek, şansınızı yok etmek anlamında olmaz mı?..
Ve de benim stajyer olmama karşın bir Savcı olduğumu unutmanızın size ne kadar pahalıya mal olacağını nasıl aklınızdan geçirmezsiniz ki?..
Artı; başlangıçlarda hep ‘Sen!’ derken, niye ‘Siz!’ deyip de beni de ‘Siz!’ demeye zorladınız ki? Bu cevap da sizce uygun mu Bay Şener Bey!”
“Dersimi aldım, Şenay! Öteki soruyu cevaplamana gerek kalmadı. Kaybettim! Tamam!”
“Yoo! Mademki sordun cevaplayacağım. Aslında alışkanlık, soruları ben sorarım, karşımdakiler cevaplarlar, hem de doğru olarak, yalan makinesine gerek kalmaksızın. Ancak bu defalık soruna cevap vereyim. Senin beni rahatsız etmen kesinlikle imkânsız…
Çünkü gideceğimiz ev, enişte ve ablamın yaşadıkları ev. Benim evim de, adresim de ayrı, bunu onlar size söylemezler. Sırf yeğenimi özlediğim için, eğer yoğun işlerim yoksa bazı hafta sonlarında onları ziyarete gelirim, tıpkı bu hafta olduğu gibi…
Ve daha önce dediğim gibi bir genç kızı takip edecek kadar kibarlığınızı riske etmeyecek bir yapıya sahipsiniz, hissediyorum…
Demem o ki; belki bir hafta sonu, eğer ben de istersem, tesadüfler de tıpkı bugünkü gibi yardımcı olursa belki karşılaşabiliriz…”
“Bu kadar eziyetten, bu kadar ağır cümlelerden sonra umut etmek bile haram!” diyebilir miydim, içimden de olsa? Diyemezdim. Hem zaten kaybettiğimi itiraf etmemiş miydim? Ama gene de güzeldi, vazgeçemeyeceğim, yaşamıma egemen olsun istediğim tek ilâhtı. Ama gönlünde yokluğumun izahını söylemek çabasında ise, “Vermeyince mabut(29), n’apsın Şener?” demekten başka ne gelirdi ki elimden?
Ve devam ediyordu Şenay;
“Bunun anlamı; karşılaşmak diğer gerekli olmayanların gerekli olması anlamında değildir, yani. Kişinin bazen, bazı şeyler için bir fırın ekmek yemesi gerekebilir. Ya da ne bileyim kişi Kaf Dağından bir avuç karı erimeden getirebilir, Zümrüdü Anka Kuşunun sırtında aya gidiş-ayak basış-ve dönüş biletini sürpriz olarak sunabilir, gerçekten etkilenmişse kendini muhtaç hissediyorsa…”
“Tamam Şenay, kaybettiğimi söylemiştim, zaten. Sustum. Benimki geri tepmiş bir heyecan olarak yüreğimde. Anladım. Ancak kısaca; ‘İmkânsız!’ deseydin, bu kadar uzun sözlerle kendini yormana, benim de bu kadar sözü ‘Fırça yer gibi hazmetmeye(2) çalışmama’ gerek kalmazdı!”
“Daha bu başlangıç, dur bakalım!”
“Bir de devamı mı var? Güzel insan! İyi kız! Bilgin Savcı! ‘Kaybettim!’ dedim. ‘Pes!’ dedim, da! Bugün garip gördüğün birine eziyet etme, aşağılama(2) günün mü senin? Acıman için ne yapmalıyım, yok mu sana karşı benim böyle hayati bir hakkım? Bu kadar konuşma yerine şu oğlanın bahçesine…”
“Adı; Asım…”
“Tamam, Asım’ın bahçesinde toplama görevi yapsaydım, sesini bu ritimle orada çıkartsaydın, söylediklerini hazmetmem daha kolay olurdu gibime gelir. Vallahi bilerek değil, kaza ile bile eline dokunmak cesaretim olmazdı.”
“Yani bunun anlamı; denemek isterdin de, çekinirdin, gibi bir şey, öyle mi?”
“Bir düşünür izafiyet üzerine söz ederken; ateşe uzatılan bir elin yaşadığı süre ile sevilenle yaşanan süre arasındaki bağlantıyı irdelemiş(30), kısalığı ve uzunluğu konusunda. Söz anladığınızdan emin olduğum şekilde cevabım olarak yerine oturmuş gibi görünse de haklarımı ve haddimi bildiğinden emin olman arzum!”
“Bu; ne demek şimdi? ‘Kaybettim! Pes!’ dedikten sonra bir bakıma gizli-saklı görünümlü yaklaşma, yakınlaşma çabası şeklinde kendini inkâr mı? Yani; ‘Aldım, kabul ettim!’ dememi beklemen mi? Daha 3-5 saat içinde bir geçmemiş zamanı yaşamak şeklinde acele değil mi?”
“Zamanı israf etmenin uygun olmadığı inancındayım. Eğer ‘Kaybettim, pes!’ dememe rağmen, görmesem bile tünelin ucunda bir ışık göreceğime inancım, umudum olursa neden yıllarca, hatta ömrümün sona ereceği ana kadar umutla yaşamayayım ki?”
“Peki, bazen umut olmasa da sabretmek o kadar mı zor gelir insana?”
“Tamam, anladım! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır, gibi bir şey söylemek istediğin. Aklında olmasam da, elini tutmasam da, gözlerine bakamasam da, ya da doğrudan doğruya Savcı Hanım benim olmayacaksan da etkilenmemin sevgiye dönüştüğünü bilmeni istediğim şu andan itibaren içimden hiç çıkmayacaksın…
Seni sevdiğimi bilmesen de, anlamasan da, hatta ömrüme hiçbir değer biçmesen de, ben belli olan bir şeyin insan yaşamında yalnız bir kez yer aldığı inançla sevmeye ve sabretmeye devam edeceğim…
Beni sevmenin, seni beklediğimi hissetmenin bile gerekli olmadığı bir dünyada olacağım! Sanırım bu söz düellosunu sonlandırmak ve sonuçta sizi evinize bırakıp ‘Allahaısmarladık!’ demek için başarılı olmaya çalışmamın vakti geldi!”
“Tamam! Zırvalamaya(2) başladın! Hadi, hemen Asım’ın bahçesine gidip, bahçeyi talan edelim(2), beni eve bırak, ‘Allahaısmarladık!’ deme hakkını kullan ve sen yoluna, ben yoluma…”
Gerçek bir şaşkınlık vardı, ikimizde de benim anladığımı zannedip anlamadığım, onun “Sen! Siz!” kargaşasında anlayıp anlamadığından emin olamadığım…
Anahtar buldu bir yerlerden, kapıyı açıp tulum(1) gibi bir şeyler giydi üzerine, bana da uzun saplı bir makasla, ufak bir iki sepet ve birkaç poşet uzattı, gerektiği şekilde iğneleme hakkını tekrar servis ederek;
“Mühendis olsan da, bahçe edinme arzunu belli etmiş olsan da, görünümün bahçe işleriyle bugüne kadar hiç meşgul olmadığın kanaatini yaşattı bana. Sen domateslere dalma, yakar, zifti de pek kolay engellenemez, cicilerin mahvolur sonra. Mümkünse toplayabildiğin sebzeleri sepetlere ya da yer kalmazsa poşetlere ayrı ayrı istifle lütfen. Mühendis olsan da…”
“Bıktım bu mühendislikten, ben artık mühendis falan değilim, düz vatandaşım, neden bu kadar iğneleyici bir şekilde vurguladığını anlamakta zorlanıyorum…”
“Sus! O kadar yüksek sesle karınmışım gibi bağırma! Hoş öyle de olsan sana bu hakkı vermem ya, neyse! Art niyetim yok! Bundan sonra ‘Mühendis!’ demeyeceğim! Mademki düz vatandaşsın, bundan sonra ‘Düz vatandaş!’ desem de kızacaksın!..
