İçinde ukdeydi(1) genç adamın, neredeyse bebekliğinden beri öğretmen olmak…

Ama öyle hazırlop(1) her bir bakımdan mamur(1), iyi, yaşam şartları uygun, şehirde, hatta evine-barkına(2) yakın değil.

Hani tarifte yanlış sayılmazsa, tilkinin bilmem ne yapmakta bile tereddüt edeceği, kuş uçmaz-kervan geçmez olmasa da, eksiklikleri tartışılmayacak, kendine ihtiyaç duyacak, engeller nedeniyle eğitimden uzak, hatta korkan, okuyamayan çocukların yaşadığı, kapalı ve bir bakıma karanlık bir dünyada yaşayanlara aydınlık olmak gibi bir savaşı yaşamak arzusundaydı.

Varlıklı, hatta varlıklı olmaktan öte çok varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmasına, özellikle annesinin; “Gel, etme, eyleme, babanın veliahdı(1) ol!” şeklinde yalvarmalarına karşın idealinden(1) vazgeçmek gibi bir düşünceyi taşımıyor, içinden geçirmiyordu.

Su gibi akan seneleri arkasında bırakarak öğretmen okulundan çoktan iyi bir derece ile mezun olmuş, okulun kendine sağladığı avantajdan yararlanmak ve yükselmek için üniversite sınavına girmesine karşın başarılı olamamıştı.

Bilemediğinden, başarısız olduğundan dolayı değil, sadece dikkatsizliğinden. Zekâsı, aklı, bilgisi konusunda eksikliği, noksanlığı olmamasına karşın dikkatsizliğine ek olarak aceleciliği, telâşı, heyecanı nedeniyle soruları cevaplarken satır kaydırınca en kötü numarayla başarı listelerinin en son sıralarında yer almıştı.

Yapacağı bir şey yoktu. Merak edip de öğrenmediği, bir gün bile içinde dolaşmadığı, hiçbir bilgi birikiminin olmadığı babasının fabrikasında ömrünü törpüler gibi ve üstelik “Patronun oğlu” unvanıyla eli kıçında dolaşıp(3) bir sonraki yılın üniversite sınavlarını beklemek aklının ucundan bile geçmiyordu.

Babasının nüfuzunu(1) kullanarak aşağıdan-yukarı rica, minnet, yalvarış ve yakarışlarla Bakana kadar ulaşmış, Bakan “Genç öğretmen” şeklinde düşünerek kırmak istememiş, gene de, muhtemelen aralarındaki ailevi bağ nedeniyle babasına telefon ederek izin almak gereğini hissetmişti.

“Oğlun atama istiyor, hatta ‘Maaş falan bile istemem!’ diyor, ne dersin?”

“Bu oğlan, asi bir adam üstat! Sen onu senin bildiğin, ama kimsenin bilmediği bir yerlere postala da, anasından emdiği süt burnundan, aklı başına gelsin, görsün dünyanın kaç bucak olduğunu ve isyanın beş para etmediğini!”

“Yanlış! ‘Oğlanın aklı başına gelsin!’ diye değil, gideceği yerin aklını başına getirmek öğretmenlik yapsın isterim. Bunun için baba olarak onu cebinden bir miktar da olsa desteklemeni önererek gereken bir yere göndermek için araştırma yapacağım. Mahrumiyeti öğrenmesinin, yapacağının onu mutlu edeceğine inandığı bir yere göndermeye gayret edeceğim onu…

İsterse onun size ulaşacağı, ancak sizin onu merak edip, endişelere sevk edeceğiniz, yönlendirmeye çalışacağınız bir yer olmaması için kesinlikle çaba göstereceğim. Çünkü böyle gençler bizlerin yarınlarımız ve şu an benim altımda olan sandalyelerin gerçek sahibi olmaya aday olan alnından öpülesi kişiler. Ben ona senin adına teşekkür ederim. Şimdi izninle, sağlıkla kal!”

Bakan karşıdan cevap beklemeksizin, belki aklından geçmeyen bir dileğin söz olarak kendini belli etmesi nedeniyle sinirli bir şekildi kapattı telefonu. Özel Kalem Müdürünü çağırıp ilgili Genel Müdürü, yetkili elemanı ve gereken evrak ve harita ile birlikte odasına çağırmasını emretti.

Bilgi birikimi, not almadığı takdirde bir konunun aklından kaçıp unutulmasına neden olmaktansa anında çözümünü emrediyordu, hele ki karşısındaki kendinden yardım dileyen yarının bir öğretmeni ise.

“Elimde, yarınlarda belki de bu makamı dolduracak bir cevher(1) var. Asla ‘Aklı başına gelsin!’ amaçlı değil, gittiği yeri dolduracak, adam edecek, medeniyet düzeyinde bilgi, beceri ve sosyal yaşamını gereğine uygun olarak düzene sokacak, kalkındıracak, okutup adam edecek, ışık verip aydınlatacak bir köye atamasının hemen yapılmasını emrediyorum!..

Şu an kaydıyla tüm işlerinizi bir sonraya bırakıp sadece bu konuya adayın kendinizi. Araştırın ve seçeneklerle en fazla üç saat sonra Toplantı Odasında karşımda olun!”

Cep telefonuna uzandı, Özel Kalem Müdürünün odasında olduğunu bilmesine rağmen ve isim vermeksizin;

“Oğlum! Sen biraz hava al! Dolaş! Öyle ki, şimdi okullar tatil, ama hemen yarın göreve başlayacakmış gibi hazırlıklı ol! Bilmen gereken sadece, görev alacağın yer olarak şehirde olmayacağın. Ötesini sonrasını, şu anda ben de tafsilâtlı olarak bilemiyorum, ne çıkarsa bahtına. Üç saat sonra yanımda ol, müjdeni al ve kibarca söylüyorum; Hemen defolunuz!”

“Emrin olacak Bakan Baba, ellerinden öperim!”

Yaklaşık bir, bir buçuk saat kadar sonra Müdür ve elemanı Bakana rapor vermek üzere makamının ötesinde, Toplantı Salonunda, Bakanın emrinin karşılığını ifa etmek, durumu arz etmek ve onayını almak istercesine onu bekleme formatında, Özel Kalem Müdürüne Bakana bilgi vermek için hazır olduklarını belirtmişlerdi. Bakanın “Hemen” dileği, “Hemen” olarak cevaplanmıştı.

Çeşitli alternatif (ya da seçenekler, her neyse) derlenip düzenlenip atamanın Çiçekköy’e yapılması üzerinde karar kılındı. Çünkü…

Köye atanan ilk Öğretmen Hanım; “Acilen evlenerek” eş durumundan atamasını yaptırarak kurtulmuştu köyden!

Ondan sonraki bay öğretmen ise, takdiren(1), mümtazen(1) ayrılmak zorunda kalmıştı köyden, yapmak istediklerini yapamadan, hani meselâ başlayıp da yapmak istediklerini tamamlayamadan, yarım yırtık(2) bırakarak!

 Köy, aslında Orel Öğretmen için adam edilecek bir köy hüviyetindeydi, köye gelmeyi düşündüğünde. Daha kötüsü ile karşılaşamazdı, idealist bir öğretmen için köy; can sağlığıydı!

“Saniye sektirmeden yola çıkacağım Bakan Baba! Bil ki önce ülkemin, sonra senin ismin asla aşağılarda olmayacak, hep ve daima yükselecek! Sanırım beni yönlendirdiğiniz köyde yapacak çok işim olacak! Önce benim minnetlerimi kabul edin! Erken konuşmak uygun görünmese de bir yıl, bilemedin iki yıl sonra tüm köyü belki buraya getiremesem de, göreviniz her ne olursa olsun, sizi Çiçekköy’e davet edeceğim mutlaka!”

Orel, yemedi, içmedi, yatmadı, kalkmadı, anne ve babası ile vedalaştığında koca koca bavullar ve arabası kapıdaydı.

“Tatile gitmiyorum! Otobüs neyime yetmez ki? Sanırım biraz paraya ihtiyacım olacak, ama borç olarak. Banka cüzdanımı yanıma aldım, takviyeye ihtiyacım yok şimdilik, ama gene de peşinen teşekkür ederim gelecek için şimdiden ve şimdilik…”

Şehre ulaşıp da, taksi şoförlerine; “Çiçekköy’e nasıl gidiliyor?” sorunca, istihza(1) ile “Yayan!” demişti, taksi şoförleri, iyi giyimli haline bakıp, kim olduğunu, nedenini sormaksızın.

Yaşlıca olanlardan biri; “Ha! Şansın varsa, bir merkep ya da birileri yardımcı olabilir sana!” deyip elindeki ufak valiz ve çantaya baktıktan sonra;

“Hangi rüzgâr attı seni oraya, bir suçun, bir kabahatin mi oldu evlât? Her neyse! Beni alakadar etmez! Gel! Seni gideceğin köyün yol çatısına(2) bırakıvereyim Sonrasında artık pabuçların eskimesin diye yayan yapıldak(2) mı gidersin köye, ne yaparsın, bilemem. Ama sen şurdan hemen birkaç şişe su al, boşalan şişeleri de sakın atma, lâzım olur sonra sana!”

Başlangıç karanlık, moral bozacak gibi görünse de, yoktan Kurtuluş Savaşı ile yaratılmış bir ülkede, devrime âşık bir öğretmen olarak başarısını kısıtlamaya hiçbir engelin kendisi kadar cesur olamayacağı inancıyla taksiye bindi Orel.

Asfaltın devam ettiği halde, kendisi için bittiğinin ifadesi olarak, köyün isminin yazılı olduğu yerde araçtan inen Orel patikadan biraz geniş, sathı bozuk bir yolun başlangıcında esefle durma hakkını kullanma mecburiyetinde hissediyordu kendini.

