Ortaokulu başarıyla bitirmiştim. Babamın memuriyetini yaptığı ilçede o tarihlerde lise yoktu. Akıllı olduğumu iddia edebilirim. Zekâ konusunda kısmi bir eksikliğim olduğuna inansam da…
Abilerden yardım ve akıl aldım; “Ankara’ya git, şu ya da şu veyahut şu liselerden birine kaydını yaptır, üniversite yolunda başarılı olursun, zarar etmezsin!” demişlerdi.
Antrparantez hemen ekleyeyim ki, gerçekten çok şeyi iyi öğrendim. Beden Eğitimi dersinden yazılı yoklama yapıldığını, az daha ikmale kalacağımı, takla atmakla zorlukla geçerli not alıp Beden Eğitimi dersinden sınıf geçeceğimi aklımın ucundan bile geçirmem mümkün değildi.
Ancak hemen eklemem gerek ki, bu büyük okulda hem birinci, hem de son sınıfta birer yıl kaybetme başarısını sahiplenmiştim! Netice; bu sınıfta kalışların bilgi birikimiyle üniversite sınavını beşinci sırada kazanmıştım. Parantezi kapatıyorum.
Liseye başlangıcım, bir serüvenin (ve kısaca bir aşkın) ilk basamaklarıydı. Aslında “Aşk” demekte acele ettiğimin farkındayım, henüz on beşlerde gâvurca(1) teenage(1) kavramında sevgiyi aşkı biliyormuşum gibi!
Ne demişti o büyük aşk âlimi; “Aşk; bir elma şekeridir, yersin, elinde kazığı kalır!”
Babam cebime harçlık koydu; “Git! Başının çaresine bak!” diye, liseye kayıt olmam için. Annem dualar okudu. Ortaokul Diplomamı, Nüfus Kâğıdımı, İkametgâhımı alıp, fotoğraflarımla birlikte en ucuz ulaşım vasıtası olan posta treniyle bir sabah vakti Ankara’ya ulaştım.
Sora sora Bağdat bulunurmuş, ancak sormama gerek kalmadı. Adres, annemin tarifi, banliyö treniyle dayımın evini “Şıp diye” ya da elimle koymuş gibi bulmam zor olmadı.
Neyim oldukları hakkında kesin bilgim olmadığı halde “Yeğenlerim” dediğim aşağı yukarı benimle aynı yaşlarda olan Ergin ve onun küçüğü olan Ersin’le, dayımla ve yengemle karşılaşmaktan dolayı sevindim. Galiba yeğenler de sevinmişlerdi (Benim düşüncem, doğal olarak).
Pazartesi ilk ve doğal olarak tek işim okula gidip kaydımı yaptırmaktı ve artı bir delikanlı olarak ben başıma kalabileceğim bir yurt bulmaktı.
Kayıt konusunda başarılı olmuştum, başarılı olmasına da, ama yurt konusunda belki miskinliğim(1) ya da çekimserliğim başarılı olmamı engellemişti.
Dayım bir yerde, yengem bir yerde işçi idiler ve bana yardım etme imkânları kısıtlıydı, üstelik iki göz diyeceğim gecekondularında devamlı olarak kalmam mümkün değildi. Her ne kadar ilerleyen tarihlerde gecekondu bir göz artı bir göz daha derken büyümüş, ev olmuş hatta ben üniversitedeyken artı bir gecekondu eklentisi ile bir de kiracıları olmuştu.
Ancak o günlerde gerçekten hem yer, hem boğaz, hem imkânsızlıklar nedeniyle dayımların bir-iki bilemedin en fazla üç günden fazla bana tahammüllerini ummak fazla iyimserlik olacaktı. Bir bakıma; “Taş taş üstüne olur da, ev ev üstüne olmaz!” sözünün geçerliliği gibi.
Böyle gidiş gelişlerimin ilkinde tam dayımlara “Allahaısmarladık!” demek için uğradığımda karşılaştım ilk kez onunla. Muhtemelen sular kesik olsa gerekti, dayımların tulumbasından su çekmek için gelmiş olsa gerekti bahçeye.
Ergin ve Ersin’in sesleri-sedaları çıkmıyordu evden, muhtemelen mahalle maçında olsalar gerekti, yedekten de olsa maça girmek için sıralarını beklediklerini neredeyse adım gibi biliyordum. Evin kapısı kapalı olduğu için sekiye oturmuş onları beklemekteydim, onunla karşılaştığımda.
İlk heyecanı yaşadım. Geldiğim okulda kız-erkek beraber okuduğumuz halde, böyle bir duygu, böylesine huzursuz bir irkiliş kalbime hükmetmemişti hiç!
Büyük adımlarla hedefe ulaşmak için önce küçük bir adım atmanın gerekli olduğunu biliyordum(2). Dayımın evi çukurdaydı, yamaçta tek bir ev, dayımın evinden oraya giden taş-toprak benzeri merdiven gibi bir yol vardı, patika bile denilmeyecek. O kız o yoldan ve o evden geliyordu.
“Yardım edeyim mi?”
Duymazdan gelip kibar bir dille o sordu;
“Kime bakmıştınız?”
“Uzun mu, kısa mı?”
“Kısa tabii!”
“Dayıma gelmiştim!”
“Hım!”
