Takip ediliyordum, eminim, adımlarım aynı ritimde, bir de arkamdan geliyordu, yavaşlarsam, yavaşlayarak. Durdum, merak ederek geriye döndüm. Yirmi adım kadar gerimde, kazık gibi, simsiyah bir öcü(1) duruyordu. Her ihtimale karşı yaklaşacağını umut ederek “Gel!” işareti yaptım.
Usul adımlarla ve çekinceyle geldi yanıma;
“Şey! Abey! Sizi görmüşem!”
“Güzel Türkçemizi katletmeye(2) çalışma! Doğru düzgün sana yakışacak şekilde konuş! Giyimin umurumda değil, isteğin ne onu söyle!”
“Şey! Lütfen! Lehçemdeki(1) farklılığı nasıl fark ettiniz ki?”
“Eh! Biraz mürekkep yalamışlığım(2) var! Niyetin nedir, bilmiyorum, ama hiçbir dilenci, ya da roman ‘Şey, siz’ şeklinde başlamaz sözlerine. ‘A be kızan(1)! Be he ya!’ ya da benzer sözler, sarf eder, ya da takip etmez, yaklaşır, kirli elleriyle neredeyse omuzundan çeker, doğrudan doğruya(3) konuya girer, hafızasındaki bin bir çeşit yalandan birini, başarılı olamazsa bir diğerini sıralamaya çalışır, ta ki başarılı oluncaya kadar…”
“Yani; ‘Şey’ ve ‘Siz’ beni ele verdi, öyle mi?
“Hayır! Tereddüdünüz, eyleminizdeki kararsızlığınız, sakladığınızı düşündüğüm güzelliğiniz, bir anda aslınıza dönmenizin ispatı güzel Türkçeniz sizi tanımama yetti. Diğer bulgumu da merak ediyor musunuz?
“Mümkünse, lütfen!”
“Bir açığınız daha; dileyenler, dilenenler, isteyenler asla “Lütfen!” demezler. Duygu sömürüsü yapmak konusunda başarılı olmak isteyenler Allah ile Kur’an ile aldatmaya(4) çalışırlar. Ya da bekâr olduğunuzu hissederlerse ‘Hayırlı nasip(1)!’ dilerler, evli ve hele ki yanınızdaki eşiniz gibi görünümlü ise, hatta ağabey-kardeş görünmek gafletinde(1) bulunmuşsanız, sizi sevgili yakıştırması ile “Hayr(4)” kelimesi yorup bunaltırlar ve sakınıp kaçıp kurtulmanız asla mümkün olamaz…
Genç, yakışıklı, güzel, güler yüzlü, Tanrının verdiği doğallıklara sahipseniz yüklü bir bahşişle(5) ancak kurtulabilirsiniz, ya da kurtarabilirseniz kendinizi eğer gerçekten inanmak düşüncenizdeyse. Ukalalığım size ders olsun. Ama siz dilenci değilsiniz…
Ve bir eksiğiniz var ve onu söyleyip söylememek tereddüdü yaşıyorsunuz. Çünkü saklamak gereğini hissetmediğiniz elleriniz temiz, tırnaklarınız düzgün kesilmiş ve boyasız!”
“Bu kadar incelemeyi 5-10 saniyelik zaman içinde mi kaydettiniz!”
“İsteyince, açık verme çekinceniz((3) olmaksızın ne kadar güzel konuşuyorsunuz! Hem sesiniz o kadar masum(1), ritimli ve güzel ki! Sanırım bu sözü ikinci kez tekrarladım…
Ve merakınızı gidermeye çalışayım. Ben kim miyim? Diyelim konuları mesleğinin eki olarak öğrenmeye çalışmış, bu konudaki öğrenimini ilerletmeye çalışan biri. Şimdi gelelim size ve gerçeğinize. Açıkça söyleyin, çekinmeyin, çözülmesi gereken derdiniz nedir?”
“Babamdan anneme kalan dul maaşı ile geçinmeye çalışan, şu anda annesinin rahatsızlığına merhem olamayan, okumayı istediği halde yaşadığı kıt imkânların zorlaması nedeniyle okumaktan vazgeçen, iş bulamadığı için de çalışamayan biriyim. Üstelik bu ay ev kirasını da ödeyemedik…”
“Ne kadar?”
“400 lira…”
“Peki ben sana ‘Benim ol!’ desem, en fazla bir saatliğine...”
“Tüm efendice sözlerinizin karşılığı bu mu?”
“Cebimde o kadar param yok! Bir bankamatik bulalım. Günlük limit 1500 lira. Artı cebimde olanları da üstüne katarım. Ancak tamamen soyunman gerek, bunun için. Seni tanımalıyım, hatta yine ihtiyacın olduğunda benimle karşılaşmanı dilerim!”
Ses çıkarmadı genç kız, takip etti beni.
Bankamatikten parayı çektim, cüzdanımdakileri ekledim, uzattığımda, gözlerindeki ateşi fark etmem an meselesi oldu. Elimin havada kalması ihtimali nedeniyle dile gelmemin gerekliliği olacak ana geldiğimi hissettim;
“Bir saniye güzel kız! Gözlerindeki kıvılcımlar benden bu kadar nasihat edişime, efendilik gösterişime karşı ahlâksız bir art niyete sahip olduğumu anlattı sana, değil mi? Belki parayı yüzüme çarpmayı, uluorta bağırıp, tekmeleme şeklinde canavarlığa yönlendirme arzusu yaşattı sana değil mi? Ben bir öğretmenim…
Namusu, efendiliği, sevgiyi, saygıyı öğrencilerine ve karşısına dikilen bir genç kıza ömrü boyu sahipleneceği bilgileri birkaç saniye içinde aktarma gayretinde olan bir öğretmen nasıl garabet(1) bir iğrençliği teklif edebilir ki? Hele ki karşısındakinin ihtiyaç halinde olduğunu belgeler olmasa bile yaşadığı etkinliklerle bilen biri olarak…
Ve senin beni böyle biri olarak tanımana nasıl izin veririm ki?...
Ne senin adın, ne de benim adım ve okulum önemli. Bu para senin, üstelik geri alınmamak üzere... Git ihtiyacını gör, geldiğimiz yol benim devamlı kullandığım yol, beni öğrenmeni, bilmeni istemiyorum. Ama okumanı da desteklemek, senin için burs vb. imkânları araştırmak isterim. Eğer ki, bu konuda güven duyarsan, yine çık yolumun üzerine, seni anlat ki ben de sana elimi uzatamasam bile devletin verebileceği imkânları araştırıp destek olmaya çalışayım sana.”
“Öğretmenim, hakkını helâl et, kulun kölen olayım, yol göster bana. Zora koşma beni? Nesin, nerdesin, ufacık bir işaret ver, yolunu gözlemeyeyim, yoluna çıkayım, derdimi anlatayım, büyüyüp adam olunca, borcumu ödeyeyim, ne olur, koyma beni ben başıma ortalıkta…
Uzat elini öpüp başıma koyayım. Öğretmen et beni de, sizin gibi! Ben de sizden aldığım, alacağım feyzi(1) aktarmaya çalışayım sizin gibi benden sonrasına ve benim dua ettiğim gibi, benim öğrencilerimin duaları da ulaşsın size…”
“Niye saklandın böylesine, bak ne güzel anlatabildin derdini, tamam ben beni aradığın yerde olacağım, söz. Okulum, işte şu karşıda ve adım Nuri. Sanırım, ihtiyacın olduğunda beni aramayacaksın, çünkü ben karşında olacağım, elimi şefkatle uzatarak. Hadi şimdi önce anneni sağlık ocağına götür, sonra ev sahibinle görüş ve gerektiğinde de gücümün yeteceği kadar senin okuman için seni desteklememe izin ver…
Okumak yerine para kazanmak için çalışmayı düşünmeni istemem. Keşke gücüm, çevrem olaydı da sana iş bulabileceğimi vadedebilseydim. Dileğim, kendinizin kendinize yetmeye çalışmanız, ama ben destek olarak gene de araştırma yapmaya çalışacağımı söylemek istiyorum. Hadi iyi çocuk, ben derse, sen de annene geç kalmamaya çalış!”
Genç kızın şaşkınlığı bir tarafa, saklandığı, saklamak istediği, sakladığı ama bunu söylemesinin gerekli olduğunu belirtir gibi bir çaresizliği var gibiydi. O hareketlenmeyince, ben de hareketlenmedim, soran gözlerle görebildiğim kadarıyla gözlerine bakarak. Söylemekten çekinmedi;
“Bu kadar ince ve değerli önce insan, sonra şimdi öğretmen olduğunu öğrendiğim bir büyüğün üç-beş kuruşa namus satın almayı düşüneceğini aklımdan geçirmemiştim zaten. Ancak her kötülük için hazırlıklıydım, bunu sizden saklamamın yanlış olduğunu söylemem gerek!”
Öcü, o simsiyahlığının önünde bir yerlere elini daldırdı, parıldayan bir bıçak çıkardı. Onu elinde tutup diğer bir bildiği yere elini daldırıp görünmemesine dikkat ederek çarşafına sararak silâhını gösterdi;
“Baba hatırası, yaşamınız elimdeydi öğretmenim. Sizi Allah korudu!”
