Ne güzeldi o günler! 19 yaş heyecanından bahsediyorum. Yiyip-içmek ve ders çalışmaktan başka heyecanımız yoktu. Ne içki bilirdik, ne sigara. Maçlara giderdik hangi renkten olursak olalım, el ele, kol kola.

Hangimizin parası olursa o ısmarlardı, her neyi özenmişsek o gün. Üst üste iki defa, üç defa “Ben ısmarlamıştım!” gibi derdimiz olmazdı. Yeter ki aynı mahalleden, aynı sokaktan, aynı okuldan, hatta aynı sınıftan iki-üç arkadaş bir araya gelelim.

Çok zaman; Mehmet Emin, Üstün, Uğur, Nusret, Engin ve ayrıca sadece ben.

O zamanlar kapılarına yüklenilen, elle zorlanınca kapıları açılan banliyö trenleri, kimseyi umursamadan tepişen öğrenciler de yoktu.

Ara-sıra, bazı-bazı; “Ağabeylerim, ablalarım!” diye söze başlayan seyyar satıcılar olurdu. Onlar da efendi idi. “Hasta var!”, ya da “Rahatsızım!” denildiği zaman; “Affedersiniz!” der, diklenmez, “Rahatsız oluyorsan taksi tut!” demezdi kimse, kimseye.

Belediye otobüslerine, vapurlara kimse zarar vermezdi. Kimse “Ali Ayşe’yi seviyo!” gibi yazılar yazmaz, saçma sapan dövme işaretleri yapmazdı koltuklara, ya da koltuk arkalarına.

Hele ki kimse; “Çöpçünün parasını sen mi veriyon?!” demez, ne yerlere tükürür, ne de bir şeyler atardı.

Dövme, persing(1), halhal(1) moda değildi.

Terbiye sınırları geniş boyutta idi o zamanlar, öğretmenlerimizi gördük mü, daha 30–40 metre öncesinden selâm geçişi yapardık. Hey gidi, hey!...

Ya şimdi? Gerçi bu zamanı da onlara, yani şimdiki gençlere biz devretmemiş miydik? Demek ki iyi devredememişiz. Suçu biraz da kendimizde aramamız gerek, değil mi? Ama konumuz bu değil.

Biraz nostalji(2) yapayım istedim geriye dönüp, ömrümüzün tükenen, neredeyse bitmek üzere olduğu bu demlerinde.

O günlerde, daha doğrusu o yıllarda bizden istenen sadece ders çalışmamız, babalarımızın memur bütçesinden ayrılan harçlıklarımızı olumlu harcamamızdı.

O zamanlar, okullar sabahtan akşama kadardı, öğlenleri “Arnavut’un ayı böreğinden, turşusundan” alır, ya da “Macır’ın (muhacir) simit-gravyeriyle” körletirdik(3) nefsimizi.

Belki bilmiyorduk, hamburgeri, sandviçi o denli, belki de pahalıdır diye aklımıza gelmiyordu.

Haytalık yapmak gelmezdi içimizden. Boş vaktimizde tabiri uygunsa “İneklerdik!” salonların birinde, “MÖ” çığırışlarına aldırmadan. “MÖ!” diyenler de çok zaman aramızda olurdu, hele sınav varsa, spor salonu, kantin yetmezdi hiçbirimize. Birbirimize muhtemel soruları sorardık, bilgimizi pekiştirmek için.

Ve nasıl Pazartesileri sıraya dizilip İstiklâl Marşımızı okuyorsak, Cumartesi günleri yarım günlük okuldan öğlenleri çıkarken de İstiklâl Marşımızı okurduk.

Oysa şimdilerde? “Türk’üm, doğruyum!” andı bile yasaklandı.

Özellikle Cumhuriyet Bayramlarının ve diğer ulusal bayramların mazeretlere sığınılarak kutlanmadığı da, ayrı bir konu…

Her neyse! Geçmişi sorgulamak yerine geçmişte yaşadıklarımı düzenlemeğe çalışsam, daha doğrusu aklımda kalanları oluşturmağa çalışsam, daha iyi değil mi?

Her insanın, daha doğrusu her gencin o çağlarda benimsediği bir ilk göz ağrısı olurdu değil mi? Hem de şeytan çarpmışçasına, yıldırım aşk denilecek bir göz ağrısı. İşte benim de o ilk göz ağrım o banliyö trenin, 8.15’inde idi.

O kompartımana daima beraber bindiğimiz sarışın, çakır gözlü, minyon(4), gözlerini neredeyse benden ayırmadığına inandığım o genç kıza çarpıktım. Her sabah beraberdik.

Ama akşamları… Heyhat!

Gençlik aşkı… Okulu kırıp onunla beraber olmak, ya da okuluna kadar gitmek, sonra çıkış vaktini bekleyip beraber olmayı düşünmek utanç sınırlarımı kapsıyordu, utanıyordum, cesaretim yoktu, keşke danışacak biri olaydı çevremde.

Altı kardeştik, büyüklerden ilki olan kız, yani ablam çok çok öncelerden almış başını gitmişti gelin olarak. Sonra iki ağabey, onlar da ablamdan sonra sıralarını savmıştı.

Sonra ben geliyordum; dilemişler gibi; Soner demişlerdi adıma. Sonra Hüdaverdi ve en sonra da Yeter kardeşim bitirmişti nüfus artışını, artık ne şekilde, sonlanlardı ise anne-babam?! Herhalde anlaşılmıştır, danışacak kimsem yok demem…

O bana bakıyor, ben ona bakıyor, yan yana gelmeye bile korkuyorduk, sadece çekinmek değil, handiyse(5). Demiştim, hatırlıyorum, az maaşlı bir devlet memurunun, dışarı atılmışlardan sonraki en büyük çocuğu idim. Benden sonraki iki tıfılın(6) da ağabeyi yani. Benden beklenen çoktu, benim de beklediğim çoktu, ama nasıl ve kimden?