“Bence ‘Hım!’ durumu yok. Yeğenler kim bilir nerelerdedirler? Kapı kapalı, mecburen ‘Tulumba Nöbeti’ tutacağım. Gelin, yardım etmeme izin verin, netice olarak boş vakit geçirmektense, hiç olmazsa birkaç dakikayı fuzuli olmaksızın size yardım etmekle geçirmiş olurum!”
“Hiç gerekli değil!”
“Bence gerekli. Ben size ismimi söylerim, siz de ödeşmek için bana isminizi söylersiniz. Ne de olsa taşra çocuğuyum, ama iltifat etmesini de bilirim. Oysa size bakınca iltifat etmeye gerek olmadığına gerçeği söylemenin yeterli olacağına inanıyorum. Çok güzelsiniz ve güzele bakmak sevap(3) olduğuna göre sevaba girdiğim için mutluyum!”
“Daha üç dakika bile olmadı, bu ne acele?”
“Her ne kadar ‘Acele eden, ecele gider!’ denmişse de, ‘Acele eden daima yol alır!’ efendim!”
“Acele eden değil, ‘Erken kalkan!’ denir…”
“Canım…”
“Nerden canınız oluyorum sizin?”
“Özür dilerim. Bu sabah tersinizden kalkmış olsanız gerek, devamlı haşlama gayreti yaşadığınıza göre. Dakika dört ve falso…
Sadece sizinle tanışma ortamı hazırlamak için atasözüne ufacık bir çentik atmanın kusur olmayacağını düşünmüştüm!”
“Benim sizin gibi bir Don Juan’la(4) tanışmaya hiç niyetim yok!”
“Her ne derseniz, deyin, beni inkâr edin, kızın, bağırın, hatta tekmeleyin de, ama gerçek şu ki, çok güzelsiniz, bunu Tanrı biliyor, sizi yaratırken özenip bezenmiş. Ben sadece bildiğiniz bir gerçeği tekrarlamak gafletini yaşadım, tekrar özür dilerim. Ben Ercan! Bu akşam gideceğim köyüme. Ama gene geleceğim. Geldiğimde sizi görebilirsem, mutlu olup Tanrıma şükredeceğim...
Göremezsem Tanrıya küfredecek halim yok ya, avucumu yalarım. Ama şansımı tekrar denemek, seni görüp, tanışıp, bilip, anlayıp öğrenmek için ellerimi açıp Tanrıya senin beni kabullenmen için dua ederim!”
“Çokbilmişsin! Umarım iyi çocuksundur da. Ama bunlar seni tanımam, ismimi söylemem için yeterli değil…”
“Haklısın, çok erken, biliyorum. Nihayeti en fazla altı dakika…
Dinlemek için sabretseydin, çok şey anlatmak isterdim!”
“Kazanmak için mi?”
“Yoo! Sadece sevgiden, ışıktan, güzellikten anladığımı(5) söylemek için!”
“Kolum yoruldu, sizi dinlerken. Çekinmek, korkmak haklarımı saklı tutarak, istemesem de yardım etme teklifini kabul ediyorum!”
“Yaşasın, iyi ve güzel kız! Sadaka da olsa kabul!”
Güğümü yokuş yukarı kapıya kadar getirip kapı önüne bıraktığımda en masum, en güvenilir ve en şaklaban halimle;
“Eee! Bu hizmetim karşılıksız bırakılmamalı, elinden tutmama izin verir, yanağından öpmemden sıkıntı duymazsın, değil mi?”
“Siz deli misiniz?”
“Sizi görmeden, yani on dakika kadar önceme kadar hiç farkında değildim. Demek oluyor ki, dağdan inince bir hıyar şehire, şaşırıyormuş birdenbire ve deli olduğunu fark ediyormuş. Şaşırmak inkârı gerektirmez. Gerçek yine gerçektir ve çok güzelsiniz!”
Sabrının sonuna gelmiş olmalıydı;
“Sizi kırmak istemem, ama…”
Bir önceliğe yer vermek istemeksizin sözünü tamamlamaya gerek görmeksizin;
“Git!” dedi.
İnsanlar, yani gençler, dağdan inmiş olsalar da, çaresiz değillerdi.
“Kız kardeşim, yeni yeni dillenmeye başladığında, kızdığında ‘Dit!’ derdi, bunun ‘Defol!’ anlamında olduğunu hepimiz bilirdik. Sonra pişman olur, gelir sarılır, öperdi. Hepimiz mutlu olurduk. Şimdi defoluyorum. Ama bil ki zaman gelecek, ikimiz de mutlu olacağız, hissediyorum!”
Şaşırdı;
“Git! Dit! Defol!”
Hangi sözü kabullenmem gerektiği seçimini bana bırakmıştı, kapıyı öylesine çarptı ki, bunun anlamı sadece; “Yüzüme kapattı!” olabilirdi!
Sonuç başarısız olsa da mücadeleden vaz geçmemeliydi insan, yani Ercan, ki bu ben oluyorum, tabii ki. O yol dediğim patika gibi kısmın hemen hemen ortalarından geri döndüm. Çekinceyle de olsa zil yerine parmak uçlarımla tıklattım kapısını. Sinirliydi, devam ediyordu siniri yahut. Bağırdı;
“Kim o?”
“Bir şairin şiirinden çalıntı; ‘Kim o deme, benim ben, öyle bir ben ki…(6)’…”
“Devamı olmasın lütfen!” dedi kapıyı açmaksızın.