“Benim gerçekten böyle bir istekte bulunacağımı düşünüp de beni öldürmeyi gerçekleştirmeye çalışmak isteğiniz, şu anda yaşıyor olmama rağmen benim için ölümden de beter bir yaşam haline büründürdü beni…
Keşke sözlerimi hemen düzeltmeseydim, gerçeğimle hemen yönelmeseydim sana…
Keşke sebep düşünmeden öldürseydiniz beni. Ama sizin katil olarak cezalandırılmanıza, hapislerde çürümenize değil, sorgulanmanıza bile kıyamazdım. Yasalar her ne şekilde şekillenmiş olursa olsun, son anıma kadar direnip elinizdeki silâhı alıp kendim kendimi öldürmeye teşebbüs etmiş gibi yapma gayreti gösterirdim…
Gençsin, güzelsin, iyi ve okuma isteği ile dolu bir genç kızsın. Eğer yetkililer gelinceye kadar son nefesimi vermezsem, suçun bende olduğunu söylemekten asla çekinmezdim, ismini bile bilmediğim kız…
Ve katil olmana rıza gösteremeyeceğim diğer bir intikam şekli; silâhı bana verirdiniz; ‘Bu nasıl bir iğrenç teklif!’ deyip ‘Sapık, şerefsiz, edepsiz, namussuz…’ vb. gibi sıfatlarla emrederdiniz, ‘Öldür kendini, dünya bir musibetten(1) kurtulsun!’ derdiniz! Ben de bu kadar edepsizce bir teklifimin ceremesini(1) kendimi geberterek öderdim!”
“O kadar da uzun değil öğretmenim! Ayaküstü o kadar çok şey öğrendim ki sizden. Daha öğrenmem gereken çok şey var. Bu ülkeye lâzım çağdaş bir öğretmensiniz. Ve dileğim; ihtiyacım dışındaki parayı iade etmeme lütfen izin veriniz…”
“Hayır! O senin küçük abla! İş bulunca, durumun iyi olunca, ya da dediğin gibi okuyup büyüyüp öğretmen olunca, eğer ölmemişsem muhtemelen beni bulduğunda ödersin, olmadı, sen de senin bugünkü durumunu yaşayan bir kardeşine elini uzatırsın, ya da bir hayır kurumuna bağışlarsın ve ben göklerden de olsa seni alkışlarım! Adını saklamakta direnen güzel kızım!”
“Adım Nurhayat ve kızınız olacak yaşta değilim, siz de değilsiniz!..”
Ayrıldık, günler geçiyordu rutin(1), ben sadece ellerini, gözlerini görüp sesini işittiğimi merak ediyor, hayalini zihnimden silemiyordum, nedensiz gibi.
Bir gün Öğretmenler Odasından çıkışımda kapı önünde “Herhalde bilgi alacak!” veya “Hesap soracak” bir öğrencinin velisi, ablası olacak şekilde biri ile karşılaştım, sadece kokusunu hissedebildiğim bir şey egemendi benliğime, sebebini bilemediğim. Ses etmesine fırsat vermeden, cevaplama ihtiyacını hissettim;
“Buyurun! Size bir çay ikram edeyim. Çünkü biraz bekleteceğim, daha doğrusu bekletmem gerek! Şimdi toplantıdan çıktım, aldığım notları düzenlemem gerek!”
Çayı ikram edip, masasında karşısında oturup notlarımı “Hı! Hım! Hıh!” modunda düzenlemeye çalışırken, nerden aklıma estiyse, pek de devamından haberdar olamadığım İngilizce bir şarkının ilk düğmesi şekillendi dudağımda;
“Will you always love me, tell me what you will?(6)”
“Doğru söz!”
Çınladı kulağımda, o ses, o sesti.
Doğrulmaya çalıştım yerimde, gözler; o gözler, eller; o eller, ses zaten beni kendime getirendi. Ellerini aldım avuçlarıma, aynı soluktu yüzümü serinleten;
“Öcü? Nurhayat? Ama?”
“Ta kendisi öğretmenim, gerçek olarak müdürüm! Şaşkınlık işte, hiç aklımda olmayan… Saklanmaya, öteki kelimeyi söylemeye utanıyorum, gerek var mı Nuri Müdürüm?”
“Her şeyi anlat! İsteğin nedir? Nasıl yardımcı olabilirim, öcü olarak başarılı olamadığını söylemek zorundayım! Oysa öcü gibi giyinenler kıt dini bilgileriyle de olsa sözüm ona yoğun dini sözlerle insanları aldatmakta o kadar mahirler(1) ki?”
“İlk denememdi! Doğruya doğru! Doktora yapmayı amaçlayan bir üniversite mezunuyum. Üstelik yalanımın bir diğer bölümü paraya-pula ihtiyacı olmayan varlıklı ötesinde varlığı olan bir anne-babanın tek kızıyım. Yalanımı bağışlamanız umudum. Konum; şu ana kadar çok az ilerleyebildiğim; ‘Duygu Sömürüsü’ ilk denememde kayaya tosladığım(2). Bu konuda engin bilgileriniz olduğuna eminim. Bana yardım edin, lütfen! Diğer konuya sonra geçer, eğer siz de isterseniz devam ederiz, lütfen, tekrar!”
“Diğer konu ne demek, anlayamadım, ama dediğin gibi o her neyse sonraya bırakalım. Şimdi ikimize de birer çay ısmarlayayım. Siz not defterinizi çıkarın, yoksa bende fazla var, hediyem olsun!”
“Teşekkürler, Nuri Hocam! Not defterim var, ama hediyeni memnuniyetle kabul ederim. Bir de ikide bir ‘Siz’ demek yerine Nurhayat demeyi deneseniz!”
“Peki Nurhayat, hazır mısın, başlayayım mı?”
“Tabii hocam, hemen!”
“İlk yanlış, ben hoca değil, öğretmenim, önce bu konuda anlaşalım lütfen!”
“Özür dilerim öğretmenim!”
“Duygu sömürüsünün en yoğun olduğu ilk yer camiler, özellikle Cuma, Bayram, Ramazan günleri ve teravih(4) denilen namaz sonları. Gözleyeceğin ilk yerlerden biri… Sonra hastaneler, acil servis önleri ve eczaneler özellikle…
Bankamatik önlerinde nöbet tutmanda da yarar var. Özellikle kucağında sessiz bebek taşıyanlar için dikkatli ol, ağlayan değil, genellikle eski çul, bez ve palalardan(1) yapılmış bez bebeklerdir onlar…
Hızlı, aktüel, kalabalık marketlerin önünde kâğıt mendil, su satma heveslisi sotada bekleyen(2), gözleri fıldır fıldır(2), mendil, su satmaktan ziyade sağı-solu izleyen birikimleri de bir kenarda tutma, sabırla izle!..
Bunların bir kısmı sadece duygu sömürüsü yapan değil, ayrıca hırsızlık ispiyoncularıdır(1), kaş-göz işaretlerine dikkat edip, ulaşılan adresi mutlaka takip et, polis için 155 numaraya konsantre ol(3) ve başarılı olacağını sakın aklından çıkarma, kendinden şüphe etme!...
Çocuklarla ilgili, bebek kundağı kamuflajlı(1) öcülerin çoğunlukla beklediği mağazaları sakın pas geçme! Buralar çocukları çalanların bol olduğu yerler olduğu gibi fidye(4) istekleri için bulunmaz mekânlardır. Tüm söylemlerim için mutlaka elin 155 butonunda, gözlerin ve kulağın ise olayda olmalı…
Otobüs garlarına ek olarak, tren garları, metro giriş-çıkış istasyonları ve içleri hatta belediye, halk otobüs durakları, bazı-bazen tek bir tartı makinesi, tek bir enstrüman, müzik aleti, birkaç tükenmez kalem veya çıtçıt, firkete, yara bandı satanlar… Elinde poşete sarılı bir kâğıt tutan, ağzı-burnu yıllardır aynı kirli maskeyi kullananları da gözden uzak tutma demeyi de eklemek isterim…
Başka? Evet, burası da çok önemli…
Aileleri incele…
Vasıflı, vasıfsız, zengin, fakir…
Ancak kapris, huysuzluk, bencillik, aşırı güven ya da güvensizlik, ataerkillik(1), töre, anane, görücü usulü(3) olaylar, iç güveysi(3), ya da tersi, yaradılış, özü, ya da özüne dönme, memleket hasreti, doğurganlık, doğuramamak, aşağılanmak(2)…
Tüm bunları karşındakileri incitmeden, sorgulama, anket karakteri yaşatmadan nasıl gerçekleştirebileceğini, inan ki şu anda ben de bilemiyorum, bilsem de ssöylememzaten, kendin erişmelisin…
Ayrıca; evlenme daireleri, düğünler, özellikle varoşlardaki(1) sokak, sünnet düğünleri aynen diğerleri gibi duygu sömürüsü katkılı, hırsızlık ve davul-zurna eklentili çengi(1) donanımlı “Bastır paraları Leylâ’ya! (7)” donatımlı…
Aklıma şu anda birikim olarak gelen bunlar…
Gene bir uğrayışın için diğerlerini not etmeye çalışırım, dersime çalışarak. Ancak, önemle rica edeyim ki, hiçbirine içeriden katılma, uzaktan. Hani şarkıdaki gibi; ‘Seni uzaktan izlemek, izlemenin en güzeli... (8)’ demek ister gibi...
Sanırım, alelusul(1), birkaç dakika içine sığdırmaya çalıştığım sözler, senin birkaç ayını alacak birikimler ve doktoran için yardımcı olacak gibime gelir. Sanırım! Hepsini not aldın, değil mi? Devam edeyim mi?”
“Evet, lütfen!”
