Çevresi için deyim yerine oturabilir belki; “Tilkinin bakır…(1)” (bilmem ne) ettiği yer gibi, ancak şehir uçsuz-bucaksız kırsal bir yer de sayılmazdı. Eh! Kenarından-köşesinden-ortasından, mühimce adından söz edilebilirdi.
Burslu olarak okuduğum için devletim; “Gideceksin!” demiş, askerliğimi bile yapamadan gelmiştim buralara.
Devletimin yönetimde olan kişilerinin bana göre yanlışlığı; çiçeği burnunda yeni mezunları böyle yerlere göndermesiydi. Günahını çeksin, yanlışlarını, hatalarını, yaz-boz deneme tahtası gördüğü böyle ücra yerlere gönderiyordu ki; öğrensin bilgisini pekiştirsin!
Ben, gerçekten saklamama ve saklanmama gerek yok, gönüllü olmasam da, kendimi günah keçisi(1), ya da şamar oğlanı(1) gibi düşünsem de askerlik görevimi yerine getirmem için celp arkamdan yetişir umuduyla nerdeyse elimi kolumu sallayarak gelmiştim buralara, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını(2) bilme cahilliğiyle, üniversite diplomalı olsam da…
Önce emekli olan babamdan annemi ödünç aldım, yanıma. İki-üç, belki de sekiz-on gün sonra da küçük bir kamyonetle geldi babam, annemle birlikte kiraladığımız eve. Sanırım, annemin talimatı ve önerdiği listeye göre yüklenmişti kamyonet. Bir bakıma danışıklı dövüş, yani şike kokusuyla…
Dairedeki arkadaşlardan bir kısım verilen eşyalar, malzemelerle, satın alınanlarla asansörlü bir apartmanın, yayla gibi en üst katındaki daireyi kiralamıştık, kışın başımıza gelecekleri bilmeksizin, aklımıza getirmeksizin.
Rahattım artık! Gelecek günlerde beklentim olan celp mutlaka gelecek, görevimi yerine getirdikten sonra, babamın emekli ikramiyesi ile burs borcumu hizmet etmek yerine devlete ödeyip bir daha geri dönmeyecektim, buralara.
Aile olarak yaşadığımız şehirde; iyi-kötü, az-çok maaşlı, yarı aç-yarı tok demeksizin yaşamaya gayretli olacaktım.
Hamallık dâhil her iş gelirdi elimden. Önceliğim, ölmeden evvel babama borcumu ödemek ve onları kalan ömürlerinde rahat ettirmekti.
Gerisi? “Boş ver!” denecek kadar boş ve önemsizdi.
Yazın sonuna doğru geldiğimiz şehirde, kış aylarında yoğun bir sıkıntı yaşayacağımı doğrusu dert etmediğim, gibi aklıma da getirmiyordum. Çünkü bazı değil, çok şeyler “Hayat Bilgisi” gibi ancak yaşayınca öğreniliyordu.
İşimin kötü tarafı işyerime otobüs veya dolmuşla gitme mecburiyetimdi. Evden vaktinden önce çıkıp dolmuş sırasına girince, her zaman vaktinden önce işyerimde olabiliyordum.
Ancak eve dönüşüm felâket bir gecikme şeklinde oluyordu. Çünkü dairem şehirden oldukça uzak, çevresi işyerine ait arsa idi. Daha ileride devletin yaptığı TOKİ(3) Mahallesi evleri, AVM(3) ve bir kısım iş yerleri ile devlet daireleri vardı ve mahalle demek ötesinde şehir hüviyetinde olan bu yerler oldukça kalabalıktı.
Dairem, bir bakıma başlangıçla-sonun ortasında bir yerlerdeydi diyebilirim.
Bu nedenledir ki; tam tabiriyle dolmuşlar zımbacık, iğne atsan yere düşmez şeklinde dolu geçiyordu. Şanssızlık değil, şoförler ellerini çapraz tutarak durumunu anlatmak ister gibiydi, para kazanmalarına rağmen.
Otobüsler sanırım ara durak yolcusu almadan ilk ile son durak arasında ekspres olarak gidip geliyorlardı, sevabına sabah ve akşam saatlerinde biraz torpilli yarım saatte bir gibi ama saat kurallarına uymaksızın.
Eve yerleşmemizin ilk senesinin sonlarına doğru alt katımızdaki yıllardır atamasını bekleyen ağabeyin memleketine ataması yapılınca fazladan bir gün bile kalmayı düşünmeksizin toplanmış, toplamış, toparlamıştı evini. Anne, baba, benim ve eşyaları taşıyacak kapalı kamyonun şoförüyle neredeyse yarım gün içine sığacak kadar zaman içinde her bir şey tamamdı!
Tedariklerimiz vardı; odun-kömür-çıra-tezek gibi. Ancak gidenler mutluluklarıyla sobalarını, yakacaklarını, bir kısım götürmek istemedikleri neler varsa bize bıraktılar, ısrarımız üzerine karınca kararıyla(1) da olsa bedelinin karşılığı olarak verdiğimizi bir bakıma utanarak kabul ettiler.
Okulları yarım kalmışmış, umurlarında değildi, tıpkı bana celp gelişini hatırlamak istediğim gibi. Ağabey çocuklarını ve eşini bir-iki gün önce göndermişti trenle doğup-büyüdükleri yere, vedalaşmıştık, tıpkı kamyonun şoför mahallinde yola çıkan ağabeyle vedalaştığımız gibi.
Utanarak tekrarlamış gibi olacağım, belki olağandan büyük bir söz gibi; o ağabeyin daha evinin önünden ayrıldığında, kamyonun tekerleği dönmeye başladığında, anayola çıkmadan önce bir kere daha arkasına bakmadığından, bakmayacağından emin gibiydim.
Peki, bana celp geldiğinde tutumum ne olurdu ki? Tahmin edemiyordum.
Ve onlar gittiğinden beri, alt katımız boş kaldığından, kar, yükü ile çatımızda oluşan soğuğu engellemesine rağmen kışlar daha soğuk geçmeye başlamıştı bizim için! Bu nedenle iki sobayı da rakipsiz olarak güldür-güldür yakmamız nedeniyle, komşularımızın ikram ettiği yakacaklar dışında ikinci kez yakacak için para yitirmemizin ancak yararı olmuştu.