Muhtemelen bir yerlerden emekli olup da geçinemediğinden, boş vaktini değerlendirmek için bu işi yapmakta olan nüktedan(1) ve bilgili taksi şoförü şair ruhluydu da aynı zamanda;

“Aha, başlangıç bura! Dört kilometre kadar ilerisi köy, yürürken; ‘Dayan dizlerim dayan!’ diyeceğin Ancak bil ki; ‘Senin de yolun biter, bizimkisi ise bittiği sanılan yerde yeniden başlar!(4) Haydi, selâmetle genç adam!”

“Taksi ücreti…”

“Ölmez, sağ olursam, gelecek sefere çift tarife ödersin genç adam. Haydi, Allah yardımcın olsun!”

İyi dualara her zaman muhtaçtı insan, iyiliklere de, iyi insanlara da. Ancak Orel’in çift tarife ödeyemeyeceğini bilmesi o an için mümkün değildi. Taksi şoförünün kendini bırakmasının hemen ertelerinde dünyayı terk ettiğini o yaşam içinde bilmesi, asla mümkün değildi, ama öğrenecekti.

Orel sağına soluna bakınarak, inin-cinin top oynadığı(3) patikada ilerlerken, bir yol mühendisi gibi (artık beyninde nasıl bir mühendis yorumluyorsa) yolun durumunu da enine-boyuna inceliyor, kendince, kendine göre olasılıklar için keşif yapıyordu.

Yolun ilerilerinde eğer ki istimlâk gibi bir sorun yaşanmamışsa, neden yolun genişletilip de araç sevkiyatına uygun hale getirilmemesini sorgulamak gerekecekti. Hiç mi acil hasta, doğum vb. gibi bir olay yaşanmamıştı ki bugüne değin(1)? Üstelik köy, nasıl kendiliğinden kör bir kuyu gibi köy olmuştu ki, üstelik bugüne kadar, kimsiz, kimsesiz, kimliksiz?

Bu durum; ilkokulu bitiren öğrencilerin bilgilerini yükseltmeleri için ortaokul, lise ya da dengi okullara gitmemelerinde de en önemli birinci neden gibi görünmüştü Orel’in kendine.

Ve Çiçekköy, ismini daha başlangıçlarda hak etmemişti Orel’e göre, ancak umudu köyün adını hak edecek gibi ve kadar örnek bir köy olacağını yahut da kendinin köyü o duruma getireceğini inanç olarak yaşattı kendinde.

Meyve ağaçlarının dalları meyvelerinin ağırlığı nedeniyle yerlere değer gibiydi. Ufak bir çukur, mikroklima(1), derenin toprak kanallarda kısmen eksilse de yeten suyu, doğal gübre etkisi ve fakat nedense tembellik ve belki de adamsendecilik(1), “Bize yetiyor!” kaygısızlığıyla(1) köyün zenginliğini engelliyor gibiydi.

O tanesi neredeyse yarım kiloya ulaşan domatesler, yerlere sürünüyor, imdat diler gibiydiler, salatalıklar tohuma dönme çabasına çeyrek kala zapt edilemez bir çaba görüntüsünde, fasulyeler, barbunyalar neredeyse dallarında kuru olma şanslarını fırsata çevirme umudunda, biberler neredeyse yerlerinde dallarına asılı olarak hüzünleriyle çürümek düşüncelerinde olsalar gerekti.

Mutlaka ve mutlaka milli servet çöp olmamalı, bedava da olsa ufak bir çaba ile tüm bereketlenenler insan kursaklarına(2) yerleşmeliydi. Düşünce olarak insan kursağı, toprak oluşumuna göre mutlaka daha değerli olmalıydı, sadece görünen olarak değil, yaşam olarak da.

Yol boyu ilerleyişinde kimse, kimsecikler görünmüyordu etrafta, miskinlik(1) kol geziyordu sadece ortalıklarda, in-cin top oynaması bir tarafa ne rüzgâr salınıyordu, ne de çekirge, karınca, danaburnu, kertenkele geziniyordu ortalıklarda…

Nasıl olsa ihtiyaç duydukları her şey ayaklarının dibinde gibiydi. Zahmete girmelerine gerek yoktu, uzat kafanı, çimlen iki lokma, yan gel yat! Kış mı? Nice kışlar yeterdi, insanların tembelliklerinde kendilerine, stoklamaya gerek yoktu. Ağustos Böceklerinin bile karıncalardan dilenmesi gereksizdi (meselâ).

Köye ulaştığında hayretle şahit oldu ki, caminin kapısı bile kapalıydı, namazla, niyazla şimdilik ilgisi olmadığı için kilitli olup olmadığı hakkında neden olarak kanaat sahibi değildi. Tek açık olan kapı, belki muhtarlığa, belki de kahve niteliğindeki tembelhane niteliğindeki Miskinler Tekkesine(5) ait olsa gerekti.

Açık kapıdan bakıldığında bir masa, masa arkasında gündüzün o vakti olmasına rağmen yaşlıca uyuklayan bir adam ve karşısında siyah, manyetolu bir telefon bulunuyordu, muhtemelen o yaşlı kişi telefon nöbetçi amiri olmalıydı! Seslenmek zorunda kaldı Orel;

Amca gözlerini açar açmaz, yanındaki tüfeğe davranıp; “O kim?” diye bağırdı.

“Öğretmen!” deyince silâhı indirirken o garip soruyu sorma cesaretini yaşadı;

“ Eee! Niye geldin len?”

Cevap vermekle vermemek arası tereddüt geçirirken, ikinci soruyu sordu karşısındaki yaşlı adam gecikmeksizin;

“Ne zaman gitcen len?”

Soruya soruyla cevap vermek Orel’in hassasiyetlerinden(1) biri olsa gerekti;

“Muhtar siz misiniz?”

“Yoo, ülen! Gidip ünleyim(3) barem(1)!”

Muhtar geldi, süklüm püklüm(2), günün o vaktinde olmasına rağmen, yüzünü yıkamamış, gözleri çapaklı, ancak hükümetten, devletten gelmiş “Öğretmen” sözüyle irkilmiş jandarmayla gelmemiş biri olarak sakin ve rahat gibiydi. Eklentisi olmadan sadece, nöbetçi telefon amiri gibi;

“Buyur!” dedi, ancak “u” harflerinin üstlerini noktalar gibi; “Büyür!” şeklinde. Kendisi sedire otururken öğretmene oturmasını işaretlemeksizin soran gözlerle bakarken.

“Öğretmen olarak geldim!”

Muhtarın sorusu telefon nöbetçi amiri gibi manidardı;

“Ne kadar kalçan?”

“Niyetim çok kalmak. Ancak şimdilik en aşağı iki yıl, üniversite sınavını kazansam da, askere gitsem de…”

Ve can alıcı cümleyi fısıldarcasına kulağına eğilip söyledi genç adam;

“Kim bilir, köyden hayırlı bir kısmetim çıkar, belki de enişteniz olursam, ömür boyu kalırım!”

“Oh, ho! Şimdiden evde kaldın öğretmen bey! Köyde senin emsalin yoktur!  Üstelik köyde öğretmen lâzım değil, öğrenci de yoktur, sanırım sen erkenden geri gitcen, gibime gelir!”

“Akşam serinliği insin, sen köydekileri okul önünde topla hele! Öğretmen lâzım mı, değil mi, konuşalım, öyle kararlaştıralım! Öğrenci, bebe yoksa ben de durmam, giderim, mademki muhtar olarak konuşup istemiyorsunuz. Ancak kararım kesin, köyde tek bir öğrenci, ya da bayanlardan öğrenme arzulu biri bile olsa şartlar ne olursa olsun, kalırım ve onu, onları eğitirim, bunu bilin. Şimdi siz bana okulu gösterin. Okula giderken de iki lâfı uç uca ekleyim mi muhtar? Ne dersin?”

“Valla Öğretmen Bey! Boşuna zahmet! Okula bakıp da, ne olacak ki?”

“Eee! Eksiği, gediği(3) varsa, elini muhtarlık olarak cebine atarsın, köyün parası ve imece ile tamamlarız okulun eksiklerini, yeni ders yılı başlayıncaya kadar!”

“Bizde, yani muhtarlıkta para ne gezer neyim?”

“Gelirken gördüm, ağaçlar meyve, bahçeler sebze dolu!”

“Bize, kendimize yetiyor beyim!”

“Kalanlar?”

“Gelip de satın alan olmuyor ki, yolumuz yok! Şehirden gelen çapulcular(1) kalanları toplayıp götürüyorlar!”

“Tabii, her yeri talan ederek(3), bozarak, kırarak, siz de korkuyorsunuz, ses edemiyorsunuz, değil mi? Peki siz neden toplayıp satmıyorsunuz?”

“Kim uğraşacak ki beyim?”

“Ben! Sen! Biz! Siz! Hepimiz! El ele! Buranın, yani şehrin pazarı ne zaman?”

“Salıdan, salıya!”

“Bugün Çarşamba! Önümüzde nerdeyse bir hafta var! Bana iki-üç gün müsaade! Ama önce okula bakayım! Sonra akşamüzeri köylüyü okul önünde topla lütfen! Kendimi tanıtayım! Eli kalem tutanları, aklı başında olanları, okumak isteyenleri görüp tanıyayım, darda kalırsam(3) kimler bana yardım edebilir, sorayım. Muhtar sen de destekle beni!..

Gelecek pazartesi akşam serinliğinden akşam ezanı okununcaya kadar ve Salı sabahı ezandan sonra tüm köy kendiniz için bana yardımcı olmak üzere bahçelerde hazır olun, kimse kimseye söz vermesin, mazeret uydurmasın, bu başlangıcımız olacak!...

