Leblebinin her türlüsünü severim; sade, tuzlu, karabiberli, kırmızıbiberli, şekerli… Hatta öksürtüp tıksırtmasına karşın dövülerek toz haline getirilmiş olanını bile…
Bir tatil gününün öğleden sonrası, ikindi kahvaltı sonrası televizyon karşısında mayışmış gibi televizyon seyrederek biramı yudumlarken, yalnızlığımda çaresiz düşünceler içindeydim.
Biradan boğulma arifesinde kocaman bir yudum almış, yutkunduktan sonra boğazımı desteklemek için çeyrek avuç kadar(!) desem de yanılgı payını bir kenara koyarak söylemem gerekli ki leblebileri aile saadetlerine engel olmamak için(!) üçer-beşer değil sekizer-onar adetle (sınırlı olmamak üzere) her zamanki gibi ağzıma attığımda telefonum ısrarla çalmaya başlamıştı.
Yutkunmadan, dolu ağzımla, pepeleyerek(1), kekeleyerek, doluluğun izin verdiği kadarıyla cevaplamaya çalışmaktan başka çarem yoktu. Arkadaş cenahından(2) olsa yutkunur, temiz-temiz cevap vermeye çalışırdım.
Nedense şeytan dürtüklemişti, ya da şeytan telefonumu açmamı öğütlemiş, ben de onun ısrarına uygun, amacına destek olarak(!) o avurtla açmış ve anında o musiki tandanslı(3) sesle şaşkınlaşmıştım;
“Merhaba yakışıklı!”
“Kim, ben mi?”
Cacığı yapılan meşhur nesne gibiydim, ağzım dolu, sesin perişanlığımı etkilemesine inanamamış gibisine.
“Telefonu şaşkınca da olsa açtığına göre…”
“Affedersiniz doğru numarayı aradığınızdan emin misiniz?”
“Hayret bir şey! Ne o kadar dalgın, ne de düşündüğün kadar salağım. Kapatın telefonunuzu bir, bilemedin iki dakika sonra tekrar arayacağım seni!”
Sen, sen, sen…
Beni tanıyor muydu, yapısı mı öyleydi, samimi? Hiç öyle birilerini değil hatırlamak, tahayyül bile edemiyordum. Sesi beni kendine çekmişti. Hem fiziksel özellik değil, sesindeki içsel özellik(2) etkilemişti beni. Ancaaak…
Evet, çok genç bir kız sesiydi beni etkileyen ve benim ben yaşımda böyle birini sesinden de olsa hak etmem asla mümkün değildi. Hele ki mal bulmuş mağrubi(2) gibi yalnız dünyamda kaçıncısı olduğunun farkında olmadığım bira şişesi ve ağız dolusu leblebi ile…
Karşımdaki hissetmiş miydi acaba? Hohlamamış, nefes vermemiştim ki mikrofona. Aptallık bana has bir gaflet olsa gerekti, belki eklentisi şaşkınlık ve başlangıcı bir sesle etkilenmek şeklinde belirlenen…
Bilerek aramamış olsalar da izin istedikleri o bir-iki dakika içinde telefonlarının hafızasında kayıtlanmış numaraya göre beni bulmak isteyeceklerini düşünmedim değil.
Tekrar ediyorum, kız arkadaşım yoktu, beni bu şekilde arayacak akrabalarım, arkadaşlarım, samimiyetim de yoktu. Karşımdaki her ne kadar aksini söylemiş olsa da aradığı yanlış bir numara olsa gerekti.
Ya da (telefona yansıdığını hissettiğim gülüşlere göre) arkadaşları şaka yapmak, gırgır geçmek, kafa bulmak, artık başka ne düzenekler varsa onlardan biri ile hoşça vakit geçirmek için lâlettayin bir numara olarak bana rastlamış olabilirlerdi.
Ama düşüncem; o sese bu düşüncemin, muhtemelen yanlış görüşümün hiç yakışmadığı idi. Yalan söylemem mümkün değil, beni alıp bir yerlere götürmüştü o ses ve ben hâlâ gönderildiğim yerde orada duruyordum.