Bu arada unutmadan söylemem gerekli ki karbon monoksit endişesi ile gecelerimizde bedenlerimizi battaniyelere sarınarak destekliyorduk.
Banyo mu? Eh! Ayda bir, bir Cumartesi-Pazar angarya gibi sobaların birini borularına dokunmadan banyodaki hazır borularla dikkatle körüklüyor, biriken ve çıkan çamaşırları üç koldan el ele yıkıyorduk. Şükür ki; ev sahibimiz şehrin yerlisi olduğundan zamanında su borularını ve saatleri cam yünü ile kaplattırmıştı.
Her insanın bir tahammül noktası vardı, taşıma suyla değirmenin dönmesi mümkün değildi! Askerliğimi yapma dileğime ait celbin ulaşması geciktikçe gecikiyor, istifa edip ayrılma dileğim ise anne-babam tarafından zalimce(!) yasaklanıp engelleniyordu.
Genellikle babam yazları buzdolabını lebalep doldurduktan(4) sonra, annemle birlikte “Üç-beş günlüğüne” diyerek şehre gidiyorlardı. Ancak bu süre buzdolabı tamtakır kalıncaya, sucuklu yumurta, yumurtalı peynir vb. makarna-çorba devamlılığında bıktırıncaya kadar uzuyordu.
İmdadıma yetişen “Duygu Sömürüsü(1)!” idi. “Açlıktan nefesim kokuyor!” şeklindeki dileğim ve cebren ve de hile ile Allah’ın yalnız bir kulu olarak kucaklıyordum onları gelişlerinde!
Ancak anne-babamın bu gelişlerinden evvelki güne mutlaka dönmem gerek!
Komşularımızdan biri;
“Gözünüz aydın! Hadi gene iyisiniz! Alt katınıza oldukça kalabalık bir aile geldi!” ve;
“Artık bu kış rahat edersiniz!” demeyi de unutmadı. Sanırım “Kış” ile “Rahat” kelimeleri arasına “Biraz” kelimesini eklemeyi unuttu!
Gerçi taşınanların olduğunu söylemeseydi de, yorgun ve aç olmama rağmen alt katımızdaki yerleşme gürültülerinden birilerinin taşındığını anlamam zor olmazdı!
Gene de uyumayı başardım!
Anne-babamın gelişi bu hareketlilikten bir gün sonraya rastlamıştı. Tam komedilik durum; “Kelin merhemi olsa…” diyeceğim…
“Kendimiz muhtaçken himmete…” diyeceğim…
Vazgeçtim!
“Hu! Hu! Hoş geldiniz komşular! Biz de bugün geldik. Bir şey lâzım olursa çekinmeyin, üst kattayız, gelin!” Diğer konular;
“Nerelisiniz? Nerden geliyorsunuz? Kimlerdensiniz? Hayırdır! Konu nedir? Vs. vs.” reklâmlar ve sonuç?
“Efendim! Babaları yokmuş! Annesinin “Denden(5)” denilecek şekilde güzel mi çok güzel kızı varmış, bir de delikanlı…”
Aşağıda baba olmayınca, baba hariç, biri yalancıktan(!) diğeri gerçekten yalnız olan iki adet annenin “Komşuculuk Oynamaları” kadar doğal ne hareketleri olabilirdi ki? Bu haberler her gün yeni, taze haberler ekinde eski haberler tencere-tava ile önüme sürülüyordu.
Kız enstitüde öğretmen, çok güzel, yeni mezun, ilk atama, oğlan lise öğrencisi, ama hangi lise, kaçıncı sınıf, aklında kalmamış annemin.
Annenin iki de yetişkin, evli-barklı, büyük oğulları varmış. Aslında ağabeyler, tek kız kardeşleri için önceden öğrenmek, tanımak, araştırıp-taraştırıp kontrol etmek için şehre gelmişler, evi kiralamakta son söz hakkı kız kardeşlerinde olduğu için onun kararını beklemişlermiş!
Ev, gerek Öğretmen Hanımın, gerekse liseli öğrencinin okullarına oldukça yakın, yürüme mesafesinde olduğu, servis, dolmuş falan gerektirmediği için bu daireyi kiralamayı düşünüp tercihlerini bu şekilde kullanmaya karar vermişlermiş!
Annemin yardımseverliği nedeniyle “Hu! Hu!” modunda kızcağızın(!) odun-kömür-çırasını temin etmek babamın görevi olmuş. Tezek konusunda öğretmen hanımın “İğk!” gibi bir ses çıkarması konunun anlaşılmasında yardımcı olmuş babama!
Taşınmaya, yerleştirmeye ve ev için gerekli kontrat, bağlantı ve sözleşmeleri yapmak için ağabeylerden büyük olan devreye girip tümünü kendi adına yaptırmış. Ama nedenini ne annem sormuş öğrenmiş, ne de ağabeyler “Şu sebepten” diye kendiliklerinden bir açıklamada bulunmamışlar.
Mış! Mış! Mış da mış-mış! Sözleri ne uzatmaya, ne gazete tefrikası(1) gibi “Arkası yarın” modunda tertiplemeye çalışmaya gerek yoktu. Ancak “Annemin öğretmen hanımı beğenmiş olmasını” ve niyetini, merak ettiğim için mülâhazat hanesini boş bırakarak(4) içimdekileri söylemekte sakınca görmüyorum.
Tanrı, insanların “Kader” dedikleri bir yaşam şeklini yüklemiş sırtlarına, ya da omuzlarına veyahut da alınlarına yazmış, her neyse! Bunun için insanların o kadere uymaktan, yaşamaktan başka çareleri asla yoktur.
“Kaderimde varsa” deyip gelen treni gördüğü halde tren yolunun ortasına dikilip; “Tren beni çiğneme, kaderimde yok!” şeklinde aptala malûm olurmuş(6) mantığıyla şaşkınlığı yaşamak hariç tabii.