Gücümüzün yettiği kadar sebze, meyve toplayacağız, belediyeden fiyat öğrenip köylü pazarında emsallerine göre daha ucuz satacağız. Bu konuda önemli olan bir traktör, ya da kamyonet gibi bir şey bulmak, kiralamak…

İlk gün belki çok yorulacağız, çok az para kazanacağız, ama işleri yoluna koyarsak, öğrenirsek, hesabı-kitabı tam yaparsak cebimiz para görecek, eksiklerimizi tamamlayacağız…

Diğer organizasyonları ben hazır edeceğim! Terazi alıp belediyeye damgalattıracağım. İleride belki kantara da ihtiyacımız olabilir, araştıracağım. El elden seleli, yükleri ana yola taşıyacak benim eşekçeker(6) adını verdiğim yük taşıyıcı yapacağız, tekeri olsa da olmasa da. Her şeyden önce en önemli konumuz köy yolu. Sonra da yol açılıncaya kadar okulun eksiklerini tamamlamak…

Bildiklerimi sizlere öğreteceğim, bilemediklerimi öğrenip uygulamaya çalışıp onları da öğreteceğim. Bunun için biraz zamana ihtiyacım var. Tembel tembel, mayışık mayışık(2), her şeyi Allah’tan, devletten beklemek olmaz. Ramazanlarda sadece et, süt, yumurta, tarhana, erişte ile ve sebzelerle, kurutulmuşlarla oruç tutulmaz! Dünyadan sadece külüstür radyolarla haberdar olmayacaksınız. Açılacaksınız. Gayretli olun, yardımcı olun, kendinize gelin!”

“Öğretmen bey, sen gelir gelmez bize angarya koşuyon!”

“Hayır! Ben size yaşamı, yaşamayı, refahı(1) mutluluğu, kendinize yetmeyi öğreteceğim. Tekrar ediyorum bunun için zamana ve sizlerin yardımlarınıza ihtiyacım var. Ne dersin muhtar?”

“Ben fitim(3) de, bi de köylüye soralım, demek isterim. ‘He!’ derlerse hep beraber!”

“Alelusul(1) gördüklerime göre, bir soru daha muhtar. İkliminizin hoş olduğu kanaatini yaşıyorum. Dereniz, sulama ve kullanma suyunuz var. Yanlışım, göremediğim varsa benim sözlerimi düzelt lütfen! Edindiğim bilgiye ve gördüğüme göre İçme suyunuz yok!... Elektriğiniz yok!... 

Yolunuz olmadığı için kağnınız bile yok galiba! Ancak bahçeleriniz, ağaçlarınız bereketli, nasıl oldu bu? Birileri mi, ziraatçılar mı gelip söyledi, anlattı, ya da gösterdi?”

“Sizden önce bir öğretmen müdür geldi, babası ziraatçıymış, o da geldi. Bize çok bir şeyi gösterdi, anlattı. Hatta okulun karşısındaki sırtı köyün adına uysun deyi Papatya-Gelincik Tarlası haline getirdi…

Dediğim üzre çok çalışkandı, ‘Hiç uyumadı!’ desem yeri, bir dakka yerinde durmadı. Devletin gözüne battı tabikim! Onu hemen geri aldı ve bi daa da sen gelinceye değin hiç kimse gelmedi köye! İşte bu kadar!”

“Tamam! Onun başlayıp da yarım bıraktıklarını ben tamamlamaya çalışacağım. Devlet beni de isterse söz veriyorum ben gitmeyeceğim, en az iki yıl aklımdan geçirdiklerimi yapıncaya kadar burada kalacağım. Tabii sizler de bana inanırsanız, beni sevmenizi beklemem uygun değil, ama devlet beni istediğinde siz de benim gitmemi istemezsiniz olur, biter, tamam mı?..

Köyden para-pul istemiyorum. Hem asla! Devlet ne verirse yeterli! Sadece bana yardım edin, ben de bilgimi vereyim, köyümüz gelişsin, adı duyulmasa da olur, ama inancım o ki Çiçekköy çiçek gibi bir köy olup, Türkiye’mde çiçek olarak adını tüm Türkiye’ye duyuracak, buna öncelikle sen inan muhtar, sonrasında tüm köy inanacak, bunu böyle bil!...

Ooo! Papatya-Gelincik Tarlası gerçekten ne kadar güzel, hatta şahane! İnşallah okulum da, kalacağım öğretmen odası da aynı güzelliktedir. Yoksa ne ev-bark, ne de her gün şehre git-gel, otelde kal işime gelmez. Bisiklet mi, motosiklet mi alacağım bu yaşta macera heveslisi(2) gibi…”

Muhtarın sesi çıkmamıştı ve bu da öğretmenin hoşuna gitmemişti, merakı altından bir çapanoğlu(3) çıkacağı yönündeydi, hayret edecek, ancak tahmininde yanılmadığı için şaşırmayacaktı.

Okula okul demeğe binden fazla şahit isterdi. Bir tilki bir şey bulamayıp da açlıktan mı, korkudan mı, heyecandan mı, yoksa vadesi yettiğinden mi (vefat etmiş anlamında) ölmüş yahut da “Bu hayat bana göre değil!” deyip intihar mı etmişti, her neyse boylu boyunca bir deri-bir kemik halinde ve kokarca(1) gibi dershanenin ortasındaydı?

Genç öğretmen burnunun direğinin kırılmasına rıza göstermeyip uzaktan bakmakla yetinmişti. Ancak kurtulması kolaylıkla gerçekleşmemişti. Çünkü kapının açılmasıyla birlikte camları kırık pencereler dolaysıyla oluşan cereyan, güvercin ve kuş tüylerini “Kalk, gidelim” havasında oryantal dans(2) eden dansöz kıvraklığıyla üstlerine savurmuştu. Bu leş gibi koku(3) üstüne de sinen öğretmenin şehre, otele gitme zorunluluğunun mutlak göstergesi idi.

Karatahta feleğini şaşırmış(3) gibi yamuk, sıraların çoğu sobalık odun kıvamında kırık, dökük, kütüphane hüviyetindeki cam dolabın camı kırıktı ve içinde sadece birkaç yaprağı kalmış alfabe enkazı görünüyordu. Hani denmesi gereken şu ki; okul ismen var, cismen yoktu!

“Bak muhtar! Okulun rezil(1) halini gördün! Bu kadar insafsız bir bakımsızlık olabilir mi? O değer verdiğiniz öğretmen gittikten sonra bu kadar mı küstünüz eğitime, bu kadar mı hainlik geçti içinizden? Hemen yarın salma(1), imece, angarya ne dersen de; okulu tamamen boşalt, temizlet, tıpkı şu papatya ve gelincikler safiyetine getirt, boyasını, badanasını, tamirat gerektiren, silinecek, süpürülecek, temizlenecek gereken yerlerin tümünün temizliklerini hemen yaptırmaya çalış…

Ben bu kirin, pisin içinde kalacak olsam da, kapıların, pencerelerin, dolabın ölçülerini alacağım. Bu akşam otelde kalacağım. Yarın sabah erkenden şehre gel, beni bul! Beraberce akşama kadar dolaşacağız, ne gerekiyorsa okul için satın alıp tamamlayacağız...

Kapı, pencere, dolap, masa, öğrenci sandalyesi, saat, Atatürk Resmi, Atatürk Büstü, İstiklâl Marşı, Bayrak, Bayrak Direği falan ne gerekiyorsa…

Bu akşam ders çalışır gibi aklıma ne gelirse hepsini not edeceğim. Sen de ev ödevi gibi aklına ne gelirse not et, belki benim aklıma gelmeyen senin aklına gelir...

‘Köyün parası yok!’ dedin. Benim kenarda köşede biriktirdiğim biraz param var. Söylediklerimin hepsini pazarlık yaparak, ustaları da getirterek yaptıracağım. Bunun için şehirde mutlaka bana yardımcı ol! Çünkü harcadıklarım sizlere borç olacak ve bedelini sizden mutlaka geri alacağım! Ancak öncelikle yolunuzun yapılması için sağa-sola koşuşturup uğraşacağım…

Ondan sonra işim bitmeyecek! Elektriğiniz niye yok! Suyunuz niye evlerinizin içinde değil! İçme suyu getirmeyi niye akıl etmediniz bu güne kadar? Devlet size gelmediyse, gelmiyorsa siz niye devlete gitmiyorsunuz? Neden bendiniz, beton kanallarınız yok! Allah bilir, caminiz de bakımsızdır sizin. Hocanız var mı? Ümmi(1) de olsa biri de mi yok?..

Ya hacı? Desenize; ‘Karnımızı ancak doyuruyoruz! Hac neyimize?’ Hiç mi öleniniz olmuyor, hayır yapsın, caminizin boyası, badanası, avizesi, halısı, kilimi, saati, taburesi ne durumda? Cuma Namazı kılmıyorsanız, vallahi, billâhi hiç bakmam, şehirden adam dövücüler bulur getirir, hepinizi sıraya dizdirir sırayla dövdürttürürüm!”

“Yok beyim! Elhamdülillâh Müslümanız, Cumaları salâ verilir, ezan okunur, biz de gideriz?”

“Hoca? İmam?”

“Şehirden gelir?”

“Başka zaman?”

Muhtarın sesi çıkmadı. Anlaşılmayacak bir şey yoktu! İhtiyaç, ya da yaşatılması gereken yokluklar listesine “Cami İmamı” da eklenecekti ve imam sorunlarının çözümünün eklenmesi…

Galiba çok kötü niyetli bir öğretmen olsa gerekti, muhtarın “Angarya yüklüyorsun!” demesindeki hikmete(1) benzer, örneğin; köyü yeni baştan oluşturmak, imar etmeye çalışmak gibiydi genç öğretmenin niyeti.

“Ha bak muhtar! Akşam için köydeki tüm kapıları dolaş! Çoluk-çocuk kim varsa, yaşlı ve hastalar hariç herkes okulun önünde toplanmayı unutmasın! Mazeret dinlemek istemiyorum. Ola ki, bu akşam birini görmeyip de sonra görür ve öğrenirsem, inan hemen Jandarmaya giderim.