Bunun anlamı; bizim hamurumuzda gözükmeyen bir birliktelik, yani sevsen de, sevmesen de, ben seninle olsam da, senin sevgi dediğine karşılık versem de, verecek olsam da ‘Geçim dünyamız’ bu hareketlerimize göre iyi sinyaller vermiyor vatandaşım! Hadi, bana tahammül etme sınırını zorlama, hemen başla, hasada…
Sadece ‘Dikkatli ol!’ demek istiyorum. Bazı sebzelerde tıpkı denizkestanelerindeki gibi ince, yakıcı, battı mı çıkarılması zor tüyler, kıllar, dikenler vardır. Örneğin salatalıklarda, kabak başlarında, patlıcan saplarında…
Ki, sonra; ‘Uf! Anam!’ demek yerine; ‘Uf! Şenay! Allah iyiliğini versin!’ demezsin, ‘Allah neyi verirse onu versin!’ dersin, ben de buna rıza göstermem, bilesin! Ne de olsa 2-3 saat içine sığmaya uygun ‘Düz Vatandaş-Stajyer Savcı’ ilişkimiz var, inkâr etmenin mümkün olamayacağı!”
“Sustum! Ben ne diye koskoca bir Savcıya söz yetiştirmeye çalışıyorum ki haddimi bilmeksizin! Komutanım hemen söz dinleyip göreve başlıyorum!”
“Sağ ol asker! İlk kez doğru bir söz!”
“Allah’ım ya sabır!”
“Bir şey mi dedin asker, tam olarak duyamadım!”
Atalarımız; “Söz gümüşse, sükût altındır!” demişlerdi ve bu söz ilk defa geçiyordu aklımdan, karşımdakine döndüm, yüzümü gösterip işaretleyecek şekilde, söz söylemeksizin; dudaklarımı görünmeyecek şekilde ısırıp fermuarla kapatır şekilde işaretledim.
Harç bitmiyor, inşaat paydos olamıyordu. Asım Kardeş uzun zamandır bahçeye gelmemiş olsa gerekti, topla-topla bitmiyordu, sepetler, poşetler dolmuştu.
İşaret parmağımla “Bir işareti” yaptım. Kafasını eğince zıvanadan çıkmış(2) gibi söylendim;
“Birazını da kendi gelip toplasa, bu kadarı yetmez mi kendilerine?”
“Haklısın!” dedi ve inşaat bitti!
Konuştu Kurt Eniştesiyle, abarttım galiba, ablasıyla ve eniştesinin başını eğerek işaret ve tasdik etmesiyle arabama bindik. Sofra bezi niteliğinde bir bezi arka koltuğa serip sepet ve poşetleri düzenli bir şekilde yerleştirdikten sonra kendi de arka koltuğa yerleştirdi kendini. Navigasyona gerek yoktu. “Sağ yap!” diyordu, sağa gidiyordum.
“Bir daha sağ yap, şimdi sol yap! Tamam geldik! On bir numara, duralım lütfen! ‘Geçmiş olsun!’ demem için iki dakika bekler misin, yoksa gitmek istersen, seni azat edeyim mi?”
“Hiç olmazsa ablanın evini öğreneyim, elimde bir ihtimal olsun Savcı Hanım. Kim bilir, bakarsınız gün doğmadan neler doğar(31), bir ihtimal daha var(31) demek için gecikmemiş olabilirim belki! Sabretmenin gerekliliğini siz fısıldamamış mıydınız?”
Öyle bir baktı ki; fısıldamak ne demek? Dobra dobra söylemişti(2)!
“Daha aklın başına gelmedi mi serseri! ‘Ben yokum!’ diyorum, sen ‘Umut fakirin ekmeği’ modundasın! Akıllan artık!”
O kadar ağırlığı götürmesine yardım etmesem olmazdı! Mecburen yöneldim kapıya kadar. Paketleri elden teslim ederken bana yakışan sözü söylemek zorundaydım;
“Geçmiş olsun efendim, Savcı Hanımdan öğrendim tesadüfen. Umarım anneniz iyidir!”
“Sağ olun efendim! Allah’a şükür, ufak bir gaz sancısıymış, geçti, ama bizi telâşe soktu!”
Fazla söze gerek yoktu, arabaya yönelirken, herhalde aklımdan uydurduğum bir söz dizisi çalındı kulağıma;
“Nihayet, diyeceğim bir kurtuluş mu kız?”
“Nerde Ağabey? Kim kaybetmiş ki bana rastlasın! Mühendis bir vatandaş işte!”
Geldi, herhalde benim pehpehlememi(2) beklemezdi, ben de hâzâ(1) odun unvanıma ek olarak öküzdüm ya, inip de “Hiç olmazsa yanıma otursun!” düşüncesinde olmaksızın direksiyonda oturmaktaydım.
Yahu kardeşim, pazarda hiç mi ağız görmedin? Kibrit yoksa kav çakmak(2), ateş meydana getirmek için iki coşkun parçayı (çakmaktaşı olabilir) birbirine sürtmenin gerekli olduğunu nasıl bilmezdin ki? Gerçekten mamut(32) olduğumu kendim kendime itiraf etmekten başka çarem yoktu.
“Hareket edeyim mi? Tarif mi edersin, yoksa navigasyona mı başvurayım!”
“Şener, moralim bozuk! Adresi vereyim, sen bul! Teyze pek de iyi görünmüyor, gaz sancısı durumu doktorların uydurduğu bir hikâye gibi geldi bana. Biz kadınlar böylesine kötü durumları belki de Tanrının verdiği hassasiyetle hissederiz. Asım da belki aynı durumda hissettirmek istemiyor! Ve ben ne yapacağımın şaşkınlığı içindeyim!”
“Bağışla Şenay! Seni arka koltukta öylesine yalnız bırakamam. Beni ne sayarsan say, ne görürsen gör! Ama inan bana! Yanıma gel! Seni bu yalnız durumunda teselli etmeme izin ver! Sen bana dokunmazsan, elini, yanağını uzatmazsan söz veriyorum, ne dokunurum, ne de kucaklar gözyaşlarına teselli olurum! Seni seviyor olmama rağmen fırsat düşkünü(3) olmadığıma, hiç olmazsa şu anda inan!”
Arabayı sağa çekip, durdum, indim ve elinden tutup sürüklercesine onu yanıma oturttum;
“Dile, söyle, emret, ne istersen onu yapayım, senin bir damla gözyaşına ömrümden bir sene yok olsun, kahredersem, namerdim(1)!”
“Beni ne olur bu kadar sevme, benim yüzümden yitirirsen kendini, ben mahvolurum!”
“Ben bir günün 3-5 saatinde gönlüme aldım seni. Senin olmadığın bir dünyada zaten yaşamam! İstiyorsan ağla, doyasıya. Yaslanacağım dersen, bu omuz ömür boyu senin. ‘Git!’ dersen, giderim, ama omzum sende kalsın!..
Gözyaşlarını izin ver kurutmaya çalışayım, nasıl, neyle, istersen! Yeter ki o teyze için dökülsün, onun sağlığı için dualar olarak dökülsün, asla benim için dökülmesin o yaşlar!..
Bana bildiğin, ama benim bilmediğim isteklerini söyle! Sen istirahat et! Vaktini söyle bana, Kurt Enişteleri almaya ben gideyim! Seni sevdiğimi bil! Defterinden silmen gerekiyorsa da sakın erinme(2), gücenmem, ben beni anlattım sana, senin dünyan senin, sakın sadece sana ait olan dünyandan vaz geçme!”
Hiçbir şekilde herhangi bir davranış yaşamaksızın, hiçbir şey söylemeksizin, kararsızlıklar içindeymiş gibi baktı sadece yüzüme.
Eve ulaştık, indi, eve girmeden önce sadece bir saat söyledi, eniştesini ablasını almam için o kadar, teyzede ne gördüyse etkisinde kalmış olarak.
O saati beklemedim.