Okullar açıktı, ne annemin reklâmını yapıp, beklenti ile övdüğüne, ne de delikanlıya rastlıyor, onları görebiliyordum. Hatta anneleri olan teyzeyi bile uzunca bir süre sonra tesadüfen görüp tanışmıştım; annemin tarifindeki gözleri şahane idi ve kızının da “Hıh!” deyip burnundan düştüğünü(4) “Mış-mış!” periyotlarından birinde nakletmişti.
Merak etmem, görememem, karşılaşamamam konusu bence çok basitti. Eee, ben dolmuşlara mecbur adam, sabahları erken, akşamları Tanrının ikram ya da mecbur ettiği, annemin kayıtsız-şartsız beni merak etme hakkını kullandığı vakitlerde ancak eve gelebildiğim için onlarla karşılaşma ihtimalimizin en alt düzeyde olması normal değil miydi?
Bir Cumartesi sabahının erken vakitleriydi, asansörü fazla meşgul etmemek, fazla gürültü-patırtıdan sakınarak ve en önemlisi bütün bir haftanın yükünü çeken babama “bi gıdımcık(1) da olsa destek sağlamak için en paspal(5) halimle kömür-odun ikmali için depoya inmiştim.
Depo dediğim yer; aslında düpedüz, doğrudan-doğruya sadece “Kömürlük” idi. Bir bölümünü “İhtiyaç nedeniyle” depo olarak kullanan var mıydı, sanmıyorum. Hem zaten “Bana ne?” idi?
Kış, batıya göre, buralara aşağı yukarı bir saat görünümünde aylar önce geldiği için, batıya göre gerekli tedbirleri daha çok alarak kışı yaşamak gerekiyordu. Üstelik “Geleceğim, gelmek üzereyim, işte geldim!” gibi bir nazlanma süreci yoktu kışın.
Hani bazı, bazen, bazıları, bir kısım bazıları için derler ya; “Belâ ‘geliyorum!’ demez, gelir!” tavrında kış da pattadak(5) gelirdi ve gitmek bilmezdi!
Dindar yaşlılar gibi oflayıp-puflama hakkımı kullanarak sabah kimseyi rahatsız etmeyeceğim düşüncesiyle, kimsenin gidişine-gelişine engel olmayacak şekilde mallarımı(!) asansöre yükleyip depodan yükseliyordum. Asansör zemin katta isteklisi tarafından durdurulmuştu.
Kapı açıldı, iğrenen bir tavırla nihayet o güzel öğretmeni değil, sadece gözlerini görmüştüm. Elindeki poşetten sızan taze ekmek kokusunu hissediyordum. Bana göre o kısacık anda düşündüğüm onun Öğretmen Hanım olduğu, kardeşinin uykusunu bölmemek için “Abla” şefkat ve fedakârlığına katlandığı idi.
Nereden anladım, ya da biliyorum? Türkçemizde herkesin bildiği şekilde, gerçek bir aptala, aptalın karesi kadar malûm olduğundan dolayı.
Asansör kapısı karşısında sadece güzel kelimesi ile sınırlandırarak ayıp ettiğim, herkesin görmesinin nasip olamayacağı güzelden güzel bir güzel ve şahane merak dolu gözler vardı ve ben “Kare” olayı cesareti ile seslendim;
“Ne kadar muhteşem gözleriniz var!”
Asansör kapısı kapanmak zorunda kalmıştı, çünkü o şahane gözlere sahip genç kız merdivenlere yöneldiğinde iç sesim(1) devreye girmişti;
“Be adam! Sende hiç akıl-fikir yok mu? Sabahın kör vaktinde, tahmin etmiş olsan bile bilip-görüp-tanımadığın, hatta ilk kez karşılaştığın bir genç kıza; ‘Muhteşem’ diye söz ulaştırman, sapıkça sarkıntılık etmeye çalışman gerekli miydi?
Varsayımları bir kenara bırakalım, kıt aklınla Öğretmen Hanım olduğunu tahmin etmiş olsan da söylenecek, ürkütecek başka söz yok muydu söylemen gereken?..
Meselâ ‘Hoş geldiniz!’ demek gibi! İnsanlar üniversite bitirmekle ‘Adam olmuyor!’ ‘Altından palan da vursan(7), bilmem ne de yapsan(7) olayının sonu Eşek olarak bitiyor!’ ve sen bir eşeksin Aykut!”
İç sesime nasıl “Haksızsın!” diyebilirdim ki? Hele ki genç kız, suskunluğu ile tahammül edememiş bir şekilde merdivenlere yönelip, çok şeyi öğretmen edasıyla anlatmışsa…
Özür dilemeyi düşündüm, karşılaşamıyorduk, belki bu çabamı karşısı engelliyor olsa gerekti, muhtemelen bildiği, öğrendiği bir şeyler vardı tereddüdü içimden çıkmıyordu, “Şeytan görsün yüzünü!” der gibi tavrını hissediyordum.
Birkaç kez içinde olduğum asansör katlarında durmuş olmasına rağmen binen olmamıştı. Demek oluyordu ki öğretmenlerin istemedikleri ile karşılaşmamak gibi altıncı hisleri oldukçanın üstünde kuvvetliydi.
Oysa insanları birbirine bağlayan unsurların; sevgi, şefkat, güven, hürmet, hakkaniyet olduğunu(8) bilmez miydi? Belki de bunlar sadece öğrencilerine hasrettiği duygulardı!
Sonrasında benim için, belki o genç öğretmen için de şanssızlık adabında kara günler başladı. Karşılaşsak görmüyor, sırtını dönüyor, asansördeysem, binmeyip merdivenlere yöneliyor, muhtemelen (belki de) çekiniyor, korkuyor olsa gerekti.
Tescilli bir yamyam değildim. “Gözlerinin ihtişamından” bahsettiğim için mutlaka bir vesile ile özür dilemeliydim. Etki-tepki yasası umurumda değildi.
Günlerden bir gün zeminde asansörün kapısı kapanmak üzereyken ani bir refleksle(5), içime doğmuş gibi yetiştim. İçeride yalnız o ve ben vardık.
“Merhaba!” dedim. Cevap vermediği gibi, sırtını döndü. Zaman ve asansörün yolculuğunun o kadar uzun sürmeyeceğinin bilincindeydim. Benim söyleyip ve sözlerimi sonlandırmam mümkün değildi.