Şikâyet eder, sadece falakaya yatırtmakla(3) kalmam, yapılacak tüm angarya listelerinin en başına onun adını yazarım! Kolaysa itiraz etsin! Okumuş bir adamım! Jandarma Komutanı da okumuş bir insan, sanırım anlaşmamızda pek zorluk yaşamam!”

Kir pas içinde, okuldaki sandalyelerden sağlama yakın olanlardan birini altına çekip nutuk hazırlamaya başladı Orel!

Biraz sonra, 16-17 yaşlarında bir kız çocuğu, elinde çaydanlık, çay bardağı ve acele ile yapıldığı yahut da ısıtıldığı belli olan iki çörekle yanına geldi;

“Yeni öğretmen sizsiniz herhal! Yorulmuşunuzdur, acıkmışınızdır! Çay getirdim! Ama korkuyorum. Neden yıkanmadınız?”

“Söyle! Söyle! ‘Çok pis kokuyorsun!’ de! Okula gir-çık da seni göreyim bir de! Nasıl kokacaksın?”

“Eh! Tabii. Öğretmen gitti, okul kapandı, olacak o kadar, ama neden?”

“Kızım her yer, her yerde. Yetmiyormuş gibi camlar kırık, içerde tilki ölüsü var, güvercinler harmandalı(7), erik dalı(7) falan oynamışlar galiba, her yer tıpkı benim gibi. Onun için akşam toplanalım diye haber saldım. Nasıl olsa geleceksin! Ama önce sana sorayım. Okudun mu?”

“Evet öğretmenim! Dördü bitirdim, öğretmen gitti, bir daha da okuyamadım?”

“Senin gibi başka birileri daha var mı? Çünkü yardıma ihtiyacım var! Sen bana yardım edebilir misin? Hem adın ne senin?”

“Adım Papatya! Kız kardeşim de üçü bitirdi; onun adı da Gelincik…”

“Yani okul senin yaşını dikkate alıp, ismini öğretmeninin koyduğunu varsayarsam…

Yok! Bu yanlış bir düşünce…

‘Öğretmen gidince okula devam edemedim!’ dedin, demek ki öğretmen belki de sizin isimlerinizden esinlenerek o tarlayı yapmış olsa gerek!”

“Bilmiyorum öğretmenim. Buraya ondan sonra üç-dört yıldır başka öğretmen gelmedi o öğretmenden sonra ve sizden önce. Öğretmenim siz sorun, ben cevap vermeye çalışayım, ama siz de çayınızı için, soğumasın, çörekleri yemeseniz de?”

“Ha aklım başımda değil, yapacak o kadar çok işim var ki? Ama çayı da içeceğim, çörekleri de yiyeceğim, aklım başıma gelsin hiç olmazsa biraz!”

“Çaydanlık yanımda, çay için çekinmeyin, gerekirse ısıtır tekrar getiririm, doymazsanız, çörek de getiririm, elinizi yıkayacaksanız güğüm(1) ya da ibrik(1) de getiririm!”

“Yok güzel kız! Kardeşin de sen de yarın sabah bana yardımcı olmak için muhtarla birlikte şehre gelirseniz sevineceğim. Ancak hemen kalem kâğıda davranıp okulda bu sene okullar açılınca kaç kişi olacağınızı isim-isim yazıverin, olur mu? Sanırım bu sene seni, seneye de kardeşini mezun ederim, inşallah!”

“Askere giden tüm oğlanlar, abiler geri dönüp büyüklerinin ellerini öpüp hemen şehirlere geri döndüler. Çoğu şehirli kızlarla evlenmişler, diye duyduk, bir-ikisi geldi-geri gitti. Ablalarımızın çoğu evlerinde…

Okuyacak üç-beş-on kız, bir-iki de oğlan çıkar herhalde. Ben akşam kız kardeşimle bir isim ve sınıf listesi hazırlar ve size veririm öğretmenim. Ama neden?”

“Sürpriz sever misin Papatya!”

“Bilmem ki, hiç öyle bir şey yaşamadım ki!”

“O halde hazır ol! Çay ve çörek için teşekkür ederim, bu akşam da abla kardeş, ben konuşurken yanımda olursanız eğer, sevinirim! Hadi şimdi evde işlerin vardır, annen-baban kızmadan doğru evine, ben de bir şeyler karalamaya çalışayım…”

Papatya’nın niyetini hissetmiş olacağını zannetmiyordu genç adam. Çünkü tespit edeceği öğrenci sayısına göre, tüm öğrencilerin kırtasiye ihtiyaçlarını karşılamak için kırtasiyecilerle konuşacaktı, bir bakıma ihale gibi, malzemelerin cinslerinden birer örneği ve toplam teklifleri alarak…

Muhtarın, eğer akıl edebilirse kafası çalışan birini yanına alabilirse, onların katkısı yanında ve anne-babasının iznini alabilirse Papatya ve Gelincik’in yardımlarını isteyecekti. Hatta öyle ki birer genç kız olarak özençleri, öğrencilerin eksiklerini ancak onlar bilebilirlerdi. Tartması gereken özelliklerine göre onları abla-kardeş gönderip edindikleri bilgileri de kendi düşünceleriyle yoğurmak için gayretli olacaktı. Vs. Vs…

Tahminen okunmayan ezana karşın ikindiyi üç-beş dakika geçe akşam serinliğine çeyrek var gibiyken okulun hemen önündeki Kocaçay denen yerde ahali toplanmıştı. Muhtar ve pehlivan yapılı biri genç öğretmenin yanındaydı.

Ve öğretmenin düşüncesi; “Çok işim var çok, önümde bu köy için kendime ayırdığım zaman iki yıl gibi görünmesine karşın, aceleciyim, saklamama gerek yok, mutlaka acele edecektim, acele işime de şeytan karışacak, sanırım belâ alacağım başıma, belâ!”

Evet, endişe yüklü hislerinde yanılmıyordu başına belâ alacaktı, ama şeytanın karışacağı değil, gönlünün sahipleneceği bir belâ olacaktı bu, bilmediği, ama yaşamayı unuttuğuna inandığında yaşaması için gerektiğine inandığı bir belâ, şimdilik yeterli bir söz olarak hatırda kalması gereken...

“Merhaba kardeşlerim ve gençler…

Sanırım benden haberiniz olmuştur. Ben sevinçle mutlukla ulaşmıştım buraya, ama halimi görüyorsunuz, hiç de mutlu görünümde değilim. Okula atanan yeni öğretmenim ve ismim Orel, yirmi beşli yaşlar civarındayım. Köyün bu kadar eksikli olacağı aklımdan geçmemişti. Ancak inanıyorum ki, sizlerin yardım ve gayretleri ve benim şehir tecrübem nedeniyle iki yıl içinde köyümüzde ne arzuluyorsak yapacağız, başarılı olacağız. Belki biraz angarya gibi çekincelerimiz olacak…

İlkini hemen söyleyeyim. Yarın ilk iş, öğlene kadar muhtarın vereceği talimata göre okulun ve öğretmen odasının içi temizlenecek, tertemiz olacak, içerideki sıralar, dolaplar, tahtalar, muşambalar, bardak-çanak ne varsa hepsi dışarı atılacak. Kapılar, pencereler sökülecek, ister yakacak olarak kullanın, isterseniz çöpe atın, dediğim gibi bu işin öğlene kadar mutlaka bitmesi gerek. Çünkü bir an önce görevli elemanları işçileri getirtip eksiklikleri tamamlatacağım. Şimdilik tüm giderleri başlangıç olarak ben karşılayacağım, ancak tüm masraflarımı sizlerden geri alacağım.

Muhtardan söz aldım. Yazılı bir şeylere gerek yok, sözünüz yeterli. Sorabilirsiniz, ‘Nasıl ödeyeceğiz?’ diyerek! Gayet basit; öncelikle meyve ve sebzelerimizi satarak…

Biraz tasarruf edip, sütlerimizi, yumurtalarımızı, neler yapıyorsak örneğin erişte, salça, yoğurt, tarhana, turşu gibi yaptıklarımızı özellikle Salı günleri köylü pazarında satarak. Öncelikle elimizi, yüzümüzü, üstümüzü başımızı düzelteceğiz…

Sorularınızı sözlerim bittiğinde topluca cevaplamaya çalışacağım. Lütfen beni dinlemeye devam ediniz. Bana önce muhtar yardım etti, sonra içinizden bir kardeşim uzattı elini, çay ve çörek getirip. Birini bu sene, diğerini gelecek sene mezun edeceğime inandığım bu iki güzel ve iyi insanı anneleri, babaları izin verirlerse yanıma almak, bana yardımcı olmaları için muhtarla birlikte şehirde yardımlarından faydalanmak istiyorum…”

“… Teşekkür ederim. Ufacık bir yoklama yapıp sözlerime devam edeceğim, listen hazır mı kızım?...

Ver bakayım…

Tamam! Papatya ve Gelincik ilk iki öğrencim! Diğerleri bana kendilerini tanıtırlarsa memnun olurum; Bağdagül, evet, birinci sınıf, Lâlegül, evet, o da birinci sınıf, Ayşe, evet o da bu sene okula başlayacak, birinci sınıf…

Menekşe… Zambak…  Nergis… Kardelen… Ahmet… Ramazan… Topu topu on bir kişi…

Hiç dert değil, yetiştiririm, ancak ikinci bir izin talebim, eğer kendileri de kabul ederlerse hem derslere, hem de kayıtlara, yoklamalara, yol göstermelere yardım için Papatya ve Gelincik’in, bu iki çocuğun belirli saatlerde benim yanımda olmaları arzum…

Yasaların belirttiği okulun açılış ve kapanış, ders saatleri kuralları var, uymam, uymamız gerek. Ancak dileklerinizde çoğunluk olursa saatleri değiştirebilirim, azaltmak, devamsızlık gibi konular hariç. Çünkü öğrenmekte sınır olmadığı gibi, dikkatin zayıflamasının da önüne geçmek mümkün değil. Bunlar benim okulla ilgili düşüncelerim, sormak istedikleriniz varsa cevaplamaya çalışayım, yoksa diğer konuları anlatmaya devam edeyim…”

Yerlere oturmuş insanların umulmayacak bir sessizliği, öğretmenin ise bir siyasetçi gibi çenesinin düşüklüğü vardı. Devam etmesi gerekliydi, kendini zorlayan bir sebep olmamasına rağmen. Diyeceklerini deyip, karanlık düşmeden evvel yola çıkıp, otelde üstünden başından kurtulmak düşüncesi yaşar gibiydi.

