“Aman kızım, elleşme(1) kardeşine, stresi(2) var!” dedi yaşlı kadın, kızına.
“Niye? Nesi var ki Ayhan’ın?”
“Sanki sen o devrelerden geçmedin Aydan? Bilmiyormuş gibi konuşma bir de…”
“Valla merak ettim anne, neymiş o bilmediğim şey?”
“Ayol, lise bitiyor, üniversite sınavları var, daha ne olsun, geriliyor işte, gergin!”
“Eee! Hani ‘Asker olacağım, askeri okula gideceğim!’ diyordu?”
“Yandaki evde oturan subay çocuk; ‘Burnun çapraz, seni almazlar!’ diye aklına sokmuş!”
“Terbiyesi noksan adam! Benden yüz bulamayınca Ayhan’la yakınlık kurmaya çalışmış demek ki!”
“Ne gibi yani, anlamadım!”
“Yoluma çıktı işte! Falan, filân! Gereksiz! ‘Küçük dağları ben yarattım(3)!’ der gibi tepeden bakma! ‘Yakışıklıyım, sağlıklı bir subayım!’ der gibi burnu büyük(3)! ‘Burnu büyük!’ deyince hemen Ayhan’ın odasına yöneliyorum, anne! Burnunu muayene etsin doktorlar, eğriliği varsa ameliyat gerekiyorsa ettirelim. Yeter ki ideali ve hevesi kursağında kalmasın(1) kardeşimin!”
“Dur, hele! Sen bu subay çocuğa niye karşısın? Senin gibi babası yok! Oğlan tayin olup gelmiş buraya, kira ile tutmuşlar evi. Eh! Sana da biraz göz süzmüş galiba. E! Ne varmış ki bunda?”
“Annem! Annem! Canım annem! Cennetin ayakları altında olduğu annem! Üstündeki subay elbisesini bir kenara koyalım. Burnundan kıl aldırmayan(1) sümüklü, kendini beğenmiş, her haliyle muhallebi çocuğu(3) görüntüsünde olan, ancak itiraf etmeliyim ki tüm olumsuzluklara, uygunsuzluklara karşı gözlerinden zekâ fışkıran(1) bu adamın, ‘Beni kendine eş, çocuklarının anası olsun!’ diye mi yakınlaşmak istediğini sanıyorsun ki sen?”
“Ya, nedir peki?”
“İçi temiz, yüreği saf annem. Belki ben kesin olarak art düşünceliyim, ama Allah affedicidir! Galiba komşu teyze ile tanışmışsınız. Babalarımızın olmadığını söyledin, çünkü. Anne yaşlı, oğlan subay ve kondumcuk kuşu(3) bir gün şurda, bir gün burda, bir süre garpta, bir süre şarkta. Anne yalnız…
Sittin sene(3) diri ve ayakta kalacak değil ya! Oğlan atsa atamaz, satsa satamaz. Galiba başka kardeş de yok. Dedim ya oğlan zeki. Annesinin yalnızlığına ve bakımına çare olarak eş kisvesi(2) altında bir bakıcı aramakta…
Anlatabildim mi anneciğim?”
“Yani duygusal bir birliktelik, yakınlık yerine, hizmetçi arayışı gibi bir şey?”
“Söylemek istediğim aynen bu. Üstelik sadece boğaz tokluğuna ve ara sıra da işte bildiğin şey… Niyet sahici ise çocuk yapmak için… Bunun içinde bir gıdımcık(3) bile sevgi, hatta yakınlık olduğuna inanmam mümkün mü?”
“Öyle hesapsız, kitapsız konuşman da bana göre uygun değil. Belki senin beyaz atlı prensin(3) odur. Belki onun yıllardır gönlünde besleyip, yaşatıp, rastlayınca tüm içtenliğiyle içini açıp sergilemek istediği sensindir. Belli mi olur, mutluluk ne o kadar uzakta, ne de o kadar yakındadır…
Keşke babana o kadar fazla nazlanmasaydım, hemen el uzatsaydım. Bu biz kadınların huyu, aynı zamanda üstesinden gelemedikleri kaderi... El üstünde tutmayı bilmeyiz, sonra yitirince de işte böyle ‘Keşke’ ler söyleyerek ‘Ah! Vah!’ diyerek, inleyerek, kahırlanarak söyleniriz…”
“Yani anneciğim, ‘Oğlana bir şans tanı, içini öğren, içini tart!’ demek mi istiyorsun?”
“Sence?.. Konumuz kardeşin Ayhan’dı, döndü dolaştı Aydın’da sabitlendi!”
“Adı Aydın mı gerçekten?”
“Galiba! Düşünme! Kendin için de, Ayhan için de öğrenmen gerekenler varsa, sor-soruştur-öğren! Kaderinizde varsa mutlu olmak için sen, asker olmak için Ayhan beraberce yola çıkın!”
“Peki, sen annem?”
“Allah hiçbir kulunu aç-açıkta-çaresiz bırakmamış, beni de, Aydın’ın annesini de…”
Aydın ve konusu ortada kaldı, ya da klâsik deyimiyle; rafa kaldırıldı, belki de şimdilik kaydıyla, diğer bir ihtimalle tarihin tozlu raflarında(3) kalmak üzere…
Vakit geçirmek gereksizdi, Ayhan’ın kapısını tıklattı Aydan;
“Müsait değilim abla!”
“Müsait ol! Gel! Burnuna bakacağım senin. Sonra arayıp araştıralım, bakalım artist gibi burun sahibi olman için ne gerekmiş, kimler varmış şehirde?”
“Gerek yok abla, niye masraf…”
“Bırak cazgırlığı(2) da, anne-abla biz senin kararına katkıda bulunalım. Arzunu karşılamak bizim de isteğimiz…”
“Peki! On dakka daha…”
“Ama mutlaka, sonra da yemeğe oturacağız!”
“Hı!”
Bakıldı!
Karar verildi.
Özel doktora gidildi. Doktor; burnuna ışıklı bir tel sokup bir-iki kez “Hı! Hım!” gibi sesler çıkarttıktan sonra;
“Önemsiz, burun kemiği ile ilgili bir sorun olmadığından çekinilecek bir şey yok!” dedi.
“O halde hemen!”