Fiziksel bir eylem, meselâ kolundan tutmam gibi, hem uygun değildi, hem de bana yakışmazdı. Onların katında ben de indim asansörden.
“Özür dilerim Öğretmen Hanım. Tanışmıyoruz. Adınızı bilmiyorum, ama beni dinlemeniz gerek. Sonrasında ister ağabeylerinizi davet edin, kardeşinizin de desteği ile beni dövsünler, gıkım çıkmaz(4), ister anneniz ve siz sözlerinizle hakaret ederek beni dövün, hak ettiğim için sesim çıkmaz. Ama dinleyin beni lütfen!”
Kapıyı anahtarı ile açtı ve seslendi;
“Anneciğim! Aycan! Kapıya kadar gelir misiniz lütfen!”
Geldiler, meraklı gibiydiler ve annesi birden gözlerimde büyüdü;
“Hoş geldin Aykut oğlum! Girmez miydin?”
“Sağ olun efendim! Aslında benim size ‘Hoş geldiniz!’ demem gerekirdi. Ancak yanlışım, özür dilemem gereken bir hareketim için kapınızın önündeyim. Hakkım ve haddim olmamasına rağmen, üstelik olmadık şekilde, gerçek olmasına rağmen zamansız, gereksiz, münasebetsiz bir iltifatta bulundum…
Dersimi; görünmemek, bilinmemek, tanınmamak, gizlenmek, saklanmak ve en önemlisi insan yerine bile konulmamak şeklinde aldım…
Daha fazla gecikmemek için Öğretmen Hanımla asansörde karşılaşmamızı bir şans, bir mecburiyet olarak gördüm, belki ‘Bir daha’ diyebileceğim bir zamanım olmayabilir!”
“Hayırdır! Tayininiz falan mı çıktı yoksa?”
“Hayır efendim! Babamın şikâyetleri, aksayan muayene ve tedavileri ile ilgilenmem için yıllık iznimi kullanmak zorunda kaldım. Burada da tedavi imkânları olmasına karşın, babamı; ‘Toprağım!’ da ‘Toprağım!’ inadından vazgeçiremedik, şehre gideceğiz. ‘Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var!’ demiş, atalarımız…
Daha birkaç gün buradayız. Kapınıza gelirdim, bunun için, eğer bu tesadüf olmasaydı? İzninizle, anlatabilir miyim öğretmenim?”
“Aylin!”
“Peki, Aylin Öğretmenim! O çapaçul halimde ilk görüş, ilk karşılaşmamız anında söylediğim söz gerçekti, öncesinde, akıl durgunluğu, feraset(5) eksikliğiyle; “Merhaba! Hoş geldiniz!” demeyi akıl edememiş olsam da. Aileniz huzurunda her ne şekilde tepki görecek olursam olayım, anne-babamla yakınlığınızı yitirmemeniz dileğiyle tekrar ediyorum;
‘Annenizin de sizin de gözleriniz takdir, iltifat sınırları içine asla sığmaz, güzel ötesinde muhteşem!’ ve…”
“Teşekkür ederiz de, sonucu ne?”
“Asansörde pis, pasaklı, kirli olan benimle ve yakacaklarımla birlikte çıkmamayı tercih etmeniz, sakınmanız doğal. Sözüme karşı hanımefendiliğinizi yitirmeksizin suskun sessizliğinizle bana ilettiğiniz mesaj size yakışan bir hareketti. Bu sizi indimde bir anda zirveye yükseltti, bense saygısızca; ‘Merhaba!’ bile demeden genç bir öğretmene, aynı mekânı paylaşıyor olmamızı dikkate almaksızın sarkıntılık, sapıklık yapmışım gibi yerin dibine geçtim…”
“Estağfurullah Aykut Bey! Edebiyat Eğitimi mi aldınız? Meslektaş mıyız yoksa bilmiyorum da! Çok karşılaşmadık hem!”
“Hayır öğretmenim, düz, bir devlet memuruyum. ‘Edebiyat konusunda sadece meraklıyım!’ diyeyim. Ayaküstü içimden geçirerek söylediklerim; Hemen şimdi, şu anda dilimin ucuna gelenler! Devam edebilir miyim, sizi geciktirmemem gereken bir işiniz yoksa? Varsa da bağışlayın, iki-üç kelimecik daha, bana süre verin, tahammül etmeye çalışın, lütfen!”
“İçeri girip de oturup konuşsaydınız, oğlum!”
“Bence herhangi bir sakınca yok, buyurun, devam edin lütfen!”
“Söyleyeceklerim, belki peşin hükümlülüğüm olarak sizleri üzebilir. İki-üç güne kadar babam için buradan bir süreliğine uzaklaşacak olmamız üzüyor, beni. Ancak dürüst olmazsam, saklanırsam, öncelikle içime dert olur, hem sizlere, hem de kendime ihanet etmiş, olurum. O bakımdan peşin olarak özürlerimi kabul edin lütfen!”
“Benim merakımı hoşgörün! Bilmecelere de ilginç bir düzlemde merakınız olduğunu düşünüyorum, devam edin!”
Bıkmış, sıkılmış gibiydi karşımdaki, eksik bir “Lütfen” ile emir modunda dileğini iletmek istemişti, bir öğretmen olarak, karşısında ödevini yapmamış gibi tek ayaküstünde cezalı duran bir öğrenciye tavrının yakıştığına inanır gibi.
“Hemen konuya giriyorum öğretmenim. Çok zaman görevlerimizin farklılığı nedeniyle karşılaşamıyorduk, ama edepsizliğim için bana küstüğünüz, gücendiğiniz anlamında ne zaman karşılaşsak ya görmediniz, ya görmek istemediniz, ya görmemek için kendinizi zorladınız yönünüzü değiştirip sırtınızı döndünüz. Asansörde karşılaşmak olasılığına karşı da tedbir olarak hep merdivenleri kullandınız…”
“Takip etmiş olmanız yanlış, tesadüf olamaz mı?”