“Morali bozuk, nedenini anlatır, sizi evinize götüreyim!” dedim Kurt’a. Devamlı söylediğim 3-5 saat, bu kez 3-5 dakika içinde gerçekleşti, onları evine bıraktım. Akıl edemediğim şeyi Kurt akıl etti;
“Ya! Lâzım vakti gerekirse?” diyerek.
Hayran olmuştum Türkçesine. Onları evlerine teslim ederken onun pencereden bakması ümidini yaşamaksızın dükkâna ait kartımı verirken; “Baybaylaştık(2)!..”
Günlerin geçmesi şarttı, şartlar gerçekti sessizlikte gerçekleşti. Bilmediğim bir mekânda ve hayal etmemin bile mümkün olamayacağı bir zamandaydım.
Kurt’tan değil, Şenay’dan geldi telefon;
“Teyzeyi yitirdik, şu camiden, şu vakitte kaldıracağız cenazesini, bilmek, gelmek isteyeceğini düşündüm!” dedi sadece, telefonu kapatıverdi cevap beklemeksizin...
İnsanların yaşamlarında kaybetmemesi gereken, kaybetmeyeceği, kaybetmeyi akıllarının ucundan bile geçirmek istemeyeceği anlar vardır, hele ki ucunda hüzün belirlenmiş olsa da, derin bir sessizlikten sonra, umutsuzluk yüklü görünümde olsa da yüreğini serinletecek hak etmediği bir sevinci yaşamak gibi.
Camiye bir saat öncesi gelmiş olsam da, fazla beklemedim. Cenaze gasılhaneden alınıp getirilmişti mahalle camiine. Üç kardeşlere sarıldım ayrı ayrı; “Başımız sağ olsun!” diyerek, bunun sebebi içimden gelerek kendimi aileden biri kabul etmem olsa gerekti.
Zaten onlar da benim bu davranışıma ve “Başımız” diye başladığım cümleye; “Bu ne samimiyet?” der gibi bir yaklaşımda bulunmadılar. Muhtemelen hastaneden dönüşlerinde, bahçeden getirdiğimiz sepetleri verdiğimizde beni bilip tanımış olabilirlerdi.
Doğrusu o gün Şenay’ın ve Şenay’ın hissettiği Asım’ın tavırlarından dolayı teyze için iyi düşünceler geçmemişti zihnimden. Gerçi hiçbir ölüm beklenmezdi(33). Cami avlusunda toplananlara başımı eğerek selâm vermekle yetindim. Kurt ve Ayşen’le konuşmak mecburiyetinde hissediyordum kendimi;
“Arabam burada! Gerekirse mezarlığa yolcu taşımak konusunda üç kardeşlere yardımcı olabilirim. Ancak beni dinlerseniz, ya da bana uyarsanız, en basitinden güvenirseniz, Şencan buralarda kalmasın, daha bu yaşlarında yaşamamasının gerektiğine inandığım ölümün soğukluğunu(9) yaşamasın, onu gezdireyim, yemek ısmarlayayım, çocuk parklarına götüreyim…
Hatta belki biraz iddialı bir söz olacak, ama aile ile aranızda yakınlık yok, sadece Şenay Hanımın mesai arkadaşının annesi durumu var. Üstelik bayanların, hatta sizin bile cenazeye katılmaya, mezarlığa kadar gitmenize gerek yok! Bu durumda bana uyarsanız sizleri gezmek, görmek istediğiniz bir yerler varsa söyleyin, oralara götüreyim, gezdireyim. Sonra da beraberce bir yerlere gider, otururuz!”
“Okey! Ay da ‘Evet!’ desin, Savcıya da diyelim, kusur yapmasın, siz gezdirin tamam, ama yemek biz ısmarlayacağız, tamam?”
“Olur tabii. İskender Döner sever misiniz?”
Ayşen cevapladı bu kez. Ona; “Abla” demeyi hak etmediği kanaatini yaşadım.
“Severiz tabii!”
Sonuç olarak Şenay’dan izin almak, kabul edeceğini aklımdan hiç geçirmememe rağmen, teklifi ona da iletmek onların göreviydi. Akıl edemediğim konu ise; onlar katılmayabilirlerdi, ama benim teyzenin cenaze namazına katılmamam Allah’ın hoşuna gitmezdi;
“Beni bağışlayın lütfen! Bu insanlara katılmam gerek! Ben abdest alayım, namaza katılayım, sonra sizleri istediğiniz yerde bulayım. Ya da şu arabamın anahtarları, araba da hemen şurdaki akasya ağacının üç adım ötesinde. Nasıl arzu ederseniz, orada buluşuruz!..”
Cenaze arabası hareket ettikten sonra arabanın yanında buluştuk. Şenay’ın, arkadaşı Asım’dan ziyade Asım’ın hanımına yardım etmesi gerekiyormuş, bir kısım gereklilikler için, artık o gereklilikler neler idiyse?
Hareket ettiğimde önce Şencan’ın sakıncasız tezahüratı, ya da kulağıma ulaşan fısıltısı sebebiyle aklım başıma gelip önce İskender ve künefe yemek hakkımızı kullanmak için lokantaya uğradık.
Gerçekdışı görülebilir belki, eğer Şencan’ın midesinin zilleri çalmamış olsaydı, İskender yenmeyen bir günü geride bırakmış olabilirdik, gezerken. Hani bazı yerler vardır, özeldir, sadece bir öğün açıktır ve siz “O Anı” yakalamak zorundasınızdır. Benim dediğim yer öyle bir yerdi işte! Bir bakıma bulunmaz Hint Kumaşı(34) tarifindeki gibi!
Ayrıca beynimde yok olması gereken bir mecburiyet vardı. Şenay’a soğuması yanında pideleri tahta gibi sertleşmiş bir paketi götüremezdim, götüremeyecektim, götürmedim de! Üstelik böyle bir teklifi kendisine asla yapamazdım da.
O acı ve engin hüzne yakışan günde hislerine egemen değilken yanıma değil, arka koltuğa oturmuştu, bir taraftan burnunu çekerken, poşetinden kâğıt mendillerini çıkarttığını hissettiğimde. Çekiniyordum, zaten dikiz aynasından bile yüzünü görmeme izin vermezdi…
Akşam karanlığı inmek üzereyken telefonu çaldı Kurt’un;
“Efendim hayatım!... Hemen! Tamam! Dönüyoruz!... Müzeyyen sıkılmaya başlamıştı zaten, yoruldu da. Bir şeyler lâzımdır mı?.. Anladı, döndük! Mümkün mü Bey! Artık dönmek lâzım! Bir zahmet!”
Bilemiyordum, Ayşen kardeşimin dili mi yoktu(3), ya da dilini mi yutmuştu(2), ne? (Herhalde dilini eşek arısı sokmuş(2) olamazdı, ağzını hiç açmıyordu ki, hatta Şencan bile!) Evin söz söyleme, ya da Türkçesini ilerletmek için konuşma hakkının Kurt’a ait olduğu düşüncesini geçirmiştim aklımdan.
Eve ulaşma çabasını yaşarken zihnimde cenazeyi haber veren Şenay’ın hangi cep telefonunu kullandığı sorusu şekillendi. Aramıza mesafe koymuştu(2), “Kaybettim!” demiştim, benden nefret etme hakkını kullanmıştı, ayrılmıştık bir bakıma.
Lâf, işte süzgeçten geçmemiş; nefretle sevgi arasında ince bir çizgi varmış(35) (mış)! Oysa sadece cenazeyi haber verip cevap vermemi beklememesinin telefonu (yüzüme) kapatmasının anlamı ne olabilirdi ki? Telefon etmesi gerekenlerin çokluğu mu vardı acele etmesi için acaba? Sanmıyordum.
Telefonun kendi telefonu olduğu da geçmiyordu aklımdan. Çünkü sadece Savcı değil, kadın olarak zeki ve akıllı olduğundan ekranda telefon numarasının görüneceğini, benim bu numarayı edineceğimi düşünmemiş olamazdı. Kendini, evini, hatta arabasını bile sakladığına göre bu gerçeği nasıl akıl edemezdi ki?