Hafta sonlarında ders çalışma vakitlerimin dışında, babamın uzaktan akranı, belki de yakını, akrabası, memleketten komşusu Süleyman Ağabeyin manav dükkânında çalışıyordum, üç-beş kuruş harçlık karşılığı, ya da bir-iki kilo patates-soğan, ya da domates-biber-patlıcan karşılığı.

Ev bütçesine katkım inkâr edilmezdi. Aldıklarıma eklenen 100 gram kıymayla nefis bir akşam yemeği yapardı annem, yerdik, babam da tırtıklı(7) şişedeki rakısıyla ayda bir de olsa garibim, neşesini bulur gibi olurdu, annemin tenkit(8) ve muahezelerine(8) aldırmaksızın, boş vererek.

Ve O, her cumartesi gününün akşamında, benim çalıştığım manav dükkânına gelir ve aklına ne gelirse isterdi mevsimi olsun, olmasın. Ben de tartar verirdim, asla eksik değil, fazla, hem oldukça fazla. Süleyman ağabeyin dikkatini çekmişti bu fazlalık;

“Fiyakanı(9) bozarım ha! Sermayeyi kediye mi yüklettireceksin bana len?” demişti, bir keresinde, kızcağız gider gitmez.

“Abi bildiğin gibi değil!”  deyince de;

“Ülen seni bana sayıyla mı verdiler, bi çakarım feleğini şaşırırsın, doğru dürüst çalış!” demişti. Ama o kadar. Ne kulağımı çekerdi, ne “Babana derim!” gibi bir söz ederdi, ne de benzeri bir şey demeyi gerekli görmezdi Boşnak Süleyman ağabey.

İşte benimsemediğim haytalığımın(10) o günlerde başladığını -resmen- söyleyebilirim. Bir sonraki cumartesi günü, yine aynı hareketlerim ve sonrasındaki fırça aynıydı. Canıma tak etmişti yalnızca bakışmak.

Bir gün poşetlerini teslim ederken ismini sordum;

“Agata!” dedi.

Bu bir Rum ismi idi, o günlerde anlamını şaşırdığım.  Anlamını öğrenince isminin ona yakıştığını geçirdim içimden. Gerçekten o güzel ve iyi idi benim bildiğim, gördüğüm kadarıyla. Çünkü kimseyle ilgisi yoktu trende, ya da takip ettiği kişi olarak yalnızca ben vardım (sanırım) yaşantısında.

Hem inancıma göre Rum-Ermeni, şuralı-buralı, ister dindar(11), ister ateist(11) ya da kâfir(11) olsun fark etmezdi ki. Sevgi her şeyden üstündü, üstünlüğüne de inanıyordum, hem de içtenlikle. Kim Mevlâna’dan üstün olmuştu ki, ben olaydım(11)?

Bir de şunu söylemem gerek. Babam küçük bir memurdu demiştim ya hani, o otobüs parasından kurtulmak için babam, iş yerine yakın bir ev tutmayı yeğlemiş, bize o Rumlardan biri uzatmıştı elini.

“Fakir memur” deyip her yerde ev kirası üç ise onlar bize ikiye kiralamışlardı evlerini. Evin beyinin ismi Milo, eşinin ismi Adelpha, küçük kızlarının ismi de Damaris idi.

Ailenin annesi ramazanda akşamları ev yapımı reçel, çok zaman Türk usulü bazlama-gözleme, sahurlarda pilav-hoşaf getirirdi, o zamanlar ramazan ayı kışa rastlıyordu.

Ve küçük kız dâhil, hiç biri gündüz vakitlerinde ne sakız çiğnerlerdi, ne de uluorta bir şeyler yerken-içerken görürdük kendilerini. Kilise çanına olduğu kadar, ezan sesine de saygılıydılar. Lâf aramızda caminin müezzini de, hocası da çok güzel ezan ve de Kur’an okurlardı, hem de tecvidiyle.

Bir gün, babamın aldığı o elden düşme bisikletle düştüm Agata’nın peşine. O gitti, ben gittim, o yavaşladı ben yavaşladım. Son anda cesaretime kavuştum;

“Benimle arkadaş ol!” dedim.

“Evet, ama nasıl ‘Peki!’ diyebilirim ki, evimizin önündeyiz şu anda?” dedi genç kız.

Ve o söz geldi aklıma: “Dünyada birçok kabiliyetli kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadığı için kaybolur.(13)” Bu deyişin son kelimesine; “Kaybeder” diye de eklenti yapmak nasıl olur ki acaba, içten de olsa?

Ve film kopmuştu o anda, evini öğrenmiştim, heyecanım ve cesaretim sıfırlanmıştı o anda. Ve bir daha…

“Evet!” ve “Peki!” bir daha olmamıştı asla. Çünkü babam bir başka ile tayin olmuş, babam gidince her erkek gibi ben de onu hatırımdan silmiştim (mi? Hayır, bir milyon, bin kere milyon hayır!) O; ilk göz ağrımdı ve şarkıdaki gibi; “Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz(14)” idi, hem de asla.

“Gençlik heyecanı” mı denir, “Sarkık gönüllülük(15)” mü denir, “Ağzı açık ayran delisi(15)” mi denir, babamın tayin olduğu bu ili de boş geçmek istememişti galiba gönlüm?

Gene birine rastladım. “Neyin adı, neyin tadı vardı?” hatırlamıyorum, ama Agata ile benzer hiç bir yanı yoktu onun, sadece güzelliği hariç. O da “Gönül kimi severse güzel odur!” hatırına.

Aynı sokak, karşı dubleks ev, bizimki apartman dairesi, aynı lise, ayrı sınıflar, aynı bakışlar, farklı belki de yanlış heyecan ve el ele tutuşlar… Bir Romen çocuğuydu, göçmen, ya da onların dediği gibi; muhacir… 

Madalina idi ismi, “Mandalina” derdim, hiç güceniklik hissettirmezdi. Ve o senenin sonu gelmeden, sınıfta kalacağım resmen belli olmuştu.