Ayhan sandalyeye oturtuldu, biçimi sanki saç-sakal tıraşı yapılacak gibiydi. Hemşire her ihtimale karşı suçluymuş gibi ellerini-ayaklarını sandalyeye kelepçeledi, mikrop-enfeksiyon(2) kapmaması için meraklıları dışarıya salavatladıktan(1) sonra, tanınmamak için(!) kendi dezenfektan(2) maskesini, parmak izi kalmasın diye de(!) eldivenleri taktı eline, doktorunkine ek olarak ve alet-edevatın(3) olduğu hazır masayı hastanın sandalyesine doğru çekti…
İşlem sonunda eksik olan tezahürat olsa gerekti; “Oldu da bitti maşallah…” şeklinde.
Sonrasına gerek yoktu. İşlem yapılan burun deliği 1/1 oranında büyümüş, bu; öteki deliği de etkilemiş olsa gerek ki, Ayhan devamlı olarak ağzından nefes almak zorunda kalmıştı.
O durumda okula gidemezdi, ancak özel doktorun da resmi olarak geçerliliği olacak rapor verme yetkisi yoktu.
Ayhan’ın okula gitmek istememesinin anlamı; görünmek istememek istediğine o halde görünmeyi arzulamamasıydı. Üstelik kesin bir ıstırap yaşıyordu. Okul bitiyordu. İster askeri okul, ister üniversite…
Yolları ayrılacaktı, onu göreceği zaman kısıtlıydı ve bunun bir-iki gününü abla-anne zoruyla burnuna yapılan operasyonla feda edecek oluşu kahırdı kendisi için. Ondan uzak geçecek zaman hüzündü tarifi mümkün olmayacak…
Şair gibi, o kızı lisede bir kere görmek 24 saat(4), ta ertesi güne kadar yetiyordu kendine. Bazen gün içinde birkaç kez görürse, israf etmiyordu(!) bencilce, ihtiyatla saklıyor, hafta sonu tatillerinde, ya da onun mecbur olarak gelmediği, gözükmediği günlerde kullanıyordu sakladığı haklarını!
Özleminin tahammül edilemez boyutlara ulaşmasına ramak kala(1), burnuna tepilen tampon, genzinden ağzına ilerleyerek ikinci bir dil gibi dudaklarından dışarı görüntü oluşturmuştu. Doktora o halde gidip de gerekli bir müdahale için zaman ayırmaktansa bir maske takıp iğrenerek de olsa tamponu tüm marifet ve mevcudiyetiyle burnundan çekerek azat etmişti, defalarca öğürme hakkını asaletle ve serbestçe kullanarak!
Teyzesinin kızı bir alt sınıftaydı, burnuna yapılan estetikle, aciliyet ile hiç ilgisi olmayan operasyondan haberi vardı. Okula geldiğinden haberi olunca sınıfına koşmuş, maskesine dokunmamaya özen göstererek onu öpmüş, kucaklamış, uluorta, çekinmeksizin sözlerini dökmüştü;
“Ah Sevgilim! Yakışıklı ağabeyim! Uf olmuş da kimse yüzüne bakmamış…”
Sözlerine devam edecekti belki de. Zilin çalması, sınıfa rüzgâr gibi giren öğretmen dolaysıyla kendini ancak dışarı atabilmişti genç kız. Öğretmen;
“Karşılıklı yazılı yoklama yapmak için söz vermiştik birbirimize. Sorular basit ve kolay, kâğıtlarınızı dolduracağınızdan eminim…”
Şahika, yani o, solaktı, sağına dönmüştü, Ayhan’ın da yüzü ona dönüktü, ancak asıl yeri duvar yanı idi. Ayhan’ın arkadaşı ona jest yapmıştı. Ancak durumun öğretmenin gözünden kaçması mümkün değildi.
“Ayhan! Geçmiş olsun, sanırım maskenin yararı olur! İsterseniz ortaya çay-kahve bir şeyler de söyleyeyim, iki arkadaş hem çay içer, hem sohbet eder, hem de yazılılarınızı cevaplayıp tamamlarsınız artık, bu arada birbirinize yanlışlarınızı ikaz edeceğinizi aklımdan geçirmiyorum!”
“Özür dilerim Aylin Naz Öğretmenim! Beni tanımıyor şeklindeki sözleriniz beni yaraladı. İzniniz olsaydı, birkaç alternatif sıralamak isterdim. İsterseniz yerimden kalkayım, izninizle öğretmen masasında cevaplayayım soruları…
Ya da sınavdan çıktığımızda öğretmenler odasında karşınıza dikilip sözlü olarak cevaplayayım sorularınızı, ya da ek olarak ne öğrenmeyi istiyorsanız, o soruların cevaplarını. Ama benden şüphelenmenizden etkilendim. Bütünlemeye kalmam pahasına kâğıda tek bir harf bile yazmadan masanıza bırakıyorum…”
Aydın kâğıdı bırakıp da dışarıya çıkarken Şahika da söz almış gibi konuşmaya başlamıştı;
“Ben kopya çekecek kadar alçalmadım bugüne kadar. Hele ki adını bile ancak aklımda tutabildiğim, ameliyat olduktan sonra tesadüfen ilk kez yanımda oturan bilgisi konusunda hiçbir bilgim olmayan öğrenci arkadaşımdan yararlanacak gibi ve kadar! Belki beni de iyi tanımamış, tanıyamamış olabilirsiniz öğretmenim…
Ancak ben de en az Ayhan isimli öğrenci arkadaşım kadar gurur sahibiyim. Buyurun kâğıdımı, bütünlemeye kalmayı, aşağılanmaya yeğ tutarım(1).”
Şaşkındı Aylin Naz Öğretmen, hem düşünceli.
Aydın ne yapacağı konusunda bilinçsiz, merdivenin tırabzanına tek eli dayalı, düşünceli, hareketsiz ve kaygılıydı.
Tanrı o üstün yetiyi, salak, hödük(2) erkekleri yönlendirmek için sadece kadınlara vermişti. Şahika Ayhan’ın elinden tutup onu merdiven basamaklarına oturttururken, gözleriyle de canını yakmayı ihmal etmeksizin tüm düşüncelerini anlatacak tek soruyla elini sıktı Ayhan’dan, karşılığını almayı beklemeksizin;
“Neden?”
“Şey!” diyerek yutkundu sadece Ayhan.
