Yangından mal kaçırır(1) gibi…
Yok! Bu iyi bir giriş, iyi bir başlangıç cümlesi olmadı. Şöyle söylemek daha doğru olacak galiba. Yangından canını kurtarmak ister gibi. Can havli(2) ile değil, asabiyetle…
Yürür, seker, koşar gibi değil, yarışın en son anlarında gibi, en son gücünü vererek, tüm eforunu(3) tüketircesine, birinciliği amaçlayan bir sprinter(3) gibi.
O şaşalı(3) otelden, insanların merak dolu bakışlarına aldırmaksızın (ve hayret edilecek bir durum) ona bu asabiyeti yaşatan veya yaşatanların hiçbirinin peşinde gözükmediği genç kız, iskelede duran sürat motoruna sanki alçaktan uçarak konmuştu, hem de tam direksiyonun karşısına.
“Genç kız!” dedim. Biraz duraklamam gerekti, belki evlenmemiş olabilir, ama 28-30 yaşlarında görünen kişi gene de genç kız sayılabilirdi, bana göre. Adı? Kimdir? Nedir? Ne değildir? Ve neden asabi idi?
Üstün yeteneğimle kendimi bir Sherlock Holmes(4) gibi hafiye, Ömer Seyfettin gibi bir öykü yazarı; Mehmet Akif gibi bir şair zannettiğime göre çözmem, öğrenmem hiç de zor değil, kolaydı canım! Sadece Hitchcock gibi cameo(5) haklarımı yeterinceden fazla kullanmam gerekecekti, o kadar!
Unutmamak gerek bir de değil yakalanmak, fark edilmek riskimi bile en aza indirmeliydim, hatta olacak gibi görünmese de yaşarken, çözmeye çalışırken hiç fark edilmemeliydim. Bu arada özel romanlarda olduğu gibi beynimdeki gri hücrelerin(6) bir kısmının olağan çalışmalarına devam etmesinin yararlı olacağını düşünmekteydim.
Kızcağız belki o asabi ve dengesiz tavrıyla belki de ölümüne gidiyor, bense tutturmuşum kendi reklâmımı yapıyor gibiydim; “Dedim ki de, dediydim, dedim!” der gibi.
Neyse! Durdum, beni sonra anlatırım, uçan kızla aşağı-yukarı aynı yaşlarda, baba mirasçısı, yazmaktan, dizmekten başka elinden hiçbir şey gelmeyen, okumuş, ancak adam olamamış değil, olmamış hercai(3) biri olarak (tesadüfen) ben oradaydım!
Genç kız, anahtarının üzerinde olduğunu bildiği teknenin motorunu çalıştırdı, tekne starting box’tan(2) çıkan bir yarış atı gibi önce şaha kalktı ve öylece kaldı. Genç kız, teknenin içine yuvarlanmıştı. Asabiyet gözlerini kör etmiş olsa gerekti, tekneyi iskeleye bağlayan bir nefeste çözülecek halatı çözmemişti.
Bir-iki kez sonuna kadar gaz verdi, akıllı kız olsa, halatın kopacağı beklentisi olsa gerekti. Kalkıp da yardım etmeyi uygun görmedim. Kendi başının çaresine bakardı, nasıl olsa!
Sonuçta halat direnmekten vazgeçti ve inceldiği yerden koptu(7). Galiba ve bana göre okumuş, tahsilli bir kız olup, Newton’u da, etki-tepkiyi(8) de biliyor olsa gerekti.
Dikkatli olmasına karşın, gene de boş bulundu, tekneden düşmedi, ama motor bölümünün üstüne kapaklandı.
Motor gaz yüklü olduğundan almış başını gidiyordu. Karşıda bir yat, cümbür-cemaat(2) ışıklarla donatılı, eğlence içinde ve belki de ortasında idiler.
Yattakilerin gözleri açıldı birden, ferleri kaçmış(1) gibi. Sosyete giyimlilerden bir kısmı yaşamaya devam etme haklarını kullanmak için, giyimleri, kuşamlarıyla birlikte yatın diğer tarafından kendilerini denize bırakmış ve var güçleriyle ve egemen olmaya çalıştıkları kulaçlarıyla yattan ayrılma çabasında görünüyorlardı.
Haberi olmayanlar dışında, sarışın görünümlü kırmızı genç bir adam, elindeki uzun boyunlu bardakla, afyon yutmuş gibi sabit bakışlarla gelen tekneyi izliyordu.
Mucize olmazsa, gerçeğin gerçekleşmesi an meselesiydi. Mucize gerçekleşti ama. Genç kız, belki elini Maradona(9) gibi hissetmiş, kendine gelip gazı kesmiş, dümeni kıvırmış ve “Ben ne yaptım, yahu?” havasında başını eğmişti. Sağırdı, dilsiz gibi dili çalışmıyordu, kördü hatta görmüyordu, gören gözleri umursamaksızın.
Tişörtünü çıkartan, farklılığı fark eden kırmızımsı, belki de mohikanların son kalıntılarından(10) biri olan genç adam denize atlayıp tekneye ulaşma gayreti yaşarken, yaşamı değerli olan denize atlamış olanlarla, farkında olmayıp teknede kalanların bir kısmı ulumaya(1) başlamışlardı. Oysa hani olsa köpekbalıklarının bile o ortamda uluma hakları yoktu.