Aldım başımı gittim, çalışıp bir yerlerde biriktirip, ağabey ve ablalarımın da desteğiyle yatılı olarak bir başka liseye devam ettim. Yoksa o aklımı başımdan alan Romen Kızı dinlenip dinlenip beni sınıfta kalmaya ikna(16) eder(!) ve sanırım her seferinde de başarılı olurdu.

Bir bakıma ondan uzaklaşmış, yakamı kurtarmış olabilir miydim? Yoo! Nerde hani? Bir gün pansiyonun kapısından arandığımı söylediler. Madalina idi karşımda duran. Nereden, nasıl öğrenmişse öğrenmiş, beni bulmuştu.

Heyecanım durulmamıştı, durulması da mümkün müydü zaten? Arkadaşlarımla tanıştırdım. Sigaraya başlamıştı. Bense içmiyordum. Az birikmiş, kenardan-köşeden destekli iken, bir de sigara alışkanlığım mı olacaktı ki? Arkadaşlar ikram ederdi, “Yok!” derdim, ama o ikram etti, “Hayır!” diyemedim, beraber tüttürdük ilk defa öksürerek, tıksırarak. Ama başlangıç o oldu işte, ta üniversiteye, askerliğe, ileriki yaşlara kadar…

Baktım kurtuluşum yoktu, aslında kurtulmak da istemiyordum. Tutulmuştum, tutkundum, üstelik cömertliğine de hayrandım. İstenmek, arzulanmak, sevilmek hoşuma gidiyordu. Ama bu hoşa gidiş ve haytalık birilerinin gözünden kaçmıyordu:

“Adam olamayacaksın sen!” dedi babam. Beni Hollanda’da işçi olarak çalışan amcamların yanına gönderdi, belki adam olurum diye. Ümidi o idi babamın, ama yanıldığını itiraf etmem gerek. Bu kere orada da bir arkadaşım oldu.

Yarım-yırtık İngilizcemle Mieke ile tanıştım, neredeyse ona Türkçe öğretmek üzereyken babam amcamdan gereken haberleri almış, adam olamayacağıma ikna olarak geri çağırmıştı beni.

Hollanda’ya gidişimde babam denkleştirmişti gidiş masrafımı, işçilerden birinin arabasıyla göndermişti, oradan da o abi beni hızlı trene bindirmiş ve amcamla buluşmuştum. Dönüşümde amcam fedakârlık etti, uçağa bindirdi beni, öyle gönderdi, yaşamımda ilk defa uçağa binmiştim.

Unutamayacaklarım içine Mieke de dâhil olmuştu. Oranın okullarından birinin öğrencisiydi o, ben yaşlarda. Zeki idi, bizdeki gibi orada da takdirname olayları varsa idi, mutlaka takdirnameleri vardı, samimi olmaktan, soramamıştım. Ama o benim sınıfta kaldığımı, başarısızlığımı öğrenip hayret etmişti.

Mieke; güzel, sarışın bir kızdı, boyu-boyuma, hatta huyu da huyuma denk, ailesinin üstüne titrediği tek çocuktu. Benim onu fethetmem gerekirken o beni fethetmişti, hem de nasıl? Ayrılacağımı öğrenince; “Gitme, burada kal hep!” demişti öğrettiğim Türkçe ile.

“Ama haytalık eden kesin dönüş yapmak üzere” talimat almıştı, dönmeli, hem de unutmaya çalışmalıydı, eğer unutmak için başarılı olabilirse. Eh! Bu satırlar yazıldığına göre o da unutulmazlarım arasında yerini sağlam bir şekilde almıştı.

Döndüğümde eli sopayla bekler gibiydi sanki babam;

“Dölek durmasını(17) öğrenemedin bir türlü. Orada da yanlışlıklar yapmışsın. Şikâyet geldi, nedir bu senden çektiğimiz? Kime çektin ki?” deyip annem adına da konuşmuştu.

Babamınki acımasız, yargısız bir infazdı. İlki hariç, ben miydim hep suçlu? Bende şeytan tüyü var da o nedenle çekici oluyorsam suç benim miydi? Bakın bu öyküyü okuyanlara bile; “Zaten yakışıklı idim!” demek aklımdan bile geçmiyor!

Devam etmiyordum derslere. Tek dersten hayta-hayta dolaşıyordum sokaklarda. Bazen kahvelere, yani kıraathanelere takılıyordum, eski-yeni nasıl gazete bulursam okuyordum.

Ve bütünlemeye kaldığım tek dersime çalışıp, bazen dersin mana ve ehemmiyetine uygun olarak okula gidiyor; “Hocam şu problemi şöyle çözdüm, sonuçtan emin değilim!” diye hocaya gereken yağı çekmekten geri kalmıyordum.

Maksadım, sonuçta tek dersten kaldığımı ona ve sınavda mümeyyiz(18) olacaklara anlatıp yakınlıklarını, himmetlerini esirgememelerini dilemekti!

Bir gün birileri geldi eve, “Alamancı komşularmış!” Evin babası zamanında evi-barkı kiraya verip genç yaşında oralara gitmiş, orada bir Almanla evlenmiş, bir de kızı olmuştu. Evine bakmak, kiracı ve komşularla görüşmek, parfüm-marfüm, viski-miski satmak için uğramışlar bize de. Bizde kaldılar, annemin; “Döşek sereriz, gerekirse biz komşumuza gideriz!” demesi üzerine, amca viski şişelerinden birini açmıştı. Babam;

“Arkadaş bu tahtakurusu gibi kokuyor be, nasıl içiyorsunuz bunu?” demiş, sonra mey hoşluğunu yakalayınca ses etmez olmuştu, viski şişeden yudum-yudum bardağına istiflenirken. Söylemeğe gerek yok, alışkın olmayan vücuduna doluşan alkol onu pepeleş(19) yapmış, eski hatıraları, hatta askerlik hatıralarını bile anlatır olmuşlardı birbirine.