“Peki! Akrabalarım gelinceye kadar tulumbanın başında nöbet tutacağım gene, belki pencereden beni görmek için bakarsın, diye! Gözlerim seni görmek için sabitse, ağzım açıksa bil ki ayran delisi örneği Kerem gibi yanan o benim işte(7)!”
Suskunluk! Ayrılırken dilerdim ki; “İyi bir hırsızsın, kendin üretmeyip şairlerden çalıp sözüm ona jest yaptığını sanıyorsun!” desin. İtirazım olmazdı, güzeldi ve “Müteşair(8)” görünsem de desteğe gerek kalmaksızın, onun için “Şair” olabilirdim.
Tulumbanın başında, ne kadar kapatmaya çalışırsam çalışayım kapatamadığım için tıslayan çeşmenin yalak taşına oturup gözlerimi diktim, karşımdaki üç pencereye de.
Ne pencereler açıldı, ne tüller, perdeler kıpırdadı. İnancım oydu ki; “Umut fakirin ekmeği” değildi. Ne olurdu sanki; “pencerenin perdesini açıp yüzünü gösterseydi!(9)” kaybı mı olurdu, günaha mı girerdi, ben sevaba girerdim; “Güzele güzel baktığım(3)” için.
Ve bilmez miydi ki; insan ömrü çok kısa? Bugün var, yarın yoksun(10), örneği, karşılıksız sevgilerin seveni pattadak götürdüğünü bilmez misin güzel, ama kalbi katı kız!..
“Çok bekletmedik, umarım seni!”
“Yoo! Fazla beklemedim sizi. Neredeyse şimdi geldim sayılırım ben de. Maalesef yurtlarda yer bulamadım. Haftaya babamla birlikte tekrar gelmem gerekecek, babam bir çözüm bulur herhalde. Sanırım o gelişimde eğer, babamın desteğiyle yurt işini çabuk halledebilirsek sizi tekrar pek rahatsız etmem sanırım…”
Yalandan kim ölmüştü ki? Üstelik yaşadığım sadece bir kayıptı, o halde “Şimdi geldim!” demenin neresi yalan, neresinde sakınca olsundu ki?
“Defolmuştum!” demek sırası-sekisi olmayacak bir deyişti. Tekrar denemek için insana zaman gerekmez miydi? Üstelik şairin dediği gibi; hastanın sabahı, genç ölüyü mezarının beklediği gibi(11) onu özlemle beklememin kime zararı olabilirdi ki?
Benim onda hissedeceğim ufacıcık da olsa bir elektrik yükü, onun ömür boyu kulu, kölesi olmam, onun da benim ilâhım, mabudum, Tanrım olması için yeterli olacaktı.
Dua etmem gerekli değildi Allah’ıma. Lavoisier’e kulak vermem yeterli idi; “Varsa var, yoksa yok demekti(12)” kısaca. Aşk dışında hiçbir şey yoktan var olamazdı (Var iken yok olmamak ise konum değil!)
“Ziyaretin kısası makbul!(13)” demiştim (mi?). Dayımı yengemi bekleyemedim, akşam trenine yetişmek için, kayboldum. Kaybolmamın hiç kimse için önemi yoktu!
Genç kızın adı Altıngül idi. Nedenini öğrenecek kadar ömrüm olmadı, herhalde bir sebebi olsa gerekti. Öğrenmem; bir sonraki Cuma günü babamla gelip, yurt bulmam, bir aylık ücretini ödedikten sonra, babamı salâvatlayıp(14), bir günlüğüne de olsa dayıma uğramak için kalmak üzerine kurguluydu.
Elbette annemin selâmını iletmek üstüme borçtu, yeğenlerimi görmek de memnun edecekti beni ve yalan söylememi gerektirmeyen kendi acil konularım da vardı, ihtiyaçtan, mecburiyetten…
Hanımefendi beni tekrar görmeyince “Merakı” nedeniyle değil, sözüm ona benim yeğenlerimi bir süre beklediğimi haber etmek için söylemiş(miş) benim geldiğimi (Bu kısma ufak bir efekt(1) katkısıyla; “Sen külâhıma anlat onu!” demek yakışır, ama demeyeceğim!)
Ergin “He! Hü!” diyerek geçiştirmiş konuyu, ama gene de Mülâhazat Hanesindeki(4) bir kısım boşlukları doldurmakta da başarılı olamamış!
Ergin, doğup-büyüme Ankara çocuğuydu, bu nedenle semtin, yörenin bilinenlerinden, tanınanlarından biriydi. Benim gibi dağdan inme bir serseri olmadığı için bir sürü sevgilileri de vardı, ortama uygun!
Evet, “Ler” ekini bilerek ekledim; asil, yedekler, kenarda dursunlar, her ihtimale karşı olanlar…
Dolaysıyla benim gönlüme akandan haberinin olmaması doğaldı.
Babam sayesinde okula, bir banliyö treniyle yarım saat içinde ulaşma imkânı olan bir yurtta yatacak ve bedeli mukabilinde olsa da sabah ve akşam yemeklerinin halli için yer bulmuştum.
Banliyö treni için de aylık abonman kartımı alıp cebime yerleştirmişti babam. Bundan iyisi can sağlığı, karnım tok, sırtım pek anlamında; “Okulda bostan, yan gel yat Ercan” “(Osman yerine) şeklindeydi.