“Aklıma gelen diğer konuları sıralamaya çalışayım. Çocuklar…
Genelde okul masrafları için isterler. Ya da anneleri veya babaları yoktur, ya da özellikle kanser hastasıdırlar, özürlüdürler, çalışamıyorlardır, yardıma ihtiyaçları ve yine genelde oldukça çok miktarda küçük kardeşleri vardır! ‘Açım! Açız!’ derler…
‘Gel! Karnını doyurayım, paket yaptırayım, evine götür!’ dersin, kabullenmezler; ‘I-ıh! Para!’ derler, böylelerinin dürüstlüklerinden şüphe etmen en doğal hakkındır! İncelersen çuvallarla çoğu bankalarda paraları, hatta daireleri vardır kirada, bunların dilencilik meslekleridir, şairin; ‘Ya param olaydı, ya hamiyetsiz olaydım(9)!’ sözüne katılmak geçmez içinden…
Bu gibilerin dinlenme mahalleri(!) kırmızı ışıklardır, sürücülerin durmak zorunda kaldıkları. Duramasalar bile arabanın önüne atarlar kendilerini. Allah muhafaza, hafifçe de olsa dokundun mu, dünya yıkılır başına, vaveylâ(1) ile; “Ölüyüm, bitiyom, anam!’ Karşıdan yetişir, yetişmeleri gerekenler! Ucuz pahalı pazarlık, canını kurtardığına şükreder, devam edersin. Bakarsın çocuk dipdiri, capcanlı, yeni kurbanlarını beklemekte…
Cam silerler, simit, yara bandı, su, çiklet falan verirler zorla, ya da camın açıksa, arkada yolcu yoksa arka kanepeye atarlar. Beş kuruşluk şeye ancak bir lira verirsen kurtarırsın paçayı(2), geri dönüp alamazsın, çünkü konsolda gözlük vb. bir şeyler varsa otomobil değil, o şeyler uçar gider…
Bunların korumaları, dayıları, ağabeyleri, amcaları, kullananları karşı kenarda sotadadır(2). Herhangi bir olayda müdahale etmek ve mutlaka aracınıza zarar vermek için. Öncesinde bu zararı yaşamışsanız, defi belâ(3) kabilinden bir şeyler uzatırsınız, gene de velet, bir başka söz kullanmaktan çekindiğimi bil, lütfen, beğenmezse ‘Affettim!’ kapsamında kapına, ya da kaputuna(1) yumruk şeklinde dokunmaktan vazgeçmez.
Bir de senin gibi tecrübesiz değil, profesyonel öcüler vardır, onlar, özellikle kucaklarında bebe süsleri ile dilenmezler, Çocuklarına, ‘Süt, mama, gıda yardımı” dilerler, ‘Hadi elinden biraz tutayım!’ deyip de markete beraberce girdiğinde bu yandığının resmidir.
Yürüyen sepeti alıp karınca kararınca(3) ‘Üç-beş kuruş!’ diye aklından geçen harcama sen paket yerleştirirken arkanı döndüğünde eklenenlerle 100 sınırını geçer. Kasaya gelmişsin, reddetmek şanına yakışmaz, ‘Bu bana ders olsun!’ demek için gecikmişsindir. Paşa paşa ödersin…
Bu anda sırada olan müşterilerden de fırçayı yersin; ‘Bu Suriyelileri doyurarak şımartan sizin gibiler işte, muhtaç olan Türklere de yardım etsen ya!’ Seni ilk defa görenler, muhtaç olanlara da, bayramda, seyranda ilgili hayır kurumlarına da el uzattığını bilmezler…
Ben kendi adıma söylemeliyim ki, yardım ettiğimin kişiliği ile ilgili bilgi sahibi olmamak yanında, bana lâf uzatanlara da cevap vermem, vermek istemem. Ve aldatılma şansım için bir kere tahammüllü olurum…
Genelde kim Suriyelidir, kim Kürttür, kim Boşnak, Arnavut, roman(1) falan filândır, beni hiç ilgilendirmez, benim için karşımda insan vardır sadece. Onları tanımamak; onlara yardım etmek isteyenlere lâf sokuşturanların uzmanlık alanıdır, herhalde! İşte öğretmenlerin, hele ki konuyu bir toplum yarası olarak incelemeleri mümkün olmuşsa çeneleri böylesine düşük oluyor, işte. Yoruldum dersen, dinlen biraz. Ya da bitirmeye, hatta ‘Bitti!’ demeye çalışayım sözlerimi…”
“Olmaz öğretmenim, daha çalışmam gereken, birkaç yılım daha var önümde, yorulmadım, not almaya devam edeceğim, lütfen!”
“Duygu sömürüsü tarifi içine girip girmediği konusunda tereddüdüm olan bir konu var. Bilmiyorum yorumun nasıl olur? Benim tespit ettiğim bir kısım garibanlar var, bildiğim, ancak onların beni bilmediği. Bir bakıma; ‘Sağ elin yaptığından, sol elin haberi olmaması(4)’ gibi amaçlı…
Ben onlara; ‘Kadrolu garibanlar!’ diyorum, yardım ettiğim, beni bilmeyenler, çeşitli şekillerde öğrendiğim. ‘Fitre(4), fidye(4), zekât(4)’ gibi dini gereklilikler, aybaşlarında maaşımı aldığımda gönlümden geçen kadarını kapılarına bıraktığım…
Annem, babam zamanından kalanlar vardır bir de. Sen onları, yoksulluğu ispatlanmış onlar da seni ve zamanlarını bilirler, beklemek anlamında değil, zarflara koyduklarını, pencerelerini, kapılarını tıklattığında hemen alanlar...
Sana inanırlar, güvenirler, şükrederler, dualarını gönderirler, ama sabit fikirlidirler. Senin dediklerini anlamazlar, anlamak istemezler. Zaten iyilik yapmanın amacı da; ‘Sizden, bizden’ ayrımcılığının olmaması değil midir?..
Bu arada gerekli değil gibi görünse de bilgin olsun istediğim bir konu daha var, ama çekindiğim için söylemekte zorlandığım…”
“Ne demek ho… yani öğretmenim? O kadar güzel öneri ve konum için hazırlanmış gibi bildikleriniz var ki, istekle dinliyor, not alıyorum.”
“Birincisi; Siyaset yapmak ve bu konuda seni yönlendirmek gibi bir çabam olmadığını belirtmek isterim. Biraz önce “Sabit fikirliler” deyimin kullandım. Gerçek, şu ki okumamış, okumayan, okuyup öğrenmemekte ısrarlı bu zümre için, herkes kendi hayatını yaşadığından bir şeyler söylemeye hakkım yok.
Ancak; devletimizin 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan bütçesi 11 Bakanlık bütçesinden fazla ve her yıl ek bütçe eklenen ve dahi bütçesi her yıl artan bir Diyanet İşleri Başkanlığı var…
Kuruluş gayesi; laiklik(4), siyasi düşünceden ayrı kalmak, inanç, ibadet ve ahlâk konusunda ben ve benim gibileri aydınlatmak. İnternette adrese gir ve öğrendiklerini istersen doktora tezine ekle, karar senin…
Ayrıca özellikle Ramazan aylarında, sair zamanlarda ellerindeki kâğıtlardan okuyanları değil, irticalen konuşanları(4) bir dinle, mutlaka din, Allah, Kur’an ile duygu sömürüsüne şahit olacaksın. Ayrıca çalışman içine eklemende yarar var mı, bilemiyorum; Türkiye’mde kaç tane Tıp, kaç tane imam hatip okulu, kaç tane kreş, çocuk yuvası, kaç tane Kur’an Kursu olduğunu da konun olarak çalışmana sığdırmaya çalış. Ve de kütüphane… Bu sadece bir öneri, tekrar ediyorum…
Diğer okullarda da var mıdır, kısıtlı vaktim nedeniyle inceleyemedim, bilmiyorum. Okul Aile Birliğimiz tarafından tespit ettiğimiz muhtaç öğrencilerimiz var. Genelde öğretmenlerimizin ve varlıklı birkaç velimizin desteklediği. Yardım edenlerin de, yardımı alanların da birbirinden haberleri yok. Pardon yanıldım, bunun duygu sömürüsüyle bir ilişkisi yok. Meselâ ‘Bilgin olmuş olsun!’ diye söylediğimi kabullen, lütfen!”
“Anlatın hocam, yani öğretmenim! Bloknotum bitti, sizinkine başlıyorum şimdi. Sanırım sözleriniz bitmedi, doktora tezim düşünceme göre bir hayli kapsamlı olacak ve yıl içinde bitireceğim aklımdan geçmediği gibi, takıldığım noktaları da tekrar sormam gerektiği geçiyor aklımdan. Gecenin kör vakitlerinde değil, uygun diyeceğiniz zamanlarda bilgi dağarcığıma(1) yüklemem gerekenler için cep telefonunuzu istesem…”
“Memnuniyetle. Ancak önceden söylediğim konular içinde olmakla ve sanırım tekrar şeklinde düşünecek olsan da, hatta övünmem olarak kabulleneceğin, not almazsan memnun kalacağımı söyleyeceğim bir konuyu yeniden ele almak istiyorum, bu konuda belki inanç olarak seninle düşüncelerimiz ters olarak çarpışabilir, çatışabilir, ayrı olabiliriz, çakışma dileği içimden geçmesine karşın…
Ateist(4) olmak ayrı bir konu, deist(4), dindar(4), dinci(4) değil, Allah’a inanan, Allah’la, Kur’an’la aldatanlardan, muhafazakâr(4), hacı, hoca, sofu, yobaz(4), irticaa özenen mürteci(4), gerici(1) olmayan biriyim. İnanarak, bilerek, okuyarak, gücümün yettiği kadarki zamanlarda öğrendiklerimi katlayarak sadece Cuma günleri, Cuma Müslümanı(4) gibi görevini insanlara görünmek zorunda kalarak yapmak zorunda kalan basit bir Türk vatandaşı ve Müslümanım elhamdülillâh!..
İslâm’ın da, İman’ın da şartlarını biliyorum. Ama İslâm’ın şartı gibi peygamberimizden sonra yaşanan mevlitleri(4), bid’at(4), hurafe(4), gelenek, görenekleri anlamakta zorlanıyorum. Örneğin; eğer sen biliyorsan benim bilmeyişimi bağışla; ‘Kurbanın illâ(1) kanı akacak! Zekât, fitre, fidyeler illâ fakir fukaraya verilecek!’ zorlaması nedendir? Neden fakirhanelere, çocuk yuvalarına, Yurdumun Camilerine, hayır kurumlarına, vakıflara verilmesin ki?..