Annem anneyle beraberdi, alkolsüz olmalarına rağmen onların da babalardan kalır yeri yoktu. Ben de Gisele ile ilgileniyordum! Gisele’nin bir de galiba Asiye gibi Türkçe adı vardı. Durup dururken;

“Sevgilin var mı?” diye sordu Gisele. Dudaklarında uçuklar vardı. Belki de bu sebeptendi Alman aksanıyla konuşması.

“Yok!” deyince “Benim sekiz-on tane oldu!” dedi.

“Nasıl?” deyince elimden tuttu “Senin odan burası mı?” dedi, durduğumuz oda için.

“Ohho! Varlıklı aile değiliz ki odam olsun adıma? Burası hem yatak odam, hem kardeşlerimle birlikte paylaştığımız çalışma odamız, hem de kiler...”

“Kardeşlerin?”

“Bilmem, şu anlarda arkadaşlarında ders çalışıyorlardır herhalde?”

“Hemen gelmezler herhalde. O halde gel sevgilim ol! Sevişelim!” dedi. Bir taraftan öpüyor, bir taraftan gömleğimin düğmelerini çözmeye çalışıyordu.

“Deli misin? Ya gelirlerse?”

“Seninkiler gelmezlerse, benimkiler gelmezler, rahat ol!” dedi.

Uçuk dudaklarına rağmen öpmeye doyamaz gibiydi. Bir çırpıda belli etmişti arzusunu sarışın genç kız. Ben ona bir Türk imiş gibi bakıyor, seyrediyordum. Oysa onun ırkı ve dini ile ilgisi yok gibiydi.

Ve film koptu, kapıyı ancak kilitleyebilmiştim…

Sonrasında;

“Sen öteki sevgililerim gibi değilsin!” dedi.

Neden öyle dediğini hiç anlamadım, hiçbir zaman anlayamadım. O da babamın beni haşlayacağı bir sevgili mi idi, şimdi? Duygusuzluk etmiş olmayayım, başlangıçta etki alanına girdiğimi düşünüyordum, ama olayı yaşadıktan sonra zihnimden çıktı gitti o. Yaşamımda bu konuda hiç isabetli davranışım olmamıştı ki, bu da öyle bir rastlantı idi işte böyle…

Başarılı bir sonuçla üniversiteye başlamıştım lise hocalarımın himmetleri(20) ile liseyi bitirip.

Üniversite aşklarım da birbirinden bir âlemdi. Örneğin ilkinde benden önceki bir sınıftan, muhtemelen benden yaşça büyük Kıbrıslı Türkân’la tanıştım. Benden bir üst sınıfta ve kökeni Türk olmasına rağmen o da Alamancı Gisele gibi asla tam bir Türkçe ile konuşamıyordu. Ama “Seni seviyorum!” demesini çok iyi öğrenmişti, daha tanışmamızın ikinci ayı bile dolmadan!

 Ama çabuk bitti! Çünkü Türkân “Seni seviyorum!” dediği bir başka oğlanla karşılaşmıştı. Lâf aramızda o oğlan, kendisinden bir üst sınıfta, sosyete, yakışıklı ve en önemlisi varlıklıydı. O halde bu özellikleri olmayanın pabucunun dama atılmasından daha uygun bir şeyin olması düşünülemezdi değil mi?

Sonra “Gönlümün Sultanı” diyebileceğim beni ilk etkileyen insan gibi Berfin Mihrican adında bir genç kızla karşılaştım, ikinci sınıfa geçtiğimde.

O üniversiteye yeni başlıyordu. Birbirimizi, birbirine çeken bir elektrik vardı sanki. Daha ilk karşılaştığımız anda yıldızlarımız barışık gibi gelmiş, frekanslarımız arasında uyum var diye düşünmüştüm. Ama el ele bile tutuşamadık dersem yeri var. Çekingendi, birilerinin kontrolü altındaydı sanki. Çekingenliği beni ürkütüyor, anlayamadığım bu neden ile üzülüyordum.

“Neden?” sorularımın cevabını alamıyordum. Nerede oturduğunu sormuş, öğrenememiştim. Ama ilk defa ona yakın, hem çok yakın olmak istemiş, ilk defa “Seni seviyorum” cümlesini kullandığımda “Ben de! Ama imkânsız!” demiş, imkânsızlığı anlatmak istememişti.

Sonra bir gün takip edildiğimi hissettim. İki adet, tiplerini tarifte zorlanacağım insan devamlı olarak arkamda, onunla beraber olduğumuzda da peşimizde gibiydiler sanki. Sonra bir gün yalnızken önüme geçti ikisi de;

“Biraz konuşalım delikanlı!” deyip koluma girerek, neredeyse sürükleyerek bir taksiye bindirip bir otelin lobisine götürdüler. Böyle bir otelin değil lobisine girip oturmak, önünden geçmem bile hayaldi…

Dokunmadılar bile sonra, sadece anlattılar. Konuyu öğrenmiş ve ondan bir çulsuz(21) olarak uzak durmam gerektiğini gereğince öğrenmiştim.

Uzaklardan bir yerden bir Aşiret(22) Reisinin okumakta direnen tek çocuğu idi o ve üstüne üstlük aşiretin devredileceği belli biri ile sözlenmişti bile, kim bilir ne, nasıl, ne zaman, niye? Söylemek gerekli mi varlıklıydı da, hem sanırım çok kişinin boy ölçüşemeyeceği kadar varlıklı?

Ve o ikisinin bana gereğine uygun anlattığı üzere mezhebimizde, onun belirtmek istemediği düşüncelerimiz de farklıydı, “İlerisi olmaz, olamaz! Sonunu düşün istersen!” demişlerdi o iki kibar(!) varlık…

Bir köpek nasıl korktuğunda kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp kaçarcasına koşarsa, bir kedi nasıl ulaşamayacağı ciğere mundar derse, davranışım öyle olmalıydı. Öyle de oldu. Ancak bunu Berfin Mihrican’a benim peşimdekilerin bana anlattığı gibi anlatmam zordu, değişik yolları denemiştim.

“Bundan böyle bana yaşamak haram! Hiç mi gülmeyecek benim yüzüm, atalarım yüzünden? Seni sevdim, seviyorum ve asla unutmayacağım!”

Bundan sonrası bir Türk filminin esintisi gibiydi sanki: “Bedenime belki, ama kalbime kimse sahip olamayacak!(23)

Cevap vermem o kadar zordu ki. İlk defa içimden;

“Keşke seni sevdiğim kadar seveceğim, beni sevdiğin kadar beni sevecek biri çıkabilse karşıma!” diye düşündüm. Oysa insan, yaşamında yalnız bir defa âşık olabilirdi ve ben o hakkımı çok önceden ve bir kere kullanmıştım.

Bağrıma taş basmam gerekti. Ona zarar verilemeyeceğini kesinlikle biliyordum, çünkü onu korumakla mükelleftiler(24). Ya sevgisinde direnirse…

O zaman da babasının onu okuldan alması, vacip(25) olmak sınırlarını zorlar, farz(25) olurdu. Buna asla hakkım yoktu. Bundan sonrasını düşünmek bile istemiyordum.

Yavan, yontu olmaksızın bir ömrü geçireceğim yer ediyordu düşüncelerimde. Durulmuştu yaşamım. Belki de yaşamım durulma mecburiyetindeydi. Sevgide din, dil, ırk, millet ayrımı olmuyordu. Çünkü kalbin tek dili vardı sevgi üstüne; Aşk!

Gönlüme heyecansız bir boşluk yüklenmişti. Ne yediğimden, içtiğimden tat ve zevk alıyordum, ne de derslere kendimi verişim uygun ve olumlu idi. Gene de başarılı oldum o yıl, hatta bir sonraki yıl bile. Elimi-ayağımı çekmiştim hayattan. Hele uzakta da olsa görmüyor muydum onu, kahroluyordum. Araştırıyordum ve o ızbandut(26) gibi korumalarını hemen çevresinde, yakınında değilse bile kenarda köşede görünce kahroluşum(27) katmerleşiyordu(27).

“Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli(28)” demiş bir sanatkâr. Uzaktan sevmenin, hele hele kavuşamayacağımı bile bile uzaktan sevmemin neresi güzel olabilirdi ki? Özlem desem, birinin diğerine özlemi değildi ki bu yaşadığım. Kusurlu, kısıtlı ve mecburiyet yüklü sevgiyi öteleyen bir özleyiş idi bu.

O sırada üniversiteye bir burs teklifi geldi. Konumuzla ve lisanımızı ilerletme ile ilgili. İspanyolcaya merak etmiş, bir-iki kelime öğrenmiştim, ek derslerde ve sonra devam ettiğim kurslarda, çat-pat(29) bildiklerimle konuşur, derdimi anlatabilir, kendimi kurtarabilirdim.

Ama İngilizcem iyi idi, hem de çok diyebileceğim kadar iyi. Gerçi simültane(30) çeviri yapamazdım, fakat söylenilenleri çok iyi anlar ve anında cevap verirdim. Burs tekliflerine diğer ülkeler için talip olan arkadaşlarım vardı, ancak İspanya için başvuru olmamıştı. Ben de Hollanda dışında bir başka ülkeyi görmek için oldukça arzuluydum, şansımı denedim ve şans yüzüme güldü.

İkinci kez uçağa bindim. Barselona’ya ve oradan da eğitim yapılacak Reus’a gittim. Gayet yararlı bir seminerdi. Hafta sonlarında Barselona’ya gidiyordum. Bir gün Zaragoza’ya bir başka gün de Madrid’e gezmeğe gittim.

Paris ve hatta Londra da programımda yer alıyordu, biraz çekiniklik yaşıyor olsam da seminerde vaktim müsaitti. Otel parası vermemek için gece yolculuklarını tercih ediyor, oralarda cumartesiler ve pazarlar tatil olduğu için cumartesilerde geziyor, geri dönüyor, pazarlarda gün boyu uyukluyor, tembellik yapıyor, kalan zamanımda seminer notlarını hafızlıyordum(31), not haline getiriyordum.

Eee! Hesapta memlekete boş dönmemek, uygulamaları rapor olarak Bölüm Başkanlığıma sunmam gerekti.

İşte böyle bir cumartesi günü rastladım Maeve’e. Sabah Barselona’ya gelmiş, öğle vakti bir yerlerde ziftlenmeği(32) plânlıyordum. Aramızda kalsın, güvensizlik nedeniyle, tavuk ve balık yemekten neredeyse bıkmak üzereydim. Elime aldığım tavuklu sandviçi havuz kenarında tomuruyordum(33), kolayla. Oralarda “ayran” bilinecek bir şey miydi ki?

O, yanıma geldi. Herhalde boy-bos, esmerlik olarak İspanyol’a benzetmişti ki, bir şey sormak için eğildi ve önce İspanyolca söyledi, sonra İngilizce sordu;

“Buenos diaz! Do you speak English?(34)

Yakamdaki Türk Bayrağı ve Atatürk’ten yapılma rozeti görünce;

“Türk müsünüz? Memnun oldum!” dedi.

Maeve İrlandalı idi ve Türk Filolojisi okumuştu İngiltere’de. İrlanda neresiydi, İspanya neresi ve Türkiye neresi? Üç bilinmeyenli denklem sanki tek çözümü ortaya çıkarmıştı ve mutluydum. Sanırım o da. Çünkü gün boyu ayrılmadık birbirimizden. Bayraklarını anlattı, para birimlerinden söz etti, hatıra olsun diye kendi kuruşlardan bir adedini verdi (Hâlâ saklıdır). Beraber yemek yedik. Sonra;

“Uçmam gerek!” dedi. Saat: 20.00 de.”

O zaman öğrendim hostes olduğunu. Nereye uçacağını sormadım bile. O zamanlar internet, cep telefonu hak getire(35) idi. Kuşlarla da haberleşemezdik. Mektup yazıştık yıllarca. Bir gün “Geliyorum!” diye yazdı, “Şu gün, şu saatte” diye.

Final sınavım mazeretim oldu, görüşemedik. Bir daha hiç bir satırım cevaplanmadı. Oysa sondan bir evvelki mektubunda, “Özledim seni. Senin Maeve’in” diye yazmıştı. Oysa o da küsmüştü bana, asla benim olmamıştı, olmak istemesine rağmen (mi desem?)

Bitti üniversite ve malûm sözler başladı annemden;

“Maşallah üniversitede duruldu oğlan. Şöyle eli-yüzü düzgün, nesebimize(36) uygun, eh azıcık da olsa okumuş, Müslüman bir kız araştıralım, bey!” dedi.

“Ayşe Hanımın kızı desem? Olmaz, o geçen sene nişanlısından ayrıldı. Fatma Hanımın kızı desem, o da olmaz, geçen hafta nişanlandı, yaza düğünü olacak. Hatice Hanımın kızı desem? Olmaz, daha yaşı küçük. Of ne kadar zormuş! Kızda sıkıntımız olmadı, iki oğlanda sıkıntımız olmadı, ama Soner’imiz nevi şahsına münhasır(37) çıktı.”

Sadece kendileri için düşünüp plân yapıyorlardı. O kadar deneyimi, hem de hepsi yaşamda rastlanamayacak tesadüflerle dolu birinden, yani benden bilgilenmek istemiyorlar, benim ne düşündüğümü, ya da istediğimi bilmek istemiyorlardı (sanki).

Galiba bir yuva kurmak konusunda yeni bir terslik, ya da yanlışlıkla karşılaşmaktan yüksünüyordum(38). Netice ortada değil mi? Hep benim olmayanlarla, benim olmayacaklarla birlikteliğim, daha doğrusu biri hariç arkadaşlığım olmuştu, kısa, ya da uzun. Bu, çekinikliğimin nedeni idi.

Hâlbuki kendim için mazeretlerim vardı. “Askerliğimi de yapmam gerekiyor!” diyebilirdim meselâ. İş konusunda endişem yoktu nasıl olsa. Burs almıştım ve devlet babanın birini hayrına okuttuğunu duymamıştım o güne kadar. Bu nedenle vatan borcumu ödememin sonunda mutlaka benim için iş bulunurdu, şarkta, ya da garpta, şimalde, ya da cenupta. Sonrası Allah Kerimdi.

Askerde yedek subaydım. Çirkin de değildim hani, denildiği kadar. Belki benim, belki elbisemin, muhtemelen ki daha çok elbisemin cazibesi(39), diğer bekâr yedek subay arkadaşlarla beraber tuttuğumuz evi ilgi alanında tutuyordu genç kızlar için (diyebilirim). Şeriat(40) dört adedine kadar müsaade etse de herhalde harem kuracak değildim ya!

Ki onlardan en çok Naz ve Nur ilgimi çekmiş, hatta konuşmuştuk bile, merak edilmesin, dereden-tepeden. Bir de Hicran vardı, pardon. Onunla konuşmalarımız ve el ele tutuşmalarımız dereden-tepeden biraz daha yakındı. Biliyorum ki; o şarkıdaki gibi dillerin ucuna kadar gelen bir deyiş var;

“Bir aslan ‘miyav!’ dedi, minik fare kükredi!(41)” gibi. Eee! Atalarımız ne demişler; “Yağmasan da gürle!” Farz edelim ki ben de gürleyip üfürdüm…

Bu arada eklemem de fayda var. Beni en çok etkileyenlerden biri komutanımın genç ve güzel kızı Ece idi…

Komutan demek, tabu demekti. İlgi bile göstermemin yasaklı olduğunu kabul ediyordum. Oysa o, Orduevinde bulunduğumuz her anımızda yanımdaki masaya oturuyor, dans müziği çaldığında da davet etmemi bekliyor gibiydi.

Şimdi belki denilecektir ki; “Aç tavuk ne de olsa… Kendini darı ambarında görüyor garibim!” Ama isteyen, istediği gibi düşünsün, vallahi billâhi yalanım yok. Arkadaşlarım da yemin edebilirler bunun için. Tabii ki “Bozacının (ya da şıracının) şahidi turşucu!” gibi yorumlanmazsa.

Her neyse sezon sonunda arkamda lânet okuyacak birilerini bırakmaya kıyamadım. Gözlerimi kapadım, hevesimi gömdüm derin gayya kuyularına(42)! Hoş ben ilgilensem biri ile ben de o şans varken bu sefer de şansım var ya, ya Arap, ya Rus, ya da Acem kızı çıkardı karşıma, adım gibi hissediyorum, hatta biliyorum. Velhasılım kelâm(43) askerde mum gibi uslu biri idim!..

Geldim memuriyet hayatıma. Sessiz-sakin, kendi halinde devam ediyordu memuriyetim. Bazen sallabaşını al maaşını, bazen nereden soluduğum belli olmuyordu. Bazen şarka gidiyordum tek başına, bazen garba gidiyordum iki-üç kişi. Bir bakıma gelenlere sevdanın yolları, gidenlere kurşunlar(44) türküsü gibi.

Ya da angarya(45) olursa bana, vazife(!) idi. Belki tevazuu(46) sınırlarımı aşar gibi olacağım ama, gerçekten çalışıyor ve her türlü görevin üstesinden geliyordum.

İşte bu şekilde çalışmanın da mükâfatını almıyor değildim. Devlet Memurları Kanuna göre ikramiye alamazdım, mümtazen(47) kim terfi etmişti ki ben edeydim? Üst makamlarda gözüm yoktu, hem asla. Özellikle İngilizce lisan bilgim konusunda deneyimli ve dolgun olmama rağmen, yurt dışı görevler için de talipli(48) değildim. Oysa öylesine çok meraklısı vardı ki, affedersiniz elleri bilmem neresinde dolaşanlar bile böyle görevler için hep ve daima hazırdılar!

Talip değilim dedim, ama sonunda sıra bana da geldi ve bu görev için uygunluğum takdir edilince gittim-geldim, gittim-geldim Avrupalara. Pasaportum uygun renkte olmasına rağmen bazen vizeler can sıkıcı oluyordu. Ancak devletin Dolar-Euro bazındaki yollukları yahşi(49), dış ülke arkadaşlıkları hoştu. Bunlardan bahsetmeyeyim, hiç biri aşk değildi. Belki kısaca hoş zaman geçirmek olarak yorumlayabilirim.

Ben Avrupaları, yurt içlerini dolaşırken annem-babam kardeşlerimi de okutmuşlar, bu arada babam emekli olmuş, kardeşlerimi evlendirmişler, hatta Yeter’den torun sahibi de olmuşlardı bile! Düğün-derneklerde beraber olma hakkımı kullanmıştım, tabiatıyla.

Ufak-tefek olaylardan söz etmeğe bile değmez. Ancak bu ufak-tefek şeyler annemi ve babamı kahırlandırmış, “Ortalıkta mahzun kaldı” düşüncesiyle peş peşe terk-i diyar edip(50), rahmet-i rahmanlarına(50) kavuşmuşlardı.

Sap gibi ortada kalmıştım, merkezde, tüm ihtiyaçlarımla, baş başa. Elkızı gelinler, yani genç yengeler ne kadar ve nasıl destek olabilirlerdi ki bana, hem uzak olmasalar bile, yakın da sayılmazlardı? Ablam ve diğer büyük ağabeyler gurbet illerinde idiler zaten.

Acilen evlenmem gerekti, bana eş, karı değil, hizmetçi gerekti dürüstçe, gerçeği saklamamam gerek. Ama üzümün çöpü, leblebinin kırığı vardı, nasıl bulacaktıysam öylesini? Hayattan torpil(51) yapmasını isteyemezdim. Çünkü ben hayata, hayatıma başlangıçtan bugünlere kadar gerekli değeri vermemiştim ki, isteğim olacak yüzüm olaydı. Hem kader denilen bir şey vardı ve o herkese farklı yazılmış olup değişmez, değiştirilemezdi.

Bulunduğum apartmanda on-on iki daire vardı. On iki desem daha doğru olacak. Ben sonradan almıştım daireyi. İki dairede kiracı vardı, diğerleri hep ev sahibi idi, temelden beri. Bunlardan biri daha henüz genç yaşındayken, sanırım benim yaşlarımda, ya da benden en fazla iki-üç yaş küçük, hiç evlenmeden anne-babasını arka arkaya denebilecek şekilde yakın olarak kaybetmiş ve yalnız kalmıştı. Tanıyor, biliyordum kendisini. Bir gün merdivenin basamaklarında karşılaştım.

“Nasılsınız!” dememin karşılığı, kuru bir “İyiyim!” idi, daha ötesi olmayan, ya da umut etmem beklenmeyen. Belki de çok öncelerden biliyordu beni ve muhtemelen namımı. Kısaca yüz vermedi, desem. İyi ki de yüz vermemişti. Ertesi gün komşular, yalnızlığında bir kalp krizi ile onun da anne-babası yanına gittiğini söylediler.

Sanırım akıllı kadındı, vasiyetini yazmış, evini birilerine bırakmıştı, bilmediğim. Sonrası teferruattı, beni hiç mi hiç ve de asla ilgilendirmeyen.

Avucumu yalamıştım. Olmadı, bulamadım benim hizmetçim olmasını dilediğim birini, evimde yalnızlığımı yaşamak zorundaydım. Yaşamaya çalıştım, olaysız, gürültüsüz. Komşularımın desteğiyle evin işlerini gören bir kadın vardı, Allah çok görmüştü, genç yaşında olmasına rağmen sırf ben üzüleyim diye olsa gerek kanserden bir çırpıda almıştı onu da yanına.

Yerine bulamadım bir başkasını. Yaşlanmıştım da. Kendim kendime yetmiyordum. Emeklilik hakkımı çoktan elde etmiştim.

Emekli oldum tabii. Evi çevirecek gücüm yoktu. Kız kardeşlerimin yanıma taşınmalarını istedim, yaşadıkları yerde ne kira veriyorlarsa vermeyi taahhüt ettim(52).

“Olmaz!” dediler, çevreleri varmışmış. Muhitlerine alışkınlarmış falan. Notere gidip evimi en küçük yeğenime bağışladım, yaşı geldiğinde ve ölümümden sonra sahip olmak üzere. Evimi dayalı döşeli olarak kiraya verdim ve kirasını yeğenlerimden en büyüğüne diğerleriyle birlikte üleşmeleri kaydıyla bağışladım.

Eniştemin, ablamın ve büyük ağabeyimin cenazelerini kaldırmıştım. Allah sıralı ölüm vermişti, şimdilik. Yeğenlerimin sayısı aklımda değildi.

Emeklilik İkramiyemi kaparo gibi verdim Huzurevi,  Güçsüzler Evi, Yaşlılar Evi, ya da Düşkünler Yurduna, her ne deniyorsa.

Kendime özel bir oda verdiler. Toprak doyursun gözünü denilmesin! Şimdi bana bakan hemşireye gönlümü kaptırdım, tüm gençlik yaşantımdan sonra, teneşire(53) iki adımım kala.

Ben seksenlerdeydim, o otuzunda, evli, tek çocukluydu ama olsundu.

“Gönüldü bu, ota da konardı, bilmem neye de!” Üstelik bilindiği üzere; “Horoz ölürdü, gözü çöplükte kalırdı!”…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Agata; (Rumca, Grekçe); İyi, güzel. Milo; (Rumca, Grekçe); Asker. Adelpha; (Rumca, Grekçe); Aziz, kız kardeş, bacı. Damaris; (Rumca, Grekçe); Doğurmamış genç inek (düve). Madalina (Romence); Harika. Berfin (Kürtçe); Karlı ve Kardelen Çiçeği demek. Mihrican (Kürtçe); Kürtlerin Nevruzdan sonra kutladıkları iki bayramdan biri olup, “İdia Kurd” olarak da isimlendirilmektedir. Temmuz 16-21 tarihleri arasında geçen altı günlük bir bayram süresidir.

Gisele’nin ek ismi olan Asiye hakkında şöyle demek gerekir diye düşünmekteyim. Çok insanın Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına verdiği isimlerden biridir Allah’a isyan eden Asiye ismi. Bunun gibi; İrem (Sahte cennet), Sanem (Put) gibi.

Gisele, Maeve ülkelerine ait isimler.

Soner, Songül, Soneda, Satı, Satılmış, Hüdaverdi, Sonol, Yeter, İmdat… gibi isimler ise birkaç çocuktan sonra aileye katılan belki de tekne kazıntısı diyebileceğim çocuk isimleri (Aklıma gelenler)

(1) Persing (Piercing); İnsanların bedenlerinin muhtelif yerlerine taktırdıkları boncuk türünden bir şeyler.

Halhal; Genellikle Arap ve Hintli kadınlarca kullanılan, Anadolu’nun kimi yerlerinde de kadınlarca kullanıldığı görülen, ayak bileklerine takılan, çoğunlukla gümüş ya da altın halka.

(2) Nostalji: Aslı Fransızca “Nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.

(3) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(4) Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.

(5) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(6) Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.

(7) Tırtıklı Şişe; Eskiden rakı şişelerinin, şimdilerde ise parfüm şişelerinin sırtlarındaki tırtıklı görüntü.

(8) Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

(9) 9Fiyaka; Caka, çalım, afi, gösteriş.

(10) Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.

(11) Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse, mütedeyyin.

Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).

(12) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.

(13) Dünyada birçok kabiliyetli kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadığı için kaybolur. Sydney SMITH

(14) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(15) Sarkak Gönüllü; Ayran Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

(16) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(17) Dölek Durmak, Dölek Olmak; Davranışları doğru, ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan, akıllı hareket eden insanlar için kullanılan yöresel bir deyim.

(18) Mümeyyiz; Gözetmen. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayıran , seçen, yazıları temize çeken.

(19) Pepeleşmek; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Olsa olsa Pepe Konuşmak ya da Pepelemek olabilir. Dudakta başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek şeklinde düşünülebilir.

(20) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

(21) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(22) Aşiret; Oymak. Dil ve kültür yönünden büyük bir birliktelik gösteren, birkaç boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında köken, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe ya da yerleşik nitelikteki topluluk.

(23) Bedenime sahip olabilirsin, ama ruhuma asla! Şeklinde Türk filmlerinde çokça kullanılan bir söz dizisi.

(24) Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş.

(25) Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(26) İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).

(27) Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek. Sorunların üst üste gelmesi.

(28) Seni uzaktan sevmek“Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(29) Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.

(30) Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.

(31) Hafızlamak; Çok çalışmak, ezberlemek. Bir şeyleri akılda tutmak.

(32) Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek.

(33) Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).

(34) Buenos Diaz (İspanyolca); İyi günler.

Do you speak English? (İngilizce); İngilizce konuşur musunuz?

(35) Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

(36) Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.

(37) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(38) Yüksünmek; Bir işi, bir kimseyi, bir şeyi kendine yük olarak görmek, kendine yük saymak.

(39) Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni.

(40) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

(41) Bir aslan ‘miyav!’ dedi, minik fare kükredi!  “Yalan mı, tuhaf mı?” şeklinde devam eden Kayahan AÇAR şarkısı.

(42) Gayya Kuyusu; Sözlük olarak İslami anlamı cehennemde ateşten bir dere, nehir veya cehennemin en derin tabakasında yer alan bir kuyu olarak tarif edilir. Kur’an’daki ayete göre; cehennemliklerin içine atıldığı, ne tam battıkları, ne de tam nefes aldıkları içi pislik dolu kuyu. Öykü de bu anlam kullanılmıştır. Ayrıca mecaz olarak; belâlı, karışık ve karmaşık işlerin döndüğü yanlış durumlar (Arapça; limit, en son uçta) anlamındadır. Genelde olumsuz, ümitsiz, aşılması zor durum, handikap (aşılması zor, güç engel) olarak da düşünülebilir.

(43) Velhasılım Kelâm; Kısacası.

(44) Yemin Ettim; Kayahan AÇAR Şarkısının nakaratı;  “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.

(45) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(46) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

(47) Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.

Mümtazen Terfi; Olağanüstü, fevkalade yükselme olarak belirlenen bu deyim, yükselme sırası gelmediği halde, çalışmalarında (özellikle baktıkları dosyalar başarılı olan hâkimlerde) üstün başarı gösterenlerin erken terfi etmesidir.

(48) Talip; İstekli, isteyen. Evlenmek isteyen ve bu isteğini evlenmek istediği kimseye, ya da o kimsenin yakınlarına bildiren kimse.

(49) Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.

(50) Terki Diyar Etmek (Eylemek); Bir yerden gitmek, bir alışkanlıktan vazgeçmek, bir beraberliği bırakmak. Hatta ölmek.

Rahmeti Rahmana Kavuşmak; Ölmek.

(51) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

(52) Taahhüt Etmek; Bir şeyi, zorunluluğu üstüne almak, üstlenmek.

(53) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.