Belki düşüncemdeki yanlışlığın sebebi arkadaşları olabilir diye geçirdim aklımdan, tarafsız kalmayı akıl edemeksizin. Arkadaşlarını kıramamış, şamar kızı olarak (şamar oğlanı oluyordu da şamar kızı neden olmasındı ki?) fedakâr bir tutum ve arkadaşlarının tezahüratlarına uygun olarak (belki de sesiyle beni etkileyeceğinden % 100 emin olarak!) telefonu o açmış olabilirdi!
Hangi dağda kurt ölmüştü ki? Bekârlık başıma mı vurmuştu ki, aradığım gönlümün sultanının o sesin sahibi olduğuna hemen karar vermiştim ki (anında mı, yoksa?) Malûmdur ki dünyada kesinlikle ayırt edilen üç ses vardı; su sesi, para sesi ve sevmek istediğimin sesi (anlamak zor değil; onun sesi, yani)!
Pepe olarak konuşmuştum. O halde pepelikten vazgeçmemeliydim. Çeyrek avucun azıcık üstünde tekrar doldurdum leblebiyle ağzımı, tavanına kadar gibi neredeyse. Merak ediyordum, o halde nasıl olsa bir sesle hak etmem mümkün değildi, sahiplenemezdim, ola ki o da hani meselâ benden etkilenmişse (tuzlayayım da kokma, katırların doğurması bayram olursa!)…
Hiç güleceğim yoktu, söylemiyor, söylenmiyorum da…
Türkiye’mde olmayacak şey yoktu! Hele ki gençler (sanki askerliğini bile yapmış, üniversite mezunu, devlet dairesinde memur, genç değilmişim gibi!) isteseler tekeden süt bile sağarlar(!) her ne kadar zenginlik üzerine söylenmiş olsa da sevdikleri için dağdan aşarlar, araçlarını aşırırılar, onların az biraz gerisinde olan bizler ise düz yollarda bile şaşırırdık!
Doğruya doğru, iki-iki dört, o kadar…
Ben, beni düşünürken, telefonum tekrar çaldı;
“Yakışıklı?”
“İnatlaşmayacağım, peki?”
“Telefon numaran; 376537653765 ve adınız; Kanber Kanberkalenderoğlu değil mi?”
“Evet! De…”
“İşte ‘yakışıklı’ olarak bunun için aradık seni, eğer istersen; ‘Siz’ de diyebilirim, yani diyebiliriz hep beraber! Yani hepimizin gönlü boş gibi görünür gibiyse de, arkadaşlarımın gönüllerinde bir kısım hazırlıklar var, sadece benim gönlüm boş, belki, hani muhtemelen, şans işte gibi bir tesadüf düşüncesiyle! Pepeleyerek konuşuyorsunuz, ama 80-90 yaşlarında piri pâk(2) biri değilsinizdir, hı?”
“Bağışlayın lütfen, sadece iki kelime, tek cümle; ‘Dilinize yalan söylemek hiç yakışmadı!’ hanımefendi!”
“Ne demek bu şimdi? Sadece bilmek, tanımak istedim, bana anlatılanlara, söylenenlere, öğrenebildiklerime göre. Bunda ne yanlış olabilir ki, uzaktan, bilmeden, görmeden, tanımadan?..”
“Siz nefes alırken, ben söylemeye çalışayım, ama önce cevap verin lütfen! Yanlış olabilir bildiğim. Ama izninizle dünyada yarının anneleri olacak hiçbir çirkin kadın yoktur. Bu nedenle size; ‘Güzel kız’ demek istiyorum!”
Bir yarım avuç leblebiyle doldurdum yeniden ağzımı.