“Belki benden önceki değerli öğretmenim de bu konuda başarılı olmayı düşünmüş, çabası yetmemiş olabilir. Ama muhtara da söylediğim gibi devlet beni istese de aklımdan geçirdiğim hizmetleri yapmadan köyden ayrılmayacağım, aç-açıkta kalacak olsam bile, devlet maaş vermeyecek olsa, istifa etmem gerekse bile. Söz veriyorum, bana inananın, güvenin…”

O halk alkışlamasını da bilmiyor olsa gerekti, o halde genç öğretmenin devam etmesi şarttı, zaten başka şansı da yoktu, listesine ekleyerek öğretecekleri bir adet daha artmıştı.

“Köyümüzle ilgili yapacak çok işimiz var, ancak peyderpey(1), sırasıyla, sırası geldikçe. Şimdi söyleyeceklerimi Allah ömür verirse sırasıyla gerçekleştirmek için sonuna kadar mücadelem olacak. İlk konu yolumuz. Yarınki ilk işim bu konuyu araştırmak ve çözüm bulmak olacak. Çünkü ulaşım olmazsa meyvelerimizi, sebzelerimizi, elimizdekileri değerlendirmemiz çok zor. Sırtımızda taşıyarak da, eşekçekerlerle de ancak güçlerimizin yettiğince başarılı olabiliriz. Bu nedenle ilk emirde gerçekleştirmemiz gereken bu, bana göre…

Belki gelecek dozerlerle, aletlerle taşınacak toprak, dökülecek stabilize(1) malzemelerle, yapılması gerekebilecek menfezler(1) nedeniyle bir kaçımızın bahçelerinden, arazilerinden, topraklarından kaybınız olacak. Ancak tahammüllü olmalıyız. Köyümüz adına kazanacaklarımızı düşünürsek sonuçta hepimiz kazanacağız…

Önceliğimiz köy yolu, ikinci konu mutlaka elektriğimize sahip olacağız. Elektrik olmazsa çok şeyi başarmamız zor. En başta içme suyumuzu temin etmek meselâ. Bunun için belki devlet katkıda bulunmamızı da isteyebilir. Ancak dert etmeyin…

Bu iki yıl içinde bahçelerimizin çapulculara bırakılmaksızın alınacak iratı, el işlerimizi değerlendirmemiz, birazcık da fedakârlıklarımız ve uzun vadede devlete borçlanarak bunu gerçekleştireceğimiz inancındayım…

İçme sularımızı belki önce çeşmelerimizden, sonra evlerimizin içine döşenecek hatlarla evlerimizde kullanmaya başlayacağız, bu; özellikle kadınlarımızın, kızlarımızın çilelerinin bitmesi anlamını taşıyacak. Derin kuyu için jeologlar gerekli incelemeyi yapmalı, ya da ta yukarılardan, belki derenin kaynağından da uygun teknikle köye, evlere suyun getirilmesi mümkün olabilir. Evet, okumuşluğum, görmüşlüğüm var, ama bu konuda bilgim yok, sormamız, araştırmamız lâzım, el elden. Zamanım yeterli olursa bu konuda da yardım etmek çabam olacak, aksi takdirde tifo denen bir illeti(1) göz ardı edemeyiz…

Su deyince hemen diğer konuyu geçmem de gerekli ancak bu uzun vadede de gerçekleştirilebilir. Kara arklarla bahçelere gelinceye kadar toprağa sızıp yarısı tekrar dereye giden sulama suyu için bent ve beton kanalların yapılmasını devletten mutlaka isteyeceğiz. Plânlarına almalarını istememiz, yıllardır kullandığınız, hatta içmek için bile kullandığınıza göre kalitesi uygun ve görebildiğim kadarıyla tekrar dereye akmasına karşın sulama için miktarı yeterli, o halde devletten dilememiz de en doğal hakkımız…

 Hadi sizler de bir şeyler söyleyin, başka ne lâzım? Muhtarla konuştuklarımı aklımdan geçiremiyorum. Hah aklıma geldi. Köyün erkek nüfusuna yakıştıramadığım bir konu Cuma Müslümanı olmak. Şehre inince Valiliğe ve Müftülüğe de uğrayacağım. Ancak önce okulun işlerini adam gibi halledelim, sonra sıra camimize de gelsin…

Gene el elden, maddi manevi, ne gerekiyorsa ben de elimden geleni esirgemeyeceğim. Hatta öyle ki, her Cuma tüm camilere dağılalım, hepimiz, ben dâhil. Camimiz için yardım dilenelim, ayıp değil, müftülükten de hoca isteyelim, hocanın maaşını Diyanet verir, bize masraf olmaz, ama caminin takvimini, saatini, gerekirse avizeler olmasa da elektrik geldiğinde, elektrik, hoparlör, mikrofon sistemini bizim yapmamız gerekir…

Soba, halılar, kilimler eskimişse yeniletmeyi yahut da yenilerini almayı, yaşlılar için tabure almayı, müezzin olacak kişi için uygun bir yer ayırmayı akıl etmeli, her şeyden önce özellikle kış yoğunluğunda aksatmaksızın Müslüman olduğumuzu bilip yaşamalıyız. Hatta gene ilerleyen tarihlerde özellikle kandil, mevlit gecelerinde kadın nüfusunun da katılımı için ek bir bölüm bile hazırlayabiliriz. Tabii bunu önce eşlerimize, kızlarımıza sormamız gerek ki; kimsenin “Hayır!” diyeceği aklımdan geçmiyor.”

Genç adam konuşmaktan yorulmuştu, ama karşıdan tık yoktu.

“Söyleyeceklerim bitti, hadi dağılın! Ben de hemen gidiyorum, kızlar siz muhtarla konuşun, gelirseniz memnun olurum, gelemezseniz canınız sağ olsun, gücenmem!”

Dolu alan, boşalmıştı birden, yolcu yolunda gerekti, genç adam üstünü başını paklamalı, düşünüp düşüncelerini sıraya koymalıydı…

Sabah muhtar ve kızların ikisi de gelmişlerdi, ananevi(1) giysileriyle, bürümcük(1), gömlek, yelek, görünür görünmez boyunlarındaki ziynetler ve şalvar(1) ile. Tanrının özene-bezene(2) yarattığına tüm canlıların şahitlik edeceği şekilde hiçbir medeni, madeni, biyolojik, fizyolojik, fiziksel, kimyasal artık başka nasıl adlandırılırsa o şekilde bir katkının yer almadığı yüzlerinde tebessüm vardı, eksiksiz.

Ve tenlerinin kokusuyla, yitirmelerinin mümkün olmadığı saygıları ve Tanrının onlara bağışladığı edep ve terbiye ile muhtarın hemen arkasındaydılar. Arka arkaya seslendi iki kardeş;

“Belki kahvaltı etmemişsindir, dünkü çöreklerden, kuru kuruya, başka bir şey getirmemiz mümkün olmadı öğretmenim!”

“Sadece biraz nar suyu, azıcık ekşi gibi, içer misiniz, bilmem!”

“Sağ olun çocuklar! Ben şurdan size defter, kalem alayım…”

“Gerek yok öğretmenim, biz getirdik!”

“Bu kez aferin! Teşekkür ederim çocuklarım!”

Neden? Belki, farkında değildi, aklı başına geldiğinde evlenmiş olsa bile o yaşta çocukları olması mümkün müydü ki? Lâf olsun, torba dolsun(8), ya da imkânsızlığın tarifi gibi bir şey!

“Önce hale gidelim, sonra da çarşıya manavlara. Bakalım meyve sebze fiyatları ne durumda? Biz de ona göre bir fiyat biçeriz!”

Baktılar, kızlar yazdılar, daha ucuz fiyatla karşılaştıklarında pahalı olanların üstünü çizerek. Gecikmeksizin vitrinlerinde uygunluğunu gördükleri lokantalara daldılar; patronla görüşmek istediklerini söyleyerek.

“Ben öğretmen Orel, Çiçekköy’e tayin olarak geldim. İhtiyacınız varsa size Pazar fiyatına göre ucuz ve toptan sebze meyve satmayı düşünüyoruz, almak isterseniz, taze, dalından henüz toplanmış olarak…”

“Sahi mi? Hemen! Fiyatlara bakalım! Tamam, okey! Meyve pek gitmez, ama birer kasa da meyve ekleyin, 40 kilo domates, 40 kilo salatalık, biber, patlıcan, taze fasulye, kabak ne varsa getirin. Şu peşinat, kalanını malları teslim alınca hemen öderiz. Yarın hepsini bekliyorum. Çünkü asker sevkiyatı olacakmış. Bu, bize de size de bereket demek…”

Başka bir şeylere bakmaya gerek yoktu. Hemen başıboş bir kamyonetle pazarlık yapıp kasasını plâstik kasalarla donattılar, diğer lokantalara uğramayı sona bırakarak, bir tane de terazi aldılar, şimdilik sadece kendi kullanımları için, sonra belediyeye mühürletmek üzere.