“Fark etmesem, utanmasam, ilgi duyup sizden etkilenmiş olsam, işyerimden izin almama bile gerek kalmaksızın sizi merdiven başında bekler, istediğiniz sözleri söylemek için, size ‘Merhaba!’ derdim! Oysa bana göre ne özür dilememi, ne ‘Merhaba!’ dememi hak etmediğinizi düşünüyorum. Tekrar özür dilerim, sizin özür dilemenizi asla beklemeksizin…
Siz kimsiniz, öğretmen ve komşumuz olmanız dışında sizi bilmiyor, tanımıyorum. Ben sapıkça davranınca, hak etmiş olduğum için siz küskün davranışınıza başladınız ve bu davranışınız bugüne kadar devam etti. Bunun anlamı; siz arş-ı âlâya(1) kadar yükseklerdeyken, ‘Benim seviyeme inmeniz’ benim de; ‘Bunun size yakışmadığını söylemem!’ gereği demek!”
“Kanaatiniz yanlış!”
“Olur da, olabilir de, olmayabilir de. Bunlar saygıdeğer öğretmenim benim sizlere söylemem istediklerimdi. Sizlere sadece ‘Allahaısmarladık!’ demek istiyorum. Görüşür müyüz tekrar? Bilemiyorum. Görüşürsek de ne zaman? Bunu da bilmem mümkün değil…
Teyzem elinizi öpeyim, genç arkadaşım sana da derslerinde başarılar dilerim, elinizi sıkayım. Size gelince Öğretmen Hanım, siz bir tabu, ben tüm kusurlar üzerinde olan bir mikrop! Hoşça kalın!”
“Haksızsınız, haksızlık ediyorsunuz!”
“Peki, öğretmenim. Söz veriyorum; tekrar karşılaşırsak, anlatırsınız, ben de özür dilemem gereken yerlerde içtenlikle özür dilerim, yaşamım da kesintisiz özürlerle dolu olur!”
İnsanlar küskün olmak, kalmak istemeseler de küskünlüklerine engel olamıyorlar. Benim gibi, karşımdakinin yaptığı gibi sırtını dönmek gibi bir yanlışlığı kendilerine bile düzelttiremiyorlar.
İnsanlar şaşkınlıklarında, şaşkınca düşüncelerini erteleme, öteleme imkânına sahip değillerdi, hele ki sapıklıklarına malûm olan aptallıklarının da farkında değillerdi.
Nutuk verir gibi, nasihat-azar arası çene yarıştırmaya, gözlerine bakmamak için kendimi zorlamaya çalışırken, içimde yaşattığım tüm duygusal hislerim, sadece gözlerinde yaşamamı emrediyordu.
Sözlerim arasında ne zaman kafamı kaldırsam ışıl ışıl bana yansıttığı mavilikleri yaşıyordum. Bir başka maviydi bu; nazar boncuklarından koyu, denizlerden açık, bulutlardan derin, yaşamak için ekmek-suya ihtiyaç duymaksızın yaşamak gibi bir şeydi.
Unutmak da, içimden atmak da zordu, ilk kez yaşadığım düşüncesinde. Zorunlu olarak gitmek, ya da kalmak arasında beyhude bir ikilem yaşıyordu beynim. Klâsik söylem; insanın çölde Eskimo’ya kutupta hecin devesine rastlaması imkânsızlığı gibi gonca-kaktüs şeklinde bir sevgiyi üleşebilir miydi insan, mümkün müydü?
O halde haddimi bilmeli, köşeme çekilmeliydim. Umut, insanların çaresizliğine çare miydi? Umut etmek için de hayallere değil, gerçeklere ihtiyaç vardı ve gerçek yoktu bana göre, benim için. Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor örneği gibi.
Haddini bilmek erdemdi, içimdekileri söyleyememek, yazamamak da kâbustu. Uzun uzun “Ben” dememe de, içimi dökmeme de gerek yoktu. Ama içten bir-iki satırla da içimi ona anlatmazsam eksikli giderdim:
“Aylin Öğretmenim,
İçimden geçen çok sözlerin öncesinde; ‘Öğretmenim’ eki olmaksızın sadece seni söylemek isterdim. Seviyemi, hakkımı ve haddimi biliyorum. Sana sadece ‘etkilendiğimi, ilgilendiğimi, senin için geri dönmeyi çok arzuladığımı söylemek istedim. Sevgiyle ve sağlıkla kal Aylin. Ben”
İmza yerine ne yazmam gerektiği konusunda tereddüt geçirdim. İsmim; gereksizdi. Sona “Senin, Seni seven…” vb. gibi klâsik sözleri yazmak uygun değil gibi geldi bana. Kalplerin aynı ritimde çarpması gibi bir durum varsa “Ben” diyenin kim olduğunu bilirdi Aylin.
Usulca inip, usulca yerleştirdim posta kutusuna yazdığım iki satırı. Ancak “Bir not yazdığımı” ona söylemem için hiçbir vesile olmamıştı. Umudum, duam, her ne şekilde olursa olsun, onun posta kutusuna bakıp beni bulmasıydı. Yoksa diğer olasılık(lar) yalan, riya, öğrenmelerde sakınca yoksa da, özellikle Aydan Teyzenin sevgisini yetirmek, onun karşısında yok olmam demekti.
Bu davranışı gerçek anlamda sapıklık, fiziksel olmasa da, eyleme yakın taciz, sarkıntılık gibi yorumlayacaklarını düşünebilirdim. Bu da hükmen hücre hapsini gerektirecek gerçek bir suçluluk, demekti. Hak etmiştim bu kanalizasyonlara yönlendirilecek süprüntülüktü, ama içim de hiç de üzüntü ve hüzün yoktu…
Ailece öğrenmişlerdi bizi, gideceğimiz vakti trenin hareket saatini de. “Biz de geleceğiz!” dediler. Üç biz, iki de onlar bir taksiye ancak sığabilirdik. Aycan’ın dersleri vardı, gelmeyi düşünmüştü. Gelmesini arzuladığım halde Aylin işlerinin yoğunluğunu, yazılı kâğıtlarını, ev ödevlerini okuyup değerlendirmesini yapma mecburiyetinden bahsederek bizlere kapıdan; “Güle güle!” demek gereğini hissetmişti!
