Koca evrende dünyadan başka bir dünya, bu dünyada Almanya diye bir ülke, bu ülkede Stuttgart ve Münih diye iki il, bu iki il arasında gidip-gelen bir hızlı tren, bu trenin önlü-arkalı, ikişerli koltuklu, ortada koridor, dört sıralı koltuk dizisi, 11 numaralı koltuğunda, görevden dönen bir hanzo…

Ki bu ben oluyorum, olmaz; olamazdım sanki…

Münih’te, üniversiteden bir arkadaşımın evinde bir gece kalacak ve oradan “Ver elini Ankara!” diyecektim. Eski hamam, eski tas örneği, eski işime, eski hayatıma kesin dönüş yaparak sağlıkla(!) tüm angaryalardan kurtulacaktım…

Hani şairin bir sözü var; “Şu dünyada boş durma da, istersen balıklara şemsiye yap(1)!” ya da; “Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır! (2) gibi sözlere inanarak çıkacaktım yola.

Ne zaman yola çıksam, yolculuğum uzun sürecekse uzun soluklu yarım bırakma ihtimali oldukça yüksek olacak kitaplar yerine, doyamayacağım şiir, fıkra, karikatür, bilmece kitapları, eğer mesafe yakınsa gazete alırdım yanıma.

Türk olduğum için övünerek ceketimin yakasına taktığım Türk Bayrağı, Atatürk ve imza olarak “K. Atatürk” şeklindeki bütün haldeki rozetten başka Türkçe gazeteden anlaşılmalıydı değil mi, Türk olduğum?

Dünyada tek bir hızlı tren olduğunu ve onun 11 numaralı koltuğunda oturan gazetesini okumaya başlamak için trenin hareket etmesini bekleyen bir hanzo olduğumu söylemiştim, değil mi? Yani, demem şu ki; gerçekten hanzo olarak bilinmeliyim, öyle işte…

Eee! Hızlı trenin bu bölümünde bir de karşıma oturacak 15 numaralı koltuk sahibi olmalıydı, değil mi?

O da geldi, maşallah! Güzel ötesi bir genç kız, dikkat ediyor gibi görünmesine rağmen, herhalde elinden kaymış olsa gerek kâğıt torba, çanta gibi varlıklarının cinsiyetlerinden şüphelendiğim o şeyi oldukça gürültülü bir şekilde ortamızda bulunan masa gibi çıkıntının üzerine bırakmıştı.

Asabi(3) (gibi) görünüyordu, kaşları çatık, küçücük burnunun delikleri dört bir yana olmasa da iki yana kaykılıp tekrar yerlerine dönerlerken genç kız, pencereden kendine bakan yaşlı kadına el sallamakla, öpücük göndermek arasında tereddüt yaşıyor gibiydi.

Her ne kadar hanzo, ya da hanzo görünümlü olsam da, tescillenmiş bir hanzoluğum olmadığından, gazetemi okuyormuş modunda, rahatlamalarını arzu edercesine başımın üst seviyesine, gözlerimi, sayfaların ortalarında bir yerlerde gezinecekmiş gibi ayarlamaya çalıştım.

Hanzoluğum tescillenmemiş dediysem de bir ara, gazeteyi ters tutuşumun farkına vardım. Bu; demekti ki, hanzoluğum kendime de, çevremdekilere de ispatlanmıştı…

Oh! Nihayet tren kalkmıştı…

Dediğim gibi göz ucuyla değil, dobra dobra yüzüne bakınca(4) (ne demekse?) bir kez daha güzelliği hakkında tereddüdüm kalmamıştı, diyebilirim! Evet, güzel kızdı, diğer sıfatları eklemeye çalışmak bile güzelliğini tarifte aciz kalırdı.

Tam Alman modeli; mavi gözleri, saçları diplerine kadar (Hani bence, dip boyası gerektirmeyecek kadar) açık sarı renkteydi, tıpkı kendine bakan, bir bakıma uğurlamaya gelen yaşlı kadınınki gibi. Burnundan, kaşlarından bahsetmiştim zaten, ilk gayri resmi tacizimin(5) görüntüsü olarak.

Ancak dudaklarını tarif etmekte sıkıntı çekip zorlanacağım gibime gelir. Kendisininse mesele yok, ama silikonla(3) destekleme gibi bir gayret yaşamışsa, hiç de gerekli olduğunu sanmıyorum, düşünmüyorum, kendi fikrim.

“Sana ne be hanzo? Hakkında hiçbir şey bilmediğin bir genç kız için, uzaktan sapık gibi ‘Şöyle de-şöyle’ diye yorum yapmak, ahlakî mi?”

Sahi, etkilenmiş olabilir miydim, sadece yüzünü ve belinden yukarısını görebilmiş olarak?

“Hayda! Ya da haydi! (Bu sözlerdeki “a” ve “i” harflerinin uzatılmış olarak seslendirildiğini farz edin!) Hayvan pazarında kurban için koyun mu seçiyorsun ki, be hanzo birader (Benim bana ayıptır söylenişi, seslenişi, küfür gibi)? Madem ilgilenmek istiyorsun, ilgileneceksin, kendisine yerine oturmadan önce uzun uzadıya baksaydın ya! Sonra da lâf atma düzeni, meselâ…”

“Yoo!  Hanzoyum dediysem de o kadar uzun boylu değil!”

Çene altıma kadar indirip de sözüm ona okuduğumu (sandığım) gazete bana bakıyor, ben gazetenin izin verdiği kadarıyla ona fark edilmeyecek şekilde gazete üstünden teğet geçen bakışlarla genç kızı (abartılmış bir şekilde sindirip sinirlendirecek gibi) beynime çizmeye çalışıyordum.

O, oralı değildi. Pencereden tahta perde şeklinde görünen hangi kuruma aitse bilmediğim direklere bakıyor, diğer hattan saliseler içinde kararıp yok olarak geçen trenden ürkme hakkına sahip olamamanın sinirini yaşıyordu sanki.