“Pis kadın! Geri zekâlı kadın! Sen salak mısın? Aptal mısın? Koskoca, bilmem ne kadar para eden yatı neredeyse ateş topu haline getirecektin be! Bir de eğlencemizi berbat ettin! Böylelerini sağ bırakmayacaksın Sultanahmet Meydanına, ya da Samanpazarı Meydanına götürüp o herif gibi sallandıracaksın(11) ki Türkiye’m bu ve bunun gibilerden temelli kurtulsun!”
Genç kızın kulağına ulaşanların hepsi bu kadar değildi elbet! Belki de daha fazlasını kendine ulaşan kulaçların, sonra da o genç adamın sesi engellemiş olabilirdi.
“Geçmiş olsun bayan! Yardımcı olabileceğim herhangi bir şey?”
Cevap vermek geçmedi içinden, sadece motoru durdurdu.
“Ağır eleştirilerinizi kabullenmiyorum. Adım Angelina Niketarak. Karşı otelde ailece misafir olarak kalıyoruz. Kim, ne söyleyecekse gelsin yüzüme karşı söylesin. Hatam var belki, ama abartacak kadar büyük değil. Tanrı yardım etti, benim canımı kurtarmam önemli değil, ama içinizden çoğu benim gibi yanıp yok olacaktı, bu nedenle bana küfretmek yerine Tanrıya şükretmelisiniz…”
Dikkatini tekneyi tutan el çekmişti;
“Teşekkür ederim genç adam. Şimdi tekneden uzaklaş lütfen, motoru çalıştıracağım, sana zarar vermesini istemem.”
Gencin bakışları, otogarlarda dilencilik yapanların; “Şuraya gidecem, yol parası?” diyenlerin yalvarışları gibiydi. Genç adam başını suya daldırdı, çıktı, saçlarını silkeledi, sırtını dönmeksizin sırtüstü yüzerek uzaklaştı.
Genç kızın ismini öğrenmekte zorlanmıştım. Da…
Ne yararı olacaktı? Öykünün sıradanlığı dışında, ne özelliği, ne de bir esprisi olacak gibi görünmüyordu kâğıt üzerinde. Bu; avucumu yalamak(1), boş ve boşa geçen(12) bir gün için hayıflanmak demekti benim için.
Gene de taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki?
“Sinirlisiniz. Kıl payı kurtardınız(1) kendinizi bir faciadan! Yardım etmemi ister misiniz?”
Ses çıkarmadı. İskeleye birikenlerden birine halatı işaretledi ve sessizliğini aksatmadan otelden içeriye yöneldi. O birikinti içinde anne-babası var mıydı, bilmiyorum, ne o, ne de ben farkında olmamıştık!
İsmi dikkatimi çekmişti. Sormalı öğrenmeli, şimdi için olmasa da sonrasında bir öykümün içine “Meselâ” deyip sığdırmak için gayretli olmalıydım. Üstün bir efor sarf etmeme gerek yoktu.
Akşamüzerine doğru tüm vaktimi o genç kızı öğrenmek üzerine kurgulamıştım, başlangıçta “Beni ilgilendirmiyor!” gibi bir safsataya(3) kucak açmış görünsem de. Ancak “efor” deyince beynime fazlasıyla yüklenmiş olmalıyım ki, yorgunluğumu hissettim aniden.
Odama geçip güzel bir uyku çekmeliydim, artısı devamı “Güzellik Uykusu(2)” katkılı olabilirdi. Arayanım, soranım yoktu ki? Akşam yemeği mi? Oruç tutanlar ölüyorlar mıydı? Akşam orucu tutacaktım, Tanrıma karşı saygısızlık konumunda; “Yerse!” demem uygun değildi, “Tanrım kabul ederse” demem uygundu, Tanrım şaşıracak gibi olsa da!
Aklıma bir şey getirmeksizin merdivenlere yöneldiğimde karşılaştım onunla. Tesadüf işte! Ya da Tanrının sebebi hikmeti(2)! Pantolon-ceket, resmi takım!
“Melek Hanım?”
“Angelina!”
“Gerilimli, hüzünlü, bilmediğim bir sorunla yüklü bir gün geçirdiniz! Sizi güldüremezsem bile, tebessüm etmenizi sağlarsam, bana bir çay ısmarlar mısınız? Ya da güldüremezsem sizin bana akşam yemeği ısmarlama teklifinizi kabul etmek zorunda kalacağım!”
İstemese de dudaklarının aralanmasına, gamzelerinin şekillenmesine engel olamadı. Ses çıkarmasına fırsat bırakmadan elinden tuttum;
“Hemen, ha Ali-Veli, ha Veli-Ali şaşırtmak istememi anladınız. Tamam, bu; gülümseyişiniz; ‘Aman fazla masraf gereksiz, şu yapışkan adama çayını ısmarlayayım da, başımdan defolup gitsin!’ diye düşündünüz, değil mi? Tamam, çayımı içip hemen uzaklaşacağım yanınızdan ve şu anda emanet olarak elimde tuttuğum elinizi de azat edeceğim, söz!”
“Şakacısınız ve haddinizi aştığınızın farkında değilsiniz!”
“Bu, yani benimkisi bir Pollyanna yaşam biçimi(13), benim sadakatle önem verdiğim. Siz de deneyin, zararının olmadığının farkına varacaksınız! Bu arada beni de ‘Tanrı korudu!’ diye itiraf etmem gerek! Ya güzelliğinizden bahsedip elinizi tutmak yerine, bırak öpmeyi, size sarılmaya kalksaydım, anında bir kaşık suda değil, bir çay kaşığı çayda boğardınız beni!”