Aylin’in pijamaları ve elindeki iki taraflı kırmızı-mavi kalemle kapıya çıkıp bu deyişi sonrası anne ve babamın ellerini öpmüş, bana yönlenmeye bile zorlanmaksızın; “Sen yok ol! Öl istersen!” gibi bir tavırla” İyi yolculuklar!” dilemişti.
Tavrındaki cümlenin sorasında ”Benim için” sözünü eklemesi mutluluğum olurdu. Oysa hayallerin bile çok zaman acılarla dolu olduğunu bilecek yaştaydım.
Evimizin anahtarını onlara bıraktık, ricalarımızla.
“Buzdolabını boşaltın, fişini de çekin lütfen! Ara sıra havalandırırsanız memnun oluruz. Masanın üstüne para bıraktık, makbuz falan gelirse sizinkilerle birlikte halletmenizden mutluluk duyarız. Bizim evde telefon yok! Şu komşumuzun telefon numarası, not bırakırsanız biz sizi ararız!”
Bunlar benim değil, anne ve babamın sıra sıra dilekleriydi, belki de öncesinde söylediklerinin tekrarı, unuttukları dışında benim bile hatırımda kalmayan. Bilinmeyen Aylin’in telefon numarasıydı, çünkü ağabeyler sevgili kız kardeşlerinin eksiği olmasın diye düşünmüşlerdi ya!
Büyük ağabeyler, gelin hanımlara haber verseler de, vermeseler de günaşırı telefon etmek bir yana her aybaşında, birinden biri, onları ziyarete geliyorlarmış; “Eksiği-gediği-istedikleri bir şey var mı?” diyerek. Malûm, annemin reklâmlar arasında bir ara kaydettiği bilgi idi, bu.
Ancak ben, zihin özürlü olduğum için “Telefon numarasının ne olduğunu” öğrenme zahmetini yaşamak istememiştim! Oysa herhangi bir nedenle, aramam gerekebilirdi! İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış; “Sen çok yaşa Yahya Kemal (Yani Allah rahmet etsin, anlamında)!
Vedalaştık, mahzun! Poğaçaları uzatırken “Aylin yaptı, sizin için!” dedi Aydan Anne! (Nerden sahiplendiğimi bilmeksizin hevesli bir deyiş!) Aycan, bir koşu marketten, üç-beş kutu ayran alıp getirmişti.
Anne Aydın, döneceğimiz garantiymiş gibi bir termosla da çay, plâstik kaşık, bardak ve kesme şeker vermişti; “Termosu dönüşte verirsiniz canım, önemli değil!” demişti, sanmıyordum ki; bu Öğretmen Hanımın akıl ettiği bir eylem olsundu, belki anne-babam için, “Evet!” benim için “Hayır!” gibi.
Gerçek şu ki; Aylin’in ne gözleri, ne de hayali, tekrar tekrar vurgulamamda sakınca yok, hak etmediğim halde gitmiyordu gözlerimin önünden. Yol uzun, yollar uzak ve bilinmeyen bir özlem, kimsesiz ve kimliksizdi yüreğimde.
“Acıktım!” dedi babam. Annem yaptıklarını karşı kanepelerde oturan tren yolcularına da ikram edecek şekilde poşetleri, torbaları, kutuları açtı, termosu masaüstüne yerleştirdi dikkatlice. Ben belki içimdeki arzuları engelleyememekten, belki hissi kabl el vuku(1) ile; “Poğaça yemek” isteğimi dillendirmiştim.
Dileğim, hiç olmazsa ilgilenip, neredeyse gerçekten “Seviyorum!” modunda duygularımla yalanlara sığınmaksızın, kendime karşı dürüst olmam gerekliliğiyle kesinkes gönlüme girmiş olanın ellerinin kokusunu poğaçalarda hissetmekti. Gerçekten akılsız bir sapıktım!
Bir…
İki…
Kimselere ikram etmeyi düşünmeksizin daha fazla poğaça yemem için beni itekleyen bir güç vardı sanki Dördüncü poğaçanın altından; “Yanılmış olma ihtimalin/iz?” yazılı bir kâğıt çıktı. Bunun anlamı bence; “İster samimi, ister resmi bir soru olarak kabullen!” gibi bir şey demek olsa gerekti.
Benim için bu kadarı yeterliydi, askere çağrı emrim gelse de o şehre, mutlaka ve onun için dönecektim. Babamın ameliyatı ve sağlık sorunu çözümlendikten sonra, annem-babam bir süreliğine de olsa gelmelerini geciktirseler bile ben mutlaka şehre dönecektim, bir saatliğine, bir dakikalığına olsa bile.
Yaşamda her şey kişilerce plânlandığı, düşünüldüğü, arzulandığı, hatta umulduğu gibi gerçekleşebilseydi, keşke!
Telefona ulaşmak bir meziyetti, geldi, ondandı. Sakınmam gerekliydi, postaneye gittim. Fazla iyimserlik gibi görünse de; o iki satırlık notum sadece onun eline geçmiş, anlamasa da bilmişti beni. Ve doğrudan konuya girdi, muhtemelen sadece benim bilmemi istercesine;
“Daha açık, korkusuzca, uzun uzun, içinden geldiğince duygularını anlatmaya çalışsaydın, olmaz mıydı?”
“Peki, ‘Yanıldığımı” deyişinin nedenini açıklaman bu kadar mı zordu, beni gözlerimden, nefesimden anlamışken!”
Dünyanın iki ucunda değil, Türkiye’min iki ucuna yakındık ve telefonların kesilmesi, elektriklerin, suların vakitli-vakitsiz kesilmesi o kadar olağandı ki, hem de son sözü kimin sarf ettiği bilinmeksizin.
Babam; “Ameliyat teşhisi” gerekliliği ile muhtelif test ve incelemelerden sonra masaya yatmış, masadan kalkamamıştı, eskimiş, güçsüz bir bedene sahip olarak…
Annem mütedeyyin(5) bir Müslümandı, tüm gereklilikleri dine ve usulüne uygun olarak yaptı. Yıllık iznim de, ölüm iznim de, mazeret iznim de bitti, ancak annemin düşünce, arzu, istek ve dilekleri bitmedi. Annemi kendinde, evinde bırakıp hem bedenen, hem manen tükenip işime (konuyu saptırmaksızın, dürüst olmam gerek umut ederek sevdiğime) yöneldim.