Ki buna gerek yoktu bence. Karşısında ben vardım çünkü gereğince, gerektiği kadar diyebileceğim!

Kendi kendime konuşup yorum yapmaktan, fikri tacizden(5) vazgeçmiş, zırvalama, ek olarak iyi olduğuna inandığım Almancamla, yalakalık fazına(5) geçme hamlemi kendime hak olarak görmüştüm.

“Almanca biliyor musunuz?”

“Salak, salak konuşma!” demek anlamında yüzüme baktı ve Almanca olarak;

“Burası Almanya!” deyip sustu. Tahta perdeleri, karanlık tünelleri, köprüleri izlemek hoşuna gidiyor olsa gerekti ve beni ilgi alanından uzaklaştırmak mutluluğu gibiydi, bana karşı, bana göre.

Geçen zaman, ağzı açık ayran delisi(5) gibi? Gazetenin aynı sayfasını tren kalktığından beri okuyan(!) bir insan için asla önemli değildi.

Genç kızın cep telefonu çaldı.

“Pardon!” diyerek koridora yöneldiğinde, sözünün lehçesini, konuşma ve sözünün şekline göre Türkçe gibi algıladım, ne hikmetse…

Belki bir kısım sözlerin ağır-aksak(5) kulağıma ilişmesinin de bu intibaı(3) bana yaşattığını söylememde sakınca yok demem gerekir, böylesine iddia ve düşüncesindeyim.

“Yakamdaki toplu rozete, elimdeki gazeteye karşın Türk olduğunuzu sakladınız, saklandınız!”

“Siz ‘Almanca bilip bilmediğimi’ sordunuz, yarım-yırtık Almancanızla. Ben de ‘Almanya’dayız!’ dedim sadece. Bunun saklanmakla hiç ilgisi yok!”

“Almancam yeterli sanıyordum!”

“Yarım-yırtık olduğunu iddia edeceğim. Çünkü az evvel görevliyle konuşurken ‘Gehen’ dediniz, oysa seyahatteyiz, sizin ‘Reisen’ demeniz gerekirdi. Bu demektir ki; ‘Almancayı aslına uygun olarak öğrenmeniz için tahminen daha bir fırın ekmek yemeniz gerekecek. Anlamı bu!”

“Abartıyorsunuz, demem gerek mi galiba?”

“Değil! Söze siz başladınız, keşke; ‘Almanca bilip bilmediğimi’ sormak yerine Türkçe bir kelime, bir söz, bir soru cümlesi söyleseydiniz de, ben de göremediğim direkleri değil, ülkemden bir insanla konuşma şansını yaşasaydım!”

“Çok gecikmiş olarak bu şansı kullanmak istediğimi söylesem?”

“Babam yaşında sayılırsınız, bilmeniz gerek, üstelik…”

“Abarttınız! Üstelik hakaret niteliğinde sözleriniz!”

“Hiç de değil, efendim! Tüm yolculuk süresince gazetenin aynı sayfasına bakarak beni âdeta soyarak izlediniz! Nasıl? Güzel buldunuz mu bari beni? Yaşım belki küçük, ama zekâ yoksulu, aptal, aklı kıt(5) bir sarışın değilim. Her şeyden önce Türk olarak bu kanaati yaşamanızı söylemem gerekmediğini bilmeniz gerekli!”

“Kendime ‘Hanzo’ derdim, demek ki bu bana yakışan bir sıfatmış. Yararı olmayacak, ama bile bile özür dilemek istesem…”

“Tanıştığımıza değil, karşılaştığımıza bile memnun değilim. Bu nedenle iyi bir dilekte de bulunamayacağım…”

Tren uysal bir şekilde durdu, kurallarına uyar gibi. Sırtını dönerken; “Hepsini hak ettim!” dediğimde, sözlerimin özür dilemek anlamında ona ulaşmasını dilerdim, sanırım, fark etmedi bile.

Ve ben treni terk ettiğimde o, kaybolmuştu bile.

Yaşadığım bir rüya…

Yok…

Bir hayal olmalıydı, bir ders niteliğinde yaşanmamış olması gereken (galiba)…

İnsanın çok zaman susması gerekir, içi bağırıp çağırmasını istese de. Sükûn; bir tedavi şeklidir. Bazen de düşünmeksizin yol üstündeki kaldırımların çizgilerine basmadan, sekermiş,  para bulacakmış gibi ufaktan hafifçe ıslık çalarak unutmak denen yaşam şeklinden uzaklaşmak gibi.

Konuya bağlantı olarak, bazen de etkilenişi hırsızlama bir metotla şarkılara sığınarak, örneğin “Canım doya doya(6)demenin eşliğinde teselli bulmak istersin. Bu; iflâh olmayacak(4) şaşkın bir yalnızlığın, elindekinin gaiplere karıştığının(4) resmidir ki, bunun adı rüya, hülya değil masaldır, sadece.

Arkadaşım…

İstasyonda yoktu. Gelmemiş yahut da gelememişti, tıpkı geçen sefer de görevli olarak geldiğimde yaşadığım gibi.

İniş vaktime doğru mesajını aldım;

“Anahtar Gisele Ablada. Dolapta da bir şeyler var!”

“Nerdesin ülen(7)?” demek istemedim, hüznümü belli etmesem bile, küsmek hakkımı kullanmak düşüncesindeydim ki telefonum çaldı;

“Geldin mi? Hoş geldin! Biraz işim çıktı da…

Anahtar Gisele Ab…”

“Demek ki ‘Özlem’ sıkıntı veren bir olgu! Belki de bu son olacaktı! Gisele Ablan senin olsun!” Selâm söyle!”

“Sitem yapıp gönül koyma!”

“Sen işine bak! Ne bitmez işlerin varmış yahu!”

“Anladım, kafan bozuk, uçağın kaçta, bari onu söyle!”

“Nerden bildin kafamın ayarının düzensizliğini? Yaklaşık bir-bir buçuk aydır buralara gelemiyordum, özlemiştim de! Buluşunca ‘Haklarını helâl et!’ demek geçiyordu aklımdan. Benim sana hakkım geçmemiştir asla, hani kıyısından köşesinden bir şeyler varsa tamamdır, helâl olsun!”

Sinirlerim tepemde(5) miydi, anlayamadığım, yoksa bir anda sadizmin kucağına mı oturmuştum, devam etmek üzere?

“Uçağım mı? Çıkmaz ayın son Çarşamba günü! Oldu mu? Neme lâzım(5) gene işin-mişin çıkar! Hem sevgilin de önemli, tırnağı kırılır, tedavi ettirmek zorunda kalırsın, saçının rengi artık görünmez olur, kuaförde onu beklersin falan. Bu ilk değil ki! Ben kimim ki? Havaalanında seni beklerken ağaç mı olayım yani?”

“Anladım! Babamlara paket gönderecektim, artık kargo yaparım. Neyse gene aynı otelde mi kalacaksın?”

“Akıllı adamsın vesselâm! Bu sefer değişik ve uzak bir otelde kalacağım. Hiç zahmete girme! Allahaısmarladık!”

Hangi ırkın inadıydı, Arnavut mu, Boşnak mı, yoksa hayvanın mı desem keçi inadı veya deve kini gibi? Sözü fazla uzatmaya gerek yoktu, telefonu karşımdaki açmış olsa da ben kapattım. Tek düşüncem; “İnsanın isterse tekeden süt sağacağı idi(4)!”

Üstelik kişi meram ederse; “Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele…”demeyi düşünmek yerine; “Arayan Mevlâ’sını da bulur, aradığını da…” şeklinde düşünürdü benim gibi “Belâ” sözünü sansürleyip!

Ayrıca bu gücüme, ya da zoruma gidiş, trende yaşadığımı anlatmak isteğimi de veto(4) kapsamına sokmuştu.

Kader, sadece arkadaşımla vedalaşmam için değil, sırf o genç kızı görmem için yolumu değiştirmeme sebep olmuş olabilir miydi? Buna; “Talihin serserice bir yaklaşımı” demem de mümkün;

“Tanrı beni kızım yaşındaki bir felâketle karşılaştırmıştı!”

Stuttgart’tan Türkiye’ye uçak mı yoktu sanki? Zamandan da, sitemlerden de ve belki nakitten bile kazanabilirdim, şimdi artı otel parası ve de zıkkımı(3) hüzünle üleşmenin bedeli. Neyse ki hamala, taksiye gerek kalmazdı (inşallah)!

Otelin komi ya da garsonları (gerekirse) taşırlardı naçiz(3) bedenimi! Kısaca demek istemem o ki; yani sebebini hatırlayamadığım bir bahane nedeniyle “Rakı şişesinde balık(9) taşınamaz bir “küfelik olmak(5)” istiyordum…

“Alman Görünümlü” bir Türk kızı masal gibi de değil, kâbus(3) gibi aklımı başımdan alacak şekilde beni dımdızlak ortalık bir yerde bırakıvermişti(4), beni yanına alıp, kendini bana bırakmaksızın. Üstelik etlerimden, kemiklerimden başka bedenimde hiçbir şey yok gibiydi. Beynim, ruhum, düşüncelerim, rüyalarım, hayallerim hatta kâbuslarım bile…

Mahmurluğumla ayaklarım üstünde durmak için direnmesem bir et ve kemik yığını gibi kendimi bir çöp konteynerinde bulmam olasıydı. Bilemediğim, ya da aklımdan o anda geçiremediğim çöp yığını haline gelişimin, rakı şişesinde balık haline gelmiş olmamın başında mı, ortasında mı, sonlarında mı oluştuğunun farkına varamayışımdı.

Şiirim hazırdı, şairinin himmetine(3) sığınarak; “Bir hanzo ölmüş diyeler…(10)

Sabah önce dâhili, sonra cep telefonumdan aramış görevliler beni. Başarılı olamayınca diğer müşterileri rahatsız etmemek için kapımı tıklatmışlar, uyandırma başarısı konusunda sıfır çekip sınıfta kalınca; “Ölüp kalmış olmasın, sakın!” diyerek yedek anahtarla kapıyı açıp odama girmişlerdi, bir ordu mevcuduyla gibi; doktoru, hemşiresi, itfaiyecisi dâhil(!)

Evvel Allah tıpkı akşam bıraktıkları gibi sağ-sağlam, üstüne üstlük pabuç-çorap hariç giyinik(!) olarak hazır ve nazırdım.

Zıkkımlanırken(4) nelerin yemek borumdan aşağılara kadar yürüdüğünün, ne miktarda ve ne kadar süre ile yol kat ettiğinden habersizdim. Şu anda benim de içinde olduğum berbat ortamda gaz, sarımsak kokuları egemendi. Galiba olmayan şey temiz hava, oksijen olsa gerekti.

Gene de kokuların farkında olmama tercihine sadık ve kibar çocuklar; “Pencereleri açmak için” izin istediler. Diğer konuları ben tek başıma kendim hallettim; duş, çamaşır değiştirmek, dişleri fırçalamak, mentol takviyesi falan, gerektiği gibi, gerektiği kadar…

Neticeyi kelâm(5) havaalanına ulaştım. Ulusal Havayolu yerine Alman Havayolları ile uçacaktım. Uçakta bir-iki gazete olmasına rağmen, kendi gazetemi kendim almamın bir sakıncası olmayacağını düşündüm.

Ben de öyle yaptım, ancak itiraf etmekte gecikmemeliyim ki gazete okuyacak halim yoktu. Ankara’nın Sakarya Caddesindeki heykeller gibiydim gazetemle, ama sağlam, şurası-burası eksilmemiş!

Ve son çağrı olarak ismim anons edilince, dalgınlığımdan, mahmurluğumdan, akşamdan kalmışlığımdan, başka neler denirse hepsinden sıyrılıp kendime gelip uçağıma yetiştim.

Dalgınlıktan kurtulma dediğim şey yoksa birinin dürtüklemesi mi olsa gerekti? Hâlâ akşamın etkisini taşıyan ben olarak farkında değildim. İyi ki elimde bagajım yoktu, uçağın bagajı benden daha güvenliydi!

Cam kenarındaki yerime geçmek için iki yolcuyu özür dilesem de rahatsız etmek üzmüştü beni. Yerime geçer geçmez alkolün sızmak olarak esirgediği uykusuzluğu sahiplenmek için hemen uyuma moduna yöneldim sanki yeniden.

Bu; şimdiki özel durum dışında da uyguladığım bir taktikti. Yanımdakilerin;

“Hemşerim, yolculuk nire, ben şurdayken şöyle, burdayken böyle, çoluk-çocuk…” teferruatlarından gına gelmişti(4) çünkü birkaç yolculuğumda...

Hostes Hanım uyandırmasa, her ne kadar ayılmış olduğum konusunda iddialı görünsem de, uyanamamış olarak aynı uçakla (ola ki) Ankara-Münih, belki yeniden Münih-Ankara, ya da uçağın rotası neresiyse; Ankara-Bilmem Neresi arasında uykumu alıncaya kadar (Gizlenme hakkımı kullanmış olarak; yani ayılıncaya kadar) gider-gelirdim.

Neyse ki tüm ülkeler, bizim acayiplerin “Gök Konuksal Avrat” dedikleri hepsi birbirinden güzel, terbiyeli, dürüst, eğitimli, hanımefendi hostesleri bizim gibi zıpırlar(3) ve yardım edilmeleri gerekenler için görevlendirmişlerdi.

Hani birileri cevher olarak (Yumurtlamış demek yakışmayacak) söz etmiş ya; “Olmaz; olmaz, deme, olmaz, olmaz!” gibi bir şey. Uçaktan inip de koridorlara yöneldiğimde inanması güç gibi görünecek, ama önümde yürüyen o idi!

“Hanzonuz geldi, dünyanın neresine, ne ile giderseniz gidin, ilmen ispatlanmıştır ki (İlmin hangi bölümüyse?) bir hanzodan kurtulmanız imkânsızdır. Tesadüflere değil, kadere inanır mısınız?”

Cevap vermek istemedi önce. Sonra yüzüme aşağılar gibi baktı;

“Aldığınız ders yeterli olmamış, anlaşılan…”

“Peki, hanımefendi! İlgimi çektiniz, etkilendim sizden ve sizin arkadaşınız olmak beni memnun edecekti. Hoşlanmadınız. Bu doğal, kişiler hadlerini, haklarını, hukuklarını bilmeliler(11). Size her ihtimale karşı kartımı vereyim, ola ki…”

Cümlemi tamamlamama gerek kalmadı, uzattığım kartı hiddetli bir şekilde alıp dörde böldü, atacağı bir çöp kutusu aradı, iki tarafına bakınarak, görüp bulamayınca hayret ettiğim bir şekilde, elindeki, trende de taşıdığı torbadan başka bir bagajı olmadığından (sanırım) o torbanın içine attı gelişigüzel bir tavırla.

İkinci bir kartı çıkarttım;

“Nasıl olsa bunu da yırtacaksın. En iyisi sizi bu zahmetten kurtarayım!”

Kartımı un-ufak edinceye kadar parçaladıktan sonra, karşılaşacağım ilk çöp kutusuna atmak üzere avucuma istifledim…

Ben terminal otobüsüne binerken, sinirli, adını bilmediğim genç ve güzel bayan, afrası-tafrasıyla(5) siyah renkli lüks bir arabaya binip ayrıldı terminalden. Nasıl desem hissettiğimi, bilmem ki; beni “Eli koynunda, bomboş bir dünyada bıraktı!” desem ne işe yarayacaktı ki?

Anladım ki; zengin bir kızdı, ya da babası. Dolaysıyla züğürt bir devlet memuruna yakınlık göstermesi mümkün müydü, o çalımla, o gösterişle, “O küçük dağları ben yarattım(5)!” şeklinde hava atmasını(5) normal karşılamalıydım.

Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine(12)? O bir şahin, sen bir karga…(13) O gül dalında gonca, sen çölde kaktüs…(14)

Daha…

Daha…

Onun yüceliğini tarif, kendi aczimi ifade etmek için yeni sözler arıyordum, ama karşımdaki kenarları iğnelerle donatılmış bir şekil gibi kartımı yırtarak güzel bir ders vermişti; “Haddini bil!” der gibi.

Üstelik yitirmiştim de onu, Tanrının ikinci kez umutvar olmam için yeni şansımı kullanmayı reddetmek, tepmek gibi. Her şeyin güzel olacağı ülkemde unutmamın da, vaz geçmemin de zor, hem de çok zor olacağının farkındaydım. Çünkü iddia etmekte zorlanmıyorum ki onu bir çırpıda sevmiş, hatta iddia etmem de mümkün ki âşık olmuştum. Ancak kendime doğru, dosdoğru da olsa itiraf etmem neye yarardı?

Küskünlükle geçen günlerin kime ve nasıl yararı olmuştu ki? Şaşkınca ve şaşı gözlerle sağa-sola bakınmakla ne elde edebilirdim ki? Üstelik zengin kız, benim çöplük hüviyetindeki mekânlarımda ayaküstü gezer, dolaşır mıydı ki, arayıp da rastlasam, bulsam? Bana göre insanın ümit dünyasının bile bir sınırının olması gerekliydi!

İş yerimdeki kapıdaki tabelâm değiştirilmişti; geldiğimde. İsmim altında büyük harflerle “Başkan” yazılıydı. Ancak yüksek bir yerlere “Tak-Şak(15)” kavramından habersiz gibi yükselmek(16) bana yakışacak bir unvan değildi.

Evet, yetkili, kendime göre kusursuz (gibi) bir danışmandım. Türkçem, İngilizcem çok iyiden öte iyi, itiraf etmekte zorlansam da Almancam, trendeki (beni etkileyen) genç kızın söylediği gibi yarım-yırtık, kifayetsizdi.

Türkiye’min gerçeklerinden, normal teamül(3) olarak biri bilmem ne Komisyon Görevlisi olarak, diğeri de kurumumun hak ettiğime inanarak verdiği danışmanlık maaşımı alıyordum ve bu normal maaşım bana yetiyordu.

Muhasip, ya da mutemet kendine göre yardım kurumlarının bir listesini yapmıştı. O, Komisyon Görevlisi maaşımın ya da takdir edilen ücretin tamamını her ay değişik bir yardım kurumuna kurumum adına yatırıyordu. İsmen yardım etmesiyle övünmek kimsenin hakkı değildi ve sağ elin sol elden haberinin olmaması(17) gerekliydi.

Başkan olarak çok işim vardı herhalde, bu yayla gibi geniş ve lüks eşyalarla donatılmış oda, bana bu intibaı yaşatmıştı. “Odamda ‘Yok’ yoktu!” desem yeri. Canavar gibi Müdür Yardımcım, bilgili, efendi, doğrucu elemanlarım benden; “Peki! Evet! Tamam!” gibi cümleleri bekliyorlardı sadece, verdikleri her türlü izah, ifade, bilgi ve sonuçlarla ilgili…

Aslında neden Danışman olduğuma akıl erdirememek bir tarafa uluslararası nitelikteki seminer, toplantı ve çalışmalar için çok zaman elemanlarımdan Müdür Yardımcım dâhil duruma göre uzmanlarımdan birini-ikisini mutlaka yanıma katardım, doğruya doğru. Sorunum(!) nedeniyle benimle gelenler başlarının çarelerine kendileri bakıp kendileri çözümlemişlerdi bu seminer sonrasında da.

“Reklâmların bu kadarı yeterli!” diyeceğim. Enim, boyum, kilom, rengim, yaşım gibi teferruat hiç önemli değil, ancak güzel bir genç kızın dikkatini çekecek nitelikte olmadığımı da saklamaksızın, saklanmaksızın itiraf etmeliyim.

Hüzünlü bir Kızılderili Reisi; Oturan Baykuş gibiydim, iş yerimde, sadece başım ellerim arasında değildi. Gizlim-saklım yoktu kimseden, odam herkese, kapım daima açıktı, kimsenin kapımı girmek için tıklatmasına, benim de “Gel!” dememe gerek yoktu.

Rutin işlerle vakit geçirirken(!) yani uğraşırken cep telefonum çaldı;

“Merhaba Hanzo Bey! İsminizi biliyorum, ama böyle söyleyince beni çok çabuk hatırlayacağınızı düşündüm!”

“Merhaba kimliğimi yitirmemiş güzel kız! Unutmadım ki, hatırlamaya çalışayım. Bazı imkânlarınız olduğunu sanıyordum, ama bana, hele ki cep telefonuma nasıl eriştiğinize akıl erdirmekte zorlanıyorum!”

“Verdiğiniz, dörde bölüp çöp kutusuna eriştiremediğim için çantama attığım kartınız tesadüfen birleşiverdi…”

“Öylesine sinirli ve nefret yüklüydünüz ki; yırtık kartı birleştirip okuyacağınız aklımın ucundan geçmezdi…”

“Hiç de öyle bir tavır sergilediğimi sanmıyorum.”

“Doğru! Ben bazen kendi kendime yalan söyleyip, söylediklerimi hatırlayamıyorum, her nedense!”

“Haksız bir sitem!”

“Peki, öyle olsun!”

“Hakkımda yanlış bir bilginiz, düşünceniz, intibaınız olmasın istedim. Zengin bir babanın, yasalar gereği belirli periyotlarda, belirli süreler için görmesi gereken bir kızıyım, ama şımarık değil. Bu kadar bilmenizin yeterli olacağını düşündüm. Babamın yanında kalmam gereken zorunlu sürem doldu, yarın yine annemin yanına döneceğim…”

“Dur kapatma lütfen, bir saniye…”

Bağıra-çağıra konuştuğumun, bazı meraklı dinleyicilerin kapımın önünden geçerken yavaşladıklarını nihayet fark etmiştim.

Çalışma hayatımda ilk kez oda kapımı kapattım.

“Bu kadarı benim için yeterli değil. ‘Tanrı hakkı üçtür!’ derler, gitmeden önce ne olur uzaktan da olsa seni bir kere daha göreyim. Adını sormayacağım, yanına gelmek için ısrarcı olmayacağım, ağlayıp, sızlayıp, sesine, soluğuna ihtiyacım olduğu halde yalvarmayacağım…

Neresi dersen orada olayım lütfen! Beni aç, açıkta, hüzünlü bırakma! Söz! Yaşıma, başıma bakmaksızın izin vermezsen ne kendimden, ne de duygularımdan bahsetmeyeceğim. Uzaktan da olsa sana el sallayıp, iyilik dileklerimi göndermeme izin ver, lütfen!”

Önce sessizlik, sonra kapanan telefon…

Dünyanın hiçbir yerinde kişiler kanlı-bıçaklı(5) değillerse (Hoş, bizim de karşılıklı iki kişi olarak farklı olduğumuz düşünülemez, ancak farkımız onun beni bilmesi, benim ismini bile bilmemem) telefonlarını onun kapattığı şekilde kapatmazlardı. Bir ihtimal kontörü, diğer ihtimal şarjı bitmiş, en son ve uzak ihtimal telefonu bozulmuş olabilirdi.

Evet, onun beni bildiğinden kesinkes emindim, ama ben onu bilmiyordum. Telefon numarası telefonumda kayıtlıydı, ancak ona ait olduğu konusunda şüphem vardı, zeki kızdı, tedbirini mutlaka almış olsa gerekti. O halde yeniden telefon etmesini beklemekten başka çare, Allah’a yalvarmam dışında bir olasılık olabilir miydi?

Aklıma yerleştirebileceğim, yerleşecek başka bir düşünce geçmiyordu zihnimden. İnsanların her daim akıllı olmaları için icat edilmiş, keşfedilmiş, yazılıp çizilmiş yasalar, kurallar yoktu!

Biraz sonra Danışmadaki Güvenlik Görevlisi telefon etti, sözleri anlamlıydı;

“Beklediğiniz misafiriniz geldi Başkanım!”

Misafir olarak kimi bekliyordum ki, gelmiş olsundu. Umursamadım, yerimde oturup kaldım, kapımı açmayı, açık bırakmayı akıl etmiştim nasıl olsa.

Odam aydınlandı birden, misafirim o idi. Danışmadaki memura “Sürpriz yapacağım!” dediğini ve memurun bunun için şifre gibi; “Beklediğiniz” fiilini sözlerine eklediğini, kaz kafalı(5), seven, zekâ yoksulu(5) olarak bunu anlayamamış olmayı içime sindiremedim, bir süre.

Göğsüne yasladığı beyaz karanfillerle ne yapacağını, ya da söz söylemesinin mi gerektiğini yahut da içeriye girmekteki tereddüdü, şaşkınlığı mı yaşıyordu, bilmem mümkün değildi.

Ona doğru koşma hamlemle birlikte koltuğumun devrildiğini fark etmedim. Ancak ayağım sürçmüş, tökezlemiş, ancak doğrulabilmiştim. Yüreğime inecekti(4), neredeyse (Hem de bu yaşımda?)

Davranışımdaki ahenksizliği fark edip;

“Pencerelerin aralık, kapın açık!” diyerek ikaz etme gereğini hissetmişti beni.

İnsan yaşamı; günaydın ile tünaydın arasına sıkışık(18), kimi için göz açıp kapayıncaya kadar süre, bir kelebek ömrü kadar(19), kimi için ot gibi bir yaşamla bir dinozor kadar. Bence yaşam; içinde hüzün olmaksızın tüketilmeli, kişinin ömrünün kısalığından hiç haberi olmamalı. Ancak bu mümkün müdür? Bilemezdim. Keşke öğrenip de bilemeseydim.

O çekinik, ben şaşkındım, ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilmeksizin. Kapım açık olduğu için sekreterim de yoktu. Neyse ki Başkan Yardımcımın Sekreteri herhangi bir nedenle kapımda dikilmişti, sözüm ona sanki haberi yokmuş gibi;

“Çiçekleri alayım izninizle, vazoya koyup hemen getiririm. Bu arada henüz geldiğinizi düşünüyorum, ne alırdınız?”

“Sade bir Türk Kahvesi! Zahmet olmazsa lütfen!”

Acelesi mi vardı yahut da bana mı öyle geldi, söyleyeceğini söyleyip bitirmek ve gitmek şeklinde bir tavır görünümündeydi, hatta özet gibi.

Dermansız bir şekilde hüzünle sandalyeme oturmamı bekledi, cüzzamlıymışım(3) gibi elini sıkmamdan bile sakınarak. Hazırladığı bir metni prompterden(3) okuma telâşında gibiydi.

“Adım Sonat, yazıldığı şekilde Sonad! Boşanmış Alman bir kadınla, bir Türk iş adamının kızlarıyım. Sırf babamın annemi üzme egosuyla annemle yaşadığım ülkeden, babamla birlikte olmak için buraya geliyorum, yasaların emrettiği şekilde. Buraya geliş sürecinde sizinle iki kez karşılaştık. Evet, doğru! ‘Tanrı hakkı üçtür!’ deyince elimi uzatmamın gerekliliği ile adresinizi öğrenip geleyim konuşayım istedim!”

“Sağ olun! Teşekkür ederim!”

Cevap vermek yerine devam etmeyi tercih etti;

“Annem ve ben kazancımızla geçinecek kadar yaşama gayreti içindeyiz. Ne annem, ne de ben kabul ettik babamın nafaka ve yardım dileklerini. Babam olağan ötesinde varlıklı, annemden sonra tekrar evlenmiş, üç kız kardeşim daha var, babamın sadece onlar için yaşadığına inanıyorum. Beni üvey evlât gibi gördüğü…”

Vazoda çiçekler ve kahve gelince durakladı, açık kapıdan giren sekreter, ima gibi bir kısım haklarını kullanarak odadan çıkıp kapıyı örtünceye kadar.

Bu arada ben de onun neden Stuttgart’tan değil de Münih’ten uçtuğunu sorgular gibiydim, kendim kendime. Tanrı mı yardım etmişti ona, benim onu görmem için acaba.

“Aramızdaki yaş farkını ne önemsiyor, ne de umursuyorum. Senden hoşlandığımı ve belki de kader dediğimiz tesadüflerin beni mutlu ettiğini de sakınmaksızın söylemem gerek! Ancak bunun sevgi ve onun ilerilerinde aşk olduğunu iddia etmem mümkün değil!”

Prompterden okumaya devam eder gibiydi;

“Velev ki aşk olsa, seninle bir yuva kuracağıma inansam, bir despot(3) hüviyetinde olan babam, yıllardır ısrarla empoze(4) ve telkin ettiği aday yerine seninle evlenmeme ve mutlu olmama asla sıcak bakmaz. Huzursuz ve mutsuz etmek için elindeki tüm kozları kullanır ve bize hayatı zehir, zindan eder! Anlatabiliyor muyum?”

“Seni sahiplenmem için hiç mi şansım yok? Tesadüfün, kaderin yarattığı bu aşk için hiç mi çabam olmasın? Seninle tüm kötü koşullara karşın, tüm kötümserliğine rağmen, seni mutlu etmeyi ve olmayı başaramaz mıyım, dersin?”

“Beni sevdiğine adım gibi eminim, yüreğini hissediyorum, hem gözler yalan söylemez(20). Ben de seni sevmek, seninle mutlu olmak isterim, her türlü yasaklara, olumsuzluklara rağmen. Soğuk insan değilim, ama nötr olan duygularımla sana ümit veremem, umutlandıramam…

‘Bekle beni, belki! Hele bir zaman geçsin!’ demem sonucunda hayal kırıklığına uğramandan(4) da çekinirim. En iyisi; ‘Tatlı, ama gerçekleşmeyen, gerçekleşmesi mucizelere bağlı bir anı olarak yaşamımızda eskimeyerek yerinde kalsın!’ demek isterim. Hükmedelim kalplerimize, beynimizde unutmaya çalışmak değil, unutalım! Hoşça kal ve Allahaısmarladık!”

“Yaşanan duyguların mutlaka mutlulukla sona ermesi” diye bir kural yoktu, vedaların acı, ayrılıkların zamansız olduğu(21) dünyamızda kapının kapalı oluşuna hayret eder gibi, açıp tekrar yüzünü dönmeksizin kokusunu ve ismini bırakıp bir hayal gibi kayboldu ortamdan

Yaşadıklarım? Hayal miydi? İnanmam zor olsa da gerçekti!

İnsanların, içlerinde sevgi olmayan haram-helâl, günah-sevap, cennet-cehennem gibi ikilemlerle yaşamak gayretlerini anlamakta gerçekten zorluk çektiğimi itiraf etmem gerek!

Anlamını çözemediğim bomboş bir yaşamın ortalarında, sevgi ile yaşamın gayesine ulaştığımı zannettiğim anda, bir daha ulaşamayacağıma inandığım sevgi ummanında kalmaya “Yaşamak” demekte zorlanıyorum.

Kalan zamanım dünyayı boşuna meşgul etmek, kirletmek demek olacaktı. Ve benim insan denen varlık olarak dünyayı meşgul etmeye, kirletmeye hiç hakkım yoktu.

Çekmecemdeki silâha baktım. Mermilerin teki hariç, diğerlerini boşalttım, israf haramdı(22)! Tek mermi yeterliydi; “Bir lüzumsuz için!”

Bir dosya kâğıdına seçimimi yazmak gereğini hissettim. Uzun uzun hayat hikâyesi, gazete tefrikası(5), evrakı metruke(5) gibi bir şeyleri sıralamaya gerek yoktu. Hem vakit de nakitti! Her ölüm vakitsiz gelirmiş gibi görünse de, bitmesi gereken an, gecikmemeliydi;

“1. Kendi kararım, ben hakkımı helâl ettim, sizler de etmeye gayret edin.

2. Kimseden alacağım yok, vereceğim de! Unuttuğum varsa kalanlarımdan ödensin, artanı yardım kurumlarından sırası gelene, lütfen!

3. Arkamda ‘Dostlar beni hatırlasın(23)!’ diyeceğim kimsem yok, sadece bu bürodakiler…

4. Malım, mülküm de yok, tesadüf! Evim kiralık. Boşaltın, özenenler istediklerini alsınlar. Kalan tüm birikim mutemedin listesindeki en son kuruma hibe edilsin veya zahmet olmazsa fakir-fukaraya dağıtılsın.

Hayır dualarınızı eksik etmeyin! Allahaısmarladık!”

Ne Sonat’ı, ne de arkamdaki yaşanacakları merak ediyordum. Bir hanzo gelip-geçmiş olacaktı dünyada, silâh sesinden sonra. Çünkü “Ölülerin de düşünceleri(24)” olmakla beraber ölü olacaktım.

Silâhı beynime…

 

YAZANIN NOTLARI:            

(*) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Danışman; Müşavir. Belli bir konuda uzman olan ve kendisine danışılan kimse. Her yıl 23 Kasım Günü Danışmanlık Günü sayılmakta.

Sonat; Bir ya da iki çalgıyla seslendirilmek için bestelenmiş, üç ya da dört bölümlük müzik yapıtı.

Sonad; Son çocuğa konulan ad.

Ben olan kişiyi isimlendirmem şart değildi, ben de “Hanzo” nun yeterli olacağını düşündüm.

(1) Şu dünyada boş durma da, istersen balıklara şemsiye yap. Arif Nihat ASYA

(2) Boş zaman yoktur; boşa geçen zaman vardır. Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE (Nebiye YAŞAR, Kâşif KAPTAN) Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ

(3) Asabi; Sinirli

Cüzzamlı; Cüzzam=Lepra (Bulaşıcı bir deri) hastalığına tutulmuş olan.

Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı ruh durumu, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Naçiz; Önemli olmayan, değersiz, önemsiz.

Prompter; Yayın sırasında kamera karşısında haber ya da söz konusu konuşmanın akışını sağlar. Ulusal olarak nitelediğimiz birçok kanalda mevcuttur. Prompteri spiker, ya da konuşmacı kendi kullanır, durumuna göre de akış hızını kendi belirler.

Silikon; Isıya ve suya dayanıklı olduğu için yağ, plâstik, merhem gibi maddelerin yapımında kullanılan, karbon yerine silisyumun geçtiği organik cisimlere benzer maddelerin genel adı. Silikondan yapılan meme protezleri, memeleri büyütmek için kullanılmaktadır.

Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.

Zıpır (Zırtapoz, Zotkacı); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan (Zırtapoz; Genelde “işe yaramaz” anlamında ve küfür şeklinde kullanılmaktadır).

(4) Dımdızlak Orta Yerde Kalmak; Elindeki her şeylerini kaybetmiş, imkânlarını yitirmiş gibi çırılçıplak ortada kalmak

Empoze Etmek; Özellikle bir düşünceyi, bir görüşü birine zorla, baskı kurarak benimsetmek, dayatmak, zorla kabul ettirmek.

Gaiplere Karışmak; Nerede olduğu bilinmez olmak, yitip gitmek, yitmek.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…

Göz Ucuyla Dobra Dobra Yüzüne Bakmak; Sezdirmemeye çalışmamak amacıyla ancak umursamaksızın başını çevirmeksizin göz ucuyla süzerken, umursamamak halini belli edercesine açık açık sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan yüzüne bakmaya cesaret etmek.

Hayal Kırıklığına Uğramak; Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden üzüntü duymak.

İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.

Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.

Veto Etmek; Karşı çıkma, engelleme hakkını kullanma.

Yüreğine İnmek; Ölecek gibi/kadar üzülmek. Çok üzülmek. Ansızın ölmek.

Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi (Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz).

(5) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme

Ağır Aksak; Düzgün olmayarak, pek yavaş olarak. Alaturka musikide bir usul.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Aklı Kıt (Kıt Akıllı); Doğrusu az, yanlışı çok olan, aklını gereği gibi kullanamayan.

Evrakı Metruke; Geride, eskide bırakılan evrak.

Fikri Taciz; Fikir, düşünce, ilke olarak kişinin canını sıkma, tedirgin etme, rahatsızlık verme.

Gayri Resmi Taciz; Devletin koyduğuna inanılan, fark ettirmek istemeksizin karşıdakinin canını sıkma, tedirgin etme, rahatsızlık verme.

Gazete Tefrikası; Gazetelerde parça parça yayımlanan yazı.

Kanlı-Bıçaklı; Birbirini öldürecek derecede/denli düşman.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Küçük Dağları Ben Yarattım!; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.

Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.

Neticeyi Kelâm (Netice-i kelâm); Sözün kısası.

Sinirleri Tepesinde (Siniri Tepesine Çıkmak); Öfkelenme, sinirlenme, azıtma.

Yalakalık Fazı; Şakşakçılık, dalkavukluk sırnaşıklık gibi yapma amaçlı girişimde bulunma. Gevezelik, boşboğazlık, dalkavukluk amaçlı birikintileri zihnen, bedenen ve yağcılık olarak hazırda tutma.

Zekâ Yoksulu; Aptal. Alık. Ahmak. Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu.

(6) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.

(7) Ülen, Lan, Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kur’an’da ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.

(8) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

Ve unutma! Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla… Bayezıt  BESTAMİ

Mutluluk, aramakla bulunacak bir şey değildir, onu inşa etmek gerekir. Doğan CÜCELOĞLU

(9) Orhan Veli KANIK’ın “Eskiler alıyorum diye başlayan” şiirinin ismi olan “Rakı Şişesinde balık olsam” diye biten dizelerini hatırlanmış olsa gerek.

(10) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Ve dahi  “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE

(11) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi.  Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

(12) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat Ilgaz’a ait bir söz olup, ayrıca “Garip bir Çingenesin” ya da “Garip bir keşişsin!” gibi garipliğin yüze vurulması şeklinde söyleniş biçimleri de vardır.

(13) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

(14) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.

(15) Tak-Şak Kavramı (Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak); Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemize ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!

(16) Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da… Sözün aslı; Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir! (Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlarsın, biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır oraya… Cenap ŞAHABETTİN)” Ve buna karşı çok berilerden beri benim yorumum: Biri, ya da birileri yükselmişse mutlaka zayıfların sırtına mı başmışlar, demektir. Meselâ torpil dediğimiz şey bu sözün içeriğinde düşünülebilir mi? Yükselmenin en alçakçası sırtını bir kuvvetliye dayamak, ya da torpil yapmak desek, daha mı doğru olur ki?)

(17) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(18) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “TANRI İÇİN UFAK BİR SOHBET” dizelerinin bir kıtası şöyle; “Yaşam; ‘Günaydın!’ ile ‘Tünaydın!’ arası, / ‘Dün-Yarın’ ise bugünün şöhret yarası, / ‘Gün geçmez bölmelerde yaşamak’ çareyken / Öteyi düşünmek olsa; zihin karası.

(19) Yetmiş yaşında ölen bir insan mı daha çok (daha iyi anlamında) yaşamış olur, yoksa ömrü yirmi dört saatle kısıtlı bir kelebek yirmi beş saat yaşamakla daha çok yaşamıştır? Mantıklı bir eleştiri, herkes kendi hayatını yaşar, mutlu olmak için senelere ihtiyaç yoktur.

(20) Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır. Hakan ATİK Şarkısı.

(21) Ayrılık zamansız gelir… Barış AKARSU Albümünden bir parça.

Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum Tanrım / Ama, ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA

(22) Kur’an, Araf Suresi. 31. Ayet;Yiyiniz, İçiniz, israf etmeyiniz, şüphe yok ki Allah israf edenleri sevmez.”

İslâm Âlimlerinin Deyişlerine Göre; Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır) yanında, Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır), Küllü habisün haramün (Her kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (Eziyet veren her şey haramdır). Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalâlığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google, Yandex ya da ansiklopedilerden yararlanabilirler.

Şüphesiz Allah sizin için üç şeyi çirkin gördü; Dedikodu, malı zayi ve israf etmek, çok soru sormak. HADİS

(23) Ben giderim, adım kalır,/ Dostlar beni hatırlasın… Bir Âşık Veysel Türküsü

(24) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “ÖLÜLERİN DE DÜŞÜNCELERİ VARDIR!” En son dize; “Çünkü ben ölüyümdür!”

 

.