“Güzel kız! Beni nasıl edindiniz, ya da sizin bana yönlenmenizi kim söylediyse yanlış yapmış. Herhalde pepeliğimden hissediyor olmalısınız ki konuşmakta sıkıntı çekiyorum. Eğer bir gününüzü bir telefon sapığıyla geçirmek niyetiyle açtıysanız başardınız, ama bu sizin gibi güzel bir kıza hiç yakışacak bir tavır değil…
Güzelsiniz, bilmiyorum, ama hissediyorum. Beni aramanın sizin fikriniz olduğu geçmiyor aklımdan asla. Bu nedenle de çevrenizdeki sizi yönlendirmeye çalışanlara teessüflerimi gönderiyorum…
Siz…
Sizde kayıtlanmış numaramdan beni buldunuz, ben sizi bende kayıtlı numaranızdan bulmayı asla istemiyorum. Üstelik siz beni bildiniz, ben sizi ne bulmak ne de bilmek istiyorum!..
Oradasınız! Beni dinlediniz, değil mi?”
…
“Sükût ikrardan gelir, devam ediyorum. Bakın size şöyle bir mizansen teklif edeyim. Yenimahalle Ragıp Tüzün…”
“I-ıh!””
“Demetevler, Demet Park?...”
“Çok uzak!”
“Anladım, çekiniklik ya da uzak durma arzusu…
Kızılay…
Güvenpark…
Heykele yakın, havuzun köşesi…
Güvercinlere yem atılan yer ve iki boş yem kutusunu elinde tutan ben…
Ya da elimde bir gazete yahut da sizin ilginizi çekmemi istediğiniz herhangi bir şey, çiçek, poşet, simit, şemsiye…
Beni tarife gerek yok, mademki birileri beni size, sizlere tarif etmiş, telefon numaramı vererek, ya da siz bulmuşsunuz göreceğiniz kişi ben olacağım kesinlikle…
Ha! Benimle karşılaştığınızda ya ismimi söylersiniz, gerekli görürseniz, o halimle tanışırız, ya da kendinizi azat edersiniz benden, bu; o kadar kolay!”
“Ne zaman?”
“Yarın Pazar…
Bu vakitler…
Uygunsa…”
Cevap verilmeksizin kapandı telefon…
Neden?
Gerçekten! Ta başlangıçtan beri etkilenmiştim sesindeki o samimiyetten, o sesli sessizlikten.
Ve karşımdakinin ona yakışmadığına inandığım telefon etmekteki maksadı, dalga geçmek, hoşça vakit geçirmek, alay etmek ise iyi bir ders alması için kaçınılmaz olmalıydı.
Ağzım hâlâ leblebi doluydu, biram bitmişti, yenisine gerek yoktu, yarına 24 saat vaktim vardı, yoksa 12 saat mi demem gerekti, eğer şansım vardıysa, ya da şans gerekliydiyse…
Rahmetli babamdan kalan hatıra niteliğinde üzerine titrediğim, bana azıcık dar geldi gibi gözükse de ceket-pantolonunu giydim, gözlüklerini taktım onun kalan, bastonunu aldım ve “çıkar ağzındaki baklayı” sözünden etkilenmiş olarak leblebi yerine sert bir bakla çekirdeğini avurduma yerleştirdim.
Gerekli idi, leblebi dolu ağzımla konuştuğum için karşımdakine öyle görünmem için, leblebi dolu ağzım gibi pepelememin gerektiğini düşünerek…
Maksat ben istesem de, hakkım olmadığı inancım nedeniyle onun benden soğuması, uzaklaşması için, sıcaklığı…
Varsa soğusun diye…
Parka, arkadaşım Cabbar’a rica etmiştim, o götürüp bıraktı beni, ihtiyacım varmış gibi ketum(3). Ne de olsa gözlüklerim nedeniyle bir miktar görme özürlüydüm! Yem satan amcadan iki kutu yem alıp güvercinlere serpiştirdim ve satıcının yanındaki banka çömeldim.
“Sonra iade edeceğim!” diyerek yem kutularını görünecek şekilde elimde tutmaya başladım.
İnsanlar geçiyordu, hissediyor, görüyordum, bastonuma dayanmış olarak başım eğik. Fiyat soran oluyordu yem satan amcaya, çocuklar dokunuyordu dizlerime;
“Yaramazlık yapmış, uf olmuş!” demişti annelerden biri çocuğuna.
Bekliyordum, gelmiyordu beklenen.
Telefonum çaldı;
“Yakışıklı?”
“Yakınımdasın, hissediyorum!”
“Evet, öyle! O sivil polis gibi kıyafet yakışmamış! Benim yanlışım, senin yanlışın yanında sönük kaldı!”
“Ne dediğini anlamadım, anlamak da içimden gelmiyor!”
“Tanrı biz kadınlara özellikler vermiş, sizlerden farklı olarak, altıncı his gibi. Saklananların saklanmalarını hissetmek, yakınlaşmak yerine uzaklaşmayı istemeyi tercihleri, meraklarını zapt etmek için aşırı güç sarf ettiklerini hissedip bilmek gibi…”
“Bu; aslında benim, telefonda rastlamak istediğinizin ‘Yakışıklı’ olmadığımın ispatı gibi. Yakınımda olup da, yakınlarıma kadar gelip de beni görüp, bilip, uzaklaşmanın ispatı gibi. Netice itibariyle beni istersen istediğin gibi san, ister gerçek bil, maksadım değişken değil...
Seni; görmeden, bilmeden, tanımadan ‘Güzel kız!’ dedim. Sağlıklı yaşa, sevdiğinle karşılaşacağın hayatta mutlu ol, mesut ol!”
Yanımdan geçen bir gölge bir an için de olsa durakladı;
“Kanber?”
“Çaresizliğim…
Siz değilsiniz!”
İkinci bir gölge elimdeki boş yem kutularına dokundu;
“Amcanın reklâmını mı yapıyorsunuz?”
“Aklımdan geçmedi!”
Zaman geçmek bilmeyince zamana yardım etmem gerektiğini düşündüm. Cep telefonumu çıkardım. Gözlüğümü alnıma yasladım. Telefonu gözlerime yaklaştırarak ilgili hafızaya kaydettiğim tek tuşa bastım. Arkadaşım Cabbar uzaklarda bir yerlerde olsa gerekti, gecikti gelmesi.
Ve bir ses yankılandı kulağıma;
“Yakışıklı!”
“Evet! O olmayan o, benim! Elini uzatır mısın lütfen!”
Elini tuttum, göz kararıyla değil doğal olarak, havayı tokatlayarak el kararıyla.
Elini burnuma doğru götürürken, sanırım öpeceğimi sandı (herhalde). Telâşlandı;
“N’apıyorsun? Milletin ortasında, bu ne hal?”
“İsmini bile bilmediğim güzel kız! Meleklerin, yarının annesi olacakların elleri öpülür tabii. Ama telâşlanma! Yaşamda her şey olabilir, çok şey mümkündür de! Ancak ben umut var değilim, haddimi de, haklarımı da, hukukumun nerede sonlanacağını da biliyorum. Öncemde önce madeni, sonra şimdi gerçek sesini bildim, öğrendim. Kokun da yerleşsin istedim beynime…
Hiç şansım, olasılığım yok, ama hani bir kez daha karşılaşırsak, olmaz ya, sesin gibi kokunun da hükmünü hissedeyim istedim mevcudiyetimde, o nedenle ‘Uzat!’ dedim elini!”
Cabbar gelmişti bu arada;
“Hazır mısın Kanber Abi?”
“Hoş geldin Cabbar! Bugün hava almam da her anlamda sona erdi, yetti, hatta bitti! Hadi gidelim!”
Gerçekten, haddimden fazla etkilenmiş olduğumun farkındaydım ve hakkım olmadığı için tepkiliydim. Bu nedenle de vedalaşmak içimden gelmemişti, hem zaten hakkım mıydı ki? O babamın gözlüklerinin onu görmem için izin verdiği kadar güzeldi, hem çok güzeldi.
Ama ismini bile bilmediğim, beni kendine cismiyle değil sesiyle, kokusuyla kendine kul-köle eden ulaşamayacağıma inandığım o; kimdi?
Bir yanlış, gırgır, dalga geçme, hoşça vakit geçirme, heves alma telefonunda ona hayatta alacağı, alması gereken dersi vermeyi düşünürken sahipsizliğimin sadakasını ödetir gibi beni sahiplenen o, kimdi gerçekten?
Ve en kötüsü ders vereceğimi sanırken, bilmeksizin beni kendine yönlendirerek yaşamımdaki en acı ve nihayetsiz acıyı sevgi olarak ders niteliğinde cevaplandırtan?
Usul ve yavaş adımlarla nereye doğru yöneldiğimizi bilmezken sordum;
“Arkamızdan bakan, peşimizden gelen, takip edenimiz var mı? Dikkat çekmeden bak, lütfen!”
“Mümkün değil, belki taksiye binerken, göz ucuyla…”
Taksiye binerken fısıldadı;
“Hiç kimse yok, hatta ses-seda bile…”
“İyi!” dedim, ne anlamda, niçin dediğimin farkında olmaksızın, üstelik bakla hâlâ ağzımdaydı, Cabbar’a bile yanlışlık yaptığımın farkında değildim.
Yolumuzun yarılarında telefonum çaldı. Bir süre açmakla-açmamak arası tereddüt geçirdim, sonra ikna olmuş gibi açtım;
“Yakışıklı demeyeceğim Kanber. Beni kaybetmek istemiyorsan hemen dön, o halinle!”
“Seni kazanma ihtimali bile geçmedi aklımdan güzel kız. Çok güzelsin, Bir gonca…
İnsan bu güzelliğe, sahip olduklarıyla dünyayı alt-üst edeceğini bilmesine rağmen, tevazuu(3) ile dünyayı yerinden oynatabileceği halde bunu aklından geçirmeyene karşı haddini bilmeli…
Sesin, kokun hafızamda, tümümde saklı olarak kalacak, ancak sana ulaşmamın hayal ötesinde bir gelecek niteliği yok, bunu biliyorum!”
“Tek soru; benden etkilendin mi?”
“Beni yalan söyleme mecburiyetinde bırakma, ismini bile bilmediğim, yanlış bir telefonla sesini ve kokusunu sahiplenmeye çalıştığım güzel kız…”
“Adım Ayşe! Sorum çok basit; evet ya da hayır!”
“Ayşe sen çok güzel bir gül goncası…”
“Evet yahut da hayır! Etkilendin mi, ilgi duydun mu, beni hissediyor musun?”
“İnkâr etmemin mümkün olamayacağı o kadar çok farklılıklarımız var ki! Sana cevap vermem haddimi aşar! Sana sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir ömür diliyorum!”
“Anladım, ben hazırken, hazırlıklıyken, beni kazanmak şansını, doğrudan doğruya beni yitirdin, ne diyebilirim ki? Benim için şanstın! Mutlaka ben de senin için şans olabilirdim. Sözüme dikkat et, lütfen! ‘Belki!’ değil, ‘Mutlaka!’ Bu sözün yaşamım süresince senin sesinin de olduğunu, olacağını bil!”
Telefon kapandı, üstelik parçalansın istenircesine gibi ses çıkartılmış olarak. Bu bana; internette çeşitli şekillerde karakterize edilmiş, ayarı bozulmuş uçakların konmayı bilemeksizin yerlere çakılışı gibi gelmişti!
Gerçeği saklamamam gerekli, çapaçul(3) bir senaryoyla kendimi gizlemeye çalıştığım anda daha çok etkilenmiştim. Affedilmemin mümkün olmadığı şey, her ihtimale karşı kendimi gizlemeye çalışmam, affedilmesi uygunsuz yalanım, etkilendiğim konusunda saklanmayı tercih etmem, bir bakıma kaçmamdı, karşımdaki neredeyse yalvarırken.
Geçti Bor’un pazarı örneği, her gün mesai çıkışında Güvenpark’ta kuşyemi satan yaşlı ile akraba olmak ve onu zengin etmek üzereydim.
Çıkmıyordu aklımdan, çıkaramıyordum onu gönlümden, beynimden ve kendime itiraf etmekte zorluk çeksem de; “Sevmiştim, seviyordum, hem bir ömrü paylaşıp dizinin dibinden ayrılmamayı dileyecek kadar!”
“Bu yanlışlığım bana bir ders olsun!” diyecek gücüm bile kalmamıştı, onu düşünürken. Telefon etsem cevap verir miydi? Hissettiğim kadarıyla benim tepkime karşılık telefon numarasını değiştirmiş olacağı geçiyordu zihnimden.
Dolaysıyla “Belki” diyecek kadar bir şansımın olmadığı, her şeyin Allah’ın çizeceği kadere göre şekilleneceği ve Allah uygun görmemişse ömür boyu yalnızlığı yaşayacağımın deliliydi düşüncem. Gönlüme onun dışında bir hükümranın girip yerleşeceği geçmiyordu aklımdan.
İnsanların yanlış huylarından biri; kendini diğerlerinden farklı artısı olan bir insan sanmasıydı, tıpkı ben gibi.
Ne diyordu şair; “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın(4)?”
Gerçekten Ayşe, hüsnü kuruntum(2) gibi gözükse de, beni istemişse, Tanrının kadınlara bağışladığı üstün duygular ve “Kadının fendinin erkeği daima yendiği” felsefesini göz önüne aldığında artı tatbikatın onun lehine olması umut dünyamın tek heyecanı olacaktı.
Üstelik bu gerçek için onun kılavuza ihtiyacı yoktu, ben onundum.
Bir aya yakın belki de daha fazlası haftalar geçmişti aradan, noksandım, hüznüm aşırı boyuttaydı. Kandırdım Cabbar’ı, eşinden de izin alarak.
“Gel! Felekten bir gece çalalım(2)! Sonuçta beni küfeyle de olsa evime teslim edeceğine söz verirsen hesaplar benden!” dedim.
Uymuştu bana, eşinin direktiflerini yabana atmaksızın. Eşinin ona güveni sonsuz, bana acıyarak da olsa sıfırdı çünkü. Cabbar, Fısıltı Gazetesi hakkını kullanarak çarpıklığımın izahını tüm ebadıyla, teferruatıyla anlatmıştı eşine, adım gibi biliyorum.
Eşinin aklından geçenin; “Islah olacağım ve kocasının artık hep kendinin olacağına” inancı geçiyordu aklımdan. Dostumdu, arkadaştan ileri ve fark edemediğim, etmekte hayıflandığım şaşkınlığım, onun evli oluşuydu, ayırt etmekte zorlandığım.
Devekuşuna yakıştırılan bir deyim(5) var hani; Başını kuma gömüp de görünmediğini sanması” gibi, tıpkı ben. Güvenparklarda arayıp bulmaya çalışıp da uluorta gezinirken görülüp, bilinip, tanınmayacağını sanan gabi, Kader! Kime şikâyet edeyim seni, bileme(6)!” dedirten…
Gözükmüştü, karşımdaydı…
Elim, ayağım titremeye başlamıştı, bu bir hiss-i kabl el vuku(2) değil, doğrudan doğruya görüntü ve yanılmam asla mümkün değildi. Önümdeki, yanımdaki Cabbar ve yayalarla perdeledim kendimi, üstelik tarifsiz, nedensiz korkularla, bunun basit bir zannediş olduğunu bilmeksizin; üstelik çekincem ne olursa olsun; “Kalp; kalbe karşıdır(7)!” imkânını göz ardı ederek.
Samimi, ancak hiddetliye benzer sorarcasına bir ses çınladı hemen arkamızdan;
“Cabbar Ağabey?”
O idi. Onun sesi idi, neredeyse kokusu bile ulaşmıştı gönlüme sesiyle birlikte.
“Aaa! Merhaba?..”
“Unutmuş olamazsınız, ben Ayşe! O günden sonra Kanber’e rastlayamadım hiç! Siz görüşüyorsunuz, değil mi?”
Saklanmama gerek yoktu. Çünkü güvercinlere yem satan amca, onların o gün, üniversite sınavlarına hazırlık için dershaneye yöneldiklerini söylemişti, konuşmalarının özeti olarak. Bu demekti ki; onlar lise son sınıf öğrencileri olsalar gerekti.
Ve aramızdaki uçurum, benim etkilenip de araya mesafe koymamı, daha başlangıçlarda saklanmamı, yaş farkımızı dikkate almamı gerektirecek (handiyse bir uçurum!) kadardı.
“Saklanmama gerek yok artık Ayşe! O görüntüsü bozuk görünen Kanber, benim!”
“Neden?”
“Sesinle beni altüst ettin. Kokun ise ulaşılmazlığını ispatı idi benim için. Öğrendiklerimle haddimi bilmemin, uzak durmamın gerekliliğini hissettim, başlangıçta hissetmiş gibi fark ettiğin gibi rahmetli babamın elbiseleri ile giyimimi kuşamımı değiştirerek, sonrasında cidden inanıp saklanarak. Ama seni unutmam asla mümkün olmadı…”
“Yani dünya sadece senin için dönüyor, neyi, neleri hak edip hak etmediğine, haddinin olup olmadığına sadece kendi egonla kendinin karar verdiğini, karşındakinin de bu haklara sahip olabileceği aklından geçmiyor, öyle mi? Yanlış mı anlamışım? Sana göre yanlışlık yok, yani? Üstelik yalan söylemeni de hatırlatmam gerek, ben kimim ki?”
“Sen, her şeysin Ayşe!”
“Şimdi? Şu an? Üniversiteye hazırlanıyordum! Evet! Geçen zaman içinde içimdeki burukluğa karşın üniversite sınavını kazandım, ama ya düşüncelerimdeki yoğunluğun yahut da sınavın garabeti nedeniyle istediğim fakülteyi değil…
Oysa hüznüm olmasaydı, elimden tutulsaydı, biri beni yönlendirmeye, desteklemeye gayret etseydi, istediğim tarafa yönelir, arzu ettiğim fakülteyi kazanabilirdim, ‘belki, keşke!’ demeksizin…
Şimdi üstesinden gelemediğim duygular nedeniyle yaşamımdan bir yıl kaybedecek olmamın teessürünü yaşıyorum. Kimseyi suçlamaya hakkım yok, biliyorum!..
İçimden geçeni benim saklamaya hiç niyetim yok! Zalimsin! Kaybettiğim bu bir yıl sadece senin suskunluğunun, beni ben başıma bırakmanın, önce elimden tutar(8) gibiyken, inisiyatifin(3) sadece kendine ait olduğu fikrinin eseri. Anlamalı, geniş bir boyutta kendine çözümü anlatmalısın…
Susuyorsun! Neden? Çok mu zordu? Evet! Yanlış bir oyundu, bilinmedik bir numarayı arayıp da sesinle karşılaşmak. Bir kurgu, bir öykü yazmak istemişti, bu konuda meyilli olan arkadaşım, telefonu açan ben olmama karşın…”
Gelen-geçen, hiddeti şiddeti, suskunluğum umurunda olmaksızın hesap sorar gibi ayaklarını iki de bir dinlenme pozisyonunda, bazen, sıkışmış gibi, tuvalet ihtiyacı varmış gibi çapraz tutarak konuşmaya devam ediyordu.
Vay benim halime! Ayaktaydım. Oturuyor olsaydım, komutu; “Suçlu! Ayağa kalk!” şeklinde olabilirdi, korkarım!
“Telefona çıkan bir amca, bir teyze, tonton bir nine ya da dede de olabilirdi. Ama öykünün kahramanının sadece sen olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Ben mi? Ben olsam, hani olsam, şimdi şu anda olduğum gibi ancak figüran olabilirdim belki. Sen uygun görmemişsin, ben o sahnede yer almayı hak etmemişim, tekrar ediyorum egonla…”
Suskunlaştı ve diklendi, sözünün sonuna gelmiş gibisine hesap sorarcasına;
“Söyle! Ne? Neden? Niçin? Nasıl?”
“Hiç hakkım yok, haddim de değil, hele ki böylesine hayal bile edemeyeceğim bir şekilde cadde ortasında…”
“Hâlâ beni bıraktığın yerdesin, farkında mısın?”
“Peki, bağışla, arkadaşın yazıp çizmeye çalışmış, ama izin ver, öyküyü biz tamamlayalım daha fazla zaman yitirmeden, el ele, kalp kalbe çünkü içimdeki sevgi taşmak için yol bulma çabasında, avuçlamanı diliyor!”