Kamyonetle yol çatıya kadar gelip taşıyabildikleri kadar plastik kasayı bahçe sınırlarına bıraktılar, çalınabileceğini düşünmeksizin, hem kimin haberi olacaktı ki. Üstelik kamyonet sabah bir kasa dolusu daha plâstik kasayı yeniden getirecekti ya…

Köye dönüp kapıları ayrı dolaştılar; “Herkes fenerini, lüksünü alsın, sabah namazı ile birlikte bahçelere sebze toplamaya, acele… el elden…

Kimse evde kalmasın! Sabah tekrar gelecek kamyonete dolu kasaları yükleyip lokantaya teslim edecekler, paranın kalan bölümünü alıp, diğer lokantalara da uğrayıp sipariş alıp köye dönüp toplamaya devam edenlerden toplanan mahsulleri alıp diğer lokantalara da ulaştıracaklardı. Diğer konular ve meyve satışı için Salı Pazarını bekleyeceklerdi.

Satışla ilgili tüm hesap ve kitabı iki kardeş tutuyordu, şaşırmaları ihtimali olsa da. Bereketli bir günü arkada bırakmışlardı. Her hane mutluydu, uzun zamandan sonra elleri para görmüş, Pazar için birikintilere başlamışlardı, terazi beyaz poşetlerle birlikte evden eve gidiyordu, “Köy malı” hazırlıkları için.

Muhtara kalsa ağzı açık bir şekilde dolaşacaktı, ancak öğretmen akıl etmişti, her haneden az kazanandan az, çok kazanandan çok olarak muhtarlık bütçesine katkı istemişti Ama zorlamadan, miktar belirtmeden geçerli slogan olarak; “Ne verirsen elinle, o da gider seninle… Allah az verenden de razı olsun, çok verenden de… Az veren maldan, çok veren candan…”

Anlamı; “Vermeden geçmeyin ha!” şeklinde olsa gerekti. Köyde yapılacak çok iş vardı ve köyün bütçesi kalkınmak için beklemedeydi ve ilk hasılat ve kazançtan pay alması kadar doğal ne olabilirdi ki? Üstelik fare sidiği bile denize kâr(9) değil miydi?

Salı günü kamyonet, kasalar ve meyveler hazırdı. 4 lira denen kirazın, 3 kilosu on lira idi, Üstelik kamyonetle beraber karıların bir kısmı yumurtalarıyla gelmişlerdi pazara. Diğerleri yol çatıdan minibüslere binerek, ellerindekilerle. Ve minibüslerle bu ilk seferde yüklerini bırakmış olarak dönenlerin gülümsemeleri, şakalaşmaları, sohbetleri elle tutulacakmış gibi belirgindi.

Kirazlar için rekabet diğer satıcılar tarafından da onaylanınca bu kez iki kilosu beş, dört kilosu on liradan satılmaya başlanmış sonra muhtaç gözlerle bakan fakir oldukları anlaşılanlara ve çocuklara kalanlar poşetlere doldurularak tartılmadan servis edilmiş, kamyonet; boş kasaları ve yolcuları o günün bedelini alarak yol çatıya bırakmıştı.

Yağmasa da gürlemiş, köylünün malı para etmiş, ağaç sahiplerinin de yüzleri renklenmiş, ağızları kulaklarına doğru yayılırken onlar da köy bütçesine katkıda bulunmayı unutmamıştı.

Orel otele git-gel yoruluyordu, şehirden önce bir motosiklet kiraladı, olmadı sık sık bozulması kendini daha fazla yormaktaydı. Acenteye gitti, pazarlık etti, peşinatı yatırdı, babasına cepten telefon edip hesabına para yatırılmasını istedi, “Nerdesin?” sualini duymazdan gelerek.

Bu arada Orel Bakan Babasına tekmil vermiş(3), rahat olduğunu, ancak en önemli ihtiyacının köyün yolunun yapılmasının olduğunu söyleyip yardımını istemişti. Diğer konuları da teker teker anlatıp söylemesine karşın kendinin kısa aralıklarla yapabileceğini ifade etmişti…

Tüm vasıtalar iki üç gün içinde köylünün hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın gelmiş, çapulcular kadar olmasa da talan etme olayını kendi kararlılıklarıyla yapıp yolu genişletmiş ve ince stabilize malzeme ile yolu kaplamışlardı. “Şimdilik kaydıyla…”

“Toprağın malzemeyi kabullenmesi, çökmesi gerek!” dedikten sonra iki menfezin iki tarafına variller bırakıp ne demekse anlaşılmaz bir şekilde “Hele betonlar prizini alsın(3), arada bir sulayın ha!” diyerek tası-tarağı toplayıp(3) ayrılmışlardı.

Bakan Babaya teşekkür etmek unutulur muydu, yapılanı torpil(1) olarak kabullenmemek gerçekleşmesinde gecikilmiş bir yaptırıma katkıda bulunmak şeklinde yorumlayıp düşünmek gerçek kanaat olsa gerekti!

Okul temizlenmiş, ustalar gereken ölçüleri öğretmenin aldıklarına güvenmeksizin tekrarlamıştı. Kapılar, pencereler takıldıktan sonra boya-badana yapılacak, kütüphane, karatahta, resimler, saat, çerçeveler, mask(1), büst(1), bayrak direği ve hatta öğretmen lojmanı denecek odası için portatif yatağı ve şusu-busu ancak ondan sonra gelecek ve rahat nefes alacaktı.

Bu arada lokanta sahibi öğretmenin otelde kaldığını öğrenip davet etmiş, yemek ısmarlamak istemiş, “Parasını alırsan, amenna(1)” dedikten sonra her Salı pazarında ne kadar getirebilirse, ya da arabasını gönderdiğinde alabilirse meyve ve sebzeye talip olduğunu belirtmişti.

Konu ta sezon bitinceye kadardı ve seneye de turfanda sezonundan(2) başlamak üzere de söz vermiş, bir bakıma söz de almıştı. Her Salı güven sağlamış bir şekilde fiyatla alacağını almanın yanında ek olarak yumurta, turşu, gezen tavuk adında köy tavuğu da alır olmuş, lokantanın camına kocaman harflerle, “Her Salı Günü Çiçeköy’den Taze Taze” diye yazı yazdırmıştı.

Muhtar dâhil köylü tarafından Orel ile ilgilenen sadece Papatya, Gelincik, anne ve babası idi, sanki köydeki tek varlıklı kişi o aileymiş gibi, üstelik etlisi, sütlüsü, salatası, pilâvı, makarnası ile üç kap yemek şeklinde her öğle yemeği onlardan geliyordu, sadece su hariç. Çünkü Orel suyunu şehirden aldığı plâstik şişelerle gideriyordu.

Bir gün dangalaklığı(1) üstünde olsa gerekti Orel’in. Papatya yemeği getirdiğinde jest yapmak istedi sözüm ona;

“Kızım her gün böyle yemek getiriyorsun, pehlivandan öte obez(1) biri olacağım, şehire dönünce kız arkadaşlarım beğenmeyecek beni, artık yemek getirme, lütfen!”

“Çok mu kız arkadaşın var, öğretmenim?”

“Vardı, ama şimdi nerelerdedir, nasıllardır, bilmiyorum, buraya geldiğimden beri!”

“İyi!”

“Ne demek iyi?”

“Başka ne denir, başka bir söz bilmiyorum ki, öğrenemedim ki öğretmenim!”

“Peki, senin arkadaşın, göz süzdüğün biri yok mu kızım?”

“Ben kimim ki öğretmenim, neyim olsun, nasıl olsun, kalbim bile yok benim, olsaydı sahibi bilip anlardı beni?”

“Hayda! Al sana bilmece! Peki, ben de senin gibi, sadece ‘İyi!’ diyeyim, oldu mu güzelim? Daha yaşın küçük, kim bilir, artık şehre ulaşmak kolaylaştı, belki bir gün beyaz atlı prensin gelip seni alıp gönlüne hapseder ve şatosuna götürür, belli mi olur, sen sadece umut et!”

“Hiç sanmıyorum öğretmenim! Hem kalori hesabı falan bilmiyorum, ama benim yemeklerim yavan, sadece doğal, hayvan yağı…

Merak etmeyin, şişmanlamazsınız, o şehir kızları da sizi beğenmezlik etmezler, koşa koşa gelirler size, hele ki bu köyden gittiğinizde?”

“Bak! Okumamış, ama okumuş gibi sözler eden güzel kız! Sana bu konuda ders vermem için biraz erken! Ama bil ki, daha çok küçüksün, insan kalbi yaşamda bir kez çarpar ve sadece sahibi için. Biraz sabret, onu mutlaka bulacaksın!”

Papatya karşısındaki öküze sadece baktı, anlayan için sivrisinek saz, anlamayan için o sivrisinek cazdı, davul zurnaya gerek kalmaksızın!”

“Afiyet olsun öğretmenim! Her zamanki gibi kedilerin, köpeklerin ulaşamayacağı yüksekliğe bırakın ki, ben dönüşümde alabileyim!”

Kazlar, sadece Macaristan’da mı değerliydi, o da beslenen ciğerleri için, kişinin kalbi gibi ciğeri de yoksa ne etsindi ki Mevlâ? Gerçekten bir erkeğin, bırak şehirli olmasını, kız arkadaşları olmasını, kütükse, odunsa, kereste bile olamamışsa karşısındaki minicik kalbi küt küt atan bir serçe ise bir şeyleri hissetmesi, anlaması o kadar mı zordu? Evet, zordu kazlar için!

Esas oğlan, yani yaşanmakta olan, bir köy ortamında zengin oğlan, fakir kız kavramında bir film ise, öğretmen için yolun yapılmış olmasından sonraki öncelik elektrik, su olarak çok daha önemliydi köy için, duygusal girişim, gelişim ve şekillenmeler ne kadar önemli olsundu ki kendisi için?

Şair bile; önceliğe at için genellemişti; “At, avrat ve silâh(10) olarak. Öncelik at olmasa da, attan değerli olarak adam olması, kendine gelmesi gereken köy idi ve “Orda bir köy vardı uzakta!(11) değil, hemen koynunda, içinde!