Ve gereklilik…
Yeni atılımlar için kucak açmam olmalıydı!
Banliyöden inip hiçbir yere uğramadan doğrudan doğruya evine gelip kapısını çaldım (Kapıya gelenin “o” olduğunu nasıl hissettiysem);
“Benim, ben! Her zamanki gibi yine ben! İstersen açma kapıyı, yüzümü görmek istemiyorsan Gül. Yani yüzün şekilsiz suratımı görünce öfkelendirmesin, kızdırmasın seni, sinirlenip kararma yine lütfen! Üzülürüm! Sanırım ilerilerde aydınlık yüzlerle bakacağız birbirimize, içimden geçen bu. Düşündüm ki, seni nasıl sevip özlediğimi bilmek istersin…
Ne zaman dayımları ziyarete gelsem -ki bundan sonra sadece senin için sık sık ve en kötü ihtimalle her hafta sonu gelmeye gayretli, sabırlı ve arzulu olacağım- sana beni bildirmek için yengemin güğümünü çeşme betonunun üzerine koyacağım…
Eğer güğümün ağzı, sana göre solu, sapı sağı gösteriyorsa bu; ‘Ben geldim, seni çok özledim, koşarak bana gel, hiç olmazsa pencereni aç, bana görün, ya da bir saksı çiçek koy pencerene ki beni bildiğinden haberim olsun!..’
Eğer ki güğümü tersine oturtturmuşsam, yani sana göre ağzı sağa, sapı sola doğru ise, tıpkı yazı-tura atmışım gibi, gene ‘Çok özledim, kapına gelmeme izin ver!’ anlamında olacak bu işaret. Pencereni açmasan bile yine pencere pervazlarından birine bir saksı koy, yapraklarıyla, çiçekleriyle, ben anlarım demek istediğini, koşarak ve coşarak yanında olurum…
Yazı-tura atınca paranın dik durması, bir aşığın cuk oturması gibi imkânsız, ancak güğümde bu konuda üçüncü bir şansım daha var! Güğümün kulpu ya da ağzı sana dönük ya da tersine doğruysa bunun anlamı ‘Karar senin!’ demek! Bir bakıma ağzı sana dönükse; ‘Bana mektup yaz!’ ağzı bana dönükse ‘Mektup yazacağım, kabul et!’ anlamında olarak kabullen! Tüm bunların cevabını bir tek saksı ile cevaplandırmış olacaksın, ben de sabırla bekleyeceğim, bir tanem! Bilmem…”
“Anlamadım efendim! Kibarca söylüyorum, lütfen defolunuz! Yoksa babamın müsamahası(1) yoktur, yumruğu feleğini şaşırttırır insana…”
Oysa uzaktan gördüğüm kadarıyla iyi bir insandı babası, ancak her insanın bir tahammül sınırı olduğunu görüntüsüyle hissettirecek kadar…
“Sen de bana keyifle bakıp, ben yumruğu yediğim için; ‘Afiyet olsun!’ deyip gülümsersin, değil mi? Gülümsemen için ben bu fedakârlık için boyun eğmekten çekinmem, yeter ki mutlu olduğunu gülümsemenden hissedeyim. Ama şu anda hazır değilim, güzel kız! ‘Hoşt!’ denilmiş bir sokak köpeği gibi kaçıyorum…
Ancak sırf gülümsemeni görmek için, o yumruğu yemek üzere tekrar kapına geleceğim Altıngül! Sakladın kendini, saklandın, ama sen benim okullarımın yasakları sebebiyle önümüzdeki yılların sonunda benim biricik gülüm olacaksın!”
“Hayal dünyan çok geniş, gene de avucunu yalayacakmışsın gibi bir his var içimde…”
“İsmimi söylememek için çaban niye? Günaha girmezdin ki!”
“Çabuk kaybol Ercan! Ayak sesleri var! Ya babam, ya da annem birinden biri geliyor!”
Sesini yükseltti;
“İstemiyorum kardeşim! Mandalımız da, süpürgemiz de, leğenimiz de var! Teşekkür ederiz!”
Sanırım sözleri gibi, savunması da başarılı olmuştur, Ercan’ın (yani benim bir tanem) Gül’ünün!
Kimseye görünmeden, ses etmeden, araziye uygun bir şekilde, ayazda kalmışçasına, lise yıllarımı tüketeceğim yurda yöneldim…
Cumartesi zor geçti, şeytan dürttü, Pazar öğlene doğru dayımın evine ulaşıp güğümü ağzı sağa doğru şekilde (yani; “İzin ver!” anlamında) çeşmenin kaidesine oturtturup beklemeye başladım. Karşıdan hiçbir hareket olmamıştı, ancak yengem başını uzattı kapısından;
“Ercan! Zahmet olacak oğlum! Sular ikide bir kesiliyor, güğümü doldur da bizim banyoya koyuver!” deyince şansımın tükendiğinin resmini yapmak zorunda kalmıştım.
Ama çaresiz değildim! Mademki güğüm yoktu, benden âlâ güğüm mü olurdu ki? Yengem giyinip kuşanıp alt çukurdaki eve yönelmişti.