Tüm memleketi ilgilendiren örneğin bir virüs salgınında(3) ‘Camiler Cuma günleri bile kapatılabiliyor’ cem olmak yerine, sosyal mesafe âdâbı(3) uygulanabiliyorsa söylediklerim için de dinimizde geçerli olabilecek bir kurala ulaşmak o kadar zor mudur? Bu nedenledir ki tek başına yaşayan bir insan olarak, yardım etmem gerekenlere yardım etmem dışında kalanları ölümlük-dirimlik gibi bir kenarda biriktirmek yerine, belirli tarihlerde belirli kurumlara gönderiyorum. Elbette öldüğümde herhalde bedenimi ortalıklarda bırakmaz insanlar, özellikle meslektaşlarım…
Dediğim gibi bu son paragraf, sadece benim kendim için övünme amaçlı düşüncelerim. Aslında ben böyle övünmeye muhtaç biri değilim. Nurhayat seni yönlendirmeye çalışmak asla geçmez aklımdan, ama uygularsan huzur bulursun, rahatlarsın, yaşamanın ve yaşamının tadına varırsın!..
Ve inanıyorum ki bizim Allah’ımıza her iyi şey ulaşıyordur, sen benim gibi değilse de, söylediğim gibi olursan Allah’ın seni mükâfatlandıracağına inan!”
“Teşekkür ederim Nuri Ağabey! İçimden geçen söz bu, aydınlanıyorum, kalanı varsa devam edin, lütfen!”
“Genel bir öneri! Sakın ola, yalan olduğunu, duygu sömürüsü yaptığını bildiklerine kaba, yanlışını işaret eder gibi davranma. Örneğin bu yanlışı yaptım ben. Kucağındaki “pala bebeği” yırtıp atınca sülâleme bile yetecek kadar küfrü, ilenmeyi(2) hak etmek bir yana, kimsenin yardım etmeye yanaşmadığı bir şekilde toplum psikolojisi(3) ile bir kadına karşı yanlış yapmışım şeklinde linç edilir(2) gibi sopa yedim ve ancak polisler yetiştirdi beni hastaneye. Alnımdaki izler, burnumdaki eğrilik o günden, yani tövbe ettiğim günden kalan hatıralar…
Telefon numaram sende var, aklına gelenleri sormaktan çekinme. Aklıma gelenleri de ben not eder, telefon ettiğinde aktarmaya çalışırım. Sanırım doktoranda ilerlemiş olduğun sayfalar varsa, geri dönüp onları tekrar gözden geçirmen gerekecek. Üstelik saha çalışmalarında bir hayli vakit harcaman gerekecek, dezavantajının İslâm’ın bazı şeyleri; örneğin Cuma namazlarını kadınlara farz kılmaması, örtünmek dediği konuyu tesettür adıyla öcü olmak şeklinde algılamak gibi. Yani bir genç kız için yaşayacağın sıkıntıları şimdiden göz önüne almanda yarar var. Tamam mı?”
“Tamam değil, öğretmenim. Cevap verip vermemekte serbestsiniz, çünkü size özel bir sorum olacak!”
“Sor bakalım Küçük Abla!”
“Bir kere şu ‘Küçük Abla’ sözünden nefret ettiğimi bilin! Adım Nurhayat! Heceleyerek söylememe gerek yok, sanırım. Sorum da şu; benim yanlış taktiğim gibi, sizi aldatarak yanlış yönlendiren yahut da samimi olarak kendisini sahiplenmenizi isteyen biri oldu mu?”
“Yaşadığına göre, cevabını da biliyorsun, eklemem gereken tek bir nokta da yok!”
“Anladım efendim! Ancak sizi daha iyi tanımam için, bana özel bir vakit ayırmanız mümkün olabilir mi?”
“Neden? Bu önemli değil ki! Öğretmen-öğrenci, hatta gerçek olarak yaşlı bir öğretmen ve doktora arzusu yaşayan genç bir öğretmen diyaloğu…(1)”
“Ben kadere inanıyorum. Siz, eğer Nurhayat’ı tanımak isterseniz ben, beni anlatmaya hazırım, size ise ısrar etmem anlamsız…”
“O zaman bir süreliğine ‘bizi’ unutalım Nurhayat! Belki aklına gelmez unutursun ‘Biz’ ortalarda kalır. Sen önem vermesen de…”
“O nasıl bir söz öyle, Nuri?”
“Nuri? Ekini unuttun galiba Nurhayat Hanım?”
“Acımasız ve zalimsiniz öğretmenim, siz bana ismimi söyleyince ben de ağzımdan kaçırıverdim!”
“Mümkünse bir daha olmasın, aramızda bu kadar yaş farkı var; ‘Amca!’ bile diyebilirsin!”
“Yok, daha neler? ‘Ağabey!’ demek bile içimden geçmiyor, en iyisi ‘Öğretmenim!’ demeye devam etmek!”
“İyi olur Nurhayat!”
“Peki, verdiğiniz bilgiler karşılığı teşekkür etmek amacıyla sizi kucaklayabilir, öpebilir miyim öğretmenim?”
“Kapım her zaman açık, sana yanlış bir söz gelsin istemem!”
“Önemi var mı? ‘Öğrenci, öğretmenine teşekkür edip sevgisini sunuyor’, derler! O kadar?”
Cevap vermeme fırsat bırakmaksızın yerinden kalkıp sarılıp yanağımı öperken, doğada engellenmesi mümkün olmayan sesle irkildi.
Sonra tahminini perçinlemek için önce eliyle, sonra da kulağıyla dinledi, kalbimin hükmedemediğim gümbürtüsünü…
Kendinden geçmişçesine, haykırır gibi, sessizce ama;
“Bu ne demek şimdi öğretmenim, yani kısaca; Nuri?”
“Fark etmen olumsuz, hak etmediğim bir eylemin sorumsuz atağı, yanlışlığı…”
“Neden hak etmezmişsin?”
“Düşünsene güzel kız! Kendimi hep küçük kız narasıyla kendimden uzak tutma gayreti yaşadım. Ben kaç yaşımdayım, sen kaç yaşındasın? Sevmeyi bile düşünmem hak mı bana?”
“Daha ilerisini söyleyeyim, sanatkârın biri ilk eşinden olan kızı yaşında birine âşık oluyor ve onunla evleniyor, mutlu oluyor yıllar yılı ve ölüyor. Sonrasına vefasızlık gibi bir şeyler hecelemek, yamamak yanlış! Budur ki sebep; ‘Neden olmasın?’ demek için zaman ve konu geç değil!”
“Nihayet gerçeğimi istemesem de, saklansam da öğrendin! Hadi git! Eziyet etme! Kalan ömrümü kalbim çarpmaksızın tüketmem için, acı bana! Git! Hemen! Lütfen! Hem asla arkanı dönmeden! Bundan sonra kapım kapalı kalacak, hep! Geldiğini hissedersem, bilirsem, açmayacağımı bil, lütfen!”
“İnanıyorum ki; ‘Kapın her çalındıkça, o mudur?(10)’ diyeceksin. Gidiyorum, sakinleş lütfen, ama hemen geri döneceğim; ‘İbibikler, öter ötmez! (11)’ anlamında. Bana sen gereksin, sana da benim gerektiğimi anlatacağım, ispat edeceğim mutlaka. Beni seviyorsun, aklından çıkmıyorum, kalp asla yalan söylemez, bence inansan iyi olur. Ve dile benden; ‘Sakın geç kalma, erken gel! (12)’ deyip iste, beni. Ve sakın kendi başına ölme, benimle, sevgimle yaşa, ölünceye kadar…”
“Gerçekten psikoloji eğitimi aldığın belli... Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi, böyle bir eğitimin benzerini ben de almış olmama, araştırmalarıma, incelemelerime, müdürlük mevkiine yükselmeme karşın bilmememin eziyetini, eksikliğini yaşıyorum. Tamam, kaybettim kendimi. Seni kazanacak kadar da dermanım yok! Hadi git! Tekrarlatma! Söz veriyorum, seni bir kez daha görmeden ölmeyeceğim, Tanrının işine karışma hakkım görünmese de…”
“Ben de söz veriyorum, ömür boyu beni göreceksin!”
“Delilenme(2), git artık!”
“Gidersem, dönmem!”
“Senin tercihin, yalvarmam!”
“Pişman olmanı dilemem. Konum; ‘Duygu Sömürüsü’ İnsan ömrü çok kısa, uyudun, uyanmadın, olacak(13) şeklinde, bir günaydın, tünaydın arasında, sıkışık…
Bir bakarsın kaza ile merdivenlerden yuvarlanır, beyin üstü, mevta! Allah rahmet etsin…
Ya da yola çıkarsın, bir taşıt çarpar, ölü! Tüh! Tuh! Daha gencecikmiş, ya tazecik…
Ya da görevli elemanım, hizmetçim yokmuş gibi evimizin camlarını silme çabam… Pat! Ne oldu? Camdan düştü, ölü öldü yahu!..
Veyahut da gaz vanasını açık unutmuşum, olamaz mı yani? Olur, olur, bal gibi olur. İyi çocuktu yahu! Kaza mı, intihar mı? Nasıl olmuş, anlayamadık bir türlü yahu?..
Sevdiği, sevildiği halde istenmeyen bir psikoloğun sonu, hem de doktorasını bitirememiş bir garip… Ne dersin sevinmesen de ‘Oh!’ deyip ellerine kına yakar mısın(2)?”
“Yalvarırım, yanlış düşünme!”
“Hani yalvarmazdın? İki görüşte kalbin yerinden fırlar gibi oldu. Cesur olsaydın da, sen de benim kalbimi dinleseydin, ismini ilk kez heyecanla ve takısız söylediğimde. Kalp, kalbe karşıdır(14), ciddi bir kuram, sanırım inanmak zorundasın!”