“Ben katil değilim!”
“O halde çok güzelsin, inkâr etme!”
“Peki, o halde! Beni güzel değil de, seks için gereklilik görevi olarak tanımak ister misin? Bekâret, bakirelik gibi fizikselliklerin kendi için önemi olduğuna inanan biri olarak!”
“Güzel Melek! Bu; senin özelin, seni bu konuda memnun edecek bir konumu nasıl yaratabilir ve yaşatabilirim ki?”
“O benim inandığım, ama inanmamam gereken bir idoldü(3). Gereği yok, ama bilmen, inanman gereken bir konu bu. İspat etmek ister gibi bir çabam da, gerekçem de yok! Tarafsız bir gözle bak, lütfen! Sen, hiç kimsesin. Benim mi onu, onun mu beni reddetmesi gerekirdi, söyle lütfen!”
Anlattıklarını anlamak için yönlendirmesiyle beraberce yöneldik, malûm şahsın kapısına. Kapıyı tıklattım; Melek’in ikaz işaretini algılayıp da;
“Oda servisi…”
İçeridekinin sesi kapı önüne ulaştı;
“Hah! Meyveler de geldi, işte!”
Yarım açıldı kapı, itekleyerek temelli açtım;
Oda Melek’in anlattığı gibi aynıydı. Yatak gül yapraklarıyla süslü, şahane denilecek bir masa robdöşambr(3) içine gizlenmeye çalışmış bir beden, kim olduğu belli olmayan sırtı dönük, yarı üryan(2) bir kadın…
Melek;
“Maşallah!” dedi. Benim de bir eklenti yapmam gerekti;
“Maşallah! Hayırlı işler!” dedim, dışarı çıkıp kapıyı kapatırken.
Bu kez ben değil, Melek tutmuştu benim elimi.
“Neden hep ‘Melek!’ diyorsun bana? Ben Angelina’yım. Çok mu zor beni söylemen?”
“Seni ben, ailenin öngördüğü gibi İngilizce olarak değil, Türkçe gördüğüm için Türkçe söylemem uygun geliyor bana, yoksa Angelina da güzel bir isim ve benim zoruma gitmesi gibi bir problem yaşadığımı düşünme lütfen ve bırak hep ‘Melek!’ kal!”
“Ben Türküm, babam Türk, annem ısrar etmiş aslında…”
“Anladım!”
Konu; bir kadın için hayat hikâyesine dönmüşse, o hikâyenin bir adamın askerlik hikâyesinden farklılığını beklemek eşyanın tabiatına aykırı(2) idi. Çok nazın âşık usandırdığı gibi, çok teferruat da insanları yanlışlara sürüklerdi, yaşadığımdan dolayı değil, gördüğüm için biliyorum, nikâh masasına kadar ulaşan bir felâket olarak...
Karşı değilim. Ama zamanını beklemenin beynin değil, kalbin kararının olması gerektiği kanaatindeyim. Ki üzüldüğüm konulardan biri kalbimle ilgili maalesef;
“Nasır tutmuş!(1)”
Bu nedenledir ki, emanete alınmış elimi, nasıl, ne şekilde, ne anlamda ve niçin teselli beklediğini bilemediğim Angelina Melek’ten başarı ile kurtarmanın çaresini arıyordum. Ürkmüş bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp kaçmak, ya da naftalin gibi erimeden, farkı fark etmeden, fark edilmeden yok olmalıydım.
“Eee! Bana doyum olmaz!” tavrıyla elimi mengeneden kurtarma çabasını yaşarken sözümü tamamlayamadım!
“Nasıl olur, tanımadan, etmeden? Sözlerinizle beni rahatlattınız, bana iyi geldiniz! Üstelik çay borcum var, ödemeliyim!”
“Tamam da, ertelesek biraz!”
İyiye gideceğine inanamayacağım bir sonuç görünür gibiydi ufukta. Hazırlıklı değildim, işin kötü tarafı benimle ilgilenmesinin hoşuma gittiğini kendime itiraf etmekten bile çekinir gibiydim. İnkâr? Aklımdan mümkün değil, geçemezdi.
Gene de teklifinde ısrar, benim direncimi kırma tavırlı olarak dilini dişleri arasına sıkıştırarak “Çık! Jık! Cık!” şeklinde yazmamın mümkün olamayacağı sesler çıkararak teklifini reddetme olumsuzluğunu sefere çıkartmıştı.
Binmiştim bir alâmete, gidiyordum kıyamete örneği bir çay içimi süresi içine sığdırılacak yahut da sığdırılmaya çalışılacak, belki de ahret sualleri(14) şeklinde sorulara cevaplar vermek zorunda kalıp anlatılacaklarını sabırla dinleyecektim.
“Bir çayın lâfı mı olur hanımefendi?”
Kendi dilimle kendimi tuzağa düşürmüştüm.
“Melek! Angelina! Şimdi de hanımefendi! Anlamaya çalışmayacağım. Doğrusu, çaydan başka bir de akşam yemeği teklifim vardı benim, size ısmarlamam için. Ne dersin burda mı, yoksa şehirde mi?”
“Mahcup ediyorsunuz güzel bayan!”
“Artı; bu kez ‘Güzel bayan!’ Yorum yapmayacağım şimdilik! Mahcup etmek gibi bir amacım yok! Ayaküstü bana çok şey öğrettiniz, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını(15), hiçbir şeyin dünyanın sonu olmadığını, özel bir sunum gerekmeksizin benim sevgiden, ışıktan, şakadan, nükteden, espriden anlayabildiğimi(16) öğrettiniz, gönlümün yorgunluğunda, asabiyetimin doruğa çıktığı bir anda…
İnsan hafızasının unutmaya yönelik olduğunu(17) ezberlettiniz bana. Unutulmak istenenlerin kolayca unutulabileceğini, unutulmaması gerekenlerin hafızada aynı şekilde tutulduğunu, unutulamadığını öğrettiniz bana, sağ olun, teşekkür ederim.”
“Ne diyeceğimi bilemedim şimdi. Ben ki, kalemime güvenir, inanırdım. Sözler için dilim yetersizdi. Kısaca; ‘Merhaba!’ diyeli 2-3 saat ya oldu, ya olmadı. Kafam çalışmıyor. Bana biraz izin versen…”
“Doğal olarak tabii…
Ama kaçarsan bulurum seni. Aramazsan seni arayacağımı aklından geçirme sakın!”
Tam bu sırada o kırmızı saçlı çocuk geldi, Red Kid(18) tavrıyla. Ondan önce davrandım!
“Rahatladım! Yalnız kalmayacaksın!”
“Birkaç dakikanızı alabilir miyim hanımefendi?”
“Tabii! Buyur genç adam! Seni dinliyorum! Amca da gidiyordu zaten!”
Amca? Cevap yetiştiremeyecek bir konumdaydım. Mademki amcaydım, bu alnımın akıyla herhangi bir darbe yememe gerek kalmadan onun için yok olmamın Garanti Belgesiydi. Red Kid’in Melek’le görüşmesinin de önemi yoktu benim için.
Asansör önce odama taşıdı beni. Şu anda isteğim görünmez olmaktı. Çareler tükenmezdi, hesabı istedim odama. Makinesiyle geldi genç bir adam.
“Bir hatamız mı oldu, efendim? Aniden verdiğiniz karar bizi şaşırttı da?”
“Yok! Genç adam. Ben, yaşamımla ilgili hatalı bir karar verme korkusuyla geleceğimden kaçmaya karar verdim…”
“Sözlerinizi anlamaya çalışacağım efendim!”
“Firarımdan haberdar olmasını istemediklerim var. Şimdi sen şu bavulu götürüp taksilerden birine yerleştir, ben de servis kapısından görünmez olarak kaybolayım!”
“Anladım efendim, yine bekleriz!”
“Sanırım, güçlü ve tahammüllü değilim. Üstelik şimdiden özlem yüklüyüm! Geleceğim!”
“Biz gençler, böyle bir olaya kısaca; ‘Aşk!’ diyoruz efendim!”
“Çok bilmiş(2), ukalâ(3) sen de! Alacağım şimdi seni ayağımın altına, ama sana da, bana da yazık olacak. Defol!”
“Derhal, defoluyorum efendim!”
“Unutmayacağım, genç adam!”
“Sanırım, ben de efendim!”
Ayaklarım söz dinlemiyordu. Uçaklarda, otobüslerde yer bulamamak hadi, neyse neydi de, rezervasyon olmayınca otellerde de yer yoktu. Hangi “Akıllı” otelden ayrılıp da sıra bekleyen birine yardımcı olurdu ki benim gibi bir aptaldan başka?
Ancak şu gerçek ki şehrin parkları, kanepeleri temizdi, artık yerli ve vatandaşlarımız olup da Türkiye’mizin dört tarafına yayılmış, özel ayrıcalıkları olan hükümetin kusurlularını saymıyorum.
Hani derler ya; “Jeton düştü!” o örnek, kendinden geçenlerle, anlayamadığım sözlerle, koskoca parkın havasını bile bozacak şekilde alkol kokusu ve sigara dumanıyla boğulmaktansa taşıt kiralamayı düşündüm.
Meşhur, muteber(3) biri değildim, kendi çapında okur-yazar-dizer olduğumu da sadece ben biliyordum, annem-babam-akraba-taallûkat(2) onları saymıyorum. Nüfus Kâğıdımdaki Vatandaşlık Numaramın yanına iliştirebileceğim unvanım; Barış Manço’dan (ç)alıntı “Sarı Çizmeli Mehmet” olabilirdi ancak! Ağalığı kim yitirmişti de ben sahiplenmiş olaydım.
“Selamın aleyküm?”
“Aleyküm selâm!”
“Var mı?”
“Var!”
“Ver araba!”
“Al araba!”
Kafam rahat, git şehirden uzaklaş, kuş uçmaz, kervan geçmez, tilkinin bakır muhabbeti yaptığı, yarasaların ses çıkarmadığı, baykuşların tüneyip gam çekmediği bir yerlere, camını bir santim hava girecek kadar ayarlayıp kapıları kilitle…
Hatta pijamanı bile giy, paylaş doğayı kendinle, ama yalnızca kendinle. Özlem, hüzün yaşatsa da gönlünde, boş ver!
Tahmin ettiğimden, düşündüğümden, bildiğimden değil, bir münasip zamanda anlatılanlara göre; otelden ayrılışımın hemen ertesinde bir kısım olaylar şöyle gerçekleşmiş. Kesinlikle dram değil, bir muhallebi çocuğunun(2), yaşına-başına bakmaksızın, bakılmaksızın binmek için bisiklet alınmasını istemesi gibi bir şey yani…
“Amca” yani ben tezahürat beklemeksizin ortamdan ayrılınca kırmızı çocuk dile gelmiş;
“Çok güzelsiniz! Şımarık bir zengin çocuğu görmeyin beni. Bakışlarınızdan etkilendim. Arkadaşınız olarak beni kabullenirseniz, ilerisini de teklif etmeyi düşünüyorum güzel Angelina!”
“Kaç yaşındasın genç adam?”
“Yirmi!”
“Tamam! Konuyu anladım genç adam. Yarın sabah ailenizle birlikte buraya kahvaltıya, ya da bruncha(3) buyurun. Tercih sizin. Masayı siz geldikten sonra hazırlatacağım, isteklerinize, arzularınıza göre. Benim için sakıncası yok!”
“Evet mi, hayır mı?” tereddüdü yaşamasına karşın, ağzının henüz süt koktuğunun, bir teklifin oyuncak beğenip almaktan farklı olduğunu yaşamaksızın genç kırmızı, ayrılmış Angelina’nın yanından. Fark; İyi dileklerini sunmak ve görevli bell boy’un(3) getirdiği manolyaları kucağına yerleştirmek olmuş.
Zengin bebesi olmakla, görmenin, bilmenin, anlamanın kısaca; adam olmanın(19) aynı şeyler olmadığını bilmiyor olsa gerekti Red Kid!
Böyle durumlarda yapılması gereken en düzgün hareket; “Ağzını açıp, gözünü yummak(1)” olsa gerekti, ancak hemen değil, belirli bir süre geçmeli, tostlar yenmeli, masa silinip süpürüldükten, kürdanlarla, peçetelerle işlemlerin tamamlanmasından sonra, sözün başlangıcı “Efendim!” olmalıydı. Karşısı hücuma geçmeden önce en iyi müdafaa hücumdur taktiğiyle başarı bir solukta kazanılmalıydı.
Bir mebus(3) tavrıyla, mikrofonu sahiplenen Angelina; “Sayım-suyum yok!(2)” demeden konuya girmiş (balıklama ya da usulen, şekli önemsiz);
“Bu yirmi yaşındaki genç adam, benim gibi otuz yaşındaki, evde kalmış kart kızı görmüş, bir çırpıda etkilenmiş. Gelip beni istediğini anlattı resmen, hadi buna dilinin döndüğünce demeye çalışayım. Sanırım size dileğini ilettiğinde ilk tepkiniz anında; ‘Hayır!’ olarak şekillendi. Ancak oğlunuzu ikna edemediniz ve peşinden tıpış tıpış geldiniz…
Oysa ben tekne ile yatınıza doğru gelirken bağırıp çağırarak hakaret ettiğinizde böyle bir şey bırakın aklınızın ucundan geçmesini, hayallerinizde bile yer etmesi, imkânsızdı, değil mi? Çünkü size göre para demek, galiba her şey demekti, bir tehlike anında bile malın değerini telâffuz etmek bunun göstergesi…
Neyse! Geçelim bu faslı bir kalem. Sizinle ‘Hayır!’ konusunda olduğumu anlatmaya gayret edeceğim…”
“Ama…”
“Gereksiz! Aramızda şimdi görünen bir on yaş fark var! Evlendik, diyelim, bebeğimiz oldu, kız-oğlan fark etmez. Ancak oğlan olursa veliaht(3) olacak, bu önemli. Belki ilerleyen tarihlerde bir ikinci oğlan daha, ya da ilk seferde ikiz oğlan…
Bu halde, ben şimdi olduğu gibi, veliahtlarla doğurganlık görevimi bitirip, yaşlandığım için bir anne değil, tasarrufu gerekmeyen, bir kadın olarak çürümeye terk edileceğim, evinizden atmasanız bile yüzüme bile bakmayacak ve devamlı olarak tiksineceksiniz…”
“Yanılıyorsunuz!”
“Peki, varsayalım ki ben haksızım. Özellikle kadın, ama daha ilerisi çocuk yapan bir kadın, doğanın kuralı olarak çabuk yıpranır, hele ki imkânları göz ardı edilmeyecek şekilde kısıtlanacak olursa. Güzellik izafi(3)…
Genç adam! İlerleyen tarihlerde sen bende aradıklarını bulamayacaksın yahut da buna ister kendi tarafından, ister karşı taraflardan inandırılacaksın…
Yaşının, gençliğinin gereği başka heyecanlara, mutluluk arayışlarına yönelme gayreti yaşayacaksın…
Ben istediklerini sana verememekten dolayı üzülüp büzüleceğim. Ve bir gün bakacağım ki, çocukların annesi olmam unutulacak ve boş bir süt şişesi kapı önünde, kenarda, ya da paspas üzerindeyim. Yasalar, masalar, falan önemli değil…
Davul bile dengi dengine çaldığına göre söylediklerime eklemeyi düşündüğünüz bir şey var mı? Olsa da zaten teferruattır…”
Yerinden masadan ayrılmak üzere doğrulurken Melek ekleme gereğini hissetmiş;
“Afiyet olsun! Biz hiç karşılaşmadık, görüşmedik, birbirimizi bile tanımıyoruz! Güle güle!”