O günlerin eğlencesi; yengem, Altıngül’ün annesi Zehra Teyze ve birkaç komşu ile birlikte oyun havalarıyla kadınca kurtlarını dökmek için oyun oynamak ve iddialı bir şekilde mercimek köfte, zeytinyağlı yaprak sarma, gül böreği vb. yapma kaydıyla kızmabirader ve tombala oynamakmış. Öğrenecektim, ama nasıl?
Ancak şunu hemen söylemem, daha doğrusu anlatmam gerek Ergin’in anlatışıyla, amma doğru, amma, yalan. tevatür(1). Birincisi ezan okunup da sırasıyla abdest alıp namazlarını kılarken “Horoz ölür, gözü çöplükte kalır!” şeklinde, biri bir tarafta sözüm ona namaz kılırken, yan gözle de oyuna bakıp gerektiğinde “Allahüekber!” diyerek namaz kılmak için seccadenin boşalmasını bekleyeni ikaz etme görevini yerine getiriyormuş!
İkinci olay, oyun havalarındaki coşku üzerine. Başlangıçlarda, dini bütün Müslümanlar olarak oyun oynarlarken Allah’tan korkularına; “Allah’ım günah yazma!” diye oynarlarmış. Ritme uyma zorunluğu yaşamaya başlayınca duaları; “Biraz yaz, biraz yazma!” şekline dönüşürmüş.
Ve oyuna kendilerini iyice kaptırınca vitesten atma anı; “İster yaz, ister yazma!” şeklinde doğal olarak pişmanlıkla sona erermiş, yorgun argın başörtülerini bağlayıp birer köşeye serildiklerinde.
Konuyla ilgili şu yaşam biçimini de sözlerime eklemekte sakınca görmüyorum. Memleketimin özel çocukları olan yengem dâhil o teyzelerin oyunlarında, memleketimin diğer bölgelerinde oynayanlara göre farklılıkları, başörtüleriyle sol omuzlarını sıkı sıkı kapatmaları. Malûm olan nedeni ise; “Günahları yazan meleklerin sol taraflarımızda ikamet etmeleriymiş!”
Dediğim gibi, ben yalancının yalancısıyım, hoş espri de olsa hoşuma gitmediğini söyleyemem, hele ki bunu ilerleyen zamanda Gül de tasdikler gibi anlatınca.
Sığır çobanı, ya da yalı kazığı gibi dikilip sağ elimi güğümün kurnası, sol kolumu dirsekten büküp belime dayayarak güğümün kulpu yaptım. Görürse, anlarsa diye, arkamdan bana ulaşan ayak seslerine tahammül etmeliydim, içimden dönüp de “Kimmiş?” diye merak edip bakmak geçmiyordu;
“Ne yapıyorsun, sen orada öyle?”
Onun sesi, ta kendisi(15) idi, yengemin misafirliğe gittiği evden çıkmış, kendi evine gidiyor olsa gerekti;
“Lütfen susunuz! Şu anda ben bir güğümüm! Karşı evde sevgilim var, beni görüp bana haber ulaştırsın, diye bekliyorum.”
Güldü, döndüğümde gördüğüm kadarıyla hem de ağzını kapatarak;
“Gerçekten delisiniz Güğüm Bey!”
“Bakalım gerçek mi?”
Duvara kadar itekledim ve öptüm, anında bir tokat, sesi galiba öbür uçtan duyulur gibi;
“Ben öpüyorum, sen de cevap verip öpüyorsun ve tokatla cezalandırılan benim? Neden? Tamam ayılıp, bayılmış olmasan da benden etkilendin, lâmı-cimi yok, seviyorsun işte beni, hadi itiraf et, çünkü ben seni ilk karşılaştığımız anda sevmeye başladım, seviyorum ve sensiz bir anım geçmesin istiyorum!”
“Önce düzelteyim, öpmene karşı tavrım, insiyaki(1) bir şaşkınlık gerçeği idi. Sevgiyse, dün bir-bugün iki nasıl bu kadar emin ve gerçekçi olabilirsin ki? Üstelik daha liseye yeni başlamışken, ağzın süt kokuyorken, baba parasıyla, bursla okumaya çalışırken?”
“Hepsi tamam, amenna(1), ağzımın kokusuna gelince onun sevgi, şefkat, özenç, sana ait olmanın hazzı. Bunu o kısacık devre içinde yaşamamışsan sana içimi dökmekte bir hayli sıkıntı çekeceğimin işareti bu! Benim sana söylemek istediğim beni sevmek için kendini mecbur hissetme, sev, sevme gayreti yaşama, üstelik öptüğümde verdiğin cevap samimi bir karşılıktı benim için, yani neden yalan söylemek mecburiyeti hissettiğini anlayamadım!”
“Hüsnü kuruntu(4), bir daha olmasın, lütfen!”
“Özür dilerim, elin çok ağır, ama bir tokat daha yeme hakkım var mı?”
“Hele bir dene!”
“Korkulur senden, beni kabulleninceye kadar ve evlendikten sonra da ne eziyetler çektirirsin bana kim bilir?”
“Hâlâ bıraktığım yerdesin, farkında mısın?”
“Hiç de umurumda değil, sen benim mabudumsun, ben de senin kulun, kölen! Bunu hissedemesen de bil, bu yeterli benim için!”
Evine yöneldi başını eğip sessizce.