“Öğretmen ben miyim hak etmediğini düşünen, istediği halde istemediği görüntüsüyle ıstırap çeken, yoksa sen misin istediğini belli eden, ıstırap çekenin ıstırap çekmesine rıza göstermeyen? Hadi git! Beni ben başıma bırak, ama sensiz bırakma! Bir anda sevdim seni, ispat etmeme gerek kalmaksızın öğrendin. Sensizliği bileyim, bir yer söyle, kimseye aldırmaksızın, diz çöküp seni isteyeyim senden! Sonrası umurumda bile değil!”
“Düşüneceğim!”
“Haklısın! Dediğin o sanatkârla eşi arasındaki fark kadar aramızda fark olmasa da düşünmen normal, üstelik farklılığımız sadece yaşlarımız değil ki! Sen açmamış bir gonca gül, ben kaktüs, sen bir şahin, kartal, ben karga, saksağan. Tüm bu farklılıklarımıza karşın seni ne kadar mutlu edebilirim ki? Düşünmekte yerden göğe kadar haklısın, gene de hakkımı bilmemek konusunda sana haksızlık ettiğim kanaatimi erteleyemiyorum!”
“Eziyet etme sıranı mı değiştirdin? Hadi gene sevdiğini söyle bana ve bu kez sen öp beni ve kalbimi dinle! Bak bakalım, seninki gibi gümbür gümbür delice mi atıyor, yoksa ‘Tıkırdayayım mı, tıkırdamayayım mı?’ tereddüdü ile mi çarpıyor? Ona göre ne diyeceksen de ve ömrümüz birlikteyken sona ersin!”
Tam bu sırada kapı açık olmasına karşın parmak ucuyla çalındı;
“Misafiriniz var, ama danışmak zorundayım müdürüm!”
“Bir saniye! Gördüğün gibi, kapım her zaman olduğu gibi gene açık! Ancak şunu hemen söylemek zorundayım ki, karşımdaki misafirim değil, ömür boyu beraber olmayı dilediğim yaşamımdaki tek melek. Tam; ‘Benimle evlenir misin?’ diyecektim ki, siz geldiniz! Bunun anlamını biliyorsunuz, değil mi?”
“Evet! Eylem olarak okulda olduğunuzdan sizi Allah korudu, sonuç olarak da bir sepet inciri berbat ettim! O zaman ben gideyim. Yalnız evli bir öğretmeniniz olarak demek isterim ki, meleğiniz gelmişken hazırlop(1) gibi vakitten tasarruf edercesine değil de, cebinizdeki ve elinizdeki imkânlarla müzikli bir restorana davet etseniz de teklifinizi orada dile getirmeyi deneseniz, demek isterim…
Dans ederken gözlerinizde yaşayıp, birbirinizin kokularınızı hissederken, içinizden ne geliyorsa, ne geçiyorsa iletirsiniz birbirinize çekinmeksizin. Kapısı açık bir odada çekinceniz olmaz böylece!”
“Sağ olun Edebiyat Öğretmenim, haklısınız, sizin acil konunuz neydi?”
“Sizin gecikmemesi gereken konunuz yanında benimkisi önemsiz, yarını bekleyebilir. Ancak belki hatırınızdadır, ben azıcık vejetaryenim(1), sanırım diğer arkadaşlarım da, sizler de bana uyarsınız. Düğün pilâvınız nohutlu olsun, lütfen!”
“Bence sakıncası yok!”
“Bence de! Seni kaçta alayım vereceğin adresinden?”
“Sevdiğiniz, meleğim dediğiniz, evlenme teklif etmek üzere olduğunuz bir genç kızın ev adresini bile bilmiyorsunuz, öyle mi müdürüm? Pes(1)!”
“Üstüne telefon numaramı bile bilmediğini de ekleyebilirsiniz öğretmenim!”
“Pes ki, pes! İki kere! Hatta pes kare müdürüm!”
“Anladım öğretmenim, yarın yeni bir gün olacak, öncelikle sizi odamda sabırla bekleyeceğim, karşılıklı gerekli konuşmayı yapmak için! Bugün şu saatlerde neler olduğunu sizden detaylı ve izaha muhtaç olmadan dinledikten sonra toplantı salonuna geçeceğim. Diğer öğretmen arkadaşlarıma da olayı anlatacağım. Kim bilir belki de gönüllü olarak benim ağzımdan siz anlatırsınız, nohutlu düğün pilâvına kadar, ne dersiniz?..”
Acele işe şeytan karışırmış! Bir nefes alımında bu kadar yolu birden kaydetmek mümkün değildi, olamazdı. Her ne kadar en uzun yollar bile atılacak ilk adımla(15) tükenmeye başlar idiyse de anlaşılmayan, akla gelmeyen bir şeyler olmalıydı.
Akıl yaşta değil, baştaymış. Bir genç kızın önündeki yolu bir öğretmen olarak aydınlatmak varken, bir eş, bir koca olarak karartmama gerek var mıydı, üstelik yaşına-başına dikkat etmeden, kaale almadan(2) bir gençlik heyecanı gibi. Ben, nasıl bu kadar bencil, kendini yitirmiş gibi muadili olmayan(2) adam olabilirdim ki?
İstenilen, düşünülen, uygun görülen bir yaşta hasbelkader(1) evlenseydim, karşımdakinin yaşlarında bir kızım olurdu, tıpkı Nurhayat’ın tarifindeki sanatkâra benzer gibi. Ve o kızım günlerden bir gün benim gibi yaşlı bir kartı karşıma getirip de;
“Baba! İşte evleneceğim öküz, bu!” deseydi, rıza gösterir miydim, davulun bile “Dengi-dengine” çalması gereken yaşamda ve ülkemde?
Kapandaydım, kendi kendime gelin-güvey havasında. Kaçmam, kurtulmam gerekliydi, onun yararına, ama nasıl kurtulurdum ki kendimden? Mümkün değildi! Ben ki tarifteki öküz gibi, eşşek kadar olan adam çaresizdim, bilmeyecek, anlamayacak gibi ve kadar!
Çaresizliğin tarifinde; “Bir yerini kesseler damla kan akmaz!(3)” derlerdi. Daha da ilerisini düşündüğümü de söylemem gerek! Şu anda Azrail gelse ve dese ki; “Hadi gidelim!” peşine takılmakta zerrece tereddüdüm olmazdı.
Oysa gökten halka yağsa biri bile şans olarak başımdan geçmezdi de, Azrail tam bana yönelecekken acil bir başka görevle yönlendirilirdi de benim işim sürünceme de kalırdı(2), o işin halledilmesi için geçen zaman içinde.
Yeni bir şans? Kim garanti edecekti ki benim için? O halde geçerli olan nedenle bir genç kızın pembe dünyasını kirletmemem için ne yapmam gerekirdi?
Sonuç?
Daha kendi kendimle savaşım bitmemişken beyefendi kıyafetli biri açık olan kapımı tıklattı, muhtemelen ikna(1) konusunda başarılı olamadığı Nurhayat’ın babası olsa gerekti, neredeyse anında görüntü olarak karşıma dikilen, tahmin etmekte zorlanmadığım ve aşağı-yukarı benim yaşlarımda görünen. Öyle ki; oturmadan, “Ben şuyum!” demeden söze başladı;
“Kızımın aklını çelmişsiniz(2)! Vazgeçin bu sevdadan!” diye neredeyse emretti.
“Sinirlisiniz! Odaya girinceye kadar ancak sabredebildiğiniz, şakaklarınızın zonklar olmasından(3), dişlerinizi sıkmanızdan belli! Sakinleşin lütfen! Su, çay, kahve? İsteğinizi emretmek yerine sakince ve güzelce söylemeye çalışın, lütfen!”
“Koskoca adamsınız, yakışıyor mu size?”
“Ben bir öğretmenim. Her şeyden önce neyin ne olduğunu bildiğim gibi, neyin ne olmadığını da öğrencilerime aktaracak kadar bilgi sahibiyim. Gaflet halinde bir yanlışlıktan bahsediyorsunuz. Bir baba olarak ruhsal tepkinizi(3), dışarıdan biri olarak benim anlamam mümkün değil, ama anlamaya çalışıyorum. İki gönlün birlikteliğine hiçbir gücün engel olamayacağı kanaatindeyim. Hele ki genç kız kendini ölmekle, ölümle tehdit etmişse…”
“Aynı şeyi yaptı evde de…”
“Dürüst davranmış, saklamamış, saklanmamış, içini dökmüş anında…”
“Bu; doğru değil!”
“Bakın beyefendi! ‘Hayır!’ diyerek hemen noktalamayın! Şunu bilin ki anne ve baba olarak sizlerin onayınız olmadan eline bile dokunmam, dokunamam Nurhayat’ın. Kaybedeceğiniz her saniye aleyhinize gibi görünecek gibi olsa da biraz zamana yaymaya çalışın düşüncelerinizi ve ben çaresizim, siz ikna etmeye çalışın kızınızı, kararının yanlışlığı konusunda. Bilin ki, ben de sizinle hemfikirim, Nurhayat’a saygım, daha fazlasını söylememi engelliyor…
Bu yaşlara gelmeme rağmen ilk kez Nurhayat sayesinde böyle bir duyguyu yaşadım, ama hakkımı da, haddimi de biliyorum, bundan emin olunuz lütfen! Nurhayat’ın vereceği her türlü karara saygıyla uyacağımı bilin, bunun sizin düşüncelerinizdeki olması benim de hayalim, düşüncem, içtenlikle inanın. Ancak karşıma yeniden dikilirse elimin, ayağımın tutacağına, sakin kalacağıma dair söz vermem asla mümkün değil!”
“Siz sarhoş musunuz, günün bu vaktinde, bu makamda? Uyuşturucu mu kullanıyorsunuz? Yoksa kızımı da alıştırdınız bu menhus(1) mikroba? Elimden geleni esirgemeyeceğimi bil serseri adam, ölüm dâhil…”
“Önce tavsiye, sonra hakaret ve şimdi de tehdit! Hiç yakışmadı size Baba Bey! Burası Türkiye’min en donanımlı okullarından biri… Girişte Güvenlik Kameraları, sensorlar(1) ve odama girdiğiniz andan beri kayda alınan ses ve görüntülerimiz…
İster misiniz, siz buraya hiç gelmediniz, birbirimizi hiç görmedik, konuşmadık, hatırımızda hiçbir şey kalmadı. Karşı duvardaki geriye aldığım görüntüye bakın lütfen! Yarım saat kadar önce lüks bir otoyla giriş yapmışsınız okula. Şoförünüz Okul Güvenlik Görevlisinin yanında. Bilmediğimi sandığım, Nurhayat söylemiş olsa da şu anda öğrendiğim konu; oldukçanın ötesinde çok varlıklı oluşunuz. İnansanız da, inanmasanız da odama girmeden önce panoları incelemişsiniz ve iki dakika kadar sonra da odama girmişsiniz. Görüntüler ve sözler ikimize ait. İtirazınız var mı?”
“Yok!”
“Koz(1) olarak kullanabileceğim tüm bu görüntü ve sözleri Okul Müdürü olmamın bana verdiği yetkiyle siliyorum. Benim Nurhayat gibi gerçeğimi ispat etmek gibi bir çabam yok, olmayacak da, onun ve sizlerin her türlü kararınıza uyacağıma dair söz veriyorum. Görüntülerle ilgili tüm kayıt ve çalışmaları siz buradan ayrılıncaya kadar durduruyorum, ses ve görüntü olmayacak asla, siz gittikten sonra görev yeniden başlayacak…
Ben de sessizliğimi muhafaza edeceğim, Nurhayat’ı aramayacağım, cep telefonumu kapatacağım, onun aramasına izin vermeyeceğim. Bundan sonrası sadece sizin konunuz, benim içinse Allah Kerim. Şuna inanın ki ben fuzuli(1) bir varlık olarak asla önemli değilim, ancak Nurhayat’ın her türlü eyleminden vicdanen(1) sorumlu olacağınızı aklınızdan çıkarmayın lütfen!..
Elimi uzatarak sizinle vedalaşmak isterdim, ancak bana karşı nefretinizi nefesinizden hissediyorum, o nedenle sadece ‘Güle güle!’ demek geçiyor içimden. Lütfen, buyurun!”
Ve gün sustu…
Okul boştu, bomboş kalmıştı. Ne okuldan çıkasım, ne de evime gidesim vardı, bir anlamda sessizliğimde, cep telefonumu kapatmayı unuttuğumu aklıma getirmeksizin, bilinip tahmin edilecek bir şekilde, masamda “Kaz gibi düşünüyordum(2)!” Sessizlikte sadece Güvenlik Görevlisinin çekinceli gizli ayak sesleri vardı ve kapım her zamanki gibi açıktı…
Cep telefonum çaldı, aklımdan geçirmeme, karşımdakine söylememe rağmen kapatmayı unutmamı ayıpladım, açmamla birlikte musiki dolu bir ahenk(1) ulaştı içime sanki;
“Ne mektup, ne haber geliyor senden…(16) Hani yemeğe çıkaracaktın beni? Güzel sözler ekinde beni sevdiğini söyleyecektin, karşımda diz çöküp elime yüzük takarken, evlenme teklif edecektin hani? Sakın ola ‘Unuttum!’ deme, olduğun yeri söyle, elimde kör bir bıçak var, hemen oraya geleceğim!”
Babasının okula gelişinden haberi yoktu, olmamasının yaşatacağı tepkiyi bilmem imkânsızdı.
“Gerçekten, kıyar mısın bana?”
“Sana kıyacağım kanaatini nasıl yaşarsın ki? Senin olamamaktan dolayı karşına geçip kendime kıyacağımı söylemek istemiştim!”
“Ha! Ben de, dünyada ilk, tek ve son olarak; ‘Sevdiğim insan benim yüzümden, bilemediğim bir nedenle kendini kesip, biçip öldürdü!’ diye senden sonra rahat bir ömür süreceğim, öyle mi? Çok özledim seni, yanıyorum da. Çıkman mümkün mü? Söyle, olduğun yere geleyim!”
“Ben ki, bir saniyesini senden ayrı geçirmek istemeyen Nurhayat, senin için nasıl yollara düşmem ki? Söyle, nerde olayım ben?”
“Nerde dersen, ben dediğin yerde olurum(17), sadece kulağını göğsüme daya ve kendini dinle içimde, tek isteğim bu…”
Kavuştuk, belki de dünyanın en asorti(1) yerinde; bir otobüs durağının kanepesinde. Sadece yasladığı kulağı ile kendini dinledi göğsümde onun için atan nesnede. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadık…
Hüzünle evine bıraktım onu. Ve taksi bulamamamın tedirginliğiyle evime mi, okuluma mı gideyim, kararsızlığı yaşarken bir taksi durdu yanımda, tanımadığım, bilmediğim, ama beni tanıyan;
“Öğretmenim, buyurun!” dediklerinde;
“Sağ olun çocuklar! Sizi bana Allah gönderdi!” dediğimde onları bana Allah’ın değil, şeytanın gönderdiğini aklımın ucundan bile geçirmem mümkün değildi. Nitekim yüzler tanıdık görünmediği gibi, eski öğrencilerim olacak tipler de değillerdi.
“Bir münasip yerde…”
“Duracağız öğretmenim…”
Durduk, ikram başladı ve bitti, ama nasıl? Maşallahları vardı çocukların, boks, tekvando, tekme-tokat kısaca diplomalı profesyonel dövücü olsalar gerekti, her biri ayrı ayrı...
Kırığım, çıkığım, ancak ağrımayan, sızlamayan yerim de yoktu. Gözümün birini az da olsa açabilmiştim, kör olmamıştım, kör değildim şükür! Gamzelerim al aldı. Kulağım yırtılmıştı az-biraz koptu, kopacakmış gibi sarkarak.
Dudaklarım patlamıştı, dört dudaklı gibi görünmem bir tarafa daha önceden de tavşan dişli olup olmadığım konusunda şüphe girmişti içime. Çocukların yanlışlıklarından biri çürük dolgu dişim yerine olmadık yerdeki sağlam bir dişimi sökmeleri idi, usta bir dentist(1)(!) gibi, morarmayan, kızarmayan yerlerim de vardı Allah’ıma şükrettiğim.
Anlayamadığım(!) gecenin o vaktinde o kadar gayretli olmalarına, efor sarf etmelerine hayran olmamdı, idmanlı çocuklar olsalar gerekti vesselâm(1). Ancak gene anlayamadığım şey nakavt ettikleri(2) için mi maçı sona erdirdikleri, yoksa bir yerlerden bir hakem gelip de; “Yasal maç yapmıyorsunuz ülenler!” dediği için mi maçı yarıda bıraktıkları idi?
Ve hafızam beni yanıltmıyorsa maç sırasında “ülenlerden” bir tekinin bile ağzını açıp konuşmamış olmasıydı, yani soru işaretinin “Neden beni böylesine dövmelerinin?” cevapsız kalmış olmasıydı. Çünkü ne saatimi, cep telefonumu almışlar, ne de cüzdanıma dokunmuşlardı. Konu sadece; “Pata da, Küte de” sonuç gayeli intibaını(1) vermiş olmak olsa gerekti!
Gene de o kafayla anlamadığımı bir kez daha kendime anlatmalıydım. Kalbim temizdi, fesat düşünemezdim(2), ama gene de bu kadar bir temiz kalbe sahip olduğum geçmiyordu aklımdan. “Galiba” kelimesiyle süsleyerek tam bir geri zekâlı(3) olduğumu ifade etmemin zamanının geldiği geçiyordu aklımdan. Okulda müdür olmak geri zekâlı olma unvanını yok etmezdi ki. Sonuç, gelir IQ(1) konusuna dayanır, hapı yutma konusunda başarılı olur çıkardın!
Her neyse! Dattaya oturmuş(2) bir bebek gibi, beni atta yerine hastaneye götürecek(2) birinin yardım elinin uzatmasını bekler gibiydim, izbe(1) bir yol kenarında, yarı külçe(3) halinde gibi.
Kendimi şu anda keçiboynuzu çiğnemiş gibi, yani bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemiş şeklinde hissediyordum. Sevdiğimle bir süre yan yana, diz dize, göz göze oturup, söz söze konuşup el ele tutuşup utanarak, çekinerek, gecikerek bir öpücüğü karşılıklı olarak sebeplenmiştik.
Ve karşılığında kendilerini hatırlamamın mümkün olamayacağı kişilerden bir araba, daha doğrusu doyasıya sopa yemiştim, başka nasıl tarif edebilir, tasvir edebilirdim ki bu gecenin bilânçosunu.
Bir polis arabası fark etmişti beni, üstelik sopa yemiş gibi değil, kabahat yapıyormuş gibi yorumlayarak. Gerçi abartmış olabilirim, ama ancak yanıma geldiklerinde, ağzında memesi eksik, lazımlığa oturmuş kakasını yapıyor bir velet gibi görmeyi bırakıp “Ne yapıyon lan orda?” demekten son anda vaz geçmişlerdi.
Beni et, deri ve kemik yığını halinde görünce ellerini uzatmayı, yardım etmeyi akıl edebilmişlerdi. Üstelik her şeye karşı şanslı günüm olsa gerekti, polislerden biri eski öğrencilerimden biri çıkıp;
“Ne oldu hocam size böyle?” diye sormuştu, yumuşak bir şekilde, acıyarak.