Geri dönmek üzere motorlarına bininceye kadar ağızlarından, suratları bir karış asılmış olarak tek bir kelime bile dökülmemiş, fayanslar üzerine. Oysa Melek öylesine önemsiz olarak vasıflamış ki olayı, anne-babasını bile haberdar etmemiş…
Ben sadece kendimi dinlemek, kendimle, kendime, kendi başıma karar vermek istiyordum. Red Kid gibi annem-babam yoktu, masal kahramanları sadece masallarda, genelde iyi rastlantılar da ancak Türk filmlerinde, nadiren de olsa benim öykü dediğim saçmalıklarda olurdu.
Yazı-tura atmak, şans oyunlarından medet-sonuç ummak(1), şarkılardan fal tutup(20) uygulamaya çalışmak yanlıştı. İnsan böyle bir durumda beyniyle değil, kalbiyle düşünüp karar vermeli, uygulamalıydı ki benim de farkına vardığım buydu.
Bugüne kadar kalbimi hiç kullanmamıştım. İhtiyaç mı duymamıştım, yoksa bugüne değin farkında olmadığım “Lây! Lây! Lôm!(2)” bir hayat mı tüketmiştim, vasıfsız, şanssız?
Düşünürken ne kadar çok uykum gelmişti. Farkında olmam gerekenin farkında olmamam benim için garabetti(3)!
Koltuğu geriye doğru kaykılttım, yatırdım, ayaklarım serbest kaldı. Bedenim “C” harfine yakın görünümde olmasına rağmen, “4” numara gibi olmadığına memnun gibiydi, hissettiğim horlayışım. Duyuyordum, farkındaydım…
Geçen zaman? İşte bu muamma(3) idi benim için, saat-gün?
Bir hastanenin özel bir odasındaydım, rüya, hayal değil, gerçekti. Bir ara şaşkınlaştım, başımda duranın Melek olduğunu gördüğümde…
Çevremdeki borular, burnuma takılmış huni gibi bir şey…
Hi! İğk! Ayıp yerimden aşağı sarkan boru ucundaki torba ve içindeki iğrenç sıvı…
İnsan yaptığından utanır mıydı? Konu; o değildi! Cascavlak(3), anadan üryan(2) görünmüş müydüm acaba herkesçikler tarafından? Hem neden, ne olmuştu ki bana? Ve başımdaki bu tonlarca yük?
Onu da Angelina anlattı, yani Melek, eşim.
Uyurken, meğerki temelli uyumak üzereymişim? LPG(3) li araçtan sızan gaz, yarım-bir santimlik cam aralığını yeterli görmemiş.
“Aramam, demiştim, ama beni böylesine etkileyeceğini, sana böylesine muhtaç olacağımı düşünmemişim.”
“Seviyorum, benim ol!” demek gibi ne kadar saçma birikimi varsa söylemek için telefonumu çaldırmış defalarca, endişelenmiş, mesajlar çekmiş yine kerelerce.
Polise, ambulansa, cep telefonu servisine başvurmuş. Otelin taksi şoförü; “Otellerden birinin önüne bıraktım!” demiş. O otel, bu otel, sormuş, soruşturmuş. Sanki yer yarılmış, ya da uzaylılar kaldırmış beni, yok olmuşum.
Dünya değilse de şehir ayağa kalkınca, taksiyi kiraladığım şirketteki çocuk, “Ben biliyom!” deyince herkesin aklı başına gelmiş. Araç Takip Sistemi(21), IP(3) mi IMEI(3) mi her neyse o numaralardan, cep telefonumun sinyaline ulaşınca beni, neredeyse sonuma çeyrek kala şeklinde bulmuşlar.
Karşımdakiler, kapı dışında bekleşenler o ve beni kurtaranlardı. Kendime geldiğimi görünce “Geçmiş olsun!” deyip işlerinin, güçlerinin başına, ya da evlerine dönmüş olsalar gerekti.
Ve dile geldi Melek;
“Yaşama tutundun! Eh! Beni bırakıp gitmene karşın övünmek gibi olacak, ama kurtuluşuna benim katkımı inkâr edemezsin. Bunun karşılığı benim bir beklentimin olması normal, değil mi? Hadi, söyle de gitmeyenler de işitsinler de benim gibi, onlar da mutlu olsunlar!”
“Anlamadım, ne gibi?”
“Ben; ‘Hayatını kurtardım, yaşamını bana borçlusun!’ diyorum, sen soru sorarak zırvalıyorsun!”
“Ha! Anladım, senin için ölmem gerek! O zaman çağır, doktor, hemşire ya da hastabakıcı kim varsa, şu kordon, tüp, müp ne varsa söksünler, ben senin için ölüvereyim şuracıkta!”
“Ben, benim için yaşamanı, beni sonsuza kadar tükenmeyecek bir sevgi ile sevmeni, sonramızı dilemeni istiyor ve bekliyorum senden!”
“Of! Çok uzun bir süre! Bana o kadar tahammül edebileceğini geçiremiyorum aklımdan. Önce seni sevdiğime inandıracağım seni. Sonra ne malûm beni sevdiğin? Sevmeni bekleyeceğim senin, beni. Sen bir meleksin, melekler gibi gelinliğinin olması gerek. İstediğin gibi de düğün-dernek! Bana tahammüllü olacaksın. Sonra bana zahmet olmasın diye, sana zahmet olmayacağı inancıyla çocuk ya da çocuklar doğuracaksın, bakıp büyüteceksin…
Çamaşır, ütü, temizlik, alışveriş falan tüm angaryaları yükleneceksin. Kıyamam sana. Tamam, senin için yaşarım, ama senin başına dert olmayı asla aklımdan geçirmem, olmaz öyle şey!”
“Bir kaçının ucundan, kenarından sen de tutup yardımcı olursun bana, angarya olmaz, hiç biri. Ayrıca şu gerçek ki, beni sevmesen de ben seni seviyorum, senin yerine de sevmeyi öğreniriz karşılıklı, gerçekleştiririz beraberce…”
“Peki! Ne yapmam gerek!”
“Ben senin adına tektaş bir yüzük aldım! Artık bundan sonrasını sen halledersin!”
“Borç olarak peki! Şimdi yanıma gel, uzat önce elini. Çabucak iyileşip ayağa kalkınca usulünce, acele ve borcumu ödeyerek seni sevdiğimi söyledikten sonra, gereği için bana izin ver!”
Alkışlandık!
Hemşireler, hastabakıcılar, doktorlar nöbet tutmadılar başımda. Gün 24 saat(22), bir saniye bile ayrılmadı başımdan Melek. Uzaklaşmak geçmedi aklından. Ne ilâçlar, serumlar, ne de hastanenin bakımı değil, teselli edişleri, incitmemeye dikkat ederek sarılış, dokunuş ve okşayışlarıyla öpmeleri iyileştirdi beni ve onun sayesinde çabucak kalktım ayağa.
Melek, kendisine devamlı olarak “Melek” dediğim için değiştirdi “Angelina” adını annesinin rızasını alarak, yaşamına meleğim olarak devam etmek üzere.
Karar verdik, bundan önceki yaşamımız bilinmeyen karanlıklar içinde simsiyahtı, bir bakıma. Ufak bir eğlenti tertipledik, biz bize, aramızda.
Grapon kâğıtları, çıtçıt, firkete, çengel iğne, toplu iğnelerle desteklenmiş olarak simsiyah girdik bahçeye, annesi elimden, babası onun elinden tuttu, Nikâh Memurunun şaşkın bakışlarına aldırmaksızın Cenaze Marşı eşliğinde ağır adımlarla yöneldik Nikâh Masasına…
Nikâh Memurunun eksilmeyen manidar(31) hayret dolu bakışlarıyla sorgulamasına “Evet!” dedikten sonra, anne-babalarımızın da katkısını kabullenerek elbirliği ile üstümüzdeki siyah grapon kâğıtlarını yırtarak, yarınlarımızın sembolü olarak ak elbiselerimizle yarınlar için ilk dansımıza başladık.
Kenardaki piyanist, piyanosunun tuşlarına dokundu;
“İşte bu bizim hikâyemiz…(23)”
Yavan(3) gibi görünse de bu son öyküyü de kaleme almak istedim. Bundan böyle öykülere değil, beni yaşama bağlayan tek kadına ve bizim çocuklarımıza ayıracaktım tüm vaktimi, tek kalem oynatmadan, ömrümün sonuna kadar…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Niketarak; Soy ismimin tersten okunuşu.
Angelina; Aslı Moğolca “Haberci” anlamına gelen isim olmakla beraber İngilizce Angel; Melek kelimesi çağrıştırılmıştır.
(1) Ağzını Açıp Gözünü Yummak; Çok öfkelenerek ağır, onur kırıcı sözler söylemek.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Gözünün Feri Kaçmak; Bakışların canlılığını yitirmesi, kaybetmesi.
Kalbi Nasır Tutmak; Duygusuzlaşmak. Duyarlığını yitirmek.
Kıl Payı ile Kurtulmak; Çok az bir olasılıkla kurtulmak. Ramak kalmak. Hemen hemen olacakmış gibi olmak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Ulumak; Ses çıkararak bir insanın boğuk boğuk ağlaması, söz etmesi, bağırması, çağırması. Hayvanların uzun, ağlar, inler gibi ses çıkarması.
Yangından Mal Kaçırmak; Gereksiz bir telâş ve acele ile bir şeylere sebep olmak, kazanmak, kaçırmak, sebep olmak.
(2) Akraba-i Taalûkat (Taallukat); Hısım, akraba, yakın uzak bütün akrabalar. Aile çevresi.
Anadan Üryan; Çırılçıplak.
Bell Boy; Bellboy şeklinde yazılmalıdır. Aslı; Büyük otellerde “Valiz Taşıyan Görevli” . Otele gelen misafirlerin otele giriş ve otelden ayrılışlarına kadar olan süre içinde onların bagaj, eşya, soru vb. gibi tüm konularında yardımcı olan elemanlardır.
Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.
Çok Bilmiş (Çokbilmiş); Çok şeyi hatta her şeyi bildiğini, akıllı ve zeki olduğunu zanneden, çıkarını bilen, kurnaz kişi.
Eşyanın Tabiatına Aykırı; Beklenmeyen bir olay ya da gerçekleşme olasılığı çok düşük bir olay karşısında söylenen söz.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.
Sayım Suyum Yok; Bir işte ciddi olunduğunun anlatımı. Çocuk oyunlarında “Kısa bir süre için oyun dışındayım!” anlamındaki söz.
Sebebi Hikmet; Faydalı neden, gerekçe.
Starting Box; Yarış atlarının yarışa başlamak için içine konulduğu kutu gibi bölüm.
Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı.
(3) Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeği birleştirilen öğün.
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Efor; Bedensel, ya da zihinsel güç, çaba, emek.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hercai; Gelgeç gönüllü. Yaşamı sadece kendi istediği gibi gören. Hiçbir şeyde kararlı olmayan, bir dalda durmayan, bir işi sonuna kadar götürmeyen, aşkta bağlılığı bulunmayan (vefasız). Karda açan kardelen karşısındaki çiçek.
IMEI (Numarası); International Mobile Equipment Identfy. Cihazların kimlik numarası, tek ve benzersiz olup 15 haneden oluşur, #06# tuşlanarak tespit edilmesi mümkündür.
IP; Internet Protokol; İnternette her bilgisayarın sahip olduğu adres numarasıdır.
İdol; İnsan eliyle yaratılmış Tanrı. Çoktanrılı dinlerde küçük boyutlu Tanrı ya da Tanrıça heykelciği.
İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.
LPG; Sıkıştırılmış Petrol Gazı (Liquified Petroleum Gas); Bütan ve propan gazlarının karışımıdır. Petrolün rafinerilerde işlenmesiyle ve doğal gaz yataklarından elde edilir.
Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
Mebus; Milletvekili. Ancak Neyzen TEVFİK’e ait şu satırları da yazmadan geçmek içimden gelmedi; Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler / Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler / Künyeni almak için, partiye ettim telefon / Bizdeki kayda göre, o şimdi mebus dediler!”
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
Robdöşambr; Ev içinde giyilen üstlük.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sprinter; Kısa mesafe koşucusu, yarışçı, sürat koşucu. Atletizmde 100, 200 metre koşularına katılan atlet.
Şaşaa; Parlaklık. Parıltı. Olağan ötesi gösteriş.
Ukala (Ukalâ); Arapça akil kelimesinin çoğuludur. Akıllılar anlamına gelir. Kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan kişi davranışı. (Şimdilerde çoğul olarak ukalâ şeklinde değil de “akil adamlar” şeklinde (kadın da olsa) söylenmektedir!
Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse.
Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.
(4) Sherlock HOLMES; Sir Arthur Conan DOYLE tarafından yaratılan Britanyalı hayali dedektif.
(5) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum. Öyküdeki yönetmen gibi benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküdeki yönetmen bildiği bu görünüşü aynen uygulamak hevesinde olsa gerekti. HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...” Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
(6) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(7) İnceldiği Yerden Kopsun; “Ya Herrü, Ya Merrü” ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi” denilebilecek bir deyimdir. İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.
(8) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(9) Tanrı’nın Eli; Meksika’da 1986 Yılında düzenlenen 13. Dünya Kupasında Arjantinli Diego Maradona’nın eliyle İngiltere kalesine attığı gol “Tanrının Eli” olarak damgalandı. Şampiyon Arjantin oldu.
(10) Mohikanlar’ın Sonuncusu; Mohikan’lar Kuzey Amerika’da yaşayan eski bir Kızılderili kabilesi. (Varlıkları halen devam etmekte) Son Mohikan (The Last Of The Mohicans, James Fenimore COOPER tarafından yazılmış bir kahramanlık romanıdır)
(11) İdamlar; İnfazlar 1965 yılına kadar gündüzleri ve halkın izlemesi için alenen İstanbul’da Sultanahmet Meydanında ve Ankara’da Samanpazarı’nda gerçekleştirildi. Çocuk hafızamın yanılttığı inancındayım. Çünkü araştırmalarımda aklımda kaldığına inandığım tarih ve isme rastlamadım. Üstelik neden seyrettiğimi de bilmiyorum. Cebeci, Hamamönü’nde Doğumevinin hemen karşısında Cebeci Ortaokulunun kenarında oturuyorduk. 1948-1949 yılı civarı, Samanpazarı’nda adına rastlayamadığım Bumin Yaman adında birinin asıldığı idi. Etkilenmemin nedeni asılan o insanın idam sırasında çişini kaçırmasıydı ki, bu gün bile (2020 yılı) olay canlı olarak hafızamda.
(12) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz. Rabindranath TAGORE Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
(13) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna. Örneğin; ayakları olmayan birini gördüğünde Pollyanna’nın ayakları olduğuna şükretmesi…
(14) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
(15) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir insan gülüyor olabilir, ama aklında nelerin olduğunu, daha önceleri neler yaşadığını bilemezsiniz.
(16) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(17) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır.
(18) Red Kid (Lucky Luke); Belçikalı karikatürist Maurice De Bevere tarafından çizilen bir çizgi roman. Atı Düldül ve gölgesinden daha hızlı silâh çeken, yakalamaya çalıştığı Dalton Kardeşlerle kafasını bozmuş, onları yakalamak için yaşamını adamış bir kovboy.
(19) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
(20) Şarkılardan fal tuttum… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; Erdoğan BERKER’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(21) Araç Takip Sistemi; En temel tanımı ile araçların GPS (Global Positioning System; Küresel Konumlama Sistemi) uyduları sayesinde 7 gün, 24 saate İnternete bağlı bir bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs. üzerinden takip ve kontrol edilmesini sağlayan sistem.
(22) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(23) İşte bu bizim hikâyemiz… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; için başlangıçta Ülkü AKER olmak üzere çeşitli kişilerin adları geçmekte, ancak Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Acem Kürdi Makamındadır.