Gitmeye yönelirken geçen zamanın farkında olmayınca dayım;
“Vakit geç oldu oğlum, kal! Yarın okula buradan gidersin!” dedi, gecikmemin sakıncası olmayacağı kanaatindeydim. Saklamamam gerek, bir bakıma canıma minnetti, diyebilirdim. Benim için o güzeldi, söz de “Güzel bakmak” yerine terslik var gibi görünse de; onu tekrar görecek olmamın umudu vardı ve bana göre “Güzele bakmak sevaptı” ve ben sevaba girecektim.
Okulların açıldığı bu ilk günde banliyöde beraberdik; o, Ergin, Ersin ve ben. Ergin onun bir tarafında, ben bir tarafındaydım, Ersin de ağabeyinin yanında.
Gül’le karşılaşmamız mutluluğumdu, eski halinden hiç eser yok(16) gibi görünse de dudaklarında hâlâ dudaklarımın izinin olduğundan, benim dudaklarımda ise yıkamasam da devamlı olarak kalsın istediğim tadı, rayihası(1) vardı.
Çekincem gerçekten ağzımın süt kokusu çerçeveli oluşu ve önümüzdeki seneler için tahammüllü olmam gereken yoksulluğumdu.
“Günaydın Altıngül! Kimsenin bizi tanıştırmaya niyeti yok! İsmini tesadüfen söyledi Ergin, o nedenle biliyorum. Kaçıncı sınıftasın?”
İsmini öğrenmişsin de, âdet yerini bulsun diye de olsa kendi ismini neden tekrarlamazsın ki hanzo(1)? Hiç mi okuman, yazman yoktu, liseye kadar!
Yutkundu! Belki de; “Haddini bil dağdan inme serseri!” ya da benzeri söz söylemeyi geçirmiş olsa gerekti aklından, bilmemin asla mümkün olmadığı. Önce Ergin’e baktı sonra başını kaldırıp bana. Canım yandı.
Bu yanış yanında birçok yanışlara ve etkinlikleri yaşamama neden oldu, hem de bir seferde, ta yılsonunda sınıfta kalmama kadar, başlangıçta hemen söylemin gerektiğine inandığım.
Derslerim liseye başlangıç olarak ağırdı, ancak ağır olan derslerin farkında değildim. İkimiz de okuyorduk, ama bunun farkında olmayan sadece bendim, yaşamda karşısında görünene görür görmez âşık olan bir salak. Evet, gerçekten doğru!
Daha anne, baba, kardeş sevgilerini bile hazmedip hazmetmediğinin farkında değilken âşık olduğunu, ilâhi bir aşkı yaşadığını zannedendim ben. Üstelik geçmesi gereken zamanı hesaplamak konusunda zırcahil, gabi, gerzek…
Ama ne olursa olsun, “Ben aşığım diyorduysam, aşığımdı!” ve teferruat vız gelir, tırıs giderdi.
Hafta sonlarında ailemi ziyaret için (Palavra; kirlenmiş giyimlerimi bırakıp yenilerini almak, kırk bin nazla kız kardeşlerimi sinemaya götürmek, yatılı yurttaki gibi yalap şalap duş almak yerine dört başı mamur bir banyo yapmak, özlediğim ev yemekleri için boğazıma ziyafet çektirmeye şehirden şehire ulaşmak için en ucuz vasıta olan posta treni ile gidip-gelmek mecburiyeti bana asla zahmet olmuyordu.
Daha sonraki günler için ikinci bir haftayı da kendim için kullanmak üzere; “Sınavlarım var! (ne sınavları?) bu hafta gelemeyeceğim!” diyerek en hızlı ulaşım vasıtası olarak telgraf çekmeyi âdet edinmiştim!
Aslında Gül’ün karşısında duygusal yönden başarılı olmayı düşünmek de bir bakıma sınav sayılmaz mıydı?”
Gül’ün annesi de, babası da erken emekli olmuşlardı, nedenini bilmemin gerekmediği bir şekilde ve babanın damızlık, annenin doğurganlık hizmetleri sona ermişti ve bu; sevgi ortamında da kısıtlamalar yaşanmasını gerektirmiş olsa gerekti.
Bildiğimden değil, olayın sonrası yaşanan ve onun bana hükmedercesine göğsüme kapanması sırasında anladıklarından dolayı. Şöyle ki;
“Olağan olmayan bir patırtı-kütürtü sonucu amca karşısı tarafından kapı önüne konulmuştu, Gül’ün tepkileri dikkate alınmaksızın.
Ve amcanın benim dayıma ulaştığım bir Pazar sabahı cansız bedeni getirilmişti evine, muhtemelen tanıyanlardan biri, belki de hepsi tarafından.
Çünkü ne cebinde bir Nüfus Kâğıdı, ne para varmış. Üzerinde sadece ucuz bir sigara paketi içinde yarısı boşalmış bir adet sigara ve dolu bir kibrit kutusundan başka hiçbir şey yokmuş. Belki de açlıktan leş gibi kokması yanında, üstü-başı kir, yırtık tişörtü, pantolonu ve fanilası yağır(1) gibi ve pantolonunun fermuarı bozuk, olağandan öte kirli…
Anne kapı önüne bile bıraktırmamış o ölü bedeni, yıllarca yaşadıkları birliktelikten sonra nasıl bir kinle yüklediyse kendini, bir battaniye vererek caminin gasilhanesinde soyulmasını ve üstüne battaniye örtülmesini emretmiş, kefen, mezar vb. giderleri için arkadaşlarından birine para vererek gereğini rica etmiş.