“Bilmem çocuklar! Hava almaya çıkmıştım (usturuplu yalan(5)!) Kimsenin tavuğuna ‘Kışt!’ demediğim halde bir taksi yanımda durup, ‘Buyur hocam!’ deyince onlara kandım, bindim ve sonra burada arabadaki üç-beş bebe beni bu hale getirdiler, yani kaba kaçacak, ama kısaca haşat ettiler(2)!”
“Tanıdık yüz, araba plâkası?”
“Valla çocuklar, niyetlerini anlayıp da, en az hasarla olayı atlatmayı düşünürken aklımdan geçmedi böyle şeyler. Neyse siz beni evime bırakın, biraz istirahat edeyim, atla deve değil ki yaşadığım (ne demekse?) geçer işte!”
“Olmaz öğretmenim! Önce bir baksın doktorlar, sonra sorgu-sual…
Herhalde bir hafta, on gün kadar hastanede kalırsınız, tahminime göre!”
“Yapmayın çocuklar, o kadar ömrüm var mı benim?”
Varmış!
İnsan dilerse tekeden süt sağarmış! Ayrıca arayan Mevlâ’sını da, belâsını da ve sevdiğini de (ben kendimden ekledim!) bulurmuş! İşte o hesap; Nurhayat kapı duvar olan tüm bölgelerden yatay geçiş yaparak bana ulaşmıştı.!
Höykürüş(1), üstüme kapanış, yaralarıma, berelerime, çevremizdekilere aldırmaksızın kucaklayış, öpüş ve üsteleyiş…
“Kim yaptı, söyle bana, Nınnırınınnın(1)?”
Uğulduyordu başım, kendime gelmek üzereyken sevgi coşkusuyla kendimden geçmiştim. Sevilmek doğadaki en harika bir duyguydu, ömrümün sonlarına yakınlaştığım hissini yaşadığım şu anda.
İnsan, yaşamında yer aldığında katlanamayacağına inandığı şeylere öylesine katlanıyor ve sabırlı oluyordu ki?
Yoğun bakımdaki sevdiğine kavuşamayacağına inanıp kendine son verme çabası yaşayan bir genç kız, ahrette buluşmak üzere ne olduğunu anlatmasının mümkün olamayan sonunu tükettiği yaşam sonrasında yoğun bakımdan beyaz örtüler altında çıkarılmıştı.
“Allah’ım, dayanamıyorum artık, al canımı, ne olur?” şeklindeki yalvarışı koridorlara taşan ses kesilmişti. Tanrı kabullenmiş olsa gerekti genç kızın duasını.
Ve ben Nurhayat’ın sevdası, sevgisi, cesur yüreği ile ayağa kalkma çabası yaşıyordum. Ziyarete gelen öğretmen arkadaşlarıma (Ki onlardan başka kimsem yoktu); “Düştüm!” demiştim, nasıl bir düşüştüyse düşüşüm, düştüğüme kimsenin inanmadığı…
Sargılar alındı, her ihtimale karşı oluşturulup yapıştırılan alçılar kırıldı, bağlantılar ve en önemlisi utandığım, tuvalete tek başıma, kendi cesaretimle gitmemi sağlayan tüm torbalar, ördekler falanlar filânlar azat ettiler beni.
Parmaklarımın arasından utanarak bakmaktan kurtulmuştum. Ama beni tabureye oturtup yıkamasına asla “Hayır!” demezdim, diyemezdim.
Beni banyoya iteklerken; “Koskoca adamsın, temizlik ve tıraş malzemeleri aynanın önünde, seni yıkamadan önce tıraşını, temizliğini yap, sonra çağır beni!” demişti…
Daha önce de temizlenmiştim; ama bu kez “Adam gibi” temizlenmem gereği emredilmişti.
Bir sabun… Bir ödül! Bir kese… Bir ödül! “Ay! Su çok sıcak…” Bir ödül! “Ay! Su soğumuş…” Bir ödül!
Son bir ödül, havlulara sarmak ve emir; “Çık dışarı!”
Beni yıkamak, kurulamak, sonra salâvatlamak(2) kolay mıydı? Benden sonra odamın perdeleri kapalı, banyonun kapısı kilitliydi! Çıplak değildi beni yıkarken ve sebep;
“Daha namahremmiş(1), haddimi bilmeliymişim!”
Duşunu alıp, sarılıp, silinip giyinmiş olarak dışarı çıktığında hâlâ ve her zamanki gibi güzeldi. Ve insan yaşadıkça çok şeyi öğreniyordu peş peşe, zaten söz bunun için pelesenk(1) haline gelmemiş miydi? “Akıl yaşta değil, baştadır!”
Nurhayat yatağımın başına geldiğinde, kapıyı da, perdeleri de açmaya gerek görmemişti, yeni ödüller, yeni bonuslar(1) gerekebilir diye düşünmüş olsa gerekti. Belki de her ihtimale karşı kontrol etmesi gözümden kaçmamıştı, teferruata gerek yok!
Giydirdi, grand tuvalet(3) olarak, tanıdığı zamandakinden daha yakışıklı bir adam, hatta damat adayı gibi (bana göre) ve son ödül ikramından sonra da perdeleri ve kapıyı açtı.
Doktor gelecek, son kez kontrol edecek, rapor verilmesi ve “Defolma Belgesi (Hastanede buna kısaca “Taburcu” kelimesi ile başlayan bir kâğıt diyorlarmış!) için talimat verecek doktor onu onaylayacaktı…
Da…
Sonuç?
Ketumdu(1), tedirgindi Nurhayat bana ikramı olan hayat veren öpüşlerinden sonra anlayamadığım bir şekilde. Bu anlayamayış, gabilik(1), gerzeklik süreğen(1) bir şey olsa gerekti, kaç zamandır özenle kullanırmışım gibi? Sanırım, babasının tavrından ya haberdar olmuş, ya da hissetmiş olsa gerekti, doğrulanmamış olsa da zannını yaşar gibiydi. Çıkışımız hangi istikâmete doğru olacaktı? Evlenmeden önce de olsa benim evime mi, evleninceye kadar baba evine mi?
Bir elmanın iki yarısı olarak kabullendiğim biz için bunun hiçbir önemi yoktu, bizim için, (Eşim olmasını dilediğim için de söylemekte sakınca yok, diye düşünüyorum!) Şairin dediği gibi; her mihnet kabulümdü, yeter ki(18); gönlümde, kalbimde, beynimde olan aşkım, biriciğim yuvamda da baş tacı olsun!
Yaşamda olmaması gereken şeyler, bazen olmaması gereken anlarda gerçekleşiyordu. Daha son kontrollerini tamamlayıp da kontrol şartıyla Taburcu Belgesini imzalamadan evvel, reçetesini yazıp, belgeyi imzalarken, Doktor Bey, ailemin tek ferdi olarak tahmin ettiği Nurhayat’a gerekli bilgileri aktarmaya gayret ediyordu, mutluydum, bu benim başımda, benim olmasının tasdiki gibi bir şeydi, üstelik Doktor Kararıyla.
Nurhayat’ın babası ve annesi bu anda görünmüşlerdi ilk kez kapıda. Niyetleri muhtemelen “Geçmiş olsun!” demek olmasa gerekti.
Doktorla konuşması biten Nurhayat, odaya girdiğinde babası tehditlerine henüz başlamıştı;
“Sanırım bu olaydan ders almışsındır, sen kimsin ki…”
Sözünü tamamlamasına fırsat bırakmadı Nurhayat, bağırarak;
“Baba! İnanamıyorum! Benim yaşamımla ilgili kendi başına nasıl karar verirsin ve de sadistçe uygulamak istersin ki? Buna hakkın var mı? Anne! Sen de destekledin mi yoksa babamı? Sizlere hakkımı helâl etmiyorum, eğer varsa!”
Salonda, açık pencere kenarında düşünceli bir şekilde oturan refakatçıyı yerinden kaldırıp sandalye üzerine çıkıp boşluğa bıraktı kendini.
“Yapma! Etme! Nurhayat! Kızım! Sevgilim! Bir tanem!” gibi sözlerin hiçbiri ulaşamamış olsa gerekti kendine.
İnsan, yaşamda bir kere severdi, ama bir kere, tüm mevcudiyetiyle, vazgeçmektense ölmeyi tercih ederek. Bu “aşk” demekti.
Herkes son sürat merdivenlere yönelirken, duygusuz refakatçi sandalyesi üzerine çökmek üzereyken, hiçbir şey olmamış, gamlı bir baykuş(3) gibi…
Kulağım çınlıyordu; “Haydi gel, bir tanem!” şeklinde.
“Geliyorum, bir tanem, mesajını aldım!” deyip sandalyesine oturmak üzere olan kadını kolundan tutup kenara silkeledim ve kendimi boşluğa bıraktım, tıpkı yaş farkımızı önemsemeyen sevgilim gibi…
Söz, burada başkasında, yorum gerektirmeksizin, sanatkârın hissetmiş gibi bestesinde;
“Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz…(19)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Duygu Sömürüsü yapanlarla ilgili olarak gerçek bir inceleme yaptığımı belirtmeme gerek var mı? Yaşadıklarımdan aklımda kalanları özetlemeye çalıştım, unuttuklarım istisnadır.
(1) Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.
Ataerkillik; Pederşahilik. Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayandırılan toplumsal düzen.
Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, sürpriz.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Çengi; Çalgı eşliğinde oynamayı meslek edinmiş kadın.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Dentist; Diş Doktoru. Dişçi.
Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.
Feyz, Feyiz; Manevi haz, gönül huzuru. Bolluk, bereket. Olgunlaşma, ilerleme.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.
Hazırlop; Hazır durumda olan, başkalarınca hazırlanmış olan, hiç emeksiz. Sarısı katılaşacak derecede kaynatılmış yumurta.
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İkna; İnandırma.
İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.
İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).
Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.