İsteyerek karşılaştık;
“Nasılsın Aykut? Çok geciktin?”
“İyi değilim Aylin! Babam ahrete gitti, annem beni bırakıp düşüncelerine, hatıralarına dalmayı tercih etti, yalnızım ve yaşamda bunu hak etmediğime inanıyorum.”
“Sana destek olmamı ister misin?”
“Buna sevgi dâhil olur mu?”
“Söz veremem! İyi, duygusallığı bilen, bilmesi gerekeni bilmesi gerektiği kadar bilen birisin. Ama bu, ne demek bilmiyorum, hele ki bir ışık göremediğimde. Çocukluğumda, okuduğumda hiç kimsem olmadı, hep yalnız yaşadım. Şimdi de öyle yalnızım!..
İyi birisin, ama ben değilsin, ya da gönül, ruh olarak beni hak etmiyorsun, her türlü övgüye lâyık, yakışıklı biri görünsen de. Belki ben de seni hak etmiyorum!”
“Peki, benim seni hak etmem, kazanabilmem için ne yapmam gerek? Hiçbir yeteneğim yok. Üstelik seni seviyorum, bundan eminim, ama seni nasıl kazanacağım konusunda bilgiçliğim, okumuşluğum, öğrenmişliğim, fikrim, bu konuda bir düşüncem yok, gönülden istememe rağmen!”
“İsteğim fazla bir şey değil ki! Yalnız bırakma! Sev! Anlayabileceğim bir şekilde ispat et ki, ben sadece seni göreyim, senin olayım! Ya da bırak beni açılmamış bir kutu gibi gelişime uygun Tanrıya yöneleyim tekrar, Tanrımın dileği gibi, erken ya da geç fark etmeksizin…”
Kader nasıl yazılmışsa, öylesine mecburmuş gibi hissettirip gerçekleştirmek istiyordu kendini. Zaten başka da görevi yoktu ki kaderin. Hele ki annem şehirde hatıralarında, ben işimde, kış gelmek bir yana bir hayli ilerlemiş, sadece alt kattan yönelen sıcaklıkla, battaniyelerle becelleşip(4) boş buzdolabı ile yalap şalap doyunurken bir de kimsesizlik artısında hasretlik çekiyordum, yakınımda görünmesine rağmen.
Bir akşam çalındı kapım, o idi, içim istedi, uzanıp kucaklayayım, sarılayım, öpeyim, içimi dökeyim, oysa öylesine uzaktı ki!
“Üşüyorsun! Üstelik açsın da! Alt katta, yaşlı sevgi dolu bir anne, genç bir öğrenci adam, kardeş, ne yapması gerektiği konusunda bilgisi kıt, öğrenci çocuklarına, öğretmeye düşkün ve ilgisini bildiğin bir öğretmen var, üstelik o da senin gibi şu anda üşüyen. Bu soğuk kış günlerinde anneme yardım etsen eline mi yapışır? Hayır duası almak istemez misin? Bir sıcak çorba karşılığı ne ödül, ne de bir bedel isteriz senden. Varlığın yeterli olur bize. Bizimle kalmak istersen, kalırsan, salondaki kanepe yeter de artar sana, diye düşünüyorum!”
“Maksadını daha açık cümlelerle anlatman mümkün mü? Hani IQ(3) konusunda noksanlığım tartışılmaz da?”
“Peki! Yalnızsın! Askerlik tutkun var, o vakte kadar tek başına çile çekmek için hazırlıklı ve gayretlisin. Tamam biliyorum, anlıyorum Ancak alt katta ücretsiz anne ve kardeş sevgisiyle ne dersen de Aylin diye bir öğretmenin sesleri, solukları mevcut. Sevgimiz, hatta bir bakıma üstesinden gelmemizin mümkün olamadığı sevdamız var. Üleş kendini bizimle, kapat kapını, gel, başımızda ol, tutkun gerçekleşinceye kadar…”
“Olurum, hatta artı mutlu da olurum, ama netice? Askerliğe celbim geldiğinde, ‘Sana doyum olmaz!’ ya da ‘Harç bitti, inşaat paydos!’ dercesine kapı önüne gayrimeşru bir çocuk gibi bırakılırsam, içimdeki sevgiyle dayanamaz, ölürüm. Bunu biliyor musun?”
“Ben seni istiyorum, ama sen beni istemezsen ben sana yalvarmam. Gün de, güneş de insanın yaşamını bir kez aydınlatır. Kapım açık, gönlümde yerin hazır, küçülmeyeceksin, yaşamayı iste, her ne olursa olsun ömür hemen ve aniden tükenmez, istesen de. Ama uzar, dertleri, düşünceleri bir kenara koyup varsa unutmayı becerebiliyorsan!”
“Bu bir itiraf mı?”
“Nasıl hissediyorsan?”
“Ama benim sana; ‘Seni seviyorum, benim ol!’ deme imkânım yok ki!”
“O zaman o imkânı yarat benim için olmasa da, ilerinde belki rastlayacağın biriyle o imkânlarınla mutlu olmayı deneyebilirsin. Yalnızlık sadece Allah’a mahsus! Bu halinle, bu konumunla, bu yalnızlığınla kendin kendine yetmezsin, bunu bil! Benim için, sen önemli olmalısın! Gez, dolaş, ara, araştır, senin olmak isteyen biriyle karşılaşırsan, yaşamında ona sıkı sıkı tutun, bırakma ellerini, çünkü o senin mutluluğunun sebebi olacak…”
“Sevgili Aylin! Teknik dışında kafası çalışmayan biri olarak senin bilgi doruğuna erişmem mümkün değil. Uzat ellerini boşlukta kalmasın avuçlarım, bana beni verdin, bağışla seni istiyorum ben de, bana seni ver!”