Benim o eve ulaşmam işte bu vakte rast gelmiş ve açılan kollarıma çekinmeden, merhamet dilercesine büzülmüştü Gül, başka hiç kimseden medet ummayı(14) beklemeksizin. Üstelik gözyaşlarını kurutmam için gözlerinden defalarca öpmeme izin vermekte beis görmemişti…
Gül babasını yitirdikten sonra, yalnızlığa bürünen ev için kızına karşı duygularımı belki hisseden, belki de resmen bilen annesi, mutlu olacağım bir teklifi iletmişti bana, aslında inanamayacağım, inanmamın güç olacağı bir şekilde;
“Ailen, okulun ve öğrenci yurdun için sakıncası olmayacaksa, erimiz, erkeğimiz yok, kendimize gelinceye kadar başımızda dur bir süre. Okula Gül’le birlikte buradan devam edersin, eğer herhangi bir sakınca görmezsen…” demişti.
Gül’ün tereddütlü, endişeli ve hatta hislerimde yanılmıyorsam isyankâr bakışlarına aldırış etmemişti annesi. Gül haksız mıydı? Bir annenin bir damat adayına evinde kalmasını söylemesi adaba(1) uygun muydu?
Gül’e baktım;
“İstiyorsan; ‘He!’ de!” dedi. Benim gaf yapmamı beklercesine aynı kelimeyi tekrarladı;
“İstiyorsan!”
Ben zorunlu olarak bir, bilemedin en fazla iki haftalık süre de olsa, bir ömrü beraber üleşmeyi istediğim bir sevgiliyle sürenin kısalığını dikkate almaksızın birlikte olmayı nasıl istemezdim ki? Kaldım, hiçbir izne gerek görmeden o anda, teferruata gerek yoktu o anda, bana göre.
Okullarımıza beraber gidiyorduk, aynı banliyö treniyle, o yarı yolda iniyordu, ben o indikten sonra yarı yolun biraz daha ötelerinde.
Beraberken fırsat bulabildiğim en uygun anlarda öpüyordum onu, o da öpüyordu beni, ama isteyerek değil, sanki kendini zorlayarak ve zorlanarak.
Ve isyankâr sözler dökülüyordu dudaklarından;
“Seni seviyorum, gerçekten ilk kucaklayıp öptüğünde haklıydın. İyiydin, sana lâyık olmakta tereddütlerim vardı, hele ki uzun seneleri beraberliğimiz için plânlamanı tüm içten duygularımla dinlerken. Ama içimden geçenleri saklamama izin verme lütfen! Ya annem gibi kaprisli bir kadın olup, seni üzersem, sığdırmayı başaramazsam hayatıma ve koyuverirsem seni annemin babama yaptığı gibi kapı önüne?...
Ya da sen bu iyi, güzel, sevecen halini bırakıp, unutup babam gibi canavarlaşıp bana, çocuklarımıza aksi davranıp eziyet edersen. Bu yaşayacağımız bir hayat mı olur sence?”
“Güzel kadın! Benim hayatımın ışığı, bir tanem! Gönlümde, yaşamımda açan tek ak gül! Sana bugünden söz veriyorum, istersen senet gibi yazıp imzalayayım, eğer ömrümüzün sonuna kadar değil, sonsuza kadar yaşayacaksak seni asla üzmeyeceğim, kırmayacağım. Ne zaman yanlışım olursa, ne zaman hata yapmak üzere olursam, o gün bana şu anımızı hatırlat!..
Yeter ki o uzun zaman geçip de birbirimize “Evet!” diyerek yaşamımızı kâğıt üzerinde tescilleme zorunluluğunu aşmış olalım…
Ve rızam şu ki; eğer bir gün haksızlığıma, yanlışıma, hatama şahit olursan, sakın gecikme, annen gibi vur tekmeyi nereme rastlarsa rastlasın, ama bugünden, şu anlardan sana üzülmen için hak vereceğimi sakın aklından geçirme!”
Keşke ilk hiddetli, şiddetli, tereddütlü tokadı yediğim gün geri dönebilseydim. Yine öptüm, yine üzerinden atamadığı düşünceler olsa gerekti ve ilk defa beni öpmedi, soğuktu dudakları, hem hareketsiz, artık benden uzaktı, benim değildi, beni sevdiğine inanmama rağmen.
Özlemiyordu, yolumu beklemiyordu, yattığımda üstümü örtmek için çaba göstermiyor, yerken-içerken gözlerime bakmıyor, belirtmiş olsam da eksiklerimi tamamlama arzularını hissetmiyor, gözlemleyemiyordum.
Hani bir bakışıyla canım yanmıştı ya, canım yine yansın istiyordum, canımı yakacak gibi bakmıyordu bana, yoksa ben mi hissedemiyordum canımın yandığını?