Kaput; Otomobil, otobüs, kamyon gibi kara taşıtlarında motoru örten, açılır kapanır biçimde saçtan yapılmış kapak. Asker paltosu.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Kızan; Erkek çocuk. Çoluk çocuk.
Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Lehçe (Özellikleri); Bir ana dilin ses, yapı ve söz dizimi bakımından büyük ayrılık gösteren kolu. Diyalekt. Bir dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşidi. Gidekoy, gidiyok, geliyok, getirekoy, geliverem, gidiverem, geti (getir), ko (bırak, koy), sinek (fıçı gibi tahtalardan yapılmış, testi gibi su taşıma kabı), bibici (küçük yer, küçük şey), köfün (küfe) yöremde kullanılan deyişlerdir.
Mahir (Mahire); Becerikli, yetenekli, usta. İsim.
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Pala; Eski, kullanılmış eşya ya da giysi. Kavisli kısa, uç bölümü geniş, kabzasına doğru daralan bir nevi kılıç. Kürek gibi bazı araçların enli ve yassı bölümü. Eski bez parçalarından dokunan kilim, yaygı.
Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
Pes; Birinin şaşırtıcı bir davranışı karşısında şaşkınlık duyulduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılan söz. Karşısındakinin kendinden daha üstün olduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini, boyun eğdiğini belirten söz.
Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni çingene olan topluluk.
Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Süreğen; Ne zaman sona ereceği belli olmaksızın sürüp giden. Uzun zamandan beri süren, uzun süreli olan.
Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.
Vaveylâ; Bağırış, feryat, çığlık.
Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, etyemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.
Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
Vicdanen; Vicdan yönünden (Vicdan, Kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir. Vicdan bir çok dinde, bir çok felsefi akımda, mistisizmde önem verilen bir kavramdır).
(2) Aklını Çelmek; Kişiyi kendi kararından ve düşüncesinden yoksun bırakarak başka bir yola sokmak.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Atta (Attaya, Attalara) Gitmek; Çocuk dilinde dışarı çıkmak, bir yerlere gitmek, yer görmek, tanıdıklara gidip görmek.
Dattaya Oturmak; Çocuk dilindeki, büyük çişini yapmak için lazımlık denen şeye ve sandalyeye oturmak.
Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.
Fesat Düşünmek; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarmayı aklından geçirmek, düşünmek.
Gözleri Fıldır Fıldır İzlemek; Gözleriyle çabuk çabuk dönerek, hissettirmeksizin sağı-solu maksatlı olarak kontrol etmek.
Haşat Etmek; Bozmak, işe yaramaz hale getirmek.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Kaale Almak; Önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.
Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.
Kayaya Toslamak; Hafife alınan bir kişinin kafife alınmamasının kanıtlanmasını görmek. Enli, boylu, cüsseli, şakası olmayacak biriyle tartışmaya, hele ki ağız kavgasına girişmek, dayılanmak.
Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim. (Arpacı Kumrusu gibi düşünmek de bu söze uygun düşünülebilir)
Kına Yakıp Sevinmek; Aslı; Kına yakmak, İslâm geleneklerinden sünnet olan bir güzelliktir. Gelin kızlara, damatlara, kurbanlık koyunlara, askere gideceklere yapılan bir uygulama. Ancak öyküdeki anlamı bir bakıma; “Bayrama yetişmeyen kınayı sakalına yak… Bayramdan sonra gelen kınayı kıçına yak!” şeklinde bir temenni(!) yahut da kinaye dolu bir sitemdir.
Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
Linç Edilmek; Yargılanmadan öldürülmek.
Muadili Olmamak; Dengi, eşi, eşdeğeri, eşiti olmamak.
Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.
Nakavt Etmek; Mat etmek. Yenmek. Boks karşılaşmasında rakibini yere düşürüp “10” sayılıncaya kadar kalkamazsa maçı kazanmak.
Paçayı Kurtarmak; Başının çaresine bakmak eyleminin ucu ucuna, son dakikada gerçekleşmesi hali.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Sotada Beklemek; Sotaya Yatmak. Sotada olmak. Uygun bir yerde kendini gizlemek.
Sürüncemede Kalmak; Gecikmek, bir türlü sonuçlanmamak, askıda kalmak.
(3) Açık Vermek Çekincesi; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymamak, açıklamamak için gayret etme, çekinmek.
Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
Doğrudan Doğruya; Eliyle koymuş gibi, tahmin etiği gibi.
Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.
Geri Zekâlı; Zekâ seviyesi yaşından geride olan. Gerzek.
Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Grand Tuvalet; Takım elbise, kravat kombinasyonu tarzı şık giyim.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kesseler Tek Damla Kanım Akmaz; Aslı; “Öldürseler kanım akmaz!” şeklinde. Çok inatçı olmak, istediğini mutlaka kabul ettirmek. Konuya, korkuya, olaya o şekilde konsantre olmuş, yahut da dikkat kesilmiş ki, herhangi bir etki onu bu olaydan çıkması için yeteli değildir (Silâhların en korkuncu sözdür; insanın yaşamını tek damla kan akıtmadan mahveder ve açtığı yaralar asla kabuk bağlamaz. Akra’da bulunan el yazması). Kur’an, Bakara Suresi, 195. Ayet; “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Ruhsal Tepki (Travma); Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan çoğu kez olağan dışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etki.
Sosyal Mesafe (Sosyal Alan, Sosyal İzolasyon) Âdâbı; Bir kişinin kişisel veya kamusal alandan en az 150-200 cm arasında değişen bir uzaklıkta olmasının gereken tarifi (Özellikle salgın hastalık, epidemi vukuatlarında).
Toplum Psikolojisi; Toplumda normal, olağan görülmesi gereken bir bölümün, diğer toplum tarafından kesinlikle hoş görülmemesi nedeniyle yaşanan kargaşanın adı.
Usturuplu Yalan; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun şekilde söylenen yalan.
Virüs Salgını; Her ne ad altında olursa olsun, sonucunda canlı varlıkların, özellikle insanların ölümlerine neden olan bir hastalık, salgın türü.
Yarı Külçe; Yığın durumunda nesnelerin oluşturduğu öbek Öyküde bir et ve kemik yığını şeklinde tasvir edilmiştir.
(4) Dini Konular;
Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiye’yi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap.
Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Bidat; “Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek” gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir. Geniş anlamda Bid’at; “Bir benzeri olmayan ve İslam’da olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup, Peygamber ve Ashab-ı Kiram dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta ilâve ve eksiltme mahiyetinde olarak ibadet kabul edilen, göze ve akla hoş gelen dua. Kur’an okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce, görüş ve amellerin, sünnete aykırı davranışların âdet haline getirilmesi. Kutlu Doğum haftası, mevlitler ve İslam’da din ile ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir.
Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslam’ın beş şartından (farzından) biri.
Deist; Deizm yanlısı. Yaratıcı bir güç inancı olan, kehanet, mucize vb. şeylere inanmayan mantıksal yaklaşım sahibi.
Dinci; İnançlıymış gibi görünüp dini dünya işlerine karıştıran, siyasal çıkarlarına araç olarak kullanan kimse. Allah’ı ve Kur’an’ı inanç sömürüsü yaparak tüm menfaatleri için kullanan.
Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse. Mütedeyyin.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Gerici; Toplumsal yaşamda çağdaş değerlere karşı çıkan, her yönüyle eskiyi özleyen, eski düzene dönülmesini isteyen ve bunu sağlamaya çalışan kişi. Yeni düzene karşı gelen, mürteci, yobaz.
Hayır (Hayr); Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iş, iyilik. Yararlı, uğurlu, güzel, hayırlı, iyi.
Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
İrticaa Özenmek; (Mürteciliğe)Gericiliğe, Kur’an ve Allah’la aldatmaya, bu yolla din sömürüsü ile menfaat temini sağlamaya çalışmak.
İrticalen Konuşmak; Elinde hiçbir belge olmaksızın, doğaçlama, içinden geldiği gibi konu ile ilgili mantıklı bir şekilde konuşmak.
Kur’an İle Aldatmak; Cemil KILIÇ’a ait “İslam’a Kurulan Pusu” adı ile imzalanan kitap.
Laiklik; Din işleriyle, dünya işlerini ayırma, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Mevta; Ölü, ölmüş kimse.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
Teravih (Namazı); Ramazan ayında her gece kılınan 20 rekâtlı nafile (Sünnet-i müekkede kabul edilen) namaz.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
(5) Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen para. Üzülerek ifade etmek isterim ki, bugünün Türkiye’sinde yozlaştırılmış, hesaplara zorunlu olarak eklenir, hatta neredeyse sille-tokat kabilinden tahsil edilir olmuştur.
(6) Will you always love me! Los Bravos ekibinin en güzel eserlerinden biridir.
(7) Bastır paraları Leyla’ya, bir daha mı geleceğiz dünyaya… Aslı; “Bas bas paraları Leylâ’ya, bi daha mı gelicez dünyaya” şeklinde olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(8) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(9) Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi. Mehmet Akif ERSOY’un “Geçen akşam eve geldim. Dediler; ‘Seyfi Baba’ şeklinde başlayan şiirinin son dizesi.
(10) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(11) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(12) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(13) Neylersin ölüm herkesin başında, / Uyudun, uyanmadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında… Cahit Sıtkı TARANCI, “35. YAŞ ŞİİRİ”
(14) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(15) Binlerce kilometrelik bir yol, atılacak tek adımla başlar. Lao TZU
Adım adım küçük başarılar dizisi yaratabilirsin. Her yolculuk ilk adımla başlar. Ama gideceğimiz yere ulaşmak için ikinci, üçüncü ve gerekli tüm adımları atmak zorundayız. Dan MILLMAN
(16) Ne mektup, ne haber geliyor senden… Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(17) Sen bana bakma, ben senin baktığın yönde olurum… Özdemir ASAF
(18) Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden… Cahit Sıtkı TARANCI “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN”
(19) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.