“Ben söyledikten, kırık bir kalple ve zorla, öyle mi? ‘Dön!’ dediğimde, bana dönmen o kadar mı zordu, üstelik acemice kamuflajını(3) bir anda çözdüğümü bilirken. Seni de aynı anda çözdüm ve sevdim, şartlara, şurtlara, kadın-erkek ayrımı umurumda olmaksızın, okumayı, üniversiteyi düşünmeksizin, hiçbir şeyi görmeden, bilmeden, sadece içimde olduğun inancıyla ve şimdi böyle cadde ortasında, asla hesap sorar gibi değil, sadece bilmen gerekliliğini hissetmen ve egonu terk etmen amacıyla…”
“Bir bilinmeyen yanlış telefon numarası ertesinde bu kadar iyimser olmak ne kadar mümkündür ki Ayşe?”
“Tanrı insanlar için bir kader çizmişse, o kaderin şekillenmesi için sebebini de yaratmıştır. Ben Tanrının bana yaşattığı o sebebi kullandım, sen o sebebi yaşamaktan kaçtın. Bu benim kaderimmiş, üstelik böyle cadde ortasında ve herkes bize alaylı bir şekilde bakarken…”
“Beynim yok, hatta çalışmıyor, seni seviyorum, elimden gelen başka bir şey yok, söyle seni hak etmek için ne yapmalıyım?”
“Bir kez daha sevdiğini söyle ve uzaklaş yaşamımdan, seni ne kadar sevdiğimi bilmeksizin, anlamamış olarak!”
“Mümkün değil!”
“O halde öldür beni, arkamdan sen de öl!”
“Yaşatsam seni, ben de yaşasam sende, seninle?”
“Konu sevgim nedeniyle önemli, düşünmem gerek!”
Cabbar uzaktı, çağırdım;
“Cabbar! Kaybol! Biz bazı şeyleri beraber, el ele, diz dize, göz göze, söz söze düşünmeye karar verdik!” dedim, Ayşe’nin elinden tutarak biz de kaybolmayı amaçlarken.
Biliyordum ki Cabbar haberi eşine müjde gibi ulaştıracaktı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kanber Kanberkalenderoğlu; İsmi aklımdan uydurdum, Ülkemde bu isimde biri yok, tesadüflere hazırlıklı olmam gerekliliği ile varsa peşinen özür dilerim.
(*) 376537653765; Olası bir telefon numarası değil. Fark edildiği üzere 12 rakam ve aynı rakamların üç kez tekrar edilmişi. İsmimin “Cameo” taklidinde telefon tuşlarında rakam olarak üç kez tekrarlanışı sadece.
(1) Pepelemek; (Pepeleşmek, Pepe Konuşmak); Türkçemizde böyle bir kelime yok. Olsa olsa Pepe Konuşmak olabilir. Dudakta başlayan dudak sesleriyle başlayan ilk kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek şeklinde düşünülebilir (Genelde ve doğal olarak içkili halde).
(2)
Arkadaş Cenahından; Arkadaşlar tarafından, dostların düşünceleri, görüşleri tavrında (Cenah; Yön. Savaş düzenindeki ordunun her iki yanı).
Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek (Yanlış aklımda kalmadıysa; “Seni özlemekten yoruldum…” diye başlayan “Felekten bir gece çalsak, diyorum!” şeklinde bir Türk Sanat Müziği eseri vardı).
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İçsel Özellik; Fizyolojik ya da ruhsal dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı türlü tepkilere sürükleyebilen, kaynağı duygulanma olarak kendini gösteren içsel, ruhsal özellikler, gerilimler.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Piri Pâk (Piri Fâni); Yaşlı ve zayıf adam. Dünyayı terk etmek üzere olan ihtiyar.
(3) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
(4) En ummadığın keşfeder esrar-ı derûnun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın? Ziya PAŞA, Terkib-i Bend VIII.
(5) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(6) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(7) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(8) Önce tuttun elimden, sonra neden bıraktın… Güftesi; Salih KORKMAZ’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.