“Ciddiyetinden emin olamıyorum. Kapı önündeyim, üşüdüğümü söyledim, sen eğer sen olsan, kapı önü demez, sarılır, kucaklar, öper, ısıtırdın beni. Oysa şimdi, anlamadığım bir şekilde kapı önünde söylediklerine inanamıyorum”
“Gönlüme doldun, ‘Muhteşem gözlerin var!’ dediğim anda. Gönlümün bir başkasını kabullenmesi asla mümkün değil, arzula, sen de paylaş!”
“Gerçekten bu ne demek şimdi? ‘Kapı önü ilân-ı aşk’ mı? Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmış olacağını düşünemiyorum. Sana meylimi söyledim, yaşamımın hiçbir devresinde senin yaşattığın gibi bir yakınlık görüp, bilmedim, yaşamadım. Her şeye rağmen seni sevdiğimden, senin de benim kalbimi, gönlümü, geleceğimi dilediğinden emin değilim!”
“Aşk değilse de, bana sevgiyi anlatabilir misin öğretmenim?”
“Aylin, demiştim!”
“Peki Aylin! Ben, benim yaşadığıma ‘Aşk’ diyecek kadar cesur olamasam da; ‘Sevgimde yücelik’ diyorum. Seninle ilk kez; ‘Muhteşem gözler!’ diyerek karşılaştığımda, hakkım ve haddim olmasa da seni kalbime yerleştirdim, sevgi olarak. Sonra seni aklımdan hiç çıkaramayışıma isim veremedim. Peki, sen üşümem, hasta olmam, karnımı doyurman, bana bakma mecburiyetin dışında hiç mi bir duygusallık yaşamadın, bana karşı?”
“Bana kalsın! Gücenme lütfen!”
“O halde bırak, kendi kendime üşüyeyim, hasta olmaya, kendim kendime yetmeye ve kendi başıma ölmeye hazırlıklı olayım!”
“Bu akıllıca bir gelecek düşünüşü değil! Kim bilir bir gün biri ölmeden evvel sana ihtiyaç duyabilir!”
“O bir gün bana ihtiyaç duyacak olan sen olmadıktan sonra, benim için hiç önemli değil!”
“Kim bilir belki de o, ben olabilirim, aklında varsam, aklında kalmışsam, sende yaşamaya devam ediyorsam!”
“Yüreğime indir, öleyim! Sen benden kurtulmak için ellerine kına mı yakmak istiyorsun Aylin?”
“İki saat olmasa da, neredeyse on-on beş dakikadır birbirimize içimizi dökmeye çalışıyoruz. Daha önce de söylediğim, belki hatırında bile kalmayan bir sözüm vardı, aşağı-yukarı şöyle; cesur olsan ellerimden tutsan, direnmemi umursamaksızın, söylemek istediklerini dobra dobra söylesen(4)…”
“Bakma öyle gözlerime, dayanamıyorum!”
“Yani sırtımı mı döneyim, gözlerimi mi kapatayım?”
“Asla ve kat’a bana sırtını dönme Aylin!”
“Gözlerim kapalı, ne diyeceksen de artık, evlenme teklifi gibi haldır-huldur(1) ve yasak savar gibi olmasın, e mi?”
Zeki ve ciddi kızdı, inanılmaz, gözlerin kapattığı gibi, dudaklarını saklayıp esirgeyecek şekilde ağzı içine yummuştu. Bence en güzel anlatım, “Seviyorum!” demekten ziyade öpmekti.
Nefesimi hissettiğine emindim, kilitli de olsa dudaklarına dokundum öpercesine, dudaklarını araladı karşılığını verdi bana.
“Seni seviyorum, ömrümün tek aydınlığısın. Ömrün boyu bilmen gereken gerçek bu!”
“Ben de…”
Tanrının hikmetinden sual olunmazdı, neyi uygun görürse, kader olarak neyi çizmişse, gerçekleştirme de beis görmüyordu.
Kapımın zili çaldığında aşağıdan görevli memurun “Posta!” sesi ulaştı kulağıma. Aylin de, ben de telaşla indik merdivenleri, asansörden medet ummaksızın;
“Celp” dediğim, günlerce özlemle beklediğim zarf nihayet elime tam zamanında(!) ulaşmıştı. Aylin çenemden tutup yüzünü yüzüme yaklaştırıp öptü ve;
“Seni bekleyeceğim!” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Celp; Çağı gelenlere askerlik ödevine çağırma. Davalıya, davacıya gerektiğinde tanıklara mahkemece gönderilen çağrı yazısı.
(1) Arş-ı Âlâ; En yüksek yer, en yüksek mevki.
Bi (Bir) Gıdım (cık); Bir fırt, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Gazete Tefrikası; Parça parça gazete yazısı. (Tefrika; Parça parça, ayrılma, bozuşma).
Günah Keçisi; Günümüzde herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi. Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad.
Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.
(2) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(3) TOKİ; Toplu Konut ve Kamu İdaresi Başkanlığı’nın kısaltılmış hali olup Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlı sosyal konut inşaatları için yapılandırılmış bir kamu kuruluşudur.
AVM; Alışveriş Merkezi’nin kısaltılmış şeklidir. Çeşitli ürünlerin satış konusunda genelde bir firma bünyesinde, bazen de kooperatif olarak faaliyet gösteren büyük satış mağazası.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(4) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Hık ,Hıh Deyip Burnundan Düşmek; Birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.
Lebalep Doldurmak; Bir şey ağzına kadar silme doldurmak.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
(5) Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.
Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.
Mütedeyyin; Dindar. İnancı güçlü, din kurallarına içten bağlı kimse anlamındadır.
Paspal; Kılık, kıyafet bakımından bakımsız, dağınık, pis insan. Çok kepekli un. Esrarın kötü cins olanı.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.
(6) Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(7) Zer-düz palan da ursan eşek yine eşektir. Altından semeri (palanı) olsa da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup yanlış yapıyorsa eşek ondan daha azizdir. Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)
Mey biter saki kalır, / Her renk solar hâki kalır. / İlim insanın cehlini alsa da, / hamurunda varsa eşeklik; / bâki kalır! FUZULİ
Tahsil cehaleti alır, eşşeklik baki kalır. Uğur MUMCU
(8) Bizi birbirimize bağlayan sevgidir, şefkattir, güvendir, hürmettir, hakkaniyettir. ALINTI