“İşe yaramıyorum, sana faydam olmuyor, moralini düzeltemiyorum, haletiruhiyen(4) hâlâ berbat! İstersen ayrılıp yurda döneyim!” dediğimde, cevabının;
“Sen bilirsin!” deyişi yıkımım olmuştu, yüreğim burulmuştu, yüreğime taş basmamın gerekli olduğuna inanmıştım. Ben bende, üstelik ben değildim. Karşılığı yoksa sevmek de, sevgi de hükümsüzdü, olmak mecburiyetindeydi de…
Ayrıldım…
Daha sonra Gül’ün annesini de yitirmesi, boşlukta kalması, belki yengemin iteklemesi nedeniyle Ergin dikkatli bir şekilde bakmış Altıngül’e ve karar vermiş; “Eldeki bir, tahmini üçlerden, dörtlerden daha yeğdir!” şeklinde. Tüm sevgilileri ile usulünce(!) gereğince vedalaşmış, tüm çabasını Altıngül’e yönlendirmiş.
Bu; aradan çekilmesi gerekenin çekilmesi anlamındaydı, bir akraba, bir yakın, kardeş gibi yeğenleriyle büyüyen benim için. Çekilmiştim de zaten öncesinde, kimsenin fark etmediği şekilde, sadece onun, yani Gül’ün haberi olduğu şekilde.
Ayrılırken gerçekten öpmeme, daha doğrusu öpüşmemize karşın hissedemediğim şey; Gül’ün bende gönlünün olmadığının, sevgi yerine merhameti tercih ettiğinin göstergesi olabilir miydi?
Aradan çekilmiştim.
Bir vesile ile öğrendim ki Altıngül ve Ergin nişanlanıp fotoğraflar bile çektirmişler…
Sonrası…
Sonrası umulduğu gibi değil, Ergin zengin bir kız bulmuş, ama Gül’den ayrılmasının sebebi, o zengin kızı bulması değilmiş(miş)!
Ben söylemedim. Gül’ün söylemediğinden de eminim. Herhalde güğüm dile gelip anlatmış olmalıydı?! Ergin’den önce ben konuşmuşum(muş) Gül’le. Sebep arandığında gerçek de olsa insanların yalanlara sarılması o kadar kolaydı ki?
Gül nerde? Kimle? Ya da kiminle? Yaşıyor mu? Hiç bilgim yok! Beni kabullenseydi, ömrünün aydınlık olacağını bilirdi, anlardı, yaşardı. Ama yok mu oldu, kendini yok mu etti, bilmem mümkün değil!
Ben sevmiş miydim? Evet! O, benim olmayı hak etmiş miydi? Doğal olarak buna onun değil, Shakespeare’in cevap vermesi gerektiği düşüncesindeyim(17)…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü; Ercan adına üniversite sınavı, yaşamı, askerlik haberleri olarak değişik bir boyutta da uzatabilirdim de, ama bu; tıpkı “Sıkıntı veren askerlik hikâyeleri gibi” can sıkıcı olabilirdi, bu nedenle kısa kestim.
(*) Güğüm; Genellikle bakırdan yapılmış, karın bölümü şişkin, yandan kulplu, uzun ve dar boyunlu, ağzı kapaklı kap.
Gül; Çok türleri bulunan çiçek. Bilinen çiçek, gül çiçeği, gül ağacı. Bu bitkiye ait katmerli ve kokulu çiçek. Gülmek eyleminin emir hali. Gülmek; İnsanın hoşuna ya da tuhafına giden olaylar, durumlar, sözler vb. karşısında yüzün kasılmasının yanı sıra genellikle kesik kesik, değişik oranlarda sesli bir biçimde neşe duygusunu açığa koymak.
(1) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi işlemi.
Gâvurca; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimselerin kullandığı dil.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
İnsiyaki; İçgüdüsel. Gönderilircesine, bir kuvvetin tesiri gider gibi, yönlendirilmiş gibi ardı sıra gitme.
Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Rayiha; Güzel, hoş koku.
Teenage; Şimdilerde ortaokul, lise devreleri, üniversite başlangıç yılları. (Kısaca 13-19 yaşlar arası, gençlere ait zaman dilimi) Neil SEDAKA’nın “You mean everything to me” ve “Oh Carol!” şarkıları bu döneme aittir.
Tevatür; Çok yaygın söylenti. Bir haberin ağızdan ağıza yayılması.
Yağır; Sırt, arka, atın omuzları arasındaki yer, semerin açtığı yara gibi anlamları olmakla birlikte asıl anlamından farklı olarak yöremde “çok kirli, pis, yıkanamayacak kadar berbat” anlamlarında kullanılan bir deyimdir.
(2) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU
(3) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(4) Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Mülâhazat Hanesi(ni) Boş( Bırakmamak); Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmak.
(5) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(6) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF
(7) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(8) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir.
(9) Pencerenin perdesini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis SEBAHATTİN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(10) Al bir içki eline, gönder kalbine diye başlayan “Bugün var, yarın yoksun, iç be dostum n 'olursun”? şeklinde sanırım (ç)alıntı bir şarkıyı hatırlıyorum, ama kimindir, aklımda kalmamış!
(11) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(12) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.
(13) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(14) Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
(15) Neler oluyor hayatta… şeklinde ünlenen şarkıda “Onun sesi, ta kendisi geri gelmiş demek sözleri de yer almaktadır.
(16) Öylesine inat ettim ki canım… diye başlayan Metin GÜNGÖR’e ait “İNAT” isimli şarkının ikinci bölümünde; “O eski halinden kalmamış eser, sararıp solmuşsun yüzünde keder...” şeklinde devam etmektedir.
(17) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.