Var gücüyle çalışıyordu Orel! Müftülüğe gitti, caminin tertemiz yapılması sonunda. Kilimleri attırdı, halıları silktirmek, yıkamak, yerine tekrar koymak yerine, cebine davranarak, muhtara; “Borç ha!” diyerek hiç de inandırıcılık olmaksızın, müftülüğün tavsiyesiyle boydan boya ölçülü halı döşettirdi tüm camiye.

Tavanda merkeze bir avize yerleştirtirdi, diğerleri ekonomik görünümlü olarak lâmbalar olarak, her ihtimale karşı “Elektrik gelirse!” diye ve özellikle odunlu ısıtma olan sobayı kaldırttırıp klima düzeni yerleştirip.

Eee! Harç devamlı olarak karılıyordu, tamam “Harç bitti, inşaat paydos!” denecek durum yoktu! Bir tarafta ensesi kalın bir baba, diğer tarafta sırtı kalın bir Bakan Baba vardı! Köyü adam edecekse, “Kalın” vatandaşlardan da destek almak konusunda sıkıntısı olmamalıydı. Ancak; “Destek” yerine “Çaba” göstermek daha gerekli değil miydi ki?”

 Köy adına, muhtarlığın mührüyle dilekçeler verdi, sağa, sola, her yere, her insanla, müdürle, elemanlarla görüşerek, gerektiğinde bağırıp çağırarak, bazı bazen yalvarıp yakararak. Hiçbir başvurusunun, hiçbir dileğinin geri tepmeksizin başarılı olacağına inanarak…

Kapılar, pencereler takıldı, gerekli olan her şey dâhil boya badana ile mis gibi oldu okul, dershane, öğretmen odası ve meselâ öğretmen lojmanı. Sıralar yerine sandalyeler, kütüphane gelip tüm eksiklikler, listede yazılı olanların tümü gerçekleştirildi ve Orel Öğretmenin bayat sesine Papatya ve Gelincik’in katkısıyla Ulusal Marşımız okunarak yeni öğretim yılına başlandı.

Okul da, öğrenciler de, dershane de, öğretmenin motosikleti kullanmasına gerek kalmayacak şekilde, yol da hazırdı.

Ona göre görevi, okullar açılıncaya kadar öğretmenlik değil, “Köyüm” dediği, köye, köylüye rehberlik, önderlik etmek, karşısına gelecekleri olan ve edinebileceği tüm bilgilerle donatıp “adam olmak(12)” niyeti olanları adam etmek üzerine kurguluydu, bilâistisna(1) çoluk-çocuk, genç-ihtiyar hepsi…

“Beni biliyorsunuz değil mi, özellikle yeni başlayan genç çocuklarım. Okuyacaksınız, büyüyeceksiniz ve ülkemizden önce köyümüze, şehrimize hayırlı çocuklar olup hepimizin mutlu olmasını sağlayacaksınız! Sizlerden önce bana yardımcı olacak iki öğrencim var, tüm zamanımı onlarla, onların da tüm zamanlarını sizlerle değerlendireceği Papatya ve Gelincik ve ben onları da geleceğimizin öğretmenleri olarak görüyorum…

Dinleyin, güvenin ve öğrenin, birinin tek yılı, diğerinin artı bir yılı daha var ve onlar ilerleyecekler. Onların tüm vakitlerini kendiniz için mutlaka iyi değerlendirin, sonrasında ben onlar için gerekirse gecemi gündüzüme katarak mutlaka önlerindeki zaman için yararlı olacağım. Haydi çocuklar başarılar! Papatya sen bu taraftan, Gelincik sen de şu taraftan birbirinizi engellemeksizin ‘Atatürk’ ten başlayın lütfen, ben de kayıtlara ve sizin programınıza bir göz atayım, olur mu?”

Okul, kendine gelmişti. Öğrenci sesleri okulu doldurmak bir yana dışarılara taşıyordu. Çok geniş plânları vardı öncelikle öğretmenin sonra tüm köyün. İlkokulu bitirenlerin, eğer okumaya devam etme arzuları, öncelikle ve özellikle köy kadınlarının Salı Pazarı ihtiyaçları için bir minibüsün satın alınmasının önceliği vardı.

Veren verimli toprağı daha da bereketlendirmek ve malları lokanta ve şehir halindeki toptancılara götürmek için köy bütçesinden bir traktör ve römork alınacaktı. Ama öncelikli eksiklikler tamamlandıktan sonra, köyün bütçesi kendine gelip, yeterli birikim tamamlandıktan ve devletin kredi takviyesi ile.

Öğretmenin köy yaşantısında zamanının tükenmesinde en büyük çekincesi, hatta endişeleri; askerlik için davet edilmesi, annesinin selle-sümük(2) duygu sömürüsü(2) yaparak yaşamına el koyma çabası ve de babasının annesini yalnız bırakmayıp aynı sömürüyü paylaşarak; “Yaşlandım! Gel! İşinin başına otur! Yönet!” şeklinde mantıksız görünmeyen baskısı olarak şekillenmesiydi.

Öğrenim gün boyu idi! Dersler başlamış, günler bitmiş, ancak öğrenim bitmemişti. Dönemin neredeyse sonlarına gelinmişti.

O gün ilk sınıflar evlerine yönelmiş, Gelincik “Çok yoruldum öğretmenim! İzninizle!” deyip evine yöneldiğinde öğretmen Papatya ile yalnız kalmıştı;

“Güzel çocuk! Gene iki arada, bir derede öğlen yemeği için koşuşturdun, doymamı sağladın! Ben senin hakkını ödeyemeyeceğim! Bu nedenle ben motosikleti kullanıp kaçacağım, yeter artık, ben senden kurtulmak için kaçacağım!”

“Kaçma öğretmenim! ‘Yok! Hayır!’ dersiniz, ben de sizi sıkmam, size ayak bağı olmam, görünmem, kenarınızdan, köşenizden bile geçmem. Haddime mi ki?”

Yatağının üzerine çöktü genç öğretmen.

“Hemen de gücenirmiş bu asil kız! Tamam, özür dilerim! Gel yanıma, bir daha böyle bir söz çıkmayacak ağzımdan!”

Papatya yanına oturmak yerine öğretmenin dudaklarına değdirdi dudaklarını hiçbir şey demeksizin.

“Bu ne şimdi Papatya, dudaklarını dudaklarıma değdirmek, öpmek mi sence? Üstelik minnettarlık duygularını sevgi şeklinde ifade etmeye çalışman çok yanlış! Yarınlarda sevgilin olacak ve o sana öpmeyi öğretecek, benim bunu sana öğretmem asla mümkün değil! Duygularının yanlışlığını anla, karıştırma…”

“Lütfen!” demesine gerek kalmadan genç kız hışımla(1) yerinde doğruldu ve evine kaçtı. Bunun anlamı düpedüz kaçmaktı, başka türlü tarif etmek mümkün olamazdı asla! Öğrenmeyi bırakmıştı Papatya. Gelincik’in tavsiyesini, öğretmenin ricasını, ailesinin baskısını önemsemiyordu.

Öğle yemeklerini getirmek değil, köy ortamında bile görünmüyordu Papatya. Küskünlüğünün nedenini, küskünlüğe neden olan dışında bilen yoktu, o da bildiğinden değil, o küçücük kıza karşı yüreğindeki yangından utandığı için ses geçirememenin hüznündeydi.

Bu aralar devlet memurlarının biri geliyor, diğeri gidiyor, muhtarın cahilliğinde öğretmen ne başını kaşıyacak, ne de derdini anlatacak, dinlettirecek bir anı yaşayamıyordu.

Elektrik için şu kadar direk, trafodan köy trafosuna şu kadar tel, şu kadar katkı…

“Kabul!”

“Evlere kendiniz alacaksınız!”

“Kabul!”

Para, pul, mal, mülk…

Hiçbir şey umurunda değildi, hissettiği gerçek yanında.

“Şöyle şuraya bent, şu kadar beton trapez kanal(2), katkıya gerek yok!”

“Kabul!

Yeter ki o evden çıksın, yüzünü göstersin, pencereden, perdeyi aralayarak da olsa, kalbinin durmasına engel olsun! Sabrının sonuna gelmişti Orel, yıl bitmişti o asırlar süren yalnızlığında, bir deri, bir kemik olduğunun farkında olmaksızın, üstelik karşılaştığında, karşısındakinin de kendinden farklı olmadığını gördüğünde.

Tüm cesaretini toplayıp, annesinin, babasının bahçelerde olduğunu bilerek kapısını çaldı Papatya’nın. Görmüş olsa gerekti; her nasılsa,

“Evde kimse yok, gidin!”

“Sen varsın ya. Ben de senin için geldim zaten!”

“Kimsiniz? Tanımıyorum!”

“İddia etmeyeceğim. Şans da dilemiyorum! Sadece bir dakikalığına bıraktığın gün gibi gel okula ve sonra istediğin gibi dön evine! Mümkün mü? Yoksa öleceğim ve beni asla görmeyeceksin bir daha, her ne olursa olsun!”

“Peki! Git okuluna! Benim için ölmeye kalkışman hiç de uygun değil, üstelik yanlış!”

“Peki! Hemen! Ama gelmen için ne kadar sabretmeliyim? Sonram hiç önemli değil!”

“Git! Sadece git!”

“Peki, gittim!”

Papatya aynı kendisi gibi bir deri, bir kemik kalanın yanına iliştiğinde Orel heyecan içindeydi, Papatya’nın yüzünü kendine çevirip öptü, öptü, öptü defalarca;

“İşte öpmek, sevdiğini belli etmek, bir ömrü beraber geçirmenin vaadi budur Papatya! Seni ilk gün sevmişim budalaca farkına varmaksızın. Öptüğünü zannettiğinde sana cevap vermeyişimin nedenini sorgulayamamak hâlâ gücüme gidiyor! Seni seviyorum! Beni kalbine hapsettiğini biliyorum, sakın azat etme, hep orada kalayım!”