“Anlaşıldı!” demesine imkân kalmaksızın, merdivenlerden adım adım çıkmakta olan Okul Müdürü gördü onları, henüz dertleşmeye başlamamışken.
“Hayırdır çocuklar!”
Öncelik ve güç Şahika’daydı;
“Öğretmenimiz daha sınava başlarken bizi kopya çekecek olmakla suçladı! Bizde töhmet altında kalmamak(1) için daha sınav başlamadan bütünlemeye kalmayı seçtik!”
“Anlamadım, nasıl?”
“Sınav başlamadan demeyi tekrarlamak isteyişimi lütfen bağışlayın müdürüm. Haksız suçlama başlangıcı nedeniyle kâğıtlarımızı boş olarak öğretmenimize verdik, efendim!”
“Yanlış yapmışsınız gençler! Bu bir protesto(2), bu bir isyan, bu bir başkaldırı(2)… Saygısızlık olmuş öğretmeninize karşı, hem de tüm sınıf ortasında. Sıcağı sıcağına; ‘Gidin, öğretmeninizden özür dileyin!’ demek istemem. Bütünlemeye kalmanıza da gönlüm razı olmaz…
Söz vermiyorum, ama konuyu çözmek için gayret edeceğim. İsterseniz benimle hiç karşılaşmamış olun, iki arkadaş aklınızı başlarınıza devşirmişsiniz(1) gibi, kapıyı tıklatıp içeri girin, özür dileyip öğretmeninizin elini öpün, bırakın kâğıtlarınız aynı yerde kalsın, sıranıza oturun ve bekleyin. Yol yakınken siz, sonrasında ben ve biz halledelim bu konuyu el ele…”
Bu; olgun bir mesajdı her ikisi için de.
“Ayhan?”
“Ayhan!”
“Ne var yani, ismini söyleyemez miyim? Yılın başladığı günden bugüne kadar ilk defa…”
“Peki, kabul!”
“Maskeni çıkartır mısın, yüzünü görebilir miyim?”
“İğrenmek, tiksinmek için mi, alay etmek için mi?”
“Kim bilir, belki de beğenmek, hoşlanmak için?”
“Kırıcı olmuyor musun, yakışıyor mu sana beni aşağılamak?”
“Hayır! Seni biliyorum. Bir şeye karar verdiysen bunun özünde bir sebep olsa gerek! Hissettiğim şu; yaklaşık bir yıldır, bir kere bile benimle konuşmadın. Yüzüme bakıp geçtiğine kaç kereler şahit oldum. Yazılı kâğıdını vermende de benimle ilgili bir sorun yaşadığın inancını yaşamıyorum. Sebebini sormayacağım, öğrenmek için de çabam olmayacak. Sadece merak benimkisi! Sadece sevinmemi isteyerek ‘Evet!’ dersen sevineceğimi bil!”
“Senin bir damla tebessümüne ben tüm azalarımı, hatta kendimi yok ederim, bil!”
“Şey! Bu biraz zamanından önce, ileri bir safha olmadı mı?”
“Bir yıl sabrettim Şahika! O halde maskemi açıyorum, gülümsemeyişine tahammüllü olacağım, yok olmamı erteliyorum!”
“Sözümü duymazlığa gelmen için ne söylememi beklersin?”
“Ben içimden geçeni söz haline getirmeye çalıştım. Doğrudur! İnanmasan da, gülümsemesen de, hiç olmazsa gülümsemeye çalış!”
“Hiğk! Bu nasıl bir yüz? Seni bu durumda görünce gülümsemek için nasıl cesaretim, imkânım, mecalim olur ki Ayhan?”
“O halde gecikmeyelim, öğretmenimizin elini öpüp özür dileyelim. Yalnız bir şey söylemem gerek, eğer elimi, hep böyle sıkı sıkıya tutarsan geleceğimi sana vadedebilirim Şahika!”
Genç kız, ikisinin de terlemekten ıpıslak olmuş ellerini birbirinde unutmuş gibi acele, hatta şiddetle çekti. Büyü bozulmuş gibiydi, Ayhan’ın şaşkın bakışlarına aldırmaksızın kapıyı tıklattı Şahika;
“Gel!” sesi beklenen bir heyecandı, sınıfa girdiklerinde ise şaşkın ve hayret içindeydiler. Öğretmen masasında sessiz, sakin, sayfasını açtığı bir kitapla meşguldü. Sınıfta yazılı yoklama telâşı yoktu. Herkes defterini, kitabını açmış, ders çalışıyordu. Şahika;
“Öğretmenim!” diyerek masasına yöneldiğinde öğretmen, kısa, kesin ve asabi bir şekilde;
“Yerlerinize çocuklarım!” dedikten sonra, masasını yumrukladı, olağan ötesi bir biçimde;
“Beni dinleyin lütfen çocuklarım! Bugün, biraz evvel, eğitim hayatımdaki en acı deneyimlerimden birini yaşadım!..
Sınav gerilimi içinde olan, sene başından beri başarılarını alkışladığım, indimde yarının büyükleri olacaklarına inandığım iki sınıf arkadaşınıza, rahatlamaları, gevşemeleri amacıyla gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan espri niteliğinde söz iletmemin yanlışlığı idi bu. Hatalıydım, düzeltmeme fırsat kalmadan iki öğrencim de, belki de geleceklerini etkileyecek şekilde isyan ettiler…
Tepkime aldırış etmeksizin ve iznimi almaksızın sınıfı terk ettiler. Bu davranışlarına ne ad vermem gerekir, sizler düşünmeye gayret edin, lütfen! Onları affetmekte zorlanacağımı hiç sanmıyorum! Onlar sınıfı terk edince ben de sınavı iptal ettim. Hiç kimse benim dersimden geçersiz not alarak sınıfta kalmayacak, çünkü içinizde düzgün olmayan kimse yok…
O iki öğrencim için söyleyeceğim şey ise; ‘Rüzgâr ne kadar özür dilerse, dilesin, kırılan dalın gücenikliğinin asla son bulmayacağıdır(5)!’ Gene de; ‘Kol kırılır, yen içinde kalır(6)! Bir öğrenci âlim olsa da öğretmeninin kuzusudur!’ Haydi, toparlanın, zil çalmak üzere, paydos!”
Öğretmenlerinin etrafına doluştu, tüm sınıfın öğrencileri. Ayhan ve Şahika popolarından sıralarına zamkla yapıştırılmışlar gibi hareketsiz kalmışlardı, diğer öğrencilere göre tek farkla; gözleri dolu dolu, belki de diğer öğrencilerin onlara uygun davranışlarda olduklarını bilmeksizin.
Öğrenciler, teker teker sınıfı terk ederlerken en sona üçü kalmıştı; Öğretmen, Şahika ve Ayhan…
Öğretmen “Gelin!” işareti yapınca ikisi de yerlerinden fırladı, bu kez Ayhan uzattı Şahika’ya elini, Şahika geri çekmedi.
Özür dileme modunda Şahika ağzını açmak üzereyken, öğretmen elini dudağına götürerek “Sus!” işareti yaptıktan sonra;
“Çocuklarım! Bilgim biraz kısıtlı, ya da kayıt dışı olabilir, ama iddiam şu; Allah diye adlandırdığımız bir büyük var, insana aklını veren, insanı akıllı eden var olan yücelik! Deist(2) olduğumu düşünmeyin lütfen!..
İki göz vermiş, iyi görün, diye! İki kulak vermiş, iyi duyun, diye! Boğazı üç düğüm yapmış, ağzınızı ve dilinizi ise bir adet! Üç kez yutkunmadan dilinizi servise sokmayın anlamında. Yanlışınızı söylememe gerek var mı? Et, tırnaktan ayrılmaz, çocuklarım! Hadi, ikiniz de koşarak gelin, sarılın, ben de kucaklayayım sizi!”
“Elinizi öpelim öğretmenim, bunun anlamının bağışlamanız olduğu geçiyor aklımdan, yani aklımızdan!”
“Kınamadım, kırılmadım ki bağışlayayım. Ancak şunları da eklemem izin verin lütfen. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir(7)! Keskin sirke küpüne zarar verir! Öfkeyle kalkan zararla oturur ve en önemlisi; sevgi ile nefreti ayıran çizgi çok incedir(8)!”
“Anladık öğretmenim!”
Oysa her ikisi de neyi anladıklarını anlamamışlardı. Muhtemelen kurulu cümlenin hangi tarafındaki, neyi anladıklarının bile farkında olmasalar gerekti!
Şahika, sorularını dizme ve bilmediklerini öğrenme çabasındayken Ayhan, bir an önce ser verip sır vermemek(1) için azat edilme havasındaydı. Kurtuluşu yoktu Ayhan’ın, aynı gemideydiler, liman oldukça uzakta görünmesine rağmen kaptanın Şahika olduğu kaçınılmaz bir gerçekti.
Ya bu gemi tüm tedbirler alınmış olarak yüzecek, ya da yüzecekti limana ulaşmak için.
Okul tatil olmuş, neredeyse tamamen boşalmıştı. Şahika, Ayhan’ın kolundan tuttu, Ayhan’ın içten pazarlıklı olduğu belliydi.
“Cevabını alamadığım bir soru sormuştum, şu anda Okul Müdürümüzün merdivenlerden yükselmesi, herhangi bir öğretmen ve öğrenciye rastlamamız olasılığı yok, cevapla lütfen; Neden?”
“Ne gibi neden?”
“Bal gibi biliyorsun! Bak! Nabzın atmaya başladı deli gibi. Beni gördüğünde neden gözlerin kocaman kocaman oluyor? Neden kızarıyor yüzün pancar gibi? Dur bakayım, şu boynundaki kızarıklık da neyin nesi?”
Şahika, nefesini hissetmesi için öper gibi yaparak Ayhan’ın boynuna dudaklarını yaklaştırırken, elini bırakıp avucunu kalbinin üstüne yasladı. Yanılmamıştı, bir makineli tüfek nizamında atıyordu, ayrılırken gülümsedi, sadece.
“Hık! Mık!” çabasında olan Ayhan ancak düzenine sokabildi kendini;
“Ne yapıyorsun kız? Bir gören olacak, yanlış anlayacak!”
“Hayır! Gerçeği anlayacak, istersen yardımcı olayım sana; ‘Be-ni-se-vi-yor-sun!’ Değil mi?”
Son iki kelimeyi, hecelemek yanında, tüm koridorlar duyup inlesin şeklinde söylemişti Şahika.
Ve gerçek; Mutluydu Ayhan! Gene de direnmekte kararlıydı;
“Yanılıyorsun Şahika! Ben haklarımı da haddimi de, sana ulaşamayacağımı da biliyorum…”
“Geçiniz bir kalem!”
“Çok güzelsin, harikasın, akıllısın, zekisin…”
“Reklâmları da geçelim lütfen! Sadede gel(1) lütfen, sev-gi-lim!”
“Saçmalama, ne dediğinin farkında değilsin, ben bile böyle bir sözü, hele ki heceleyerek söyleyecek kadar aklımdan geçirip cesur ve yürekli olamadım!”
“Aklından geçirmeyeceksin zaten! İçinden geldiği gibi bir çırpıda söyleyeceksin, seni engelleyen mi var? Nabzın, kalp atışların, heyecanın, kızarman, gözlerin hepsi seni ele veriyor. Daha ne, niçin, neden direniyorsun ki hâlâ? Benim mutlu olmamın hiç mi önemi yok sence?”
“Sadece sevmek mi? Sana ulaşamamaktan korkuyorum. Şu gerçek ki, sen bir mabut(2), ben o mabudun kölesi. Köle taptığını zaten sevmek zorunda değil mi? Mecburiyetten değil, içimden gelerek, isteyerek, arzulayarak…”
“Köle mabuduna nasıl ibadet eder ki, anlatsana bana. Eğer sen o, ben öteki isem?”
“Hemen mi, burada mı, okuldan atılma korkusu yaşayarak mı?”
“Deminden beri korkmadın, korkmadık da, şimdi mi aklından geçti korkmak! Üstelik Güvenlik Kameraları başlangıcımızdan beri bizi harıl harıl kayda alırken…(1)”
“Bir şey yapmadık ki, iki sınıf arkadaşı…”
“Düzelteyim; iki sevgili olarak…”
“Konuştuk sadece…”
Yerin kulağı olduğuna göre, göğün de gözü olsa gerekti, eğer Güvenlik Kameralarını yok sayarlarsa. Bu nedenle iki yabancı oldular bir anda, ikisi de aynı korkuyu yaşadıklarından, belirli bir noktaya kadar, özellikle okul görevlilerinin bulunduğu kapıyı yalakalık dolu bir gülümsemeyle geçinceye kadar.
O noktayı geçer geçmez Şahika koluna girdi Ayhan’ın, başını yasladı omzuna ve kalbine kapadı elini.
“İkide bir kontrol etmesen diyorum!”
“İkide bir kendimi, gerçeğimi duyup hissetmekten mutlu olduğumu haykırmak istiyorum tüm evrene…”
“Allah’ım beni bu deliden kurtarma, asla!”
“Âmin!”
İnsanlar ya mutluluğun azamisini hak etmiyorlar, ya da Tanrı o insanlara yaşadıklarını zannettikleri mutluluğu çok görüyor olsa gerekti…
Okuldan gecikerek gelmekte olan Ayhan’ı anne ve ablası kapıda bekliyorlardı, merakla, ya da ulaştırmak istedikleri haberle.
Eve girip; “Sokaktan gelince eller yıkanır!” tezahüratının ardından ablası dile geldi;
“Her türlü riski üstlenerek bu akşamüstü Aydın Subayın yolunu gözleyerek annemle birlikte senin için öğrenebileceklerimi sordum o genç subaya. Sadece burnundaki nefes almakta sıkıntı çektiğin eğriliği dile getirmesinin yanlışlığını kabullendi önce…
Sağlık, en önemli konuymuş gerçekten; göz, kulak, boğaz, dil, özellikle kalp, iç organlar, görünüş falan. Sadece asker olarak değil, Hukuk Fakültesini bitirerek hâkim, savcı, avukat olarak da katılabilirmişsin orduya, doğal olarak istenen şartları sağlayıp sınavları kazanırsan… Yahut da mühendis, öğretmen gibi diğer konularda da…”
Ablasının anlattıkları bir kulağından girip diğer kulağından çıkar gibiydi Ayhan’ın. Konuşmamıştı, ama konuşacaktı. Şahika, hangi okul, nerede derse Ayhan da aynı seçimi yapacaktı, üniversite sınavlarında.
Rüyalar da, hayaller de güzeldi, eğer gerçekleşmesinde umut gözlenebilirse…
Odasına çekildi Ayhan, yaptığı deste halindeki Şahika’nın resimlerini geçirdi elinden tek tek. Her bir resimde kendini temsil etmesi için bir çizgiyi eksik bırakmıştı aklınca. Yeniden resimler çizdi karakalem, hiç aklından çıkmadığı için ezberinden, sanki bir daha çizemeyecekmiş gibi, kereler kerelerce ve yaşamında ilk kez dizeler şekillendi;
“Geçmesin, tek bir günüm sensiz bir dakika,
Sensin her günümü renklendiren harika,
Bir kez daha gelsem yaşadığın dünyaya
Kalbim senin için atacaktır Şahika.
Doğmadan, yaşamadan sahip oldum aşka,
Hükmedişin nasıl anlatılır ki başka,
Dün, yarın yok, her günüm bugün, senin için
Bedenim ölümü tadacaktır Şahika(9)!”
Gecenin bir vaktinde bir sıkıntı; “Ölüyom! Yetişin!” diye bağırmak geçti içimden, sesim çıkmadı, büyük bir yük vardı bedenim üzeride, elimi uzattığında gece lâmbası ve su bardağı düşmüştü, etajerin üstünden…
Ablası geldi başucuna öncelikle;
“Abla! Bildiğin gibi değil, sağ kolum ağrıyor, müthiş bir şey… Heybetli(2) bir amca oturdu göğsümün üzerine, nefes aldırmıyor…”
“Hemen ambulans…”
Annesi koluna masaj yapma çabası yaşıyordu.
“Art arda gelen iki ambulansın ışıkları çakıştı, iki evin önünde…
Aydın’ın annesi fargın(2), gözleri ve bilinci kapalı, Aydın’ın hüznü ile ambulansa yerleştirilirken, Ayhan da anne ve ablasının desteği ile diğer ambulansa yerleştirilmişti. Ana gibi yâr olmazdı, ambulansa sadece anneyi almıştı görevliler…
Aydın’ın annesinin ambulansı henüz hareket etmemişken, Aydın da henüz ambulansa adımını atmamışken Aydın’la Aydan’ın gözleri ilişti birbirine neler diyeceklerini bilemeksizin. Aydın da gecikme şansı olmaksızın hareket etmekte sabırsızlanan ambulansa bindiğinde Aydan tek başına kalmıştı sokakta, ambulansın biri bir yöne, diğeri bir başka yöne hareket ettiğinde…
Aydın’ın annesi tamamlanan vadesini geciktirme emaresi olmaksızın tamamlamıştı, yapacak bir şey yoktu, zaten ezelden ebede söylenen söz; “Allah verdi, Allah aldı!” değil miydi?
Ayhan kalp krizi geçirmişti. Anjiyo(2) sonrası en kısa zaman içinde By-Pass(2), ilerleyen zamanda da gerekli kontrollerden sonra kalp pili takılması önerilmişti.
Zamana hükmetmek mümkün değildi. Okula devam edememişti Ayhan, raporlar sınavlarda başarılı olması için yeterli değildi. Bu nedenle tüm sınavları yitirmiş ve âdeta okumaktan temelli vaz geçmiş, tüm duygusal yaşamını sonlandırmasının gerekli olduğu inancını yaşamaya başlamıştı.
Aslında bu düşünce şekli, her ne kadar ve şekilde olursa olsun bir genç kızın hayallerini karartması için hem gerekli, hem de yeterli değildi.
Üstelik bir aklı evvelin yalanıyla; “Kopya çekmek şeklinde aşağılanmasına dayanamadığı için” intihar etme girişiminde bulunduğu ortalıklarda dolaştığından, buna sebep olduğuna inanan öğretmenin de üzülüp istifa ettiğini öğrenseydi, hali nice olurdu Ayhan’ın? Hastaneye yatış, By-Pass, enfeksiyon şüphesi nedeniyle saklanış nedeniyle günler değil, aylar geçmişti aradan.
Çaresizlikten bir deri-bir kemiğe dönüşmesine, okul müdürlüğüne defalarca başvurmasına rağmen, adresini bilmediğinden, araştırmalarından da sonuç elde edemediğinden onun hakkında bilgi alamamak yaşama küsmesine ve bunalmasına yetmişti Şahika’nın.
Şahika akıllı ve zeki olduğu için, okulu, edindiği tüm yanlış bilgi, tüm menfi reaksiyonlara(3) karşın bitirmiş ve üniversite sınavını kazanmıştı. Hüzünlüydü.
Yaşama arzusunu yitirmiş olsa da, Allah’ın verdiği canı, ancak gene kendisinin alması gerektiğini biliyordu. Evde bomboş oturup ekmek elden, su gölden tavrı hoşuna gitmese de, o da sadece resimler yapıyordu tıpkı Ayhan gibi, sakladığı zarfa dokunmaksızın dağ, şehir, nehir, göl, deniz, araba, uçak, tren… Aklına ne gelirse, ne eserse…
Bir tatil günü kapı çalındığında, ablası çamaşır yıkadığından, annesi de yemek hazırladığından, yatağından kalkıp kapıyı açmak zorunda kalmıştı Ayhan; “Kim o?” demeden.
Karşısındaki Aydın’dı gözleri çökmüş, uzun zamandır, evinin boş olduğunu, onu görmediğini hatırlamıştı;
“Buyur!” demesine gerek kalmadan;
“Bir ricam olacaktı, eğer kabul ederseniz? Aydan’la görüşebilir miyim?”
Aydan?
“Tabii! Buyurmaz mıydınız Aydın Ağabey?”
“Sağ ol! İki kelime ve kaybolacağım, söz!”
Ayhan içeriye yöneldiğinde, meraklı Aycan kızı Aydan’ı takip ederek kapıya gelmişti;
“Rahatsız etmemi bağışlayın, lütfen! Muhtemelen haberiniz olmuştur. Aydan’a beni teklif ettiğimde, kanser nedeniyle sayılı günleri olan annemin ölmeden önce mutlu olmasını amaçlamıştım, sadece yanımda görünmen yetecekti annem için. Oysa sormadan, soruşturmadan, anlamadan, dinlemeden, öğrenmeden, sebep ne olabilir diye düşünmeden ağzını öyle kocaman açıp da ‘Hayır!’ dedin ki Aydan, devamını ne istemeye, ne de söylemeye ne yüzüm, ne de mecalim kalmadı!”
“Özür dilerim!”
“Nasıl ki aldığımız nefesi iade etmemiz mümkün değil(10), o halde bu özür dileyişin de anlamı olmuyor, tıpkı rüzgâr ve kırılan dal muhabbeti gibi bir şey. İsteğimi söylememe izin verir misiniz lütfen?”
“Ayakta kalmasaydın, içeri buyursaydın oğlum!”
“Sağ olun efendim! Aynı gecede iki ambulansla çıktık yola. Ben annemi yitirdim, Ayhan’ın sağlığına kavuştuğunu öğrendim, geçmiş olsun!”
“Sağ olun da…”
“Hemen konuya giriyorum. Şarka tayinim çıktı. Evin bana yararı yok! Şu anahtarı ve yedekleri hemen size takdim edeyim, bir örneği de ev sahibimde. Benimle ilgili hatıra niteliğindeki ve şahsi eşyalarımı, giyimimi-kuşamlarımı aldım. Ev kirasını peşin iki aylık olarak ev sahibime ödedim, bir miktar da elektrik-su gibi giderler için kendisine avans bıraktım…
Sizden ricam; eğer kabul ederseniz, mahallemizde yokluk nedeniyle evlenemeyen birileri varsa, tüm eşyaları bedelsiz olarak onlara vermeniz. Böyle bir imkân yoksa olmazsa yahut ev sahibimle anlaşıp taşınırken kırılıp, dökülüp, çizilip, bozulmadan bir hayır kurumuna intikali(2) için yardımınızı esirgememeniz. O halde sevinir ve şimdiden teşekkür ederim.”
“Memnuniyetle oğlum!”
“Gerekebilir diyerek birkaç tane imzalı boş kâğıt, şark kıta adresimi ve telefon numaralarımı koydum bir dosya içine…”
“Ya o kâğıtlara başka şeyler yazarsak. Bize bu kadar güvenmenin sebebi nedir ki?”
“Canımdan başka hiçbir şeyim yok! Eğer, o ‘Hayır!’ sözün geniş boyutlu bir reddediş olmasaydı, canım daha o zamandan senindi Aydan, birazcık da olsa o sözde hissedebileceğim bir yumuşaklık olsaydı, yaşayabilseydim, o zaman feda edebileceğimi bu kadar ertelemez, belki ilerleyecek zamanda birbirimizi sevebileceğimizi bile anlatmak isterdim sana, beni tümümle sana vererek…”
“Yani?”
“Artık çok geç! Tükendim! Hakkınızı helâl edin! Allahaısmarladık!”
Arkasına dönmedi Aydın, el de sallamadı, bavullarını yerleştirdiği taksiye binerken. Ne hikmetse(3), ne anlamı vardıysa Aydan taksinin arkasından bir sürahi su döktü(11)…
Boş gezenin boş kalfası(3), bir gurk tavuk gibi yerinden kalkmayan Ayhan, arpacı kumrusu(3) gibi amaçsız düşünceler içinde ilâç yazdırmak, kontrolden geçmek için hastaneye yöneldiğinde, kadirşinaslık(2) edip Şahika ile yan yana oturmasını sağlayan arkadaşı Aydoğan’la karşılaştı.
Hoşbeşle(2) geçirilecek bir vakit içinde değil gibiydiler.
“Kendisinden kimsenin haber alamadığını, intihar ettiği haberiyle ve buna sebep olduğu düşüncesiyle öğretmeninin istifa ettiğini” öğrenmişti.
Başka?
Başka haber iletmemek için direnir gibiydi Aydoğan. Sonrasında demesi gerekeni söylemek zorunda kalmıştı;
“Tüm sınıf, herkes Haziran ayında mezun olmuştu. Çoğu üniversite sınavını kazanmıştı, birkaç şanssız dışında ki o şanssızlardan biri de Aydoğan’dı.
Sıra Şahika’ya gelmişti. Bir deri bir kemik kalmanın ötesinde üniversite sınavında başarılı olmuştu tüm menfi etkenlere göğüs gererek. Son olarak ara sıra otobüsle evine gelip döndüğü haberini almıştı Ayhan, arkadaşından.
Ayhan, öğretmeninin ev adresini biliyordu, Mezuniyet Törenine o da eşiyle ve çocuğuyla birlikte gelmiş, Mezuniyet Defterine imzasını atmıştı.
“Peki, o?”
“O kim?”
Tam bir gabi, gerzekti(2) arkadaşı. Sanki hiçbir şeyi, hiçbir olayı hatırlamıyordu.
“Şahika!”
“O da vardı, tabii, fazla kalmadı, defteri imzalayıp imzalamadığı hatırımda kalmamış. Neyse o defterin fotokopisi var. Bakıp sana haber veririm!”
“Burda ne kadar işin var?”
“Bitti gibi…”
“Hadi, hemen senin eve gidelim, öğrenmem gerek!”
“Taksi tutmana gerek yoktu yahu, bu ne acele?”
“Aylin Naz Öğretmenime intihar etmediğimi, kriz geçirdiğimi hemen söylemem gerek!”
“Ben de buna inandım!”
“Sen bilirsin!”
Ayhan, defteri alır almaz sayfalara göz gezdirip aynı taksiye binip adresi söyledi, arkadaşının şaşkın bakışlarını önemsemezken;
“Defteri geri getireceğim!” diye söz vermeyi unutmadı.
Yaşamda her şeyin arzulandığı, istenildiği gibi sonuçlanacağından emin gibiydi. Oysa bazı yazılar buz üstüne yazılmaz mıydı, gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı gibi…
“Ben intihar etmedim öğretmenim… Sadece kalp krizi geçirip ameliyat oldum. İşte göğsümdeki yarık, işte kolumdaki alınan damar dolaysıyla oluşan eksiklik… Ne olur istifanızı geri alın öğretmenim, bizden sonraki kardeşlerimiz de sizin geleceğinizde yer alsınlar!”
“Teşekkür ederim. Hiç düşünmeyeceğim. Şimdi hemen istifamı geri almak için okula gideceğim!”
Mutluydu Ayhan, hem aceleci, hem coşkunca dualar içinde evine gitti, şaşkın bakışlara aldırmaksızın para kutusundan bir miktar parayı ve odasından zarfı alıp aynı taksiyle yaşamında yer alsın istediği adrese yöneldi.
Kapıyı, şaşkın ve meraklı bakışlı, bilgeliği her bakımdan belli olan orta yaşlı bir adam açtı. Sorgulamasına imkân bırakmadan sordu;
“Şahika evde mi efendim?”
“Annesi ile çarşıya çıkmıştı!”
Önemsizdi, nasıl olsa elindeki zarf içinde hep o vardı.
“Ben de notları vardı da efendim, bir ameliyat geçirdiğim için kendisine iade edememiştim de!”
Zarfı uzattı, yaşlı adam zarfı alırken sorma gereğini hissetti;
“Kim diyeyim, oğlum!”
“Şahika, efendim!”
“Tamam, onu anladım, Şahika kızımın adı da, senin adın ne oğlum?”
“Ayhan efendim!”
“Anlaşıldı!” dedikten sonra galiba içindeki sessizliği tasdikledi;
“Anlaşıldı, bu; o! Kayıp hazine!”
Taksiyi gönderdiğini aklından çıkarmıştı, yaşlı adam da eve almamıştı onu, çarşıya gidip arasa mıydı onu, yoksa kapı önünde dikilerek, ya da sağ-sol yaparak beklese miydi?
Birkaç adım attı, karşısındaydı Şahika. Tek başına, ya da öyle sandı, yüreğindeki ağırlığı kaldıramaz olmuştu.
Duvara tutunmak istedi, duvar yok olmuştu. İki büklüm kimsesiz yığıldı, elinde sadece arkadaşının Mezuniyet Defteri vardı, kendi adının yazılı olmadığı…
Ev telefonu çaldı, Aydan açtı telefonu, hüzünlü ve tok bir ses sorgularcasına sordu;
“Aydan Hanım?”
“Evet, benim, buyurun, hayırdır?”
“Başınız sağ olsun efendim, Aydın Üsteğmenim şehit oldu. Künye bilgileri içinde akrabası olarak sadece sizin isminiz vardı. Muhterem naaşını nereye getirelim efendim?”
“Buraya Şehitliğe, Şehitlik Mezarlığına lütfen! Yol-iz bilmiyorum, destek olun, yardımcı olun, lütfen!”
“Başüstüne efendim, gelişmelerle ilgili olarak sizi sık sık bilgilendireceğim efendim. Ben Astsubay Fırtına… Herhangi bir sıkıntı hissettiğiniz anda, beni vereceğim numaralardan arayabilirsiniz?”
“Ne olmuş, ne olmuş kızım?”
“Aydın Üsteğmenimiz şehit olmuş ve tek akrabası olarak benim adımı vermiş!”
“Vah! Vah! Kuzum! Dağ gibi, civanmert(2) oğlandı. Onu şehit edenler, Allahlarından bulsunlar! Biz n’apcaz şimdi kızım?”
“Bizi bilgilendirecekler anneciğim!” derkken telefon çaldı yeniden.
“Ben Şahika! Kiminle görüşüyorum?”
“Siz kimi aramıştınız, Şahika Hanım?”
“Sınıf arkadaşım Ayhan’ın ailesinden birini efendim!”
“Buyurun, ben ablası Aydan!”
“Özür dilerim! Size hüzün verici bir haber ulaştırmak zorundayım. Ayhan muhtemelen bir kalp krizi ile benim evime yakın bir yerde vefat etmiş…
Polis olaya el koyup bir ambulansla kendisini şehir hastanesi morguna yönlendirmiş. Doktorun ilk gözlemine göre yapılacak bir şey yokmuş…
Daha önce By-Pass olmasına karşın doktor yine de otopsi yapacakmış. Bunları dobra dobra söylediğim(1) için, üzgün, pişman ve perişanım. Şu anda babamla birlikte morgdayım ve sizi bekliyoruz, efendim!”
“Ne olmuş kızım, ne olmuş?”
Şaşkındı Aydan. Gerçeği pattadak(2) söylememek gerektiği inancındaydı;
“Sınıf arkadaşı telefon etti, Ayhan düşmüş, ayağını incitmiş!”
“Doğru söyle, üzülmeyeyim diye yalan söylemiyorsun, değil mi?”
“Bunun yalanı mı olur, anne!” dediğinde hastanedeki manzaradan ürkme hakkını kullanmaya başlamıştı bile!
Genelde felâketler de, acı, kötü haberler de “Geliyorum!” demeden pattadak gelirlerdi…
“Nerede Ayhan?” dediğinde, sessizlikte gerçeği öğrenemeden yığışıvermişti yerlere Aycan Anne.
Bir anda üç ölünün sahibi olmuştu Aydan arka arkaya; Aydın, Ayhan ve Aycan...
Buna yürek dayanamazdı.
Kim bu kadar kısacık bir süre içinde sevgili diyemediği bir insanı, sonra sevgili kardeşini ve en sonunda da yaşamda biricik dayanağı olan annesini bir gün içinde, değişik saatlerde arka arkaya yitirip de sakin olabilirdi ki?
Aydan’ın yerine sabır taşı olsa bile dayanması mümkün değildi. Ancak insan denen varlığa o gücü veriyordu Allah, ayrıca o insana yalnızlık denilen mahkûmiyet gömleğini de giydirmekten çekinmeksizin.
Düşünüre sormuşlar; “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” “Sevmek!” demiş. “Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın! (12)”
Galiba en doğru sözü; Ayhan’ı son yolculuğuna uğurlarken, Şahika söylemişti;
“Severken, sevilirken, sevildiğini hissederek yaşamak, severken sevildiğinden emin olarak ölmek güzel bir son olsa gerek…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece. Yüksek, yüce.
Aylin; Ayın ve bazı yıldızların dolayındaki ışık çevresi, ay ağılı, hâle anlamında Türkçe bir söz olup Aylin şeklinde olduğu gibi Aylin Nisa, öyküdeki gibi Aylin Naz şeklinde de kullanılmakta.
(1) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Burnundan Kıl Aldırmamak; Huysuz, geçimsiz kimse hareketi.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.
Gözlerinden Zekâ Fışkırmak; Okumuş, bilge, anlayan kişilerin IQ dereceleri bakımından üstün olduğunun ifadesi.
Harıl Harıl Kayda Almak; Çok ve durmadan kameraların, yazanların kayıta alması, kayıt için çalışması.
Hevesi Kursağında Kalmak; Çok istediği, imrendiği, dilediği bir şeyi elde edememe.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.
Töhmet Altında Kalmamak; Suçu, suç işlediğinin düşünülmemesini istemek, suçlamanın yapılmasını istememek.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(2) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
Başkaldırı; Bir kimse ya da bir durum, bir davranıl karşısında boyun eğmeyerek karşı gelme. Herhangi bir nedenle, bir düzene ve onun güçlerine karşı gelme, ayaklanma.
By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
Cazgırlık; Halk dilinde fitneci, haklılığını ispat etmek istercesine bağırıp, çağırma, ortalığı ayağa kaldırma.
Civanmert; Özü-sözü bir, yüce gönüllü, yürekli, yiğit.
Deist; Deizm yanlısı. Yaratıcı bir güç inancı olan, kehanet, mucize vb. şeylere inanmayan mantıksal yaklaşım sahibi.
Dezenfektan; Mikrop kırma özelliği olan. Öldürücü olan bakteri ve mikroorganizmaların üremesinin durdurulması için kullanılan kimyasal madde.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Fargın; Kendini bilmeyecek, kendinden geçmiş, ses-ışık gibi tepkilere cevap veremeyecek şekilde yatmak anlamında kullanılan yöresel bir deyim.
Gerzek; Geri zekâlının (zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Hoşbeş; Buluşan kimseler arasında buluşmanın ilk dakikalarında hal hatır sormak için söylenen sözler.
Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.
İntikal; Anlama, kavrama. Bir yerden başka bir yere geçme. Geçiş.
Kadirşinaslık; Kadirbilirlik. Değerbilirlik, iyilik bilirlik, kıymet ve değerleri anlamak, anlayabilmek.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Protesto; Bir davranışı, bir uygulamayı, bir düşünceyi vb. haksız, gereksiz, yersiz ve yolsuz bularak karşı çıkarak bunu her türlü yoldan belirtme. Bu karşı çıkışı bildiren yazılı açıklama.
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(3) Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.
Alet Edevat; Marangozluk, demircilik vb. gibi bir uğraşta, bir el işinde gereken gereçlerin tümü.
Beyaz Atlı Prens; Masal kahramanı. Genç kızların hayallerinde çizdikleri bir şövalye, iyi, yakışıklı (muhtemelen de) zengin delikanlı.
Bi (Bir) Gıdım (cık); Bir fırt, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.
Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
Küçük Dağları Ben Yarattım; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
Menfi Reaksiyon; Ters tepki, ters tepkime.
Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.
Ne Hikmetse; Bilinmeyen bir sebepten ötürü. Bilmezlikten gelinen durumlarda söylenen bir söz.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.
Tarihin Tozlu Rafları; Eskimiş, değerini yitirmiş, önemi kalmamış, unutlması gereken ya da unutulmaya mahkûm bilgi ve belgeler.
(4) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(5) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere. Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).
(6) Kol Kırılır, Yen İçinde (Baş Yarılır Börk İçinde, Kol Kırılır Kürk İçinde) Kalır; Bir aile içindeki kişilerin kusurları, anlaşmazlıkları, kavgaları sır olarak aile içinde kalmalı, dışarılara duyurulmamalı, sızdırılmamalı.
(7) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(8) Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.
(9) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. ŞAHİKA (Bu öykü için çizilmiş dizeler).
(10) Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
Yaşamak için nefes alıp veririz, ama ne yazık ki her nefes alış veriş bizi ölüme biraz daha yaklaştırır. Namık KEMAL
(11) Giden Birinin Arkasından Su Dökmek; İslam’da görünmeyen, batıl bir itikat olup herhalde giden kişinin hedefine kazasız, belâsız su gibi gidip dönmesinin görüntülenmesi olabilir.
(12) Fuzuli'ye sormuşlar; “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” “Sevmek!” demiş. “Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın!”