Gene de umut dünyası(3), bu duygusal anında değil, bir vesileyle (Kim bilir belki de son kez) şansımı denemeliydim! De?..
Sonuç; “Ya, ya da…” hakkım bile yoktu. Galiba cenazeyi haber verdiği ses ve sözler sonum için belgesel olarak kalacaktı zihnimde.
Kurt ailesi evlerine kapılarını anahtarla açarak gireceklerdi herhalde. Neden açıp da beni görme şanssızlığı yaşasın, el sallama gibi bir mecburiyet hissetsindi ki? Zaten yitirmeyi kabullenmemiş miydim?
Beynimin tüm hücreleri, ömrümün onsuz tükeneceği şeklinde işgal edilmemiş miydi sözleriyle? Üstelik kilitlenmemiş miydi sevgi yoksulu kalbim? Kalbim; evet o Şenay olmadan sonsuza kadar çalışma hakkı gasp edilmiş(2) bir nesneydi sadece.
Düşünmek, tüm gücünü belgesiz ancak belirli bir yüke yönlendirmek hem insanı yoruyor, hem de var olan (yeteneklerini demeyeyim!) melekelerini(1) yitirmesine neden oluyordu. Neyse Kurt ailesini kazasız, belâsız ve tek kelime bile etmeden (konuşmamaktan bahsediyorum) evlerine teslim ettim. Yani zannediyorum!
Telefonum çaldı;
“Henüz ayrılmadıysan, beni götürebilir misin? Hava almak, biraz düşüncelerimden uzaklaşmak için buraya yürüyerek gelmiştim. Arabam Asım’ların evinin orada, beni bırakırsan memnun olurum!... Hatta peşinen teşekkür edeyim!”
Adım yoktu benim! Üstelik sözlüklerden “Lütfen!” kelimesi de çıkarılmış, kaldırılmış, belki de yok edilmişti. Ben onun bulunduğu yerden Mars’a kadar uzaklaşmış olsam bile, onun kokusunu, nefesini, sitem, kahır, azar, tenkit yüklü olsa da sesini duymak için geri dönerdim, oysa henüz hareket etmemiştim.
“Teşekküre değmez, hareket etmemiştim zaten, kapınızın önündeyim, bekliyorum efendim!”
Geldi her zamanki gibi suratı asık bir şekilde arka kapıyı açıp bindi;
“Merhaba!”
“Merhaba efendim!”
Kafasını uzatıp yüzümdeki ifadeyi görmek istedi galiba, bir şey demedi, ya da tenezzül etmedi(2), somurtmaya(2) devam ederken.
Sessizce, arabanın öncesinde bildiği yöne gidip, adrese yerleştik. Yerimden kalkmadım.
“Teşekkür ederim. Tek kelime bile etmedin; ‘Efendim!’ demek dışında. Sözün yoksa iniyorum, gidebilirsin!”
“Kendinizi bile unutup, hüzünle boğuştuğunuz, elem konusunda egemenliğinizi yitirdiğiniz şu anda size nasıl bir söz söyleyebilirim ki? Acıyı hissettiğiniz bu anda size yönlendireceğim tek söz bile teselli olamayacak olduktan sonra ağzımı açmama gerek var mı efendim!”
“Haklısınız; ‘Siz!’ ve ‘Efendim!’ dilinize uygun sözler! Gidebilirsiniz efendim!”
Kapıyı öyle bir çarparak kapattı ki, sırtını dönüp de eve doğru ilerlerken, dolmuşçu tezahüratı ile “Alıp da götüreydin bari!” dememe ramak kaldı. O eziyet etme hakkını kullanırken, ben de ona uymak mecburiyetini hissetmiştim. Arabamın içinde hüznünün kokusu ve bundan sonramın yalnızlık fermanının imzalı belgesi duruyordu.
Yemek-içmek gereklilik, ömrü törpülemek için katkı…
Sadece o kadar! Eğer ki insanın yaşamı için umut, gelecek heyecanı, sebepsiz tükenişle ömür denilen mumu tüketmek için hiçbir gayret göstermezken yok etme gibi günlerin geçmesine tahammül edebilmesi zordu!
Ancak zaman; geçme mecburiyetini inkâr edemezdi. Ben sona ermeyi düşünürken, bu konuda hiçbir başarı hamlesi yapmamam tuhaflıktı. Günler geçti, yine günler geçti peş peşe.
Yine bir telefon aldım;
“Bu gün öğle namazından sonra teyze için aynı camide kırk mevlidi(9) okunacak. Benden uzaksın, bana yakınlığın yok yani, belki de nefret ediyorsundur ki bu hakkın, teyzenin vefatını şom ağızlı(3) olarak verdiğim gibi bu konudan da haberin olsun istedim! Çekinme, ya da korkma, kadınlar ayrı yerde, erkekler ayrı yerlerde olacakları için beni görmek sıkıntısı yaşamayacaksın…”
Bir kez daha; “İsmim yoktu benim!” bir tek iyi dilek çıkartmak gelmemişti dudaklarından. Oysa bilmez miydi ki; aşkla nefreti ayıran çizgi çok incedir(35). Nasıl hatırlamazdı, dünyaya onun için geldiğimi?
Tamam, hakkıydı, bana yönelmemek, sevgiden bahsetmiyorum, ama devamlı haşlamak(2) da onun hakkı mıydı? Yok! Artık akşam değil, ikindi bile olmamalıydı benim için. Bu; güneşin bir kez daha karanlık odamın penceresinden üzerime ışıklarını sermeyeceği anlamını taşımalıydı!
Ezan okunurken yetiştim camiye. Dükkânda yalapşap(1) değil, usulüne uygun abdest almıştım. Mevlidi dinledim, “Pide-ayran var!” dediler, gereği yoktu benim için. Arabama doğru ilerlerken aynı numara tekrar aradı beni;
“Tesadüf! Geçen sefer de böyle olmuştu, arabam burada değil, ayrılmadıysan, beni de götürmeni rica etsem, mümkün mü?”
“Tabii ki! Arabam biraz uzakta, evden mi, camiden mi alayım sizi?”
Bir öncesinde de “Sen!” demişti, ama gene ismim yoktu, herhalde dünyada en zor hecelenen isimlerden birine sahip olsam gerekti!
“Vedalaşmam gerek, bunun için bana 3-5 dakika yeterli olacak, sonra evin önünde olurum, ya da içeride olursam arabanın sesini duyunca hemen çıkarım!”
“Anladım efendim, 3-5 dakika içinde kapının önünde olacağım, arabanın önüne biri park etmişse, çıkamazsam, biri kızıp da lâstiğimi patlatmışsa gibi bir sıkıntım olursa bu numaraya geri dönmemde sakınca yoktur, umarım!”
“Doğal olarak tabii, beklerim!”
Ulaştım, kapı önündeydi, mutat(1) olarak arka kapıyı açıp oturdu ve söylevine(1) başladı;
“Birincisi bu hüzünlü halimde bile sitemde bulunmayı, ‘Siz!’ deme haklarını kullandın ya, bravo! Geçen zaman içinde centilmenliğin de yok olmuş, yerinden kalkman zahmet olmuş, bir kadının kapısını açmak, yol gösterip, oturmasına yardımcı olmak o kadar mı zordu Bay Şener Bey? Aferin! İnsan, bir tek ‘Merhaba!’ kadar yakınlığı olsa da böyle sıkıntı içinde, hüzün yaşadığı anlarda kibar biri olarak bildiğinden, yardım, itibar(1), kolaylık hatta jest bekliyor Şener!”
“Affedersiniz! Kafam biraz meşgul de! Kelimeyi tam olarak çıkartamıyorum; ‘Ambale durumdayım(2)!’ demek geçiyor içimden. Araya hem mesafe koyuyorsunuz, sonra da…”
“Ben böyle bir şey yapmadım, demedim, kendi kuruntun(1), kendi kurgun…”
“Peki, kabul! Yüzünüzü görmem için geriye dönüp, ya da dikiz aynasından bakarak konuşmaya çalışmam zoruma gidiyor. Dursam, geçen seferdeki gibi söz versem, yanımda oturmaz mısınız?”
“Peki! Dur!”
İş, işten geçmiş, pabuç kadar uzayan dille hak ettiğim lâfı sindirmiş olarak, el frenini çekip, vitesteki arabayı kendi başına bırakıp, arabanın istop etmesine aldırmadım. Arka kapıyı açıp inmesine yardım edip, ön kapıyı açıp oturmasını sağlayıp, ayaklarını içeriye almasını beklerken, ikinci kez uzayan pabuç kadar diliyle yeni fırçalar için hazırlandığını ve sözlerini kulağıma tıkıştıracağını doğrusu aklımdan geçirmemiştim.
“Demek ki insan isterse, hatır için çiğ tavuk bile yiyebiliyor, yeni bir ikaza gerek kalmaksızın centilmenliğini hatırlayabiliyormuş!”
“Anladım! Düşünüyorum, ben size sadece sizden etkilendiğimi, sevdiğimi söyledim. Size bir kötülük mü yaptım ki hep eziyet ediyor, hırpalıyor(2), şamar oğlanıymışım(36) gibi evire-çevire dövüyor(2), tekmeliyor, yumrukluyorsunuz? Siz bu değilsiniz, iyisiniz, güzel olduğunuz kadar merhametli olduğunuza da inanıyorum, ama anlamıyorum. ‘Sevmiyorum!’ dersiniz olur, biter, beni üzmek gibi sadistçe bir davranış size yakışmıyor. ‘Evimi bilmeni istemiyorum!’ diyorsunuz, sonra da sizi götürmemi istiyorsunuz…”
“Bir saniye… ‘Arabam burda değil!’ dedim, doğru! Ama beni götürmeni istediğim yer evim değil ki, Adliye Otoparkı! Bilmem anlatabildim mi? Yani evimi öğrenme ihtimalin yok! Bu nedenle ‘Avucunu yalama ile ilgili sözlerimi tekrarlamamı istemezsin!’ diye düşünüyorum!”
“Peki, bana ilginin bile olmadığını bile bile, sizi sevdiğim için arabanızı aldıktan sonra takip edersem, ya da plâkanızı ezberleyip daha sonraları nasıl olsa kendim kendimin efendisiyim, vaktim müsait kendimi kamufle ederek(2)…”
“Bir kere dalgınlığından sıyrılıp centilmenliğini hatırlayıp ispat ettin. Beni takip etmezsin! Hani Güvenlik Görevlilerine; ‘Ben Savcı Şenay! Şu adam beni takip ve taciz ediyor!’ şeklinde bir şikâyeti de ben aklımdan geçirmiyorum.”
“Şu anda cep telefonumdaki numara da size ait değil, değil mi?”
“Değil mi ya? Mademki aramıza mesafeyi benim koyduğumdan eminsin, o halde benim de böyle bir dalgınlığı olsa, olsa gibi yapmadığımdan, Kurt Eniştemin telefonundan yaptığımı düşünebilirsin. Ancak mevlit sırasında birinden telefon edinemediğim için seni kendi telefonumdan aramak şeklinde gerçekleştirdiğimi düşünmende de sakınca yok!”
Anlayamadım, bilmece mi soruyordu, doğruyu mu söylüyordu?
“Adliyenin parkına yönel lütfen, ben Güvenlik Kulübesine kimliğimi göstereyim, arabamı görüp de beni öğrenmenden çekinmiyorum. İznin olursa tek bir soru sormak istiyorum!”
“İzin istemeniz mantıksız, sorabilirsiniz tabii…”
“Bu; ‘Sen! Siz!’ karmaşasından bıktım artık! Şimdi ilk acıyı yaşadığım gündeki gibi olmasa da, benzer acıyı yaşıyor olmama rağmen içtenlikle ve heceleyerek soruyorum Şener; ‘Be-ni-se-vi-yo-mu-sun?”
“Şöyle söylemeye çalışayım; mutlaka biliyorsun; Bir serçenin gözyaşı kadar(37), yani seni canımdan çok se-vi-yo-rum!”
“Serçeler ağladıklarında ölürmüş, demek istediğin bu, anladım. Ama ilmen ispatlanmıştır, hiçbir hayvan ağladığı için ölmez. Sana; ‘Mühendis!’ diyorum, kızıyorsun! Araya mesafeyi koymadığımı söylüyorum, inanmıyorsun. Sana olan duygularımı; Asım, Kurt Eniştem, Ablam, hatta Şencan, kısaca dünya-âlem(4) biliyor, bir tek sen bilmiyorsun!..
Beni bulman çok mu zordu, aramadın ki? Adliyede kaç tane stajyer avukat, savcı olabilirdi ki? Panolarda hiç mi ismim geçmemiştir? Kâtiplerde, mübaşirlerde telefon âdeti yok mudur? Çocuktan al haberi şeklinde Şencan’ın, ablamın, eniştemin, hatta Asım’ın ağızlarını yoklayıp beni öğrenmen o kadar mı zordu? Doğru yalan söylemeyi(2) bugüne kadar nasıl öğrenmemiş olabilirsin ki?..
Vefat eden teyzenin evinden beraber dönüşümüzde ‘Sapık!’ kelimesine sığındığında sana ‘Kucaklayabilir, öpebilirsin!’ dediğimde ben mi hareketlenmeliydim? Nihayeti davranışın bir tokada mal olurdu, o da beni kucaklayıp öpmek istediğin için değil! Muhtemelen haddini aşmak gibi bir davranışını hissettiğimde gerçekleşebilirdi ki, şiddetle ve kesinlikle seni tenzih ederim(2)!..
Gene de o tokadı atmaz, seni kucaklar ben öperdim seni, haddini bilmenin gerekliliğine dil uzatmaksızın! Tokatsa tokat, sevgi gösterisiyse sevgi gösterisi, seni kabullendiğimin öpüşüyse o öpüş başlangıcımız olur, boşa ve boşuna zaman tüketmemiş olurduk!”
“Evet! Gerçekten sadece mühendismişim! Hissetmemişim! Diğer sıfatlarımı ben mi gizli tutayım, sende mi saklı kalsın?”
“Bakın şu şımarık mühendise? Daha çay bile ısmarlamamış, neler zırvalıyor? Seninle karşılaştığım ilk anda benim ettim seni! O kadar korkaktın ki? ‘Hah!’ dedim, ‘Tam aklımdan geçen mühendis! Ben bunun tepesine bir binerim, ömrü billâh(3) iflâh olmaz(2)!...
Dur bir saniye! Güvenlik Görevlisine kartımı göstereyim!”
Heyecanı dinmemişti, hemen devam etmeye başladı;
“Hani pek aklım kesmiyor ya, sevgini söylemek dışında, hiçbir mürüvvetine(1) şahit olmadım, ‘Beni bu kadar çok sevme!’ diyerek ipucu verdiğim halde. Bir gün sürpriz yapmak için buraya gelecek olursan; ‘Savcı Hanımın eşiyim!’ deyip içeri girip beni bekleyebilirsin. Ama benim için geldiğin haberini alır, hatta hissedersem seni bekletmemek için asansör falan beklemez, koşa koşa inerim merdivenleri…
Sence?”
“Aklım durdu! Şu tokadı Güvenlik Görevlileri ve kameraları yokken hemen atsan da aklım başıma gelse?”
“Elim biraz ağırdır(3), Osmanlı Kadını(38) gibi. Ama kıyamam sana. Aklının başına gelmesi için sözüm şu; ‘Seni çok seviyorum!’ inan buna ve artık dilin çözülsün, lütfen!”
“Seni sevmek ve senin mutluluğun için dünyaya geldiğime inanıyorum. Bu iddia ettiğim gibi şans değil asla! Tesadüf de değil, demek geçiyor içimden, ancak bir zibidinin yanlış atağının ve maalesef yitirdiğimiz teyzenin rahatsızlığının tesadüf olarak katkısını inkâr etmem doğru olmaz. Ancak, kaderimsin, kaderimde olduğun için yaşadığıma inanıyorum…
Seni seviyorum, ömrümün sonuna kadar da bu sevgi tükenmeyecek, kararımı sen, ister Şenay, ister Savcı olarak ver! Senin hapishanende, senin hücrende kalayım hep. Kalbimin anahtarı hep sendeydi, başlangıcımızdan beri. Ve ben sonsuza değin seninim Şenay!”
Şenay’ın arabasının başına kadar gidip de arabadan inmeden geri dönmemize Güvenlik Görevlisi hayret eder gibi bakmıştı, biz kapıdan selâm vererek geçtiğimizde.
Önemli bir şey yoktu, biz sadece çay içmeye gidiyorduk…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hobi Bahçesi (Organik Bahçe); Hobi olarak kullanılan sadece kişilerin kendi ihtiyaçları için (sebze üretim için) kullanılan, içine sosyal ihtiyaçları karşılayacak bir kulübe olan bahçe.
Coert Daniel SMIT; Devlet Memuru olduğum devrede bir projede beraber alıştığımız Hollandalı Uzman Ziraat Yüksek Mühendisi. Kurt olarak “ş” harflerini “ç” harfine yakın söylemesinde yanlışlık olmadığı kanaatindeyim.
Nafi; Yararlı, kazançlı.
Nafiye; Yok eden, ortadan kaldıran, süren.
Savcı; Kanuna aykırı bir durumun tespiti gerçekleştiği zaman ihbar, şikâyet (olmasa dahi) ya da farklı kanallardan gelen bilgiler üzerine konuyu hukuk çerçevesinde inceleyen, kanıtları toplayan, özellikle cinayet konularında adli muayene takiplerini gerçekleştiren devlet adına araştırma ve sonuçlarına göre kamu veya mağdurların haklarını savunmak için iddianame hazırlayan kişi. Savcılar, Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra gerekli sınavlardan geçip önce stajyer Savcı olabilmekte, belirli bir süre sonra asli görevine başlamaktadırlar.
Öyküde; Kurt’un “Ş” harflerini söyleyemediği dikkate alınarak özellikle “Şenay” ismine yakıştırdığı “Hayatım, Baldız, Maltız, Savcı” kelimelerinde zorlanılmaması gerektiği kanısındayım. Keza yaşamda Kurt’un çalıştığım devrede bana “l” harfini yumuşak bir şekilde “Erôl Bey!” dediğini de eklememde yarar var diye düşünmekteyim. Doğal olarak; öyküdeki “Şener; Erôl Bey değildir!”
(1) Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.
Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
Baz; Ana, temel, esas, taban. Suda iyonlaştıklarında hidroksit iyonunun artırılmasına sağlayan madde. (OH-)
Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, gerzek, geri zekâlı.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)
Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.
Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile durumu.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hâlihazırda; Şimdiki durumda, şu andaki durumda, şu anda, bugünlerde.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.
Hâzâ; Eksiksiz, kusursuz, noksansız.
Hınçla; Öç alma duygusu yüküyle ve öfkeyle.
Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
İçtihat; Özel görüş, anlayış, kavrayış. Uygulanacak kuralın yasada, ya da örf, âdet hukukunda açıkça ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde bulunmadığı durumlarda yargıcın ya da hukukçunu görüşünden doğan, yargı değerindeki sonuç.
İtibar; Saygınlık, kredi. İnanç. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma. Başkalarından saygı görme, çevresinde saygı uyandırma.
Kaşkaval; Aptal, budala, bön, salak, sersem. İnek ve koyun sütünden yapılan tekerlek biçiminde sarı renkli bir peynir.
Kulvar; Kimi yarışlarda koşucu ya da yüzücünün koştuğu, yüzdüğü yarış şeridi. Aynı güzergâh.
Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.
Lâtif; Yumuşak, hoş ve ince güzelliği olan.
Lâtife; Güldürmek, eğlendirmek için söylenen söz, güzel şaka.
Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık
Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. Mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.
Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.
Nemrut; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Paçoz; Aslı kefal cinsinden bir balık türü. Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız, paspal, kendine bakmayan, dikkat etmeyen.
Sapıklık; Tavır ve davranışların normal olmaması, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymama.
Söylev; Nutuk. Dinleyicilere belli bir düşünceyi anlatmak, bir duyguyu aşılamak amacıyla yapılan, coşkulu, güzel konuşma.
Şarlatan; Mallarını ya da kendi bilgisini, niteliklerini överek saf insanları aldatan, dolandıran kimse.
Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği. (Bazı bölgelerde “Naz” yerine “işve” kelimesi de kullanılır).
Tarelelli (Terelelli); Hafif ve hoppa, delişmen.
Tiran; Acımasız, gaddar, despot. Eski Yunan’da siyasal gücü zorla ele geçiren, onu kötüye kullanan kimse. Türk kukla tiyatrosunda kötü adam tipi.
Toslumbağa; Yeryüzünde böyle bir hayvan yok, uydurmadır. Dil sürçmesi ile genelde tosbağa dediğimiz kaplumbağa sözünün heyecanla birleştirilmiş olması mümkün. Herhalde Tosbağa ile Kaplumbağa evlenmiş olabilirler mi?
Tulum; Göğüs ve pantolon bölümü bitişik giysi. Kimi yiyecek ve içecekler için koruyucu kap, ya da yayık olarak kullanılan önü yarılmadan bütün olarak yüzülmüş ve kullanılacak şekil ve biçimde hazırlanmış genellikle koyun keçi derisi. Gövdesi tulumdan yapılmış, üflemeli çalgı.
Tüzük; Herhangi bir kurumun, bir derneğin, bir örgütün çalışmalarını, yönetim ve yürütme işlerini düzenleyen ve hükümleri ancak o kuruluşun yetkili organlarınca değiştirilebilen ya da kaldırılabilen maddelerin topu. Devlette bir işin nasıl yürütüleceğini düzenleyen Bakanlar Kurulu Kararı.
Üçkâğıtçı; Yalancı, Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. Şaka olarak da olsa “Doğru Yalancılara söylenen söz. Üçkâğıt oyununu oynatan kimse. Oyunun adı; “Üçkâğıt” ya da “Bul karayı, al parayı” denen bir kumar oyun çeşidi.
Wolf (İngilizce); Kurt.
Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Zarfçı; Issız bir yolda yere para cüzdanı ya da içi doluymuş gibi gözüken zarf bırakan, sonra da cüzdanı, zarfı bulup alan kimseyi suçlayarak, tehdit ederek ondan para sızdıran dolandırıcı.
Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.
(2) Ambale (Ambele) Olmak; Çok yorulup düşünemez, iş göremez duruma gelmek.
Araya Mesafe Koymak; İlişkilerde samimiyetin düzeyini ayarlamak, işin ayarını bozmamak, önlem almak.
Asabını Bozmak; Sinirlerini bozmak. Sinirlendirmek.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Baltayı Taşa Vurmak; Biriyle konuşurken, farkında olmayarak, ya da boş bulunup ona dilemediği, muhtemelen dokunacak menfi sözler söylemek, pot kırmak, çam devirmek.
Baybaylaşmak; Türkçemizde böyle uyduruk bir fiil yok. İngilizceden çalıntı eklentisiyle vedalaşmak, birbirine “Allahaısmarladık!” demek.
Beriye Sarmak; İleriye veya geriye yönlendirmek, düşündürmek, yapmak.
Cırmalamak; Tırmalamak. Tırnaklarıyla çizmek, hırpalamak. Tırnaklamak.
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Dilini Eşek Arası Sokmak; Hoşa gitmeyen bir şeyi söyleyene karşı (genellikle) ilenç olarak söylenen söz.
Dilini Yutmak; Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hale gelmek.
Dobra Dobra Söylemek; Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip-bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak.
Doğru Yalan Söylemek; Çok özel durumlarda, örneğin bir kişinin yakınını, sevdiğini yitirdiğini, olumsuz bir durumu yumuşatarak söylemenin gerekliliği. Ya da şairin sevdiği halde mesafe kat etmek için suskunluğunu yalan söylemek şeklinde dile getirmesi gibi masum bir yalan.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Erketede Olmak (Erketeye Yatmak); Genelde yasadışı iş yapanların yakalanmaması için gözcülük etmek
Evire Çevire Pataklamak (Dövmek); Şiddet kullanımında aşırıya giderek büyük bir şiddetle, hıncını alır gibi dövmek, dayak atmak, pataklamak.
Fırça Yer Gibi Hazmetmek; Azarlanmak gibi durumlara katlanmak.
Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)
Her Derde Deva Olmak; Birçok şeye çare olmak.
Hırpalamak; Örselemek. İtip kakmak, azarlamak, yıpratmak.
İçerlemek; Birine, bir duruma için için kızmak, öfkelenmek.
İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek.
İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.
Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.
Kav Çakmak; Yöresel olarak; evlenmek için, ya da bir işi yapmak üzere söz vermek anlamlarında kullanılmaktadır.
Konuyu Soğutmak; Konuyu ilgilenenden uzak, önemsiz, alâkasız yönlere çekip uzaklaştırmak, unutturmaya çalışmak.
Pehpehlemek; Beğenmenin ve şaşkınlığın belli edilmesi.
Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.
Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.
Suratını Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek.
Şeytan (Cin) Çarpmışa Dönmek; Neye uğradığını bilemeyecek kadar kötü bir duruma düşmek.
Şifreli Konuşmak; Düşünce, dilek ve isteklerini saklayarak karşısındakinin anlayamayacağı kendini tatmin edici konuşma yapmak.
Talan Etmek; Yağmalamak.
Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek (zorunda kalmak).
Tenzih Etmek; Kusurdan uzak tutmak, kusur kondurmamak.
Tırlattırmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek.
Üstesinden Gelememek; Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapamamak.
Yanılıp-Yeğnilip Söylemek; Yanılarak söylemenin desteklenmesi anlamında yerel bir deyiş.
Yeri Göğü İnletmek; Olanca gücüyle bağırmak, çığırmak, ses çıkarmak.
Zırt-Pırt (Zırt-Zırt) Rahatsız Etmeye Çalışmak; Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere meşgul etmek, rahatsız etmek, kendine önem verilmesini, vakit ayırılmasını, dileklerinin yerine getirilmesini beklemek.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
(3) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Balerin Stili; Genelde ayakların ucuna basarak yürür, seker gibi kibar, düzgünce, ritimli yürüyüş biçimi.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.
Çok Bilmişler (Çokbilmiş) Nezdinde; Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi gözetiminde, sorumluluğunda…
Dili yok; Genelde; “Ağzı var, dili yok!” anlamında kullanılan bir söz. Oldukça sessiz, sakin, kendi halinde, konuşmayıp susan, derdini anlatmayan.
Don Juanlık; Çekici ve çapkın erkeğin eylemi.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eli Ağır; İnsana vurunca vurulan yeri çok acıtan kimse. Çok ağır ve yavaş iş yapan kimse.
Erkeğin Kalbine Giden Yol Midesinden Geçer; Kendini bir erkeğe beğendirmek, sevdirmek isteyen kadın ona güzel yemekler hazırlamalıdır.
Fırsat Düşkünü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapan, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanan.
Gelecek Abidesi; Aslı; Güzellik Abidesi sözünden çalıntı gibi görünmekle birlikte bir ebeveynin evlâdına düşkünlüğünü anlatmakta zorlanmayacağı bir deyim.
Geri Zekâlı; Zekâ seviyesi yaşından geride olan. Gerzek.
Had Safhada; En son noktada.
Hoppa Hop Anı; Dikkatlerin kesif bir şekilde odaklandığı, sonuca ulaşılacak an.
İpsiz Sapsız; Bir işi bulunmayan, başıboş gezen, yeri yurdu belli olmayan, hayta. Akla yatkın olmayan, birbirini tutmayan, saçma sapan, anlamsız.
Kanser Riski; Organ ve dokulardaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren kötü urlara sahip olma şekli. Örneğin güneşte fazla durmak bir kanser riskidir.
Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Kulak Misafiri; Yanında konuşulan bir şeyi dinleyen ama konuşmaya katılmayan kimse.
Med-Cezir (Arapça) Hareketleri; Denizlerin yükselmesi, kabarması, uzaması; Med demek, alçalması ise; Cezir demektir. İnsan hareketlerinde (özellikle şakaklarda) aşağı yukarı, ileri geri hareketlerin oluşması.
Nazlı Bebek; Özellikle şımarık, zengin, kaprisli, genelde evlenme çağında yada ilerisinde kendini ağıra satan, naz yapan, işveli, edalı, fazla değer verilen sevgili (Doğumundan itibaren son derece duyarlı, yani duygusal anlamda gergin, kolay heyecanlanabilen, ses ve ışıktan ürken bebek).
Ömrü Billâh; Hiçbir vakit, asla.
Pabuç Pahalı; Bir kimsenin uğraşmaya çalıştığı kişinin kendinden güçlü, dişli çıkması durumunda söylenen bir söz.
Problem Kıyısı; Çözümü zor bir sorunun yaklaşmakta olduğunun bilinci ve yaklaşan soruna karşı önlem alma aceleciliği.
Sosyal Mesafe (Sosyal Alan, Sosyal İzolasyon) ; Bir kişinin kişisel veya kamusal alandan 120-200 cm arasında değişen bir uzaklıkta olmasının tarifi (Özellikle salgın hastalık, epidemi vukuatlarında).
Şekli Şemaili; Dış görünüşü. Huy, karakter, tabiat.
Şeytan Görsün Yüzünü; “Onu hiç sevmiyorum ve görmek istemiyorum” anlamında bir söz.
Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.
Taş atıp da kolum mu yorulacak; Bir kazancı sağlamak için yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi
Tuzlayayım da Kokma; Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü.
Umut Dünyası; Gerçekleşmesi çok zor olan şeyleri ummanın hoş görülmesi gerektiğini belirtir söz.
Unutma Modu; Bir şeyi unutma arzusu hissetmek, geçmişi yok etme amacı, unutmaya meyilli olmak.
Varoş Züppesi; Kent ve kasaba dışındaki mahallerde doğup büyümüş, giyim-kuşam, eğitim, bilgi, görgü edep, adab-ı muaşeret konularında eksikliği olan kişi.
(4) Başında Kavak Yelleri Esmek; Sorumluluk duygusundan uzak, zevkeğlence, olmayacak düşünceler peşinde koşmak, tembellik etmek. (Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği).
(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(6) Kırk yıllık Kâni, olur mu Yâni; Bir şair olan Kâni bir Hristiyan kadına âşık olur, o güzel, şaire; Hristiyan olduğu takdirde onunla evlenebileceğini söyleyince, Müslüman olmaktan vazgeçmeyen şair dilimize yerleşen bu deyimi oluşturur. Diğer bir anlatım şekli; “Bu kadar da yapılmaz, böyle olmaz yani” olabilir.
(7) Anayasamızın 10. Maddesi; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerin dul ve yetimleri ile malûl ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”
Anayasaya bakarsanız, kanunlar önünde herkes eşittir. Uygulamaya göz atarsanız, insanlar çeşit çeşittir. Uğur MUMCU
(8) Ay Yüzlüm; Murat GÖĞEBAKAN’ın seslendirdiği güzel bir şarkı.
(9) Dini Konular;
Allah’ın Sopası Yok; Allah hemen cezalandırmaz, mühlet verir, dünyada ceza verirse başka vesileler yaratır ve onunla cezalandırır, anlamında bir söz dizisi.
Elif; Arap alfabesinin ilk harfi olup Ebced Hesabında değeri “1” olduğu için bir, tek olmayı, vahdaniyeti anlatır. Ayrıca dost, sevgili, doğruluk, dürüstlük, insancıllık, üstün vasıflara sahip olma, ince, uzun boylu kız, ülfet eden dost, tanıdık, musikide “Lâ” notasını ifade etme, kaynaşmak, sevmek, cana yakınlık, ara bulmak anlamlarını da taşır. Allah’ı, doğruluğu, dürüstlüğü, sevgilinin açtığı yarayı da temsil eder. “İncecikten bir kar yağar” diye başlayan şarkının Güftesi; herkesin bildiği gibi Karacaoğlan’a aittir. Sadettin Kaynak onun dizelerini Segâh Makamında bestelemiştir.
Hayr (Hayır); Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iş, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.
Kalp ile tasdik, söz ile ikrar; Sözün aslı; “İman kalp ile tasdik, dil ile ikrar” şeklindedir. Tasdik; kabul etmek, onaylamak, gerçekleştirmek, ikrar dil ile kalbindeki söylemektir.
Lâmelif; Eğri büğrü, çarpık, dolambaçlı. Arap Alfabesinde harf.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Naz Niyaz; Naz; yapmacık, suni hareketler, işve, cilve vb. gibi hareketler. Niyaz ise; kulun yalvarma ve dilemesi, ihtiyacını Tanrıya belirtmesi anlamında olup, Naz niyaz; Hem kişisel becerisini hem de Tanrıyı istekleri yönünde karşısındakine empoze etmek (dayatmak) anlamında yorumlanabilir (Aslı; Namaz Niyaz; Namaz; Müslümanın yerine getirmesi gereken beş şartından biri. Niyaz; Kulun yalvarma ve dilemesi, ihtiyacını Tanrıya belirtmesi anlamında. Dinsel yükümlülükleri yerine getirme. Tapınma).
Ölümün Soğuk Yüzü; Sevgi ve düşmanlığın sıcaklığını yitirdiği, yok olduğu durumun soğukluğu. Ölüme çeyrek kala diyeceğimiz (Sekerât Durumu) şeklin ölümün gelmekte olduğunun habercisi gibi soğukluğu.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
(10) Sabır acıdır, fakat meyvesi tatlıdır. ARISTOTELES (Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Anlamında ayrıca atasözü)
(11) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
Can Alıcı Bakışlar; Kahredici, kendinden geçirici, aşırı çekici bakışlar. Önemli, çarpıcı bakışlar.
(12) Dayı Kızı; Genelde sevgi ilişkisi olan bir kızla yakalanan genç adamın, yakalandığı arkadaşına karşı her ihtimale (özellikle soyadı uyuşmazlığı tehlikesine) karşı uydurmak zorunda kaldığı masum ve bir o kadar da tehlikeli yalan.
(13) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(14) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(15) THY; Türk Hava Yolları.
YHT; Yüksek Hızlı Tren.
(16) Red Kid (Lucky Luke); Belçikalı karikatürist Maurice De Bevere tarafından çizilen bir çizgi roman. Atı Düldül ve gölgesinden daha hızlı silâh çeken, yakalamaya çalıştığı Dalton Kardeşlerle kafasını bozmuş, onları yakalamak için yaşamını adamış bir kovboy.
(17) Yeni bir aşk doğuyor, haberin olsun; Aslı; “Artık seni sevemem…” şeklinde başlayan, nakaratı; “Yeni bir aşk arıyorum, haberin olsun” olan Güftesi; Ülkü AKER’e, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri (Kurt’un eseri tam olarak hatırlayamaması yadırganmamalı).
(18) Ana Beni Eversene; Ala keçim çift doğurdu diye başlayan Ankara yöresine ait türkü. Kaynaklar; türkünün Kahramanmaraş’a ve Sivas’a ait olduğunu da ifade etmektedir. Türkünün nakarat bölümünde; “Olmaz olsun şu bekârlık” sözleri de geçmektedir. Türkünün; “Baba beni eversene” şekli de vardır.
(19) Yedi Kardeşe, Yedi Gelin; Orijinal ismi; Seven Brides, For Seven Brothers olup Jane Powell ile Howard Keel’in başrollerini oynadığı oldukça iz bırakan müzikal komedi. (gerçekten o filmde oğlan; “Hadi evlenelim!” demekte “”Peki, kabul!” dediğinde kahramanın ayrıca altı kardeşi daha olduğunu bilmemekte, ancak “mutlu son” olayı gerçekleşmektedir!
(20) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.
(21) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.
(22) Ömür biter, yol bitmez… Üç Hürel tarafından seslendirilen bir şarkı. Ancak; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar” şeklinde ki deyişler Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “YOLCU VE ARABACI” adlı şiirinde geçmektedir.
Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU
Adım adım küçük başarılar dizisi yaratabilirsin. Her yolculuk ilk adımla başlar. Ama gideceğimiz yere ulaşmak için ikinci, üçüncü ve gerekli tüm adımları atmak zorundayız. Dan MILLMAN
(23) Aşk; Mucizedir. Erol KARATEKİN Aşk; bir mucizedir. (Ayşen BOZKUŞ), Aşk; en güzel mucizedir. (Sibel KARA) Diğerleri (Bir-iki örnek); Deliliktir. (William SHAKESPEARE), İbadettir. (Suzan KURAN), Açgözlülüktür. (Oscar WILDE) Canın belâsıdır. (FUZULİ), Şuur bozukluğudur. (PLÂTON) , Örgütlenmektir. (Ece AYHAN)…
Aşk; içinden geçeni (geleni değil) söylemektir. Erol KARATEKİN
Aşk bir bakıma sobaya dokunmak gibidir. Bir defa yanarsın izi kalır. Sonra bir daha dokunmazsın sadece yanına yaklaşırsın. Sunay AKIN
(24) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(25) Cacık; Sözüm meclisten dışarı… şeklinde başlayan bir Barış MANÇO şarkısı. Son kısmı şöyle biter; “Övünmek gibi olmasın dostlar / Kendimi hıyar gibi hissediyorum / Hani ince kıyım doğrasalar beni / Akdeniz ve hatta Hint Okyanusu / Ve hatta Atlas Okyanusu / Ve hatta hatta Büyük Okyanus / Cacık olur diyorum böyle cacığa rakı mı dayanır?”
(26) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(27) Dile benden ne dilersen; Bir masal repliği, şişeden, ya da lâmbadan çıkan devin karşısındaki garibana söylemi; ve garibanın cevabı; “Özür dilerim!” esprisi.
(28) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(29) Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
(30) Aşka düşen insanlardan yerçekimi sorumlu tutulamaz. Bu; biyoloji, fizik, kimya gibi terimlerle de açıklanamaz. Ateşe uzatılan bir el, bir dakika dursa bir saat gibi gelir insana, ancak sevgili ile beraber olunan bir saat bir dakika gibi gelir. Görelilik (İzafiyet, izafilik, rölatiflik, bağıntılık, sınırlı bir geçerlilik) budur. Albert EINSTEIN
(31) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Osman Nihat AKIN’ ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(32) Mamut (Mammuthus); Filgiller familyasının tükenmiş bir cinsi. Son buzul çağında Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika’da birçok farklı türleri ile yayılmıştır. 4,5 m. Boy, 8 ton kadar ağırlıkları olan bu cinsin üyeleri en son MÖ. 1700lü yıllarda tespit edilmiş.
(33) Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Geciken ya da gecikmiş ölüm yoktur. /Biliyorum Tanrım / Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA
(34) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(35) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
(36) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(37) Bir serçenin gözyaşı kadar seviyorum seni; Serçe gözyaşı döktüğünde, yani ağladığında ölürmüş. Ancak “Hiçbir hayvanın ağladığı için ölmediği” ifade edilmiştir. Çağrı Mert BAKIRCI
Eldeki bir, gelecek ikiden hayırlıdır; Sözün aslı; “Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan iyidir” şeklindedir. Elinde olan azla yetin, ona razı ol!” anlamındadır.
(38) Osmanlı Kadını (Kızı) Çocuğu; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip, eşine, çocuğuna, büyüklerine, ailesine düşkün, saygılı kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.