“Allah’ıma şükürler olsun, nihayet!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Her öyküde söylediğim gibi, öyküye mutlaka kendimden bir şeyler katma heyecanım şekillenir. Ülkemde Orel ismi var mı, bilemem, ama Orel, Erol isminin harflerinin karışık halidir!

(1) Adamsendecilik; Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Ananevi; Geleneğe dayanan, geleneksel.

Barem; (Yöresel olarak) Bari.

Bilâistisna; İstisnasız, ayırım yapılmadan, ayrıcalıksız.

Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine söylenen söz.  “Bürüncük” de denilmektedir.

Büst; İnsan vücudunun genellikle omuzdan yukarısını gösteren yontu.

Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.

Dangalaklık; Dangıllık. Kabaca davranış, konuşma biçimi.

Değin; Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı ve yeri gösterir, kadar, dek.

Güğüm; Genellikle bakırdan yapılmış, karın bölümü şişkin, yandan kulplu, uzun ve dar boyunlu, ağzı kapaklı kap.

Hassasiyet; Duyarlık. Duygululuk.

Hazırlop; Hazır durumda olan, başkalarınca hazırlanmış olan, hiç emeksiz.  Sarısı katılaşacak derecede kaynatılmış yumurta.

Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden. Bilgelik Gizli sebep. Özlü; yani ahlaki, öğüt verici, kısa, öz, sağ, uz sözler, vecizeler. Tanrının insanlar tarafından anlaşılamayan gücü, kudreti, amacı. Düşünme ile ilgili bilim.

İbrik; Su ve benzeri sıvıları  koymaya yarayan, kulplu, emzikli genellikle bakırdan yapılıp içi kalaylanmış kap.

İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Kaygısızlık; Tasasız olma. Kötü sonuç doğacak üzüntüsü olmama.

Kokarca; Sansargillerden, etobur, 40 cm kadar uzunluğunda, kara renkli, sırtında üç beyaz çizgi bulunan, küçük hayvanların kanlarını emen, tehlike anında kendini korumak için kötü bir koku salan hayvan.

Mamur; Bayındır. İmar edilmiş, işlenmiş, tamir edilmiş.

Mask; Maske. Alçı veya balmumundan yapılmış yüz kalıbı. Örtü. Genellikle ölünün yüzüne uygulanarak elde edilen yüz kalıbı.

Menfez; Girecek, ya da geçecek yer, delik.

Mikroklima (Mikro Klima); Mikroiklim. Zemine yaklaşık iki metre yükseklikteki iklim. Küçük bir alandaki iklim (değişikliği). Çevresindeki iklim özelliklerinden farklılığı olan küçük bir alan.

Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.

Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.

Nüfuz; Söz geçirme gücü. Geçme. İşleme.

Nüktedan; İnce, güzel nükteler yapan. Nükte bilen.

Obez; Aslında obezite demek gerekti; vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı ve anormal yağ birikmesi, yani aşırı şişmanlıktır. Kısaca şöyle tarif etmek daha doğru gibi geliyor; Obez; şişman, Obezite ise şişmanlık hastalığı anlamındadır.  Bilimsel bir ölçek olarak boy/kilo endeksiyle ulaşılan sonuca göre hastanın tedavisine karar verilir.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Refah; Bolluk ve rahatlık içinde olmak.

Rezil; Utanılacak davranışları olan, aşağılık, alçak, bayağı.

Salma; Genellikle köylerde işlerin görülmesi için İhtiyar Heyetinin hararıyla her evden toplanılması gereken para (Köy bütçesi için köylülerden alınan vergi de denebilir). Başıboş, yularsız, serbest gezen hayvan(Yılkı ile karıştırılmamalı). Bir arktan sürekli akan su.  Bulgurlu ya da pirinçli bir çeşit yemek

Stabilize (Stablize); Silindirle sıkıştırılarak düz duruma getirilmiş yol. İstikrarlı.

Şalvar; Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu.

Takdiren; Beğenilerek, memnun olarak, beğenildiğini belirterek, değer verildiğini göstermek için. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlayarak. Değer biçerek.

Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. Eskiden KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa yandaşın arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!

Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

(2) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Ev Bark; Ev, barınak, mülk, çoluk çocuk dâhil tüm aile, tüm ev halkı.

İnsan Kursağı; Kursak; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ.  Öyküde, İnsan Kursağı;  “mide” anlamında kullanılmıştır.

Macera Heveslisi; İlginç olay(lar), olmayacak gibi görünen olayları yaşama hevesinde olan kişi.

Mayışık Mayışık; Üstüne basarak, kuvvetlendirilmiş bir biçimde buyurulan bir işi yapmaktan çekinme, tembellik etme.

Oryantal Dans; Dünyanın bilinen en eski danslarının başında gelen geleneksel bir Ortadoğu göbek dansı. Kadın olanlara dansöz, erkeklere dansör denir.

Özene Bezene; Özenli bir biçimde, titizlikle, özenle, itina ile.

Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.

Trapez Kanal; En ekonomik su taşıma kapasitesine sahip elips kanallar yerine ters eşkenar yamuk şeklinde suyun heba olmaması için, grobetondan yapılan kanal şekli.

Turfanda Sezonu; Mevsimin başında ilk kez ortaya çıkan, ilk kez yetişmiş olan sebze, meyve başlangıcı.

Yarım Yırtık (Yarım-Yamalak) Bırakmak; Başladığı işi eksik, kusurlu, üstünkörü, baştan savma bir şekilde, fark edilmesinde kusur görülecek şekilde tamamlamaksızın bırakmak, yalap şalap (yapmış gibi) bırakmak.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek.

Yol Çatı; Köy yolunun ana yoldan ayrıldığı yer. Yol ayrımı. Bir bakıma “Kavşak” demek de mümkün.

(3)

Altından Çapanoğlu Çıkmak; Bu deyim, genel olarak girişilen bir işin, araştırılan bir şeyin görünenden daha zor, daha sıkıntılı olduğunu, beklenmedik tehlike, sorun ya da zorluklarla karşılaşılacağını anlatmak için kullanılmaktadır.

Darda Kalmak; Para sıkıntısı içinde bulunmak, paraca eli darlaşmak, paraca sıkıntıya düşmek. Herhangi bir yönden zor duruma düşmek.

Eksiği Gediği Olmak; Ufak tefek noksanlıkları, ihmal edilebilecek eksiklikleri olmak.

Eli Kıçında Dolaşmak; Aslı daha kaba söylenen bir deyim. Boş, bomboş, hiçbir iş yapmaksızın, hiç kimseye yararı olmaksızın, tufeyli gibi dolaşan, iyi niyetli olmayan varlık.

Falakaya Yatırtmak; Eskiden özellikle öğrencileri ve suçluları cezalandırmak için ayak tabanlarına kalınca bir sopayla vurdurtmak işlemi. Ayakları falakaya bağlayarak dövdürtmek üzere yatırmak.

Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve hiçbir iş yapamaz olmak.

Fit Olmak; Ödeşmek, razı olmak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü,  ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.

Priz Almak (Beton için); Betonun katılaşmaya başlaması. Beton ne kadar hızlı katılaşırsa dayanıklılığı o kadar arttığından beton dökme işi genelde bahar ve yaz aylarında yapılır.

Talan Etmek; Yağmalamak.

Tası Tarağı Toplamak; Gitmek zorunda kalınarak bütün eşyesı toplayıp hazırlanmak.

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

Ünlemek; Yüksek sesle çağırmak, yüksek sesle duyurmak, bildirmek.,

(4) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam...” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(5) Miskinler Tekkesi; İşsiz, güçsüz oturanların, zamanını boşa geçirenlerin, tembellerin toplandığı yer (Türkiye'deki dilencilerin dünyasını ve cahil hocaları başarıyla tasvir eden Reşat Nuri GÜNTEKİN’in en dikkate değer eserlerinden biridir).

(6) Eşek Çeker; Türkçemizde böyle bir deyim olduğunu sanmıyorum. İsmi uydurduğum konusunda da emin değilim, köyümdeki ilkel taşıtı düşünerek “olsa olsa” diye düşündüm. Eşeğe boyunduruk takılır. İki tarafından uzunca dallar uzatılır. Eşeğin arka ve aletin son kısmına rahatsız olmama, düşmeme tahta perdesi konduktan sonra, sarmaşıklarla, ip, ya da tellerle sele yapılır. Mallar genelde bu şekilde taşınır (Genelde hasta ve hamileler için sadece eşekler için değil, katır, at, inek, hatta koyunlar için bile çok berilerde kullanılan bir yöntem idi).

(7) Erik Dalı; “Erik dalı gevrektir…”  şeklinde başlayan ve güzel figürleri olan Burdur yöresine ait oyun havası.

Harmandalı; Ege yöresine ait bir zeybek oyunu.

(8) Lâf olsun, torba dolsun (Lâf olsun, âdet yerini bulsun, Lâf olsun beri gelsin); Boş konuşan yersiz sözler eden insanlar için kullanılan bir deyim. Hemen hemen, çok zaman boş yere, sudan sebep ve konulardan bahsetmesi olayı.

(9) Tavşan Sidiği Denize Kâr; Aslı; “Farenin sidiği denize katık” şeklindedir. Bazı faydaların işe yaramadığının anlatımı.

(10) At, Avrat, Silâh (Ödünç Verilmez); At, sahibine bağlı, onu tanıyan bir hayvan olduğundan başkasına verilirse huysuzluk yaratır. Silâh ise, ancak sahibine yakışır. Dinimizce tek eşlilik esas olduğundan, yiğitlerin kadınları içiin ölümü bile göze aldıkları düşünülürse kadın konusunda ek bir söze gerek yoktur. Toplumun ahlâk ve huzuru için geleneksel bir şarttır.

(11) Orda Bir Köy Var Uzakta; Ahmet Kutsi TECER’e ait bir şiir ve başlangıcı. Çocuk şarkısı olarak ayrıca Münir CEYHAN tarafından bestelenmiştir.

(12) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES